Theses supervised by Doç. Dr. Ramazan Kılıç
10 theses · Kütahya Dumlupınar University, Aydın Adnan Menderes University
Türkiye'nin sanayileşme süreci ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının sanayi ihracatı ve GSMH'ya etkisi 1983-2000 yılları üzerine bir uygulama
Sanayileşme olgusu iktisat tarihi içerisindeki etkisi dikkate alındığında, tarihin akışını değiştiren, iktisadi değişkenlere bağlı olarak ülkeler arasında değişikliklere ve gruplaşmalara neden olan kritik bir eşik olarak kabul edilmektedir. Özellikle sanayi devrimi ile birlikte ülkelerin refah düzeylerindeki artışlar, ülkelerin hemen hemen tamamının sanayileşme üzerine odaklanmasına neden olmuştur. Bu paralelde Türkiye'nin de temel hedefi dış dünya ile ilişkilerini sekteye uğratmadan sanayileşmek ve bunun sonucunda gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşmak olmuştur. Bu süreçte iktisadi dönemlerin konjonktörüne uygun olarak yeni değişkenler devreye girmiş ve olayların gelişiminde ve değişiminde etken rol oynamıştır. Bu değişkenlerin önde gelenlerinden bir tanesi de küreselleşme ile birlikte önem kazanan doğrudan yabancı sermaye yatırımları olmuştur.Bu çerçevede, bu çalışmanın temel amacı, liberal ekonomiye geçişte ciddi katkılar sağlayan doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile ihracat ve GSMH arasındaki ilişkinin 1983 ile 2000 yılları arasında Türkiye için analiz edilmesidir.Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm sanayileşme stratejileri çerçevesinde Türkiye'nin sanayileşme sürecinin irdelenmesini kapsarken, ikinci bölümde doğrudan yabancı yatırımların kapsamı ve temel bilgiler ile doğrudan yabancı yatırımların gelişimi hakkında gelişmelere yer verilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise doğrudan yabancı yatırımların sanayi ihracatı ve GSMH üzerindeki etkileri ekonometrik tekniklerle test edilmiştir.
Küreselleşme sürecinde serbest bölgelerin Türkiye dış ticareti üzerine etkileri
İnsanlar tarih boyunca dünya nimetlerinden ihtiyaçlarını karşılamak doğrultusunda en iyi şekilde faydalanma yarışına girmişler ve bu kapsamda ellerindeki üretim olanaklarıyla en çok çıktıyı elde etmek istemişlerdir. Belli bir noktada üretim imkanlarının azalması ama nüfusun artmaya devam etmesi ihtiyaçlarını karşılamak için üretim yapmak zorunda olan ülkeleri de başka kaynaklara yönlendirmiş ve günümüzde küreselleşmenin temelini oluşturan gelişmeler yaşanmıştır. Bu sisteme göre çevredeki kaynaklar ana kıtaya transfer edilmekte ve ana kıtanın ihtiyacı olan hammadde ve ara mamuller ile tüketime hazır ürünler ana kıtadaki ihtiyacı karşılamaktadır.Sonraki zamanlarda ana kıtada oluşan üretim fazlalıkları için yeni pazarlar aranmış ve yine bu sömürgeleştirilen ülkeler seçilmiştir. Bu da karşılıklı ticaret sistemlerinin oluşmasına katkı sağlamıştır. Ülkeler arası ticaretin gelişmesi ile hem küreselleşme yaygınlık kazanırken diğer taraftan da dış ticaret gelişmekte bunun sonucu olarak da ülke ekonomileri gelişim göstermiştir.