Animal experimentation

654 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda siklofosfamid ile oluşturulan oral mukozit modelinde lokal olarak uygulanan karanfil ve yeşil çay hidrosolünün etkisinin araştırılması

Amaç: Bu araştırmada, ratlarda siklofosfamid ile oluşturulan oral mukozit modelinde lokal olarak uygulanan karanfil ve yeşil çay hidrosolünün etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, preklinik, invivo deneysel ve analitik bir araştırmadır. Deneysel araştırmada 200-250 gr ağırlığında 6-8 haftalık 40 dişi Wistar albino rat kullanıldı. Ratlar rastgele seçimle 8 gruba ayrıldı. Mukozit indüksiyonu için her hayvana intraperitoneal olarak tek yüksek dozda (300 mg/kg) siklofosfamid uygulandı. Siklofosfamid uygulama günü 0. gün kabul edildi. Araştırmada, negatif ve pozitif kontrol gruplarında mukozit bakımı için %0.9 sodyum klorür, deney gruplarında karanfil ve yeşil çay hidrosolü kullanıldı. %0.9 sodyum klorür, karanfil ve yeşil çay hidrosolleri 0. gün sprey şeklinde, günde 2 kez ağız içine uygulanmaya başlandı ve sakrifizasyona kadar devam edildi. Grup 1,2,3 ve 4'den deneyin 4. günü, diğer gruplardan (5,6,7 ve 8) deneyin 8. günü kalpten kan örnekleri ve sağ iç yanaktan doku örnekleri alındı. Kan örneklerinde serum TAS ve TOS seviyeleri, doku örneklerinde erozyon, fibrozis, inflamatuar hücre infiltrasyonu ve epitelde hiperplazi dereceleri değerlendirildi. Bulgular: Pozitif kontrol gruplarına kıyasla, karanfil ve yeşil çay hidrosolü uygulanan gruplarda serum TAS ortalama değeri daha yüksek, TOS değeri ise daha düşüktü. %0.9 sodyum klorür uygulamasına kıyasla karanfil ve yeşil çay hidrosolü uygulamasında istatistiksel olarak anlamlı derecede (p=0,003) daha az erozyon gelişti. Sekizinci günde, pozitif kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, karanfil ve yeşil çay hidrosolü gruplarında daha az fibrozis ve minimal düzeyde inflamatuar hücre infiltrasyonu saptandı. Sonuç: Ratlarda, siklofosfamide bağlı gelişen oral mukozitin önlenmesinde, karanfil ve yeşil çay hidrosolünün erozyonu önlemede etkili olduğu gösterilmiştir. Karanfil ve yeşil çay hidrosolünün antioksidan ve antiinflamatuar etkileri sebebiyle oral mukozitin tedavisinde kullanımı tercih edilebilir.

Hayvan deneyleriKaranfilSiklofosfamid+4
Emine Tarlabelen Karaytuğ
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sıçan osteoartrit modelinde UCMA'nın anti-osteoartritik etkisinin hyaluronik asit ve kortikosteroidler ile karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada, deneysel rat osteoartrit modelinde UCMA'nın anti-osteoartritik etkisinin hyaluronik asit ve kortikosteroidlerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kırk adet erişkin erkek Wistar Albino rat 8'erli rastgele gruplara ayrıldı. Gruplar; kontrol, MIA, MIA+kortikosteroid, MIA+Hyaluronik asit, MIA+UCMA şeklinde belirlendi. Ratların sağ dizlerine intra-artiküler MIA injeksiyonu yapılarak OA modeli oluşturuldu. Üç günde bir olmak üzere, tedavi gruplarına toplamda 7 defa sağ dizlerine intraartiküler injeksiyon yapıldı. Deneylerin sonunda ratlar sakrifiye edilerek sağ diz eklem bölgeleri histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler için alındı. Histopatolojik olarak Hematoksilen-Eozin Boyama, Safranin O & Fast Green FCF boyama, Toluidine Blue Boyaması yapılmıştır. İmmünohistokimyasal olarak BMP-2 ve Nf-κB boyaması yapılmıştır. Dejenerasyon seviyesi belirlenmesi amacıyla Mankin Skor Derecelendirme Sistemi kullanılmıştır. Bulgular: Kontrol grubuna kıyasla MIA grubunda Mankin skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı belirlenmiştir (p< 0.05). Histopatolojik olarak UCMA, HA ve Betametazon asetat+betametazon disodyum fosfat gruplarında ise eklem kıkırdağının yapısında dejenerasyonların izlendiği fakat MIA grubuna kıyasla daha hafif seyrettiği gözlendi. UCMA, HA ve Betametazon asetat+betametazon disodyum fosfat uygulanan tedavi gruplarında Mankin skoru MIA grubuna kıyasla anlamlı derecede azaldığı belirlenmiştir (p<0.05). UCMA, HA ve Betametazon asetat+betametazon disodyum fosfat uygulanan gruplarda BMP-2 ve Nf-κB immünreaktivitesi MIA grubuna kıyasla anlamlı derecede azaldığı belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Bu çalışmada hem makroskopik hem de mikroskobik düzeyde elde edilen bulgular, OA'nın tedavisinde UCMA'nın efektif bir tedavi edici ajan olabileceğini göstermektedir. UCMA'nın bu terapötik etkisi hyaluronik asid ve kortikosteroidlerle karşılaştırıldığında, HA ve kortikosteroidle UCMA'nın benzer etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, yapılacak ileri çalışmalar UCMA'nın bu etkisinin daha iyi anlaşılmasına önemli katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimler: UCMA, Osteoartrit, Kıkırdak Dejenerasyonu, Deneysel OA Modeli, MIA.

Adrenal korteks hormonlarıBüyüme plağıHayvan deneyleri+4
Cemil Emre Gökdemir
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Rutinin ratlarda metotreksat ile oluşturulan nefrotoksisiteye karşı koruyucu etkisi

Sunulan çalışmada, rutinin metotreksat kaynaklı nefrotoksisite rat modelinde böbrek dokusu üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet, 2 aylık, erkek Wistar Albino rat kullanıldı. Kontrol, Rutin, Metotreksat (Met), Metotreksat+Rutin (Met+Rutin), her bir grup için n=6 olup, 4 grup oluşturuldu. Kontrol ve Met gruplarına distile su (0,5 ml/rat), Rutin ve Met+Rutin gruplarına ise rutin 50 mg/kg/gün (0.5 ml distile suda çözdürülerek) oral gavaj yoluyla 15 gün boyunca verildi. Ayrıca, Kontrol ve Rutin gruplarına %0.9'luk serum fizyolojik (0.5 ml/rat), Met ve Met+Rutin gruplarına metotreksat 20 mg/kg tek doz i.p. olarak çalışmanın 8. gününde uygulandı. Çalışmanın 16. gününde tüm ratlar sakrifiye edilerek, böbrek dokuları çıkarıldı. Böbrek dokularında biyokimyasal olarak 8-OHdG, MDA, TOK, TAK ve tGSH düzeyleri, G6PD ve GPx aktiviteleri belirlendi. Ayrıca, böbrek dokularında histopatalojik muayene yapıldı. Böbrek dokusunda Met+Rutin grubunda, Met grubuna göre MDA düzeylerinde önemli düzeyde artış belirlendi (p<0,05). Met+Rutin grubunda hem Kontrol hem de Rutin grubuna göre TOK düzeylerinde önemli düzeyde artış gözlendi (p<0,05). Met+Rutin grubunda hem Kontrol hem de Met gruplarına göre TAK düzeylerinde önemli düzeyde azalış bulundu (p<0,05). Rutin grubunda GPx aktivitesi, kontrol grubuna göre anlamlı azalış gösterdi (p<0,05). Histopatolojik incelemeler sonucunda, makroskopik olarak Met grubunda böbreklerin hafif şişkin olduğu ve normalden daha açık renkte olduğu gözlemlendi. Diğer gruplarda ise böbrekler makroskopik olarak normal görünümde olup, aralarında bir fark gözlenmedi. Met+Rutin grubunda oluşan böbrek doku hasarlarının, Met grubuna kıyasla azaldığı belirlendi. Rutin grubunda tubuller, tubul epitelleri ve glomerüller normal histolojik yapısında gözlendi. Met grubunda ise, tubul epitellerinde geniş alanlar halinde parankimden hidropiğe varan dejeneratif değişiklikler mevcuttu. Ayrıca, Met grubunda böbrek dokusunda küçük odaklar halinde mononüklear yangısal hücre infiltrasyonu gözlendi. Met+Rutin grubu ratların tubul epitellerinde, Met grubunda belirlenen, parankimden hidropiğe varan dejeneratif değişikliklerin olmadığı, sadece hafif dejeneratif değişiklikler olduğu görüldü. Sunulan çalışmada metotreksatın böbrek dokusunda hasara neden olduğu ve rutinin metotreksat kaynaklı nefrotoksisiteyi koruyucu ve iyileştirici etkisi belirlendi. Anahtar kelimeler: Rutin, metotreksat, nefrotoksisite, oksidatif stres

