Yükleniyor…
Yükleniyor…
… Search across theses
252,551 theses found
Son dönemlerde zihin felsefesinde tartışılan önemli problemlerden biri qualia problemidir. Qualia kavramı, deneyimin öznel niteliğini ifade etmektedir. Qualianın varlığının kabul edilmesi, her şeyin fiziksel olduğunu kabul eden fizikalizm, materyalizm gibi görüşleri yanlışlamaktadır. Qualia, zihinsel ögelerin kabulünden hareketle bilince, bilincin varlığından hareketle ise Tanrı'nın varlığını kabule götüren kritik bir noktaya işaret etmektedir. Daniel Dennett, qualianın varlığına dair bilimsel verilere dayalı herhangi bir delil bulunmadığını savunarak indirgemeci bir tutum sergilemektedir. Ancak Dennett'ın bu düşüncesini temellendirdiği evrimci fizikalist görüş, kendi içerisinde pek çok tutarsızlık barındırması nedeniyle eleştirilmiştir. Tez iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde qualia probleminin ortaya çıkmasına neden olan zihin-beden problemi ve bilinç sorunu ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Daniel Dennett'ın qualia problemi hakkında öne sürdüğü düşünceler incelenerek bu düşüncelere yönelik ortaya koyulan itirazlar incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Qualia, Zihin-Beden Problemi, Bilinç, Bilinç Argümanı, Dennett
Bu çalışma, 2002 yılından beri, kesintisiz olarak iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin cinsiyet rejimini odağına almaktadır. Cinsiyet rejimi bağlamında, çalışmanın iki ana hedefi vardır. Bunlardan ilki, kadın seçmeni ikna etmek için partinin kullandığı ideolojik yaklaşım, yöntem ve eylemleri cinsiyet rejiminin bir parçası olarak analiz etmektir. İkincisi ise kadın seçmeni ikna için partili kadınlara düşen görevleri anlamak ve cinsiyet rejimini yeniden üreten dişil rolleri ortaya koymaktır. Üç bölüm boyunca feminist metodolojinin kullanıldığı çalışmanın birinci bölümünde, cinsiyet rejiminin Türkiye'deki tarihsel seyri verilmektedir. Literatür tarama/değerlendirmesine ve karşılaştırmalı yönteme dayanan bölümde, partinin cinsiyet rejiminin kendisinden önceki yönetimlerden farkına ve partinin kendi iktidarları arasındaki değişimlerine vurgu yapılmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde, öncelikle siyasal rejim tartışması yürütülmektedir. Ardından, bu siyasal rejimin cinsiyet rejimi ile olan ilişkisi tartışılmakta ve siyasal rejimin kadınlarla kurduğu ilişki biçimi üstünden cinsiyet rejimine dair iddialarda bulunulmaktadır. Son bölüm olarak tasarlanan üçüncü bölümde ise partili kadınlarla yapılan ve derinlemesine mülakat tekniğine dayanan saha çalışmasına yer verilmiştir. Birinci ve ikinci bölümün verileri ışığında ve görüşmecilerle yapılan mülakatlar neticesinde, partinin cinsiyet rejimi, iktidardaki kadınların gözünden eleştirel bir şekilde yorumlanmıştır.
Geçimsizlik, bazı parenteral ilaçların veya karışımların aynı şırınga, tüp veya şişede bir arada uygulanmasıyla iki veya daha fazla ilaç arasında meydana gelen fiziksel ve/veya kimyasal reaksiyonlardır. Yoğun bakım ünitesinde yatan hastalar genellikle sınırlı sayıda venöz erişim yoluna sahiptirler ve birden fazla intravenöz ilaç alırlar. Bu durum ilaç geçimsizlik riskini arttırır. Bu çalışmanın amacı yoğun bakım ünitesinde olası ilaç geçimsizliklerinin sıklığını belirlemek ve çalışma sonunda elde edilen veriler kullanılarak sağlık profesyonellerine olası ilaç geçimsizliklerinin önlenmesi için farmasötik kılavuzlar oluşturmaktır. Çalışma tek merkezli, kesitsel ve prospektif olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Hastanesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesinde 17.08.2022-30.11.2022 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya, 24 saat ya da daha uzun süre yoğun bakım ünitesinde yatan, iki ya da daha fazla intravenöz ilaç tedavisi alan 18 yaş ve üzeri hastaların ilaç istem listeleri dahil edilmiştir. İlaç istem listelerinde yer alan intravenöz ilaçlar ile ilgili olası geçimsizlikler IBM Micromedex® IV Compatibility ve Stabilis 4.0 ilaç bilgi sistemleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya toplamda 67 hastanın 338 ilaç istem listesi dahil edilmiştir. İlaç istem listelerinin %68,3'ünde en az bir olası ilaç geçimsizliği tespit edilmiştir. En sık olası ilaç geçimsizliğine sebep olan ilaçlar pantoprazol, insülin ve meropenem iken en sık olası geçimsiz ilaç-ilaç çiftini ise insülin-pantoprazol oluşturmaktadır. Olası ilaç-ilaç geçimsizlikleri uygulama yöntemine göre sınıflandırıldığında, en sık eş zamanlı uygulanan bir sürekli infüzyon ile bir bolus uygulama (%25) arasında meydana gelmiştir. Bu tip uygulama yöntemine göre en sık geçimsizlik insülin(infüzyon)-pantoprazol(bolus) arasındadır. Olası ilaç-ilaç geçimsizliklerine sebep olan ilaçların %40,6'sını ekstrem ilaçlar oluşturmaktadır. Çalışmamıza dahil edilen tüm ilaç istem listeleri incelendiğinde, olası geçimsizlik sayısı ile antimikrobiyal ajanlar arasında orta düzeyde pozitif yönde bir korelasyon (rho:0,404; p:0,001) gözlenmiştir. Micromedex ile Stabilis arasında geçimsizlik kategorisine göre zayıf düzeyde (cohen kappa:0,112) ve anlamlı bir uyum bulunmuştur (p<0,001). Çalışma sürecinde olası ilaç geçimsizliğini önlemek amacıyla toplamda 567 öneride bulunulmuştur. Bu önerilerin, 532'si Y-parça geçimsizliği, 32'si ilaç-seyreltici geçimsizliği ile ilgiliyken, 3'ü ise hastaya yeni bir ilaç uygulama yolu açılmasından oluşmaktadır. Bu önerilerin hepsi kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Çalışma sonunda 52 ilaç ile oluşturulan Y-parça geçimsizlik tablosunda, 1326 ilaç çiftinin %13,5'i geçimsiz veri, %8'i çelişkili veri ve %33'ü ise bilinmeyen veri içermektedir. Önemli sayıda test edilmemiş ilaç kombinasyonları için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Klinik eczacılar tarafından yapılan farmasötik müdahaleler, olası ilaç geçimsizliklerinin önlenmesinde ve azaltılmasında önemli rol oynamaktadır.
