Theses supervised by Prof. Dr. Necip İlhan

12 theses · Fırat University

DoctorateOpen AccessTR

Deneysel skleroderma modelinde sekukinumab ve metformin tedavilerinin CXCL4 ve chemerin düzeylerine olan etkileri

Sistemik skleroz (SSk) patogenezi net olarak bilinmeyen kronik, otoimmün hastalıktır. Sekukinumab, interlökin (IL)-17A'ya bağlanarak etki eden bir monoklonal antikordur. Metformin pleiotropik etkileri olan oral anti-diyabetik bir ilaçtır. CXCL4 ve chemerin (kimerin) SSk'de inflamasyon ve fibroz süreçlerinde rol aldığı düşünülen kemokin ve adipositokindir. Çalışmamızın amacı, deneysel skleroderma modelinde serum ve deri dokusundaki CXCL4 ve kimerin moleküllerinin düzeylerini ve sekukinumab ve metformin tedavilerinin bu moleküller üzerindeki etkilerini belirlemektir. Çalışmada kullanılan deney hayvanları 40 adet Balb/c dişi farelerden oluşturuldu. Çalışma için bu hayvanlardan alınan serum ve deri dokuları kullanıldı. 4 grup olacak şekilde fareler gruplandırıldı. 4 hafta süre ile her gün, subkutan (sc) olarak 100 μl fosfatla tamponlanmış salin (FTS) kontrol grubundaki farelere, 100 μg BLM (100 μl FTS içerisinde) diğer gruptaki farelere uygulandı. Haftada bir sc olarak 10 mg/kg dozunda sekukinumab 3. gruptaki farelere; günlük 50 mg/kg metformin (oral) 28 gün boyunca 4. grup farelere uygulandı. 4. hafta sonunda gruplardaki farelerin hepsi sakrifiye edilerek analizler için doku örnekleri alındı. Histopatolojik analizlerle birlikte, serum ve doku CXCL4 ile kimerin düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlendi. Yapılan BLM enjeksiyonları dermal fibroza neden oldu. Ek olarak, BLM grubunda serum ve doku CXCL4 ile kimerin düzeyleri arttı. Sekukinumab ve metformin tedavisi ile dermal kalınlık, doku CXCL4 ve kimerin düzeyleri azaldı. Sonuç olarak, CXCL4 ve kimerin SSk fibrotik süreç ve anti-fibrotik tedavilerin değerlendirilmesinde hedef biyomarker olabilirler.

FarelerHayvan deneyleriKimerin+3
Tuba Kaya Karataş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan meme kanser modelinde Raloxifen ve Fluoxetin'in tedavi edici etkisi

Dünya genelinde meme kanseri oranı sürekli artmaktadır, bu nedenle meme kanserinin tedavisinde kullanılabilecek terapötik ilaçların geliştirilmesi önemlidir. Çalışmamızda, Raloksifen ve Fluoksetinin, tek başlarına veya beraber kullanılarak DMBA ile oluşturulmuş meme kanseri üzerindeki potansiyel terapötik etkileri araştırılmıştır. Wistar Albino türü 32 adet dişi sıçan DMBA (Grup I), DMBA+RAL (Grup II), DMBA+FLX (Grup III), DMBA+RAL+FLX (Grup IV) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Meme dokusunda ve plazmada VEGF, M-CSF, MMP-9 ve TIMP-1 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Kanserli meme dokularındaki MDA ve GSH düzeyleri ile SOD, GSH-Px ve CAT aktiviteleri spektrofotometrik yöntemlerle tayin edildi. Tedavi gruplarının plazma CA15-3 düzeyleri DMBA grubu ile karşılaştırıldığında tüm tedavi gruplarında anlamlı bir şekilde azaldığı görülmüştür. Plazma VEGF ve TIMP-1 düzeyleri DMBA grubu ile kıyaslandığında, tüm tedavi gruplarında anlamlı olarak azalmışken, bu gruplardaki plazma M-CSF düzeylerindeki azalmalar anlamlı bulunmamıştır. Plazma MMP-9 düzeyindeki anlamlı azalma sadece RAL+FLX grubunda gözlendi. Tedavi ajanları uygulanan sıçanların doku CA 15-3, VEGF, M-CSF ve MMP-9 düzeylerinde DMBA grubuna oranla bir azalma gözlenmiştir. Tüm tedavi gruplarında CA 15-3 ve M-CSF düzeylerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı iken, VEGF düzeylerinde sadece RAL+FLX grubunda istatistiksel olarak bir anlamlılık görülmüştür. Ayrıca, MMP-9 düzeylerindeki en anlamlı düşüş RAL ile tedavi edilen grupta gözlenirken, TIMP-1 düzeylerindeki anlamlı artış sadece RAL+FLX grubunda görüldü. DMBA grubu ile karşılaştırıldığında; doku MDA düzeyleri, FLX grubu dışındaki bütün tedavi gruplarında anlamlı olarak azalırken, doku SOD, GSHPx ve CAT aktiviteleri bütün tedavi gruplarında arttmıştır. Sadece RAL+FLX grubunda GSH-Px ve CAT aktivitelerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Doku GSH düzeyi RAL ve RAL+FLX gruplarında anlamlı olarak artmıştır. Sonuç olarak, DMBA ile oluşturulmuş meme kanseri dokularında RAL ve FLX‟in beraber kullanımının, tümörlerde aktive edilmiş makrofajların varlığını daha etkin bir şekilde azaltabileceğini, anjiogenezi ve oksidatif stresi bastırabileceğini böylece meme kanserinin ilerlemesini modüle edebileceği düşünülmektedir.

