Theses supervised by Prof. Dr. Yusuf Nergiz
10 theses · Dicle University
Çörek otu yağı, metformin ve vitamin-E' nin deneysel diyabetik ratlarda fertilite potansiyeli, testiküler ve spermatolojik karakter üzerindeki koruyucu etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, STZ ile indüklenen diyabetik ratların testislerinde oluşan hasara karşı, çörek otu yağı, metformin ve vitamin E'nin olası etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Otuz erkek rat beş eşit gruba ayrıldı. Gruplar; kontrol, diyabet, diyabet+çörek otu yağı, diyabet+metformin ve diyabet+vitamin E grubu olarak ayrıldı. 4 grup, diyabet oluşturmak için tek doz streptozotosin (45 mg/kg, ip) ile indüklendi. Diyabet+çörek otu yağı grubuna (2.5 ml/kg/gün) çörek otu yağı, diyabet+metformin grubuna (100 mg/kg/gün) metformin, diyabet+vitamin E grubuna (100 mg/kg/gün) vitamin E oral yolla verildi. Sekiz haftalık deney sonunda kan şekeri düzeyleri analiz edildi. Histolojik incelemeler için testisler disseke edilerek, rutin parafin doku takibine alındı. Kesitlerde H-E, PAS ve Van Gieson'nın histopatolojik değerlendirmesi, PCNA ve kaspaz-3'ün immünohistokimyasal tespiti ve Apoptotik indeks için TUNEL-Assay uygulandı. Diyabet Grubunda, tüm testis kesitlerinde seminifer tubüllerde düzensizlik, dejenerasyon ve atrofik tubüller izlendi. Çörek otu yağı grubu testis kesitlerinde, testiküler hasar çok hafif seyrediyordu. Metformin grubu testis kesitlerinde, lumene deskuame olmuş dejenere spermatogenik hücreler, damarlarda konjesyon ve interstisyel ödem izlendi. İmmunohistokimyasal incelemede ise Diyabet grubunda bazı spermatogenetik hücreler PCNA ekspresyonunda azalma, Kaspas-3 aktivitesinde artış ve TUNEL Assay analizinde artış olduğu tespit edildi. Çörek otu yağı grubunda, Metformin ve vitamin E grubuna göre spermatogenetik hücrelerde apopitotik index daha azalma göstermiştir. Diyabetin sıçan testislerinde oluşturduğu lezyonlarının tedavisinde metformin ile vitamin E'nin kısmen yararlı olduğu, buna karşı çörek otu yağının daha etkili olduğu kanaatine varıldı.
Gestasyonel diyabet, preeklampsi, HELLP sendromu ve normal gebelerde göbek kordonu histopatolojik değişiklikleri
Gestasyonel diyabet, preeklampsi, HELLP sendromu ve normal gebelerde göbek kordonu histopatolojik değişiklikleri. Giriş ve amaç: Preeklampsi, HELLP sendromu ve gestasyonel diyabet gebelikte oldukça sık görülen komplikasyonlardır. Bu çalışmada; preeklampsi, HELLP sendromu ve gestasyonel diyabet ile normal gebelerin göbek kordonunda endotel farklılıkları, damar duvar yapıları, mast hücre yoğunluklarının karşılaştırılarak herhangi bir farklılığın olup olmadığını morfometrik ölçümler yaparak, bazal laminanın yapısı ve kalınlığının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve metod: Çalışmada normal gebeler, preeklampsi, gestasyonel diyabet ve HELLP sendromu tanısı konulan gebelerin postpartum göbek kordonlarından örnekleme alındı. Çalışma 4 grupun her birinden 15 tane göbek kordonu alınıp, toplam 60 olgu olarak gerçekleştirildi. Doğum sırasında alınan göbek kordonu örnekleri %10 luk nötral formalinde fikse edilerek rutin doku takibine alındı. Parafin bloklardan elde edilen seri histolojik kesitlere Hematoksilen-Eozin, Masson trikrom, Periodik Asit Schiff ve toluidin mavisi boyaları uygulandı. Elde edilen preparatlar Zeiss Imager 2 ışık mikroskobunda değerlendirilerek mikrografları alındı. Morfometrik ölçümler istatistiksel olarak SPSS programı ile değerlendirildi. Bulgular: Gestasyonel diyabet olgularında umblikal arter duvarında kollajen artışına bağlı aşırı kalınlaşma ve lümende daralma ile Wharton jelinde ayrışma görüldü. Mediyayı oluşturan düz kas hücrelerinde vakuolizasyon ve kas liflerinde ayrışmalar izlenirken, endotelde bombeleşme ve harabiyet izlendi. Preeklamptik gebelerin en belirgin yapısal