Theses supervised by Doç. Dr. Ubeydullah Sezikli
10 theses · İstanbul University
Kur'ân-ı Kerîm kırâatinde müzikal tavırlar
Kur'ân-ı Kerîm, içinde birçok ilmî disiplini barındırmaktadır. Bunlardan biri de Kur'ân-ı Kerîm tilâvetidir. Hz. Peygamber (sav.), Kur'ân'ı, güzel ses ve makam ile okumayı övmüştür. Kāriler, bu övgüye mazhar olabilmek ve Kur'ân'ı, gönüllerde hissettirebilmek için, tilâveti, sanat boyutuna taşımışlardır. Mûsikîşinas kāriler, zaman içerisinde bulundukları coğrafyaların etkisiyle kendilerine özgü tilâvet tavrı oluşturmuşlardır. Bu tavırlar içerisinde en yaygın olarak kullanılan tavırlar, İstanbul ve Arap tavrıdır. Tezimizin birinci bölümünde kavramsal çerçeve kapsamında kırâat, tilâvet, tecvid ve tavır, üslup kavramları incelenmiştir. İkinci bölümde mûsikî ilmi ve kırâat ilimlerinin tarihsel süreci ele alınmıştır. Üçüncü bölümde İslam'da mûsikînin ilmî dayanağı incelenerek kutsal kitaplar ve mûsikî ilişkisi üzerinde durulmuştur. Dördüncü bölümde XX. yüzyılda yaşamış mûsikişinas Türk ve Arap kārilerin hayatları kısaca anlatılmıştır. Beşinci ve son bölümde Kur'ân kırâatinde en çok kullanılan İstanbul ve Arap tavırları incelenmiş, alanın uzmanları ile yapılan görüşmeler neticesinde belirlenen kārilerden tespit edilen aşr-ı şerîfler notaya alınarak geçki analizleri gösterilmiştir. Notalar ve geçkiler, İstanbul ve Arap tavrı Kur'ân kırâatine örnek notasyon olarak çalışılmıştır.
Müzikte doğaçlama kültürü
Doğaçlama, başlangıcından itibaren tüm biçimlerde ve dillerde müziğin bir parçası olmuştur. Müzik, siyasi ve kültürel sınırların ötesinde gelişmiş ve yüzyıllar boyunca kültürel ve bilimsel alışverişin içinde yer almıştır. Bu nedenle analizlerim siyasi ve bölgesel sınırlarla kısıtlı değildir. Tezimde İran, Hint, Arap, Türk ve Avrupa kültürlerindeki makaleler, tezler ve kitaplara ek olarak, çeşitli doğaçlama yöntemlerini ve performans sırasında kullanılan temel kuralları ortaya koyan yirminci yüzyılın başlarında kayıtlı materyalleri karşılaştırmalı olarak inceledim. Klasik Türk müziğindeki enstrümantal ve vokal doğaçlamaların karşılaştırmalı analizine odaklandım. Doğaçlama, bir yetenek meselesi olmasının yanı sıra, uzun yıllar süren bir çalışma ve eğitimin ürünü olan bir formdur. Müzik eğitimi, incelenen tüm kültürlerde on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar müzik nota sistemleri kullanılıyor olmasına rağmen, öğretmen-öğrenci eğitim aktarımı olan meşk aracılığıyla yapılmıştır. Ezbere dayalı bu sistemlerde öğrenci, farklı melodilerin kişisel bir önbelleğini sağlayan zengin bir repertuvar kazanır ve bu da icracıların icra sırasında müzikal aralığını ve özgürlüğünü tesis eder. Doğaçlama becerisi, doğaçlamada repertuvar, teori ve edebiyat üzerine uzun yıllar süren bu çalışmaların sonunda elde edilen özgürlükle ortaya çıkar. Müzikte doğaçlama, hemen hemen tüm dinlerde ibadet ve kutlamalarda gerçekleştirilen dinî formlarda da bulunur. Bu tezde, eğitim sistemlerindeki değişimin makam müzik geleneğinin doğaçlama üzerindeki etkilerine odaklandım. Yirminci yüzyılda müzik sistemlerinin ve eğitimin standartlaşması, özellikle Avrupa müzik modellerinin ve notasyonun bu sisteme uymayan müzik geleneklerini tanımlamak için kullanılması, müziğin korunması ve devamı üzerinde zararlı bir etkiye sebep olmuştur. Karmaşık müzik kavramlarını basitleştirilmiş notasyon sistemlerine sığdırmak, klasik Türk müziğinin makam sistemlerini tanımlayıcı özelliklerinden arındırarak doğaçlama performansını azaltmıştır.