DimetilbenzantrasenFluoksetinMeme neoplazmları+4
Oğuzhan Tatar
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçan meme kanser modelinde nar ekstresi ve tangeretin'in koruyucu etkinliği

Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de kadınlarda en yaygın görülen kanser türü olan meme kanseri hala en önemli sağlık problemlerinden biridir. Bu çalışmada, DMBA ile oluşturulan sıçan meme kanser modelinde nar ekstresi ve tangeretin'in tek başlarına ya da birlikte uygulanmalarının koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 8-10 haftalık, toplam 68 adet dişi sıçan, randomize olarak 8 gruba ayrıldı. İlk 4 grup kanser ve tedavi gruplarının kontrolleri olarak tasarlandı ve sırası ile Kontrol, Pomegranat (P), Tangeretin (T) ve Pomegranat+Tangeretin (P+T) gruplarından oluşturuldu. Diğer 4 grup ise kanser ve tedavi grupları olarak tasarlandı ve sırasıyla DMBA (D) ve DMBA+Pomegranat (D+P), DMBA+Tangeretin (D+T), DMBA+Pomegranat+Tangeretin (D+P+T) gruplarından oluşturuldu. 23 hafta süren uygulamalar sonunda sakrifiye edilen sıçanlardan elde edilen plazma numunelerinden tümör belirteçleri ve anjiyogenez parametreleri çalışıldı. Meme doku numunelerinde ise histopatolojik, immunohistokimyasal ve TUNEL analizleri, oksidan-antioksidan düzey ölçümleri, apopitozise ve hücre siklusuna etki eden spesifik proteinlerin ekspresyonları gerçekleştirildi. Histopatolojik olarak DMBA grubunda % 71,42 oranında tümör tutulum insidansı izlenirken tedavi gruplarında bu oranın düştüğü tespit edildi. DMBA grubunda, kontrollere göre plazma CA15-3, CEA, VEGF, MMP-9 ve NF-κB düzeylerinde anlamlı artışlar gözlenirken, tedavi gruplarında ise MMP-9 hariç bu parametrelerde anlamlı azalmalar saptanmıştır. Kontrol grubuna kıyasla DMBA grubunda doku MDA düzeyleri anlamlı artarken, SOD, CAT, GSH-Px aktiviteleri ve GSH düzeyleri anlamlı olarak azalmıştır. DMBA grubu ile tedavi grupları karşılaştırıldığında ise doku MDA düzeyleri sadece D+P+T grubunda anlamlı azalırken, antioksidan parametrelerden de sadece GSH düzeyleri tüm tedavi gruplarında anlamlı olarak artmıştır. Apopitotik belirteçlerden p53 ve Bax ekspresyonları kontrole göre DMBA grubunda anlamlı azalırken Bcl-2, β-katenin ve Siklin D1 ekspresyonlarının ise anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir. DMBA grubuna göre p53 ve Bax ekspresyonlarının hem D+P hem de D+P+T gruplarında anlamlı arttığı gözlemlenirken bu bulgular TUNEL ve immunohistokimyasal bulgular ile desteklenmiştir. Siklin D1 ekspresyonlarının ise sadece D+T grubunda anlamlı olarak düştüğü tespit edilmiş, TUNEL ve immunohistokimyasal bulgular ile desteklenmiştir. İmmunohistokimyasal ER-α ve Ki-67 immun reaktiviteleri DMBA grubunda kontrole göre anlamlı olarak artarken, tedavi gruplarının tümünde ise anlamlı azalmalar saptanmıştır. Çalışma sonuçlarımız, Nar ekstresi ve Tangeretin'in kombine uygulanmasının meme kanseri gelişimini engellemede daha faydalı olabileceğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: DMBA, Nar Ekstresi, Tangeretin, Meme Kanseri, Kemopreventif

