Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Yılmaz
16 theses · Dicle University
Kistik fibrozisli çocukların ebeveynlerinin stresle başa çıkma yolları, algılanan stres ve sosyal destek düzeylerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Kistik Fibrozis (KF), hem çocuğu hem ebeveynleri etkileyen kronik multisistemik bir hastalıktır. Hastalığın getirdiği yükle beraber ailenin ruhsal durumu etkilenebilmekte, aile işlevlerinde sorun ve sıkıntılara sebep olabilmektedir. Bu çalışma da kistik fibrozis tanılı çocukların birincil bakım veren ebeveynlerinin; stresle başa çıkma tarzları, algılanan stres ve sosyal destek düzeylerinin anketle belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Araştırmamız tanımlayıcı-kesitsel ve vaka-kontrol çalışması olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamında 104 kistik fibrozisli çocuğa sahip ebeveyn ve 106 herhangi kronik hastalığı olmayan çocuğa sahip ebeveyne ulaşılmıştır. Değerlendirmede 14 madde içeren Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ), 30 madde içeren Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ), 12 maddeden oluşan Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) kullanılmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS statistics 24.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Algılanan stres toplam puanı vaka grubunda kontrol grubundan daha yüksek bulunmuş olup anlamlı bir fark saptanmamıştır. Vaka grubu yaşa göre ASÖ puanları anlamlı fark bulunmuştur (p=0,047). Kontrol ve vaka grubunun Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği alt boyut puanlarının karşılaştırıldığında her iki grupta da en yüksek puanı kendine güvenli yaklaşım ve çaresiz yaklaşım almış olup aralarında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Vaka grubunda SBÇTÖ alt boyut puan ortalamaları ebeveynlerin medeni durumuna göre karşılaştırıldığında 'sosyal destek arama' alt boyutunda ve ebeveyn psikiyatrik hastalıklarına göre karşılaştırıldığında 'kendine güvenli yaklaşım', 'iyimser yaklaşım' ve 'sosyal destek arama' alt boyutlarında anlamlı bir farklılık olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla p=0,01, p=0,01, p=0,02, p=0,02). Çok Boyutlu Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği alt gruplarının puanları karşılaştırıldığında hem vaka hem de kontrol grubunda en yüksek puan 'aile desteği' almış olup aralarında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Vaka grubun ÇBADÖ alt boyut puanlarının "cinsiyete" göre karşılaştırıldığında 'aile desteği' alt grubunda anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,02). Sonuç: Kistik fibrozisli çocukların ebeveynlerinin algılanan stres düzeyi, stresle başa çıkma tarzlarını ve sosyal destek düzeyinin incelendiği çalışmamız neticesinde vaka ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanamamıştır. Kistik fibrozis bütüncül yaklaşım gerektiren bir hastalık olduğundan hastalık sürecinde sağlık hizmeti veren ekipte psikologların da yer alması ve ebeveynlere destek verilmesi sağlanmalıdır. Ekonomik olarak zorluk yaşayan ebeveynlerde olumsuz çocuk yetiştirme tutumlarının azaltılması için bu ailelerin ekonomik konularda desteklenmeleri hem ebeveyn açısından hem de çocuk açısından fayda sağlayabileceğinden ekonomik destek verilmelidir. Ebeveynlerin stresle baş etmesini sağlayacak deneysel çalışmaların planlanması sağlanmalıdır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kistik Fibrozis, Ebeveyn Stres, Stresle Başa Çıkma Yolları, Sosyal Destek,
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastaların beden kitle indeksi ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Beden kitle indeksi (BKİ) ve depresyonun birbirlerine etkileri çalışmalarda ortaya konmuştur. Obeziteye, az kiloluğa ve depresyona sebep olan faktörlerin bilinmesi erken tanı ve tedavi açısından değerlidir. Bu çalışmanın amacı; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine herhangi bir nedenle başvuran kişilerde BKİ ve depresyon düzeylerini belirlemek aralarındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Araştırmamız tanımlayıcı-kesitsel tip çalışma olarak tasarlanmış olup çalışmaya 403 birey katılmıştır. Katılımcılara Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve sosyodemografik verilerden oluşan anket formu uygulanmıştır. Katılımcıların boy ve kilo ölçümleri kullanılarak BKİ hesaplanmıştır. Katılımcıların BDÖ puanı ve BKİ değeri arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışma için etik kurul onayı ve katılımcılardan onam alınmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 26.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamıza katılan bireylerin yaş ortalaması 29,00±9,56 yıl idi. Katılımcıların 254'ü (%63) kadın idi. Çalışmaya katılan bireylerin BKİ değeri ile BDÖ puanlarının arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (r=-0,036, p=0,492). Çalışmaya katılan bireylerin yaşı ile BKİ puanları arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (r=0,459, p=0,001). Erkeklerde BKİ düzeyleri kadınlardan anlamlı yüksek saptanırken (p=0,001), kadınlarda ise BDÖ puanları erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001). Sigaranın BKİ değerini etkilemediği ancak BDÖ puanlarını arttırdığı saptanmıştır (p=0,015). Gelir düzeyinin BKİ değeri etkilemediği, BDÖ puanlarının ise gelir düzeyi düşük bireylerde daha yüksek olduğu saptandı (p=0,030). Çalışmayan kişilerde BKİ değerinin daha düşük olduğu saptanırken (p=0,017), mesleğin BDÖ puanını etkilemediği saptanmıştır (p=0,834). Sonuç olarak; kolay ulaşılabilir, ayrışmamış hastalıkları fazlaca görmesi sebebiyle, birinci basamak hekimleri bedensel ve ruhsal hastalıklarda önemli bir rol oynamaktadır. Birinci basamak hekimlerinin obezite ve depresyonun taraması için mevcut ölçekleri bilmesi ve kullanması büyük önem taşımaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Beck Depresyon Ölçeği, Depresyon, Beden Kitle İndeksi, Obezite, Az kilolu