Sistem ve yöntem açısından İslâm düşüncesinde müziğin temellendirilmesi
Tarih boyunca mûsikî, estetik açıdan sanatkârların, düşünce açısından filozofların, nazarî açıdan da matematikçilerin çalışma sahası olan bir ilim dalı olmuştur. Bu durum İslâm dünyasında birçok âlimin eserlerinde müziğe yer vermesi sonucunu meydana getirmiştir. Bu yer vermeler kimi zaman icracı nazariyatçılar, kimi zaman ise icrada bulunmayanlar tarafından yapılmıştır. Antik Yunan döneminin mûsikî nazariyatı ile ilgili M.Ö. VI. yüzyıla kadar eskilere dayanan eserleri, Orta Çağ İslâm dünyasına tercüme faaliyetleri vasıtasıyla kazandırılmıştır. Arapça ve Farsçaya tercüme edilen Pisagor, Platon, Aristoteles, Batlamyus, Aristoksenos ve Öklid gibi bilim adamlarının yazılı kaynakları, İslâm dünyası âlimlerini etkilemiş olup, kaleme aldıkları eserlerde mûsikî nazariyatını şekillendirmiştir. Müziği konu edinen İslâm düşüncesi tarihî kaynaklarında müelliflerin ilgi duyduğu alan bağlamında dar kapsamda ya da ayrıntılı olarak bilgiler yer almaktadır. Bu eserlerden bazıları diğerlerine göre farklılıklar arz etmektedir. Öne çıkan ve 'Edvâr' adı verilen bu mûsikî nazariyatı kaynakları, müziğin yüzeysel olarak değil, meşk geleneğinin kağıt üzerine sistematik ve ayrıntılı bir biçimde aktarılması gayesiyle oluşturulmuş ana kaynaklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Edvârlar da kendi içerisinde kronolojik olarak incelendiğinde, 'özgün' ve 'nakil' olmak üzere iki farklı şekilde tasnif edilebilir. Bu çalışmamızda IX. – XVI. yüzyıllar arasında 'özgün' olduğunu tespit ettiğimiz edvârlar ve müellifleri üzerinden müziğin temelleri sistem ve yöntem açısından anlamlandırmaya çalışılmıştır. Bu özgünlük tabiidir ki sınırlı alanlarda olmuştur. İncelediğimiz edvârlar tamamıyla birbirinden farklı edvârlar değildir. Bu tezde edvârların örtüştüğü ya da farklılaştığı noktalar konusunda problemler bağlamında değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Farklı zamanlarda yazılmış Semâ risâlelerinin mukayeseli analizi
Bu çalışmanın amacı Osmanlı döneminde farklı zamanlarda farklı nitelikte şahıslar tarafından yazılmış, mûsikînin helal ya da haram olmasını, semâ, devrân, raks, tegannî, zikir, lahn bağlamında inceleyen ve hangi delilleri kendi görüşlerini desteklemek adına gösterdiklerini ifade ettikleri bir takım risâleleri inceleyerek tahlil etmektir. Bu kapsamda iki adet farklı şahıslarca yazılmış Osmanlıca risâleler günümüz Türkçe'sine aktarılarak incelenmesi sonucunda dayandırdıkları deliller tahlil ve tasnif edilmiştir. Bu çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Öncelikle giriş kısmında semâ ve semâ risâleleri