Hayvan deneyleriMetotreksatNefrotoksisite+4
Ali Kazım Tambağ
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine rutinin etkisi

Sunulan çalışmada, rutinin rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet, Wistar Albino rat (2 aylık, erkek) ile Kontrol (K), Metotreksat (M), Rutin (R), Metotreksat ve Rutin (MR) olmak üzere dört grup oluşturuldu. K ve M gruplarına distile su, R ve MR gruplarına ise rutin 50 mg/kg/gün oral gavaj yoluyla on beş gün boyunca verildi. Ayrıca, çalışmanın sekizinci gününde M ve MR gruplarına metotreksat 20 mg/kg, K ve R gruplarına serum fizyolojik (% 0,9'luk) periton içi (i.p.) uygulandı. Çalışmanın on altıncı gününde karaciğer dokuları çıkarıldı. Karaciğer dokularında malondialdehit (MDA), vitamin C, total glutatyon (tGSH), nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH) düzeyleri ile glutatyon peroksidaz (GPx) ve glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PD) aktiviteleri belirlendi. M grubunda, diğer gruplara göre MDA düzeyinde artış ve vitamin C düzeylerinde azalış istatistiksel olarak önemli bulundu (p<0,001). M ve MR gruplarında tGSH düzeyinin K grubuna kıyasla düşük olduğu gözlendi (p<0,05). M grubu NADPH düzeylerinde ve GPx aktivitesinde, K grubuna göre önemli düzeyde azalış olduğu belirlendi (p<0,001). R grubu NADPH düzeyi M grubuna göre yüksek, K grubuna göre düşük bulundu (p<0,001). Ayrıca R ve MR grupları GPx aktiviteleri K ve M gruplarına kıyasla anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). Bu çalışmada, metotreksatın karaciğer dokusunda oksidatif hasara yol açtığı ve rutinin metotreksat kaynaklı hepatik hasar üzerinde koruyucu ve iyileştirici etkileri olduğu belirlendi. Sonuç olarak, rutinin kemoterapötik amaçla uygulanan metotreksatın yan etkilerini azaltmada yararlı olabileceği öngörüldü

Hayvan deneyleriKaraciğerKaraciğer hastalıkları+5
Sueda Türk
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun etkilerinin araştırılması

Sunulan çalışmada, siyatik sinir hasarı oluşturulan rat modelinde, elektriksel stimülasyonun sinir sistemi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 28 adet Wistar Albino rat (2 aylık, erkek, 250-300 g) kullanıldı. Her bir grupta 7 hayvan olup, 4 grup oluşturuldu; kontrol (K) grubu, elektriksel stimülasyon (ES) grubu, siyatik sinir hasarı (SSH) grubu ve siyatik sinir hasarı + elektriksel stimülasyon (SSH+ES) grubu. Deneysel siyatik sinir hasarı modeli, siyatik sinir 50 g/cm'lik bir kapanma kuvveti olan Yasargil FE 693 geçici anevrizma ile 2 dakika boyunca sıkıştırılarak yapıldı. Elektriksel stimülasyon 200 μs akım süresinde, 20 Hz frekansta, 2mA amplitude ile 20 dk 15 gün boyunca uygulandı. Çalışmanın sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun sinirler üzerine olan etkileri, serum ve beyin dokusu beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) ve sinir büyüme faktörü (NGF) düzeylerinın belirlenmesi, ELİSA analizleri ile ortaya konuldu. Beyin BDNF düzeyleri SSH grubunda, diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek ve K grubunda ise diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). ES ve SSH grupları serum BDNF düzeylerinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p<0,01). SSH grubu beyin NGF düzeyinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). SSH grubu ve SSH+ ES grubu serum NGF düzeylerinin, K ve ES gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p<0,01). Siyatik sinir hasarı oluşturulmasından sonra elektriksel stimülasyon uygulamasının beyin BDNF düzeyinin artmasına, serum NGF düzeyinin ise azalmasına neden olduğu belirlendi. Sonuç olarak, siyatik sinir hasarı sonrası BDNF ve NGF nörotrofinlerinin salınımının ve elektriksel stimülasyonun bu salınıma etkisinin olabileceği düşünülmektedir.

Elektrik uyarı tedavisiElektrikle uyarmaHayvan deneyleri+6
Egemen Işık
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda sevofluran anestezisinden derlenmede kafeinin derlenme süresi ile EEG beyin dalgalarına etkisi

Amaç: Fosfodiesteraz inhibisyonu yolu ile cAMP'nin yıkılmasını engelleyen kafeinin, ratlarda sevofluran anestezisinden derlenmeyi ve beyin dalga aktivitesini nasıl etkilediğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 16 adet Sprague-Dawley erkek ratın kafataslarına elektrokortikografi (ECoG) kaydı için ketamin/ksilazin anestezisi sonrası elektrot takıldı. 1 hafta sonra ratlar kontrol ve kafein (75 mg/kg) grubu olmak üzere rastgele 2 gruba ayrıldı. Beş dakikalık bazal ECoG kaydından sonra ratlar sırayla gaz sızdırmaz anestezi kutusuna konuldu ve 60 dakika sevofluran anestezisi uygulandı. Anestezinin 50. dakikasında kontrol grubundaki ratlara 2ml/kg SF, çalışma grubundaki ratlara ise 75 mg/kg kafein intraperitoneal olarak enjekte edildi. Deney öncesinde, anestezi boyunca ve anestezi sonrasında ratların solunum frekansları kaydedildi. Sevofluran anestezisi kesildikten sonra kuyruk sıkıştırma ve doğrulma (tam derlenme) reflekslerinin geriye geldiği süre not edildi. ECoG kayıtları kaydedilerek deney sonrasında delta + teta dalga frekansı ve dalga amplitüdleri hesaplanarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Kafein uygulaması kuyruk sıkıştırma ve doğrulma refleksi geri geliş süresini kontrol grubuna göre kısalttı (sırasıyla p=0,042; p=0.003). Kafein enjeksiyonu sonrası 5. ve 10. dakikalarda solunum sayısı kontrol grubuna göre artış gösterdi (sırasıyla p<0,001; p<0,001). Kafein enjeksiyonu 4-10. dakikalar arasında teta + delta dalga sayısını kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalttı (p<0,05). Enjeksiyonlar sonrası ortalama amplitüdler kıyaslandığında, kafein enjeksiyonu teta + delta dalgaları toplam amplitüd ortalamasını azalttı (p=0.008). Sonuçlar: Sevofluran anestezisi altındaki ratlara intraperitoneal olarak uygulanan kafeinin, beyin delta + teta dalga sayıları ile toplam ortalama dalga amplitüdlerini azalttığını ve anesteziden derlenme süresini kısalttığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Kafein, Sevofluran, Derlenme Süresi, EEG

AnesteziAnesteziden ayılma dönemiBeyin dalgaları+5
Bülent Meriç Çam
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nefrotik sendrom oluşturulan sıçanlarda resveratrol ve metformin tedavilerinin böbrek dokusundaki anti-apoptotik proteinlere etkileri

Nefrotik sendrom (NS) çocukluk çağı böbrek yetmezliğinin önemli bir nedeni olmakla birlikte patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Apoptozis NS'de önemli bir hasar mekanizması olarak görülmektedir. Ancak NS'de ortaya çıkan apotozis ile ilişkili anti-apoptotik proteinlerin böbrek doku düzeyleri ve bu proteinlere etkili olabilecek tedavi yöntemleri ile ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızda adriamisin ile oluşturulan deneysel NS modelinde, pro-apoptotik kaspaz-3 ve anti-apoptotik proteinler olan XIAP ve survivin'in serum ve böbrek doku düzeyleri ölçülerek, potansiyel anti-apoptotik özelliklere sahip resveratrol ve metformin tedavilerine olan yanıtları araştırılmıştır. NS oluşturulmak üzere intra-peritoneal adriamsin verilen sıçanlar rasgele 3 gruba ayrıldı. Grup 1'deki sıçanlara (n=11) hiçbir tedavi verilmedi. Adriamisin verilmesini takip eden ikinci haftanın sonunda, dört hafta süre ile Grup 2'deki sıçanlara (n=8) resveratrol; Grup 3'teki sıçanlara (n=7) da metformin tedavileri verildi. Grup 4'teki sıçanlar (n=10) ise kontrol grubu olarak izlendi. Altıncı hafta sonunda elde edilen serum ve böbrek doku lizatında kaspaz-3, XIAP ve survivin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Deney gruplarındaki sıçanlara ait böbrek dokularında glomerüler, tübüler ve interstisyel hasarları belirlemek üzere skorlama yapılarak patolojik değerlendirme yapıldı. Survivin, XIAP ve kazpaz-3'ün renal doku düzeyleri tedavi edilmeyen sıçanlarda konrol grubu ile benzerdi. Resveratrol ve metformin ile tedavi edilen sıçanların renal doku survivin değerleri, tedavisiz gruba göre, istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Nefrotik sendromlu sıçanların serum survivin ve XIAP düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Serum kazpaz-3 düzeyleri ise kontrol grubuna göre düşüktü istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Resveratrol ve metformin tedavileri, eşit derecede olmak üzere, tedavisiz sıçanlara göre serum kaspaz-3 düzeylerini artırarak kontrol grubu ile benzer hale getirdi. Tedavisiz izlenen sıçanların böbrek dokusundaki iskemik kollapsın, resveratrol ve metformin tedavileri ile tedavi edilen hiçbir nefrotik sıçanda görülmedi. Serum total kolesterol ve trigliserid düzeyleri resveratrol ve metforminin tedavilerinden etkilenmedi. Resveratrol ve metformin ile glomerular hasarın istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı saptandı. Metformin tedavisi ile ayrıca interstisyel hasarlanma da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldı. Resveratrol ve metformin tedavilerinin tubuler hasarı azaltmadığı görüldü. Resveratrol ve metformin tedavileri ile deney sonucunda ölçülen proteinüri düzeylerinde 4.haftaya göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma olduğu saptandı. Tedavi edilmeyen sıçanlarda ise proteinürinin artmaya devam ettiği belirlendi. Sonuçlarımız resveratrol ve metforminin, halen kullanılan immunsupresif ilaçların yanında destek tedavileri olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Metformin ve resveratrol tedavilerinin nefrotik sendromlu hastalardaki etkinliğinin gösterilebilmesi için daha geniş çapta klinik ve laboratuvar çalışmalarına ihtiyaç vardır.

