Theses supervised by Prof. Dr. Ramazan Sarı
10 theses · Akdeniz University, Middle East Technical University
Oral antidiyabetik ilaç kullanan Tip 2 diyabetli bireylerde ara öğün seçeneklerinin metabolik kontrol ve kan lipit profili üzerine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışma ile oral antidiyabetik ilaç kullanan Tip 2 diyabetli bireylerde ara öğün seçeneklerinin metabolik kontrol ve kan lipit profile üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bölümü'ne başvuran, 18-65 yaş arası 100 Tip 2 DM tanılı hasta çalışmaya alınmıştır. Bireyler rastgele iki alt gruba ayrılarak 1.grup; ara öğünde tükettiği meyve grubu besini 3.ay sonunda süt grubu olarak değiştirmiş, 2.grup ise ara öğünde tükettiği süt grubu besini 3.ayın sonunda meyve grubu ile değiştirerek bir çaprazlanma sağlanmıştır. Böylece 1.grubun aldığı diyet tedavisi 3.aydan sonra 2.gruba; 2. grubun aldığı diyet tedavisi de 3.aydan sonra 1.gruba uygulanmıştır. Biyokimyasal değerlendirmeler her bir hasta için başlangıçta, 3.ayda ve çalışma sonu olan 6.ayda yapılmıştır. Bu veriler ile çalışma başında, üçüncü ayında ve altıncı ayında gruplardaki BKİ, Kan Lipit Profili, Açlık Kan Şekeri ve HbA1c değişimlerinin araştırılması hedeflenmiştir. Bulgular: Her iki diyet tedavisinin de hastaların glisemi, lipit ve kilo kontrolünü sağlamada etkili olup olmadığı Genel Doğrusal Model Tekrarlı Gözlemler Analizi Wilks' Lambda Testi ve Pairwise Comparisons ile karşılaştırılmıştır. Çalışma periyodu boyunca gruplarda BKİ, Kan Lipit Profili, Açlık Kan Şekeri ve HbA1c değişimleri incelendiğinde zamana göre Açlık Kan Şekeri, Total Kolesterol, LDL Kolesterol, Trigliserit, HbA1c ve BKİ düzeylerinde azalmanın olduğu ve istatistiksel olarak da bu azalmanın anlamlı olduğu görülmüştür (p<0.05). HDL kolesterol düzeylerinde ise zamana göre anlamlı bir istatistiksel fark saptanmamıştır (p > 0.05). Meyve - Süt ve Süt - Meyve gruplarının birbiri arasında metabolik kontrol ve kan lipit profili üzerine her hangi anlamlı bir etkisi ise tespit edilememiştir (p>0.05). Sonuç: Sonuç olarak oral antidiyabetik ilaç kullanan Tip 2 diyabetli bireylerde süt grubu ve meyve grubu ara öğün seçeneklerinin metabolik kontrol ve kan lipit profili üzerine benzer sonuçlarının olduğu bulunmuştur. Bu veriler, Tip 2 diyabetli bireylerin Tıbbi Beslenme Tedavisinde ara öğünlerin etkinliğini ortaya koymak için daha kapsamlı ve daha uzun süreli kinik çalışmalara gereksinim olduğuna dikkat çekmektedir. AnahtarKelimeler: Tip 2 Diyabet, Ara Öğün, Metabolik Kontrol, Kan Lipit Profili, Tıbbi Beslenme Tedavisi
Renal transplant hastalarında, farklı immünsupresif ilaçların inkretinler üzerine etkileri
