Bone and bones
230 theses under this subject heading
Kemik kırık ve çıkıklarının adli tıp açısından değerlendirilmesi
Giriş: Adli travmatoloji alanında kemik kırıkları sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kemik kırıklarının değerlendirilmesi TCK'nın ilgili maddelerinde ceza artırıcı unsur olarak önem taşımaktadır. Ülkemizde iskelet sistemi travmalarını değerlendiren adli travmatoloji çalışmasına çok fazla rastlanmamaktadır. Bu çalışmada hem anatomik hem de etiyolojik değerlendirmelere yer verilmiş olup olgulara ilişkin demografik bilgiler de bu çerçevede ayrıca değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Adli Tıp Anabilim Dalımızca 01.01.2016-31.12.2018 tarihleri arasında rapor düzenlenen tüm olgular retrospektif olarak incelenerek, yaralanma sonucu kemik kırık veya çıkığı meydana gelmiş 606 olgu çalışmamıza dahil edilmiştir. Bulgular: Olguların; ortalama yaşı 32.71 olup, %52.5'inin (n=318) 18-39 yaş arasında olduğu, %80.2'sinin (n=486) erkek olduğu, olay türleri arasında en sık trafik kazası (%59.9, n=363) sonrası başvuru yapıldığı, en sık %34.5 (n=209) ile alt ekstremitede kırık oluştuğu, bunu %26.6 (n=161) ile üst ekstremite kırıklarının takip ettiği, %27.9'unda (n=169) hayati tehlike, %12.7'sinde (n=77) merkezi sinir sistemi yaralanması oluştuğu, tüm olgular için ortalama kemik kırık sayısının 2.40 olduğu (min=1, maks=18), ortalama kırık ağırlık derecesinin 3.54 (min=1, maks=6) olduğu görüldü. Sonuç: Olguların yarısından fazlasının hayatın aktif çalışma döneminde yer alması, dörtte birinden fazlasında hayati tehlike oluşması, ortalama kırık ağırlık düzeyinin yüksekliği, kemik kırıklarının önemini ortaya koymakta, etiyolojiye ilişkin bulgular ışığında gerekli önleyici tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: adli travmatoloji, kemik kırıkları, iskelet sistemi travmaları.
Köpeklerde corpus femur ve corpus tibia'nın geometrik özellikleri
Köpeklerde, uzun kemiklerin morfometrik özelliklerine ilişkin yaş, cinsiyet vb. faktörlere bağlı varyasyonların incelendiği araştırmalar biyomekanik veya konformasyonel farklılıkların yorumlanabilmesi için önemlidir. Diğer yandan, bu tür geometrik varyasyonlara ait veriler ortopedik çalışmalarda bazı deformitelerin düzeltilmesi ve implantların uygulama yöntemi veya tasarımlarını geliştirmek için kullanılmaktadır. Çalışmada benzer büyüklükte 41 adet köpeğe ait sağlam femur ve tibia kemikleri kullanıldı. Kemikler genç erkek (n=10), genç dişi (n=10), erişkin erkek (n=10) ve erişkin dişi (n=11) olacak şekilde dört grupta değerlendirildi. Kayıtları alınan kemiklerin röntgen görüntüleri ve bilgisayarlı tomografik kesit görüntüleri hazırlandı. Röntgen görüntüleri kullanılarak proximal ve distal spongioz kemik oranı hesaplandı. Bilgisayarlı tomografi kesit görüntülerinde kemiğin corpus'unun proximal, distal ve ortasında cavum medullare çapları ve substantia corticalis kalınlıkları ölçüldü. Kesit görüntülerinden hazırlanan üç boyutlu kemik modellerinde anatomik eksen, proximal ve distal longitudinal eksenler üç boyutlu olarak çizdirildi. Bu eksenler kullanılarak dorsal düzlem üzerinde proximal ve distal medio-lateral eğim açıları ile sagittal düzlemde proximal ve distal cranio-caudal eğim açıları ölçüldü. Elde edilen verilerden, bu ölçüm parametreleri için her yaş grubuna ve cinsiyete ait ortalama değer, standart sapma, güven aralığı değerleri, istatistiksel karşılaştırmaları ve korelasyon katsayıları tablolar halinde sunuldu. Çalışma sonunda, köpeklerde fonksiyonel anatomi ve klinik açıdan en önemli uzun kemiklerden olan femur ve tibia'daki kesit özellikleri ve eğriliklerin yaş ve cinsiyete bağlı anatomik farklılıkları ortaya konulmaya çalışılmış ve çeşitli ortopedik uygulamalara ilişkin, kemik bölümlerinde tespit edilen bazı geometrik varyasyonlara göre öneriler sunulmuştur.