ApoptozisBöbrekHayvan deneyleri+6
Belçim Hazar
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

CEO2 nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkileri

AMAÇ: Bu çalışmada, fare karaciğer iskemi reperfüzyon (İR) modeli öncesinde uygulanan antiinflamatuar özellikteki seryum dioksit (CeO2) nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmada kullanılan fare deney grupları, kontrol, sham, İR, çalışma grubu i.p (CeO2 nanopartiküllerin intraperitoneal uygulandığı) ve çalışma grubu o.g (CeO2 grubu nanopartiküllerinin oral gavaj yoluyla uygulandığı) olmak üzere 5 gruba (n=6) ayrılmıştır. İR hasarının saptanmasında plazma laktat dehidrogenaz (LDH), transaminaz (ALT, AST) düzeyleri tayin edildi. Karaciğer doku örneklerinde lipid peroksidasyonu, redükte ve okside glutatyon (GSH ve GSSG) düzeyleri, antioksidan enzim (katalaz, glutatyon-S transferaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz) aktiviteleri ve nötrofil infiltrasyonunun parametresi olarak myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi tayin edildi. İR ile indüklendiği öne sürülen proinflamatuar sitokin/kemokinlerin (TNF-, IL-1, IL-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, IFN-) ve matriks metaloproteinazlarının (MMP-2 ve MMP-9) plazma düzeyleri belirlendi. BULGULAR: İR hasarı oluşturulan grupta kontrol ve sham gruplarıyla karşılaştırıldığında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve doku MPO aktivitesinde artış; doku GSH düzeyinde düşüş, doku GSSG düzeyinde artış, doku antioksidan enzim düzeylerinde azalma; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve MMP–2 ve MMP–9 düzeylerinde artış gözlendi. İR protokolünden 24 saat önce CeO2 nanopartiküllerinin i.p. ve o.g. yolu ile uygulanmasının, çalışma gruplarında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve MPO aktivitesinde azalmaya; doku GSH düzeyinde artışa, doku GSSG düzeyinde düşüşe; doku antioksidan enzim düzeylerinde artışa; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve plazma MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde düşüşe neden olduğu saptandı (p<0.001). CeO2 nanopartiküllerinin uygulama yolunun, ölçülen parametrelerin düzeyleri açısından istatistiksel olarak bir fark göstermediği saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler, CeO2 nanopartiküllerinin İR hasarını önlemede ümit verici bir terapötik ajan olabileceğini önermektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, CeO2 nanopartikülleri, karaciğer, fare, inflamasyon

FarelerHayvan deneyleriKaraciğer hastalıkları+7
Akile Zengin
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak hafif kafa travması oluşturulan sıçanlarda serum pNF-H düzeyinin ilk altı saatlik seyri

Çalışmamızda deneysel olarak hafif travmatik beyin hasarı oluşturulan ratlardan alınan serum örneklerinde travmatik beyin hasarını göstermede biyobelirteç olarak kullanılabilecek Fosforile Nörofilaman Ağır Zincirin travmadan sonraki ilk altı saatlik seyrini araştırmak amaçlanmıştır. Hayvan deneyi olarak tasarlanan çalışmamızda 32 adet Spraque Dawley cinsi dişi sıçan kullanılmıştır. Denekler, 3 deney grubu ve 1 kontrol grubu olmak üzere 4 gruba eşit (n=8) şekilde ayrılmıştır. Deneklere 80 cm yüksekten serbest düşme ile bırakılan 50 gr'lık bilye ile travmatik beyin hasarı oluşturulmuştur. Kontrol grubunda travmatik beyin hasarı yaratılmadan, deney gruplarında ise travmatik beyin hasarı sonrası 2., 4. ve 6. saat serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir ölçülmüştür. Travmatik beyin hasarı sonrası 2. saatte ve 4. saatte ölçülen serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir değeri travmatik beyin hasarı oluşturulmayan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir düzeyleri, 4. ve 6. saatlerde 2. saate göre tedricen düşmekte, 6. saatte kontrol grubu değerleriyle benzer düzeylere inmektedir. Elde edilen kanıtlar doğrultusunda, travma sonrası hafif travmatik beyin hasarı gelişen ve görüntüleme yöntemi ile bulgu saptanamayan hastalarda, özellikle ilk 2 veya en fazla ilk 4 saatte serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir değeri yüksekliğinin travmatik beyin hasarı tanısında kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Acil Servis, Kafa Travması, Hafif Travmatik Beyin Hasarı, Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir

Acil servis-hastaneAcil tıpFosforile nörofilaman ağır zincir+4
Emine Karesioğlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel otojen blok kemik greftlemelerinden sonra meydana gelen yumuşak doku açılmalarında lokal olarak uygulanan ozon gazının kemik grefti ve mukozal bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi

Bu tez çalışmasında; lokal olarak uygulanan ozon gazının, otojen kemik grefti üzerindeki yumuşak dokunun bütünlüğünü kaybetmesi sonucu oluşacak komplikasyonlar(iskemi ve enfeksiyon ve buna bağlı olarak otojen kemik greftinde oluşacak nekroz) ve yumuşak doku bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 24 Wistar cinsi sıçan, her grupta 12 sıçan olmak üzere kontrol ve ozon grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gruptaki deneklerin sağ pariyetal kemiğinden 5 mm çapında otojen blok kemik grefti alınarak sol pariyetal kemiğe titanyum vidayla fikse edildi ve yara primer kapatıldı. Daha sonra otojen blok kemik greftinin üzerindeki yumuşak doku 3mm çapında alınarak greftin üzeri açık hale getirildi. Tüm deneklere aynı cerrahi işlem uygulanmıştır. Kontrol gruplarına cerrahi sonrası farklı bir işlem yapılmazken, ozon gruplarına işlem sonrası 2 hafta süreyle haftada 3 gün 2 dakika süreyle lokal olarak ozon uygulaması yapılmıştır. Kontrol ve ozon gruplarının yarısı 14. günde diğer yarısı ise 28. günde sakrifiye edildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan yumuşak doku ve kemik örnekleri Gaziantep Üniversitesi Histoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak student's t testi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda iyileşme üzerine; lokal olarak uygulanan ozonun erken dönemde etkisi (14. Gün) kontrol grubu (14. Gün)'na göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05) kemik iyileşmesi üzerine etkisi ise anlamlı bulunmadı. Otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması araştırmacılar için büyük bir sorun haline gelmiştir. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda; iyileşme üzerine erken dönemde uygulanan ozonun anlamlı etkisi, büyük sorun haline gelen yumuşak doku bütünlüğünün bozulmasını tekrardan iyileştirerek uygulanan otojen kemik greftlerinin de bütünlüğünü koruyacağını düşünmekteyiz. Literatüre bakıldığında deneysel olarak otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması üzerine ozonun etkisini gösterecek çalışma henüz bulunmamaktadır. Çalışmamızın bu konuda ilerde yapılacak çalışmalara referans olacağı kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu konuda daha çok çalışma yapılmasının gerekli olduğu görüşündeyiz.

