Theses supervised by Prof. Dr. Yüksel Bayraktar
10 theses · İstanbul University
KATILIM–30 ve BIST–30 endeks performanslarının ampirik bir değerlendirmesi (2011–2020)
Katılım bankacılığı, faaliyetlerini İslâmi standartlara göre gerçekleştiren bir bankacılık modelidir. Katılma indikatörleri, küresel düzeyde uzun yıllardır var olmasına karşılık, Türkiye'de 2011 yılından bu yana genişleme sürecindedirler. Sermaye piyasası enstrümanlarının her geçen gün arttığı finansal sistemde, katılım endeksleri yatırımcılara alternatif bir yatırım imkânı sağlaması bakımından önemlidir. Dolayısıyla son yıllarda katılım bankacılığı enstrümanlarına olan ilgide ciddi bir artış meydana gelmiştir. Bu çerçevede çalışmada, 7 Ocak 2011–22 Temmuz 2020 tarihleri arasında İslâmi standartlara münasip pay senetlerinden meydana gelen KATLM–30 Endeksi ile BİST– 30 Endeksi'nin risk ve kâr özellikleri mukayeseli şekilde analiz edilmiştir. Etüt periyodu 6 ayı piyasası, 6 boğa piyasası olarak 12 alt döneme ayrılmıştır. İncelemeler uzun dönem ilişkisinin mevcut olduğunu göstermektedir. İlâveten, endeksler arasında istatistiksel olarak anlamlı nedensellikler tespit edilmiştir. KATLM-30'da belirsizlik hâli düşük düzeyde olduğu için, riskten kaçan yatırımcılar, bu endeksi tercih etme noktasında daha istekli davranabilmektedirler. Anahtar Kelimeler: Borsa, Borsa İstanbul, KATLM–30, BĠST–30, endeks.
Çevresel vergilerin ekolojik ayak izi üzerindeki etkisi: OECD ülkeleri örneği
Çevre, ekonomik faaliyetler sonucunda ortaya çıkan kirlilik için bir havuz görevi görmektedir. Çevrenin sunduğu doğal kaynaklar üretim için temel girdiler olurken ekonomik faaliyetler sonucunda çevre kirliliği oluşmaktadır. Bu durum ekonomi ve çevre arasındaki ilişkinin tartışmalı hale gelmesine sebep olmaktadır. Nitekim ekonomik büyümenin çevre kirlenmesinin önemli bir sebebi olduğunu ileri süren görüşe karşın çevre kirliliğinin azaltılması için ekonomik büyümenin elzem olduğunu savunan bir yaklaşım da mevcuttur. Ekonomi ve çevre kirliliği bağlamında Çevresel Kuznets Eğrisi, ekonomiler büyürken çevrenin kirlendiğini ancak belli bir gelir düzeyinden sonra çevre kirliliğinin azalacağını savunmaktadır. Bu yaklaşım büyüyen ekonomilerde yaşanan teknolojik gelişmeler, çevre bilinci ve parasal imkanların artması gibi gelişmelere dayandırılan olumlu görüşü temsil etmektedir. Diğer taraftan ekonomik faaliyetler için doğal kaynakların kullanımı sonucunda ortaya çıkan kirliliğinin çevre kalitesini bozduğu görüşünü ileri süren yaklaşımlar da bulunmaktadır. Bu yaklaşımlar çevre ve ekonomi arasında bir değiş-tokuş olduğunu savunmaktadır. Çevre sorunlarına artan ilgi, çevre kirliliğinin azaltılması için birtakım iktisadi araçların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu araçlar arasında öne çıkan çevresel vergiler, kirliliği önlemenin yanı sıra devletler için önemli bir gelir kaynağı görevi üstlenmektedir. Şöyle ki çevresel vergiler, çevre iyileşmesini sağlarken diğer taraftan birtakım iktisadi faydalar da sağlamaktadır. Bu tür vergilerden elde edilen gelirler, diğer bozucu vergileri azaltmak veya bütçe dahilinde harcamak üzere kullanılabilir. Bu durum, Çifte Kazanç Hipotezi olarak bilinmektedir. Çifte Kazanç hipotezi, ülkelerin bu tür vergileri uygulamasını teşvik etmektedir. Şehirleşmenin artmasıyla ciddi bir sorun olmaya başlayan çevre kirliliği, genellikle havada bulunan zararlı gazlar veya çevreye dahil olan katı atıklar çerçevesinde ele alınmaktadır. Ancak son dönemde ekolojik ayak izi