Yeşil Düzen, özünde Avrupa ekonomisini ve Avrupa tüketim kalıplarını dönüştürme girişimidir. Ancak Avrupa enerji sisteminin köklü bir şekilde yeniden yapılandırılmasını içerdiğinden ve aynı zamanda AB'nin siyasi gündeminde çok üst sıralarda yer aldığından, Yeşil Mutabakat AB ile komşuları arasındaki ilişkiler üzerinde bir etkiye sahip olacak ve Avrupa'nın küresel siyasi önceliklerini yeniden tanımlayacaktır. Böylece Yeşil Mutabakat, kaçınılmaz olarak ciddi jeopolitik sonuçlara yol açacak bir dış politikanın parçası haline gelmektedir. Çalışmanın amacı, yeşil ekonomi araçlarını kullanarak sürdürülebilir açıdan kalkınmanın kavramsal temellerini derinleştirmek ve karbon emisyonlarını etkileyen faktörlerin bir değerlendirmesini yapmak olarak tanımlanmıştır. Amaç doğrultusunda, çalışmanın analiz kısmında AB Ülkelerinde yenilenebilir ve yenilenemez enerji kaynaklarından elektrik üretimi, ekonomik büyüme, enerji vergisi geliri ve karbon emisyonları arasındaki nedensellik ilişkisi test edilmektedir. Bu amaçla, 1990-2020 yıllarını kapsayan AB Ülkelerinin panel verisine öncelikle, Birim kök testi, sonra Granger nedensellik testi uygulanmıştır. Analizin sonuçlarına göre, AB Ülkelerinde güneş ve hidroelektrik enerjisi üretiminden karbon emisyonlarına doğru tek yönlü bir nedensellik olduğu tespit edilmişdir. Etki-tepki fonksiyonlarına göre, güneş ve hidroelektrik enerjisi karbon emisyonlarının azaltılmasında kullanılacak önemli kaynaklardır. Ayrıca sonuçlara göre, doğalgaz için yapılan pozitif şok uygulamalarıyla karbon emisyonları ilk dönemde artış gösterirken, zamanla azalma eğilimine girmektedir. Son dönemler kömürden gaza geçilmesi karbon emisyonunu azaltmaktadır. Aynı zamanda karbon emisyonundan doğalgaza doğru nedensellik ilişkisi de bulunmaktadır. Karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik politikalar, örneğin kömür üretiminin azaltılması doğalgaz kullanımını artırabilmektedir. Kişi başına düşen GSYİH ve enerji vergisi gelirinin CO_2 emisyonlarını etkilediği tespit edildi. Ekonomik büyüme genellikle enerji talebini artırmakta, bu da sonradan karbon emisyonlarını artırabilmektedir. enerji vergisi geliri, başlangıçta karbon emisyonlarını artırırken, zamanla azalmaya yol açmaktadır. Bu durum, 1990 yılından beri AB'de uygulanan karbon vergisinin etkilerinin hemen hissedilmeyebileceğini ve uzun vadeli bir perspektife dayalı olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Sonuçlara göre, CO_2 emisyonları azaltılırken ekonomik büyüme ve enerji politikalarının da dikkate alınması gerekmektedir. Bu bulgular, yeşil enerji kaynaklarının karbon emisyonlarının azaltılmasında önemli rol oynadığını ve enerji politikalarının dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Yeşil Ekonomi, Karbon Emisyonları, Avrupa Birliği, Nedensellik analizi, Yeşil Mutakabat.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ticaretin küresel boyutta artışa geçmesi uluslararası sermaye hareketlerinin düzenli bir zeminde gerçekleştirilmesi ihtiyacını arttırmıştır. Çok tarafları yatırım anlaşması çabalarının sonuçsuz kalması yatırım teşviki ve korunması arayışındaki devletleri ikili yatırım anlaşmalarına sevk etmiştir. Avrupa Birliği de (AB) 1990'lı yılların başında itibaren küresel ticarette yetki sahibi olmak arzusu içinde olmuştur. Ancak AB'nin kendine özgü hukuki yapısı nedeniyle bu yetki arayışı uzunca bir süre karşılıksız kalmıştır. Bir taratan üye devletlerin yatırım anlaşmalarının Birliğin ortak çıkarlarına zarar vermesini önlemek isteyen Birlik diğer taraftan bu alandaki yetki talebini canlı tutmuştur. Nihayet Lizbon Antlaşmasıyla birlikte doğrudan yabancı yatırımlar (DYY) alanında münhasır bir yetki sahibi olan Birlik yaptığı yeni nesil anlaşmalar ve Birlik tasarruflarıyla etkisini arttırmaya devam etmektedir. Bu çalışmada uluslararası yatırım anlaşmalarının AB'nin kendine özgü hukuki yapısından ne ölçüde etkilendiği ve bu etkileşim neticesinde hangi hukuki meselelerin ortaya çıktığı araştırılmıştır. Tez çalışmasında ilk olarak yatırım anlaşmalarının uluslararası hukuktaki yeri ve önemine değinilmiş, sonrasında AB'nin yatırım anlaşmaları, üye devletlerin kendi aralarında üçüncü devletlerle akdettiği yatırım anlaşmaları incelenmiştir. Son olarak bu alandaki hukuki meselelerin Türkiye'nin yatırım anlaşmalarına nasıl yansıyacağına değinilmiştir. Çalışmada uluslararası yatırım anlaşmaları hükümlerinin giderek AB mevzuatına yakınlaştırıldığı, böylece Birlik hukuku dinamiklerine dikkat edilen yeni nesil yatırım anlaşmalarının ortaya çıktığı; ancak henüz yatırım uyuşmazlıklarının AB hukukunun özerk yapısını etkilemeden nasıl çözülebileceğine dair somut bir gelişme sağlanamadığı sonuçlarına ulaşılmıştır.
"Bir sözleşme kendi yarattığı münasip hukukunun ürünüdür ve kendisine hayat vermek için tarafların referans gösterdiği bir hukuk sisteminden ibarettir!" Roland Brown Bu çalışmada, ürün ve hizmetlerin dağıtımında en sık kullanılan yöntemlerden biri olan distribütörlük sözleşmeleri incelenmiştir. Öncelikle, isimsiz sözleşme yönü ele alınarak sözleşmenin önemi ortaya konulmuştur. Lüks ürünlerin inhisari dağıtımında olduğu gibi, ticari uygulamada dağıtım tekniği gelişmektedir. Bu sonuca varmak için, Türk ve uluslararası hukuk sistemlerine dayanan uygulamalı örneklerle kapsamlı bir analiz yapılmıştır. Bu bağlamda, yasal düzenlemelerin eksikliği ve sözleşmelerde proaktif hükümlerin bulunmaması çeşitli sorunları ortaya çıkartmaktadır. Bu sorunlar yeni mücadeleler doğurmakta ve hukuki ortamda farklı bir yorumla stratejik düşünmeyi teşvik etmektedir. Bu tezin amacı, distribütörlük sözleşmelerinin uygun şekilde formüle edilmediği takdirde ortaya çıkan hukuki boşluklar sebebiyle sorunların kaçınılmaz olduğu, tartışmasına katkıda bulunarak çözüm getirmektir. Bu çalışma, distribütör ve sağlayıcı arasındaki sözleşmesel ilişkinin hukuki değerlendirmesini sağlayan bir medeni hukuk analizine dayanmaktadır. İşbu çalışma, distribütörlük sözleşmesine ilişkin hukuki ve ekonomik analizlerle desteklenmektedir. Araştırmamız, uyuşmazlıkların olumlu son bulmasının, büyük ölçüde doğru anlaşmanın varlığına bağlı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, birtakım hususların komplike olduğu görünmektedir. Bu nedenle, distribütörlük sözleşmesinin kavram, nitelik ve özelliklerinin tespiti, sözleşmenin kapsam ve hedeflerinin ortaya konulması ve sözleşme koşulları geleceğin ticaretinin iyileştirilmesinde anahtar role sahiptir.
