Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Hamza Aslanhan

11 theses · Dicle University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi, İlahiyat Fakültesi ve Eğitim Fakültesinde okuyan öğrencilerin nikotin bağımlılık düzeyleri ve depresyon arasındaki ilişkisi

Amaç: Sigara ve diğer tütün mamullerinin kullanımı, bütün dünyada önlenebilir ölümlerin önde gelen nedenlerinden birisidir. Tütün kullanımı; kardiyovasküler hastalıklar, kanser, kronik solunum hastalığı, diyabet ve erken ölüm riskini artıran bir faktördür. Tıp Fakültesi, Eğitim Fakültesi ve İlahiyat Fakültesinde okuyan öğrenciler gelecekte toplumda rol model olabilecek pozisyonlarda yer alabileceklerdir. Söz edilen fakülte öğrencilerinin nikotin bağımlılık durumlarının ve depresyonla ilişkisinin araştırılmasını ve bu çalışmadan elde edilecek sonuçlarla sigara ve tütün kullanımının önüne geçilmesini sağlayacak öneri ve tedbirlerin geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte çalışma olarak planlanmıştır. Çalışmamızın evrenini üniversitemiz tıp fakültesi öğrencileri, ilahiyat fakültesi öğrencileri ve eğitim fakültesi öğrencileri oluşturacaktır. Çalışmamıza 262'si kadın ve 158'i erkek olmak üzere 420 kişi katılmıştır. Çalışmamızda katılımcılara 10 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, Beck depresyon ve fageström nikotin bağımlılık testi uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %37,6'sı erkek, %62,4'ü kadın olup, katılımcıların %25,7'sinin tıp fakültesi, %46,7'sinin ilahiyat fakültesi, %27,6'sının da eğitim fakültesinde okudukları tespit edilmiştir. Katılımcıların okudukları fakülteye göre beck depresyon skor ortalaması karşılaştırıldığında, istatiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir (p<0,05). Ancak; fakülteler arasında FNBT skorları arasında istatistiksel olarak anlanmlı fark yoktur (p>0,05). Sigara içen ve içmeyen öğrenciler arasında depresyon açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Katılımcılar; cinsiyetlere göre sigara içme durumları açısından kıyaslandığında, her fakültede cinsiyetler arasında sigara içme durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,05). Sonuç: Aile veya yakın çevrede olan sigara tüketimi pasif maruziyet ve sigarayı özendirici bir faktör olarak değerlendirilmeli, özellikle aile bireylerinin çocuk ve gençlerin yanında sigara kullanmamaları yönünde toplumsal farkındalık oluşturulması yönünde ciddi çalışmalar yapılmalıdır. Sigara içmeye başlama döneminin daha çok lise dönemine denk gelmesi göz önüne alındığında, sigara bağımlılığını önlemeye yönelik çalışma ve eğitimlerin daha çok ilk ve ortaöğretim dönemlerine yoğunlaştırılması gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Sigara, Tıp Fakültesi, İlahiyat Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Depresyon, Nikotin

BağımlılıkDepresyonDiyarbakır+5
Nihat Hiçyılmaz
Dicle University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Palyatif bakım merkezinde yatan hastalara bakım verenlerin anksiyete, depresyon ve bakım yüklerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda palyatif bakım servisinde yatan hastalara bakım verenlerinde bakım yükü, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişkinin sosyodemografik verilerle ve çeşitli yönleriyle araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışmanın evreni Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Palyatif Bakım Merkezinde yatan hastalara bakım verenlerdir. Çalışmamıza 39'u kadın ve 33'ü erkek olmak üzere 72 kişi katılmıştır. Çalışmamızda katılımcılara 13 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, Beck anksiyete, Beck depresyon ve Zarit bakım yükü ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmadaki katılımcıların 39 (%54,2)'u kadın, 33 (%45,8)'ü erkektir. Zarit bakım yükü ölçeği ortalama puanı 29,3±16,1, Beck anksiyete ölçeği ortalama puanı 11,9±8,0 ve Beck depresyon ölçeği ortalama puanı ise 12,7±9,2'dir.Bu çalışmada kadınlarda anksiyete ve depresyon ortalama puanı erkeklere göre anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p=0,039, p2=0,009). İşsiz bakım verenlerin anksiyete ve depresyon ortalama puanı çalışan bakım verenlere göre anlamlı düzeyde daha yüksekti ( sırasıyla p=0,037, p2=0,011). Bakım verenlerin yaşı ilerledikçe ortalama bakım yükleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmaktadır (p=0,003). Bakım yükü kadın cinsiyetinde daha fazla olarak bulundu (p=0,577). Eğitim düzeyi düştükçe bakım yükünde artış olduğu görüldü (p=0,771). Katılımcıların bakım yükü arttıkça anksiyete ve depresyon ölçeklerinden aldıkları ortalama puanlarda istatistiksel olarak anlamlı bir artış görüldü (sırasıyla p=0,743, p=0,986). Anksiyete, depresyon ve zarit bakım yükü ölçekleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p=0,001, p=0,002, p=0,003 ve r=0,418, r=0,360, r=0,349). Sonuç:Hastaya bakım veren kişilerin yaşının büyük olması, eğitim düzeylerinin düşük olmasıbakım yükünü artırmaktadır. Ayrıca, çalışmamızda kadınlarda veya işsiz bakıcılarda bakım yükünün anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir.Bu sebeplerle hastaya bakım veren kişilerin maruz kaldığı bakım yükü, palyatif bakım verilirken göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar sözcükler:Anksiyete, Bakım Verenler, Bakım Yükü, Depresyon, Palyatif Bakım.