EnfeksiyonHayvan deneyleriHistopatoloji+5
Serdar Işıklı
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel aşil tendon yaralanması yapılan sıçanlarda Sildenafil'in (fosfodiesteraz-5 inhibitör) tendon iyileşmesi üzerine etkisi

İnsan vücudundaki en dayanıklı tendon olan aşil tendonu, aynı zamanda en sık yaralanan tendonlardan da birisidir. Sildenafil Sitrat, selektif fosfodiesteraz-5 inhibitörüdür. Etki mekanizmasının sonucu olarak vazodilatasyon, trombosit agregasyonunu inhibe etmek, anjiyogenezi uyarmak ve proanjiyogenik faktör upregulasyonu, apoptozis ve fibroblastların adezyonunu uyarmak ve inflamasyonu azaltmak gibi etkileri vardır. Bu çalışmamızda daha önce literatürde olmayan Sildenafil Sitrat'ın aşil tendonun iyileşmesi üzerine etkisini gösteren bir çalışma yaparak, cerrahi uygulanmış aşil tendonlarına Sildenafil Sİtrat'ın histopatolojik ve biyomekanik etkilerini araştırmayı amaçladık. Ağırlığı 350-400 gram olan, 48 adet Wİstar-albino cinsi sıçan randomize olarak sırasıyla her bir grupta 6 tane olmak üzere Sildenafil Sİtrat verilen çalışma grubu ve salin verilen kontrol grubu olmak üzere gruplara ayrıldı. 48 adet sıçan ketamin ve ksilazin anestezisi altında aşil tendon rüptürü modeli oluşturularak ve yeniden onarılarak Sildenafil verilen grup ve kontrol grubu olmak üzere yirmidörderli 2 gruba ayrıldı. Her bir grup da kendi aralarında dört gruba ayrılarak toplamda sekiz grup oluşturuldu. Tüm deney süresinde sıçanlar altışarlı olarak sekiz ayrı kafeste barındırıldı. Birinci grubun çalışma grubu ve kontrol grubu 1 hafta sonunda sakrifiye edilip aşil tendon numuneleri alındı. Bundan sonra sırasıyla ikinci grup 14 gün, üçüncü grup 21 gün ve dördüncü grup 28 gün sonunda sakrifiye edilerek aşil tendon numuneleri alındı. Alınan aşil tendonları histopatolojik ve biyomekanik olarak incelendi. Çalışmamızda biyomekanik açıdan incelenen aşil tendonlarının ulaştıkları maksimum kuvvetleri haftalara göre değerlendirildi. Grup 1'in Sildenafil Sitrat verilen grubu ile kontrol grubu kıyaslandığında anlamlı farklılık oluşmadığını gördük. Grup 2'nin de çalışma ve kontrol grubu arasında biyomekanik açıdan anlamlı farklılık oluşmadı. Grup 3 yani yirmi bir gün boyunca Sildenafil Sitrat verilen grup ile kontrol grubu oluştukları maksimum kuvvetler açısından değerlendirildiğinde aralarında istatistiksel anlamlı farklılık oluştuğunu saptadık (p:0,008). Aynı şekilde Grup 4'ün de çalışma grubu ve kontrol grubu kendi aralarında biyomekanik açıdan kıyaslandığında aralarında anlamlı farklılık oluştuğunu gördük (p:0,004). Histopatolojik açıdan aşil tendonunun iyileşmesi değerlendirmek amacı ile neovaskülarizasyon, fibroblastik proliferasyon, fibrosiz ve inflamasyon parametreleri değerlendirildi. Gruplar neovaskülarizasyon açından değerlendirildi istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluştuğunu gördük (p:0,001). Aynı şekilde gruplar fibroblastik proliferasyon açısından değerlendirdiğimizde istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğunu saptadık (p:0,035). Gruplar fibrosiz açısından değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan anlamlı farklılık oluştuğu saptandı (p:0,017). Son olarak gruplar inflamasyon açısından değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan anlamlı fark oluştuğu görüldü (p:0,036). Yaptığımız çalışmada; Sildenafil sitratın akut dönemde biyomekanik olarak tendonun mukavemetine etki etmediği fakat ilaç verilen gün sayısı arttıkça biyomekanik olarak tendon iyileşmesini hızlandırdığı ve daha güçlü bir tendon oluşturduğunu söyleyebiliriz. Histopatolojik açıdan ise Sildenafil Sitrat'ın tendon iyileşmesine olumlu yönde etki ettiğini söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Sildenafil, sıçan, aşil tendon, rat, PDE-5

Aşil tendonuFosfodiesteraz inhibitorleriHayvan deneyleri+6
Vahap Kurt
Gaziantep University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Ventral kohlear çekirdek nöronlarının serotonerjik modülasyonu

Dorsal rafeden kaynaklanan serotonerjik nöronların kohlear çekirdeğe yaygın projeksiyonlar gönderdiği bilinmektedir. Anteroventral kohlear çekirdek (AVKÇ) nöronlarında (yıldız ve çalı) bazı serotonerjik reseptör alt tiplerinin (5-HT1A, 5-HT2A ve 5-HT2C) ifade edildiği gösterilmiştir. Bu çalışmada AVKÇ nöronlarının uyarılabilirlikleri üzerine serotoninin etkisi ve bu etkiden sorumlu reseptörler ile iyon kanallarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla yukarıda belirtilen reseptör tiplerinin AVKÇ nöronlarında eksprese edilip edilmediğini test etmek için immünohistokimyasal çalışmalar yapıldı. Ayrıca serotoninle nöronların modülasyonu ve söz konusu modülasyonun iyonik temeli elektrofizyolojik yama kenetleme tekniği ile incelendi. İmmünohistokimyasal çalışmalar için 30-35 günlük, elektrofizyolojik çalışmalar için 14-17 günlük yaştaki BALB/c fareler kullanıldı. İmmünohistokimyasal çalışmalarda 5-HT1A ve 5-HT2A reseptörleri, 5-HT2C reseptörlerine göre daha yoğun olarak etiketlenmiştir. Elektrofizyolojik çalışmalarda serotonin yıldız ve çalı tipi hücrelerini sırasıyla 4.93 mV ve 5.78 mV depolarize etmiştir. Serotonin yıldız tipi hücrelerde aksiyon potansiyeli sayısını istatistiksel anlamlı düzeyde arttırdı (n=11, p<0.005). Serotonin reseptörlerinin (5-HT1A, 5-HT2A ve 5-HT2C) antagonistleri sırasıyla WAY 100635 (10 µM), 4F 4PP oksalat (1 µM ) ve SB 242084 (10 µM) her iki hücre tipinde de serotoninin sebep olduğu depolarizasyonu değişik derecelerde azalttı. Serotoninin depolarize edici etkisinin HCN kanalları aracılığıyla olduğu belirlenmiştir. Serotonin uygulaması sonucu yarı aktivasyon voltaj değerini yıldız ve çalı tipi nöronlarda sırasıyla 2.4 mV ve 3.1 mV pozitif yönde (sağa) kaydırdığı belirlenmiştir. Elektrofizyolojik olarak serotoninin Ih akımının kararlı-durum aktivasyon eğrisini depolarizasyon yönünde kaydırarak bu nöronların pasif ve aktif zar özelliklerinin modülasyonuna neden olduğunu göstermektedir.

ElektrofizyolojiFarelerHayvan deneyleri+5
Beytullah Özkaya
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Parkinson fare modelinde zorunlu egzersizin leptin ve nöropeptid Y üzerine etkisi

Parkinson hastalığı, substantia nigra pars compactadaki dopaminerjik nöronların ilerleyici kaybıyla karakterize yaygın bir nörodejeneratif bozukluktur. Parkinson hastalarında karakteristik olarak görülen semptomlar, hastaların yaşam kalitesini önemli oranda azaltmaktadır. Mevcut tedavi yöntemleri semptomatik rahatlamayı sağlayan dopamin nörotransmisyonunu arttırmayı hedeflemektedir ancak hala kesin bir tedavi bulunmamaktadır. Aerobik egzersizin Parkinson hastalığında motor semptomları azalttığı kanıtlanmıştır. Ayrıca, son zamanlarda Parkinson hastalığında leptin sinyallemesinin ve nöropeptid Y'nin nörotrofik ve nöroprotektif işlevlerine dair kanıtlar artmaktadır. Bu nedenle egzersizin Parkinson hastalığında Nöropeptid Y ve leptin üzerindeki etkisini histolojik, biyokimyasal olarak ve in vivo deneylerle araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada, 8-10 haftalık C57BL/6 tip erkek farelere zorunlu egzersiz protokolü uygulanarak motor ve motor olmayan semptomlar; çubuk testi, rotarod testi, açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testi ile değerlendirildi. Striatum dokusundaki hücreler hematoksilen-eozin boyama sonrası incelendi. Leptin ve nöropeptid Y seviyeleri enzime bağlı immünosorban aktivite tayini kitleri aracılığıyla ölçüldü. Parkinson hastalığındaki semptomatik değişimler araştırıldı. Sonuçlarımız, egzersizin PH'de NPY seviyelerini anlamlı şekilde değiştirmediğini gösterirken striatal leptin ekspresyonunun, sağlıklı kontrollere ve egzersiz yapmayan Parkinson grubuna kıyasla endojen olarak arttırdığını (p<0.05) kanıtladı. Anksiyete ve depresyon düzeyi, egzersiz yapmayan Parkinson grubunda en fazlaydı. Egzersiz yapan Parkinson grubunun hücreleri yapmayanlara kıyasla daha sağlıklıydı ve nörofibril kaybı daha azdı. Egzersizin nörokorumasına leptinin aracılık ettiğini, sağlıklı durumda egzersiz merkezi leptin ekspresyonunu anlamlı olarak değiştirmezken Parkinson hastalığında egzersizin leptin aracılı nörokoruyucu etki gösterdiğini bulduk. Anahtar Kelimeler: Parkinson Hastalığı, NPY, Leptin, Zorunlu egzersiz, MPTP