Benign ve malign vertebral çökme fraktürü tanısında multiparametrik spinal MR görüntülemenin etkinliğinin retrospektif değerlendirilmesi
Vertebral çökme fraktürleri özellikle yaşlı hastalarda sık görülen, etyolojisinde travma – osteoporoz benzeri benign veya primer tümör – metastaz – multipl myelom benzeri malign süreçlerin yer alabileceği bir hastalıktır. Manyetik rezonans (MR) incelemesi; benign veya malign çökme ayrımında kullanılabilen bir görüntüleme yöntemidir. Genellikle konvansiyonel sekanslar (T1, T2, yağ baskılı teknikler) tanı açısından kullanılmakla birlikte diffüzyon MR, dinamik kontrastlı perfüzyon MR gibi ileri teknikler de son yıllarda ayrım açısından tercih edilmeye başlanmıştır. Buna karşın, malignite şüphesi giderilmeyen olgularda patolojik verifikasyon gerekebilmektedir. Bu çalışmada difüzyon, perfüzyon MR ve konvansiyonel teknikler kullanılarak yapılan multiparametrik spinal MR'ın vertebral çökme fraktürlerinin benign-malign ayrımındaki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya, vertebra çökme fraktürü olan, vertebra biyopsisi ve vertebral biyopsi öncesinde multiparametrik MR incelemesi yapılmış 42 hasta dahil edildi. T1-T2 sekanslardaki bulgular, kantitatif diffüzyon ve perfüzyon MR bulguları ve perfüzyon MR eğri tipleri kullanılarak tümöral, multipl myelom, benign ve malign çökme kategorisindeki lezyonların ayrımındaki başarı değerlendirildi. Tümöral, myelom ve benign çökme grupları arasında ve benign – non-benign çökme grupları arasında perfüzyon MR eğri tipi, Ktrans, Kep ve ADC parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,000-0,02). ROC analizinde benign ve malign çökme ayrımında en yüksek sensitivite ve spesifisite değerleri Ktrans için %73,9 ve %77,8, Kep için %88 ve %77,8, ADC için %63 ve %87, saptanan ADC, Ktrans ve Kep cut off değerlerine göre yapılan multiparametrik değerlendirmede ise %91,30 ve %96,29 olarak bulundu. Kantitatif ADC, Kep ve Ktrans analizine ait kombine bilgiler multiparametrik spinal MR ile benign – malign çökme ayrımı yüksek tanısal doğruluk ile yapılabilir. İçerisinde yer alan her bir tekniğin birlikte kullanımı ile vertebral çökmelerin etyolojisinde rol oynayabilecek maligniteler daha yüksek doğrulukla saptanabilir ve sadece tanı amaçlı yapılacak invaziv işlemlere gereksinim azalabilir. Anahtar Kelimeler: Vertebra çökme fraktürü, MR perfüzyon, ADC, Kep, Ktrans
Tip 2 diyabetes mellitus tedavisinde sodyum-glukoz ko-transporter-2 inhibitörlerinin (SGLT2i) kemik mineral dansitesi üzerine etkisi
Çalışmamızda osteoporoz için çok önemli risk faktörlerinden biri olan diyabetes mellitusun tedavisinde günümüzde sıkça kullanılmakta olan SGLT-2 inhibitörlerinin kemik mineral yoğunluğu üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya, 2021 - 2022 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniklerinde tip 2 diyabetes mellitus tanısı ile takip edilen hastalar arasından empagliflozin, dapagliflozin veya metformin + empagliflozin kombinasyonu başlanarak en az 6 ay takip edilen 35 hasta alındı. Bu hastaların tedaviye başlandıktan 1 hafta sonraki ve 6.ay verileri incelenerek demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar ve DEXA verileri kaydedildi. Başlangıç ve 6.ay değerleri karşılaştırılarak değerdirme yapıldı. Çalışmada medyan yaş 56,03 (39-75) yıl idi. Hastaların 27'si (%77.1) kadın, 8'i (%22,9) erkek idi. Başlangıç ve 6.ay değerleri incelendiğinde tüm hastalarda SGLT-2 inhibitörleri sonrası, literatür ile uyumlu şekilde HbA1c, açlık plazma glukozunda anlamlı azalma saptanırken, kreatinin değerinde anlamlı değişim izlenmemesine rağmen GFR değerinde hafif artış saptandı. Kalsiyum, parathormon, fosfor değerlerinde anlamlı değişim izlenmezken, 25-OH D vitamininde anlamlı bir artış saptandı (p=0,006). DEXA verilerine göre femur boyun BMD değeri, T ve Z skorlarında; femur total BMD değeri ve Z skorunda; lomber 1-4 vertebra total BMD değeri, T ve Z skorlarında anlamlı değişim saptanmadı. Literatürden farklı olarak DEXA verilerinde femur total T skorunda anlamlı hafif düşüş izlendi (p=0,03). Literatürde SGLT-2 inhibitörleri ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda çelişkili sonuçlar mevcuttur. Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörleri ile femur total T skorlarındaki hafif değişiklik dışında kemik mineral yoğunluğu değerlerinde anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Diyabet - osteoporoz ilişkisi gözönüne alındığında SGLT-2 inhibitörlerinin kemik mineral yoğunluğu üzerine etkilerini daha net ortaya koyabilmek için daha geniş serilerde yapılmış, prospektif ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Seyitömer Höyüğü'nde bulunmuş kemik saplar
Yazının bulunmadığı tarih öncesi dönemlerde yaşayan insanların sosyal, kültürel yapıları, dini inaçları ve teknolojileri hakkında bilgileri, ele geçen değişik malzemeler kullanılarak yapılmış buluntu gruplarından elde edebiliriz.Çevresindeki her nesneyi yaşamını kolaylaştırmak için değerlendiren insan bunu yaparken bazı kıstasları göz önünde bulundurmuştur. Doğada kolay bulunabilen ve işlenmesi kolay olan kemiği hammadde olarak Prehistorik dönemden itibaren kullanmıştır. Zamanla günlük yaşamının önemli bir parçasını oluşturan aletlere estetik bir görünüm kazandırmak amacıyla çeşitli bezeme motifleri kullanmıştır.?Seyitömer Höyüğü'nde Bulunmuş Kemik Saplar? adlı tez çalışmamın konusunu 1991-2010 yılları arasında yapılan kazı çalışmalarında bulunmuş, tüm kemik objeler arasından seçilen ucuna alet takılıp sap amaçlı kullanılan kemik saplar oluşturmaktadır. Bu kemik saplar Erken Tunç Çağ'ından Hellenistik Döneme kadar yayılım gösterir. Yükseklikleri 13,2.cm ile 2,6 cm arasında, genişlikleri ise 2,6 cm ile 1,2cm arasında değişmektedir. Erken Tunç ve Orta Tunç kemik sapları çoğunlukla boynuzdan yapılmış ve sadece bazılarının iki ucunda, bazılarının bir ucunda kesilerek düzeltme vardır. Akhaemenid ve Hellenistik Dönem tarihlendirilen kemik saplar üzerinde uygulanan teknikler daha fazladır ve daha özenli bir işçilik söz konusudur. Kemik sapların üzerlerinde bezeme motifi olarak çoğunlukla konsantrik daire ve tek merkezli daireler kullanılmıştır. Bu bezeme motifini Anadolu'da E.T.Ç'den Roma Dönemine kadar görülmektedir. Sap olarak kullanılan bu objelerin içine bakıldığında sapın ucuna takılan aletin kalıntı ve izlerine rastlanmıştır. Anadolu'daki diğer yerleşim merkezleri ile karşılaştırıldığında bu objelerin sap amaçlı kullanıldığı literatürde doğrulanmıştır.Bu objeler diğer çağdaş ve komşu kültürlerdeki benzerleri ile karşılaştırılarak incelenmiş ve her eserin katalogu yapılmış, detayları gösteren çizimler, fotoğraflar eklenmiştir.Anahtar Kelimeler; Seyitömer Höyük, Kemik, Bezeme, Sap
