Theses supervised by Prof. Dr. Mehmet Tayfun Amman
11 theses · Sakarya University
İran örgün eğitim sisteminin tarihsel eleştirisi ve alternatif söylemler: 1925-1941 dönemi
İran etnik ve kültürel çeşitliliğin yüksek olduğu bir ülkedir. Bu ülkenin binlerce yıllık tarihinde çeşitli etnik ve kültürel gruplar bir arada yaşamıştır. Ancak modernitenin gelişi ve ulus devlet yaratma zorunluluğu bu eski düzeni bozdu. On dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında, Aryanizm'in (Aryan halkı) İranlıların ulusal kimliğine dayatılması ve diğer kültürel grupların marjinalleştirilmesinin eşlik ettiği bir ulus devlet inşa etme sürecine tanık olduk. Aynı zamanda İran'da örgün ve modern eğitim Rıza Şah'ın yönetimi altında kurulmuş ve kültürel homojenleşme için hükümetin önemli kolu olarak kullanılmıştır. Bu dönemde hakim söylem bu fikri savunuyordu ve elitlerin ve politikacıların çoğunluğu böyle bir politika istiyordu. Bu kültürel hegemonyaya karşı, pek fazla önemsenmeyen karşıt fikirler ve argümanlar vardır. Mevcut araştırma bu karşıt ve alternatif önermeleri anlamaya çalışmaktadır. Bu soruyu cevaplamak için tematik analiz yöntemini kullandık ve çalışmamız için o dönemin en önemli yayınlarından biri olan Eğitim ve Tarbiye dergisini seçtik. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan bu dergi, dönemin tüm önemli görüş ve tartışmalarını yansıtmaktadır. Yapılan analizler, kültürel asimilasyonu hedefleyen ana söylemin yanı sıra, toplumun entelektüel arenasında daha zayıf da olsa karşıt fikirlerin de mevcut olduğunu göstermektedir. Bu iki zıt düşünce arasındaki fark modernite anlayışına dayanmaktadır. Hakim söylem, moderniteye yönelik mimetik bir tavır sergilemekte ve modernitenin maddi ve manevi tüm bileşenlerini Batı'dan ithal etmek istemektedir. Bunun zıddı olan gürüşler ise İrana özgü bir modernliği yaratmayı düşünüyorlardı. Bu modernlik anlayışında toplumun kültürel çeşitliliğini bir zenginlik olarak görüp, koruma ve bunu İran'a özgü modernitenin bir parçası olarak savunuyorlardı.
COVID-19 pandemisi döneminde Sakarya ilinde Türk ailesi
Çalışmanın amacı Covid-19 Pandemisi sürecinde ailede yaşanan değişimlerin temel çıkış noktalarını anlamak, değişimleri gözlemlemektir. Farklı dinamikler üzerine inşa edilen Türk ailelerinde yaşanan etkileri ortaya çıkartmaktır. Olası bir salgın durumunda Türk toplumu için aile temelli eksiklerin belirlenmesi ve ihtiyaçların daha çabuk giderilmesi noktasında ışık tutmaktır. Bu çalışma Covid-19 Pandemisini afet sosyolojisi çatısı altında değerlendirmektedir. Yaşanan bu afette Türk aile yapısının ekonomik, psikolojik ve sosyal alanlarda nasıl etkilendiği ve bu sürecin ne gibi değişimlere neden olduğunu tespit etmek ana hedef olarak belirlenmiştir. Bu araştırma kapsamında belirlenen 8 aile tipolojisi üzerinden Covid-19 Pandemisi sürecinde ailelerde gözlemlenen değişen durumlar ele alınmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden derinlemesine mülakat tekniği ve katılımcı gözlem