değişikliği, endotel zedelenmesi ve göbek kordonu arteri mediyal tabakasında kollajen lif artışına bağlı olarak asimetrik kalınlaşma olarak saptandı. HELLP'li olgularda mediyada kas lifleri arasında diffüz ödem ve kollajen artışı nedeniyle umblikal arter duvarında aşırı kalınlaşma ve lümen daralması çok belirgin olarak izlendi. HELLP'li olgularda diğer bir çarpıcı bulgu ise preeklampsi ve gestasyonel diyabet olgularında rastlanılmayan bulgu olarak umblikal arter duvarında intramüsküler hemorajilerin izlenmesidir. Olguların pek çoğunda Wharton jelinde ayrışmalar, amniyotik epitelde metaplazik değişiklikler ve bazal laminada bariz kalınlaşma saptandı. Morfometrik ölçümler sonucu, gestasyonel diyabet, preeklapmsi ve HELLP gruplarının her üçünde arter duvarında kollajen artışına bağlı kalınlaşma ve lümende daralma ile ven mediyasında kalınlaşma tespit edildi (p=0.000). Umblikal ven dilatasyonu sadece gestasyonel diyabette anlamlı görüldü (p=0.005). Umblikal kord total çevre ve çap artışı ise gestasyonel diyabet grubunda anlamlı bulundu (p=0.000). Preeklampsi, HELLP ve gestasyonel diyabetin endotelial hücre harabiyeti olgusunu gösterdiği bilinmektedir. Çalışmamızda bunun yanı sıra göbek kordonu kesit alanının gestasyonel diyabette diğer gruplara oranla daha büyük olduğu sonucuna ulaştık. Ayrıca çalışmamızda mikroskobik vasküler değişiklikler gözlendi. Fetüs gelişiminde, Preeklampsi, HELLP ve GDM'li hastaların göbek kordonlarının arasındaki ilişkinin ortaya konulması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Göbek kordonu, preeklampsi, gestasyonel diyabet, HELLP sendromu, Wharton jeli.
Normotensif ve preeklamptik plasentaların histolojik ve histokimyasal olarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, normotensif ve preeklamptik plasentaların histopatolojisi ve alkalin fosfataz aktivitesinin lokalizasyonunu ortaya konulması amaçlanmıştır. Materyal ve metod:Çalışmamızda,10 adet normotansif ve 10 adet preeklamptik hastalardan elde edilen toplam 20 plasentada çalışıldı.Plesentalardan 1x1x1 cm3 cm kalınlığında doku parçaları alınarak %10'luk nötral formalinde fikse edildikten sonra histolojik inceleme için rutin parafin takibine alındı. Elde edilen parafin bloklardan 4 µm kalınlığında seri kesitler alındı. Bu kesitlerden bir bölümü histopatolojik inceleme için Hematoksilen-Eozin, Masson trikrom ve PAS ile boyandı. Geriye kalan parafin kesitleri ise sialinize lamlara alınarak oda sıcaklığında 1 saat bekletildikten sonra alkalin fosfat enzim aktivitesi için Gomori yöntemiyle boyandı.Elde edilen preparatlar ışık mikroskobunda değerlendirilerek mikrografları çekildi. Bulgular: Kontrol grubu plasenta kesitlerinde, histolojik yapısı ve trofoblast bazal membranları normal kalınlıkta izlendi. Alkalen fosfataz enzimatik aktivitesi açısından değerlendirildiğinde sinsityotrofoblastların iç ve dış membranlarında güçlü pozitif reaksiyon göstermesine karşın, sitotrofoblastlar, villöz stroma ve maternal desiduada enzimatik aktiviteye rastlanmadı. Preeklampsi grubu plasentaların terminal villus kapillerinde dilatasyon, proliferasyon, sinstyal köprüler ile sinsityal düğümlerin sayısında artış yanı sıra vaskülosinsityal ve trofoblast bazal membranlarında belirgin bir kalınlaşma izlendi.Sinsityotrofoblastların iç ve dış membranlarında alkalin fosfataz aktivitesinin azaldığı, villöz stroma ve maternal desiduada ise hiç görülmediği tespit edildi. Sonuç:Preeklampsi grubu plasentalarda,sinsityal düğüm, sinsityal köprü, perivillöz fibrin birikimi ve trofoblast bazal membran kalınlığında belirgin bir artış görüldü.Alkalin fosfataz enzimatik aktivitesi açısından normotensif grubu plasentalarda çok güçlü pozitif reaksiyon olmasına karşın preeklamptik grupta bu reaksiyonun zayıf olduğu izlendi. Anahtar kelimeler: Plasenta, Preeklampsi,Alkalen fosfatataz,Işık mikroskobu.