kavramı, çevre kirliliğinin daha kapsamlı bir göstergesi olarak literatürde yer bulmaya başlamıştır. Ekolojik ayak izi, insanlığın üretim ve tüketim faaliyetleri sonucunda doğada meydana getirdiği tahribatın bir göstergesidir. Çevre üzerindeki baskıyı yansıtma açısından daha sağlıklı bir gösterge olduğu düşüncesiyle ekolojik ayak izi değişkeni kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı 32 OECD ülkesine ait 1994-2017 dönemini kapsayan veriler aracılığıyla çevresel vergiler ve ekolojik ayak izi arasındaki ilişkinin incelenmesidir. OECD ülkeleri arasında yer almalarına rağmen İzlanda, Kosta Rika, Yeni Zelanda, Şili, Lüksemburg ve İsviçre ülkelerine ait verilere ulaşılamadığından bu ülkeler kapsam dışında bırakılmıştır. Çevresel vergiler ve ekolojik ayak izi ilişkisin doğrusal olmayan bir sürece sahip olduğu varsayımı altında analiz için Dinamik Panel Eşik Değer Analizi kullanılmıştır. Analiz sonuçlarına göre enerji vergileri ve ulaşım vergileri eşik değer altında istatistiksel olarak anlamsız iken eşik değer üzerinde istatistiksel olarak negatif anlamlı çıkmıştır. Toplam çevresel vergiler ise eşik değer altında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif iken eşik değer üzerinde istatistiksel olarak anlamlı ve negatif çıkmıştır. Ekolojik ayak izi ile modelde yer alan kişi başına düşen milli gelir ve enerji yoğunluğu değişkenleri arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Ekolojik ayak izinin gecikmeli değeri, yenilenebilir enerji, kentleşme oranı ve enerji fiyatlarının ilişki yönü ise negatif ve anlamlı çıkmıştır. Analiz sonuçları eşik değer altındaki vergi oranının etkin olmadığını veya çevreyi olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Bu doğrultuda çevresel vergilerin eşik değer üzerinde uygulanmasıyla etkinlik sağlanabilir. Ancak çevre üzerindeki baskının azaltılması için çevre vergileri tek başına yeterli olmayabilir. Bu doğrultuda çevre dostu teknoloji kullanımıyla ekonomik büyümenin çevre üzerindeki tahribatı azaltılabilir. Ayrıca diğer çevre koruma araçları arasında yer alan teşvik mekanizması gibi politikalar uygulanarak kirliliğin önüne geçilebilir. Yine ekonomik büyüme bağlamında havaya kirletici gaz yayan fosil yakıt kullanımının yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması kirliliğin önüne geçerek çevre üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Şehirleşme alanı ve yapısı da çevre ile yakından ilişkilidir. Şehirleşmenin verimli tarım alanları ve ormanlık alanlar yerine nispeten daha verimsiz alanlarda yapılanmasıyla çevrenin daha az etkilenmesi sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Çevre Kirliliği, Ekolojik Ayak İzi, Çevresel Vergiler, Panel Eşik Değer Analizi
Ekonomik krizlerin ana akım iktisat teorisi üzerindeki etkisi: Tahribat, yenilenme ve yeni teoriler
İktisadi teorilerin zamanla dönüştüğü kabul edilmektedir. Bu durum ana akım olan iktisadi teoriler için de geçerlidir. Teoriler tarihini konu edinen çalışmalar, bu dönüşümü açıklayabilecek unsurları belirlemeyi amaçlamıştır. Bu unsurlar arasında öne çıkarılanlar, iktisadi krizlerle birlikte politik, fikri ve bilimsel temellerdir. Bu tezde de 19. yüzyılın son çeyreğinden 20. yüzyılın başına kadar olan dönemde ana akım iktisadi teorileştirmelerin güzergahında etkili olduğu öne sürülen unsurlar hesaba katılarak ana akım iktisat teorisinin tarihini yeniden kurmanın imkanı araştırılmıştır. Krizlerin ana akım iktisat teorisine etkisi, tahribat ve inşa olmak üzere iki aşamada