AnksiyeteBakım verenlerBakım verme yükü+3
Bekir Yakut
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine dispepsi ile başvuran hastalarda anksiyete ve depresyonun etkisi

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız Aile hekimliği polikliniğe başvuran dispepsi hastalarının depresyon, anksiyete düzeylerinin sağlıklı kontroller ile karşılaştırarak araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışmanın evreni Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası ve dispepsi şikayeti olan ve olmayan hastalardır. Çalışmamıza 397'si kadın ve 203'u erkek olmak üzere 600 kişi katıldı. Çalışmada katılımcılara 13 tane sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, Beck depresyon ölçeği (BDÖ), Beck anksiyete ölçeği (BAÖ) ve dispepsi şiddetini ölçmek için de SODA (Severity of Dyspepsia Assessment) ölçeği uygulandı. 0,05 den küçük p değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: 300 dispeptik şikayetleri olan hasta grubunda hastaların %33'ü erkek, %67'si kadın; yaş ortalamaları 31,4±8,82'idi. Dispeptik şikayetleri olmayan grubun ise %34,6'sı erkek, %65,4'ü kadın olup yaş ortalamaları ise 30,21±9,13'tü. BAÖ ile hasta grubunda anksiyete puanı 14,9±8,98, kontrol grubunda 14,0±9,29; BDÖ'nin puanı ise hasta grubunda 11,5±7,01, kontrol grubunda 11,4±7,09 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda gruplar arasında sigara kullanımı açısından istatiksel olarak anlamlı fark vardı ve hasta grubunun %63,1'i sigara içerken kontrol grubunda bu oran %36,9'du (p<0,001). Hasta ve kontrol gruplarında anksiyete dereceleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu görülmüştür (p=0,008) fakat hasta ve kontrol grupları depresyon derecesine göre karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,918). Sonuç: Çalışmamızda dispepside psikolojik sorunların da olabileceği gösterilmiştir. Bu yüzden hastalar gastroenteroloji yanında özellikle anksiyete belirtileri açısından da psikiyatri tarafından da değerlendirilmelidir. Anahtar sözcükler: Dispepsi, Anksiyete, Depresyon

Aile hekimliğiAnksiyeteDepresyon+2
Fatma Konuş
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi aile hekimliği polikliniğine başvuran diabetes mellitus, hipertansiyon ve hiperlipidemili hastalarda periferik arter hastalığı sıklığı