Allah Teâlâ "Allah ve melekleri peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun" buyurarak bütün inananları Allah Rasulü'ne salât-ü selâm getirmeye davet etmiştir. Hangi lafızlarla ve nasıl bir keyfiyette ifa edileceği belli olan salavât emrine müminler hızlıca ittiba etmiştir. Hayatının birçok noktasında bu emri ifa etmişler ve bu emre sımsıkı sarılmışlardır. Hakkında başta ayet ve birçok rivâyet bulunan salât emriyle ilgili Kütüb'ü Tıs'a'daki bütün rivayetleri inceleyip en sahih rivayeti tespit etme gayretinde olduk. Topladığımız bu rivayetlerden hareketle salavât emrinin en doğru nasıl anlaşılması gerektiği sorusunun da yanıtını bir nebze olsun almış olduk. Konuyla ilgili yapılmış birçok çalışma da geçmişten günümüze bir çok alimin bu konu üzerinde detaylıca durup ilgilendiğini bizlere göstermektedir. Çalışmamız 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ilk dönem mu'cemleri üzerinden salât ve selâm kelimesinin etimolojik tahlilini yapıp lugavi ve şer'i manalarını tespit etmeye çalıştık. Daha sonra salavâtın hadis referanslı Salli Bârik duaları diye meşhur en güvenilir kullanımı üzerinde durup bu dualarla alakalı meselelere değindik. İkinci bölümü salvatla ilgili rivayetlerin tespit ve değerlendirmesine ayırıp bölümün sonuna topladığımız rivayetlere kolay ulaşmak adına tablolaştırdık. Üçüncü ve son bölümde ise salâtın anlamlarıyla ilgili süregelen tartışmalara detaya girmeden değindik. Konuyla ilgili yüksek lisans ve doktora tezlerini dikkate alıp hakkında yapılan değerlendirmeleri aktardık.
Düşünce sistemlerini gerçek mutluluğa ulaşma gayesi üzerine tesis eden Fȃrȃbȋ ve İbn Bȃcce, belirlenen gaye için insanın varlık yapısını, yetkinliklerini, kusurlarını, diğer varlıklardan onu ayıran ve onlarla ortak olan özelliklerini tanımak gerektiğini düşünmüşler ve nefs konusunu incelemişlerdir. Her iki filozof da gerçek mutluluğun ancak aklȋ ve düşünsel bir bilgi ve bu bilgi çerçevesinde gerçekleşen eylemlerle elde edilebileceğini, bu doğrultuda insanın aklȋ ve ahlȃkȋ erdemlere sahip olarak yetkinliğini elde etmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Ahlȃkȋ davranış ve erdemlerin kazanılmasında orta olma ilkesinin, alışkanlıkların, haz ve acının etkisine değinmişlerdir. Ayrıca huy ve ahlȃkın değişebileceğini ileri sürerek eğitim ve alışkanlıkların önemine vurgu yapmışlardır. Fȃrȃbȋ ve İbn Bȃcce, iyi ahlȃkın kazanılmasındaki etkisi nedeniyle siyȃset ilmine eserlerinde vermişlerdir. Özellikle Fȃrȃbȋ, erdemli toplum, ilk başkan ve erdemsiz toplumlarla ilgili ayrıntılı görüşler ileri sürmüştür. Her iki filozof da erdemli bir toplumun kurulmasında ve muhafazasında sevgi ve adȃletin olması gerektiğini, ayrıca erdemli başkanın önemli bir rolünün olduğunu belirtmişlerdir. Fȃrȃbȋ, erdemli bir toplumun içinde, onların görüşlerine karşıt grupların olabileceğini ileri sürerken, İbn Bȃcce bunu mümkün görmemektedir. Çünkü İbn Bȃcce, erdemli bir toplum bütün unsurlarıyla uyum ve ahenk içerisindedir. Fȃrȃbȋ, gerçek mutluluğa erdemli bir toplumda, erdemli bir başkan riyȃsetinde ulaşılabileceğini düşünürken, İbn Bȃcce, erdemli bir toplum bulunmaması durumunda bozuk toplumlarda da yalnız erdemli birey olan mütevahhidin aklȋ düşünsel yetkinliğini, belli aşama ve yetkinlikleri kazanarak elde edebileceğini ileri sürmüştür.
Uluslararası ceza hukukunda suçluların çokluğunu konu alan bu tez üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm kapsamında uluslararası ceza hukukunda bireysel ceza sorumluluğu genel olarak ele alınmıştır. Bu çerçevede cezai sorumluluğun gelişimi, uluslararası ceza hukukunda kusurluluk, uluslararası ceza hukukunda toplu suçluluk ve bireysel sorumluluk ile bu kapsamda suça katılım modelleri incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde Roma Statüsü'ne kadar uluslararası ceza hukukunda suçluların çokluğuna ilişkin yapılan düzenlemeler ele alınmıştır. Bu kapsamda öncelikle Uluslararası Askeri Mahkemelerin kuruluşu incelenerek, bu mahkemelerdeki yargılamalarda uygulanan kolektif ceza sorumluluğu ve mahkemelerin bu kapsamda değindiği komplo suçu ve suç örgütlerine ilişkin yaklaşımları değerlendirilmiştir. Ardından, Ad Hoc Uluslararası Ceza Mahkemeleri'nin uyguladığı bir faillik türü olan müşterek suç girişimi ele alınmış, kavramın neden ortaya çıktığı, unsurları, suç genel teorisindeki suça iştirakten farkları ve hibrit uluslararası ceza mahkemelerinin kararlarında nasıl uygulandığı ve kavramın eleştirileri incelenmiştir. Çalışmanın son bölümü ise günümüzde bu konudaki tek sabit mahkeme olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) ve kurucu statüsü olan Roma Statüsü'ne ayrılmıştır. Bu kapsamda öncelikle UCM'nin kuruluşu, yetki ve kabul edilebilirlik şartlarına ilişkin kısa bir bakış sunan bu çalışma, esasen Roma Statüsü kapsamında bireysel ceza sorumluluğunun nasıl düzenlendiğine odaklanmış, hem Statü'nün ilgili 25. Maddesine ilişkin genel yaklaşım ele alınmış, hem de 25. ve 28. maddelerde sunulan sorumluluk türleri sırasıyla karşılaştırmalı hukukta ve UCM kararlarında incelenmiştir.