Ülke ekonomileri globalleşen dünya ile birlikte kaynaklarını ve ekonomik etki alanlarını genişletmek için yeni yollar aramaya başlamışlardır. Bu amaçla işletmelerin ve uluslararası ticarette faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin hareket alanlarını genişletmek ve ülkelerarası ticareti geliştirmek için serbest bölgeler oluşturulmuştur.Bu çalışmada Globalleşme, Globalleşme açısından Serbest Bölgeler ve Serbest Bölgelerin Türkiye'deki durumu incelenmiştir.Birinci bölümde, genel olarak küreselleşme ve serbest bölge kavramlarına değinilmiştir. Bunların çeşitleri, nedenleri, tarihsel gelişimi ve etkileme kanalları incelenmiştir.İkinci bölümde Türkiye'deki serbest bölgelerin tarihsel gelişimi ve faaliyette bulunan serbest bölgeler incelenmiştir.Üçüncü ve son bölümde Türkiye'de faaliyette bulunan serbest bölgelerin ekonomiye etkileri ile serbest bölgelerin başarısını etkileyen faktörler değerlendirilmiştir.Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Serbest Bölgeler, Dış Ticaret
Tüketici kredilerinin kullanımı ve gayri safi yurtiçi hasıla oranları arasındaki ilişki
Günümüzde artan bankacılık hizmetleri ve bankalar arası rekabet, tüketici kredilerinin kullanımı alanında da bir dizi yeniliği beraberinde getirmiştir. Bankaların verdikleri önemli kredi türlerinden birisi olan tüketici kredileri, bankanın mudileri ile olan ilişkilerinde ve banka seçiminde de büyük önem arz etmektedir. Tüketici kredilerinin kullanımının kısa ve uzun vadedeki getirileri gerek bankalar, gerekse kredi kullanan mudiler için tüketici kredilerini ayrıcalıklı hale getirmiştir.İktisadi büyüme ve içsel büyüme oranları, bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin göstergesi olarak, ülkenin eğitimden ekonomiye, istihdamdan diğer tüm alanlara kadar güncel durumunu gösteren rasyolar olarak görülebilir. Büyüme oranlarının kredi kullanımı ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi, bu oranlara bakılarak kredi kullanımının olası maliyet ve zarar analizine olanak vermesini sağlayabilir. Bu nedenle bu çalışmada, büyüme oranları ile tüketici kredileri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Araştırmada, TÜİK tarafından derlenen 2002?2008 yılları arasındaki bankacılık sektörü ve katılım bankaları tüketici kredileri verileri ile yine TÜİK tarafından derlenen 1999?2006 yılları arasındaki gelire ve harcamaya dayalı GSYH değerleri arasında Tekrarlı Ölçüm (Repeated Measure) ve Korelâsyon analizleri yapılmıştır. Analiz sonuçlarına göre tüketici kredileri ile GSYH büyüme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.01).Anahtar Kelimeler: Tüketici Kredileri, GSYH, İçsel Büyüme, Büyüme.
Küçük ve orta büyüklükteki işletmelere sağlanan devlet teşvik belgelerinin üretim ve istihdam üzerindeki etkisi Türkiye uygulaması-
KOBİ'ler esnek yapıları ve üstlenmiş oldukları roller nedeniyle birçok araştırmacı tarafından incelenmeye alınmıştır. Çalışmaların genelinde KOBİ'lerin finansman sorununa değinilmiş ve çözüm yolları üretilmeye çalışılmıştır.Devletler ekonomik sosyal ve bölgesel kalkınmanın sağlanabilmesi, bölgeler arasındaki refah düzeyindeki farklılıkların giderilebilmesi, dış ticarette rekabetin arttırılabilmesi, ekonomik büyümenin sağlanması ve işsizliğin azaltılması için teşvik tedbirleri uygulamaktadır.Bu çalışmada devlet tarafından verilen teşvik belgelerinin üretim ve istihdam üzerindeki etkileri incelenmiş ve 2000 ? 