RENAL TRANSPLANT HASTALARINDA, FARKLI İMMUNSUPRESİF İLAÇLARIN İNKRETİNLER ÜZERİNE ETKİLERİ İnkretin sistem diabetes mellitus patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. Post-transplant diyabet, özellikle kalsinörin inhibitörleri olmak üzere kullanılan antirejeksiyon medikasyonlarla ilişkili olan ve greft ömrünü etkileyen önemli bir sorundur. Transplantasyon hastalarında kullanılan immünsupresif ilaçlar, inkretinler üzerine yaptıkları olası olumsuz etkiler aracılığı ile post-transplant diabetes mellitus gelişmesine katkıda bulunuyor olabilir. Bu çalışmada, renal transplantasyon uygulanan hastalarda kullanılan farklı immünsupresif ilaçların inkretinler üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmaya, bilinen diyabet öyküsü olmayan, siklosporin tedavisi alan 15 renal transplant hastası, takrolimus tedavisi alan 15 renal transplant hastası ve kontrol grubu olarak 15 sağlıklı gönüllü olmak üzere üç grup halinde toplam 45 kişi alındı. Hastalara 75 gr glukoz ile oral glukoz tolerans testi yapıldı. 0., 30., 60., 90. ve 120. dakikalarda Glukagon-like peptid 1 (GLP-1) ve Glucose-dependent Insulinotropic Polypeptide (GIP) ölçümleri yapıldı. Her üç grup arasında; bazal, 30. dakika ve 120 dakikalardaki GLP-1 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptandı (sırası ile p<0,001, p=0,026 ve p<0,001). Bazal GLP-1 düzeyi hem siklosporin grubunda, hem de takrolimus grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti (sırası ile p<0,001 ve p=0,033). Siklosporin grubunun bazal GLP-1 düzeyleri, takrolimus grubuna göre, istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek saptandı (p=0,003). 30.ve 90. dakikalardaki GLP-1 düzeyleri, takrolimus grubunda siklosporin grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksekti (sırası ile p=0,009 ve p=0,042). 120. dakikadaki GLP-1 düzeyleri siklosporin grubunda takrolimus grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti p=0,01). Pik GLP-1 düzeylerine takrolimus grubunda ve kontrol grubunda 30. dakikada ulaşılırken, en yüksek GLP-1 düzeylerine siklosporin grubunda 120. dakikada ulaşılmıştır. Üç grup arasında 120. dakika GIP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,005). Siklosporin grubu ile kontrol grubu arasında 30., 60., 90. ve 120. dakika GIP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırası ile p=0,04, p=0,049, p=0,040 ve p=0,002). Maksimum GLP-1 düzeyleri ile bazal GLP-1 düzeyleri arasındaki fark (∆GLP-1), gruplar arasında karşılaştırıldığında üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,0001). Siklosporin grubu ile kontrol ve takrolimus grubu arasında, ∆GLP-1 yönünden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark vardı (sırası ile p<0,0001 ve p=0,003). Maksimum GIP düzeyleri ile bazal GIP düzeyleri arasındaki fark (∆GIP), gruplar arasında karşılaştırıldığında üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p=0,029). Bu bulgular takrolimus kullanan renal transplant hastalarında oral glukoz yüküne GLP-1 yanıtının korunmuş olmasına karşın, siklosporin kullanan renal transplant hastalarında bazal olarak daha yüksek bir GLP-1 düzeyinin olduğunu ve oral glukoz yüküne körelmiş ve zamansal olarak bozulmuş bir GLP-1 yanıtının söz konusu olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: İnkretin, GLP-1, GIP, post-transplant diyabet, renal tranplantasyon.