gerçekleşmektedir. Öncelikle iktisadi krizlerin etkisiyle ana akım iktisat teorisinde dönüşüm gerektiği düşüncesi yaygınlaşmakta, ardından kriz öncesi ana akım teorinin tahribatı ve kriz sonrası yeni ana akım teorinin inşasına yönelik tartışmalar bilimsel, politik ve fikri unsurlarla gerekçelendirilmektedir. Böylece iktisadi krizler ana akım iktisat teorisindeki dönüşümün en güçlü gerekçesi olmaktadır. Kriz dönemlerinde teorik dönüşüm için ampirik uyum, teorik dakiklik, politik aciliyet ve fikri zemin gibi farklı gerekçeler öne sürülse de bu unsurlar farklı ölçülerde ve birbiri alanına geçecek şekilde etkisini göstermektedir. Ana akım iktisat teorisinin tanımıyla tutarlı olacak şekilde tarihini açıklayabilen ölçüt ise ortodoks-heterodoks ayrımı yerine ana akım olma durumu, diğer ifadesiyle yaygınlık özelliği olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ana akım İktisat Teorisi, İktisadi Krizler, Teorik Tahribat, Teorik İnşa, Teorik Dönüşüm, Politik Temeller, Bilimsel Temeller, Fikri Temeller.
Türkiye'deki katılım bankalarının ekonomiye ve finansal gelişmeye etkisi
Temel görevi, ekonomik birimler arasında fon akışlarına aracılık etmek olan bankalar, topladıkları fonları kredi mekanizmasıyla üretim ve istihdam alanlarına aktararak ekonomik büyümeye katkı sağlamaktadır. Türkiye'de 1985 yılında Özel Finans Kurumları ile başlayan, 2005 yılından itibaren de "Katılım Bankaları" tarafından gerçekleştirilen faizsiz bankacılık faaliyetleri, geleneksel, kalkınma ve yatırım bankalarının yanı sıra ayrı bir tür olarak Türk Bankacılık Sektörü'nde faaliyet göstermektedir. Katılım bankalarının Türk bankacılık sektörü içindeki performansını inceleyen bu çalışma, katılım bankalarının finansal gelişmeye ve ekonomiye katkılarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda katılım bankalarının faaliyet yöntemleri ve esasları araştırılarak, ekonomik gelişmeye sağladıkları katkılar bakımından değerlendirilmiştir. Bu çalışma ile katılım bankacılığı sektörünün gelişmesi için gerekli düzenlemelere dikkat çekilmiştir. Araştırma konusu için yapılan analiz sürecinde, katılım bankalarının 2010-2018 dönemine ait temel finansal rasyo ve göstergeleri kullanılarak geleneksel bankalarla karşılaştırma yapılmıştır. Çalışmada, katılım bankaları kullandığı yöntemler ve esas aldığı prensipler itibarıyla teoride tamamen farklı görülmektedir. Katılım bankaları, uygulamaları ile geleneksel bankaların faizle ilgili olmayan hemen her bankacılık hizmetini verebilmeleriyle geleneksel bankalara benzer özellikler gösteren ve geleneksel bankaları tamamlayan kurumlar olarak ifade edilmektedir. Katılım bankaları, faiz hassasiyeti olan müşterilerin ihtiyaçlarına cevap vermesiyle ise, geleneksel bankacılık hizmetlerine alternatif kurumlar olarak görülmektedir. Katılım bankaları, 2010-2018 döneminde başarılı bir performans göstermesine rağmen, Türk bankacılık sektörü içinde ve ekonomideki tamamlayıcı etkilerini yerine getirmede küçük bir paya sahiptir. Katılım bankalarının başlıca katkıları Türkiye'de faize duyarlı kesimlerin atıl fonlarını finansal sisteme kazandırarak ekonomik gelişmeyi pozitif yönde etkilemesi ve kullandığı faizsiz bankacılık yöntemleriyle finansal sistemde derinlik ve hizmet çeşitliliğini artırmasıdır. Türkiye ekonomisine ilave fon yaratma ve bu fonun kullanımına sürdürülebilir katkı sağlama açısından katılım bankaları, önemli bir potansiyele sahiptir. Anahtar Kelimeler: Katılım Bankaları, Özel Finans Kurumları, Faizsiz Bankacılık, İslami Bankacılık.