Baş ağrısı olan hastalarda ağrının özellikleri ve eşlik eden anksiyete-depresyon belirtilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Baş ağrıları en sık karşımıza çıkan yakınmalardan biridir. Migren ve gerilim tipi baş ağrıları, depresyon ve anksiyete bozukları gibi komorbid durumlara neden olmaktadır. Baş ağrısı, psikiyatrik bozukluklarda tedaviye uyumu etkilemektedir. Çalışmamızda baş ağrısı olan hastaların, depresyon ve anksiyete bozuklukları ile ilgili belirtilerini ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışma kesitsel tanımlayıcı tarzda planlanmıştır. Çalışma için etik kurul onayı alınmıştır. Çalışmaya 311 hasta katılmıştır. Katılımcılara tanımlayıcı özellikleri, baş ağrısı klinik özellikleri, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) içeren anket uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 27.0'da yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hastaların %54,7'si 18-30 yaş aralığında, %60,1'i kadın, %82'si lise mezunu, %79,7'si öğrenci, %54,7'si evli, %57,6'sı iyi ekonomik durumda, %63'ü sigara kullanmamakta ve %61,1'i ise alkol kullanmamakta idi. Hastaların %31,8'i 1-2 saat baş ağrısı yaşadıklarını, %36,7'si ağrının alın bölgesinde olduğu, %62,4'ü ağrının zonklayıcı karakterde olduğunu, %40,5'i ağrının biraz şiddetli olduğunu, %56,3'ü ağrının her zaman olabildiğini ve %47,9'u ağrıyı ayda 2-3 defa yaşadıklarını belirtmiştir. Hastaların BDÖ'den aldıkları puanların ortalaması 14,34±9,5, BAÖ'den ise 13,65±12,3 idi. Kadın hastaların BDÖ ve BAÖ'den aldıkları puanlar, erkek hastalara göre daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,001). Sigara kullanan hastaların BDÖ ve BAÖ'den aldıkları puanlar, sigara kullanmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p=0,013). Hastaların baş ağrı süreleri, şiddetleri, atak geçirme sıklıkları ve ağrı kesici kullanım sıklığı ile BDÖ ve BAÖ'den aldıkları puanlar arasından istatistiksel olarak yüksek düzeyde pozitif yönlü bir korelasyon bulunmuştur (p<0,001). Sonuç ve Öneriler: Kadın cinsiyet, sigara kullanımı, baş ağrısının şiddetli olması, süresinin uzun olması ve atak sıklığının fazla olması, depresyon ve anksiyete şiddetini arttırdığı belirlenmiştir. Baş ağrısı ile başvuran hastalarda psikiyatrik hastalık varlığı akılda tutulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Primer baş ağrıları, Migren, Gerilim tipi baş ağrısı, Depresyon, Anksiyete
Sağlık çalışanlarında tükenmişlik düzeyi ve etkileyen faktörlerin incelenmesi
Giriş ve amaç: Tükenmişlik sendromu insan odaklı mesleklerde görülmekte ve sağlık çalışanları, tükenmişliği en çok yaşayan meslek grupları arasında yer almaktadır. Çalışmamız sağlık çalışanlarında tükenmişlik düzeyi ve etkileyen faktörlerin yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemeyi amaçlamıştır. Materyal ve Metod: Çalışma kesitsel tipte tasarlanmış olup Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çalışan 225 sağlık çalışanı çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ile birlikte Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ), Çalışanlar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 24.0'da yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %53,8'i kadın, %64'ü evli olup %50,2'si 31-45 yaş aralığındaydı. Katılımcıların %18,7'si nöbet usulü çalışmakta olup %60'ı mesleği isteyerek seçtiğini , %72,9'u şiddete maruz kaldığını bildirmiştir. Katılımcıların MTÖ alt ölçeklerine ilişkin ortalama puanları; duygusal tükenme 20,49±0,54, duyarsızlaşma 7,20±0,29 ve kişisel başarı eksikliği 13,01±0,38 olarak saptanmıştır. ÇİYKÖ'nün alt boyutlarının puan ortalaması ise mesleki tatmin 27,18±0,70 tükenmişlik 21,48±0,43, eş duyum yorgunluğu 16,98±0,58 olarak hesaplanmıştır. Cinsiyet, meslek grupları, kronik hastalık, mesleği isteyerek seçme, hasta ve/veya yakınlarıyla sorun yaşama, meslektaşlarla sorun yaşama, alkol kullanımı ve ekonomik durum ile ÇİYKÖ alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0,05). Medeni durum, meslek grupları, mesleği isteyerek seçme, haftalık çalışma süresi, çalışma düzeni, şiddete maruz kalma, hasta ve/veya hasta yakınlarıyla sorun yaşama, meslektaşlarla sorun yaşama, alkol kullanımı ve ekonomik durum ile MTÖ alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Araştırmamız sonucunda bekâr sağlık çalışanlarında, vardiyalı çalışanlarda, haftalık çalışma saati uzun olanlarda, çalışırken şiddete maruz kalanlarda, hasta ve/veya hasta yakınları ile sık sorun yaşayanlarda tükenmişliğin daha fazla yaşandığı ve yaşam kalitesinde düşüşe neden olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Sağlık çalışanları, tükenmişlik sendromu, Maslach tükenmişlik, çalışanlar için yaşam kalitesi.