DimetilbenzantrasenMeme neoplazmlarıNar+4
Hüseyin Fatih Gül
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığında lcat gen polimorfizmi ve ilişkili inflamasyon biyobelirteçleri

Koroner arter hastalığı (KAH), hem dünyada hem de ülkemizde ölümlerin önde gelen ana nedenlerinden biridir. Kolesterol taşınımındaki merkezi rolü nedeniyle Lesitin Kolesterol Açiltransferaz (LCAT) enzimi önemli bir proteindir ve bu protein aktivitesindeki değişiklikler KAH gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. İnterlökin-6 (IL-6) gibi sitokinler ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hsCRP) gibi akut faz reaktanları KAH'da kuvvetli prediktörler olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu çalışmanın amacı; KAH saptanan olgularda LCAT gen polimorfizminin rolünün belirlenmesi ve hastalığın etiyolojisinde önemi bulunan inflamasyon biyobelirteçleri ile LCAT gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Çalışmaya; 18-80 yaş arasında olan, anjiyografik olarak KAH tanısı konmuş 200 hasta ile yine anjiyografi sonucu KAH olmadığı tespit edilmiş yaklaşık 100 sağlıklı birey dahil edildi. Serum IL-6, LCAT ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemiyle tayin edildi. Çalışma grubunu oluşturan kişilerin kanından izole edilmiş DNA örneklerinde LCAT gen polimorfizmi (608 C/T ve 4886 C/T) uygun oligonükleotid primerleri kullanılarak PCR yöntemi ile saptandı. Koroner arter hastalığı grubunda Trigliserid, hsCRP ve IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek, HDL ve LCAT düzeyleri ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. LCAT 4886 C/T gen polimorfizmi incelendiğinde, kontrol grubundaki 100 kişiden 55' inde homozigot genotip (CC), 33' ünde heterozigot genotip (CT) ve 12' sinde mutant genotip (TT), tek damar lezyonu olan KAH grubundaki 70 kişiden 23'ünde homozigot genotip, 30'unde heterozigot genotip ve 17'sinde mutant genotip, çok damar lezyonu olan KAH grubundaki 130 kişiden 35'inde homozigot genotip, 60'ında heterozigot genotip ve 35' inde mutant genotip olduğu bulundu. Sonuç olarak; KAH grubunda serum LCAT düzeyinin düşük olması ve LCAT 4886 pozisyonunda mutant genotip olan TT genotip sıklığının KAH'da daha sık olması LCAT'ın KAH'nın patogenezinde rol aldığını göstermektedir.

C reaktif proteinEnzimlerFosfatidilkolin-sterol O-açiltransferaz+4
Hatice Kalaycı
Fırat University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Quercetin uygulanmış diyabetik sıçanlarda renal siklooksijenaz-2 ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz aktivitelerinin değişimi

ÖZETDiabetes mellitus (DM), mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlarla seyreden kronik metabolik bir hastalıktır. Quercetin (3,3', 4', 5, 7 pentahydroxyflavone) flavonoid türevi bir bileşik olup antioksidan, antiinflamatuar ve antitumöral etkilere sahiptir. Çalışmanın amacı; Streptozosin (STZ) ile diyabet oluşturulan ratlarda quercetin tedavisi ile Siklooksijenaz-2 (COX-2) ve İndüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz (iNOS) değişimlerinin diyabet ile olan ilişkisinin biyokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirilmesidir.Çalışmaya 40 adet, 8-10 haftalık, Wistar Albino türü erkek ratlar alındı. Ratlar her grup eşit olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup I (Kontrol Grubu: Sitrat Tamponu), Grup II (Sham Grubu: Sitrat Tamponu + Tween Çözeltisi), Grup III (Diyabet Grubu) ve Grup IV (Diyabet + Quercetin) olarak belirlendi. Grup I ve II'deki ratlara 0,1 mol/L Sitrat tamponu intraperitonal olarak 3 gün uygulandıktan sonra Grup II ratlara % 0,2 Tween çözeltisi intraperitonal olarak günde 2 kez 14 gün boyunca verildi. Grup III ve Grup IV'de bulunan ratlara, diyabet oluşturmak için 3 gün boyunca 40 mg/kg dozda STZ 0,1 mol/L sitrat tamponunda (pH: 4,5) çözülerek intraperitonal olarak uygulandı. Ayrıca; Grup IV ratlara Quercetin 50 mg/ kg/ gün dozda % 0,2 tween çözeltisinde çözülerek aynı yol ile günde 2 kez 14 gün boyunca uygulanarak Quercetinin koruyucu etkisi araştırıldı.Grup I ratlar ile karşılaştırıldığında, Grup III ratlarda serum IL-6, doku COX-2 ve iNOS düzeylerinde artış saptandı. Histopatolojik değerlendirmelerde, Grup III'de rat karaciğer, böbrek, aort dokularında ılımlı inflamasyon görüldü. Quercetin tedavisinin serum IL-6, doku COX-2 ve iNOS düzeylerini azalttığı karaciğer, böbrek ve aort dokularında inflamasyonu baskıladığı bulundu.Sonuç olarak; Quercetinin diyabet gelişimini ve komplikasyonlarını önleyebileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, Quercetin, İndüklenebilir Nitrik Oksit Sentaz, Siklooksijenaz-2.