hakkında tarihsel olarak genel bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde incelenen risâlelerin yazarlarının biyografileri ve inceleme konusu olan risâlelerin tanıtımı yapılmıştır. İkinci bölümde inceleme konusu olan risâlelerin günümüz Türkçe'sine aktarımları yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise metinlerde yer alan ayet, hadis, ilgili âlimlerin görüşleri ve eserleri incelenerek sınıflandırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Semâ, Devrân, Türk Din Mûsikîsi, Raks, Mûsikî, Din, Müzik, İslâm-Müzik İlişkisi, Tasavvuf, Şeyhülislâm, Risâle
Dinî mûsikîde yozlaşma ve arabesk kültürünün etkisi
Mûsikîde meydana gelen dönüşüm ve değişimler toplumsal hareketlerden bağımsız değildir. Bir toplumun sosyal, ekonomik ve siyasal alanda yaşadığı değişimler, o toplumda icra edilen ve kabul gören müzik türlerini de doğrudan etkilemektedir. Tanzimat'tan bu yana değişim geçiren ülkemiz, Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte köklü sistem değişiklikleri yaşamıştır. "Muâsır medeniyetler seviyesine çıkma" hedefi, sanayileşme, buna bağlı olarak ortaya çıkan göç hareketleri toplumsal değişimi hızlandırmıştır. Bu çalışmamızda; geleneksel mûsikîmizin geçirdiği değişimler ve bu değişimlere sebep olan faktörler bağlamında, dinî mûsikîmizin bugün geldiği noktada maruz bırakıldığı yozlaşmayı göstermesi bakımından, "arabesk" motifler içeren ve türkülerimizin melodilerine "giydirme" yoluyla oluşturulmuş müzik yapımları incelenmiştir. Bu yapımlar içerisinden en bilinen örnekler baz alınarak güfte, ritmik yapı, melodik özellikler ve kullanılan enstrümanlar açısından analiz edilmiştir. "İlâhi" olarak isimlendirdikleri bu yapımların geleneksel dinî mûsikî formlarımızdan biri olan ilâhiler ile yapısal bir benzerliği olmadığı açıklanmaya çalışılmıştır. Bu tarz müziklerin klasik dinî mûsikî eserlerine kıyasla daha geniş kitleler tarafından dinlenme sebepleri üzerinde durulmuştur.
Mevlid icrâsında İstanbul tavrı
Her coğrafyanın Mevlîd-i Şerîf'i kendine has bir okuyuş tavrı vardır. Fakat bu tavırların en yaygın olanı İstanbul tavrıdır. İstanbul tavrı denilince aslında nağme anlaşılmaktadır. Nağme aslında coğrafyanın ve yaşayan insanların kimliğidir. Tezimizde bir medeniyetin temsili olan Mevlîd-i Şerîfler'in tarihi ve bu medeniyeti temsil eden mevlidhanlarla röpörtajlar bulunmaktadır. Mevlidhanların yaşadıkları dönemlerde isimlerinin anılması veya hayatları hakkında bilgi verilmesi kadim bir gelenektir. Bunun yanında bu şahıslarla yaptığımız mülâkatlarda medeniyetimizin İstanbul Tavrı Mevlid İcrası'nda gittikleri yolları ve hatıralarını da derlemiş olduk. Tezimizin üçüncü bölümünde ise İstanbul tavrı okuyuşta bulunan nağmelerden seçtiğimiz örneklerin notalarını "beylik nağmeler" olarak isimlendirerek verdik. Bu alanda ilk kez yapılan bu bölüm çalışması daha sonraları bu konuda araştırma yapacak araştırmacılara yol gösterici niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Mûsikî, Müzik, Dinî Mûsikî, Mevlid, Süleyman Çelebi, İstanbul Tavrı