Kronik immobilizasyon stresinde vitamin E'nin koruyucu etkisinin fare adrenal bezinde araştırılması
Amaç: Kronik immobilizasyon stresinde vitamin E'nin etkilerinin fare sürrenallerinde araştırılması ve stres sonrası davranışsal değişimlerini incelemektir. Gereç ve Yöntem: 10 haftalık 30 gram 28 adet BALB/C erkek fareler yedişerli 4 gruba bölündü. Kontrol grubuna 7 gün süreyle 0.1ml serum fizyolojik, Vitamin E grubuna ise 30 mg/kg/gün E vitamini orogastrik verildi. Stres grubunda fareler dar alanda hareketsiz kalacak şekilde kafese konuldu. Bu işlem 6 saat/7 gün uygulandı. Vitamin E+stres grubuna ise aynı prosedürle immobilizasyon stresinden 1 saat önce 30 mg/kg/gün dozunda vitamin E orogastrik yoldan verildi. Yedinci günün sonunda tüm hayvanlara açık alan, yükseltilmiş-artı labirent ve zorunlu yüzme testleri uygulandı. Hayvanlar sakrifiye edilip sol sürrenaller Bouinde fikse edildi. Rutin doku takibinden sonra 5 mikrometrelik kesitlere hematoksilen-eozin ve azan boyama yapıldı. Preparatlar değerlendirilerek fotomikrografları alındı. Bulgular: Stres grubunda hematoksilen-eozin kesitlerinde, adrenal kortekste atrofi, özellikle zona fasikülatada; medullada hipertrofi saptandı. Bazı kesitlerde adrenal kortekste yağ damlacıkları içeren açık ve içermeyen koyu bölgeler seçilmekteydi. Zona glomerulozada kontrol grubuyla karşılaştırıldığında nispi bir azalma ile birlikte granuloza hücrelerinin hipertrofik ve kondanse çekirdekler içerdiği izlendi. Korteks ve medullada kapiller dilatasyon, damar duvarında incelme ve hemoraji izlendi. Azan boyası kesitlerinde kapsulada incelme, korteks ve medullada minimal düzeyde interstisyel fibrozis, kortikomedullar bölgede kollajen artışına bağlı yoğun fibrozis saptandı. İmmobilizasyon stresinden önce vitamin E verilen farelerin sürrenal kesitlerinde; stres grubuna göre histopatolojik bulguların büyük çapta düzeldiği ancak kortikal sinüzoidlerde dilatasyon ve interstisyel fibrozisin kısmen devam ettiği gözlendi. Sonuç: İmmobilizasyon stresinin fare adrenal bezinde morfometrik ve histopatolojik değişikliklere neden olduğu ve olumsuz etkilerin vitamin E uygulamasıyla büyük çapta önlenebileceği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Fare, adrenal bez, psikofarmakolojik testler, stres, ışık mikroskobu.