Antiparkinson ajanlarEgzersizFareler+4
Hatice Kübra Yiğit
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda nöronal hasarı belirlemede alfa sinuklein protein etkinliğinin araştırılması

Çalışmamızın amacı deneysel olarak hafif travmatik beyin hasarı oluşturulan kafa travması modelinde sıçanlardan alınan serum örneklerinde alfa-sinüklein düzeyinin akut dönemde travmatik beyin hasarını göstermede tanısal değerini araştırmaktır. Çalışmamızda toplam 40 adet erişkin Spraque-Dawley cinsi sıçan kullanılmıştır. Denekler kontrol grubu (n=8) ve 4 ayrı deney grubu (n=8) olarak 5 gruba ayrıldılar. Çalışmamızda Marmarou ve ark.'nın tanımladığı model modifiye edilerek uygulandı. Bu modelde farklı yüksekliklerden farklı ağırlıklarda bilyeler serbest düşme yöntemiyle bırakılarak sırayla 0.05, 0.1, 0.2 ve 0.4 Newton şiddetinde travma oluşturulması hedeflendi. Travmanın indüksiyonundan 2 saat sonra sıçanların kalbinden alınan kanlarda α-syn düzeyi araştırıldı. Kontrol grubuna göre kan α-syn düzeyleri ölçüldüğünde, 0.05 ve 0.2 newton şiddetinde travma oluşturduğumuz gruplarda düşüş görülmüştür. Daha şiddetli travma oluşturduğumuz (0.2 Newton) grup, az şiddetli oluşturduğumuz gruba (0.05 Newton) göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak farklı şiddetlerde kafa travması oluşturduğumuz sıçanlardan ikinci saatte alınan kan örneklerinden α-syn düzeylerinde anlamlı bir yükselme görülmemiştir. Aksine iki travma grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında düşme görülmüştür. Bu sonuçlar kafa travması sonrası ikinci saatte alınan kanlardan bakılan α-syn düzeyinin TBY için erken dönemde tanısal olarak etkin olmadığını düşündürmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAlfa sinüklein+6
Buşra Altınkök Şentürk
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Viteksin'in yüksek yağlı diyet ve streptozotosinle oluşturulmuş tip 2 diyabetik sıçanlar üzerindeki etkisinin araştırılması

Tip 2 diyabet; insülin salgılanmasında ve/veya insülinin etkisinde bozulmaya bağlı olarak hiperglisemi tablosu ile seyreden metabolik bir hastalıktır. Dislipidemi diyabette kardiyovasküler hastalık riskine katkıda bulunmaktadır. Diyabetik dislipidemi artmış TG, azalmış HDL-K seviyeleri ile karakterizedir. PPARγ ve NF-κB insülin sinyallenmesi ve inflamasyonda yer alan transkripsiyon faktörleridir. Viteksin flavanoid glikozit olup antiobezite, antioksidatif ve antiinflamatuar özelliklere sahiptir. Bu çalışmada viteksinin yüksek yağlı diyet ve streptozotosinle oluşturulmuş tip 2 diyabetik sıçanlar üzeirndeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Sprague Dawley türü sıçanlar; kontrol (n=7), viteksin (n=7), diyabet (DM) (n=7) ve DM+Viteksin (n=7) olmak üzere 4 gruba ayrılmışlardır. Kontrol ve viteksin grubuna standart pelet yem, diyabet ve DM+Viteksin grubuna yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Sıçanlara 4 hafta sonra streptozotosin (STZ) 40 mg/kg intraperitoneal uygulanarak diyabet oluşturulmuştur. Çalışmanın son 1 haftasında viteksin 60 mg/kg dozunda oral gavaj yoluyla uygulanmıştır. Sıçanların kan glukozu, insülin, HOMA-IR, lipit profili (total kolesterol, trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol), ALT, AST, serumda, karaciğer ve böbrek dokusunda PPARγ NF-κB seviyeleri incelenmiştir. DM+Viteksin grubu sıçanlarda kan glukozu, trigliserit, total kolesterol, seviyelerinde anlamlı azalma saptanırken, HDL kolesterol seviyelerinin viteksin ile arttığı saptandı (p<0.05). Viteksinin insülin seviyelerini arttırdığı saptandı. LDL kolesterol seviyesine viteksinin düşürücü etkisi görülmedi. ALT, AST seviyeleri, karaciğer dokusunda PPARγ değerleri, serumda ve böbrek dokusunda NF-κB değerleri açısından anlamlı farkın oluşmadığı tespit edilmiştir (p>0.05). Sonuç olarak viteksinin kan şekeri ve lipit parametreleri üzerinde iyileştirici etkisi olduğu, serumda PPARγ seviyelerini arttırarak hücrelere glikoz girişini arttırabileceği, karaciğer üzerinde toksik etkisinin olmadığı, antiinflamatuar etkisinin olabileceği, böbrekte ise renoprotektif etkisi olabileceği söylenebilir. Anahtar sözcükler: NF-κB, PPARγ, Tip 2 diyabet, viteksin, yüksek yağlı diyet

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselDiabetes mellitus-tip 2+5
Seyhan Karabay Ildız
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Skopolamin ile oluşturulan deneysel alzheimer modelinde mitokinon etkilerinin araştırılması

Deneysel Alzheimer modeli oluşturulan çalışmamızda, 250-300 gram ağırlığında, 6- 28 haftalık, erkek Sprague Dawley sıçanların kullanıldı. Sonrasında deneysel Alzheimer modelinde bir mitokondrial anti-oksidan olan mitokinonun , biyokimya, beyin dokusu, kognitif ve bellek fonksiyonları üzerine etkileri , diğer ilaçlarla sinerjistik etkileri ve yan etkileri incelendi. Çalışma 37 erkek sprague dawley sıçanıyla tamamlandı. Laboratuar tetkiklerinde tedavi grubundaki sıçanların hipokampüs dokularından alınan öreneklerde, TAS değerleri anlamlı derecede yüksek bulunurken, TOS değerleri diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük bulundu. İnflamasyon verilerinde de mitokinonun , IL6 ve TNF alfa değerlerini anlamlı şekilde düşürdüğü görülürken, tedavi grubunda MDA değerlerinde de anlamlı derecede iyileşme görüldü. Davranış deneylerindeyse ; tedavi grubundaki sıçanların bellek fonksiyonlarında belirgin iyileşme gözlendi fakat çoğu istatistiksel olarak anlamsızdı. Bellek fonksiyonunun başka bir göstergesi olan platformu bulma mesafesinde, tedavi grubu istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi görüldü. Probe günü verilerinde, bilişsel ve kognitif fonksiyonların bir göstergersi olan S3 zonunda kalma süreleri tedavi gruplarında daha iyi olsa da, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Deneysel Alzheimer modelinde etkilerini denediğimiz çalışmamız ise literatürde bir ilk olarak görülmektedir. Bulduğumuz olası pozitif etkileri ve hali hazırdaki Alzheimer ilaçlarıyla birlikte kullanılabilir görülmesi , Alzheimer Hastalığı ve olası proflaksisi açısından ümit vadetmektedir. Günümüzde, geriatride en büyük sorunlardan biri olan; demans hastalığına etkilerinin başka çalışmalarla da pekiştirilmesi ve daha büyük örneklem gruplarında denenmesi kanımızca uygun olacaktır.