İhracat yapısı ve makroekonomik performans arasındaki ilişki: BRICS ülkeleri ve Türkiye için parametrik olmayan bir analiz
İktisadi büyümenin bir bileşeni olarak makroekonomik performansı etkileyen veya yansıtan önemli bir gösterge olarak kabul edilen ihracatın, ekonomiye katkısı çok yönlüdür. İhracatta meydana gelen artışın dış borç ödemeleri üzerindeki baskıyı hafiflettiği, daha yüksek verimlilik yoluyla ulusal geliri arttırdığı, kaynakların daha verimli tahsisinde rol oynadığı ve ithalatın finansmanını sağladığı bilinmektedir. Kalkınma çabası içindeki gelişmekte olan ülkeler, kişi başı milli gelirin düşük, nüfus artış hızının yüksek, doğal kaynakların fazla, işgücünün ucuz ve sermaye girişlerinin fazla olması gibi ortak özelliklere sahip olup gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşmak için ihracat gelirlerini arttırmaya yönelik politikalar izlemektedir. Bu bağlamda ihracat yapısının incelenmesi gelişmekte olan ülkelerin makroekonomik performanslarının belirlenmesi ve güçlendirilmesi açısından önemlidir. İhracat yapısı ise ihraç edilen ürünlerin yatırım, tüketim ve hammadde gibi mal gruplarına göre dağılımını ve mal grubu bazında meydana gelen dönüşümünü, imalat sanayi, tarım ve yakıt gibi sektörlere göre dağılımını içermektedir. İhracat yapısı ayrıca ihraç edilen ürünlerin ülke, ülke grubu veya bölge bazında pazar paylarındaki değişimlerini, emek yoğun veya sermaye yoğun gibi ihracatın faktör kullanım yoğunluklarına göre dağılımını ve teknolojik yapısına göre ağırlıklarını kapsamaktadır. Bu nedenle bir ülkenin ihracat yapısının niteliği ile o ülkenin makroekonomik performansı arasında güçlü bir ilişkinin olduğu varsayılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, BRICS ve Türkiye'nin dış ticaretine konu olan düşük, orta ve yüksek teknoloji düzeyi gerektiren malların ihracatı ile makroekonomik performansları arasındaki ilişkinin boyutunu incelemektir. Ayrıca bu ülkelerin hangi teknolojik düzeye sahip malları daha fazla ihraç ettiğini ve hangi teknolojik düzeye sahip ihraç mallarının bu ülkelerin makroekonomik performanslarını daha fazla etkileyeceğini belirlemektir. İhracat yapısı ve makroekonomik performans arasındaki ilişkiyi ele alan bu çalışmanın birinci bölümünde ihracat yapısı ve makroekonomik performans ile ilgili kavramsal ve kuramsal arka plan yer almıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde gelişmekte olan ekonomilere ve siyasi güçlere liderlik eden ve küresel ticaret akışlarında önemli bir role sahip olan BRICS ülkeleri ve Türkiye'nin sosyal, politik, demografik özellikleri, makroekonomik performansları ve ihracat yapıları ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise öncelikle ihracat yapısı ve makroekonomik performans arasındaki ilişkiyi ölçmeye yönelik olarak tercih edilen parametrik olmayan analiz hakkında bilgiler verilmiştir. Sonrasında parametrik olmayan analiz olarak kullanılan parametrik olmayan yoğunluk tahmini, genelleştirilmiş kernel tahmin yöntemi ve bağımlı değişken olarak modele konulan kurumsal kalite endeksinin hesaplanması ele alınmıştır. Çalışmanın devamında ise analizde kullanılan veri seti ve ampirik model tanıtılarak model ile ilgili bulgulara yer verilmiştir. Elde edilen bulgulara göre ihracatı yapılan malların teknolojik düzeyi ile makroekonomik performans arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Çalışmada BRICS ve Türkiye için orta düzey teknolojili malların düşük ve yüksek düzey teknolojili mallara oranla makroekonomik performans üzerinde daha büyük bir etkiye sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Hindistan için ise her üç teknolojik düzeyde ihracatı yapılan malların makroekonomik performansına büyük katkıları bulunmakta fakat en büyük katkıyı düşük düzey ve yüksek teknolojili malların ihracatının sağladığı görülmektedir. Çin ve G. Afrika için orta ve yüksek düzey teknolojili malların, Rusya ve Brezilya için ise yüksek düzey teknolojili malların ihracatının makroekonomik performansa etkisinin daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Türkiye'nin makroekonomik performansına en büyük katkıyı ise düşük düzey teknoloji ile üretilen malların ihracatının sağladığı bulgusuna ulaşılmıştır.