Geleneksel ve tamamlayıcı tıp tedavisi alan hastalarda yaşam kalitesi ve hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) uygulamaları çok uzun bir tarihsel geçmişe sahip olan uygulamalar olarak bilinmektedir. Bu uygulamalar hem dünyada hem de ülkemizde büyük ilgi görmekte ve her geçen gün daha fazla tercih edilmektedir. Çalışmamızda GETAT alan hastalarda yaşam kalitesi ve hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışma, tanımlayıcı kesitsel tarzda planlanmış ve etik kurul onayı alınmıştır. Çalışmaya Dicle Üniversitesi GETAT Polikliniğine başvuran 211 kişi katılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu anketi, SF-12 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Ayaktan Hasta Memnuniyet Ölçeği (AHMÖ) uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 24.0'da yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda katılımcıların yaş ortalaması 36,27 idi. Katılımcıların %56,9'u kadın, %55,9'u memur, %44,5'i üniversite mezunu, %54,5'i orta ekonomik düzeyde idi. Katılımcıların %67,8'inin bilinen bir kronik hastalığı yoktu, %80,6'sı GETAT uygulamalarını; %66,8'i ise hastanemizi başkalarına tavsiye etmekteydi. Katılımcıların %38,9'u kupa terapi almıştı ve hastaların %49,8'i GETAT uygulamalarına sağlığını arttırmak ve genel iyilik halini sağlamak amacıyla yönelmişti. SF-12 Yaşam Kalitesi Ölçeğinin fiziksel komponent alt boyutunun puan ortalaması 45,78±0,58 olarak mental komponent alt boyutunun puan ortalaması ise 41,61±0,58 olarak bulunmuştur. AHMÖ'nün genel puan ortalaması 3,37±0,05 olarak hesaplanmıştır. Katılımcıların eğitim durumları, meslekleri, kronik hastalık sayıları, aldıkları GETAT yöntemi, hastaneyi başkalarına tavsiye etme durumları ile memnuniyet düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). Katılımcıların aldıkları GETAT yöntemi ve seans sayıları ile yaşam kalitesi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). Sonuç ve Öneriler: Lise ve altı eğitimi olanlarda, emeklilerde, ozon alanlarda hastanemizi tavsiye edenlerde memnuniyet düzeyi yüksek saptanmıştır. Katılımcıların genel olarak memnun olduğu ve tavsiye ettiği GETAT uygulamalarının yapıldığı merkezler çoğaltılarak daha çok hastaya ulaşılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Geleneksel tıp, tamamlayıcı tıp, yaşam kalitesi, hasta memnuniyeti, GETAT.
Aile sağlığı merkezlerine başvuran ebeveynlerde çocukluk çağı aşı reddi nedenleri
Giriş ve Amaç: Bağışıklama; bebekleri, çocukları ya da erişkinleri, enfeksiyona yakalanma riskinin en yüksek olduğu dönemden önce aşılayarak bu hastalıklara yakalanmalarını önlemek amacı ile yürütülen önemli bir temel sağlık hizmetidir. Aşı reddine neden olan faktörler değişik toplum çalışmalarında ortaya konulmuştur. Giderek artan bir toplum sorunu olan aşı reddi ile mücadelede aşı reddi nedenlerinin ortaya konması önemli bir basamaktır. Bu çalışmada Yenişehir ilçesinde bulunan Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 0-14 yaş arası bebeği veya çocuğu olan ebeveynler seçilmiş olup bu ebeveynlerin aşı reddine bakış açısı, olası aşı reddi nedenlerinin belirlenmesi ve bunların çözümlenmesi için gerekli adımları tespit etmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Kesitsel tanımlayıcı tipteki bu çalışmanın evreni olarak Diyarbakır Yenişehir ilçesinde bulunan Aile Sağlığı Merkezlerine 15.04.2019 ve 15.10.2019 tarihleri arasında başvuran 0-14 yaş arası bebeği veya çocuğu olan ebeveynler seçilmiştir. Belirtilen tarihler arasında polikliniğe başvuran ebeveyn bebeklerinin/ çocuklarının cinsiyet ve yaşını; ebeveynlerin ise cinsiyet, yaş, çalışma durumu, eğitim durumu gibi sosyodemografik özellikleri ve ebeveynlerin aşı ve aşı reddi konusunda bilgi tutum ve düşünceleri araştırılmıştır. Araştırma için veri toplama aracı olarak araştırma veri formu uygulaması seçilmiştir. Araştırma veri formu, sosyodemografik veriler ve aşı reddi ile ilgili bilgi, tutum ve düşünceleri anlamaya yönelik sorulardan oluşmaktaydı. Bulgular: Katılımcıların %41,2'si erkek, %58,8'i kadın idi. Katılımcıların bebek/çocuklarının %51,5'i erkek, %48,5'i kız çocuğu olduğu görüldü. Ebeveynlerin eğitim düzeyleri incelendiğinde; %43,5'inin üniversite mezunu, %16,9'unun lise mezunu, %30'unun ilk ve orta öğretim mezunu ve okuryazar olmayanların ise çalışmaya katılan tüm ebeveynlerin %9,6'sı olduğu tespit edildi. Katılımcıların çalışma durumuna baktığımızda; %56,2'si bir iş yerinde çalışıyor, %43,8'ının ise çalışmadığı saptandı. Katılımcıların %90,4'ü bebeğinin/çocuğunun aşılarını düzenli yaptırdığı, %9,6'sının ise aşıları düzenli yaptırmadığı belirlendi. Katılımcıların %86,9'u okul çağı aşıları hakkında bilgi sahibi iken %90'ı da aşının gerekli olduğunu düşünmekteydi. Katılımcılara olası aşı reddi nedenleri sorulduğunda; %34,2'sinin aşı içeriğindeki zararlı maddelere, %23'ünün aşılamanın gereksiz olduğuna, %6,5'inin aşıların ticari amaçlı kullanıldığına, %36,1'inin ise aşılara bağlı ilerde hastalık yapma korkusuna bağladığı tespit edilmiştir. Ailelerin sosyodemografik yapıları ile çocuklarının aşılarını düzenli yaptırması arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Aşı reddi nedenlerinden aşı içeriğinde zararlı maddelerin ve aşının ticari olduğu nedenleri ile ebeveynlerin eğitim seviyesi ve yaş grupları arasında anlamlı bir fark gözlendi. Aşı hakkında kaynak olarak medyayı kullananların, eğitim seviyesi ve yaş gruplarının artışı ile doğru orantılı olarak arttığı tespit