Alzheimer hastalığıDemansHayvan deneyleri+3
Oğuz Kaan Polat
Gaziantep University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyet ile beslenen ve tam kat deri defekti modeli oluşturulan sıçanlarda laktoferrinin araştırılması

Laktoferrin, süt protein ailesinin bir üyesi olup çok çeşitli biyoaktiviteleri bulunmaktadır. Bu çalışmada da laktoferrinin yara iyileşmesi üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 48 adet 250-300 gram ağırlığında Erkek Sprague-Dawley (SD) Rat; Kontrol (K) (n =8), Tam kat deri defekti modeli (TK) (n =8), sığır laktoferrin (bLf) (n= 8) ve Yüksek Yağlı Diyet (YYD) + sığır laktoferrin (bLf) (n =8), Yüksek yağlı diyet (YYD)+Tam kat deri defekti modeli (TK) (n=8), YYD+Tam kat deri defekti modeli (TK) + sığır laktoferrin bLf (n=8) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu ratlar standart pelet yemle ad libitum olarak beslenmiştir. Yüksek yağlı Diyet + bLf ve Yüksek yağlı diyet +Tam Kat deri defekti + bLf grubu ratlara, yüksek yağlı diyet ve sığır laktoferini yeme katılarak oral yol ile verilmiştir. Deneysel çalışmada tüm gruplarda 1., 4., 7., 10., 14., 17. ve 21. günlerde canlı ağırlık artışları ölçülmüştür. TK, YYD+ TK ve YYD+TK+ bLf gruplarına tam kat deri defekti modeli oluşturulmuştur. Tam kat deri defekti oluşturulan gruplardaki deney hayvanları, 1. ve 21. günde makroskopik olarak görüntülenip yara yüzey alanları ölçülerek karşılaştırılmıştır. 1. günde gruplar arasında herhangi anlamlı bir fark bulunamamışken, YYD+TK+bLf grubunun 21. günde yara alanı TK ve YYD+TK grubuna göre daha küçük yara yüzey alanı ölçülmüştür (p<0.05). Laktoferrin verilen grubun yara alanları diğer gruplara göre daha hızlı bir şekilde kapanmıştır. Postoperatif 21. günde gruplardaki sakrifiye edilen tüm sıçanlardan alınan serumlar biyokimyasal olarak değerlendirilmiştir. Grupların serum IL-6 protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda diğer biyokimyasal parametremiz olan serum VEGF protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda ölçülmüştür (p<0.05). Sonuç olarak deneysel çalışma sonucunda elde edilen veriler, laktoferinin tam kat deri defekti oluşturulmuş sıçanlarda yara iyileşmesi sürecini hızlandırdığını göstermektedir.

DeriDiyetDiyet yağları+5
Gönül Sena Yıldırım
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel parkinson fare modelinde oridoninin oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi

Dopaminerjik nöronların ilerleyici kaybıyla oluşan Parkinson hastalığı dünyada en sık görülen ikinci nörodejeneratif hastalıktır. L-dopa tedavisi ile semptomatik tedavi edilmesi dışında bilinen kesin bir tedavisi yoktur ancak hastaların hayat kalitesini arttırmak amacıyla çeşitli tedavi yöntemlerinin varlığı daima araştırılmaktadır. Rabdosia rubescens'ten elde edilen oridonin anti-inflamatuar, antibakteriyel, antitümoral gibi çeşitli farmakolojik ve biyolojik aktivitelere sahip bir bileşiktir. Alzheimer üzerine etkisinin incelendiği birkaç çalışmada, oridoninin sinaptik kayıpları önlediği, uzamsal öğrenmeyi ve hafıza bozukluklarını iyileştirdiği bildirilmiştir. Bununla birlikte, PC12 hücrelerinde MPTP ile indüklenen hasara karşı etkisi araştırılmış ve oridoninin reaktif oksijen türlerinin sayısını azalttığı, glutatyon seviyesini yükselttiği, antioksidan enzim aktivitelerini arttırdığı bulunmuştur. Biz de bu çalışma ile MPTP ile indüklenmiş Parkinson fare modelinde, oridoninin motor ve motor olmayan semptomlar ile oksidatif stres üzerindeki etkisini incelemeyi amaçladık. Bu çalışmada, 8-10 haftalık, C57BL/6 erkek fareler (n=6) 3 gruba ayrıldı: 1) Sham grubuna yalnızca oridonin çözücüsü verildi, 2) MPTP grubuna MPTP (intraperitonel) verilerek Parkinson hastalık modeli oluşturuldu, 3) MPTP+oridonin grubuna önce MPTP verilerek Parkinson hastalık modeli oluşturuldu, daha sonra 15 gün boyunca 10 mg/kg oridonin verildi. Motor semptomlar ve bradikinezi değerlendirmesi rotarod performans testi ve çubuk testi ile, anksiyete ve depresyon ise yükseltilmiş artı labirent testi ve açık alan testi ile yapıldı. Deney sonunda striatum dokusunda SOD, GSHPx, Nrf-2 ve MDA seviyeleri ELISA yöntemiyle belirlendi. Striatum ve substantia nigra bölgelerinde hematoksilen eozin boyama ile hücre sayıları, hücresel bozulmalar incelendi. Sonuçlarımızda, Parkinson fare modelinde oridonin tedavisinin, lokomotor aktivite ile anksiyete, depresyon benzeri davranışlar üzerinde iyileştirici etkisinin bulunmadığı ancak oridonin tedavisi alan grupta antioksidan seviyelerinin, MPTP grubuna göre arttığı ve oksidatif hasar belirteçlerinin azaldığı belirlenmiştir. Histopatolojik bulgularımız ise MPTP uygulanan farelerin nöronlarında nörofaji ve dejenerasyonun görüldüğünü, substantia nigra ve striatumdaki hücre sayılarında önemli derecede azalma olduğunu, ayrıca MPTP+oridonin grubunda nörofaji görülmemekle birlikte, MPTP grubuna göre daha hafif şiddette nöronal dejenerasyon izlendiğini gösterdi. Sonuç olarak, oridoninin parkinsonun motor ve motor olmayan semptomlarında belirgin bir iyileşme sağlayamadığı ancak oksidatif stresi azaltabileceği ve oksidatif stres sonucu oluşan hasara karşı nöroprotektif bir ajan olabileceği gösterilmiştir.

FarelerHayvan deneyleriMPTP+5
Kübra Yiğit
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel tıkanma sarılığı oluşturulan sıçanlarda maresin-1'in karaciğer hasarı üzerinde koruyucu etkilerinin araştırılması

AMAÇ: Safra yollarında meydana gelen obstrüksiyonun sonucunda oluşan tıkanma sarılığıyla safra stazı meydana gelir. Bunun sonucunda başta karaciğer olmak üzere birçok organ etkilenerek çoklu organ hasarı gelişir. Bu çalışmanın amacı; deneysel tıkanma sarılığında patolojik süreçleri yavaşlatmayı hedefleyerek; immünsüpresyona neden olmadan nötrofil infiltrasyonunu azaltarak, inflamasyonun çözünmesine aracılık eden pro-çözücülerden Maresin1'in karaciğer üzerine etkilerini incelemektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Toplam 21 sıçan rastgele üç gruba ayrıldı. Sham grubuna laparotomi yapıldı, safra yolları diseke edilip kapatıldı. Vehicle grubunda safra yolları diseke edilip bağlanıp kesildi, 14 gün intraperitoneal dimetil sülfoksit verildi. Mar1 grubuna ise vehicle grubuyla aynı cerrahi prosedür uygulandı, 14 gün boyunca intraperitoneal Maresin1 verildi. Maresin1'in aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, gama glutamil transferaz, alkalen fosfataz, 5'nükleotidaz, total bilirubin, direkt bilirubin, peroksinitrit, malondialdehit, iskemi modifiye albümin, kelch like ECH associated protein1 ve nuclear factor erythroid 2-related factor2 değerleri üzerinde yaptığı değişiklikler analiz edildi. Histopatolojik olarak da portal inflamasyon, interfaz hepatit, fokal nekroz, konfluent nekroz ve fibrozisden oluşan histolojik aktivite indeksine göre analiz edildi. BULGULAR: Maresin1; iskemi modifiye albümin hariç biyokimyasal parametrelerin tümünde anlamlı şekilde düzelme sağladı. İskemi modifiye albümin değerlerinde de düzeme bulundu ancak bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı değildi. Patolojik incelemelerde de Mar1 grubunda yine tüm parametrelerde düzelme görüldü ancak bu düzelme portal inflamasyon, konfluent nekroz ve fibrozis skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu. SONUÇ: Elde edilen sonuçlar Maresin1'in inflamasyonu ve doku hasarını azaltarak tıkanma sarılığında hepatoprotektif etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamız, tıkanma sarılığı üzerine Maresin1'in koruyucu etkilerinin ortaya konulduğu ilk çalışma özelliği taşımaktadır. Anahtar sözcükler: Biliyer atrezi, Keap1, Maresin1, Nrf2, Tıkanma sarılığı

Hayvan deneyleriKaraciğerKaraciğer hastalıkları+4
Ahmet Demez
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Treadmill egzersizi yaptırılan sıçanlarda Aronia melanocarpa takviyesinin BDNF irisin ve preptin seviyelerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, treadmill egzersizleri ileAronia Melanocarpa takviyesi verilen sıçanlarda, beyin kaynaklı nörotrofik faktör, irisin ve preptin seviyelerine olan etkilerini incelemektir. Bu amaçla çalışmaya, 4-6 haftalık 200-300 gr ağırlığında toplam 32 dişi sıçan dahil edilmiştir. Çalışma grupları hiçbir uygulamanın yapılmadığı sadece rutin beslenme yapılan kontrol grubu (n:8), altı hafta boyunca haftada üç gün 30 dakika süre ile ortalama 45 cm/sn hızda treadmill egzersizi yaptırılan grup (n:8); haftada üç gün oral gavaj ile tek doz 400mg/kg/gün AroniaMelanocarpa ekstraktı verilen takviye grubu (n:8) ve hem takviye hem de treadmill uygulamalarının birlikte yapıldığı takviye+egzersiz grubu (n:8) olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Deneysel çalışmanın sonunda sıçanlar dekapite edilerek kan örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinde beyin kaynaklı nörotrofik faktör, irisin ve preptin analizleri ELISA yöntemi ile çalışılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmaların analizinde Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Hayvan ağırlıklarının ön test ve son test değerlendirmesinde Paired Samples t testinden yararlanılmıştır. Elde edilen verilerin analizinde; BDNF, preptin ve irisin değerlerinde, kontrol grupları ile diğer gruplar lehine, takviye grubu, egzersiz grubu ve takviye+egzersiz grupları lehine anlamlılık bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, uygulanan treadmill koşu bandı egzersizleri ve aronia takviyesinin beyin kaynaklı nörotrofik faktörün değişiminde, preptin ve irisin gibi enerji metabolizmasında etkili olan hormonların düzeylerinin gelişiminde etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz.