teknikleri bir arada birbirini destekleyecek şekilde kullanılmıştır. Aile tipolojileri katılımcı gözlem sürecinde yapılan gözlemler sonucunda oluşturulmuştur. Görüşmeler yarı yapılandırılmış görüşme formu temel alınarak 1 Eylül – 1 Ekim 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerden elde edilen veriler tematik içerik analizi yöntemi ile analiz edilmiştir. Yapılan araştırma sonucunda Covid19 Pandemisi'nin Türk ailesi üzerindeki etkilerinin kalıcılığının aile yapılarına göre değiştiği tespit edilmiştir. Pandemi öncesinde aile içerisinde sorun yaşayanlarda sorunlarda artış gözlemlenmiştir. Aileyi etkileyen en önemli etkenin kayıp olduğu görülmektedir. Bu kayıp hem aile bireylerinden birinin kaybı hem de maddi kayıp şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada saptanan değişimlerin mevcut durumda etkilenen ailelere destek çalışmalarının planlanmasında ve bundan sonraki olası Pandemi durumlarında alınması gereken önlemlerin planlanmasında yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Dini gruplara mensup ebeveynlerin yetişkin çocuklarının gözüyle tarikat ve cemaatler
Tarikatlar ve cemaatler tarih boyunca içinde bulundukları toplumları muhtelif yönlerden etkileyerek derin izler bırakmışlardır. Bu açıdan her ne kadar zaman zaman tartışma konusu olsalar da toplumun tarihsel ve sosyolojik birer gerçeğidir. Toplumsal değişme dönemlerinde toplumdaki diğer kurumlar gibi tarikat ve cemaatler de etkilenerek değişime ve dönüşüme uğrarlar. Türkiye'de yaşanan toplumsal değişimin bir sonucu olarak, mevcut tarikat-cemaat formu, asırlar önceki görünümünden oldukça farklılaşmıştır. Bugün, gelenekle irtibatını koparmamakla beraber değişime de uyum sağlayan yapılar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Toplumsal yapı üzerindeki etkileri olumlu olduğu kadar olumsuz görünümlere de sahiptir. Bu durum aynı zamanda toplumda tarikat ve cemaatlere yönelik farklı bakış açılarını ortaya çıkarmıştır. Araştırmamızda tarikat ve cemaatler, ebeveynleri dini grup mensubu olan gençlerin gözüyle incelenerek; dini grupların müntesipleri üzerindeki etkileri, toplumdaki olumlu ve olumsuz fonksiyonlarının neler olduğu ve aile içi ilişkilere etkisi gibi sorunsallar açıklanmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden derinlemesine mülakat tekniği ile yapılan bu çalışmada yarı yapılandırılmış görüşme formu uygulanmıştır. Ebeveynleri bir dini grup mensubu olan 18 yaş üstü bireylerle görüşülmüştür. Araştırmanın bulguları betimsel çözümlemeden yararlanılarak analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda, dini grupların anne babalar üzerindeki etkisinin farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Ebeveynlerin karakterlerinin ve dindarlık algısının, çocuklarıyla iletişim kurma biçimlerini şekillendirdiği görülmüştür. Bu durum bazı ailelerde çatışmaların yaşanmasına sebep olmuştur. Ayrıca ebeveynlik biçimlerinin çocukların dine ve dini gruplara yönelik bakış açılarını etkilediği tespit edilmiştir.