Kitâb-i Fârsî fî Fenni'l-Elhân ve 15.yy mûsikî nazariyâtındaki yeri ve önemi
Safiyüddin Urmevî ve Edâvr ismi ile meşhur olan Kitâbü'l-Edvâr fi'l-mûsîka eseri ile, mûsikî nazariyâtına yeni bir kapı açıldı. Urmevî'den sonra gelen mûsikî yazarları, Urmevî'nin takipçileri niteleğinde olarak eserlerini Urmevî'nin Edvâr'ı üzerine kaleme aldıkları gözlenmektedir. 14. Yüzyılın başlangıcında Allame Kutbuddîn-i Şîrâzî ve Dürretü't-tâc li-gurreti'd-debbâc adlı eseri ile başlayan bu çalışmalar, daha sonra aynı yüzyılda Şemsüddîn-i Âmülî ve Nefâʾisü'l-fünûn fî ʿarâʾisi'l-ʿuyûn'u, İmâdüddîn Yahya Kâşî ve Şerh-i Edvâr'ı, Hasan Kâşânî ve Kenzü't-tuhaf'ı, Mevlânâ Mübârekşâh-i Buhârî ve Şerhi'l-edvâr'ı, Lutfullah-i Semerkandî ve Tercüme ve Şerh-i Edvâr'ı ile devam ederek, 15. Yüzyılın başlarında Hâce Abdulkâdir-i Merâgî ve Câmiʿu'l-elhân'ı ile zirveye ulaştı. Bu yazarların her biri, kendi yorumları ve görüşleri ile mûsikî nazariyâtında olan eksik veya yeri boş olan konuların tamamlanması doğrultusunda çabalandıkları izlenmektedir. Bu yıllarda telif edilen ve bizim tez çalışmamızın temelini oluşturan bir diğer eser ise Risâle fî fenni'l-elhân dır. Eserin çağımız istinsahlarındaki bilgilere göre Hulâsatü'l-efkâr fî ma'rifeti'l-edvâr ismi ile 14. yüzyılın ilk yarısında yaşayan ünlü hattat Şehabeddin Abdullah Sayrafî'ye atf edilmiştir. Yaptığımız araştırmalar neticesinde bu eserin Sayrafî'ye ait olmadığı ve eserin müellifinin, Abdulkâdir-i Merâgî ile çağdaş olan Fahreddin-i Müsevfî olduğu ve eserini Merâgî'nin Câmiʿu'l-elhân'ından bir kaç sene sonra telif ettiği ortaya çıkartılmıştır. Risâle fî fenni'l-elhân, bir mukaddime, fen adında iki bölüm ve bir hatimeden oluşarak, klasik mûsikî nazariyatı çerçevesinde kaleme alınmıştır. Mukaddime kısmında, mûsikî ilmine bir giriş mahiyetinde temel bilgiler verilmiştir. Birinci ve ikinci bölümlerde ise mûsikînin nazarî boyutlarını, mûsikînin nağmeleri ve nağmeleri ile ilişkide olan îkâ'ları konu edinmiştir. Eserin son bölümü olan hâtimede ise mûsikînin amelî boyutu ile uygulama ve icrâ keyfiyetinden söz edilmiştir. Bu eserde, Merâgî'nin eserlerinde de bulunmayan bazı konu ve bilgilere rastlanmıştır. Bu bilgilerden hareketle müellif bu eseri ile mûsikî nazariyâtına büyük bir katkıda bulunmuştur denilebilir.