EgzersizHayvan deneyleriKoşu bandı+2
Muhammed Kaan Darendeli
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bisfenol A ve S'nin sıçan gastrointestinal sistemindeki histopatolojik etkileri ve idrar kütle spektrometrik değerlendirilmesi

Bulaşıcı olmayan hastalıklar (BOH) dünya üzerinde sıklığı artmakta olan bir halk sağlığı problemidir. Bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında gıda alerjisi ve inflamatuar barsak hastalıkları (İBH) gibi pek çok hastalık sayılabilir. Endokrin bozucu kimyasallardan olan bisfenol A (BPA), polikarbonat plastikler ve epoksi reçinelerde kullanılmaktadır. Başlıca gıda ve sağlık endüstrisi olmak üzere geniş bir kullanım alanının olması insanlar üzerinde kronik maruziyete yol açmaktadır. BPA'nın zararlı etkilerinin ortaya çıkması üzerine başta bisfenol S (BPS) olmak üzere pek çok bisfenol türevi geliştirilmiş ve kullanılmaya başlanmıştır. BPA-free olarak ifade edilen ürünlerde kullanılan başlıca bisfenol türevi BPS'dir. Çalışmamızda bisfenol türevlerinden olan BPA ve BPS'nin dişi Sprague-Dawley cinsi sıçanların gastrointestinal sistemi üzerindeki inflamatuar etkisi araştırılmıştır. 21 gün boyunca oral gavaj ile BPA ve BPS'ye maruz bırakılan sıçanların kalın barsaklarında inflamasyon gelişimi açısından Erben histomorfolojik skorlama sistemi yapılmıştır. Bisfenol türevlerinin metabolizmasının kıyasına yönelik idrar atılım miktarları Sıvı Kromatografi-Kütle Spektrometresi (LC-MS/MS) ile; kan total kolesterol, idrar kreatinin değerleri ise biyokimyasal analiz ile tespit edilmiştir. BPA'nın BPS'ye kıyasla kalın barsakta inflamasyonu daha fazla tetiklediği gösterilmiştir. Hem BPA hem BPS'nin total kolesterolü artırdığı gözlenmiştir. İdrarda spektrometrik analizlerde BPS'nin BPA'ya göre biyo-yıkımının daha az olduğu tespit edilmiştir. Bu durum BPS'nin vücutta birikimi açısından endişe vericidir. Anahtar Kelimeler: Bisfenol A, Bisfenol S, barsak inflamasyonu, kütle spektrometresi

BağırsaklarBisfenolBisfenol A+5
Abdullah Mahiroğlu
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinon'un analjezik etkisi ve nöroglial aktivite ve öğrenme-bellek ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Migren, tekrarlayıcı ataklarla seyreden, tek taraflı ve zonklayıcı özellikteki baş ağrısı ile karakterize nörovasküler bir bozukluktur. Baş ağrısına, birçok semptomla birlikte dikkat eksikliği gibi kognitif bozukluklar da eşlik edebilmektedir. Timokinon, çörek otunun ana biyoaktif maddesidir ve yüzyıllardır bitkisel bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalar ise timokinonun, antikanser, antimikrobiyal, antiiflamatuvar, antihistaminik, antidiyabetik, gastroprotektif, hepatoprotektif, kardiyoprotektif ve nefroprotektif etkileri olan bir bileşik olduğunu ortaya koymuştur. Tüm bu etkileri yanında antinosiseptif, nöroprotektif ve antioksidan aktiviteleri olduğu da bildirilmektedir. Çalışmamızda, migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinonun ağrı, öğrenme-bellek ve nöroglial aktivasyon üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 3 aylık, ağırlıkları 250-350 gram arasında değişen 27 adet yetişkin erkek Wistar albino türü sıçan kullanıldı. Migren modeli nitrogliserin (NTG) kullanılarak oluşturuldu. NTG, %0.9 izotonik serum fizyolojik (SF) ile dilüe edilerek her bir hayvan için 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde hazırlandı. Kontrol (K) grubu (n=6), nitrogliserin (NTG) grubu (n=7), timokinon (TQ) grubu (n=7) ve nitrogliserin ile timokinon (NTG+TQ) uygulanan grup (n=7) olmak üzere 4 grup oluşturuldu. K grubu ve NTG grubuna 15 gün boyunca1 ml mısır yağı gastrik gavaj ile uygulandı. TQ ve NTG+TQ gruplarına ise 15 gün boyunca, mısır yağında çözdürülen TQ 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde gastrik gavaj ile uygulandı. NTG ve NTG+TQ gruplarına 1, 5, 10 ve 15. günlerde 10 mg/kg NTG intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. K ve TQ gruplarına ise aynı günlerde 0.3 ml SF i.p. olarak uygulandı. Hayvanların ağrı eşiğini belirlemek için, gastrik gavajdan hemen önce ve i.p. enjeksiyon uygulamasından 2 saat sonra tail flick test gerçekleştirildi. Deneyin 16. gününde, öğrenme-bellek fonksiyonlarını değerlendirmek için Morris su labirenti testi uygulandı. Deneyin 22. gününde hayvanlar 10 mg/kg ksilazin i.p. ve 100 mg/kg ketamin i.p. ile oluşturulan genel anestezi altında dekapite edildi ve beyinleri çıkarıldı. Beyinlerin bir yarıküresinin hipokampal bölgesi öğrenme-bellek ve oksidatif stres belirteçlerinin değerlendirilmesi amacıyla biyokimyasal analizlerde kullanıldı. Beyinlerin diğer yarıküresinin hipokampal bölgesi ise nöroglial aktivasyonun değerlendirilmesi amacıyla immunohistokimyasal çalışmalarda kullanıldı. Veriler tek yönlü varyans analizi uygulanarak Benforroni'nin çoklu karşılaştırma testi ile değerlendirildi ve değerler ± standart sapma olarak verildi. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Timokinon, Morris su labirenti testinde hayvanların platformu bulma sürelerini, TQ (***p<0.001) ve NTG+TQ (*p<0.05) gruplarında anlamlı olarak azalttı. NTG grubunun platformu bulma süresinde ise anlamlı bir artış (**p<0.01) olduğu xvi belirlendi. Hipokampus dokusunda BDNF düzeyleri K grubu ile kıyaslandığında, NTG grubunda azaldığı belirlendi. BDNF seviyeleri NTG grubuna göre kıyaslandığında ise TQ ve NTG+TQ gruplarının ikisinde de arttığı, ancak bu artışın sadece TQ grubunda anlamlı (**p<0.01) olduğu belirlendi. CREB1 seviyelerinin K grubuna göre NTG ve NTG+TQ gruplarında azaldığı, ancak bu azalmanın sadece NTG grubunda istatistiksel olarak anlamlı (*p<0.05) olduğu tespit edildi. Gruplar NTG grubuna göre kıyaslandığında ise, hem TQ (***p<0.001) hem de NTG+TQ (**p<0.01) gruplarında anlamlı bir artış olduğu görüldü. Hipokampus dokusunda SOD düzeyleri değerlendirildiğinde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış (***p<0.001) olduğu belirlendi. CAT düzeylerinin de benzer şekilde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak arttığı (*p<0.05, ***p<0.001) görüldü. İmmunohistokimyasal boyamalar değerlendirildiğinde ise, GFAP pozitif hücre sayısının K grubuna kıyasla NTG, TQ ve NTG+TQ gruplarının üçünde de istatistiksel olarak anlamlı biçimde arttığı görüldü (sırayla ***p<0.001, **p<0.01, *p<0.05). Tail flick testinde ise grup içinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde, deneysel migren modelinde timokinon uygulamasının; migren ağrısı üzerinde analjezik etkisinin olmadığı, mekânsal öğrenme ve bellek mekanizmasına BDNF ve CREB1 seviyelerini artırarak katkı sağladığı, migrenle ilişkili oksidatif stres üzerine SOD ve CAT seviyelerini artırarak olumlu etki gösterdiği, migren ve oksidatif stres ile ilişkili öğrenme--bellek defisitine astrosit aktivasyonu ile olumlu etki edebileceği, migrenle ilişkili astroglial aktivasyon üzerinde protektif etki gösterebileceği sonucuna varılmıştır.