Üniversite gençliğinde romantik ilişkilerin dönüşümü
Bu çalışma, üniversite gençliğinin romantik ilişki kurma ve sürdürme biçimlerini araştırmak üzere tasarlanmıştır. 19. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa'dan yükselen modernleşme deneyimi, bu sürece eklemlenen küresel toplumların sosyal yapılarını köklü bir şekilde etkilemiş ve etkilemeye de devam etmektedir. Bu süreçte bilimsel ve teknik ilerlemeler, kentleşme, sekülerleşme ve bireyselleşme gibi modernleşme dinamiklerine paralel olarak sosyo-kültürel düzeyde bir romantik aşk olgusunun yüceltildiğine ve bu olgunun modern toplumlarda önemli bir yer edindiğine tanık olmaktayız. Yine bu bağlamda, eş seçimi, flört, cinsellik gibi olgulara ilişkin gençlerin evlilik-öncesi romantik ilişki biçimlerinde benimsedikleri tutum ve davranış rollerinde önemli farklılaşmalar olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla bu araştırmada gençlerin evlilik, aile kurumuna ilişkin gelecek projeksiyonlarının yanı sıra, mevcut (evlilik-öncesi) romantik ilişki durumları incelenmiştir. Gençlerin ebeveynleriyle ilişkileri, arkadaş çevresi, tüketim alışkanlıkları, değer algıları, dinsel ve ideolojik yatkınlıkları gibi belli başlı bağımsız değişkenlerin romantik ilişkileri üzerindeki etkilerini incelemeye dayanan bütüncül bir yaklaşım benimsenmektedir. Araştırma evreni, Sakarya Üniversitesi'ne kayıtlı lisans öğrencilerinden oluşmaktadır. %90 güven aralığı ve 0.3 hata payı gözetilen betimsel araştırmamız, tabakalı örnekleme tekniğine göre 7 fakülteden seçilmiş 820 kişilik bir öğrenci grubuyla sınıf içi ortamda ve anonim olarak gerçekleştirilmiştir. Hem evli öğrenciler hem de yabancı uyruklu öğrenciler araştırma kapsamının dışında tutulmuştur. Araştırmada, evliliğin önemini korumakla birlikte getirdiği sorumlulukların gençler için göz korkutucu olduğu, evlilik için aşkın bir önkoşul olduğu, bekârete atfedilen değerin azalma eğiliminde olduğu, eş seçiminde maddi konfor beklentilerinin öne çıktığı, kentleşmenin, sosyal medyanın ve sekülerleşmenin evlilik-öncesi cinselliğin artışında önemli ölçüde etkili olduğu, gençlerin artan ilişki sayısının ve sıklığının akışkan ve kırılgan ilişkilerin artışında da etkili olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır.
Prekarya çalışma koşullarının kadın ev işçileri üzerindeki etkileri
Prekarya, modern iş gücü piyasasında belirsiz, güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışan bireyleri tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Kadın ev işçileri ise; ev içi temizlik, çocuk bakımı, yaşlı bakımı ve yemek gibi hizmetleri sağlayan bireylerdir. Kadın ev işçileri, prekaryanın en belirgin örneklerinden birini oluşturmaktadır, prekaryanın temel özellikleri olan güvencesizlik, düşük ücretler ve sosyal haklardan yoksunluk, kadın ev işçilerinin çalışma koşullarını da tanımlamaktadır. Bu çalışmada, kadın ev işçilerinin prekarya kategorisine dahil olma durumları ve bu bağlamda yaşadıkları sosyal, ekonomik ve iş güvenliği sorunları incelenmiştir. Araştırma, kadın ev işçilerinin çalışma koşullarının ve yaşadıkları zorlukların anlaşılmasına odaklanmaktadır. Kadın ev işçilerinin prekarya kategorisinde yer aldığı ve işlerinden kaynaklı olarak güvencesizlik, ücret anlaşmazlıkları, belirsiz iş koşulları, gelecek endişeleri ve emeklilik endişeleri gibi bir dizi sorunla karşılaştıkları görülmüştür. Nitel araştırma yöntemlerinden yarı yapılandırılmış mülakat tekniği kullanılarak gerçekleştirilen bu çalışmada, 8 kadın ev işçisi ile yapılan görüşmelerden elde edilen veriler içerik analizi ve tematik analiz yöntemleriyle analiz edilmiştir. Araştırmanın bulguları, kadın ev işçilerinin prekarya koşullarında çalışmanın getirdiği zorluklara ve güvencesizliklere dikkat çekmekledir. Kadın ev işçilerinin karşılaştığı zorluklar, prekarya kavramının kadın işgücü üzerindeki etkilerini derinlemesine anlamamıza yardımcı olmaktadır. Çalışmanın sonuçları, kadın ev işçilerinin prekarya koşullarında çalışmanın hem sosyal hem de ekonomik açıdan zorlayıcı olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, kadın ev işçilerinin yaşadığı güvencesizlik ve belirsizlik hissiyatını artırmakta ve gelecekleri konusunda endişelenmelerine neden olmaktadır. Kadın ev işçilerinin çalışma koşullarını iyileştirmek ve sosyal güvence sağlamak için politika önerileri geliştirmeye yönelik bir zemin oluşturabilmektedir.