Giriş ve Amaç: Periferik arter hastalığı (PAH) yaygın görülen, çoğunlukla etiyolojisinde ateroskleroza rastlanan, prevalansı ve morbiditesi yüksek olan bir hastalıktır. Koroner ve baş-boyun vasküler yapıları da aterosklerozdan etkilenmesine rağmen sıklıkla alt ekstremite arterlerinin aterosklerotik hastalığı PAH olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran Diyabetes Mellitus (DM), Hipertansiyon (HT) ve Hiperlipidemi (HL) tanılı hastalar ile herhangi bir hastalığı olmayan kontrol grubunun Ankle-Brachial Index (ABI) ölçümü yöntemi ile PAH sıklığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniğine 1 Nisan 2018 ile 1 Temmuz 2018 tarihleri arasında başvuran erişkin yaş grubundaki DM, HT ve HL tanılı hastalar ile hasta olmayan kontrol grubu alındı. Her gruptan 50'şer hasta olmak üzere toplam 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara sosyodemografik veri formundaki sorular tek tek araştırıcı tarafından yüz yüze görüşme metoduyla sorularak cevaplar alındı. Sosyodemografik veri formundaki tüm sorular sorulduktan sonra hastaların ABI ölçümü yapıldı. ABI ölçümü hastanemizde mevcut bulunan ABPI-MESI adlı ölçüm cihazı ile yapıldı. ABI ölçümü ≤0.9 olan değerler PAH tanısı için anlamlı kabul edildi. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 24.0 programı kullanılarak p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 200 katılımcı yer almış olup hastaların yaş ortalaması 55.25±14.66 olarak bulundu. Katılımcıların 79 (%39.5)'u erkek, 121 (%60.5)'i kadındı. Kişilerin boy ortalamaları 164.75±8.95, kilo ortalamaları 74.67±13.25, BMI ortalamaları 27.49±4.84 olarak belirlendi. ABI sol extremite ortalama 1.11±0.12, ABI sağ extremite ortalama 1.12±0.13 olarak saptandı. DM hastaları ile kontrol grubu hastalarının ABI ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.003). Sonuç: Toplumumuzda vasküler hastalıklar açısından majör risk faktörleri prevalanslarının oldukça yüksek olduğu bilinmektedir. Bundan dolayı öncelikle primer korunma açısından sigara kullanımının bırakılması, çocukluktan başlayarak sağlıklı bir diyetin uygulanması, düzenli fiziksel aktivite yapılması çok önemlidir. Erken tanı ve tedavi yapılabilmesi amacıyla basit ve ucuz bir yöntem olan ABI ölçüm yöntemiyle PAH taraması daha yaygın hale getirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Periferik arter hastalığı, diyabetes mellitus, hipertansiyon, hiperlipidemi

AterosklerozDiabetes mellitusHiperlipidemiler+2
Lokman Keskin
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi polikliniklerine başvuran tip 2 diyabetes mellitus hastalarında 25-OH vitamin D3 ve vitamin B12 düzeyinin değerlendirilmesi