Preeklampsili olguların term plasentalarındaki demir birikimlerinin histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi
Preeklampsi, tüm gebeliklerin yaklaşık % 2-8'ini etkileyen, anne ve yenidoğanda mortalite ve morbiditenin önemli bir nedeni olan, hipertansif ve multisistem tutulumlu bir hastalıktır. Plasentanın varlığında gelişir ve preeklampsi patogenezi plasental anomalilerle ilişkilidir.Plasenta üzerinde yapılan klasik immünohistokimyasal çalışmalar, normal bir gebeliğin ilk yarısı boyunca, plasentadaki demir depolanmasında lineer bir artış olduğunu, ancak normal üçüncü trimester plasentalarında bu depoların azaldığını göstermişlerdir.Bu çalışma, 36 hafta ve üzerindeki, 20 preeklamptik ve 10 normal gebelik olmak üzere, toplam 30 plasenta üzerinde yapıldı. Hasta ve kontrol grubunda maternal kanda transferrin, ferritin, serum demiri ve total demir bağlama kapasitesi düzeyleri değerlendirildi. Plasental dokulara ait parafin kesitler, histokimyasal ve immünohistokimyasal olarak boyandı ve ışık mikroskobu ile incelendi.Preeklampsi ve normal gebeliklere ait term plasentalardaki demir birikimleri değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Bu amaçla 30 adet term plasenta, histolojik olarak Hematoksilen-Eozin, Masson Trikrom, Prusya Mavisi boyamaları ve immünoperoksidaz yöntemi ile ferritin immünohistokimyası yapılarak, ışık mikroskobik olarak incelendi. Verilerin istatistiksel analizi SPSS bilgisayar programında yapıldı, Mann Whitney U testi kullanıldı ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bu çalışmada, preeklampside fetal sağlığın antenatal olarak değerlendirilmesinde, plasental demir birikimlerinin ve maternal kandaki transferrin, ferritin, serum demiri ve total demir bağlama kapasitesinin kullanılabilirliği değerlendirildi.Anahtar Kelimeler: : Preeklampsi, Plasenta, Demir birikimi, Histoloji, İmmünohistokimya.
Sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan mide ülserinde farklı farmakolojik ajanların koruyucu etkisinin karşılaştırılması
Hareketsizlik ve soğuk stresi, mukozal iskemi ile gastrik mukozal kan akımını düşürürken, serbest radikal üretimini artırarak lipit peroksidasyonunu uyarır, hücre membranında çoklu-doymamış yağ asitlerinin oksitlenmesi ile serbest radikallere bağlı akut ülser oluşturur. Bu çalışmada, sıçanlarda hareketsizlik + soğuk stresi modeliyle oluşturulan akut ülsere karşı, antioksidan ve serbest radikal temizleyici etkinliğe sahip, selenyum, gingko biloba, melatonin ve E vitamini'nin koruyucu etkileri karşılaştırılarak histopatolojik yönden incelendi.Bu çalışmada 7'şer adet Wistar albino cinsi sıçandan oluşan; Kontrol, ülser (serum fizyolojik 0.5 ml/kg), selenyum (sodyum selenit 0.46 mg/ml-0.5ml/kg), gingko biloba (gingko biloba ekstraktı 300 mg/kg), melatonin (melatonin 60 mg/kg) ve E vitamini (E vitamini 60 mg/kg) grubu olmak üzere toplam 6 grup oluşturuldu. Tek doz ilaç uygulaması yapılan gruplara hareketsizlik ve soğuk stresi uygulandı, sıçanlar sakrifiye edildi ve mideleri histopatolojik değerlendirme için alındı.Kontrol grubuna göre; ülser grubunda, mukus ve epitelde kayıp, kanama odakları, hücre infiltrasyonu, mukozal kayıp, segmental mukozal nekroz, ödem ve damar genişlemeleri tespit edildi. Selenyum grubunda, mukus belirgin, epitel kısmen korunmuştu, bezlerde ve çukurcuklarda genişlemeler belirgindi, ödem ve hücre infiltrasyonu görüldü. Gingko biloba grubunda, mukozal erozyon, mukus belirginliği, bezlerde dilatasyon, kanamalar, hücre infiltrasyonu ve ödem gözlendi. Melatonin grubunda, epitelde kayıp, mide çukurcuklarında bezlerde dilatasyon ve hücre infiltrasyonunda azalma izlendi. Mukusta artış gözlenirken, damarlardaki genişlemeler devam etmekteydi. E vitamini grubunda, epitelde dökülmeler ve bezlerde hafif dilatasyon dışında kontrol grubuna benzer bulgular izlendi.Verilen tüm ilaçlar, hareketsizlik ve soğuk stresi ile oluşturulan mide lezyonlarının önlenmesinde etkili olmuş, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında mikroskobik olarak anlamlı derecede farklı bulunmuştur. Melatonin, stres ile oluşturulan mide lezyonlarının önlenmesinde E vitamini'ne yakın derecede etkinlik göstermektedir. Stres ile oluşturulan mide lezyonlarının oluşumunun önlenmesinde en etkili ajanın E vitamini olduğu görülmüştür.