Kuşaklar arası çatışmadan kuşak içi çatışmaya: Üniversite öğrencileri ile ergen kardeşleri arasında bir karşılaştırma
Son yıllarda, kuşaklar arası ilişkiler üzerine yapılan çalışmalar artmış ve bu alan çeşitli boyutlarda ele alınmıştır. Teknolojik gelişmelerin toplumsal değişimi hızlandırması, kuşaklar arası ilişkileri sosyal bilimlerin önemli bir araştırma konusu haline getirmiştir. Sürekli değişen toplumsal roller, bireyler arası iletişim ve aile içi ilişkiler, bu çalışmaların artan önemi ile vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, kuşaklar arası çatışmaların yalnızca farklı kuşaklar arasında değil, aynı kuşak içinde de görülebileceği tezi öne sürülmüştür. Özellikle üniversite öğrencileri ile ergen kardeşleri arasındaki ilişkiler üzerine yoğunlaşılmıştır. Çalışma, nitel araştırma yöntemi çerçevesinde derinlemesine mülakat tekniği kullanılarak yürütülmüştür. Bu kapsamda, 10 üniversite öğrencisi ağabey/abla ve 10 ergen kardeş ile bireysel görüşmeler yapılmıştır. Bu yöntemin tercih edilmesi, katılımcıların deneyim ve algılarının ayrıntılı bir şekilde incelenmesine olanak sağlamıştır. Veriler, içerik analizi ve tematik analiz teknikleri kullanılarak analiz edilmiş ve bunlar, kuşak içi ilişkilerin karmaşıklığını ve çeşitliliğini yansıtmaktadır. Özellikle büyük ve küçük kardeşler arasındaki çatışma ve uyum noktaları titizlikle incelenmiş ve analiz edilmiştir. Bulgular, kuşak içi iletişim dinamiklerini ve bu dinamiklerin altındaki sosyal, psikolojik ve kültürel faktörleri anlamamıza katkı sağlamaktadır. Özellikle bu çalışma, büyük ve küçük kardeşler arasındaki dijital dünya etkileşimlerinin, değerler ve yaşam biçimi üzerindeki etkilerini derinlemesine incelemiştir. Kardeşler arasında az fark olmasına rağmen, hayata ve toplumsal değerlere bakış açılarının nasıl farklılaşabileceği ortaya konmuştur. Kuşak içi ilişkilerin incelenmesi, çatışma ve uyumun karmaşıklığını anlamak için önemli bir adım teşkil etmektedir. Elde edilen bulgular, literatüre yeni perspektifler sunmuş ve aynı kuşak içindeki ilişkilerin derinliğini ve çeşitliliğini vurgulamıştır.
Akışkan modernlik çağında kimliklerin dönüşümü
Modern dönemin başlangıcından itibaren sosyal teoride kendine yer edinen kimlik kavramı, günümüzde de önemini korunmaktadır. Günümüz dünyasında başta küreselleşme olmak üzere modernleşmenin neden olduğu değişim ve dönüşümler kimlik üzerinde de etkili olmuştur. Modernleşme sonrası dönem olarak da adlandırılan akışkan modern çağda kimliklerin içinin boşalması, aidiyetlerin yitirilmesi tezin temel konusunu oluşturmaktadır. Akışkan modern dönemde "katı" olan her şey karşımıza "akışkan" bir forma dönüşerek çıkmaktadır. Yaşanan bu dönüşüm, bireylerin toplumsal yapılarla kurduğu bağları zayıflatırken, kimliğin sabit ve sürekli bir yapı olmaktan çıkmasına neden olmaktadır. Bu çalışma ile yaşanan dönüşümün kişilerin kendilerini tanımladıkları kimliklerine olan aidiyetlerine etkilerinin analiz edilmesi hedeflenmiştir. Çalışmanın kavramsal ve kuramsal çerçevesi; kimlik, kimliğin tarihsel dönüşümü, akışkan modernlik kavramı ve akışkan modernliğin kimlik dönüşümüne zemin hazırlayan süreçleri incelenerek oluşturulmuştur. Çalışma, nitel araştırma yöntemi temel alınarak yürütülmüştür. Yarı yapılandırılmış soru formu ile yaş ortalamasına göre iki gruba ayrılan çalışma grubu ile görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerden elde edilen veriler betimsel analiz yaklaşımından faydalanılarak değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamında ele alınan, siyasi, dini ve etnik kimlikler üzerine yapılan değerlendirmeler neticesinde bireylerin kimliklerine olan aidiyetlerinin akışkan modern çağın getirdiği hızlı değişim ve dönüşümler sorunucuna anlam kaybına uğradığı ve giderek zayıfladığı görülmüştür. Bu durum, bireylerin kimliklerini daha esnek, geçici ve kişisel tercihlere dayalı olarak yeniden inşa etmelerine yol açarken, aidiyet hissinin yerini belirsizlik ve kimlikler arası geçişkenlik almaktadır.