ÖZET Giriş ve Amaç: Diyabetes Mellitus'un tüm dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı giderek artmaktadır. Mikro ve makrovasküler komplikasyonları ile artmış morbidite, mortalite ve sağlık maliyetlerindeki artış ile global bir epidemi haline gelmektedir. Bu çalışmada amacımız Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi polikliniklerine başvuran tip 2 diyabetes mellitus hastalarında D vitamini ve B12 vitamini düzeyini retrospektif olarak değerlendirmek, bunların biyokimyasal parametrelerle ve glisemik kontrol ile ilişkisini saptamak ve değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif, tanımlayıcı, kesitsel bir çalışma olup 01/01/2016-01/01/2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi polikliniklerine başvuran tip 2 diyabetes mellitus tanısı konan 549 hastanın laboratuar parametrelerinin retrospektif olarak değerlendirilmesiyle oluşturulmuştur. Toplam 549 tip 2 diyabetes mellitus hastasının B12 vitamini, D vitamini, glukoz, Ca, fosfor, üre, kreatinin, kolestrol, LDL, HDL, trigliserid, HbA1c düzeyleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastaların 225'i (%40) erkek, 324'ü (%60) kadındı. D vitamini düşük olan hastalarda vitamin B12 düzeyinin de düşük olduğu saptandı (p=0,002). HbA1C'si düşük olan hastaların D vitamininin daha yüksek oldu tespit edildi. D vitamini yüksek olan hasta gruplarının glisemik kontrolünün daha iyi olduğu, HbA1c ve kan plazma glukoz değerlerinin daha düşük olduğu görüldü. Sonuç: Diyabet hastalarında vitamin D ve vitamin B12 düzeyinin değerlendirilmesi ve gerekli durumlarda replasmanının yapılması diyabetin kontrol altına alınması ve komplikasyonların önlenmesi açısından önem arz etmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Diyabetes mellitus, B12 vitamini, D vitamini.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Hastaneler+3
Ezin Aktaş Akın
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asistan hekimlerde uyku kalitesi ve algılanan stres düzeyi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı; tıpta uzmanlık eğitimi alan asistan hekimlerin uyku kalitesini ve algılanan stres düzeyini saptamak, bunları etkileyen faktörleri belirlemek ve buna yönelik öneriler geliştirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde dahili ve cerrahi tıp bilim dallarında görev yapan asistan hekimlerden oluşmaktadır. Araştırmaya 176 asistan hekim katılmıştır, hekimlere önce araştırma hakkında bilgi verilmiş, çalışmayı kabul edenlerden sözlü ve yazılı onam alınmıştır. Demografik veriler, Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) anket skorları ve bileşenlerinin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Hekimlerin uyku kalitesi, stres düzeyi ve bunların hekimlerin sosyo-demografik ve hekimlik özellikleriyle karşılaştırılmasında sürekli değişkenler için bağımsız gruplarda t testi, kategorik veriler için ki-kare testi ve Fisher's exact testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 176 asistan hekim gönüllü olarak katılmıştır. Araştırmaya katılan asistan hekimlerin yaş ortalaması 29.14±2.47'idi. Araştırmaya katılanların %73.9'u erkek katılımcılardır. Katılımcıların %70.5'i dahili %29.5'i cerrahi birimlerde çalışmaktadır. Katılımcıların %93.2'si nöbet tutmaktadır. Nöbet sayısı 8 ve üzeri olan kişilerin %83.3'ünün, ayda 0-7 gün arasında nöbet tutanların ise %61.5'inin uyku kalitesi kötü saptandı. Bu iki grup karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p=0.004). Hekimlerden; dahili branşlarda çalışanların %62.1'inin, cerrahi birimlerde çalışanların ise %82.7'sinin uyku kalitesi kötü saptandı. Bu iki grup kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p=0.007). Cerrahi ve dahili birimler stres düzeyi açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p=0.04). Asistan hekimlerin Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi alt bileşenleri ile algılanan stres ölçeğinden aldıkları puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.001) Sonuç: Uyku kalitesi kötü olan hekimler incelendiğinde stres bulgusuna rastlanmış, uyku kalitesi ile stres arasında anlamlı bir sonuç elde edilmiştir. Uyku kalitesi alt ölçekleri ayrı ayrı incelendiğinde algılanan stres arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Hekim, Uyku Kalitesi, Stres Düzeyi

DoktorlarStresUyku+2
Merve Avcılar Can
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Boy kısalığı olan çocuklarda özbenlik kavramının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda, boy kısalığının fiziksel görünümü etkilemesi ve bireyin özgüven gelişiminde önemli bir dönemi oluşturan çocukluk döneminde dikkatin bedene yönelmiş olması nedeniyle boy kısalığı olan çocukların benlik saygılarının sosyodemografik veriler ile incelenip değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı kesitsel tipteki bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Hastanesi Büyüme ve Gelişim Polikliniğine 01.09.2018 ve 30.11.2018 tarihleri arasında başvuran 9-17 yaş arası 180 çocuk hastalarla gerçekleştirilmiştir. Sosyodemografik veri formu ve Piers-Harris Çocuklar İçin Öz-kavramı Ölçeği boy kısalığı olan 180 çocuğa uygulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 25.0 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, 101'i (%56,1) erkek, 79'u (%43,9) kadın idi. Yaş ortalaması 151,8±23,7 ay idi. Katılımcıların 128'i (%71,1) puberteye girmiş, 52'si (%28,9) henüz puberteye girmemiş idi. Çocukların uzunluk ölçümlerinde ortalama boy 138,9±10,9 cm olarak bulundu. Ortalama z-skoru değeri -2,30±0,2 SD idi. Piers-Harris çocuklar için öz kavramı ölçeğinden alınan puanların ortalaması 55,2±10,0 idi. Fiziksel görünüm algısında ortalama puan 6,03±1,8 idi. Takvim yaşının ilerlemesiyle öz-kavramın azaldığı saptandı. Pubertal geçişin öz-benlik kavramına negatif etkisi görüldü. Kısa boylu çocuklarda fiziksel görünümün zihinsel durum, okul durumu ve mutluluk ile ilişkili olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışmada, boy kısalığı olan çocukların öz benlik kavramlarının düşük olduğu saptanmıştır. Çocukların bedenlerini ve benliklerini sorgulamaya başladıkları puberteye geçiş evresinde öz-benlik kavramında ciddi düşüş görülmektedir. Boy kısalığı olan çocuklarda fiziksel görünüm algısı zihinsel ve okul durumuyla pozitif korelasyon gösterdiği gibi mutluluk da fiziksel görünümle yakından ilişkilidir. Boy kısalığı nedeniyle takip edilen bütün çocuklar psikososyal açıdan değerlendirilmelidir. Özellikle puberteye geçiş evresinde psikolojik destek sağlanmalıdır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Boy kısalığı, öz-benlik kavramı, çocuk ve adolesan sağlığı.