Türkiye'de uygulanan tarımsal destekleme politikalarının üretim etkisi
Tarım sektörü birçok açıdan önemlidir. Bunlardan ilki gıda arz güvenliğini garanti altına alma isteği, ikincisi ekonomi politikasıdır. Zira fiyat, dış ticaret, bütçe ve istihdam politikaları tarımdan bağımsız değildir. Konunun sosyal tarafı ise tarımın önemini artıran bir diğer etkendir, çünkü nüfusun azımsanmayacak bir bölümünün gelir kaynağını tarım sektörü oluşturmaktadır. Tarımın önemi artıran bu gibi sebepler, sektörün korunarak gözetilmesi için önemli birer neden oluşturmaktadır. Üretici ile üretimi korumak ve yönlendirmek için en fazla kullanılan araçlardan biri ise tarımsal desteklerdir. Tarımsal destekler aynı zamanda sektörü dış rekabetten koruma amacıyla da kullanılmaktadır. Fakat destekleme politikalarının dış ticaretteki olumsuz yansımaları, desteklerin sorgulanmasına zemin hazırlamıştır. Zira tarımsal desteklerin yarattığı üretim fazlası, özellikle ekonomisi tarıma dayalı ülkelerde yıkıcı etkilere neden olmuştur. Bu durumdan kaçınmak isteyen ülkeler ise yüksek gümrük tarifeleri ve kotalar gibi korumacı tedbirleri hayata geçirmişlerdir. Yerel ve küresel anlamda daha az ticaret ve daha fazla refah kaybı anlamına gelen bu durum, ilk defa GATT (DTÖ) bünyesinde düzenlenen Uruguay Turunda kapsamlı olarak müzakere edilmiştir. Tur sonucunda imzalanan Tarım Anlaşması ile üretimi etkileyen destekleri azaltma konusunda birtakım taahhütler verilirken, üretimden bağımsız destek verme konusunda sınırlamaya gidilmemiştir. Nitekim bundan sonraki süreçte tarımsal destekler, üretimden bağımsız desteklere doğru evrilmiştir. Türkiye ise 2000'li yılların başında yaşadığı ekonomik krizlerin de etkisiyle tarımsal destekleme politikalarını yeniden tasarlamıştır. Nitekim bu kapsamda, destekleme alım ve fiyat politikaları gibi üretimi doğrudan etkileyen desteklerden alan bazlı doğrudan desteklere ve fark ödemesi desteğine geçiş yapılmıştır. Üretimden bağımsız tarımsal desteklerin amacı, üretim kararı aşamasında tarımsal desteklerden ziyade piyasa sinyallerinin üretici tarafından dikkate alınmasını teşvik etmektir. Fakat teoride tarımsal desteklerin bağımsızlığından söz edilse de uygulamada tarımsal desteklerin üretimden bağımsızlığı tartışma konusudur. Nitekim bu çalışmanın konusu da Türkiye'de yaygın birer destekleme politikası aracı olarak kullanılan alan bazlı doğrudan tarımsal destekler ile fark ödemesi desteğinin üretim üzerindeki etkisidir. Bunun için 2002-2018 yılları arasında verilen desteklerin buğday, mısır, ayçiçeği, kütlü pamuk, çeltik, soya fasulyesi, kanola, aspir, çay, kuru fasulye ve zeytin üzerindeki üretim etkisi araştırma konusu yapılmıştır. Bağımlı değişkenin üretim miktarı olarak belirlendiği çalışma için iki model oluşturulmuştur. Birinci modelin bağımsız değişkenleri fark ödemesi desteği, alan bazlı doğrudan destek, ürün fiyatı, yakıt fiyatı ve gübre fiyatı olarak belirlenmiştir. Türkiye'nin kendine has durumu da göz önünde bulundurularak, ilk modeldeki bağımsız değişkenlere ek olarak ikinci modele asgari ücret ve tarımsal makineleşme değişkenleri ilave edilmiştir. Ekonometrik yöntem olarak kullanılan Panel ARDL