İki farklı soğutma sisteminin, farklı değişkenler eşliğinde implant frezlerinin kemik dokuda meydana getirdikleri sıcaklık üzerine etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi
Günümüzde implant tedavisi, diş kayıplarının çözümü olarak klinik ve literatürde önemli bir yer tutmaktadır. Bu tedavinin zorunlu girişimleri osseointegrasyonu olumsuz etkileyebilmektedir. Termal travmadan kaçınmak için işlem sırasında soğutma yapılması kemik dokuyu koruyucu ve implant başarısını artıran bir unsurdur. Çalışmamızda, iki farklı soğutma sisteminin -aynı firma tarafından üretilmiş implant frezleri ile farklı derinlik ve çaplarda drilleme yapılarak kemikte oluşturdukları sıcaklık değişimleri üzerine- etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda taze sığır femur kemiği kullanılmıştır. Bir dakika boyunca frezleme işlemi yapılmıştır. Drilleme sırasında kemikte meydana gelen ısıyı ölçmek için 2 adet "K tipi termokupl ısı sensörü" yerleştirilerek ölçümler yapılmıştır. Kullanılan frez belirlenen derinliğe ulaştığında ölçülen sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Uygulama, 8 grup oluşturularak ve her bir grup için 30'ar kez tekrarlanmış; toplamda 240 işlem gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler, istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. İstatiksel analizler sonucunda, soğutma sistemlerinin çalışmamızda oluşturulan iki farklı uygulaması arasında ve tercih edilen farklı çapta drillerle gerçekleştirilen uygulamaların sonuçları arasında anlamlı fark görülmüştür. En belirgin farklılık ise 14 mm frezleme derinliğinde iki farklı soğutma uygulaması arasında görülmüştür (p=0,001). Sonuç olarak, çalışmamızda elde edilen verilerle drilleme derinliği arttıkça; kombine soğutma sisteminin, yalnızca dış soğutma sistemine göre daha etkin olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte daha kapsamlı çalışmalar yapılmasında yarar olacağı görüşündeyiz.
Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin ın-vitro değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin in-vitro değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda sığır femur kortikal kemikleri kullanılmıştır.kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çapa göre gruplar oluşturularak kemikte meydana gelen sıcaklık değişimleri incelemek amacıyla 8 adet grup oluşurulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. Drilleme esnasında kemikte meydana gelen ısıyı değerlendirmek üzere osteotomide kullanılan cerrahi tur motoru, paralelometre cihazına kemik üzerine dik açı ile giriş yapacak şekilde adapte edilerek, taze sığır femur kortikal kemiğinde frezleme işlemi yapılmıştır. Drilleme boyunca oluşan sıcaklık, dril yuvasının sağ ve sol yanlarında 1'er mm mesafede, 9'ar ve 15'er mm derinliklerinde 2 adet k tipi termocouple ısı sensörü yerleştirilerek ölçülmüştür. Her grup için bu işlem 30 kere tekrarlanmış ve drillemelerde yapılan ısı ölçümleri kaydedilmiştir. Kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy, çap ve implant yiv tasarımına göre gruplar oluşturularak yerleştirilen implantların primer stabilite değerlerini incelemek amacıyla 16 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 15 implant sahası oluşturulmuş ve implant yerleştirilmiştir. Yerleştirilen implantlarda primer stabiliteyi değerlendirmek üzere osstel cihazı kullanılmıştır. 9 mm ve 15 mm derinliklerinde hazırlanan implant sahalarına agresif ve pasif yapıda implantlar kemik seviyesine kadar manuel olarak yerleştirme anahtarıyla gönderilip osstel cihazı yardımıyla primer stabilite değerleri kaydedilmiştir. Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çap göre gruplar oluşturularak implant yuvaları etrafındaki kemik yoğunluğunu incelemek amacıyla 8 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. İmplant sahaları bilgisayarlı tomografi ile incelenerek sagittal kesitler elde edilmiştir. Elde edilen kesitlerde gözlenen 3 duvarın 0.5 mm2 lik orta noktalarındaki ölçümlerde ortalama değer elde edilerek kaydedilmiştir.Sonuç olarak; sıcaklık deneylerinde hiç bir grupta kemik nekrozu için kritik değer olan 47 ˚c yi geçecek sıcaklık artışı gözlenmemiştir. Drilleme sırasında oluşan en düşük sıcaklık geleneksel teknikle oluşturulan 3.5 mm çapında 9 mm boyunda olan grupta gözlenmiştir en fazla oluşan sıcaklık ise 5.0 mm çapında 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Primer stabilite deneylerinde ise ölçülen en yüksek primer stabilite yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 5.0 mm çapında ve 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Kaydedilen en düşük primer stabilite ise yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 3.5 mm çapında ve 9 mm boyunda olan geleneksel teknikle oluşturulan grupta gözlenmiştir. Kemik yoğunluğu ölçüm deneylerinde ise osseodensifikasyon grubu tarafından oluşturulan 5.0 mm çapında 9 mm boyunda implant yuvaları etrafında gözlemiştir. Ölçülen en az yoğunluk ise geleneksel yötemle hazırlanan 3.5 mm çapında15 mm boyunda implant yuvaları etrafında kaydedilmiştir. Çalışmamızda osseodensifikasyon tekniğinin sıcaklık olarak geleneksel yönteme göre daha fazla ısılara cıksada kemik nekrozunu oluşturakcak sıcaklığı geçmediği,primer stabilite ve kemik yoğunlu üzerine ciddi artışlar sağladı gözlemlenmiştir.