2009 yılları arasındaki Devlet Teşvik Belgeleri ile verilmesi amaçlanan Yatırım Teşvik Miktarı ve yaratılan İstihdam Sayıları, GSYİH ve İstihdam verilerine ulaşılarak korelasyon analizi tekniği ile aralarındaki ilişki açıklanmaya çalışılmıştır.Birinci bölümde, Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler ve Yatırım Teşvik Belgesi kavramları üzerinde durulmuş, Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelerin tarihi gelişimi üzerinde durulmuş KOBİ'lerin ekonomi içindeki yerine değinilmiştir. İkinci Bölümde, yatırım, istihdam ve GSYİH kavramları üzerinde durulmuş ve birbirleri arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Üçüncü bölümde, Hazine, Türkiye İstatistik Kurumu, OECD, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nın resmi internet sayfaları üzerinde yer alan veri sayfalarından sağlanan Yatırım Teşvik Belgesi, İstihdam, GSYİH verileri açıklanmaya çalışılmış, SPSS Programı üzerinde analiz edilerek aralarındaki ilişki incelenmeye çalışılmıştır. Son bölümde çalışma sırasında karşılaşılan sorunlar ile analiz sonuçları açıklanmaya çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla, KOBİ, İstihdam, Yatırım Teşvik Belgesi
Kapitalist mülkiyet anlayışının oluşum süreci ve Türkiye'de kapitalist sistemin gelişimi
Bilindiği gibi, tarihsel olarak incelendiğinde, mülkiyet kavramının ortaya çıkışı, ilkel, sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçişi bir zorunluluk haline getirmiştir. Sınıflı topluma geçiş, sermayenin azınlık elinde toplanmasına ve dolayısıyla sömürü kavramının da hayata geçişine neden olmuştur. Toplumsal ve ekonomik dönüşümler mülkiyet ilişkilerine de yansımış, bu değişimler tarihsel olarak önemli olayların da oluşumuna sebebiyet vermiştir.Çalışmanın ilk bölümünde, mülkiyet kavramının tanımı yapılmış, mülkiyet biçimleri ve mülkiyet kavramına ilişkin temel yaklaşımlar ortaya konmuştur. Mülkiyet kavramının tarihsel olarak ortaya çıkmasında yatan nedenler, insanların komün halinde yaşamalarından kapitalist mülkiyet anlayışına kadar olan değişimler, Avrupa'da meydana gelen önemli iktisadi, dini ve siyasi olaylar bağlamında irdelenmiştir. İktisadi yaşama düşünceleriyle katkıda bulunmuş önemli bilim adamları, düşünürlerin mülkiyet kavramına ilişkin bakış açıları ve belli başlı kuramsal mülkiyet anlayışları incelenmiştir.Çalışmanın ikinci bölümünde, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ekonomik yapı, Osmanlı İmparatorluğu'nda iç ve dış ticaret ilişkileri, üretim ilişkilerinin ve sosyal yapısının özellikleri ve Kapitalist Sistem'le olan ilişkisi üzerinde durulmuş, Osmanlı'da mülkiyet ilişkilerine yönelik tartışmalar incelenmiş ve İmparatorluğun çöküşünün Kapitalist üretim ilişkileriyle olan bağlantısı irdelenmiştir.Çalışmanın üçüncü bölümünde ise Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşadığı olumsuz ekonomik tablodan başlayarak, ekonomi politikalarda meydana gelen değişiklikler, bu politikaların Türkiye ekonomisinde yarattığı olumlu veya olumsuz sonuçlar ortaya konmuş, Cumhuriyet'in kuruluş yılı olan 1923 yılından başlayarak ekonomik sistemimizin Kapitalist ekonomiye geçiş süreci ve bu süreçte yaşadığı başarı ya da başarısızlıklar incelenmiştir.Anahtar Kelimeler: Kapitalist Mülkiyet Anlayışı, Feodalizm, Tımar Sistemi, İzmir İktisat Kongresi, Düyun-u Umumiye