analizi sonucunda, her iki desteğin de üretimi etkilediği ancak fark ödemesi desteğinin alan bazlı desteklere göre üretimi daha fazla etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Bir diğer ifadeyle, alan bazlı doğrudan destekler fark ödemesi desteklerine göre üretimden daha bağımsızdır. Bunun yanında, ürün fiyatının üreticiler için iyi bir gösterge olmadığı anlaşılmıştır. Üreticilerin, fiyat düşmesinden kaynaklanan gelir kayıplarını daha çok üreterek telafi etme yolunu seçmelerinin bunda etkili olabileceği değerlendirilmiştir. Girdi fiyatlarındaki artışın ise özellikle uzun dönemde üreticileri olumsuz etkilediği görülmüştür. Bununla birlikte, göç olgusunun bir sonucu olarak, asgari ücretteki artışların tarımsal üretimi olumsuz etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Tarımsal makineleşme ile tarımsal üretim arasında anlamlı bir ilişkinin bulunmaması ise çalışmanın bir diğer sonucudur. Bulguların, tarımsal desteklerin üretim ve üreticinin yönlendirilmesi için nasıl kullanılması gerektiğini göstermesi açısından önemli olduğu değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, DTÖ nezdinde devam eden İleri Düzey Tarım Müzakerelerinde bu konuyla ilgili Türkiye'nin dezavantajlı duruma düşme ihtimali de göz önünde bulundurularak, gerekli politika tedbirlerinin alınmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.
Türkiye'de cinsiyet eşitsizliğinin insani gelişmişlik üzerine etkisi
Büyüme kavramından farklı olarak gelişme kavramı ülkelerin hayat kaliteleri, olanakları ve sahip oldukları hakları belirleyen ve insani göstergeler ile desteklenen bir kavramdır. Birleşmiş Milletler'in geliştirdiği ve 1990 yılından bu yana yıllık olarak yayınlanan insani gelişme raporunda ülkelerin sosyal ve ekonomik gelişmişlik değerleriyle birlikte insani gelişmenin kadınlar ve erkekler açısından ayrı ayrı belirlendiği, insani gelişme sonucunda elde edilen kazanımların bireysel dağılımını ortaya koyan ve ulusal insani gelişme başarılarının toplumsal cinsiyet eşitsizliği açısından ne derece zarar gördüğünü ortaya çıkaran endeks verileri yayınlanmaktadır. Bu çalışma,Türkiye'de cinsiyet eşitsizliğinin insani gelişmişlik üzerine etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada cinsiyet eşitisizliğinin insani kalkınma üzerindeki etkisini incelemek amacıyla ekonometrik model kullanılmıştır. Gelişmekte olan BRICS-T ülkeleri grubu için toplanan verilerle panel eşbütünleşme ve panel nedensellik analizleri yapılmıştır. Çalışma kapsamında kullanılan veri seti Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)'den ve Dünya Bankası'ndan elde edilmiş ve 2006-2019 yılları arasını kapsamaktadır. Çalışmadaki uygulamanın elde edilen sonuçlarına göre kadınlara yönelik cinsiyet eşitsizliğindeki olumlu gelişmelerin insani kalkınmayı pozitif etkilediği tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra panelde yer alan ülkeler arasında yatay kesit bağımlılığının olduğu sonucuna, diğer bir ifadeyle bu ülkelerden birinde oluşan değişikliğin diğerlerini de etkilediği bulgularına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kadın, Cinsiyet Eşitsizliği, İnsani Gelişme, İnsani Gelişme Endeksi