edilmiştir. Katılımcıların %98'i aşı reddi sonrası aileye aşı hakkında bilgi verilmesinin gerekli olduğunu ve %64'ünün ise aşı konusunda eğitim almak istediği saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızda aşı reddinin ciddi boyutlara ulaştığı ve tedbir alınmazsa bu oranın artacağı tespit edildi. Bu tedbirlerden en önemlisinin eğitim olduğu belirlendi. Bunun için özellikle birinci basamak sağlık hizmeti veren aile sağlığı merkezlerinde, sağlık bakanlığı ile koordineli olarak hareket etmek ve aşı konusunda eğitimler düzenlemek gerekmektedir. Bu eğitimler; aileler ile yüz yüze görüşerek veya görsel ve işitsel dokümanlar eşliğinde planlı toplantılar şeklinde yapılabilir. Ayrıca aşı ve aşılama konusunda sağlık düzenleyicileri tarafından medyanın etkin kullanımı da bu eğitimin bir parçası olmalıdır. Böylelikle ebeveynler aşı konusunda bilinçlenecek ve aşı reddi oranı düşecektir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Aile hekimliği, aşı, aşı reddi, eğitim
Dicle Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran annelerin anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Yenidoğan bir bebeğin sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişmesinde başarılı beslenmenin payı büyüktür. Anne sütünün bebekler için en ideal besin kaynağı olmasının nedenleri arasında anne sütünün ilk altı ay boyunca tek başına bebeğin bütün fizyolojik ve psikososyal ihtiyaçlarını karşılaması, bebeği enfeksiyonlara karşı koruma özelliğinin olması, ekonomik olması, anne sütünün yenidoğanın ihtiyaçlarına göre farklılık göstermesi sayılabilir. Hayatın ilk altı ayında bebeğin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak besin maddelerini içeren, temiz ve her zaman uygun ısıda olan anne sütü, anne ve bebek arasında duygusal bir bağın oluşmasını sağlamaktadır. Anne sütü ihtiva ettiği antikorlar sayesinde bebeği hastalıklara karşı korumaktadır, aynı zamanda anne sütü besinlerin neden olduğu enfeksiyonların ve beslenme bozukluklarının görülme sıklığını da azaltmaktadır. Bu sebepten ötürü Dünya Sağlı Örgütü (WHO)'nün önerileri; bebeğin doğar doğmaz emzirilmeye başlanması ve ilk altı ay boyunca bebeğe sadece anne sütü verilmesi, anne sütüne ek besin maddeleri ile beraber iki yaş ve ötesine dek bebeğin emzirilmesi şeklindedir. Bu çalışmanın amacı; annelerin anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını incelemek ve buna etki eden etmenleri belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran anneler ile yapılmıştır. Çalışmamıza katılan 400 kişiye 12 adet sosyo-demografik, 1 adet anne sütü ile ilgili eğitim alma durumu ve 24 adet anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi değerlendirme sorusundan oluşan toplamda 37 soru yöneltilmiştir. Verilerin analizi SPSS 22.0 paket programı kullanılarak yapılmış olup, p<0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 400 kadın katılmıştır. Katılımcıların %75,8'i anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi almıştır. Katılımcıların %96'sı kolostrumun bebeğe verilmesi gerektiği bilgisine sahiptir. Katılımcıların %95,2'si anne sütünün ilk altı ayda bebeğin bütün gereksinimlerini karşıladığını düşünmektedir. Katılımcıların %97,5'i emzirmenin anne ve bebek arasında güçlü bir duygusal bağ oluşturduğu bilgisine sahiptir. Katılımcıların eğitim durumu ile anne sütünün ilk altı ay bebeğe yeterli olacağı ve emzirmenin anne ve bebek arasına güçlü bir duygusal bağ oluşturduğu bilgisi arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuçlar: Çalışmamıza katılan annelerin tamamına yakını kolostrumun bebeğe mutlaka verilmesi gerektiğini, emzirmenin anne ve bebek arasında güçlü bir duygusal bağ oluşturduğunu, ilk altı ay sadece anne sütü ile beslenmenin bebek için yeterli olduğunu, anne sütünün hazmının kolay olduğunu bilmektedir. Kolostrumun karbonhidrat ve yağdan fakir olduğu ve emziren annelerde doğum sonrası kanamanın daha az olduğu bilgisinin istenilen düzeyde olmadığı görülmektedir. Çalışmamıza katılan annelerin anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi alma düzeyleri iyi olmakla beraber istenilen düzeyde değildir. Tüm annelere sadece gebelik süresince değil gebelik öncesi ve sonrasında da anne sütü ve emzirme ile ilgili eğitim ve bilgi verilmelidir.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakultesi Hastanesi Aile Hekimliği Palyatif Bakım Servisinde yatan hastaların klinik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Aile Hekimliği Palyatif Bakım merkezinde son 2 yıllık sürede palyatif bakım ihtiyacı olan hastaların sosyodemografik özellikleri, yatış tanıları, yatış süreleri, klinik özellikleri, taburculuk durumları ve bunları etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. Sonuçlar eşliğinde hastaların yatış sürelerini ve taburculuk durumlarını etkileyen faktörlerin belirlenerek, değiştirilebilir durumların tespit edilmesi ile gereksiz sağlık harcamalarının önüne geçilmesi, uzun yatışın neden olabileceği mortalite ve morbiditenin önüne geçilmesinin amaçlandığı bu çalışmada elde edilen veriler mevcut ve güncel litaraturler eşliğinde tartışılarak palyatif bakım hizmeti verecek sağlık profesyonellerine yol gösterici bir çalışma olması amaçlandı. Materyal ve Metod: Araştırmanın evrenini Dicle Üniversitesi Tıp Fakultesi Palyatif bakım merkezine 01.01.2018-01.01.2020 tarihleri arasında yatan hastalar oluşturdu. Retrospektif, tanımlayıcı olan bu çalışmaya dâhil edilme kriterlerine uyan 321 hastanın sosyodemografik özellikleri, yatış tanıları, komorbıd hastalık durumları, malignite tanısı ve türü, polifarmasi, enfeksiyon varlığı ve tipi, antibiyotik kullanımı, analjezik kullanımı, bası yarası varlığı, yatış süresi ve taburculuk durumları hastanenin probel sistemindeki kayıtlara ulaşılarak elde edildi. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 21.0 (IBM Corp., Armonk, USA) programı kullanıldı. Verilerinin normal dağılıma uyup uymadığı Kolmogorov-Smirnov testi ile kontrol edildi. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama±Standart sapma, medyan, sayı, yüzde) yanısıra niceliksel verilerin karşılaştırılmasında ortalamalar arasındaki farkların anlamlılığı için normal dağılım gösteren parametrelerde ikili gruplarda Student t testi, çoklu gruplarda One Way ANOVA testi, normal dağılım göstermeyen parametreler için ise ikili gruplarda Mann Whitney U testi, çoklu gruplarda Krukal Wallis Testi kullanılacaktır. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare (gerekirse Fisher's exact) testi kullanıldı. Parametreler arasındaki ilişkilerin incelenmesinde normal dağılım gösteren parametrelerde Pearson korelâsyon testi, normal dağılım göstermeyen parametreler için ise Spearman's rho korelâsyon testi yapıldı. Multivaryant analizler için lojistik regresyon modeli kullanılacaktır. Sonuçlar %95'lik güven aralığında ve anlamlılık p≤0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya alınan 321 hastanın cinsiyet dağılımına bakıldığında 150 (%46,7) hastanın erkek 171 (%53,3) hastanın kadın olduğu tespit edildi. Hastaların yaş ortalaması 69 (18-96 ), yatan kadın hastaların yaş ortalaması 70(24-96), yatan erkek hastaların yaş ortalaması 68(18-88) yaş olup cinsiyetler arasında yaş bakımından istatistiksel açıdan herhangi bir farklılık saptanmadı (p: 0,185). En sık yatış tanıları incelendiğinde; 17,1% ile malignite ilk sırada yer almakta olup ikinci sıklıkta enfeksiyon üçüncü sıklıkta serebrovasküler olay tanıları nedeniyle yatış aldıkları saptandı. 321 hastanın palyatif bakım merkezimizdeki ortalama yatış süresi 9±6,5(2- 33) gün saptandı. Erkeklerde ortalama yatış süresi 9±5,9(2-29) gün iken kadınlarda 9±5,9(2-33) gün olduğu görüldü. Hastaların yatış günü ortanca değerine bakıldığında erkeklerde 10,5 gün, kadınlarda 11,3 gün olduğu saptandı. Cinsiyete göre yatış süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p:0,526).Yaş ve yatış süreleri arasındaki ilişki korelâsyon analizi ile değerlendirildi. İstatiksiksel açıdan oldukça anlamlı ve pozitif bir korelâsyon saptandı (r: 0,257) (p< 0,001). Erkeklerde yaş ve yatış süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif bir ilişki saptandı (r:0,257) (p:0,001). Kadınlarda yaş ve yatış süresi arasında istatistiksel açıdan oldukça anlamlı ve pozitif bir korelasyon saptandı (r:0,257) (p<0,001). İncelenen hastaların klinik özellikleri incelendiğinde; 151 (%47) hastada enfeksiyon, 72 (%22,4) hastada bası yarası, 194 (%60,4) hastada anemi tespit edildi. Hastaların 151'inde (%47) antibiyotik kullanımı ve %67'sinde polifarmasi saptandı. Hastaların taburculuk durumları incelendiğinde %81,6'i haliyle taburcu olurken , %5,9'unun başka kliniğe, %10'unun yoğun bakıma transfer edildiği belirlendi. Hastaların %2,5' inin kliniğimizde vefat ettiği görüldü. Sonuç: Palyatif bakım birimine yatan hastaların kaliteli bir yaşam sürdürebilmesi için mevcut hastalıkları ve semptomları, eşlik eden komorbid durumları, nutrisyonel durumları, beslenme desteği ihtiyacı olup olmamaları, bası yaraları ve ağrı durumları iyi gözlemlenip tanımlanarak hastaların hayat kalitesini artıracak tedaviler ve önlemler alınmalıdır. Ayrıca palyatif bakım hastalarının hastanede uzun süre yatışlarının hastanın yararına olup olmadığının iyice değerlendirilmesi gerekmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Palyatif bakım, Yaşam sonu bakım
Sağlık çalışanlarında irritabl bağırsak sendromu sıklığının belirlenmesi ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışma Diyarbakır ili Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ndeki sağlık çalışanlarında, irritabl bağırsak sendromu (İBS) prevalansı ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amacıyla tasarlanmıştır. Materyal ve Metod: Ocak-Şubat 2019 tarihleri arasında, araştırmacı tarafından sorulan demografik özellikler, etyolojik özellikler ve ROMA IV kriterleri ile İBS tanısı sorgulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 21 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen 307 katılımcının yaş ortalaması 30 olup %50,2'si kadındı. İBS prevelansı Roma IV kriterlerine göre de %3,3 bulunmuştur. Bristol skalası ve Roma IV kriterlerine göre en sık görülen alt tip İBS-M olarak belirlenmiştir. Erkeklerde Roma IV'e göre İBS daha fazladır (p=0,01). Doktorlarda (p=0,015), yüksek gelirlilerde (p=0,026) ve lisans üstü eğitim seviyesindeki kişilerde (p=0,034) anlamlı ölçüde sık İBS saptanmıştır. Ayrıca gastrointestinal sistemde hastalık öyküsü olanlarda İBS daha sık görülmüştür (p=0,037). Sonuç: IBS prevalansı uygulanan farklı tanı kriterleri ve çalışmaların uygulandığı farklı popülasyonlar nedeniyle farklılık gösterse de, sağlık çalışanlarında IBS prevalansının genel popülasyona benzer olduğu tespit edilmiştir. Geniş semptom spektrumu nedeniyle ayırıcı tanıda aile hekimleri tarafından iyi bilinmesi gereklidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İrritabl bağırsak sendromu, tanı, sağlık çalışanları, prevalans.