BöbrekDiabetes mellitusKuersetin+3
Tuba Kaya Karataş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında miyeloperoksidaz gen polimorfizmi

Koroner arter hastalığı (KAH)'in en sık görülen nedeni olan ateroskleroz lipoprotein partiküllerinin sağlam ve/veya disfonksiyone vasküler endoteli geçerek intima tabakasında birikmesiyle oluşan inflamatuar bir olaydır. Miyeloperoksidaz (MPO), immun sistem ve inflamatuvar düzenlemede önemli rol oynayan lökosit kaynaklı bir enzim olup özellikle MPO gen polimorfizminin GG genotipinin, koroner arter hastalıkları (KAH) için önemli bir belirleyici olduğu gösterilmiştir. Çalışma grubu; 88 Koroner Arter Hastası ve 88 kontrolden oluşturulmuştur. Miyeloperoksidaz gen polimorfizmi PCR yöntemi ile belirlenmiş olup plazma Miyeloperoksidaz (MPO) ve Matriks Metaloproteinaz-9 (MMP-9) düzeyleri ELİSA yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. Deneysel çalışmamızın sonucunda MPO gen polimorfizmine ait genotip frekansı koroner arter hasta grubunda; GG % 72.7, AG % 23.9, AA % 3.4 iken, kontrol grubunda; GG % 71.6, AG % 26.1, AA % 2.3, olarak bulunmuştur. Her iki grupta da MPO gen polimorfizmi genotip ve allel frekansları açısından karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Koroner arter hasta grubu ve kontrol grubu demografik özellikler açısından karşılaştırıldığında; koroner arter hasta grubunda; yaş ve total kolesterol düzeylerinin arttığı (p<0.001) ek olarak sigara kullanımı, sistolik kan basıncı, ve LDL kolesterol düzeylerinin arttığı saptanmış (p<0.05) olup bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Cinsiyet, diastolik kan basıncı, hipertansiyon, trigliserid, HDL kolesterol ve VLDL kolesterol düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Plazma MPO ve MMP-9 düzeyleri kontrol ve koroner arter hasta grubunda karşılaştırıldığında; MPO düzeylerinin, hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yükseldiği bulunmuştur (p<0.05). Plazma MMP-9 düzeylerinin ise koroner arter hasta grubunda azaldığı ve bu değişimin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0.05). Bu çalışma Elazığ bölgesinde yaşayan kişilerde yapılmış bir ön çalışma olup sonuçlarının bu konuda yapılacak diğer çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelime: Koroner Arter Hastalığı, MPO gen polimorfizmi, Enfeksiyon MPO, MMP-9

EnfeksiyonKoroner hastalıkMatriks metalloproteinaz 9+2
Yusuf Döğüş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında endotelyal lipaz gen (LIPG) polimorfizmi ve inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişiki

Koroner arter hastalığı (KAH) birçok toplumda ölüm nedenlerinin başında yer alan genetik ve çevresel faktörlerin neden olduğu kompleks bir hastalıktır. Endotelyal Lipaz (EL) endotelyal hücreler tarafından salgılanan bir lipazdır. EL'in aşırı ekspresyonu HDL Kolesterol düzeylerini azaltır ancak EL'nin inhibisyonu ters etki yapar. EL; bu etkisi ile HDL Kolesterol düzeylerinin düzenlenmesinde kritik bir rol oynayarak aterosklerozun başlaması ve ilerlemesine karar verir. Çalışmaya 88 Koroner Arter Hastası ve 88 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Plazma örneklerinde, İnterlökin 6, İnterlökin 10, Endotelyal Lipaz ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemiyle tayin edilmiştir. Endotelyal Lipaz gen polimorfizmi (LIPG) PCR yöntemi ile saptanmıştır. EL -584C/T genotipine ait frekanslar hasta grubunda, CT 52 (%59,1), CC 34 (%38,6), TT 2 (%2,3) iken, kontrol grubunda CT 34 (%38,6), CC 51 (%58,0), TT 3 (%3,4) olarak saptanmıştır. Koroner arter hasta grubu ve kontrol grubu demografik özellikler açısından karşılaştırıldığında; koroner arter hasta grubunda; yaş ve total kolesterol düzeylerinin arttığı (p<0.001) buna karşılık sigara kullanımı, sistolik kan basıncı, ve LDL kolesterol düzeylerinin azaldığı saptanmış (p<0.05) olup bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Cinsiyet, diyastolik kan basıncı, hipertansiyon, trigliserid, HDL kolesterol ve VLDL kolesterol düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Plazma EL, IL-10, IL-6 ve hsCRP düzeyleri kontrol ve koroner arter hasta grubunda karşılaştırıldığında; IL-10, IL-6 ve hsCRP düzeyleri istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p<0.05). Plazma EL düzeylerinin ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. (p>0.05) Sonuç olarak; Endotelyal Lipaz -584 C/T gen polimorfizminin koroner arter hastalıkları açısından önemli bir parametre olduğu hastalığın genetik temelinin araştırılması ve prognozunun takibi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Endotelyal Lipaz Gen Polimorfizmi, İnflamasyon Belirteçleri

Koroner damarlarKoroner hastalıkPolimorfizm-genetik+1
Solmaz Susam
Fırat University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Preeklamptik gebelerde L-Arjinin ve ADMA düzeyleri ile eNOS geninin Glu298Asp polimorfizmi arasındaki ilişkisi

Gebelik fizyolojik bir durum olup gebelik sırasında ortaya çıkan bazı hastalıklar hem anne hem de fetusta olumsuz etkilere yol açar. Bu olumsuz etkilerin en önemlisi preeklampsi olup obstetrik jinekolojinin önemli bir sağlık problemidir.Preeklampsi insidansı toplumlara göre % 2-10 arasında değişmektedir Tedavisindeki temel problem, fizyopatolojisinin net olarak anlaşılamamış olmasıdır.Bu durumun gelişiminde genetik faktörler ve nitrik oksit bağımlı vazodilatasyon önemli bir rol oynar. Bu çalışmada eNOS enzimindeki genetik polimorfizmin preeklampsi gelişiminde etkili olup olmadığı ve bu hipotezin ADMA birikimi ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Araştırmamızda Glu298Asp varyantını kodlayan G/A polimorfizmi çalışılmıştır. Bu gendeki polimorfizm, protein yapısında değişikliğe neden olan ve NO sentezi ile ilişkili olan bir polimorfizmdir. Hamilelerde; Glu298Asp varyantı, ADMA, ve arjinin düzeyleri preeklampsili gebe grubu ve normal gebe grubu ile karşılaştırılarak değerlendirilmiştir.Çalışmada; 55 preeklampsili gebe ve 54 normal gebe incelendi. eNOS Glu298Asp genotip dağılımlarında ve allel sıklıklarında preeklampsili gebe ve normal gebe grupları arasında önemli bir farklılık görülmedi. ADMA, SDMA, Arjinin ve ADMA/SDMA değerleri preeklampsili gebe grubunda normal gebe grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.0001). Normal gebelerdeki Arjinin/ADMA oranı preeklampsili gebelere göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Sonuç olarak; eNOS Glu298Asp polimorfizminin preeklampsi gelişme riski üzerine doğrudan bir etkisi bulunmamıştır. Preeklampsi'li gebelerde; ADMA, SDMA ve Arjinin ölçümlerinin preeklampsi gelişimini belirlemede faydalı olabileceği görülmektedir.Anahtar kelimeler: ADMA, eNOS gen polimorfizmi, preeklampsi

Preeklampsi
Fahri Turan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik nefropatiye genetik yatkınlıkta adducin GLY460TRP, ACE I/D ve AGT M235T gen polimorfizmlerinin rolü