Yenilenebilir enerji üretiminin enerji ithalatına etkileri; Türkiye örneği
Fosil enerji kaynaklarının dünya üzerinde heterojen dağılımı bu kaynaklar açısından yetersiz olan ülkelerin alternatif enerji kaynağı arayışını zorunlu kılmaktadır. Hatta fosil kaynaklar açısından avantajlı olan ülkeler bile yakın gelecekte petrol ve doğalgaz gibi kaynakların tükeneceği endişesiyle yenilenebilir enerji kaynağı arayışı içerisindedirler. Bu arayış aslında ülkelerin dünya üzerindeki gelişmişlik sıralamalarını yeniden şekillendirebilecek bir öneme sahiptir. Sıralamada rakiplere fark atmanın yegâne çaresi yenilenebilir enerji politikalarının hızlı ve doğru bir şekilde hazırlanıp uygulamaya konulmasıdır. Bu rekabette başarılı olunamaması durumunda enerji ithalatı kaçınılmaz son olacaktır. Enerji ithalatı arttıkça dışa bağımlılıkta giderek artmaktadır. Türkiye'nin enerjide % 70'ler düzeyinde seyreden dışa bağımlılığı, enerji alanındaki her gelişmede bir durum değerlendirmesi gerektirmektedir. Çalışmanın amacı, yenilenebilir enerji üretimi ile enerji ithalatı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmada yenilenebilir enerji üretimine yasal zemin hazırlaması cihetiyle ciddi bir öneme sahip olan enerji politikalarına yer verilmiştir. Bununla birlikte Türkiye'nin büyüme verilerinin enerji ithalatını ne yönde etkilediği de analiz edilmiştir. Böylelikle enerjideki dışa bağımlılığın büyüme ile ilişkisi ele alınmıştır. Çalışmada 1990-2015 yılları arasında yenilenebilir enerji üretim miktarı ve GSYH'nin enerji ithalatını ne yönde etkiledi zaman serileri yardımıyla analiz edilmiştir. Tanımlanan zaman aralığında yenilenebilir enerji üretim miktarı ile enerji ithalatı arasında anlamlı ve negatif, kişi başına düşen GSYH ile enerji ithalatı arasında ise anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişkinin olduğu bulgularına ulaşılmıştır. Nihai olarak bulgulardan hareketle bağımlılığı azaltmaya yönelik politika önerileri sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Enerji İthalatı, Enerji Politikası, Yenilenebilir Enerji,
Kalkınma ajanslarının kurumsal sorunları ve çözümlerine ilişkin ampirik analiz: Türkiye örneği
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren bölgesel dengesizliklerin önemli bir sorun olması, sosyal ve ekonomik kalkınmanın sağlanması konusunda hem ulusal hem de bölgesel ölçekte farklı politikaları sürekli gündeme getirmiş olmasına rağmen bölgeler arası dengesizliğin giderilmesinde istenilen başarı bir türlü elde edilememiştir. Türkiye'nin bölgeleri ve aynı zamanda bölgelerin kendi içinde görülen dengesizliklerin azaltılması amacıyla 2000'li yıllarda Avrupa Birliği üyelik sürecinin de etkisiyle kalkınma ajansları kurulmaya başlanmıştır. 