AğrıBaş ağrısıBellek+7
Tuğba Büyükdemirtaş
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda siyatik sinirin ezilme yaralanması sonrası yüksek yoğunluklu lazer biyostimülasyon tedavisinin rejeneratif etkilerinin değerlendirilmesi

Maksillofasiyal bölgede yapılan cerrahi işlemler sonucu oluşabilecek komplikasyonlarda; periferik veya santral sinir sistemi yaralanmasına bağlı sinirlerde fonksiyon kaybı, parestezi, hipoestezi, nöropatik ağrılar gibi nörosensöryel bozukluklar izlenebilmektedir. Oluşan hasarın şekli ve bulunduğu bölgeye göre tedaviye başlama zamanını değişmektedir. Tedavi yöntemi olarak invaziv, noninvaziv ve konvansiyonel tedaviler uygulanmaktadır. Periferal veya santral sinir sisteminin dejeneratif ve travmatik zedelenmesi sonrasındaki bir çok tedavi metodu uygulanarak sinirin rejeneratif etkisi gösterildiğine dair çalışmalar bulunmakla birlikte, yüksek yoğunluklu lazer tedavisi ile ilgili literatürlerde herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Tüm ratların sol siyatik sinirleri cerrahi klemp ile 30 sn ezilerek sinir hasarı oluşturuldu. Siyatik sinirin ezilme yaralanmalarını takiben, otuz üç sıçan rastgele olarak kontrol, düşük yoğunluklu lazer tedavisi (DYLT) ve yüksek yoğunluklu lazer tedavisi (YYLT) olarak üç gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki sıçanların yaralanan siyatik siniri spontan iyileşmeye bırakılırken, YYLT (120J/seans ve 1024 nm dalga boyu) ve DYLT (2.4J/seans ve 650 nm) ameliyattan hemen sonra başlanıldı ve tedavi süresince 3 günde bir uygulandı. Ameliyat sonrası dönemde siyatik fonksiyonel indeks(SFİ), elektrofizyolojik değerlendirmeler ve histomorfometrik değerlendirmeler ile rejenerasyon durumu araştırıldı. 23 günlük iyileşme periyodunda, SFİ skorunda YYLT grubunun kontrol grubuna göre istatiksel anlamlık mevcuttken (p=,012), kontrol-DYLT (p=,270) ve YYLT-DYLT(p=,473) arasında istatiksel fark olmadığı görüldü. 30 günlük iyileşme periyodu sonunda YYLT grubu kontrol ve DYLT gruplarına göre anlamlı derecede daha iyi SFİ skorları kaydedildi. (p=,000, p=,002) DYLT-Kontrol grupları arasında istatiksel olarak fark yoktu. (p=,419) Elektrofizyolojik değerlendirmede, amplitüt değerlerinde üç grup arasında istatiksel anlamlık bulunmamıştır. (p>0,05) Latans ve süre değerlerinde YYLT grubunun DYLT (p=,002, p=,014) ve kontrol (p=,003, p=,000) grubuna göre istatiksel anlamlılık mevcutken, DYLT-kontrol (p=1.000, p=,162) arasında istatiksel olarak fark yoktu. Histolojik değerlendirmede, schwann hücre sayısı LLLT grubunun kontrol (p=,003) ve YYLT (p=,048) grubuna göre anlamlı derecede fazla olduğu ancak YYLT- kontrol (p=,59) grubunda istatiksel olarak fark olmağını ortaya koydu. G-ratio değerlendirilmesinde, YYLT grubunda, 0,55-0,69 aralığına sahip sinir liflerinin sayısı diğer gruplara göre yüksek çıkmıştır. Fonksiyonel, histomorfometrik ve elektrofizyolojik araştırmalara göre YYLT, ezilme yaralanması sonrası periferik sinir rejenerasyonunda DYLT'den daha iyi sonuçlar ortaya koydu. Bu sonuçla YYLT, periferik sinir rejenerasyonu sırasında daha yüksek penetrasyon derinliği ve etkinliği açısından DYLT'den daha üstün görünmektedir.

Hayvan deneyleriLazer tedavisiPeriferik sinir hasarları+3
Kemal Atakan Bayburt
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Donör alana trombositten zengin plazma infiltrasyonunun alınan yağ grefti eldesi üzerindeki etkisi

Giriş: Plastik cerrahide, yağ grefti uygulamaları sık yapılan işlemlerdendir. Mevcut yağ greftinin alıcı alandaki sağ kalım oranını arttırmak için yapılan çok sayıda çalışma vardır. Donör alandaki yağ dokusunun alımı öncesinde, bu bölgeden alınacak greftin sağ kalımını arttırmak için, donör alandaki yağ dokusunun biyolojik faktörlerle uyarılması ve ''priming'' sürecinden geçirilmesinin, literatürde yapılmamış olduğunu yaptığımız taramalarla saptadık. Çalışmamızda; sıçanlarda donör alana uygulanan trombositten zengin plazma infiltrasyonunun (TZP) alınan yağ grefti eldesi üzerinde oluşturduğu değişikliklerin ve yağ greftinin sağ kalımına etkisinin çeşitli parametreler kullanılarak ortaya konulması amaçlanmıştır Yöntem: Çalışmaya 30 adet, ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen, erkek Sprague-Dawley tipi sıçanlar her grupta n6 sıçan olacak şekilde random olarak 4 gruba bölündü. 6 sıçan ise TZP hazırlamak için kullanıldı. Kontrol grubuna serum fizyolojik, çalışma grubuna ise TZP uygulaması yapıldı. Uygulama sonrası, kontrol ve TZP grubunun yarısı 1. haftada, diğer yarısı ise 2. haftada olmak üzere sol ingunal yağ yastıkçığından yağ grefti örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Alınan yağ grefti örnekleri üzerinde, histolojik analiz (ışık mikroskopu ve immünohistokimyasal incelemede, yağ dokusu histolojik görünümü, inflamasyon durumu, fibrotik değişiklikler, damar sağlığı ve sayısı açısından) ve biyokimyasal analiz ile (IL-1β, IL-6, TNF-α, EGF, VEGF, CK18-M30, TAS ve TOS düzeylerinin ELISA kitleri ile ölçümü) değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS Windows Version 24.0 paket programında, Shaphiro- Wilk, Student t ve Mann Whitney U testi kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda IL-1β, IL-6, TNF-α gibi proinflamatuar belirteçlerin seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). VEGF ve EGF seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p<0.05). CK18-M30 seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). Kontrol grubunun TOS değerlerinin, TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla, 1. haftada, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,002). Fakat 2. hafta gözlenen TOS değerlerinin her iki grupta benzer olduğu saptandı (p=0,180). TZP grubunun TAS değerlerinin, kontrol grubunda gözlenen değerlere kıyasla, her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Kontrol grubunun OSI değerlerinin TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Histolojik incelemelerde, 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerinin kontrol grubuna göre daha fazla damar içerdiği görüldü. 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusu alanlarının dışında, kontrol grubuna oranla, daha az dejenere olan yağ doku alanları ve çevresinde nekroze alanlar görüldü. İnflamasyon belirtisi olan, inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Kontrol grubuna göre daha sınırlı ve daha az alanda fibrotik bağ dokusu görüldü. 2. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusunun azaldığı ve nekroze doku alanlarının arttığı dikkati çekti. Fibrotik bağ dokusu olduğu izlendi, ancak 2. hafta kontrol grubu kadar belirgin bir artış yoktu. İnflamasyon belirtisi olan inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Sonuç: Çalışmamızda; bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre istatiksel açıdan TZP grubunda kontrol grubuna göre oksidatif strese daha dayanıklı, apoptozis oranı daha az, neovaskülarizasyon potansiyeli daha yüksek, inflamasyondan daha az etkilenen yağ hücrelerine ait bulgular ortaya çıkması ve özellikle 1. haftadaki değerlerin daha dramatik olması, bizleri ''delay'' süresi için 1 haftanın yeterli olacağı düşüncesine götürdü. Mevcut çalışmamızın ortaya koyduğu verilerin, yağ grefti uygulamalarında farklı bir bakış açısı kazandıracağını ve yağ greftinin sağ kalımı bakımından yeni çalışmaların kapılarını açacağını düşünmekteyiz.

Adipoz dokuCerrahi-plastikDonörler+5
Ufuk Durgun
Bezmialem Vakıf University
2022
00

Related subjects