Diabetes mellitus (DM), yaşam boyu sürekli izlem ve tedavi gerektiren, akut ve kronik komplikasyonları ile yaşam kalitesini azaltan morbiditesi ve mortalitesi yüksek kronik metabolik bir hastalıktır. WHO`a göre, yaklaşık 170 milyon DM hastası bulunmaktadır. DM sıklığındaki ve yaşam süresindeki artışa bağlı DNP sıklığı da artmaktadır. Diyabetiklerin %20-40'ında proteinüri ve bunların %10-50'sinde SDBY gelişmektedir.Genetik, polyol yolu aktivasyonu, PKC aktivasyon, ekstrasellüler matriks bozuklukları ve RAAS aktivasyonu DNP gelişiminde etkilidir. ACE I/D polimorfizminden I-alleli, AGT M235T'den T-alleli ve ADD G460W'den W-allel varlığının DNP'ye yatkınlık oluşturduğu ileri sürülmektedir. Çalışmamızda diyabetli kişilerin, DNP'ye gidişlerinde, AGT M235T, ACE I/D ve ADD G460W polimorfizmlerinin etkisini incelemek amaçlanmıştır. Kontrol grubu olarak 100 DM'li hasta, çalışma grubu olarak 194 nefropatili hasta incelendi.ACE I/D polimorfizminin DD genotipi %54.0 (p=0.003) ve D alleli %69.0 (p<0.0001) diyabetik grupta, nefropatili grupta ise ID, II genotipi sırası ile 78(%40.2) ve 51(%26.3) (p=0.003) ve I alleli %46.4 (p<0.0001) ile I allelinin varlığı nefropati ile ilişkiliydi. Gruplar arasında AGT M235T ve ACE I/D polimorfizminin birlikteliğinde; genotipler arasında anlamlılık yokken(p=0.055), M/D allelleri ( %42) diyabetik; T/I allelleri ( %28.1) nefropatik grupta anlamlıydı (p=0.004). Tek başına ADD G460W polimorfizminde GG (%77.3) ve WW (%7.7) genotiplerinin (p=0.025) nefropatiye yatkın olabileceği, ACE I/D birlikteliğinde; diyabetik grupta DD/GG (%45); DNP'li grupta ID/GG (%29.9) ve II/GG ( %19.6) birlikteliği anlamlıydı (p=0.006). D/G ( %64) allelleri diyabetik; I/G allelleri ise (%36.6) DNP'li grupta anlamlıydı (p=0.003).Sonuç olarak; diyabetik hastalarda nefropatiye olan yatkınlıkta; ACE-ADD birlikteliğinde II-ID/GG genotip ile I/G allellerinin ve ACE-AGT birlikteliğinde ise TT/ID genotipi ile T/I allellerinin etkili olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: DM, Diyabetik Nefropati, ACE I/D polimorfizmi, AGT M235T polimorfizmi, ADD G460W polimorfizmi

Diabetes mellitusDiabetik nefropatilerGenetik+1
Enver Sancakdar
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında anjiyotensin konverting enzim gen polimorfizmi

l.ÖZET Koroner Arter Hastalığının (KAH) patogenezinde çeşitli genetik ve çevresel risk faktörlerinin önemli olduğu bilinmektedir. Renin Anjiyotensin Sisteminin anahtar bir enzimi olan Anjiyotensin Konverting Enziminin (ACE) I/D polimorfizmi ile ilgili yapılan çalışmalar kardiyovasküler hastalıkların patogenezinin aydınlanmasında önemli bir rol oynar. Bu çalışmada; Koroner arter hastalarında ACE gen polimorfizmi ile hastalığın etyoloj isinde önemli rol oynayan diğer risk faktörleri (homosistein ve hemostatik faktörler) arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bu çalışmaya koroner anjiografi ile KAH tanısı alan 118 hasta ile 70 sağlıklı birey dahil edilmiş olup tüm bireylerin serum lipid, plazma total homosistein, ACE, doku plazminojen aktivatör (t-PA) ve plazminojen aktivatör inhibitör-1 (PAI-1) düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca çalışmaya katılan tüm bireylerin ACE gen polimorfizmi belirlenmiş, bu gen polimorfizminin serum lipid düzeyleri ile plazma t-PA ve PAI-1 düzeyleri üzerine olan etkileri araştırılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre; KAH olan bireylerde ACE gen polimorfizminin II genotip frekansı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Plazma ACE düzeyleri, DD genotipine sahip bireylerde II genotipine sahip bireyler ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmıştır (p<0.001). Plazma PAI-1 ve t-PA düzeyleri ise KAH'na sahip bireylerde kontrol grubuna göre artmış olup bu parametrelerin düzeylerinde görülen artış plazma PAI-1 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı iken (p<0.05), t-PA düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır (p>0.05). Ayrıca ACE gen polimorfizminin plazma PAI-1 ve t-PA düzeylerine olan etkileri incelendiğinde DD genotipine sahip bireylerde plazma PAI-1 düzeylerininyüksek olduğu (p<0.05), buna karşılık plazma t-PA düzeyleri üzerine etkisinin bulunmadığı görülmüştür. Plazma homosistein düzeyleri koroner arter hastalarında sağlıklı bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç olarak; KAH'nın etyolojisinde genetik faktörlerden ACE gen polimorfizmi ile plazma homosistein ve hemostatik faktörlerden plazma PAI-1 düzeyleri arasında önemli bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: ACE gen polimorfizmi, Homosistein, Hemostatik faktörler