2009 yılından itibaren Türkiye'de 26 Kalkınma Ajansı faaliyet göstermektedir. Bu tezde 26 kalkınma ajansı personeline anket uygulanarak kalkınma ajanslarının kendi içinde ve bölgedeki paydaşlar ile uygulamada yaşadığı sorunlar, bölgeye yaptığı katkılar, bölgede daha etkin sonuçlar alınabilmesi için hangi yol ve yöntemlerin izlenmesi gerektiği ile ilgili çözümlerin ve yol haritasının ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmada birincil veri kaynaklarından anket yoluyla veri toplanmıştır. Bu bağlamda, geçerlilik ve güvenilirlik özelliklerinin incelenmesi gereğinden açıklayıcı faktör analizi uygulanmıştır. Çalışmada doğrudan gözlenemeyen, dolayısıyla dolaylı olarak ölçülmesi hedeflenen yapıların keşfedilmesinde, açıklayıcı faktör analizine başvurulmuştur. Ayrıca, açıklayıcı faktör analizi neticesinde hesaplanan Cronbach's alpha katsayısı ile de güvenilirlik analizi yapılmıştır. Çalışma kapsamında gerek türetilen faktörler gerek maddeler (sorular) açısından incelenen gruplar arasında kıyaslama yapmak amacıyla da hipotez testleri uygulanmıştır. Veri kümesinin özellikleri dikkate alındığında, çalışmada parametrik olmayan hipotez testlerinden Mann-Whitney U testi uygulanmıştır. Çalışma sonucunda üniversite-ajans iş birliği, yönetim kurulları yapısı ve kalkınma kurulları yapısı gibi üç faktör bulunmuş ve bu faktör skorlarıyla hipotez testleri yapılmıştır. İki madde ile ilgili verilen cevaplar üzerinden hipotez testleri yapılarak iki ajans grubu arasında 0,05 anlamlılık düzeyinde fark olduğu saptanmıştır. Faktör skorları ve madde bazında yapılan hipotez testi sonuçları, katılımcıların açık uçlu sorulara verdikleri yanıtlar incelenerek politika önerilerinde bulunulmuştur. Türkiye'de faaliyet gösteren kalkınma ajanslarının kurumsal yapı, mevzuat eksikliği, kullandığı politika araçlarının azlığı ve finansman eksikliği gibi temel sorunlar nedeniyle beklenen başarıya ulaşılamadığı sonucuna varılmıştır.
İç göçlerin bölgesel dengesizlik üzerindeki etkisi: Türkiye örneği
Ülke içerisinde nüfusun yer değiştirmesini ifade eden iç göçler, hem göç alan hem göç veren bölgeleri farklı açılardan etkilemekte; bölgeler arasında gelişmişlik farklarının derinleşmesine neden olmaktadır. Yoğun göç veren bölgelerde azalan işgücü, verimlilik, üretim ve tüketim hacmi, bu bölgelerde iktisadi büyümeyi olumsuz etkilemekte; gelişmiş bölgelerde artan nüfus işsizlik, barınma ve kültürel çatışma gibi sorunları beraberinde getirmektedir. Bu durum bölgesel kalkınmayı birçok yönden etkilemekte ve göç politikaları bölgesel dengesizlikler açısından önem arz etmektedir. İç göçlerin bölgesel dengesizlik üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlayan çalışmanın ilk bölümünde iç göçlere, sosyo-iktisadi etkilerine, göç-yakınsama ilişkisine değinilmekte; dünyada ve Türkiye'deki seyrine yer verilmektedir. İkinci bölümde bölgesel dengesizlikler ve belirleyicileri ele alınmakta; göstergelerle Türkiye'de bölgesel farklara yer verilmekte; dengesizlikleri azaltmaya yönelik politikalar tartışılmaktadır. Üçüncü bölümde Türkiye'de iç göçlerin bölgesel dengesizlik üzerindeki etkisi sabit etkiler modeli ile analiz edilmektedir. Düzey-2 bölgeleri ve 2008-2017 dönemi verileriyle test edilen modelin bağımlı değişkeni kişi başına reel GSYİH'dır. Bölgeler, düşük ve yüksek gelir ayrımı yapılarak gruplandırılmakta ve göçlerin GSYİH üzerindeki etkileri bu bölgeler için ayrı ayrı ortaya konmaktadır. Araç değişkenler olarak, iç göç, eğitim, nüfus, işsizlik ve kamu harcamaları yer almaktadır. Elde edilen bulgulara göre, iç göçler bölgesel dengesizlikleri artırmaktadır.