Tip 1 diabetes mellituslu çocuklarda otoimmun tiroidit ve çölyak birlikteliğinin değerlendirilmesi
Çocukluk çağının endokrin patolojilerinden biri olan tip 1 diabetes mellitus pankreastaki β hücrelerinin destrüksiyonu ile başlayıp, insülinin mutlak eksikliği ile sonuçlanan kronik metabolik bir hastalıktır. Otoimmün hastalıklardan özellikle otoimmün tiroidit ve çölyak hastalığı daha sıkolarak Tip 1 DM'ye eşlik edebilmektedir. Bu hastalıklar otoantikorlar ile taranabilmektedir. Yapılan çalışmada Dicle Üniversitesi Çocuk Endokrin Kliniğinde tip 1 DM olarak takipli 186 hasta belirlendi. Hastaların tiroidit ve çölyak hastalığı açısından otoantikor pozitiflikleri değerlendirildi.Çalışmadan elde edilen sonuçların istatistiksel analizi SPSS versiyon 24.0 programı kullanılarak yapıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Değerlendirilen 186 olgudan anti-TPO pozitif olan olgu sayısı 24 (%12,9), anti-TG pozitif olgu sayısı ise 12 (%6,7) idi. Her iki antikorun birlikte pozitif olduğu olgu sayısı 11 (% 6) olarak bulundu. Değerlendirilen 186 hastanın 24 (%12)'ünde anti-tTG IgA pozitif tespit edildi. Bu olguların tiroid otoantikorları ile pozitif olanları birlikte değerlendirildiğinde 3 (%1,7) hastada anti-TPO ve anti-tTG IgA birlikte pozitif olduğu görüldü. Sonuç olarak tip 1 DM hastalığına eşlik eden otoimmün hastalıkların taranması hastanın takibinde ve gelişebilecek ek problemleri ön görmede önemlidir. Bu yüzden ilgili hasta grubunun hem tanı anında otoimmün hastalıklar açısından oto antikorlarla taranması hem de yıllık takiplerinin yapılması gereklidir. Anahtar Sözcükler: Tip 1 DM, Hashimoto trioiditi, çölyak hastalığı, otoantikor
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi asistan doktorlarının biyopsikososyal yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Biyopsikososyal yaklaşım kişinin sağlığının biyolojik, psikolojik ve sosyal süreçlerden etkilendiğini savunmaktadır. Biyomedikal yaklaşım karşı olarak bireyi; yaşantısı, duyguları, çevresi, hastalıklara bakış açısı, fiziksel koşulları ile değerlendirmektedir. Biyopsikososyal yaklaşım hekimler için temel mesleksel tutum olmalıdır ve biyopsikosoyal yaklaşımı iyi bilmelidirler. Bu model hekimlere hastalarında emosyonel durumlarına, yaşam amaçlarına, hastalıklara karşı tutumlarına, sosyal çevrelerine ve inançlarına bağlı biyokimyasal ve morfolojik değişimler olabileceğini anlatır. Aynı zamanda hekimin hastaya yaklaşırken başvurduğu yöntem hasta merkezli olmalıdır. Bu yöntem hekimin hastalığı hastanın gözünden algılayabilmesine katkı sunmaktadır. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi uzmanlık öğrencilerinin hastalarına biyopsikososyal yaklaşımını değerlendirebilmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Aralık 2017 – Mart 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi uzmanlık öğrencileri dahil edilerek gerçekleştirildi.Çalışmanın evrenini oluşturan 311 uzmanlık öğrencisinden 203 hekim çalışmaya katılmayı kabul etti ve hekimlere görüşme esnasında yüz yüze görüşme yöntemiyle anket uygulandı. Çalışmanın amacı ve yöntemi hakkında bilgi verildi. Çalışmamızda, Patient Practitioner Orientation Scale, The Jefferson Scale of Physician Empathy ve sosyodemografik soruları içeren anket uygulandı. Ankette katılımcıların cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, hekim olarak çalışma süresi, günlük hasta sayısı, hasta başına ayırdıkları süre, hekimlerin genel umut düzeyleri ve algıladıkları refah düzeyleri sorgulandı ve sonrasında 'Hasta-Hekim Oryantasyon Ölçeği (Patient Practitioner Orientation Scale)' ve 'Jefferson Hekim Empati Ölçeği (The Jefferson Scale of Physician Empathy)' uygulandı. Araştırmamız analitik özellikleri olan kesitsel tipte ve tanımlayıcıdır. Çoklu gruplarda ANOVA, bağımsız gruplarda student's t testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 203 asistan hekim katıldı. Katılanlardan 143'ü(%70) erkek 60'ı(%30) kadındı. Branş dağılımına gore psikiyatriden 8(%3,9), aile hekimliğinden 21(%10,3), diğer dahili branşlardan 104(%51,2), cerrahi branşlardan 70 (%34,5) asistan hekim katıldı. Çalışmaya katılanların hekimlerin yaş ortalaması 29,73±2,87 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda kullanılan Hasta–Hekim Oryantasyon ölçeğinin paylaşım olarak nitelendirilen birinci alt grubunda; psikiyatri uzmanlık öğrencilerinin ortalama puanı 3,67±0,99, aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin 3,92±0,67, diğer dahili branşların 3,98±0,65, cerrahi branşların 3,83±0,61 olarak bulundu. Aynı ölçeğin bakım olarak nitelendirilen ikinci alt grubunda; psikiyatri uzmanlık öğrencilerinin ortalama puanı 3,20±0,45, aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin 3,68±0,54, diğer dahili branşların 3,49±0,60, cerrahi branşların 3,68±0,58 olarak bulundu. Çalışmamızda empati düzeyini belirlemek için kullanılan Jefferson ölçeği sonuçları ise; psikiyatri 78,25±14,78, aile hekimi 67,71±14,69, diğer dahili branşlar 72,03±13,46, cerrahi branşlar 70,87±15,24 olarak bulundu. Sonuç: Biyopsikososyal yaklaşım öncelikle aile hekimliği ve psikiyatri gibi branşlarda elzem yaklaşım modeli olup, diğer dahili ve cerrahi branşlarda da uygulanmalıdır.Bu çalışmada; farklı branştaki uzmanlık öğrencilerinin bu yaklaşımları karşılaştırılmaya çalışılmıştır. Benzeri çalışmaların yapılması ile bu alandaki farkındalık arttırılarak literatürdeki ilgili konular zenginleştirilmiş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hasta merkezli yaklaşım, biyopsikososyal yaklaşım, empati, aile hekimliği, psikiyatri, diğer dahili ve cerrahi branşlar.