Kredi kartlarının seçilmiş iktisadi değişkenler ile ilişkisinin ekonometrik analizi: Türkiye uygulaması
İnsan ihtiyaçlarının ve isteklerinin artması, çeşitlenmesi ile birlikte ödeme araçlarında da tarihsel bir değişim yaşanmıştır. Para, günümüzde olduğu kadar geçmişte de ekonomik hayatın önemli ve vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Paranın taşınması ve korunması gibi risklerden dolayı yeni ödeme araçlarına ihtiyaç duyulmuştur. Ödeme araçları nakit ve nakit dışı olarak sınıflandırılabilmektedir. En yaygın kullanılan nakit dışı ödeme araçları çek, elektronik para, doğrudan borçlandırma, kredi ve banka kartlarıdır. Günümüzde büyük bir çoğunluk tarafından para yerine kredi kartı ödeme aracı olarak tercih edilmektedir. Kredi kartları, diğer ödeme araçlarından özelikle de nakit paraya karşı bir çok avantajı bulunmaktadır. Ancak kredi kartı, nakit paranın servet biriktirme fonksiyonunu yerine getiremediğinden tam anlamı ile para tanımı içerisine girmemektedir. 2009 yılı sonu itibariyle ülkemizde kredi kart sayısı 44.392,614 adetken, 2010 Ekim ayı sonu itibari ile kredi kartı sayısı 46.518.538 adet olmuştur. Hızla gelişen bu ödeme aracı aynı zamanda ekonomi üzerinde çeşitli olumlu veya olumsuz etkilere neden olmaktadır. Kredi kart kullanımı ile para arzı, enflasyon ve gayri safi yurt içi hasıla arasındaki ilişki zaman serileri analizi ile incelenmiştir. Kredi Kartlarının Yurt İçi Toplam Kullanım Tutarları'nın değişkeninin Tüketici Fiyat Endeksi, M1 Para Arzı ve Gayri Safi Yurt İçi Hasıla değişkenlerine istatistiksel olarak anlamlı etkileri olduğu görülmüştür. Kredi kartı kullanımları GSYH ve TUFE ile pozitif yönlü doğrusal bir ilişkiye sahipken, M1 Para Arzı ile negatif yönlü doğrusal bir ilişkiye sahiptir.Anahtar Kelimeler: Para, Ödeme Araçları, Kredi Kartı, Banka Kartı, Çek.
Türkiye'de kamu inşaat harcamalarının belirleyicileri ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki
Bu çalışmanın amacı, kamu kesimi inşaat harcamalarının belirleyicileri ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmada, inşaat harcamalarının belirleyicileri, bina ve bina dışı, bir diğer ifadeyle, bina ve altyapı inşaat harcamaları olmak üzere iki ana başlık altında sınıflandırılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada, kamu inşaat harcamalarının belirleyicileri ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki, 1980-2007 dönemine ilişkin Türkiye'ye ait üçer aylık veriler kullanılarak incelenmiştir. Ampirik bulgular, kamu bina inşaat harcamaları, kamu altyapı inşaat harcamaları ve GSYH verilerinin kullanıldığı zaman serisi analizlerine dayanmaktadır.Koentegrasyon testi uygulanarak elde edilen araştırma bulguları, kamu bina dışı inşaat harcamalarının GSYH'ye oranı ile GSYH büyüme oranı arasında uzun dönemli bir ilişki olduğunu; kamu bina inşaat harcamalarının GSYH'ye oranı ile GSYH büyüme oranı arasında uzun dönemli bir ilişki olmadığını ortaya koymaktadır.