Bu tezde, Schopenhauer ve Nietzsche arasındaki karşıtlık, Leopardi'nin bir yan unsur olarak tartışmaya dahil edilmesiyle birlikte pasif nihilizm ve aktif nihilizm arasındaki karşıtlık biçimini almıştır. Bu filozofların ele aldığı birtakım genel meseleler, hayatın anlamı ve/veya anlamlılığı sorunsalı bağlamında ele alınarak; hangi tutumun daha tutarlı, daha yerinde yahut daha makul olduğu konusunda bir karara varılmaya çalışılmıştır. Görülmüştür ki her iki filozofun da birtakım önemli tutarsızlıkları vardır. Ancak burada ortaya çıkan şey şu ki: Her iki filozofun da hayatı anlama ve/veya anlamlandırma tarzı, önemli ölçüde onların metafizik kabullerinin ve bencilliğe ilişkin tutumlarının belirlenimi altındadır. Benlik doğal olarak bencildir ve doğal istecimizi olumlamak bencilliği olumlamak anlamına gelmektedir. Nitekim bencillik, istencin olumlanması ve yaşamın olumlanması korelasyon içindedir. Mamafih yaşamın olumlanmasının mı yoksa yadsınmasının mı makul/yerinde olduğuna dair nihai karar ise yaşamın değerli ve anlamlı olup olmadığına, yaşamın beyhude olup olmadığına bağlı olarak alınacaktır. İşbu tezde filozofların buna karar verebilmek için sunduğu argümanlar serimlenmiş ve hangi kararın daha tutarlı olduğu mülahaza edilmiştir.
Araştırmanın başlıca amacı, başkent Ankara, İzmit, Gaziantep, Adana, Ceyhan, Mersin, Tarsus kentlerinin ilk imar planlarını hazırlayan Alman Profesör Hermann Jansen'in bu çalışmaları üzerinden Cumhuriyetin kuruluş döneminde gelişen planlama kültürünü ve deneyimini yeşil politika ve hedefleri açısından değerlendirmektir. Cumhuriyete bırakılan kentlerin yapısını ve kültürel mirası anlamak bakımından, Osmanlı yerel yönetimlerinde ve toplumsal değer sisteminde doğaya saygı ve çevre bilinci konusuna yer verilmektedir. Cumhuriyetin planlama kültürünün gelişiminde sadece Jansen değil, başta Atatürk olmak üzere yönetici kadronun ideal ve kararları, Türkiye'deki akademik, siyasal, toplumsal çabaların birikimi, dış ve iç etkenler belirleyici olmuştur. Dünyada filizlenen modern planlama anlayışını etkileyen kimi kentsel kuram ve kent ütopyaları da yabancı uzmanlar aracılığı ile Türkiye planlama kültürünü etkilemiştir. Bunda rolü olan Jansen'in kendi mesleki birikimini ve tecrübelerini edindiği dönemsel süreç incelenmiştir. Araştırma konusu disiplinlerarası bir çalışma yapmayı gerektirmiştir. Bu bağlamda yöntem, nitel ve nicel araştırma yönteminin birlikte kullanıldığı karma bir model üzerine kurulmuştur. Jansen'in Türkiye'de yoğun çalıştığı 1929-1939 arasını inceleyen araştırmadaki modelin iç tutarlılığını sağlayacak olan temel kurgu, araştırma probleminin, yalnızca kuramsal olarak değil, somut kent örneklerinde ele alınmasıdır. Bu kentlerin planları ve plan kararları incelendiğinde yeşil politika ilkeleri görülmektedir. Planlamada kamuculuğun hâkim olduğu dönemde, Jansen planlarında estetik, sağlık, ekonomi, ulaşım esasları kadar sosyal adalet de önemlidir. Kent ve ülke planı etkileşimini gözetmesi; planlamayı, sanat, mimarlık ve peyzaj mimarlığı dalları ile bütünleştirmesi, kente kimliğini veren mekanları perspektif çizimlerle sunması, çevre duyarlı kararları gibi özellikleriyle Jansen, Türkiye planlama kültürünün gelişmesine katkı sunmuş ve bugünlere yansıyacak kalıcı izler bırakmıştır.
Dünyanın küreselleşmesine ve insanların birbirleriyle mesafe tanımaksızın iletişim kurmasında başat rol oynayan kitlesel iletişim araçları, internetin hayatımıza girmesi ve her geçen gün yeni bir boyut kazanarak yeni teknolojiler ile birlikte geniş tabana yayılmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. İnternet, milyonlarca insanın herhangi bir zahmete girmeksizin birbiriyle iletişim kurması imkanı çerçevesinde boyutu rakamlarla ifade edilmesi güç boyutlarda veri üretimine sebep olmaktadır. İnternetin kendine has yapısı nedeniyle, bu ortamda kişisel verilerin korunması her geçen gün daha önemli bir hal almaktadır. İnternetin bilgiye ulaşım noktasında sağladığı olanakların insanlığın ortak yararına olduğu sarih olmakla beraber; başta büyük firmalar olmak üzere internette faaliyet yürüten aktörler ile gerçek kişi kullanıcılar arasında ciddi bir güç dengesizliği bulunmaktadır. Kişisel verilerin ticari kaygılarla işlenmesi, bir noktada internetin devamı için gereklilik iken; temel hakların da göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Çalışmamızda yarışan iki menfaat arasında dengenin kurulmasına yönelik hukuki değerlendirmeler Türk hukuku ve uluslararası mevzuat ile karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmaya gayret edilmiştir.
Roma hukukunda isimsiz sözleşmeler, Roma sözleşmeler sisteminin kapsamını genişleten ve Roma'nın contractus kavramına bakışını geliştiren önemli sözleşmelerdir. Roma Devleti'nin sınırlarının genişlemesiyle yeni coğrafyaların devlet sınırlarına dahil olması, buradaki tarımsal ve ticari faaliyetlerle tanışılması, nüfusun sayıca artışı ve niteliksel olarak çeşitlilik göstermesi ile değişen ekonomik yaşamın ortaya çıkardığı ihtiyaçların etkisiyle Roma hukukunda sözleşmeler alanında hâkim olan tipe ve şekle bağlılık anlayışının katılığının da kademe kademe esnetildiği bilinmektedir. Praetor faaliyetleri, klasik hukukçuların görüşleri ve imparator emirnameleri aracılığıyla gelişen isimsiz sözleşmeler, Roma'nın sözleşmeler sisteminin kapsamının, dolayısıyla da oldukça katı olan tipe ve şekle bağlılık anlayışının genişletilmesinde etkili olmuştur. Tipe ve şekle bağlılık anlayışı Roma sözleşmeler hukuku alanında hiçbir zaman tamamen aşılmamış olsa da, Orta Çağ'dan itibaren adım adım yaklaşılan sözleşme özgürlüğü kavramına kapı aralayan, hukukçulara isimli-isimsiz sözleşmeler ayrımını ortadan kaldırmayı düşündüren ve bütün sözleşmelere iyi niyete dayanan bir dava hakkı verilmesi fikrini ortaya çıkaran yine Roma sözleşmeler sistemine isimsiz sözleşmelerin dahil oluşunun incelenmesiyle mümkün olmuştur. İsimsiz sözleşmelerin Roma hukuk yaşamına dahil olmasında etkili olan causa, sinallagma ve conventio/consensus kavramlarının Geç Orta Çağ'dan Avrupa'da Kodifikasyonlar Dönemi'ne dek sürdürülen hukuk çalışmalarında incelenmesi Kıta Avrupası Hukuk Sistemi'ne ve nihayet hukukumuza sözleşme özgürlüğü anlayışının yerleşmesini mümkün kılmıştır.
Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın konusunu devletin şiddetle doğrudan ilişkili kesimini oluşturan polisin; anlaşılabilir ancak varlık sebebine tümüyle ters düşer şekilde toplumla karşılıklı olarak birbirlerini ötekileştirme sorununa çare olabileceğine inanılan "toplum destekli polislik" felsefesi oluşturmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde devletin ortaya çıkışında "güvenlik olgusu"nun rolü, devletin meşru şiddet tekeli haline gelmesi ve bu tekeli kullanmak üzere kurumsallaşmış polis kurumunu yaratma süreci incelenmiştir. İkinci bölümde tarihi süreçte polislik pratiklerinin görünümü, 19. yüzyıl ürünü olan modern kurumsal polisliğin ortaya çıkışı, dinamik ilişkiler ağının devletleri modern polislikte yeni açılımlara zorlamasıyla yaşanan gelişmeler üzerinde durulmuştur. Bu yeni açılımlardan birini çalışmanın konusu olan toplum destekli polislik oluşturmaktadır. Üçüncü bölümde polisin sahip olduğu ayrıcalıklı yetkilerin bireylerin temel hak ve özgürlükleri üzerindeki etkisinin incelenmesini takiben dördüncü bölümde toplum destekli polislik modelinin kavramsal çerçevesi, unsurları ve insan haklarının korunmasına sunacağı katkılar irdelenmiştir. Son bölümde ise bu modelin Türkiye modelinin oluşturulması süreci ve bu kapsamda yürütülen faaliyetler değerlendirilmiştir. Çalışma ile ülkemizde henüz içselleştirilememişken işlevsiz hale getirilen toplum destekli polislik modeline duyulan ihtiyacı gerçekçi bir şekilde ortaya koymak ve bu modelin uygulamasından neden vazgeçilmemesi gerektiğini göstermek amaçlanmıştır.
GÜRBÜZ, Abdulcelil, Almanya'da Yaşayan Türk Göçmen Ailelerin 18-28 Yaşlarındaki Çocuklarına Yönelik Değer Odaklı Manevi Güçlenme Ve Bakım Programının ( DOMAB) Etkililiğin İncelenmesi: Almanya Frankfurt Viernheim Örneği, Doktora Tezi, Danışman: Prof. Dr. Öznur ÖZDOĞAN Almanya'nın Farnkfurt şehrine bağlı Viernheim kasabasında yaşayan genç yetişkin bireylere Değer Odaklı Manevi Güçlenme Ve Bakım Programı uygulanmıştır. Bu doğrultuda genç bireylerin manevi gereksinimlerini belirlemek, bu gereksinimleri karşılamak için Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içerikleri hazırlamak ve gençlere uygulanan bu içeriklerin manevi iyilik hali, psikolojik iyi oluş ve Tanrı algısı düzeyleri üzerindeki etkiliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu kapsamda gençlik, gençlik dönemi özellikleri ve gençlik dönemindeki sorularla manevi başa çıkma konuları arasındaki ilişki ele alınmıştır. Araştırmanın çalışma grubu Almanya/Frankfurt/Viernheim bölgesinde yaşayan 70 gönüllü genç yetişkin bireyden oluşturulmuş; gençlerin 35'i deney grubuna ve 35'i de kontrol grubuna atanmıştır. Manevi gereksinimleri belirleme aşamasında keşifsel desenin prensipleri benimsenmiş ve fenomenolojik araştırma yöntemi takip edilmiştir. Bu süreçte alanyazın taranmış, katılımcılar ile ikili görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Genç bireyler gözlemlenmiş ve araştırmanın her aşamasında alan uzmanlarına danışılmıştır. Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içeriklerini uygularken gerçek deneysel tasarımlı kontrol gruplu ön test-son test deseni takip edilmiştir. Giriş, içerik sunumu, konu ile ilgili ayetler, konu ile ilgili hadisler, konu ile ilgili kültürümüzden örnekler ve kalıcılığı sağlama adımlarından oluşan Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içerikleri tema odaklı grup toplantıları aracılığıyla uygulanmıştır. DOMAB uygulamasının manevi iyilik hali, psikolojik iyi oluş ve Tanrı algısı düzeyleri üzerindeki etkililiğini belirlemek amacıyla, bu üç değişkenin her birine yönelik ölçme araçları ön test, son test ve izleme testi olarak her iki katılımcı genç gruba uygulanmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre genç yetişkin bireylerin manevi gereksinimleri olduğuna ulaşılmıştır: Niyet, azim, tövbe, aşkın yanımız maneviyat, olumlu düşünme, sevgi, şükür, sabır, tevekkül, affetme, tek başınalık, iletişim ve barış ve mutluluk. Araştırma kapsamında hazırlanan Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içeriklerinin genç bireylerin manevi gereksinimlerini karşıladığı yapılan ikili görüşmeler ve gözlemler aracılığıyla tespit edilmiştir. Bunun yanında DOMAB içeriklerinin uygulandığı deney grubundaki gençlerin manevi iyilik hali, psikolojik iyi oluş ve sevgi yönelimli Tanrı algısı puanlarının arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç olarak genç yetişkin bireylerin manevi gereksiniminin olduğu, hazırlanan Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içeriklerinin genç bireylerin hem manevi gereksinimlerini karşıladığı hem de onların Manevi iyilik hali, Psikolojik iyi oluş ve sevgi yönelimli Tanrı algısı ölçeği puanlarını artırdığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Din psikolojisi, Maneviyat, Manevi bakım, Psiko-sosyo-spiritüel bakım, Genç,
Bu çalışmada, Juan Goytisolo'nun Duelo en el paraíso, Francisco Umbral'in Los males sagrados ve Martín Abrisketa'nın La lengua de los secretos adlı eserleri çocuk başkahramanlar aracılığıyla savaş travması ve savunma mekanizmaları bağlamında incelenmektedir. Çalışmanın temelinde her üç yazarın öz yaşam öykülerinin belli noktalarda benzerlik göstermesi yatmaktadır. Bir taraftan, Juan Goytisolo ve Francisco Umbral'in doğrudan deneyimledikleri İspanya İç Savaşı ile ilgili anıları; öte yandan, Martín Abrisketa'nın kendisine aktarılan babasına dair savaş deneyimleri adı geçen yazarları birbirine bağlayan ortak travmayı ortaya çıkarmaktadır. Yazarların İç Savaş tecrübelerini eserlerine yansıtmaları, gerçeklik duygusunun yaratılmasını, okuyucu ve roman kahramanı arasında kurulan bağlantının kuvvetlenmesini sağlamaktadır. Eserlerdeki çocuk kahramanlar savaş gibi sarsıcı bir olayın sonrasında çaresiz ve savunmasız bırakılsalar da, hayata tutunmanın ve travmayla baş etmenin yollarını aramaktan vazgeçmemişlerdir. Bu tezde travmanın etkilerinin hafifletilmesinde savunma mekanizmalarının rolü değerlendirilmiştir. Savaşla birlikte dünyaya ve kendilerine ilişkin algıları değişen kahramanların deneyimlerini anlamlandırma noktasında gerçekten olabildiğince uzaklaşma yönündeki çabaları fark edilmiş ve savunma mekanizmalarının bu amaç doğrultusunda olumlu sonuçlar verdiği görülmüştür.