Tanzimat'tan cumhuriyet'e mûsikî ve yasaklar
Orta Asya'dan başlayarak Türk kültürü içerisinde gelişimini sürdüren Türk mûsikîsi nesilden nesile aktarılarak Osmanlı Devleti'ne kadar gelmiştir. Bu birikim Osmanlı Devleti'nde de zenginleşerek devam etmiş, fakat tarihsel süreç içerisinde farklı kültürler ile meydana gelen etkileşim neticesinde kültür ve sanat gibi bazı unsurlarda değişim ve dönüşüm yaşanmıştır. Yaşanan bu değişimin etkisinde kalan unsurlardan birisi de mûsikîdir. Klasik dönem olarak isimlendirilen Osmanlı'nın 1600'lü yıllarından sonra Dünya'da meydana gelen siyasi gelişmeler neticesinde Osmanlı toplumunda da bir dönüşüm süreci başlamıştır. Bu dönüşüm sürecine kavramsal olarak Batılılaşma adı verilmiştir. 1600'lü yıllardan sonra kendisini yoğun bir şekilde gösteren mûsikî alanındaki değişim zamanla farklı yönlere kaymaya başlamış ve meydana gelen siyasal gelişmelerinde etkisi ile bazı yaptırımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Duraklama, Lale Devri, Fransız İhtilali, Sanayileşme, Tanzîmât, Meşrutiyet, Cumhuriyet gibi dönemler her alan gibi mûsikîyi de bir değişim sürecine sokmuştur. Dünya'da ve Osmanlı topraklarında yaşanan siyasal gelişmeler neticesinde Cumhuriyet dönemi aydın kesiminin de yetiştiği Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri yeni bir mûsikî türünü topluma kabul ettirmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti'nin duraklama, gerileme ve yıkılma dönemlerinde sanat alanında meydana gelen (bazen zorunlu) değişiklikler Osmanlı Devletinden kalan topraklar üzerine kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin mûsikî kültürünün altyapısını oluşturacaktır. Yasaklanan kültürel ve sanatsal mirasın yerine konulacak olanın Batı ile sentez yapılmış yerli/ milli bir nitelik taşıması için çaba sarf edilecektir. Bu çabayı sarf edenlerin başarılı olup olmadıkları aydın kesim tarafından hala tartışılmaktadır. Sokullu Mehmet Paşanın ölümü ile başlayan Duraklama döneminden Erken Cumhuriyet Dönemi olarak isimlendirdiğimiz dönemin siyasal gücü Tek Parti iktidarının sonra erdiği 1950 yılına kadar yaşanan süreçte çeşitli sebeplerle mûsikî alanında yasaklar uygulanmıştır. 344 yıllık bu sürecin son 27 yılı olan 1923-1950 yılları arasında ki inkılaplar neticesinde ortaya çıkan yasak uygulamaları 317 yıllık kültürel, siyasal, sosyolojik birikimin sonucudur. Uygulanan bu yasakların etkisi ile toplumda bazı tepkiler meydana gelmiştir. Mûsikî yasakları neticesinde Mısır radyolarındaki mûsikîye yönelen Türk toplumu, devletin uygulamaya çalıştığı sentez fikrini farklı şekilde uygulamaya koyarak arabesk adını verdiğimiz bir mûsikî türünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan mûsikî türü Batı ile Doğu mûsikî kültürü arasında kalmış bir nitelik arz etmektedir. Çalışmamızda, Tanzîmât dönemi ve sonrasında ortaya çıkan mûsikî yasaklarının temellerinin atıldığı III. Osman döneminden başlayarak Tek Parti iktidarının sona erdiği 1950 yılına kadar Türk mûsikîsinin geçirdiği aşamalar, toplumsal düzen içerisinde ki gelişmeler neticesinde Türkiye Cumhuriyeti topraklarında ortaya çıkan mûsikîsi alanındaki yasaklar ve yasakların kaldırılmasına kadar oluşan toplumsal ve kültürel altyapı incelenecektir. Ayrıca Siyasal gelişmeler dışında Türk mûsikî enstrümanlarına getirilen yasaklar, dini kriterlerin yasaklara etkisi gibi çeşitli nedenlerle Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet döneminde Türk mûsikîsi ile ilgili yasaklarda incelenecektir.