BenlikBoyBoy kısalığı+2
Mahsum Kardaş
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Yeme bozuklukları bedensel ve psikososyal boyutları olan; bireyin yemek yeme, vücut ağırlığı ve dış görünüşü ile ilgili düşünce ve yeme alışkanlıklarında bozulma ile kendini gösteren bir durumdur. Çoğu epidemiyolojik çalışma vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasındaki ilişki incelenmiştir. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı kesitsel tipteki bu çalışmanın evreni olarak Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine 01.11.2018 ve 01.02.2019 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası hastalar seçilmiştir. Bu tarihler arasında polikliniğe başvuran hastaların sosyodemografik özelikleri, vücut kitle indeksleri, benlik saygıları, yeme tutumları ve bu parametrelerin birbirleri ile nasıl bir ilişkisinin olduğu incelenmiş olup vücut kitle indeksi ile yeme tutumunun benlik saygısı üzerine etkisi araştırılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 155 (%51)'inin erkek, 149 (%49)'nun kadın olduğu görülmektedir. Katılımcıların 102 (%33.6)'si evli, 154 (%66.4)'ü bekar iken, eğitim düzeyleri açısından incelendiğinde 186 (%61.2)'sının üniversite mezunu, 75 (%24.7)'inin lise mezunu, 16 (%5.3)'sının ortaokul mezunu, 12 (%3.9)'sinin ilkokul mezunu olduğu, okuryazar olmayanların ise 15 (%4.9) kişi olduğu tespit edildi. Cinsiyete göre vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında anlamlı fark saptanırken benlik saygısı arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Sigara içme durumu ile yeme tutumu ve benlik saygısı skoru arasında anlamlı bir fark elde edilmemişken vücut kitle indeksi sigara içen kişilerde anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Medeni durum ile araştırılan durumlar arasında vücut kitle indeksi olarak evliler daha yüksek bulunmuş yeme tutumu skoru ise bekarlarda yüksek saptanmıştır. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında anlamlı olarak pozitif korelasyon mevcutken benlik saygısı arasında negatif anlamlı olmayan bir korelasyon elde edildi. Yeme tutumu ve benlik saygısı arasında negatif ve anlamlı olmayan bir korelasyon mevcuttu. Sonuç: Çalışmamızda vücut kitle indeksinin cinsiyet, medeni durum ve sigara içimi ile ilişkili olduğu görülmüştür. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Vücut kitle indeksi arttıkça yeme davranışı bozulmaktadır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da vücut kitle indeksinin benlik saygısı üzerinde olumsuz etkisinin olduğu görülmüştür. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında hangisinin diğerini etkilediği konusunda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Benlik saygısıBeslenmeBeslenme alışkanlıkları+7
Kendal Hanar
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran kistik fibrozis tanılı hastaların solunum yollarında pseudomonas aeruginosa ve stafilococcus aureus üremesini etkileyen olası faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi