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ve anksiyete durumunun kan basıncı üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, kontrol altına alınmadığı takdirde veya etkin tedavi edilmediğinde birçok organ ve doku hasarına yol açıp morbidite ve mortaliteye neden olabilen dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alan bir hastalık olup küresel bir halk sağlığı sorunudur. Anksiyete semptomlarının hipertansiyon gelişimine etkisi birçok çalışmada değerlendirilmiş ve farklı sonuçlar elde edilmiştir. Vücut kitle indeksindeki (VKİ) artış da hipertansiyon için önemli risk faktörlerindendir. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ve anksiyete durumunun kan basıncı üzerine etkisini ve kan basıncı üzerine etki eden faktörleri değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01.04.2018 ve 01.07.2018 tarihleri arasında başvuran 18- 65 yaş arası 403 hasta dahil edilmiştir. Hastaların vücut kitle indeksleri ve Beck anksiyete ölçeğinden aldıkları anksiyete skorları hesaplanıp arteryel kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastaların VKİ ve Beck anksiyete puanları ile kan basınçları arasındaki ilişki incelenmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, %50.1'i erkek, %49.9'u kadın, yaş ortalaması 34.11±11.16'ydı. Hastaların VKİ ortalaması 25.52±5.03 kg/m², anksiyete skor ortalaması 7.40±9.21, arteryel kan basınçları ortalama 117.80±17.21/75.54±10.47 mmHg olarak hesaplandı. Cinsiyete göre arteryel kan basınçları arasında anlamlı fark saptandı. Erkeklerin sistolik ve diastolik kan basınçları daha yüksekti. Eğitim durumuyla diastolik kan basıncı arasında anlamlı ilişki saptanırken, eğitim durumuyla sistolik kan basıncı arasında ve sigara kullanımı ile ailede hipertansiyon tanılı bireyin olmasının sistolik ve diastolik kan basınçlarıyla anlamlı ilişkisi bulunmadı. VKİ grubu ilerledikçe arteryel kan basınçlarının anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Anksiyete şiddeti ile sistolik kan basıncı arasındaki ilişki anlamlı iken, diastolik kan basıncı ile arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı. VKİ ve anksiyete skorunun sistolik ve diastolik kan basıncı değerleriyle pozitif korelasyonu olduğu bulundu. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre VKİ ve Beck anksiyete skorunun artışının arteryel kan basıncında artışla ilişkili olabileceği bulundu. Bu sonuç, birinci basamakta anksiyete, obezite ve hipertansiyon gibi sık karşılaşılan sağlık sorunlarının birbirine eşlik edebileceğini ve aile hekimliği bakış açısı ve biyopsikososyal yaklaşımla hipertansiyon ve komplikasyonlarıyla etkili mücadele edilebileceğini göstermiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Anksiyete, hipertansiyon, kan basıncı, obezite, vücut kitle indeksi
Polikliniğe başvuran 18-25 yaş arasındaki kişilerde anksiyete-depresyon ile akıllı telefon bağımlılığı arasındaki ilişki
Amaç: Polikliniğe başvuran 18-25 yaş arası hastalarda anksiyete-depresyon düzeyleri ile akıllı telefon bağımlılığı arasındaki ilişkiyi sosyodemografik veriler ve çeşitli etkenler açısından araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışmanın evreni Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18-25 yaş arası ve akıllı telefon kullanan hastalardır. Çalışmamıza 120'si kadın ve 130'u erkek olmak üzere 250 kişi katıldı. Çalışmada katılımcılara 10 tane sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, HAD ölçeği ve ATBÖ-KF ölçeği uygulandı. Bulgular: Çalışmadaki katılımcıların 120 (%48)'i kız, 130 (%52)'si erkektir. HAD-A ortalama puanı 8,66±3,9, HAD-D ortalama puanı 7,14±3,71ATBÖ-KF ortalama puanı ise 31,18±14,59'dir. Bu çalışmada eğitim düzeyi lisans olan hastaların depresyon ortalama puanı eğitim düzeyi daha düşük olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktür. İşsiz hastaların depresyon ortalama puanı memur ve özel sektörde çalışan hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Ekonomik durumu iyi olan hastaların depresyon ortalama puanı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktür. Geniş aile yapısına sahip hastaları depresyon ortalama puanı anlamlı düzeyde yüksektir. Sigara içen hastaların depresyon ortalama puanı içmeyenlere göre anlamlı düzeyde yüksektir. Anksiyete, depresyon ve ATBÖ arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda anksiyete, depresyon ve ATBÖ'nun her biri arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Akıllı telefon bağımlılığı açısından risk altında olan kişilerin anksiyete ve depresyon yönünden de araştırılması yararlı olabilir. Son yıllarda kullanımı artan mobil telefonların, bağımlılık yapma ve psikiyatrik hastalıkları tetikleme durumuyla ilgili daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Anksiyete, Depresyon, Akıllı telefon bağımlılığı.
Tıp fakültesi öğrencilerinde sosyodemografik özellikler, depresyon düzeylerinin belirlenmesi ve internet bağımlılığına etkilerinin araştırılması
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sosyo-demografik değişkenler, internet bağımlılığı, depresyon düzeylerini belirlemek ve aralarındaki ilişkileri karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Katılımcılara sosyodemografik bilgi toplama formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Young İnternet Bağımlılık Testi Kısa Formu'dan (YİBT-KF) oluşan toplam 51 sorudan oluşan anket formu uygulandı. Veriler %95 güvenle, SPSS 25 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak analiz edildi. Çalışmada kullanılan demografik özellikler için tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 152 (%50,7) erkek, 148 (%49,1) kadın toplam 300 kişi katıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 21,85±2,79 idi. Katılımcıların 40 (%13,3)'ı sigara kullanıyor 260 (%86,7)'ı kullanmıyordu. BDÖ erkek, kadın ve toplam puan ortalamaları sırasıyla; 12,44±8,37, 12,66±8,02, 11,06±7,34, YİBT-KF erkek, kadın ve toplam puan ortalamaları sırasıyla 27,28±8,77, 27,37±8,99, 27,33±8,87 idi. Çalışmamızda sigara içenlerin BDÖ puanları anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,007). Annesi üniversite mezunu olan öğrencilerde YİBT-KF puanları anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,025). İnternette geçirilen süre arttıkça YİBT-KF puanlarının arttığı tespit edildi (p=0,000). Yaş arttıkça BDÖ ve YİBT-KF puanlarının azaldığı tespit edildi (p=0,040, p=0,046). Sınıf düzeyi arttıkça BDÖ puanlarının azaldığı tespit edildi (p=0,036). Sonuç: Öğrencilerde günlük internet kullanımı süresi uzadıkça depresyona yatkınlık ve internet bağımlılığı geliştirme oranları artmakta idi. İnternet kullanım amaçlarının detaylı sorgulandığı ve derslerdeki başarı durumunun değerlendirildiği ek çalışmalara gereksinim vardır. Öğrencilere internet bağımlılığının olası zararları konusunda eğitim ve seminerler verilmelidir. Öğrencilere yönelik üniversite ilgili birimlerince ders ve sosyal yaşamlarında internetin sağlıklı kullanımı eğitimi ile ilgili rehabilitasyon çalışmalarının planlanması gündeme alınmalıdır. Anahtar sözcükler: İnternet Bağımlılığı, Depresyon, Beck Depresyon Ölçeği, Young İnternet Bağımlılık Testi-Kısa Formu
Kronik hastalarda çoklu ilaç kullanımlarında hasta-ilaç uyumsuzluğunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kronik hastalıklar özellikle beklenen yaşam süresinin uzaması ile birlikte dünya çapında artmaktadır. Kronik hastalıkların uzun süreli ilaç tedavisi gerektirmesi, çoklu ilaç kullanımına hastanın uyumu açısından önemli bir sorun oluşturmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamızın amacı, polikliniklerimize başvuran çoklu ilaç kullanımı olan kronik hastaların tedaviye uyumsuzluklarını değerlendirmek ve bu durumun sosyodemografik özelliklerle bağlantısını incelemektir. Tanımlayıcı özellikte olan bu çalışmaya, 01/12/2018-31/03/2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri polikliniklerine başvuran kronik hastalığı olup çoklu ilaç kullanan 256 birey dahil edildi. Sosyodemografik özellikler, ilaç ve tedaviye uyum durumlarını sorgulayan bir anket formu yüz yüze uygulandı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya katılan toplam 256 hastanın 140'ı (%54,7) kadın, 116'sı (%45,3) erkekti. Katılımcıların yaşı 18-90 arasında değişmekte iken, ortalama yaş 59,1±1,4 idi. En sık görülen kronik hastalık olarak hipertansiyon (%59,8) mevcuttu. Hastalar ortalama 3,7±2,0 ilaç almakta idi. Altmış beş yaş ve üzeri bireylerin kullandığı ilaç sayısı istatistiksel olarak anlamlı fazla idi (p=0,004). Kadınlar erkeklere göre daha fazla sayıda ilaç almakta idi (p=0,001). Erkeklerde ilaca uyum daha fazla görülse de istatistiksel olarak anlamsızdı (p=0,071). Kullanılan ilaç sayısı ile her gün düzenli kullanma (p=0,388) ve erken bırakma (p=0,177) arasında bir ilişki görülmedi. Hastaların %59'u ilaçların yan etkisini bilmiyordu, eğitim düzeyi ile hastaların prospektüs okuma (p<0,001) ve ilaç yan etkisi bilgisine sahip olma durumu (p<0,001) arasında anlamlı bir şekilde pozitif korelasyon mevcuttu. Sonuç: Kronik hastalıklarda hasta ilaç uyumsuzluğunu büyük ölçüde azaltmak hasta-hekim ilişkisinin güçlü olması ile mümkündür. Özellikle yaşlı bireylerde hekim hastaya tedaviye uyum konusunu açıklamalıdır. Çoklu ilaç kullanımlarında ilaç yan etkileri göz önünde bulundurulmalı, hastalar ve yakınları yan etkiler konusunda bilgilendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kronik hastalık, polifarmasi, yaşlılık, tedaviye uyum
Dicle Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran hastalarda obezite sıklığı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi, yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Obezite birçok doku, organ ve sistemi etkileyebilen, morbidite ve mortaliteye neden olabilen dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alan bir hastalık olup küresel bir halk sağlığı sorunudur. Giderek artan bir toplum sorunu olan obeziteyle mücadelede obezite ve sıklığını etkileyen faktörlerin ortaya konması önemli bir basamaktır. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda obezite sıklığının saptanması, obezite sıklığını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi ve hastaların yaşam kalitesi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 15.12.2018 ve 15.03.2019 tarihleri arasında başvuran 18- 65 yaş arası 249 hasta dahil edilmiştir. Hastaların vücut kitle indeksleri ve SF-36 ölçeğinden aldıkları skorları hesaplanıp arteryel kan basıncı ölçümleri yapıldı. Çalışmamızda sosyodemografik faktörler ile vücut kitle indeksi arasındaki ilişki incelenmiş, hastaların yaşam kalitesi düzeyleri değerlendirilmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, %53'ü erkek, %47'si kadın, yaş ortalaması 40.26±11.81 idi. Çalışmamızda obezite sıklığı kadınlarda %33.4, erkeklerde %28.0, genelde %30.5, VKİ ortalaması kadınlarda 28.32±5.56 kg/m², erkeklerde 27.82±4.42 kg/m² saptandı. Obezitenin yaş ilerledikçe arttığı, evlilerde daha sık gözlendiği, eğitim düzeyi arttıkça obezitenin görülme sıklığının azaldığı saptandı. Obezite ile katılımcıların gelir durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Katılımcıların sigara ve alkol kullanımı ile obezite arasında ilişki bulunmadı. Birinci dereceden akrabalarda obezite varlığı ile obezite sıklığının artışı da kalıtımın önemini işaret etmektedir. VKİ grubu ilerledikçe arteryel kan basınçlarının anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Erkeklerin yaşam kaliteleri tüm alt başlıklarda kadınlara göre daha yüksek bulundu. Çalışmamızda artan yaş ve VKİ ile birlikte yaşam kalitesi azalmaktadır. Sonuç: Araştırmamız sonucunda obezite prevelansının ciddi boyutlara ulaştığı, obezitenin yaşam kalitesinde düşüşe neden olduğu görüldü. Bu sonuç birinci basamakta sık karşılaşılan obezite ve ilişkili hastalıklarla mücadelede aile hekimlerine büyük görev düştüğünü göstermektedir. Aile hekimlerinin obezite hakkında bilgi ve duyarlılıklarının artması bireylerin sağlık durumunu ve yaşam kalitesini olumlu etkileyecektir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Aile hekimliği, obezite, vücut kitle indeksi (VKİ), prevalans, yaşam kalitesi