Deneysel korneal anjiyogenezde Cetuximab ve Bevacizumab'ın rolü
Giriş ve Amaç: Anjiyogenez daha önce var olan bir damardan yeni damar oluşumu olarak tanımlanmaktadır. Anjiyogenezin moleküler yapısını tam olarak ortaya koyabilme adına pek çok çalışma deneysel anjiyogenez modelleri üzerinde yapılmaktadır. Biz de çalışmamızda rat korneal alkali yanık modelinde, anjiyogenezin inhibisyonunda anti-EGF bir ajan olan cetuximab ve anti-VEGF monoklonal bir antikor olan bevacizumabın rolünü araştırdık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada toplam 28 adet Spraque-Dawley erkek rat kullanıldı. Bütün ratların sağ gözleri gümüş nitrat çubukları ile 8 sn süre ile koterize edildi. Alkali yanık korneal anjiyogenez modeli oluşturulduktan sonra ratlar 4 eşit gruba ayrıldı. Bütün ratların sağ gözlerine 1, 4 ve 7.günler olmak üzere subkonjunktival yolla toplam 3 doz enjeksiyon yapıldı. Her dozda kontrol grubuna subkonjunktival olarak 0.15ml serum fizyolojik verilirken bevacizumab grubuna 0.1ml bevacizumab, cetuximab grubuna 0.05ml cetuximab ve son olarak bevacizumab+cetuximab grubunda yer alan ratlara ise 0.15ml (0.1ml bevacizumab +0.05ml cetuximab) verildi. Sekizinci günde, sakrifiye edilmeden hemen önce kornealar biomikroskobik olarak incelenip korneal anjiyogenez değerlendirildikten sonra, korneaların resimleri çekildi. Yüksek doz anestezi ile sakrifiye edilen ratların enükleasyonu yapıldıktan sonra korneaları dissekte edilip rutin parafin doku takibi işlemine alındı. Bu işlemin ardından histokimyasal ve immunohistokimyasal incelemeler için kesitler alınıp hazırlandı. Elde edilen korneal kesitler histopatolojik açıdan değerlendirildikten sonra mikrografları çekildi.Bulgular: Bu çalışmadan elde edilen biomikroskobik,histopatolojik ve immunohistokimyasal bulgulara göre; hem bevacizumab hem de cetuximab grubunda anjiyogenez miktarının belirgin olarak düştüğü izlenmiştir. Bevacizumab ve cetuximab kombinasyonun verildiği grupta az düzeyde bir inhibisyon izlendi.Sonuç: Sonuç olarak pek çok çalışma da etkinliği ortaya koyulmuş olan bevacizumabın çalışmamızda da anjiyogenezin inhibisyonunda etkin sonuçlar verdiğini, daha önce korneal anjiyogenezin inhibisyonunda kullanılmamış bir ajan olan cetuximabın, bevacizumab kadar etkin olduğu, her iki ilacın kombine olarak subkonjunktival yolla uygulanmasının anjiyogenezin inhibisyonunda etkin olmadığı kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Anjiyogenez, kornea, cetuximab, bevacizumab
Endojen anjiogenez inhibitörlerinin normotansif ve preeklamptik plasentalardaki ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak karşılaştırılması
Preeklampsi gebeliğe özgü hipertansif bir hastalık olup, plasentadan kaynaklanan ve yaygın maternal endotel disfonksiyonuyla karekterize sistemik bir sendromdur. Son zamanlarda preeklampsi patofizyolojisinin etiyolojisinde antianjiyogenetiklerin anahtar rol aldığı bildirilmektedir. Bu çalışmanın amacı daha önce preeklamside etkinlikleri ortaya konulmamış olan trombospondin-1,anjiyostatin, vazostatin gibi antianjiogenetiklerin preeklamptik ve normotansif anne plasentalarındaki ekspresyonlarını immünohistokimyasal olarak karşılaştırmaktır.