Giriş ve amaç:Kistik Fibrozis (KF) otozomal resesif kalıtımla aktarılan, epitelium zarındaki Kistik Fibrozis Transmembran Regülator (KFTR) proteini defekti sonucu gelişen, ter bezlerini, bronşial, pankreatik, mide-barsak yolu ve genitoüriner sistemin salgı yapan elemanlarını etkileyen kronik bir hastalıktır. Bu çalışmamızda; çocukluk ve erişkinlik döneminde sağlıklı popülasyona göre dezavantajlar oluşturan KF'nin daha iyi anlaşılması, bu hastalarda yaşam süresi ve konforunu etkileyen bakteriyel üremeleri arttıran nedenlerin aydınlatılması ve bunlara çözüm önerilerinin sunulması amaçlanmıştır. Materyal–metod:Araştırmamızda KF'lilerin sosyodemografik, klinik ve laboratuar verileri geriye dönük olarak incelenmiş, özellikle solunum yollarındaki Pseudomonal ve Staphilococcal üremeleri arttıran nedenler üzerinde durulmuştur.Çalışmaya ter testi ve gen mutasyon analizi gibi yöntemler uygulanarak kesin tanısı konulmuş, demografik bilgilerinin, klinik ve laboratuar tetkik sonuçlarının kaydedildiği takip dosyaları düzenli ve yeterli tutulan hastalar dâhil edilmiştir. Bulgular: Hastalarımızın%41,5'i (n=59) kız, %58,5'i (n=83) erkekti. Kız ve erkek hastalar arasında P.aeruginosa veya S.aureus üremeleri açısından anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır (p=0,21-p=0,07). Olgularımızın ter testinde klor (Cl) artışı ile P.aeruginosa ve S.aureus üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmıştır (p=0,001-p=0,04). Vakalarımızın zorlu ekspirasyonun birinci saniyesinde verilen hava yüzdesi (FEV1%) ile P.aeruginosa üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmış olup S.aureus üreme oranlarında aynı ilişkiye rastlanmamıştır (p=0,004-p=0,77). Hastalarımızın düzenli kontrol muayenesine gelme oranları ile P.aeruginosa ve S.aureus üremeleri arasında negatif istatistiksel ilişki saptanmıştır (p=0,002-p=0,01). Olgularımızın eşlik eden ek hastalık varlığı ile S.aureus üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmış olup P.aeruginosa üreme oranlarında aynı ilişkiye rastlanmamıştır (p=0,04-p=0,96). Sonuç: KF'li hastalarda, sağlık durumunu etkileyen bakteriyel üremelerin gözden kaçmaması içindüzenli kontrol ve takibin önemli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Kistik Fibrozis, Pseudomonas aeruginosa, Staphylococcus aureus, üreme, kolonizasyon

Göğüs hastalıklarıKistik fibrozPseudomonas aeruginosa+4
Abdullah Demirer
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesinde doğum yapan kadınlarda doğum sonrası depresyon sıklığı ve risk faktörlerinin Edinburgh doğum sonrası depresyon ölçeği kullanılarak değerlendirilmesi

Amaç:Doğum sonrası depresyon (DSD) diğer adıyla postpartum depresyon doğumdan sonra başlayan psikotik belirtileri olmayan majör depresif ataktır.Bu çalışma, Diyarbakır il merkezinde doğum yapan kadınlarda doğum sonu depresyon prevalansını ve ilişkili risk faktörlerini,Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeğikullanarak değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem:Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışmanın evrenini, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Diyarbakır Gazi Yaşargil E.A.H. kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine, doğum sonrası başvuran kadınlar oluşturmaktadır.Çalışma verileri, 2018 yılı, nisan-haziran aylarında kadınlara 44 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu ve 10 sorudan oluşan Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği(EPDÖ) hekim tarafından uygulanarak toplanmıştır. Araştırmamızakriterlere uyan toplam 311 kadındahil edilmiştir. Bulgular:DSD prevalansı %15,1 olarak saptanmıştır.Gebeliği planlı olanlarda DSD riski, planlı olmayanlara göre daha düşük bulunmuştur (p=0,010). Gebelik öncesi depresyon yaşayanlarda DSD riskinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0,001).NVD yapanlarda DSD riski %10,9 iken, sezaryen ile doğum yapanlarda bu oran %20,4 idi (p=0,025). Kız cinsiyet isteyen grupta DSD riski, erkek isteyen gruba göre daha düşük saptanmıştır (p=0,029). Emziren kadınlarda DSD riski daha düşük bulundu (p=0,001). Ekonomik durumu orta-iyi olanlarda DSD riski ekonomik durumu kötü olanlara göre daha fazla saptandı (p=0,008). DSD taraması pozitif olan grupta düşük ortalaması 0,64±0,91 iken, DSD taraması negatif olan grupta 0,27±0,68 idi (p<0,001). Doğum öncesi depresyon yaşayanlarda DSD riski %37 olarak saptandı (p<0,001). Yenidoğan bebeğinde sağlık sorunu olan annelerde DSD riski, bebeğinde sağlık sorunu bulunmayan annelerdeki DSD riskinden daha fazla görüldü (p<0,001). Sonuç:DSDbaşta anne ve çocuk olmak üzere tüm aileyi etkileyebilen bir sağlık sorunu olup, sağlık sistemi üzerinde de önemli bir yük teşkil etmektedir. Bu nedenle anne adayının ve/veya annenin duygu durum değişikliklerini yakından izlemeli ve risk faktörleri açısından da değerlendirmeliyiz. Semptomların erken tanısı ve zamanında tedaviye başlanmasının depresyon gelişimini ya da ağırlaşmasını önleyebileceği görüşündeyiz. Anahtar sözcükler:Postpartum depresyon, prevalans, risk faktörleri, Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği.