Tetra kalsiyum fosfat içerikli enjekte edilebilir yeni nesil kemik greftinin bifazik kalsiyum sülfat içerikli kemik grefti ile primer stabilite ve açığa çıkan ısı yönünden karşılaştırılması
Bu tez çalışmasında sertleşebilen iki farklı kemik greftinin implantın primer stabilitesi ve kemikte meydana gelen sıcaklık değişimleri üzerine etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda cansız sığır kaburga kemikleri kullanılmıştır. Kemikler üzerinde dental implant yuvası oluşturulmuştur. Takiben bu osteotomi bölgesinin çevresine eşit büyüklükte kemik defektleri oluşturulmuş ve dental implantlar yerleştirilmiştir. Bu aşamada 2 farklı grup oluşturulmuş ve defektler 1. grupta tetra kalsiyum fosfat, 2. grupta bifazik kalsiyum sülfat içeren kemik grefti ile doldurulmuştur. Kemik greftinin sertleştiği esnada açığa çıkan sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Greftlemeden önce ve 200 dk sonra primer stabilite değerleri kaydedilmiştir. Tetra kalsiyum fosfat içeren kemik grefti kullanılan grupta kemikte ortalama 3.35⁰C sıcaklık artışı ve implant primer stabilitesinde ortalama 52.69 ISQ artış görülmüştür. Bifazik kalsiyum sülfat içeren kemik grefti kullanılan grupta ise kemikte ortalama 0.87⁰C sıcaklık artışı ve implant primer stabilitesinde ortalama 36.26 ISQ artış görülmüştür. Bununla birlikte hiçbir grupta kemik nekrozu için kritik değer olan 47 ˚C yi geçecek sıcaklık artışı gözlenmemiştir. Primer stabilitenin artışında tetra kalsiyum fosfat içeren kemik greftinin daha yüksek sonuçlar verdiği izlenmiştir.
Non-hodgkin lenfoma tanılı bireylerde radyolojik değişiklikler ile klinik bulguların değerlendirilmesi ve fraktal analiz yöntemi ile kemik mikromimarisinin incelenmesi
Non-Hodgkin lenfoma; farklı olgunluk evrelerindeki B veya T lenfositlerinden köken alan, lenfatik yapıların farklı malign neoplazmalarından oluşan ve Hodgkin Lenfoma dışındaki tüm lenfomaları kapsayan genel bir terimdir. Semptomları arasında ağrısız büyümüş lenf nodları, ateş, halsizlik ve kemik ağrısı görülür. NHL, nodal tutulum gösterdiği gibi ekstranodal olarak da gözlenebilir. Ağız boşluğu içindeki yumuşak dokular (diş eti, sert damak mukozası, yanak, dil, ağız tabanı ve dudaklar) ve çene kemikleri ekstranodal tutulum alanlarındandır. Çene kemiklerini tutan non-Hodgkin lenfoma parestezi, yutma güçlüğü, dişlerin sallanması ve mukozal kanama ile kendini gösterebilir. Ayrıca NHL; apse, epitelyal tümör veya çene osteonekrozu gibi durumlarla karıştırılabilir. Çalışmamızda NHL hastalarının klinik ve radyolojik muayene bulguları kaydedilmiştir, NHL'nin çene kemikleri üzerindeki etkisi fraktal analiz ile değerlendirilmiştir. Çalışmamız toplam 112 kişiden oluşan 4 gruptan oluşmaktadır. Grup 1: Yeni tanı almış ve tedaviye başlamamış 11 NHL hastası, Grup 2: NHL tanısı almış ve aktif tedavi gören 33 hastayı, Grup 3: NHL tanısı almış, tedavisi tamamlanmış ve 6 aydan uzun süredir remisyonda olan 34 hastayı, Grup 4: 34 sağlıklı gönüllüyü ifade etmektedir. Hastaların yapılan lenf nodu muayenesinde lenfadenopati varlığının hastalığın aktif oluğu gruplarda remisyonda olan katılımcı grubu ve kontrol grubuna göre daha fazla oluğu görülmüştür (p<0.05). OPG üzerinden mandibular kanal genişlemesi incelemesi yapılmış ve gruplar arasında anlamlı farklılıklar görülmüştür (p<0.05). Fraktal analiz sonucunda oluşan fraktal boyut değerleri incelendiğinde NHL hastalığının aktif olduğu gruplarda remisyonda olan katılımcı grubu ve kontrol grubuna göre fraktal boyut değerlerinin daha düşük çıktığı görülmüştür. Elde edilen bilgilere dayanarak NHL'nin çene kemikleri üzerine etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu etkilerin tam belirlenmesi için daha fazla sayıda ve daha uzun takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Basit kemik kistinde lokal steroid enjeksiyonlarının sonuçları
Amaç: Basit kemik kistlerinde kist içine steroid enjeksiyonu basit tedavi seçeneklerinden biridir. Bu çalışmanın amacı, basit kemik kisti tedavisinde lokal steroid enjeksiyonu sonuçlarını değerlendirmektir. Çalışma planı: Basit kemik kisti saptanan 17 hasta (11 erkek, 6 kız ; ort. yaş 12.4; dağılım 2-39) iki iğne tekniği kullanılarak kist içine metilprednizolon asetat (MPA) enjeksiyonuyla tedavi edildi. Kist altı olguda humerus proksimaline, iki olguda kalkaneusa (olgulardan biri bilateral), yedi olguda proksimal femura ve iki olguda da tibiaya yerleşmişti. Üç hastada steroid enjeksiyonu öncesinde patolojik kırık oluşmuştu. Patolojik kırığı olan bu üç hastaya metilprednizolon asetat (MPA) enjeksiyonu kırıkları iyileştikten sonra yapıldı. Hastalara sekiz hafta arayla, herbiri 40-160 mg metilprednizolon asetat içeren en fazla dört enjeksiyon uygulandı. Hastalar enjeksiyon sonrasında birinci, üçüncü, altıncı aylarda ve birinci yılda çekilen düz grafiler ile takip edildi. İlk yıldan sonra hastalar yılda bir kez düz grafilerle takibe alındı. Hastaların ortalama takip süresi 22 ay (dağılım 3-48 ay) idi. Kist iyileşmesi Neer sınıflandırmasına göre değerlendirildi. Sonuçlar: Metilprednizolon asetat tedavisi on kistte (%55) tamamen, üç kistte (%17) rezidüel lezyonla iyileşme sağladı. Üç hasta (%17) steroide hiç yanıt vermedi; iki hastada kist tekrarladı (%11). Tamamen veya rezidüel lezyonla iyileşen hastalardaki sonuçlar tatminkar bulunurken (%72), beş hastada (%28) steroid tedavisi başarısız bulundu. Kistin tekrarladığı hastalar küretaj ve greftlemeyle veya küretaj ve sementleme ile tedavi edildi. İşlemle ilgili hiçbir hastada komplikasyon görülmedi. Çıkarımlar: Bulgularımız, basit kemik kistlerinde lokal steroid enjeksiyonunun tatmin edici sonuçlar sağladığını ve agresif tedaviler öncesinde düşük morbiditeli bu tedavinin denenebileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Kemik kisti/ilaç tedavisi; enjeksiyon, intralezyonal; metilprednizolon/terapötik kullanım; steroid/terapötik kullanım.