Hipotiroidili hastalarda inkretin düzeyleri ve tedaviyle inkretin düzeylerinin değişiminin incelenmesi
hormonları karbonhidrat metabolizmasını ve insülin sekresyonunu etkileyebilmektedir. İnkretin etki oral besin alımı sonrası ortaya çıkan insülin salınımının çoğunluğundan sorumludur. Ayrıca tiroid hormonlarının insülin sekresyonu, insülin direnci ve glukoz metabolizmasına etkilerinde inkretin hormonlarda rol oynuyor olabilir. Bu çalışmamızda tiroid hormonlarının insülin direnci ve glukoz metabolizması üzerindeki etkilerinde inkretin hormonlarının rolü olup olmadığını saptamayı amaçladık. Çalışmaya 13'er kişiden oluşan 2 grup halinde hipotiroidili hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 26 kişi alındı ve bu gruplar birbirleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca hipotiroidi grubundaki hastalarda tedavi ile ötiroid durum sağlandıktan sonra testler tekrar edilerek hipotiroidi ve ötiroidi durumlarındaki veriler karşılaştırıldı. Hastalara 75 gr glukoz ile oral glukoz tolerans testi yapıldı. 0., 30., 60., 90. ve 120. dakikalarda glukoz, insülin, c-peptid, GLP-1 ve GIP ölçümleri yapıldı. Hipotiroidi grubunda tedaviyle ötiroidi sağlandıktan sonra bel çevresi azaldı (p=0,026). Hipotiroidi ve kontrol grupları arasında OGTT sırasındaki glukoz, insülin ve c-peptid düzeylerine bakıldığında fark saptanmadı. Hipotiroidi grubunda tedaviyle ötiroidi sağlandıktan sonra 60. dakikadaki glukoz ve c-peptid düzeyleri azaldı (sırasıyla p=0,05, p=0,046). Hipotiroidi ve kontrol grupları arasında OGTT sırasındaki GLP-1 yanıtlarına bakıldığında fark saptanmadı. Hipotiroidi grubunda pik GLP-1 düzeyleri 90. dakikada saptanırken, kontrol grubunda pik GLP-1 değerine 30. dakikada ulaşılmıştır. Hipotiroidi ve kontrol grupları arasında OGTT sırasındaki GIP yanıtlarına bakıldığında fark saptanmadı. Hipotiroidi grubunda en yüksek GIP değerine 60. dakikada ulaşılırken, kontrol grubunun en yüksek GIP değeri 90. dakikada elde edilmiştir. Hipotiroidili grubunda tedavi öncesi ve ötiroidi sağlandıktan sonraki değerlendirmede; OGTT sırasındaki GLP-1 yanıtlarına bakıldığında gruplar arasında fark saptanmadı. Hipotiroidi grubunda tedavi öncesi en yüksek GLP-1 düzeyi 90. dakikada, tedavi sonrasında ise en yüksek GLP-1 düzeyi 30. dakikada saptandı. Hipotiroidili grubunda tedavi öncesi ve ötiroidi sağlandıktan sonraki değerlendirmede; OGTT sırasındaki GIP yanıtlarına bakıldığında gruplar arasında fark saptanmadı. Hipotiroidi grubunda en yüksek GIP düzeyine 60. dakikada, tedavi sonrasında ise en yüksek GIP düzeyine 30. dakikada ulaşıldığı görülmüştür. Sonuç olarak, hipotiroidli hastalarda inkretin sistem hormonlarının özellikle pik yanıtlarının önemli oranda etkilendiği ve hipotiroidinin düzeltilmesiyle inkretin sistemde önemli değişimler olduğu görülmüştür Anahtar kelimeler: Hipotiroidi, OGTT, inkretin, GLP-1, GIP
Hipertiroidili hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası GLP-1 ve gıp düzeyinin değişiminin incelenmesi