Türkiye'de sosyal yardımlaşma müessesesi: Durum analizi, sorunlar ve çözüm önerileri
Gelir dağılımında adaletin sağlanamadığı veya az olduğu ülkelerde yoksul olarak tanımlanan bir kesimin varlığı söz konusudur. Her ülkede yoksulluk gelir dağılımında adil olmayan bir sistemin etkisi ile ortaya çıkmaktadır. Bu adil olma durumu geciktikçe, toplum da, zengin kesim ile fakir kesim arasında gelir farkı artmaktadır.Gelir dağılımında, mesleki durum, eğitim düzeyi, ticari yetenek ve diğer kendini ispat fırsatları da etkilidir. Bu nedenle toplumlarda sosyal devlet kavramı devreye girer. Bu şartlara sahip olmayanlara sosyal yardım sistemi çerçevesinde destekler sağlanır. Bu desteklerin toplumda yoksullarla zenginler arasındaki gelir farklarını azaltıcı bir etki oluşturması beklenir.Ancak sosyal yardım sistemleri dünyada çok etkin bir şekilde uygulanamamaktadır. Temel nedeni ise, mevcut yönetimlerin bu faaliyeti öncelikli görevler arasında saymamasından kaynaklanmaktadır. Ülkelerde, Maliye Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı gibi bakanlıklar kurulup, bunlarla ilgili özel teşkilatlanmalar yapılmaktadır. Bu ve benzeri temel hizmet alanlarında iç ve dış politikalar üretilmektedir. Fakat gelir adaletini düzenleyici ve bu yönde politika geliştirici çalışmalar, bağımsız yapılmamaktadır. Her ülke de var olan sisteminin sistemin ikinci derece öneme sahip bir görevi olarak algılanan Sosyal Yardım uygulamaları vardır. Ancak gerçekte yeterince önemsenmeyen bir durumdadır.Her ülke bu işi bir zorunluluk hissetmeden, sadece manevi duygularla karışık bir politika ile yapmaktadır. Oysa yoksullukla mücadele öncelikli hedefler arasında olmalıdır. Yoksulluğu önleme politikaları tüm bakanlıkların ortak destek verdiği bir kalkınma projesi olmalıdır. Çünkü bir toplum da tüm bireylerin refah düzeyi yüksek olursa toplumunda refah düzeyi yüksek olur. Bu mücadelenin yapılmaması gelişmiş toplum olmayı engelleyecektir. Gelişmiş ekonomiler gelir düzeyi yüksek olanların ekonomilere sağladıkları katkılarla büyümektedirler. Katkı sağlama yeteneği olmayan yoksul kesimin ise payı yok denecek kadar az olmaktadır. Dolayısı ile buradan şu sonuç çıkarılabilir: ?Ülkeler zenginlerin gelirlerindeki artış ölçüsünde veya yoksullarla zenginler arasındaki gelir farkının büyüme oranı ölçüsünde kalkınırlar? .Türkiye'de gelir dağılımındaki adaletsizliği en aza indirme girişimi olarak adlandırabileceğimiz, sosyal yardım sistemi sistemli bir şekilde yapılanmadığından, yetersiz ve dağınık bir şekilde faaliyette bulunmaktadır. Bu nedenle bu yapıda bazen kaynak israfı, bazen de kaynak yetersizliği görülmektedir.Sosyal Yardım Sistemindeki sorunun çözümü için bir model geliştirmeye çalışarak, bu olumsuzlukların ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. Her ülkenin ortak sorunlarından biri olan; ?Büyümede Süreklilik? esasının gerçekleştirilmesi yoksullukla ilgilidir. Bu nedenle yoksulluğun önlenmesi için ?Gelir Farkının Azaltılmasında Süreklilik? esasının sağlanması gerekmektedir. Toplumların gelir düzeyine bağlı olarak kişi başı milli gelirden alınan paylar, bölgelere, sektörlere, meslek gruplarına göre ayrıldığında gelir adaleti sorgulanabilecektir. Bu temel sorunlar çerçevesinde yoksullukla mücadele politikalarının planlanması esasına göre bir model önerisi hazırlanmıştır.Önerilen model ile öncelikle mevcut sistemin aksaklıkları ele alınarak çözüm üretilmesi amaçlanmıştır. Buna göre mevcut sistemdeki, Kurumsal Sorunlar, Finansal Kaynak Sorunları, Dağınıklık Sorunu ve Kaynakların etkin kullanım sorunları ele alınmıştır. Tespit edilen aksaklıklar için çözüm önerileri de yine aynı şekilde Kurumsal Yapılanma, Finansal Yapılanma ve Temel Politikalar başlıkları ile sunulmuştur.Anahtar Kelime; Yoksulluk, Sosyal Yardım, Sosyal Risk, Sosyal Koruma, Sosyal Hizmet