Biyoteknoloji, genel olarak geleceği şekillendirecek ana teknoloji sistemleri arasında yer almaktadır. Bu konuda ülkeler arasında gelecekte söz sahibi olmaya yönelik olarak yoğun bir rekabet yaşanmakta ve ülkeler biyoteknolojiye yönelik stratejik planlamalarını yapmaktadır. Biyoteknoloji, sürdürülebilir kalkınmaya da hizmet etmektedir. Bilim, teknoloji ve yenilik üzerine gelişen iktisadi literatür, evrimci iktisat çerçevesinde yenilik sistemleri kavramı üzerinde gelişme göstermektedir. Bilim ve teknoloji politikalarında aktif bir kamu müdahalesinin gerekliliği, tezin temel perspektifini oluşturmaktadır. Yenilik sistemlerinin, ulusal, bölgesel, teknolojik ve sektörel düzeylerde incelenme imkânı bulunmaktadır. Bir sektörel yenilik sistemi olarak, biyoteknoloji yenilik sistemi, literatürde incelenme sayısı az olan konular arasında yer almaktadır. Bu çalışmada, seçilmiş OECD üyesi ülkelerde, biyoteknoloji sektörel yenilik sisteminde, yeniliği temsil eden bağımlı değişkenleri belirleyen faktörler, panel veri analizi ile incelenmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, dört farklı model oluşturulmuş ve bu modellerde, bağımlı değişkenleri etkileyen değişkenler ortaya konmuştur. Çalışmada, panel veri analizinde çıkan sonuçlar çerçevesinde, biyoteknoloji sektörel yenilik sistemine kamu müdahalesine ilişkin çıkarımlarda bulunulmuştur.
Çalışma, giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümü, Çeviribilim ve Almanca Kur'an Çevirileri konusunun öneminin ve bu çalışmanın yöntem ve sınırlarının, ayrıca istifade edilen kaynakların genel bir değerlendirmesini içermektedir. Birinci bölüm; çalışmanın konusu olan Çeviribilim tanımını, tarihçesini, usullerini ve sorunlarını, Almanya'da Dilbilim ve Çeviribilim üzerine yaklaşımları ve görüşleri ihtiva etmektedir. Ayrıca bu bölümde farklı görüşler değerlendirilerek Kur'an-ı Kerim için en etkili çeviri yöntemlerini oluşturabilmek gayesiyle, görüşleri uzlaştırma veya bir kaçını diğerlerine tercih etme cihetine gidilmiştir. İkinci bölüm ise; Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çevirilerini, tarihçesini, usullerini ve sorunlarını, Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çeviri Metin Örneklerinin Çeviribilim Açısından Değerlendirilmesini, Almanca Yeni Bir Kur'an Çevirisine Katkıyı içermektedir. Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çeviri Metin Örneklerinde Çeviribilim ve Kur'an Tefsir Usulü açısından tespit edilen hatalar ve bu hataların doğru şekli verilmiştir. Hülasa; yeni yapılacak Almanca Kur'an Çevirilerine ve Kur'an-ı Kerim'in Türkçe başta olmak üzere diğer bütün dünya dillerine olan çevirilerine yeni bir yöntem geliştirme çabası denenmiştir. Böylelikle; Kur'an Tarihi, Kur'an İlimleri ve Tefsir Tarihi'nin cem'i ile teşekkül etmiş olan Kur'an Tefsir Usul'ünün temel kuralları kaynaklı bir Kur'an Çeviri Usulü geliştirilmesine, benimsenmesine katkı çabasına girilmiştir. Kur'an Çevirilerinde Etkili Çeviribilim Usulü olarak, tefsiri, süreç odaklı, iletişimsel, işlevsel, edimbilimsel ve açıklamalı bir Kur'an-ı Kerim Çeviri Usulü önerilmiştir.
XVI. ve XVII. yüzyıl tekke şiiri ilgili tespitler yapabilmek adına altı divan incelenmiştir. Bu divanlar, dönemlerinin karakteristik yapısını en rahat ortaya koyabilecek şekilde seçilmiş, dikkatle defalarca okunmuş kavram ve semboller seçilerek küçük açıklamalar yapılmaya çalışılmıştır. Tekke şiirinin özünü oluşturan tasavvufî kavramlar özenle seçilmiş ve gruplanmıştır. Aynı zamanda tasavvufî tipler ile ilgili beyitler toplanmış bu beyitlerden edinilen bilgilere göre tasavvufî tiplerin yaşam tarzı, dünya ve âhiret görüşü ile yaşam felsefesi hakkında bilgiler verilmeye çalışılmıştır. Yaratılış ve hayatın anlamına dair kullanılan semboller tekke şiirini felsefik bir zemine çeker. Bu zemin mutasavvıf tiplerin bilinçli tercihlerinden oluşan yaşantılarının edebî bir ifadesidir.