Oral olarak verilen glukozun aynı miktardaki kan glukoz yükselmesine neden olacak kadar intravenöz glukoza göre daha belirgin insülin yanıtı oluşturması inkretin etkisi olarak bilinir. İnkretin etkinin eksikliği, rölatif insülin eksikliği ve hiperglisemiye neden olmaktadır. İnkretin etkiden sorumlu başlıca hormonlar; GIP ve GLP-1'dir. Tiroid hormonları (T4 ve T3) barsaklardan glukoz emilimini hızlandırmakta, glikojen depolarından glukoz salınımını artırmakta ve insülinin hepatik yıkımını etkilemektedirler. Hipertiroidili hastalarda gelişen glukoz intoleransı ve hiperglisemi inkretin düzeyindeki olumsuz etkilere bağlı olabilir hipotezinden yola çıkarak, çalışmamızda hipertiroidili hastalarda inkretin düzeylerini ve hipertiroidi tedavisi ile inkretin düzeylerinin değişimini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 12'şer kişiden oluşan 2 grup halinde hipertiroidili hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 24 kişi alındı ve bu gruplar birbirleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca hipertiroidi grubundaki hastalarda tedavi ile ötiroid durum sağlandıktan sonra testler tekrarlanarak hipertiroidi ve ötiroidi durumlarındaki veriler karşılaştırıldı. Hastalara 75 gr glukoz ile oral glukoz tolerans testi yapıldı. 0., 30., 60., 90. ve 120. dakikalarda GLP-1 ve GIP ölçümleri yapıldı. Hipertiroidi ve kontrol gruplarında oral glukoz yüküne zamansal GLP-1 ve GIP yanıtlarında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı. Her iki gruptada pik GLP-1 düzeyine 60. dakikada ulaşılırken, pik GIP düzeyine 90. dakikada ulaşıldı. Hipertiroidi ve kontrol grubunun inkretin düzeylerinin eğri altındaki alanları (EAA) karşılaştırıldığında, GLP-1 ve GIP için hesaplanan EAA'da hipertiroidi ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı. Hipertiroidi grubunda tedavi öncesi ve ötiroidi sağlandıktan sonra yapılan GLP-1 ve GIP ölçümlerine değişme saptanmadı. Hipertiroidi grubunda tedavi öncesi en yüksek GLP-1 düzeyi 60. dakikada saptandı ancak bu grupta ötiroidi sağlandıktan sonra yapılan değerlendirmede pik GLP-1 düzeyine 30. dakikada ulaşıldı. Hipertiroidi grubunda tedavi öncesi pik GIP değerlerine 90. dakikada ulaşılırken, tadaviyle ötiroidi sağlandıktan sonra pik GIP değerlerine 30. dakika ulaşıldı. Hipertiroidi grubunda tedavi öncesi ve ötiroidi sağlandıktan sonra inkretin düzeylerinin EAA'ları karşılaştırıldığında; ötiroidi sağlandıktan sonra GLP-1 ve GIP için hesaplanan EAA'ların değişmediği saptandı. Bu bulgular bize hipertiroidili hastalarda oral glukoz yüküne inkretin yanıtının korunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bilindiği gibi hipertiroidide barsak transit zamanı hızlanmıştır ve bu durum GLP-1 ve GIP salınımını etkilemektedir. Çalışmamıza alınan hastalarda bu durumu standardize etmek mümkün olmamıştır. Ayrıca çalışmamıza alınan hasta sayısının kısıtlı olmasından dolayı sonuçları genel popülasyona uyarlamak zor olacaktır. Çalışmamız bu konuda yapılan ilk çalışma olduğu için daha geniş ve homojen hasta gruplarını içeren çalışmaların yapılması için yol gösterici olacaktır
65 yaş ve üzeri tip 2 diyabetli bireylerde sarkopeni sıklığının saptanması ve sarkopeni risk faktörlerinin tanımlanması
Amaç: Bu çalışmada 65 yaş ve üzeri tip 2 diyabetik hastalarda sarkopeni sıklığı ve bunu etkileyen risk faktörlerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine ayaktan başvuran65 yaş ve üzeri 40 erkek, 60 kadın olmak üzere 100 adet tip 2 diyabetik hasta alındı. Hastaların antropometrik ölçümleri yapıldı, kapsamlı geriatri değerlendirme testleri, biyoelektrik-empedans analiz yöntemi (BIA) ve el sıkma kuvvet ölçümü uygulandı. Sarkopeni tanısında yağsız kütle indeksi (FFMI) ve el sıkma kuvvet ölçümü kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalamaları 71, 81± 5,59 yıl idi.Sarkopeni prevelansı %22(kadınlarda %23,3'ü, erkeklerde %20) saptandı. Sarkopenik hastaların, kilo ortalaması (p: 