Dilara Seçkin
Fırat University
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Tip 2 diyabetli hastalarda paraoksonaz 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin paraoksonaz 1 ve antioksidan enzim aktiviteleri ile lipid düzeyleri üzerine etkileri

Paraoksonaz 1 (PON 1), HDL üzerinde yer alan ve antioksidan özellikleri nedeni ile LDL'leri oksidasyona karşı koruyucu fonksiyonu olan bir enzimdir. Enzimin; PON 1 geninin kodlayan bölgesinde 55. konumdaki lösinin metiyonin ile (L/M 55) ve 192. konumdaki glutaminin arjinin ile (Q/R 192) yer değiştirmesi sonucu oluşan iki polimorfizm mevcuttur. L/M 55 ve Q/R 192; polimorfizmleri PON 1 enziminin paraoksonaz aktivitesi ve antioksidatif fonksiyonunda değişikliklere neden olurlar. Diyabette PON 1 enzim aktivitesin,n azalması ile diyabet komplikasyonlarının gelişmesi arasında önemli ilişkilerin olduğu bildirilmektedir.Çalışmada, 102 sağlıklı birey (57 kadın/45 erkek, kontrol) ve 200 tip 2 diyabet hastasında (115 kadın/85 erkek, DM) PON 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin dağılımı ve bu polimorfizmlerin PON 1, SOD, CAT, GSH-Px, lipid peroksidasyonu ve lipid profili üzerine etkilerine bakıldı.PON 1; L/M 55 ve Q/R 192 genotip tayini, PZR, RFLP ve agaroz jel elektroforezi yöntemleri ile yapıldı ve genotip dağılımlarında ve allel sıklıklarında kontrol ile DM grubu arasında önemli bir farklılık görülmedi (p>0.05). Serum PON 1 paraoksonaz aktivitesi; DM grubunda kontrol grubuna göre düşük olmakla beraber bu düşüş istatistiksel olarak önemli değildir (p>0.05). Her iki grupta en yüksek paraoksonaz aktivitesi LL ve RR genotiplerinde, orta düzeyde aktivite LM ve QR genotiplerinde, en düşük değerler QQ ve MM genotiplerinde görüldü.DM grubunda kontrol grubuna göre eritrosit CAT aktivitesi (p<0.05) ve GSH-Px aktivitesi (p<0.01) düşük bulunurken eritrosit SOD aktivitelerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05), Lipid peroksidasyonunun göstergesi olan MDA, DM grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001).İki grup arasında HDL-kolesterol düzeylerinde önemli bir fark görülmezken, LDL-kolesterol, kolesterol ve trigliserid düzeyleri; DM grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). Kontrol grubunda R ve M allel varlığı; DM grubunda ise Q ve M allel varlığı daha yüksek aterojenik lipid profiline eşlik etmiştir.Sonuç olarak, PON 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin paraoksonaz aktivitesinde önemli değişikliklere neden olduğu bulunmuş fakat bu polimorfizmlerin tip 2 diyabet gelişme riski ve diyabette görülen oksidan-antioksidan sistemindeki değişiklikler üzerine doğrudan bir etkisi bulunmamıştır. PON 1 enziminin tip 2 diyabet üzerine etkisinin daha iyi aydınlatılabilmesi için kodlayan bölgedeki bu polimorfizmlere ek olarak enzimin aktivitesi ve antioksidan fonksiyonunda rolleri olduğu bildirilen promotör bölgesindeki 5 polimorfizmin, ayrıca antioksidan fonksiyona sahip aynı ailenin diğer üyeleri olan PON 2 ve PON 3 enzimlerinin birlikte incelenmesinin de yararlı olacağı düşünülmektedir.