Katma değer vergisi açısından hizmetlerin vergilendirilmesi OECD ve Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de kapsanması ve vergilendirilmesi en zor alanlardan biridir. Vergilendirme yetkisine bağlı olarak ülkeler kendi siyasi sınırları içerisinde KDV'ye tabi hizmetleri belirlerken diğer taraftan aynı işlem üzerinde mükerrer vergileme olmaması için ülkeler arasında benzer vergileme prensiplerinin belirlenmesi ve bu ilkelere uygun vergileme yapılması zorunlu görünmektedir. Bu kapsamda varış ülkesinde vergileme prensibinin hizmetler açısından da temel prensip olarak uygulanması gerekmektedir. Avrupa Birliği'nde özellikle uluslararası telekomünikasyon, uydu yayıncılığı hizmetleri ve elektronik hizmetlerin vergilendirilmesinde uygulamaya konulan tek durakta alışveriş (The One Stop Shop- OSS) uygulaması, varış ülkesi prensibine uygun olarak vergilemede uygulanacak yol ve yöntemleri detaylı olarak açıklamaktadır. KDV'nin konusuna giren bazı hizmetler ise uluslararası ilkeler doğrultusunda KDV'den istisna tutulduğu gibi bazı hizmetler de sosyal, ekonomik ve siyasi nedenlerle yine yasa hükmüyle KDV'den istisna tutulabilmektedir. Bahse konu istisnaların bir kısmı yüklenilen KDV'nin indirim ve iade yoluyla telafi edilmesini sağladığı gibi bir kısmında mükellefe hiç indirim hakkı tanınmamakta bir kısmında ise temel olarak hizmetin ifa edildiği döneme kadar indirim yoluyla telafi edilen KDV'ye dokunulmazken hizmetin ifa edildiği tarih itibariyle indirilemeyen KDV'nin indirimi ise yasaklanmaktadır. KDV'nin konusuna giren hizmetlerin belirlenmesinde Avrupa Birliği'nde de Türkiye'de de olumsuz tanımlama yapmak suretiyle KDV'nin kapsayıcılığını sağlamak üzere mal teslimi dışındaki tüm işlemlerin hizmet olarak vergiye tabi olduğundan hareket edilmiştir. Bu durum işlem tanımını ve ödeme gerektiren bazı durumların KDV karşısındaki durumunun ayrıca değerlendirilmesini gerekli kılmıştır. Öte yandan Türkiye'de hizmetlerin vergilendirilmesinde KDV sistematiğine uygun olarak işlemi yapan mükellefin vergiyi beyan edip ödemesini sağlayan gerçek usulde vergilendirme yöntemi uygulandığı gibi, hizmeti alanın vergiyi sorumlu sıfatıyla kesip ödemesini öngören KDV tevkifatı yöntemi, talep eden mükelleflerin katma değer vergisinin temelinde yer alan indirim mekanizmasını devre dışı bırakarak hasılat üzerinden genel vergi oranını aşmamak üzere belirlenen oranda vergi beyan edip ödemelerine imkan sağlayan hasılat esaslı vergilendirme yöntemi ve nihayetinde tek durakta alışveriş (The One Stop Shop) uygulamasının elektronik hizmetler açısından uygulanmasını öngören 3 nolu beyanname uygulaması olmak üzere temel olarak dört farklı yöntem kullanılmaktadır. İcra dairesi, açık artırma yerleri gibi müzayede mahallerinde yapılan satışlara özgülenen 5 nolu KDV beyannamesi de bu yöntemlere ek olarak sayılabilir. Türkiye vergiye tabi hizmetler ve varış ülkesi prensibi yönünden AB uygulamaları ile önemli ölçüde uyuşurken, hizmetlerin vergilemesinde kullanılan yöntemler konusunda ciddi ayrışmalar yaşanmaktadır. Her ne kadar AB üyesi ülkelerde de özellikle kayıp tüccar ve Carrousel yolsuzluğu sonrası KDV tevkifatı uygulamasının nispeten yaygınlaştığı söylenebilse de Türkiye'deki KDV tevkifatı uygulamasının genel KDV uygulamasının yerine ikame olacak boyutta kapsayıcı ve KDV sistematiğini bozucu olduğu görülmektedir. KDV tevkifatı yönteminin bozduğu temel KDV uygulaması hasılat esaslı vergilendirme yöntemi ile daha da bozulmuş görünmektedir. KDV sisteminde gerek ters ve aykırı vergileme rejimleri uygulamak gerekse istisna ve oran farklılaştırmalarıyla uygulamanın zorlaştırılması, mükelleflerin vergiye uyumunu çok daha maliyetli ve zahmetli hale getirirken, vergi idaresinin de işgücünü önemli ölçüde KDV servislerine ayırmasına neden olmaktadır. Bu yönüyle Türkiye'de KDV uygulamasının teorik altyapısı ve temel ilkelerinden koptuğu gerek vergilendirmenin gerekse vergiye uyumun giderek daha maliyetli ve uygulanması zor hale getirildiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Katma değer vergisi, vergilendirme yetkisi, vergilendirme prensipleri, varış ülkesi prensibi, vergilendirme usulleri, KDV tevkifatı, hasılat esaslı vergileme, elektronik hizmetlerin vergilendirilmesi, vergiye uyum
17 Ekim 1905 manifesto ile beraber Rusya'da yaşayan gayr-i Rus halklar bir takım siyasi, sosyal ve kültürel kazanımlar elde etti. Bunlar içerisinde en öne çıkanı basın-yayın faaliyetlerindeki serbestlik hakkı idi. Bu kazanımlar, Çarlık sansürünün aşılmasıyla yenileşme hareketinin ortaya çıkmasını sağladı. Rusya Türklerinin medeni, dinî, iktisadi ve kültürel alanlarda gelişmesinde pay sahibi olan en önemli dergi Şûra dergisiydi. Dergi, 24 Ocak 1908-13 Ocak 1918 tarihleri arasında on yıl boyunca kesintisiz olarak çıkmıştır. Şûra, İdi-Ural Tatarlarının çıkardığı en uzun ömürlü, en büyük ve aynı zamanda en iyi dergi olarak kabul edilmektedir. Dili umumi Türkçeye yakındır ancak Tatarca ve diğer Türk lehçelerinde de yazılar bulunmaktadır. Şûra, Zakir ve Şakir Remiyevlerin finansörlüğünde, Rızaeddin Fahreddin'in editörlüğünde çıkmıştır. Dergi, bir kısmı Türk aydınlarından oluşan çok geniş ve zengin yazar kadrosuna sahipti. Ticaret, eğitim ve matbuat gibi birçok yönden geri kalmış Rusya Müslümanlarını aydınlatmak ve sefaletten kurtarmak için yoğun bir çaba harcamıştır. Milli tarih öğrenimi ve halkta tarih şuuru oluşturma konusunda ciddi yayınlar yaptı. Kimlik konularını tartışmaya açarak milli bir şuur ve bilinçlenmenin önünü açtı.
2017- 2019 yılları arasında Nysa Roma Villası kazılarında ele geçen Roma Dönemi Kırmızı Astarlı seramikleri ile Roma Dönemi Kaba Seramikler bu çalışmanın konusunu oluşturur. Kent, Hellenistik Dönem'den Anadolu Selçukluları Dönemine kadar yerleşim görmüştür. Yapıda tespit edilen seramik buluntuları Hellenistik Dönemden başlayarak Bizans Dönemine kadar çeşitlilik göstermektedir. Ancak Hellenistik Dönem seramikleri hem oldukça az sayıdadır hem de kondisyonları kötü durumdadır. Bizans Dönemi'nin tipik sırlı kaplarına ait parçalar da oldukça az sayıdadır. Yapıda tespit edilen seramikler ağırlıklı olarak Roma İmparatorluk Dönemi'ne aittir. Nysa, Antik Dönemin ana yolları üzerinde yer alan konumunun doğal bir sonucu olarak Doğu Sigillata B, Doğu Sigillata C, Afrika Kırmızı Astarlı Seramiği ve Geç Roma C gibi kaplar kentte bilinen ithal kırmızı astarlı seramiklerdir. Bunun yanında, yapıda baskın olan bir grup seramik ise Batı Anadolu'da bilinen Aşağı Menderes Vadisi Üretimleri olan bölgesel kırmızı astarlı seramikleri olarak sınıflandırılmıştır. Bu çalışmayla Roma Villası'nda tespit edilen Roma Dönemi seramiklerin ithal, bölgesel ve kaba seramiklerin hamur- astar özelliklerine göre ait oldukları gruplar belirlenerek buluntu yoğunlukları istatiksel olarak ortaya konmuştur. Tez kapsamında değerlendirmeye alınan seramikler yapıdaki dönüşümün siyasal ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle MS 4. yüzyılda başladığını ve MS 7. yüzyılın ortalarına kadar sürdüğünü göstermektedir. Yapıda bulunan seramik kullanımı çeşitli evreler geçirerek MS 12. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür.