0.043), VKİ ortalaması (p: 0,048), bel çevreleri ortalaması (p: 0,000), BKO ortalaması (p: 0,000), sağ MAC ortalaması (p: 0,002), sol MAC ortalaması (p: 0,001), sağ CC ortalaması (p: 0,000), sol CC ortalaması (p: 0,000) ve yürüme hızları ortalaması (p:0,03) istatistiksel olarak sarkopenik olmayanlara göre daha düşük bulundu. Sarkopenik hastalarda sarkopenik olmayanlara göre osteoporoz (p: 0.000) sıklığı daha fazla bulundu. Sarkopenik olan hastalarda, sarkopenik olmayanlara göre KATZdeğerlendirme testinde bağımlı olan kişi sayısı daha fazla (p: 0,002), LB değerlendirme testine göre bağımlı olan kişi sayısı daha az (p: 0.000) ve MNA-sf değerlendirme testine göre ise malnütrisyonlu kişi sayısı daha fazla (p: 0.000) saptandı.FFMI, yağsız vücut kütlesi indeksi (ALM/BKI) ile anlamlı ve pozitif yönde orta derecede bir korelasyon saptandı(r: 0.487, p<0.001). Sonuç: Sarkopeni, yaşlı ve uzun süreli diyabetik hastaların önemli bir sağlık sorunudur. Diyabetik hastalar, diğer kronik komplikasyonlarda olduğu gibi sarkopeni açısından da değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler; kas kaybı, diyabet, sarkopeni
65 yaş ve üzeri tip 2 diyabetli bireylerde sarkopeni risk faktörlerinin belirlenmesi
Amaç: Sarkopeni ilerleyici ve yaygın kas gücünün kaybı ile karakterize olan fiziksel bağımlılık, düşmeler, kötü yaşam kalitesi ve mortalite gibi olumsuz sonuçlara neden olabilen bir geriatrik sendromdur. Tip 2 diyabetli hastalarda da sarkopeni sıklığının arttığı bilinmektedir. Bu çalışmada 65 yaş ve üzeri tip 2 diyabetli hastalarda sarkopeni risk faktörlerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniğine ayaktan başvuran 65 yaş ve üzeri tip 2 diyabetik 109 erkek, 93 kadın olmak üzere 202 adet hasta alındı. Hastaların antropometrik ölçümleri yapıldı. Sarkopeni tanısı için EWGSOP2 kriterleri kullanıldı. Başvuran bütün hastalara SARC-F testi, Lawton-Brody enstrümantal günlük yaşam aktivite skalası, Tinetti denge ve yürüme testi uygulandı. El kavrama gücü, kas kütlesi ve yürüme hızı ölçüldü. Sarkopeni tanısında BIA ile ölçülen yağsız kütle indeksi (FFMI) kullanıldı. Kullanılan ilaçlar, komorbiditeleri, diyabet komplikasyonları, vitamin D, kreatinin, albümin, ALT, hemoglobin, HbA1C, TSH, LDL, trigliserit düzeyi kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalamaları 70,43±4,85 yıldı. Sarkopeni prevalansı %25,2 (kadınlarda %32,3, erkeklerde %19,3) saptandı. Sarkopeni hastalarının %72,5'inde ağır sarkopeni gözlendi. 65-74 yaş arası sarkopeni yüzdesi %20,9, 75 yaş ve üzeri sarkopeni yüzdesi %43,6 olup ileri yaş hastalarda sarkopeni görülme yüzdesinin daha yüksek olduğu saptandı (p=0,003). Sarkopeni hastalarının SARF-C değerleri sarkopeni olmayanlara göre daha yüksek (p<0,001), kavrama gücü (p<0,001), günlük yaşam aktivite skoru (p=0,039), Tinetti denge skoru (p<0,001), Tinetti yürüme skoru (p<0,001), yürüme hızı (p<0,001) ve BIA değerleri (p<0,001) istatistiksel olarak daha düşük gözlendi. Hastaların VKİ değerlerine (p=0,95) ve diyabet süresine (p=0,316) göre sarkopeni oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık belirlenmedi. Sarkopenili hastalarda vitamin D (p=0,028) ve albümin (p=0,027) değerlerinin daha düşük olduğu gözlendi. TSH 51 anormal (%41,9) olanlarda sarkopeni, normal (%22,6) olanlara göre daha sık görüldü (p=0,024). Hastaların hemoglobin değerleri (p=0,427), anemi (p=0,242), ALT (p=0,157), GFR (p=0,383), LDL (p=0,333), TG (p=0,402), HbA1c (p=0,215) ve