Farklı marka implant frezleri ile yapılan osteotomilerde kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu tez çalışmasında farklı firmalar tarafından üretilmiş implant frezleri ile yapılan drilleme esnasında, kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada taze sığır kaburgasından elde edilmiş kemik bloklar kullanılmıştır. Kemik bloklar üzerinde Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent ve Straumann implant markaları tarafından üretilen frezler ile 2 kg sabit basınç altında 30±2 C'lik ortam sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Kemik bloklara 5. ve 10. mm derinliklere iki adet K tipi termocouple sensör yerleştirilmiş ve implant frezine 1 mm mesafedeki sıcaklık değişimleri ölçülmüştür. Çalışmamızda, implant yuvası hazırlanması için farklı koşullarda çalışma modelleri oluşturulmuştur. Grup1'de ilk defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 2'de ilk defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile grup 3'de 30. defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 4'de 30. Defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile çalışılmıştır. Yapılan tüm osteotomi işlemleri 3,5±0,3 mm çaplı frezler ile 8 sn süre periyodunda gerçekleştirilmiş ve eşit zaman aralıklarında elde edilen sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Repeated Measures ve Kruskall Wallis-H testleri kullanılmıştır. İmplant frezlerinin drilleme esnasında kemikte oluşturdukları sıcaklık değişiklikleri ile frezlerin arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p<0.05). Grupların hiçbirinde, çalışma boyunca kritik sıcaklık değerlerine (47C+) ulaşılmamıştır. 5. ve 10. mm derinliklerde kullanılan sensörlerdeki sıcaklık değişimlerinin de birbirine yakın olduğu görülmüştür. Ayrıca, irrigasyonsuz ve irrigasyonlu çalışılan sistemlerde ortalama sıcaklıkların birbirine yakın olmakla beraber; ancak başlangıç sıcaklığı çıkartılarak elde edilen fark değerlerinin, irrigasyonsuz sistemlerde anlamlı düzeyde yüksek olduğu hesaplanmıştır. Çalışmamızın sonuçları, implant frezlerinin kemik bloklarda üretici firmaların farklılığına (Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent, Straumann firmaları) ve kullanım sayısına bağlı olarak önemli ölçüde sıcaklık artışlarına neden olmadığını göstermiştir. Ayrıca, irrigasyonlu ve irrigasyonsuz sistemlerin, önerilen koşullarda kullanıldığı sürece güvenli oldukları sonucuna ulaşılmıştır.
Osteoporotik rat modellerindeki kemik defektlerinin iyileşmesinde proton pompa inhibitörü kullanımının ve düşük düzeyli lazer tedavisinin etkilerinin araştırılması
Bu deneysel çalışmada, Proton Pompa İnhibitörü (PPI) kullanımının ve Düşük Düzey Lazer Tedavisinin (DDLT) osteoporotik rat modellerinde oluşturulan kritik büyüklükteki kalvaryal defektlerde, kemik iyileşmesi üzerindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca çalışma gruplarında, kemiğin biyomekanik özellikleri de incelenmiştir. Çalışmada, 45 adet dişi Wistar rat kullanılmış ve kontrol grubu (A), overektomi grubu (B), overektomi ve PPI grubu (C), overektomi ve DDLT grubu (D), overektomi, PPI ve DDLT grubu (E) olmak üzere toplam beş grup yer almıştır. Tüm deneklerde, 5 mm çapta, kritik büyüklükte kalvaryal kemik defekti oluşturulmuştur. Kemik iyileşmesi, histomorfometrik ölçüm yöntemi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca gruplardaki hayvanların kemiklerinin biyomekanik özelliklerinin saptanması için, femurlar üzerinde çekme ve germe testleri uygulanmıştır. Çalışmada, E grubunda gözlemlenen ortalama yeni kemik alanının, diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Çekme ve germe testlerinin sonuçlarına göre, çekme dayanımı, birim şekil değiştirme, fleksiyon modülüsü ile maksimum eğme, uzama ve gerilme momentlerinin ortalamalarının PPI ve overektomi gruplarında, kontrol gruplarına göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, DDLT kullanımının cerrahi sonrası yeni kemik oluşumunu uyardığı ve PPI kullanımı ile, kemiklerin çekme ve germe kuvvetleri karşısındaki mekanik direncinin zayıfladığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Osteoporoz, proton pompa inhibitörleri, düşük düzey lazer tedavisi, kemik defektleri
Radyoterapi sonrasında kritik boyutlu kemik defektlerinde ksenogreft ile karıştırılan doksisiklin, rifamisin, metronidazol ve klindamisinin deneysel olarak incelenmesi
Baş-boyun bölgesinde kanser tedavisi gören ve radyoterapi uygulanmış hastalar çenelerde osteoradyonekroz gelişimi açısından risk altındadır. İskemik ve sağlıksız bu bölgelerde kemik iyileşmesi gecikmektedir. Enfeksiyon, bu klinik durumu şiddetlendiren bir tablodur. Bu klinik tablonun önlenmesi ya da tedavisi için etkinliği olduğu bilinen antibiyotikler uzun dönemli kullanılmaktadır. Son dönemde, antibiyotiklerin bilinen antibakteriyel aktivitelerinden bağımsız olarak anti- enflamatuar etki gösterdikleri ve bu sayede kemik iyileşmesine katkı sağladıkları düşünülmektedir. Çalışmamızda, radyasyona maruz kalmış alt çene kemiğinde cerrahi olarak oluşturulan kritik boyuttaki defektlerde klindamisin, metronidazol, rifamisin ve doksisiklin grubu antibiyotiklerin kemik grefti ile uygulandığında kemik iyileşmesi üzerindeki etkilerini inceledik. Anti- enflamatuar etkinliğin kemik iyileşmesi üzerindeki etkilerini değerlendirmek için, 50 adet Wistar cinsi albino türü, 250± 20 gr ağırlığında ve 10- 12 haftalık dişi sıçanlar kullanılmıştır. Tüm gruplara genel anestezi altında 30 Gy dozda radyoterapi uygulandıktan 4 hafta sonra sıçanların sağ mandibulasında 5 mm çapında bikortikal hazırlanan kemik defektlerine deney gruplarında ksenogreft ile karıştırılan antibiyotikler, kontrol gruplarında ise sadece ksenogreft partikülleri uygulanarak cerrahi saha iyileşmeye bırakılmıştır. Cerrahi sonrası 4. haftada sakrifikasyonlar gerçekleştirilerek, alınan örnekler enflamasyon, nekroz, fibrozis, yeni kemik yapım alanları, kalsifiye olmuş kemik alanları ve kapiller sayısı açısından histopatolojik ve histomorfometrik olarak değerlendirildi. İncelenen kesitlerde nekroz, enfeksiyon ya da fibrozis bulgusuna rastlanmamıştır. Kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalarda metronidazol ve klindamisin gruplarında yeni kemik yapım alanlarının anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0.01, p<0.01). Kalsifiye kemik trabekül alanları incelendiğinde kontrol grubu ile klindamisin grubu arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.01). Klindamisin ile diğer gruplar karşılaştırıldığında ise aradaki fark anlamlı (p<0.05) bulunmuştur. Kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalarda kapiller sayısı metronidazol grubunda anlamlı (p<0.05), klindamisin grubunda (p<0.01) ise ileri derecede anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Antibiyotik uygulanan gruplarda iltihabi alanların sayısında azalma, yeni kemik yapım alanlarında ve damarlanmada artış gözlenmiştir. Çalışmada kullandığımız antibiyotiklerin antibakteriyel aktiviteden bağımsız olarak anti- enflamatuar etkinliklerinin olabileceği sonucuna varılmıştır.