Çalışma için 20 preeklampsi, 20 normotansif (kontrol) gebe plasentası kullanıldı. Çalışmada kullanılan plasentaların maternal ve fetal yüzlerinden, biri periferden diğeri ise sentralden olmak üzere iki doku parçası 1X1cm3 boyutlarında alındı. Ardından rutin parafin doku takibi yapıldı. Parafin bloklardan elde edilen kesitler histokimyasal inceleme amacıyla H-E, Trikrom Masson, PAS boyaları ve immünohistokimyasal inceleme için ise Trombospondin-1, Angiostatin, Vazostatin immün boyamaları yapılarak histopatolojik değerlendirmeler yapıldı.Preeklamtik plasentaların histopatolojik incelemesinde perivillöz fibrin birikimi, intervillöz aralıkta artış, sinsityal düğüm artışı, bazal membranda kalınlaşma, kapiller dilatasyon, kapillerlerde konjesyon, damar duvarlarında kalınlaşma ve damar lümeninde obliterasyon tespit edildi. Matriks kökenli antianjiyojenik bir molekül olan trombospondin-1'in ekspresyonu plasentanın neredeyse tamamında olurken, sinsityotrofoblastlarda ve desidual hücrelerde sık gözlenen bu ekspresyonun preeklamptiklerde artmış olduğu izlendi. Non-matriks kökenli antianjiyojenik bir molekül olan anjiyostatin, sinsityal düğüm ve köprülerde eksprese olurken iki grup arasında bir farklılık bulunmadı. Vazostatinde desidual hücrelerde, desidual stromada, sinsityotrofoblast hücrelerinde, immün reaksiyon izlendi. Kontrol ve preeklampsi gruplar arası karşılaştırma yapıldığında herhangi bir farklılık saptanmadı.Sonuç olarak antianjiyogenik ajanlardan trombospondin-1, anjiyostatin ve vazostatin, preeklampsi patofizyolojisinde rol aldığı, bunlardan en önemlilerinin trombospondin-1 ve anjiyostatin olduğu, bu moleküllerin etkilerinin merkezinde en çok desidual hücreler ve sinsiyotrofoblast hücrelerinin yer aldığı gözlendi.
Gestasyonel diyabetes mellitus'lu insan plasentalarında mmp-2 ve mmp-9'un immunlokalizasyonu
Gestasyonel diyabetes mellitus gebelik esnasında görülen, patogenezinde insulin sekresyonunda, insulin etkisinde ya da her ikisindeki hasardan kaynaklanan hiperglisemiyle karakterize metabolik bir hastalıktır. Matriks metalloproteinazların (MMP) trofoblast invazyonunda önemli rol üstlendikleri bildirilmiştir. MMP-2 için en güçlü reaksiyonlar trofoblastların, maternal dokuları invaze ettikleri bölgelerde bulunmuştur. Ayrıca en yüksek MMP-9 aktiviteleri fetal ve maternal dokuların temas noktaları arasında belirlenmiştir. Bu durum MMP'lerin doğum esnasında plasentanın uterus duvarından ayrılmasında etkili olduklarını düşündürmektedir. Çalışmamızda bilgilendirilmiş onamı alınan, 15 adet gestasyonel diyabetes mellitus (GDM) tanısı almış ve 15 adet herhangi bir sistemik hastalığı olmayan (kontrol grubu) gebe annelerden normal doğum ve sezeryan ile elde edilen plasentalar kullanıldı. Elde edilen plasentaların maternal ve fetal yüzlerinden, santral ve periferik kısımlarından doku örnekleri alınıp, rutin parafin takibi yapıldıktan sonra parafin bloklardan elde edilen kesitlerin bir kısmı H-E, PAS ve Trikrom Masson boyaları ile geri kalan kesitler ise MMP-2 ve MMP-9 immun boyamaları yapılarak ışık mikroskobunda değerledirilip, görüntülendi. Bazı GDM vakalarında hem