kalsiyum değerleri (p=0,801) ile sarkopeni arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Düşük vücut ağırlığı (OR:0,966; %95 CI: 0,936-0,997; p=0,031), retinopati varlığı (OR:3,524; %95 CI: 1,03-12,059; p=0,045) ve nöropati varlığının (OR:3,137; %95 CI: 1,345-7,314; p=0,008) sarkopeni için risk faktörü olduğu görüldü. Sonuç: Sarkopeni risk faktörleri olarak düşük vücut ağırlığı, retinopati, nöropati belirlenmiştir. Diyabet regülasyonu sağlanarak mikrovasküler komplikasyonlarla birlikte sarkopeni gelişimi de önlenebilir. Anahtar Kelimeler: Sarkopeni, Tip 2 Diyabet, Yaşlılık
Prolaktinomalı hastalarda inkretin düzeylerinin araştırılması
Prolaktin ile glikoz metabolizması arasında ilişki olduğuna dair çelişkili sonuçlar yayınlanmıştır. Hiperprolaktinemi, inkretinler üzerindeki muhtemel etkileri ile insülin direnci ve DM gelişimine neden olabilir. Çalışmamızda, prolaktinomalı hastalarda inkretin sistemin sağlıklı olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya bilinen diyabet öyküsü olmayan 13 prolaktinomalı hasta ve kontrol grubu olarak 13 sağlıklı gönüllü alındı. Tamamına 75 gr glikoz ile oral glikoz tolerans testi yapıldı. 0., 30., 60., 90. ve 120. dakikalarda glikoz, insülin, Glukagon-like peptid 1 (GLP-1) ve Glucose-dependent Insulinotropic Polypeptide (GIP) düzeyleri ölçüldü. Bazal glikoz düzeyleri her iki grupta benzerdi (p> 0.05). Oral glikoz tolerans testinde prolaktinoması olan grubun glikoz düzeyleri sağlıklı gruba göre 30. dakikadan sonraki takiplerde daha yüksek düzeyde izlenmesine rağmen, OGTT boyunca (30., 60., 90. ve 120. dakikalar) her iki grup arasındaki glikoz değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p> 0.05). Ancak grupların birbirine paralelliği değerlendirildiğinde prolaktinoması olan grupta sağlıklı gönüllülerin olduğu gruba göre 30. dakikadan sonra hızlı düşüş olmaması istatistiksel olarak anlamlıdır (p= 0.035). Hem bazal insülin düzeyleri, hem de OGTT boyunca ölçülen insülin düzeylerinde (30, 60., 90. ve 120. dakikalar) her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p> 0.05). Bazal GLP-1 ölçümü ve OGTT boyunca yapılan tüm ölçümlerde GLP-1, prolaktinoma grubunda ve sağlıklı kontrol grubunda benzer bulundu (p> 0.05). GLP-1 ölçümleri Eğri altında kalan alanlar (EAA) değerlendirildiğinde de gruplar arasındaki toplamdaki ortalama; prolaktinoma grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre belirgin daha düşük olduğu görülse de, istatistiksel anlamlı farklılık saptanamadı (p= 0.088). İki grup arasında GIP düzeyleri değerlendirildiğinde, bazal ve OGTT boyunca ölçülen GIP düzeyleri belirgin düşüktü. İstatistiksel olarak bazal GIP düzeyleri arasında farklılık mevcuttu (p= 0,024). OGTT boyunca GIP düzeylerinin 30., 90. ve 120. dakika ölçümlerinde istatistiksel olarak farklılık izlendi (sırasıyla p= 0,006, p= 0,015, p= 0,035). GIP düzeyi Eğri altında kalan alanlar (EAA) değerlendirildiğinde; prolaktinoma grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı farklılık mevcuttu (p= 0.011). Bu bulgular bize istatistiksel olarak anlamlı olan GIP düzeyi ve anlamlı olmasa dahi GLP-1, glikoz ve insülin düzeyi farklılığı prolaktinomalı hastalarda diyabete yatkınlık ve artmış insülin direncinin mekanizmasında inkretinlerin rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Prolaktinoma ve/veya hiperprolaktinemili hastalarda glikoz metabolizması bozukluğu ile inkretin etki arasında olası ilişkiyi gösterebilmek için daha geniş vaka serilerinde yapılacak çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: GLP-1, GIP, İnkretin, Prolaktinoma, Hiperprolaktinemi