Normal ve fazla kilolu hastalarda diş hareket hızı, kemik metabolizması belirteçleri ve tükürük leptin seviyelerinin karşılaştırılması
Birçok metabolik hastalığı beraberinde taşıdığı bilinen obezite, her yaşta ciddi sağlık problemlerine yol açabilen prevalansı yüksek, yaygın bir sağlık sorunudur. Obez insanların serum leptin konsantrasyonları obez olmayanlara oranla oldukça yüksektir. Leptin, kemik remodelinginden sorumlu sitokin benzeri etkilere sahiptir, bu nedenle leptin seviyesinin ortodontik diş hareket hızı üzerinde bir etkisi olabileceği düşünülür. Bu kapsamda, bu çalışmanın amacı üst birinci premolar çekimi ve kanin distalizasyonu gerektiren normal ve fazla kilolu bireyler arasındaki ortodontik diş hareket hızını değerlendirmek, tükürük leptin konsantrasyonunu karşılaştırmak ve diş hareket miktarıyla leptin arasındaki korelasyonu araştırmaktır. Ayrıca dişeti oluğu sıvısından (DOS) elde edilen Osteoprotegerin (OPG) ve Reseptör Aktivatör Nüklear Faktör Kappa B Ligandı (RANKL) seviyelerinin diş hareketi süresince değişimi incelenecektir. Çalışma için ortodontik tedavi talebiyle başvuran 12-18 yaş aralığındaki adölesan hastalardan her grupta 10 kız 6 erkek olacak şekilde 32 hasta seçilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 15,58±1,55'tir. Beden kitle indeksi (BKİ) verilerine göre 25-29.9 kg/m2 arası olan hastalar fazla kilolu tanımına uyduğu için çalışma grubunu, 18.5–24.9 kg/m2 arası olan normal kilolu hastalar ise kontrol grubunu oluşturmaktadır. Hastalardan ortodontik tedavi öncesi (T0), distalizasyonun başladığı gün (T1), distalizasyonun 1. günü (T2), 1. ay (T3) ve distalizasyon tamamlanana kadar takip eden her ay kayıt alınmıştır. Bu kayıtlar; ağız içi fotoğraflar, üst çene dental ölçüsü, randomize olarak seçilen sağ veya sol üst kanin dişin distalinden kağıt şerit ile alınan DOS örneği ve stimule edilmemiş tükürük örneğidir. Seviyeleme tamamlandıktan sonra 0.016 x 0.022 çelik teller takılarak kanin dişlerden birinci molar dişlere uzanan Nikel-Titanyum (NiTi) kapalı sarmak yaylar ile 150 gr kuvvet uygulanarak kanin distalizasyonu gerçekleştirilmiştir. Toplanan bütün tükürük ve DOS örnekleri biyokimyasal analizleri yapılana kadar -80°C'de saklanmıştır. Üst çene alçı modelleri dijital ortama aktarılmıştır. Dijital modeller üzerinde, en az değişiklik gösterdiği bilinen ruga bölgesinde, 3. rugaların medial uçları ve insiziv papillanın en posterior ucu işaretlenerek 3 boyutlu çakıştırma yapılmıştır ve diş hareket miktarı ölçülmüştür. Elde edilen veriler, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U Testi ve Pearson korelasyon testi kullanılarak %95 güven aralığında istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda BKİ değeri yüksek olan hastaların tükürük leptin düzeyi, normal kilolu hastalara göre yaklaşık 3 veya 4 katından daha fazla olduğu bulunmuştur. (p≤0,01) Leptin seviyesi yüksek olan hastaların diş hareket hızının azaldığı, tedavi süresinin uzadığı tespit edilmiştir. (p≤0,01) Fazla kilolu hastaların diş hareket miktarı (1,03±0,09), BKİ normal sınırlar içinde olan bireylere (1,25±0,13) göre düşüktür. (p≤0,01) Hem BKİ yüksek hem de normal değerlere sahip bireylerde diş hareket miktarı ve tükürük leptin seviyesi arasında, fazla kilolu bireylerde daha güçlü olmakla birlikte, yüksek korelasyon tespit edilmiştir. (p<0,05) Diş hareketi boyunca her iki grupta da DOS OPG seviyesinin önce azaldığı daha sonra hafif oranda yükseldiği tespit edilmiştir. Normal kilolu bireylerin OPG seviyesi tüm zaman dilimlerinde fazla kilolu hastalardan yüksek bulunmuştur. Diş hareketi süresince DOS RANKL düzeyinin ilk olarak artış gösterip daha sonra hafifçe azaldığı tespit edilmiştir. Normal kilolu bireylerin RANKL seviyesi tüm zaman dilimlerinde fazla kilolu hastalardan düşük bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: BKİ, Diş hareket hızı, Tükürük Leptin, DOS, OPG, RANKL