Toplumsal tabakalaşma ve sağlık/hastalık ilişkisi
Sağlık ve hastalık tüm insanları ilgilendiren doğrudan olgulardır ve bu çalışmada toplumsal tabakalaşma ile sağlığa/hastalığa ilişkin birtakım göstergeler arasındaki ilişkiler inceleme konusu yapılmıştır. Bu konu çerçevesinde ilişkisel tarama modeliyle bir çalışma gerçekleştirilmiş olup nicel veri toplama tekniklerinden yararlanılmıştır. Çalışma 18 yaş üstü kentsel Türkiye nüfusunu temsilen 12 ilde 730 haneye ulaşılarak gerçekleştirilmiştir. Oluşturulan soru formu aracılığıyla kişilerin sosyoekonomik düzeyleri ve sağlık/ hastalıklarıyla ilgili çeşitli bilgilerine ulaşılmıştır. Hanelerin sosyoekonomik statüleri hanedeki kişilerin eğitim, gelir ve meslek bilgilerine dayanarak TÜSES (Türkiye Sosyoekonomik Statü) ölçeği ile elde edilmiştir. Sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının ölçümünde ise Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II kullanılmıştır. Araştırma bulguları öncelikle betimsel istatistikler halinde sunulmuştur. Sonrasında toplumsal tabaka puanı hesaplanabilmiş olan toplam 648 hane alt-orta-üst şeklinde üç tabakaya ayrılmış ve toplumsal tabakalar ile sağlık/hastalık göstergelerinin ilişkisi ki kare ve çoklu uyum analizleriyle incelenmiştir. Toplumsal tabakalara göre sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının farklılaşma durumunu incelemek içinse tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Uygulanan testler sonucunda toplumsal tabakalar ile sağlık/hastalık göstergeleri arasında ilişkiler olduğu ve genel olarak üst toplumsal tabakalara çıkıldıkça sağlık/hastalıkla ilgili olumlu göstergelerde artış olduğu tespit edilmiştir. Toplumsal tabakalarla sağlık/hastalık göstergeleri arasındaki bu ilişkiye dayanarak sağlık sonuçlarının toplumsal tabakalar arasında daha dengeli şekilde dağılabilmesi ve toplumsal sağlığın iyileştirilebilmesi için birtakım öneriler getirilmiştir.