DepresyonDepresyon-postpartumDoğum+4
Gaye Kahveci
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

0-2 yaş çocuğu olan annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışları

Giriş ve Amaç: Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), anne sütüyle beslenmenin yanında ek gıdaya 6. Ayda başlanmasını ve anne sütüyle ek gıdanın birlikte 2 yaşına kadar verilmesini önermektedir. Buradaki amacımız anne sütünün yerine ek gıda verilmesi değil emzirilmeye başlandıktan 6 ay sonra bebeğe verilen anne sütünün yetersiz olması nedeniyle ikisinin kombine şekilde uygun zaman aralığında verilmesidir. Böylece bebeğin sadece anne sütüyle beslendiği dönemden erişkin tip beslenme dönemine geçişi sorunsuz şekilde tamamlanarak bebek için büyük öneme sahip olan immünolojik korumanın devam etmesi amaçlanır. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 0-2 yaş çocuğu olan annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışlarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Yaptığımız çalışma kesitsel tipte olup 01.08.2018 ve 01.11.2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine müracaat eden 0-2 yaş çocuğu olan 249 anne dahil edilmiştir. Çocukların boy ve kiloları ölçülüp annelere sosyodemografik veri formu ve beslenme anketi doldurtularak annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışları araştırılmıştır. Elde ettiğimiz veriler SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan annelerin yaş ortalaması 28.7±6.0, sahip oldukları çocuk sayısı ortalaması ise 2.6±1.7'ydi. Annelerin %16.1'i üniversite mezunu, %56.6'sı normal vajinal doğum yapmış, %22.1'i geniş ailede yaşamaktadır. Annelerin %72.3'ü ilk 1 saat içinde bebeklerini emzirmiştir. Annelerin %25.3'ü ise bebeklerini 6 ay olmadan önce anne sütünden kesmiştir. Annelerin %76.7'sinin bebeklerine kısa süreli de olsa mama vermiş olduğu görülmüştür. 0-2 yaş bebeğe sahip olan annelerin aldığı eğitim ile anne sütü (p<0.001) ve ek gıda (p<0.001) verilmesi konusunda bilgi edinilen kaynak arasında ilişki saptanırken anne sütünün kesilme zamanı arasında ilişki saptanmadı (p=0.343). Annelerin doğum şekli ile bebeklerine ilk 1 saat içinde emzirerek süt vermeleri (p<0.001) ve yalnız anne sütüyle besleme süreleri (p<0.001) arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. İlk bebek olma durumu ile yalnızca anne sütüyle beslenme süreleri arasında ise anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.590). Sonuç: 0-2 yaş arası bebeğe sahip olan annelerin anne sütü, emzirme ve ek gıdaya geçiş hakkında bilgi seviyeleri ne kadar iyi olursa yaşadıkları toplumun bilgi seviyesi de o kadar artış kaydeder. Bu nedenle anneyi ve bebeği gebelikten itibaren belli periyotlar halinde takip eden ve yeni doğan bebeği ilk gören yerlerden biri olan birinci basamak sağlık hizmeti veren kuruluşlar ve bu kuruluşlarda çalışan sağlık çalışanları, anne sütü ve tamamlayıcı beslenme hakkında annelere bilgi verilmesi ve bu bilincin kazandırılması konusunda daha etkili roller üstlenmelidirler. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Anne sütü, beslenme, emzirme

Anne sütüAnnelerBebekler+3
Gülsüm Özbek
Dicle University
2019
00

Other supervisors