santral hem de periferik plasenta terminal villuslarında, sinsityal düğüm ve köprülerde belirgin bir artış gözlendi. Fetal kapillerlerin ileri derece dilate ve sinsityotrofoblastlara oldukça yakın durumda olduğu saptandı. PAS ile boyanan GDM grubuna ait plasentaların neredeyse tamamında trofoblast bazal membranın yer yer kalınlaştığı dikkati çekti. MMP-2 reaksiyonu, maternal ve fetal kısımda zayıf düzeyde ekprese olurken, her iki grup arasında anlamlı farklılık izlenmedi. MMP-9 ekspresyonu açısından gruplararası karşılaştırma yapıldığında, diyabetik grup desidua hücrelerinde artış, sinsityal düğümlerde ise azalma dikkatleri çekti. Fetal tarafta ise koryon villüs sinsityotrofoblastlarında, koryon villüs stromasında, kök villüs sinsityotrofoblastlarında, kök villüs stromasında ve koryon plağında ekspresyon düzeyinde azalma saptandı. Kontrol grubu ile kıyaslandığında GDM'li grubun plasentalarında terminal villuslarda kapiller proliferasyonu, perivillöz fibrin birikimi, sinsityal düğüm, sinsityal köprü sayısında artış izlendi. Elde ettiğimiz bulgular, gestasyonel diyabetik plasentalarda MMP-9'un, MMP-2 ye nazaran daha etkin rol oynadığı sonucuna varılmıştır
Sağlıklı, preeklampsi ve hellp vakalarında plasental sinsityal düğümlerin histolojik yönden karşılaştırılması
Preeklampsi, perinatal ölümlerin ve sakatlıkların ana nedenlerinden biri olup gebede maternal hipertansiyon, proteinüri, artmış damar hasarı ve geçirgenliği ile karakterize olan multisistemik bir bozukluktur. Çalışmamızda, artan sinsityal düğümlerin ultrastrukturel düzeyde incelenecek olması, söz konusu düğümlerde olası değişikliklerin gerek preeklampsi ve de HELLP vakalarında ortaya konularak, sinsityal düğüm artışının etkisi ortaya konacaktır. Örnek plasenta ve plasenta yataklarının morfolojik ve ultrastrüktürel değisimlerini gözlemlemek için ışık ve elektron mikroskop tekniklerini kullandık. Doku örnekleri 10 preeklampsili, 10 HELLP?li ve 10 kontrol grubunu oluşturan sağlıklı gebeden alındı. Yapılan ışık ve elektron mikroskobi yöntemleri ile preeklampsili hastaların, HELLP?li hastaların ve kontrol grubu gebelerin sonuçları değerlendirildi. Işık ve elektron mikroskop çalışmaları sonucunda plasenta dokularında: Preeklemsi grubu fetal periferik kesitlerde; sinsityotrofoblastlarda sitoplazmik yaygın vakuolizasyonlar ve endoplazmik retikulum sarnıçlarında dilatasyon gözlenirken, kapiller endotel hücrelerinde incelme ve kapillerin temas ettiği sinsityotrofoblastlarda nekrotik görünümün hâkim olduğu gözlendi. Bu gruptaki sinsityotrofoblastlarda mikrovillus sayısının azalması yanı sıra bağ doku ödemi dikkati çeken bulgulardan biriydi. HELLP maternal periferik ve sentral kesitler incelendiğinde: her iki yapıda da sinsityotrofoblastlarda intrasitoplazmik ödem ve dejeneratif vakouller gözlenirken, ayrıca villöz ödem belirgin olarak dikkati çekmekteydi. HELLP fetal periferik kesitlerde, intervillöz alanda yoğun hücresel debris varlığı dikkati çeken en önemli bulguydu. Kontrol grubuyla kıyaslandığında preeklampsi ve HELLP?li plasentalarda sinsityal düğüm sayısında artış ve ultrastrukturel yapıda pek çok histolojik değişiklikler izlendi.