Şiddetin görünmeyen yüzü: Kadının kadına şiddeti
Bu çalışmanın iki temel dayanağını oluşturan şiddet ve kadın mefhumları, yüzyıllardır üzerinde konuşulan, tartışılagelen araştırma konularındandır. Ancak literatürde kadına şiddet olgusu ekseriyetle erkeğin fail, kadının mağdur olduğu çerçevede ele alınmaktadır. Kadın'a bir bütün olarak bakabilmenin, başka bir deyişle terkibi değerlendirmelere varmanın bir yolunun terkibi oluşturan parçaları incelemekten geçtiği aşikârdır. Bu nedenle bu çalışma, buzdağının görünmeyen yüzüne işaret etmeyi amaçlayarak toplumsal cinsiyet çalışmalarında ihmal edilmiş bir konuyu 'kadının kadına şiddetini' mercek altına almaktadır. Bu bağlamda Eskişehir ve Muş illerinde ikamet eden ve kartopu örneklem türüyle seçilen toplamda yirmi dokuz kadına yarı yapılandırılmış görüşme formu uygulanarak kendileriyle 'derinlemesine mülakat' gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelerde katılımcılar, aile içi ilişkiler ve komşuluk ilişkileri, iş hayatı, üniversite ortamı gibi gündelik hayatın farklı alanlarında irdelenmiştir. Sonuç olarak kadınlar, kadınlardan şiddet gördüklerini kabul etmekle birlikte; hemcinslerini kıskanç, güzellikleriyle ön plana çıkma arzusunda olan, dedikoducu gibi sıfatlarla nitelendirmişlerdir. Çevrelerindeki kadınlara güvenmediklerini ifade eden görüşmeciler medyanın da mizah haline getirdiği 'kadın kadının kurdudur' düşüncesine katıldıklarını vurgulamışlardır. Özetle, nitel yaklaşım ilkelerine bağlı kalınarak yürütülen bu çalışmada, şiddete yönelik teorik tartışmalar ve sahadan elde edilen verilerle 'kadının kadına şiddeti', 'nasıl' ve 'neden' soruları çerçevesinde incelenip, kadınlara kadınlar tarafından atfedilen olumsuz nitelendirmelerin ardında yatan nedensel dinamikler ortaya çıkartılmaya çalışılmıştır.
Türkiye'de toplumsal güvenin boyutları
Bir toplumun uyum ve düzen içerisinde varlığını devam ettirebilmesi için bireylerinin kendilerine ve içerisinde bulunduğu toplumun diğer üyelerine ve de bununla birlikte toplumsal yapıyı idame ettiren kurumlara güvenebilmesi gerekir. İnsan hayatı boyunca sürekli etkileşim halinde olduğu yakın çevresinden, genel olarak insanlardan ve parçası olduğu kurumlardan kendisine zarar gelmeyeceğinin güvencesini arar ve bu güvencenin tesisi içerisinde olur. Bu amaçla bu çalışma özelleşmiş, kurumsal ve genelleşmiş güvenin toplumsal tezahürlerini anlamak, ölçümlenme düzeyleri belirlemek, sosyo-kültürel temellendirilmesi üzerine çıkarımlar üretmeyi hedeflemektedir. Evreni Türkiye olan bu çalışmada %95 güven aralığı ve 0,3 hata payı ile evreni temsiliyeti sağlayabilmek için İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflaması (İBBS) Düzey 1'deki 12 ilden 1084 kişi ile görüşülmüştür. Elde edilen veriler analiz edildiğinde Türkiye'de merkezden çevreye doğru bir güven azalması söz konusudur. Toplumsal güvenin boyutları; özelleşmiş güvenin yüksek, kurumsal güvenin orta ve genelleşmiş güvenin düşük düzey şeklinde bir görünüm arz etmektedir. En çok güvenilen özelleşmiş kişi ve gruplar; aile, yakın arkadaş ve uzun süre tanınan insanlardır. En çok güvenilen kurumlar; ordu, polis ve genel anlamda devlettir. En çok güvenilen genelleşmiş kişi ve gruplar ise; eğitim seviyesi yüksek olan insanlar, yaşlılar ve gençlerdir. Türkiye'de en güvenli liman ailedir. Tüm değişkenlerde aileye güven yüksek düzeyde temsil edilirken aynı zamanda aile, Türkiye'de güvenin de en güçlü kaynağıdır. Eğitim seviyesi üniversite ve üzeri olanların diğer eğitim seviyesindeki insanlara kıyasla, 18-32 yaş arasındaki gençlerin diğer kuşaklara nazaran ve evlilere kıyasla bekarların genel olarak kişi, grup ve kurumlara güvenme konusunda temkinli bir tutum sergiledikleri görülmektedir. Araştırma Türkiye'de güven araştırmalarında ilk kez genel bir çerçeve sunması, toplumsal güven ve güvensizlik boyutlarını ortaya koyması bakımından literatüre katkı sunabileceği düşünülmektedir.