Tarihin ilk günlerinden beri var olan bir olgu olan yolsuzluk, önceleri her ülkenin kendi iç işleri ile alakalı bir konu iken, uluslararası ticaretin yaygınlaşmasıyla beraber uluslararası alanda da önem kazanmaya başlamıştır. 2003 yılında Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesinin (UNCAC) imzalanması ile yolsuzlukla mücadele tüm dünyada gittikçe artan bir ivmeyle yaygınlaşmaya başlamış, bu konuda çok sayıda uluslararası sözleşme imzalanmış ve ülkeler yolsuzlukla mücadele noktasında ortak hareket etmeye başlamışlardır. Bu ortak uluslararası tavrın bir sonucu olarak ülkeler kanunlarını uluslararası sözleşmelerle uyumlu hale getirmek için değiştirmişler ve bu dinamik süreç, farklı görüşler ve farklı uygulamalara yol açmıştır. 1990'lı yılların sonuna kadar çoğu Avrupa ülkesinde rüşvetin vergiden dahi düşüldüğü bir noktadan, günümüzde bir şirketin alt kademesinde çalışan bir personelin, basit bir gümrük işlemini hızlandırmak için bahşiş vermesinin dahi şirketi ağır sorumluluk altına sokabildiği bir noktaya geldiği göz önüne alındığında, yolsuzlukla mücadele anlayışının ve yolsuzlukla mücadeleyi öngören kanunların ne kadar değiştiği anlaşılabilir. Konunun nispeten yeni olması ve tahkim yargılamalarında tarafların genellikle yolsuzluk iddialarını gündeme getirmemesi veya yolsuzluk iddiası ortaya atıldığında hakem heyetinin konunun esasını incelemeden konuyu görmeye yetkili olmadıklarına kararı vermeleri gibi çeşitli faktörlerden ötürü konuyla ilgili tüm yönleri kapsayan ve emsal teşkil edecek miktarda ortak görüşlere sahip hakem veya mahkeme kararları bulunmamaktadır. Mevcut olan az sayıdaki kararda ise farklı uygulamalar görülmektedir. Bu tezde bu konu üzerinde durulmuş ve yolsuzluk karşıtı kuralların milletlerarası ticari tahkimdeki uygulamaları irdelenmiştir. Tezin ilk bölümünde yolsuzluk konusu işlenmiş, yolsuzluğun tanımı yapılarak hangi fiil ve işlemlerin yolsuzluk kapsamında sayılabileceği ve yolsuzluğun gerçekleşebileceği aşamalar değerlendirilmiş, devamında yolsuzlukla mücadele eden uluslararası kuruluşlar ve uluslararası sözleşmeler ile çeşitli ülkelerin ve Türkiye'nin yolsuzlukla ilgili yasal düzenlemeleri ve enstrümanları incelenmiştir. İkinci bölümde devletlerin doğrudan uygulanan kuralları arasında bulunan yolsuzluk karşıtı kurallar ve kamu düzeni ile yolsuzluk söz konusu olduğunda bu kuralların tahkim sürecine olan etkileri incelenmiştir. Kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kuralların ortak yanları, yolsuzluk karşıtı kuralların hangi kapsama girdiği, bu bağlamda yolsuzluk karşıtı kuralların tahkim sürecinde doğrudan uygulanabilirliği değerlendirilmiştir. Devamında bir yolsuzluk iddiası ortaya atıldığında bu durumun ahlaka aykırılık gibi gerekçelerle ana sözleşmeyi hükümsüz kılıp kılmayacağı, ana sözleşme hükümsüz olduğu takdirde bu durumun tahkim anlaşmasının geçerliliğini etkileyip etkilemeyeceği, tahkim sürecinde hangi yolsuzluk karşıtı kuralların uygulanacağına değinilmiş ve yolsuzluk iddialarının araştırılması ve ispatlanması ile ilgili süreç anlatılmıştır. Üçüncü ve son bölümde yolsuzluk olgusu içeren bir tahkim sürecinde bir karar verildiği takdirde bunun hakem kararına yapılacak bir itiraz veya iptal başvurusunda göz önüne alınıp alınamayacağı, akabinde yabancı bir hakem kararının tanınması ve tenfizinin hangi şartlara tabi olduğu, bu bağlamda New York Sözleşmesinin hükümleri ve gerek bu sözleşmenin, gerekse ulusal mevzuatın kamu düzeni ile ilgili hükümlerinin "yolsuzluk" içeren bir hakem kararının tanıması/tenfizi aşamalarında nasıl bir etkiye yol açabileceği değerlendirilmiştir.
Kadın sorunu günümüzde de güncelliğini koruyan ve tartışılan konulardan biri olmasının yanı sıra kadınların yaşamını doğrudan etkileyen bir meseledir. Bu soruna yüzyıllardır farklı yaklaşımlar doğrultusunda farklı çözümler getirilmeye çalışılsa da bir toplumda kadınların konumunun en önemli belirleyicilerinden biri devletin ideolojisidir. Bu bağlamda Sovyet Rusya'nın 1917-1924 yılları arasında kadın sorununu Marksist bir bakış açısı ile çözmek için çeşitli girişimlerde bulunduğunu söylemek mümkündür. Bununla birlikte edebiyat, dönemin ideolojik yapısını ve toplumun bakış açısını anlamak açısından önemli bir kaynak niteliğindedir. Bu noktada Sovyet Rusya'nın kadın sorununun çözümüne yönelik uygulama ve kararlarının planlanmasında ve hayata geçmesinde büyük rol oynayan A. Kollontay, kadın sorununa dair görüşlerini ve çözüm önerilerini politik metinlerde anlatmasının yanı sıra edebi eserler de vererek Sovyet döneminde ve öncesinde kadın sorununa farklı perspektiflerden yaklaşmış, idealindeki "yeni kadın" portresini edebi eserlerinde yansıtmış ve edebiyatı toplumu yönlendirmek ve yeniden inşa etmek için bir araç olarak kullanmıştır. Kollontay'ın "İşçi Arıların Aşkı" isimli üçlemesi Sovyet kadınlarına ulaşma konusunda büyük bir önem arz etmektedir. Çalışmamızda dünyada ve Rusya'da kadın hareketinin ortaya çıkış süreci ve geçirdiği değişim ile Sovyet Rusya'da kadınların kazanımları farklı açılardan ele alınmış, Sovyet Rusya'nın kadın sorununa yönelik politikası ışığında "İşçi Arıların Aşkı" üçlemesinde yeni kadın portresi ve edebiyatın toplumu yönlendirmek ve yeniden inşa etmek için bir araç olarak nasıl kullanıldığı incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Sovyet Rusya, Kadın Sorunu, Aleksandra Kollontay, Feminizm, Sosyalizm, Yeni Kadın, Edebiyat