Hiperglisemi ile yatan diyabetli hastaların hastanede tedavi yönetimi ile taburculuk sonrası kan şekerini etkileyen faktörlerin belirlenmesi
ÖZET Amaç: Bu çalışma kan glukozu yüksekliği nedeni ile hastaneye yatan hastaların diyabet ve beslenme eğitimi verildikten, kan glukozu kontrolü sağlandıktan sonra taburculuk zamanını takip eden dönemde evde sık kan glukozu ölçümü yapanlar ile daha seyrek kan glukozu ölçümü yapanlar arasında glisemik kontrol açısından fark olup olmadığını araştırmaktır. Yöntem: Bu araştırma, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kliniğinde yatarak tedavi edilen, insülin kullanan ve taburcu olana kadar takip edilen araştırma kriterlerine uyan rastgele olarak seçilen 100 (Tip1 ve Tip 2) hasta üzerinde yapıldı. Grup 1(sık ölçüm)'i hastaneden taburcu oldukları dönemde; 1.hafta, 2.hafta, 3.hafta ve 4.hafta, Grup 2(daha az ölçüm)'yi 1.hafta ve 4.hafta da bir gün 7 noktalı kapiller kan glukozu ölçümü yapan hastalar oluşturdu. Analizler SPSS 22,0 paket programı ile yapıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların % 55'inin sadece insülin, % 45'inin Oral antidiyabetik (OAD) ve insülin kullanmaktadır. Her iki grubun hastanede yattıkları dönemde açlık kan glukozu ortalamaları benzerdi (p=0,268). Taburculuk sonrasında her iki grupta 7 noktalı kan şekeri değerlerinin hepsinde kötüleşme saptandı (p<0.05). Taburculuk sonrası 4. haftada Grup 1'deki hastaların AKŞ ortalaması 150,80±59,88 mg/dl, Grup 2'deki hastaların ise 199,62±81,27mg/dl olarak bulundu (p=0.002). Grup 2'deki hastalarda yatışlarından 1 yıl sonrasında HbA1c'de % 0,51 düşme olurken (p>0.05), Grup 1'deki hastalarda ise % 1,04 düşme saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Evde kan şekeri ölçümünün sık yapılması ve telefon ile hastalarla iletişime geçilmesi hastaların öz yönetimine katkı sağlayarak glisemik kontrolü iyileştirebilir. Anahtar Kelimeler: Hiperglisemi, Diabetes mellitus, Glisemik kontrol, kapiller kan şekeri ölçümü
İnsülin kullanan tip 2 diyabetik hastalarda insülin tedavi uyumu ve bunu etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Amaç: Bu araştırmada, tip 2 diyabetli hastalarda; insülin tedavi uyumu ve bunu etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Burdur Bucak Devlet Hastanesi İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran ve insülin tedavisi alan 100, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran ve insülin tedavisi alan 200, Akdeniz Üniversitesi Endokrinoloji Bölümü polikliniklerine başvuran ve insülin tedavisi alan 200 hasta çalışmaya alındı ve anket formu uygulandı. Bulgular: Hastaların %65,2'sine ilk insülin tedavisini İç Hastalıkları uzmanı tarafından başlanılmış olup ilk olarak %44 oranla bazal insülin tercih edildiği saptanmıştır. Çalışma esnasında en çok kullanılan %38,2 oranla premiks insülin olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların %58'i diyabet eğitimi almış olup, %91'ine diyabet hemşiresi tarafından eğitim verilmiştir. Hipoglisemi yaşadıkları tespit edilen hastaların eğitimlerini daha yüksek oranlarda doktorlar verirken, yaşamayanların eğitimlerini diyabet hemşirelerinin verdikleri tespit edilmiştir (X2=5,13, p<0,05). Son bir ayda hipoglisemi geçiren hastaların uyguladıkları insülin sayısının hipoglisemi geçirmeyenlere göre daha yüksek