Toplumsal belleğin yitimi tartışmaları bağlamında harf inkılabı
Şimdiki zamanı anlamlandırma ve geleceğe dair kurgu yapma noktasında zihinsel ve fizyolojik bir takım süreçleri harekete geçirerek geçmiş zaman yaşantılarıyla bellekte kodlanmış olan bilgileri geri getirme eylemi, genel hatlarıyla "hatırlama" olarak tanımlanır. İnsanoğlunun temel bireysel özelliklerinden olan ve edinilen bilgilerin algılanma, kodlanarak kaydedilme ve tekrar geri getirilmesini sağlayan "hafıza" yetisi, kolektif olarak da sahip olunan ve bireysel süreçlerle benzer şekillerde işleyen bir yapıya sahip olduğu kabul edilen "toplumsal bellek" kavramıyla ifade edilir. Toplumsal bellekteki bilgi ve kültür kodlarının aktarılması tarihsel süreçte farklı araçlar vasıtasıyla gerçekleştirilmiş, başlangıçta sözlü kültürün etkin olduğu bu eylem, zamanla yerini yazılı kültürün egemenliğine teslim etmiştir. Tarih boyunca yaşanan tüm diğer dönüşümler ve kırılmalar gibi toplumsal bellekte de çeşitli sosyolojik süreçler ve travmatik olayların etkisiyle bir takım kayıplar ve unutuluşlar gerçekleşmiştir. Şimdiki zamandan geçmişe bakıldığında toplumsal bellekteki boşluklar ve kolektif hatırlamalardaki farklılıkların öncelikle travmatik bir takım olaylardan kaynaklandığını söylemek mümkündür. Toplumsal bellekteki muhtemel kayıpların mümkün olduğunca giderilerek kolektif hatırlamaların asgari ortak bir zemine taşınabilmesi toplumsal barış ve bu barış zemininde kurgulanacak ortak bir gelecek ideali için elzem olduğu aşikârdır. Bu noktada toplumsal belleğin kuşaklar arası senkronizasyonunun, özne bilgi olduğunda başka, kültürün diğer unsurları olduğunda başka araçlar sayesinde gerçekleştirilmiş olduğu şeklindeki temel prensip unutulmamalıdır. Zira özellikle Erken Cumhuriyet dönemine dair sosyolojik analizlerde bu temel prensibi görmezden gelen ya da ıskalayan genellemeci yaklaşımlar söz konusu olmuştur. Bu bağlamda, toplumsal bellek senkronizasyonunu yazıya indirgeyen bir bakışla Erken Cumhuriyet dönemi kültür inkılaplarına bakıldığında Harf inkılabı, toplumsal belleğin kaybı konusunda öne çıkan kırılma noktalarının başında gelir. Toplumsal belleğin sadece yazı ve yazıyla kayda geçirilmiş kelimelerden ibaret olmadığı, tıpkı bireylerdeki gibi toplumların da birer bilişsel ve alışkanlık belleği taşıdığı düşünüldüğünde Erken Cumhuriyet dönemi kültür inkılaplarının hedef aldığı tüm kurum ve kavramların "toplumsal bellek kaybı" bağlamında yeniden ele alınması döneme dair bir katarsisi de mümkün kılacaktır. Yazı, dil ve din gibi kültürel kodları doğrudan etkileyen konularda farklı çağlarda gerçekleştirilen değişim ve dönüşüm deneyimlerine sahip olan bir medeniyetin mirasçısı olan Türkiye'nin toplumsal hafızasındaki benzer deneyimleri kültürel bir zenginlik kaynağı ve başarılı birer deneyim olarak takdim edilirken, özellikle Erken Cumhuriyet Dönemi Harf inkılabının -tek başına- bir "kopuş" , "yitiriliş" ve "travma" sebebi olması bu çalışmanın esas sorunsalıdır.