Cerrahi ilk hastalarında diş hareket hızı ve kemik biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi
Dentofasiyal deformitenin düzeltilmesinde cerrahi ve ortodontik tedavinin beraber uygulandığı yöntem ortognatik cerrahi olarak adlandırılmaktadır. Geleneksel ortognatik cerrahi tedavisi öncelikle dişlerin düzeltildiği ortodontik tedavi aşamasını, ikinci olarakta çenelerin düzeltilip yeniden konumlandırıldığı cerrahi aşamayı içermektedir. Günümüzde ortodontik tedavi süresi hasta memnuniyetinin önemli bir belirleyicisidir. Geleneksel yöntemde preoperatif ortodontik tedavi süresinin 1-2 yıl arasında değiştiği ve bu süre zarfında hastanın yüz estetiği ile dental fonksiyonunun giderek kötüleştiği rapor edilmiştir. Hastanın asıl beklentisinin gecikmeli olarak karşılanması ve uzamış ortodonti tedavisi hasta memnuniyetini önemli ölçüde azaltmaktadır. Bu tür problemlerin giderilmesi ve estetik kaygılarının daha önce karşılanması için Cerrahi İlk yaklaşımı geliştirilmiştir. Bu yaklaşımda önce cerrahi tedavisi ile iskeletsel deformite giderilmekte sonra ortodonti tedavisi yapılmaktadır. Bu tekniğin en büyük avantajı ortodontik hazırlık aşamasının ortadan kalkması dolayısıyla hastanın estetik beklentisinin erken dönemde karşılanmasıdır. Ayrıca Cerrahi İlk yaklaşımı ile diş hareket hızının arttığı ve tedavi süresinin kısaldığı farklı çalışmalarda rapor edilmiştir. Kemik yapım ve yıkım biyobelirteçlerinin değerlendirildiği bir çalışmada cerrahi sonrası ilk 3- 4 aylık süreçte osteoklastik aktivitede artış saptanmış, bu artış bölgesel hızlanma fenomeni (RAP) ile ilişkilendirilmiştir. RAP travma sonrasında kemik dokusunda artan metabolik faaliyetler olarak tanımlanmıştır. Metabolik faaliyetlerdeki bu artışın diş hareketlerini de hızlandırdığı öne sürülmüştür. Çalışmamızda üst 1.premolar diş çekimi endikasyonu olan Cerrahi İlk yaklaşımı ile tedavi edilen hastalarla sabit ortodontik tedavi ile tedavi edilen hastaların diş hareket hızı ve kemik metabolizma belirteçlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Cerrahi grubundaki hastalardan ameliyattan önce ve 1, 2, 3, 4 ay sonra, kontrol grubunda ise tedavi öncesi, distalizasyon öncesi, 1, 2 ve 3 ay sonra olmak üzere kayıt toplanmıştır. Bu kayıtlar diş eti oluğu sıvısı, fotoğraflar ve dental alçı modellerini içermektedir. Diş eti oluğu sıvısı Periopaper strip ile günün erken saatlerinde kanin dişin distalinden toplanmış, Periotron cihazı ile miktar tayini yapıldıktan sonra ölçüm yapılıncaya kadar -80° bekletilmiştir. Daha sonra bu numunelerden ELİSA kitleri ile kemik metabolizma belirteçlerinden kemik yıkım belirteci olan RANKL ve kemik yapım belirteci olan OPG miktarı tayin edilmiştir. Aynı dönemlerde hastalardan alınan alçı modeller 3Shape Ortho Analyzer ™ programı ile taranarak diş hareket miktarı belirlenmiştir. Cerrahi İlk hastalarında aylık ortalama kanin distalizasyon miktarı 1.54 mm iken, kontrol grubunda ise 1.07 mm olarak bulunmuştur (p=0.05). Distalizasyon kuvvetlerinin uygulanmaya başlandığı T2 döneminden itibaren RANKL miktarında gözlenen artış oranı, cerrahi ilk grubunda kontrol grubuna göre anlamlı miktarda fazladır. En yüksek değerine T4 döneminde ulaşmıştır. OPG miktarındaki azalma oranı ise cerrahi grubunda T2 döneminden itibaren anlamlı ölçüde daha fazladır. En küçük değerine T4 döneminde ulaşmıştır. Cerrahi grubunda RANKL/OPG miktarındaki artış ve kanin distalizasyon miktarındaki artış uyumludur. Bu çalışmanın bulgularına göre Cerrahi İlk uygulaması ile ortodontik diş hareket hızı artmaktadır. Cerrahi müdaheleye bağlı olarak RAP fenomeninin göstergelerinden biri olarak kabul edilen RANKL/OPG değişimi distalizasyon kuvvetlerinin uygulandığı ve özellikle antienflamatuar ilaçların etkisinin geçtiği 2. aydan itibaren gözlenmiştir.