düzeyde olduğu belirlenmiştir. (t=3,23, p<0,05). Son bir ayda hipoglisemi geçiren hastaların uyguladıkları günlük insülin dozu geçirmeyenlere göre daha yüksek bulunmuştur (t=4,31, p<0,05). Doz atlaması yapan gruplarda yapmayanlara göre daha yüksek oranda doktorların, doz atlaması yapmayan gruplarda ise daha yüksek oranda diyabet hemşirelerinin insülin eğitimi verdiği saptanmıştır (X2=21,05, p<0,05). Doz atlayan hastaların uyguladıkları insülin doz sayısının atlamayanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu belirlenmiş (t=4,91, p<0,05), doz atlayan hastaların uyguladıkları insülin uygulama sayısının atlamayanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu tespit edilmiştir (t=5,87, p<0,05). Sonuç: Daha fazla enjeksiyon yapan ve daha yüksek doz insülin kullananlarda hipoglisemi riski yüksek bulunmuştur. Hastalara diyabet hemşiresi tarafından eğitim verilmesi hipoglisemi riskini azaltmakta, insülin uyumunu arttırmaktadır. Anahtar kelimeler: Tip 2 diyabet, İnsülin tedavi uyumu, İnsülin Tedavisi
Gelişmekte olan ülkelerin enerji politikalarında ve iklim değişikliği azaltımı stratejilerinde nükleer enerjinin rolünün değerlendirilmesi
Nuclear energy is considered as one of the climate change mitigation options in the energy supply sector by substituting electricity generated from base load fossil fueled power plants reducing GHG emissions. Internalizing the costs of CO2 emissions provides an additional economic incentive for investment in nuclear energy both in developed and developing countries. While developed countries with stable energy demand are focused on the robustness and resilience of their energy systems, the priority of developing countries continues to be the strengthening of energy security in order to supply their increasing energy demand. Climate change is one of the major global commons problems of our society which requires long-term and ambitious strategies in order to transform the socioeconomic development to low-carbon energy pathways. The role of nuclear energy in transformation of the energy sector has been assessed by the climate change community on regional and global scales using various integrated assessment models. However there is a gap between the results of these studies and the quantitative commitments of countries for climate change mitigation in their NDCs submitted to the UNFCCC resulting in higher GHG emissions. In this study I show that the role of low-carbon energy supply options for climate change mitigation depends on global socioeconomic development pathways especially for developing countries already facing a transition in their economies and energy systems. The role of nuclear energy for supplying the electricity required for developing countries is dependent on global socio-economic pathways supporting investment in most stringent GHG emissions scenarios. Expert elicitation was used for MCA of energy supply system modeling results by integrating CO2 emissions from power sector, flexibility of the electricity grid to supply peak load demand, change in welfare from carbon tax and transfer of revenues for subsidizing renewable energy, and the total discounted energy system costs. The results show that for the second commitment period of the Paris Agreement, the role of nuclear energy is for supporting the transition of the energy system to a low carbon future for both green transformation and regional rivalry scenarios.