Ekonomik kriz dönemlerinde uygulanan vergi politikaları
Geçmişten günümüze ülkelerin uyguladığı ekonomi politikaları incelendiğinde öncelikli amaçların ele alındığı görülmektedir. Bu temel amaçların; ekonomik büyümenin ve kalkınmanın sağlanması, fiyat istikrarı ve tam istihdamın sağlanması, gelir dağılımında adaletin sağlanması ve en önemlisi bu amaçların gerçekleşmesiyle birlikte toplum refahının maksimum düzeye çıkarılması şeklinde olduğu ifade edilmelidir. Fakat uygulanan politikalar her zaman istenildiği gibi sonuçlar vermemektedir. Gerek ülkelerin kendi yapısal sorunlarından kaynaklanan gerekse dış baskılar (küreselleşme, sermaye akımları vb.) sonucu ortaya çıkan ekonomik krizler, politikaların etkin bir şekilde uygulanmasını engellemekte ve ekonomik dengeleri bozmaktadır. Gerçekleşen veya gerçekleşmesi muhtemel ekonomik dengesizliğin ortadan kaldırılmasında, ekonomik ve sosyal hayatın her alanında etkili olduğu bilinen vergi uygulamaları önemli bir araçtır. Vergiler, bir ülkedeki yatırımlar, tasarruflar ve arz-talep dengesi üzerinde önemli etkiler bırakabilmektedir. Bu etkiler sebebiyle, vergi politikaları gelir dağılımında adaletin sağlanması, kaynakların etkin kullanımı ve fiyat istikrarının sağlanması gibi konuların çözümünde tercih edilmektedir. Ekonomi üzerinde ortaya çıkardığı etkiler dikkate alındığında, ekonomik kriz dönemlerinde de krizin etkilerini azaltmak ve piyasalara yeniden işlerlik kazandırmak için ülkelerin vergi politikalarına başvurması kaçınılmaz bir durumdur.
Yerel yönetimlerin vergilendirme yetkisi: Türkiye ve seçilmiş ülkeler karşılaştırması
Kamu hizmetlerinin sunumunda, merkezi yönetim ile birlikte yerel yönetimler de görev almaktadır. Ancak hizmet sunumunda federal yapılı ülkelerde yerel yönetimlere daha çok ağırlık verilmesine rağmen, üniter yapılı bir ülkede aynı durum söz konusu olmamaktadır. Hizmet sunumu noktasındaki bu durum, gelir paylaşımı açısından da geçerlidir. Federal yapılı ülkelerde yerel yönetimler gelir kaynaklarına daha çok nüfuz etmektedir. Ancak son yıllarda üniter yapı içinde de yerel yönetimlerin özellikle vergi geliri elde edebilmesi yönünde eğilimler vardır. Yerel yönetimlere kanunun çizdiği belli sınırlar dâhilinde vergi oranlarını belirleme ve bazı vergi türlerini toplama konusunda yetkiler verilebilir. Buradan hareketle çalışmada üniter yapı olan Türkiye'deki yerel yönetimlerin gelir kaynakları ele alınmıştır. Bu kapsamda il özel idaresi ve köylerden ziyade belediyelerin gelir kaynakları incelenmiştir. Türkiye'deki yerel yönetimlerin, daha doğrusu belediyelerin gelir yetersizliği içinde olduğu gerek istatistikî verilerden gerekse Aydın İli belediyelerine yapılan anket çalışmasından görülmüştür. Gelir yapısı içinde ise öz gelirlerin oldukça düşük seviyede kaldığı ve vergilendirme yetkisi olmadığı için merkezi yönetime bağlı kalındığı dikkati çekmiştir. Bu sorunların aşılması amacıyla, federal ve üniter yapılı ülke örnekleri üzerinde durularak, yerel yönetimlerin vergilendirme yetkileri incelenmiş ve Türkiye uygulaması için alternatif vergi politikaları ortaya konmuştur.