Türk mûsikîsinde icrâ-kuram uyumsuzluğu sorununa dair bilgisayar destekli bir analiz: Bekir Sıtkı Sezgin örneği
İcrâ edilen mûsikînin bir kuramla temsil edilerek ifade edilmesi çabası yüzyıllardır devam eden bir problemdir. Elimize ulaşan belgelerden yola çıkılarak Yunan filozof Pisagor'la (MÖ 580-500) başladığı düşünülen bu çalışmalar, mûsikînin gelişmesi ve değişmesiyle ortaya çıkan yeni perdelerle beraber günümüze kadar süregelmiştir. Perdeler çeşitlendikçe sistemin de revize edilmesi ihtiyacı belirmiş, hatta bir noktada sistem icrâ edilen mûsikîyi tam olarak ifade edemez duruma gelmiştir. Mûsikînin uygulamasında kullanılan perdelerle, kuramın bu perdeler için öngördüğü veriler arasındaki farklılık yalnız Türk mûsikîsi için değil, bütün mûsikîlerde çok eskiden beri tartışmalara konu olan evrensel bir sorundur. Bu çalışmada, icrâ ve kuram arasında bir uyumsuzluğun olup olmadığı problemine; tarafsız, güvenilir ve doğru bir metot yardımıyla ve bilgisayar teknolojisinin imkânları kullanılarak yanıt bulunmaya çalışılacaktır. Uyumsuzluk probleminin çözülmesi gibi bir amaçtan daha çok, problemin tespiti ve somut bir şekilde ortaya konulması amaçlanmaktadır. Günümüzde başta TRT ve devlet konservatuvarları olmak üzere geniş bir alanda kullanılmakta olan ancak yine de eleştirilerin odağında bulunan Hüseyin Sâdeddin Arel'e ait kuram ile Türk mûsikîsine son yüzyılda damgasını vurmuş, sesini kullanarak bu mûsikîye has perdelerin icrâ edilmesi hususundaki başarısıyla takdir toplamış ve bu sebeple mûsikî çevrelerince "perdeci" olarak anılan Bekir Sıtkı Sezgin'in ses kayıtları analiz edilerek karşılaştırılacaktır. Müzikal perdeye etki edecek hiçbir enstrümanın eşlik etmediği bu kayıtlar, böylesi önemli bir referansın meşk sistemiyle ses dağarcığında topladığı hazinenin tespiti adına büyük önem taşımaktadır.
Müzik ve dinî tecrübe etkileşimi hususunda bir araştırma
Müziğin tarihi, insanın varoluşuyla başlar. İnsan, sesler çıkarmaya başladığında, kelimelerin anlamıyla birlikte doğanın seslerini de algılamak suretiyle müziği de hayatına almış bulunmaktadır. Üstelik müziğin temel unsurlarından biri olan ritmi daha embriyo iken bile kalp aracılığıyla hissetmiş olması doğmadan bile onunla iç içe olduğunu söylememize olanak tanımaktadır. İnanma içgüdüsü de müzik gibi insanlık tarihinin ilk yıllarından itibaren insanların hayatında var olmuş ve yaşantısını şekillendirmesinde rol oynamıştır. İlk zamanlarda anlamlandıramadığına tapınma şeklinde karşımıza çıktığı kabul edilen bu olgu, Tanrı'nın evrene peygamberler göndermek suretiyle müdahale etmesiyle birlikte farklı bir şekle bürünmüştür. Bu aşamadan itibaren inananların hayatını düzenlemeyi amaçlayan kural koyucu bir olgu olarak karşımıza çıkmıştır. Müziğin dinen meşruiyeti konusunda tarihsel süreç içerisinde birtakım tartışmalar söz konusu olmuştur. Bugün hâlâ devam eden müziğin din tarafından yasaklanmış olduğu düşüncesi kimi insanların müziğe bakışını olumsuz etkileyebilmektedir. Oysa müzik, insanın doğasında kalp ile hissettiği ritim duygusuyla var olan bir içerikle insanı etkilemekte ve kimi zaman inananların beyanları dikkate alındığında dini inanca sahip bireylerin inancını artırmaktadır. İnanma duygusu ve müzik insanın ruhuna hitap etmektedir. Bu iki fenomen ve ikisi arasındaki etkileşim, doğru yönlendirildiğinde bireyin inancının geliştirilmesinde katkı sağlamaktadır.