Antioksidan enzimlerDiabetes mellitus-tip 2Lipidler+1
Muhittin Önderci
Fırat University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Apigenin ve Ramucirumab'ın deneysel olarak indüklenen hepatosellüler karsinom üzerine tedavi edici etkileri

Hepatosellüler karsinom (HCC), hepatositlerden köken alan, karaciğerin en sık görülen primer malign tümörüdür. Apigenin, antioksidan, antiinflamatuvar, antibakteriyel ve antiviral özelliklere sahiptir. Ayrıca; apigeninin son yıllarda tümör süpresör etkinliği gösterilmiştir. Ramucirumab (RAM), damar endotelyal büyüme faktörü reseptör-2'yi (VEGFR-2) inhibe eden, monoklonal antikordur ve klinikte kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Çalışmamızda Dietilnitrosamin (DEN) uygulanarak yapılan deneysel hepatosellüler kanser modelinde Apigenin ve Ramucirumab'ın STAT-3, iNOS, CIP2A, NF-κB, PI3K, AKT, AFP, PTEN ve VEGFR-2 düzeylerine etkileri incelenmiştir. Çalışmamızda 30 adet erkek Wistar Albino türü sıçanlar her grupta 6 adet olacak şekilde, kontrol, sham, DEN, DEN+Apigenin, DEN+Ramucirumab olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Deney başlangıcında kontrol ve sham grupları haricindeki bütün gruplardaki sıçanlara 7 hafta boyunca haftada bir kez DEN (50 mg/kg) intraperitonal (i.p) enjekte edildi. Kontrol grubuna hiçbir uygulama yapılmadı fakat sham grubuna bu 7 hafta boyunca sadece %10'luk DMSO uygulaması yapıldı. 7 hafta sonunda 2 hafta bütün gruplara hiçbir uygulama yapılmadı ve 10. haftadan itibaren Apigenin (25 mg/kg) haftada her gün ve Ramucirumab (6 mg/kg) haftada 3 gün (pazartesi, çarşamba, cuma) %10 DMSO'da çözülerek i.p yoluyla, 2 hafta süresince uygulandı. Deney sonunda sıçanlardan kan ve karaciğer doku örnekleri alınarak, plazma ve doku süpernatantları ELISA yöntemiyle değerlendirildi. Kalan karaciğer doku örnekleri hematoksilen-eozin ile boyanarak, saptanan lezyonlar histopatolojik olarak sınıflandırıldı. Çalışmada elde edilen bulgulara göre, DEN grubunda hem serum hem de karaciğer dokusunda kontrol grubuna kıyasyal STAT-3, iNOS, CIP2A, NF-κB, PI3K, AKT, PTEN, VEGFR-2 ve AFP parametreleri artmış olduğu gözlendi. Tedavi grubu olan Apigenin; AFP, VEGFR-2, PTEN ve CIP2A serum düzeylerini anlamlı şekilde düşürürken, AKT, PI3K, NF-κB, STAT3 ve iNOS serum düzeylerindeki bu düşüş anlamlı olmamıştır. Karaciğer dokusundaki AFP, VEGFR-2, PI3K ve NF-κB düzeyleri anlamlı şekilde düşerken, AKT, PTEN, CIP2A, STAT3 ve iNOS düzeylerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşamamıştır. Diğer tedavi grubu olan Ramucirumab uygulamasında ise serum AFP, VEGFR-2, PTEN, CIP2A ve iNOS değerlerinde anlamlı bir azalış görülürken, serum AKT, PI3K, NF-κB ve STAT3 düzeylerinde bu azalış anlamlı olmamıştır. Karaciğer dokusunda bütün parametreleri düşürmüş olmasına rağmen sadece STAT3 düzeyindeki düşüş istatistiksel anlamlılık göstermemiştir. Histopatolojik değerlendirmeler de biyokimyasal bulgularla güçlü bir korelasyon sergilemiş; DEN grubunda hidropik dejenerasyon, nekroz ve atipik hepatositler içeren lezyon alanı gözlenirken, Apigenin grubunda seyrek atipik hücreler, Ramucirumab grubunda ise atipik hücrelere rastlanmamıştır. Sonuç olarak, Apigenin ve Ramucirumab'ın kemoterapötik etki gösterdiği fakat Ramucirumab'ın anti-kanserojenik etkisinin daha fazla olduğu bulunmuştur. Bu farklılığa da her iki ajanın etki mekanizmalarında ki farklılığın sebep olabileceğini düşündürmektedir.

Karsinoma-hepatoselüler
Oğuzhan Tatar
Fırat University · Institute of Health Sciences
2025
00

Other supervisors