Kimliklendirmede tiroid kartilaj ossifikasyon süreçlerinin bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Yaş ile tiroid kıkırdağın ossifikasyon derecesi arasında bir ilişkinin varlığı konusunda farklı görüşler savunulmaktadır; bazı makaleler bu ilişkinin geçerli olduğunu savunurken, diğerleri yaşam tarzı, beslenme ve genetiğin tiroid kıkırdağın kemikleşme süreçleri üzerindeki etkisinin daha önemli olduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede, adli tıp uygulamalarında yaşın doğru tahmini için birkaç yöntemin kombinasyonunun gerekli olduğu değerlendirilmekte ise de, bütün yöntemler arasında, tiroid kartilaj ossifikasyonunun radyografik özellikler kullanılarak incelenmesinin de geçerli bir yöntem olarak uygulanıp uygulanamayacağının netleştirilmesi önemlidir. Bu çalışmada, Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyon değerlerinin temelde bilgisayarlı tomografi yöntemi ile ölçümü, elde edilen verilerin istatiksel analizi sonucu yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve böylece kimliklendirmede kullanılabilecek Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyonu veri havuzuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Yöntem: 29/12/2020 tarih 22/438 sayılı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayının alınmış olmasının yanı sıra; bu çalışmanın retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen tüm prosedürlerinde, devamındaki geliştirici versiyonları ile birlikte 1964 Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun hareket edildi. Örneklem grubu, 01/01/2015 ve 01/01/2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Anabilim Dalında tiroid kartilajı kapsayacak şekilde boyun bölgesi kontrastsız BT çekilen hastalarla oluşturuldu. Kontrastsız BT çekilen 11-29 yaş arası 540 olgu normal popülasyon dağılımını simüle edebilmek üzere kayıtlardan randomize şekilde tespit edildi. Ancak, randomize olarak seçilmiş bu olgular, anormal Ca-P değerleri veya BT çekilme zamanında geçmişe yönelik tespit edilebilen ve doğrudan Ca-P metabolizması ile ilişkili herhangi bir kronik hastalık varlığı nedeniyle bias potansiyeli taşıyıp taşımadıklarını görmek için klinik verilerine göre değerlendirildi. 11 olgunun BT grafisi öncesi neoplazi tanısının olduğu ancak bunlardan sadece birinde BT grafisinden bir yıl önce Ca düzeyinde 0,2-0,7 oranında düşüş olduğu ve BT grafi gününden önceki diğer Ca-P düzeylerinin hep normal değerler arasında olduğu görüldü. 11 neoplazi olgusundan diğer ikisinin de dosyasında Ca-P testleri bulunmadığı; toplam üç olgu dışında, kalan sekiz neoplazi olgusunun BT grafi gününden önce hep normal Ca-P değerlerine sahip olduğu görüldü. Geriye kalan 529 olgudan 373'ünün dosyasında Ca-P testlerinin bulunduğu, hepsinin normal sonuçlar ve ayrıca BT sevki için akut nedenler (284'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı; 164'ünün dosyasında Ca-P testi olmadığı ancak BT sevki için yine akut nedenler (154'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı tespit edildi. Bias potansiyeli taşıyan, yukarıda bahsedilmiş üç neoplazi olgusu ve daha düşük bias riski taşıyan geri kalan sekiz neoplazi olgusunun -zaten kesin olmayan- olası bias risklerinin ihmal edilmesine karar verildi. Olguların belirlenmesinde yaş gruplarının eşit dağılımına dikkat edilerek, yaşa göre olgular 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28 ve 29 olacak şekilde toplam 19 gruba ayrıldı. Olguların belirlenmesinde her iki cinsiyetin de 15 kadın ve 15 erkek olarak eşit dağılımına özen gösterildi. Bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak Synapse sistemi kullanımı PACS (Picture Archiving and Communication System, Synaps Fujifilm, Japan) sistemi kullanımı ile retrospektif olarak tarandı, çalışma olguları Syngo.via (software version syngo.via VB30A_HF06, Siemens, Germany) iş istasyonuna yüklendi. Tüm olgular iş istasyonunda açılarak her bir olgu için tiroid kartilajda sağda ve solda ossifikasyon mevcut olan alanların sayıları ile sağda ve solda ossifiye olmuş hacmi cm3 birimi ile hesaplandı. Ölçümlerden elde edilen veriler 2013 Microsoft Office Exel programına kaydedildi. Kaydedilen değerler IBM SPSS 22.0 (Statistical Package for the Social Sciences, Armonk, NY, USA) programına aktarılarak, ossifikasyon başlangıç yaşı, ossifikasyon başlama yeri, yaş gruplarına göre ossifiye olmuş alan sayısı, ossifiye olmuş alan sayısının cinsiyete göre dağılımı ve ossifikasyon hacminin yaşlara göre dağılımı, tüm olgular total ossifikasyon hacminin cinsiyete göre dağılımı parametrelerinin analizleri yapıldı. Veri analizleri öncesi gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum testleri gerçekleştirildi; tanımlayıcı istatistik uygulamaların yanı sıra Ki kare, Mann Whitney U, Kruskal-Wallis, Post-hoc testlerinden Dunn ve non-parametrik korelasyon testleri kullanıldı. Gözlemciler arası değerlendirmeler için Sınıf İçi Korelasyon Katsayısı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Ossifikasyonun en erken görüldüğü yaş kadınlarda 13, erkeklerde ise 15 olarak tespit edildi. Ossifikasyon başlangıcının en sık olarak kadınlarda tiroid kartilaj sağ tarafta arka üçgen ile inferior boynuz üst yarısında, sol tarafta ise arka üçgen ile posterior lamina orta kısmında; erkeklerde sağ tarafta inferior boynuz üst yarısı, alt yarısı, arka üçgende, sol tarafta ise arka üçgen, alt boynuz üst yarısı, posterior lamina orta kısımda olduğu görüldü. Buna göre kadınlardaki ossifikasyon başlangıç odağının erkeklerden daha üst seviyede meydana geldiği, simetri durumu değerlendirildiğinde ise her iki cinsiyet için sol tarafta sağa göre daha üst seviyede oluştuğu değerlendirildi. Beklenmedik bir bulgu olarak her iki cinsiyette de, kadınlarda daha belirgin olmak üzere, 21 ve 28 yaş gruplarında, ve sadece kadınlarda 24 ve 26 yaş gruplarında görülen daha düşük ossifiye olmuş bölge sayısı değerleri dışında, genel anlamda yaş ile ossifiye olmuş bölge sayısının artış gösterdiği; ayrıca ossifiye olmuş bölge sayısı artış hızının 17 yaş civarına kadar kadınlarda fazlayken bu yaştan sonra ve ilerleyen yaşlarda daha da artmak üzere erkeklerde daha fazla olduğu belirlendi. Toplam ossifikasyon bölge sayılarının 19 yaşında eşitlendiği, sonrasında ise artış hızı ile doğru orantılı olarak erkeklerde daha da arttığı görüldü. Tiroid kartilaj laminasının ön orta hattının üst yarısında ilk ossifikasyonun kadınlarda 16, erkelerde 19 yaşında, alt yarısında ise kadınlarda 25, erkeklerde ise 17 yaşında olduğu tespit edildi. 29 yaş öncesi ve bir yaş farklarla gruplar değerlendirildiğinden ossifikasyon bölge sayısına göre ilerleme paterni ile ilgili radyolusen pencere ve tam ossifikasyona varma gibi parametreler ve dosyalarda verisine ulaşılamayan gebelik ve doğum parametreleri değerlendirilmedi. Tiroid kartilaj her iki tarafta, cinsiyetten bağımsız olarak artan yaş ile ölçülen ossifikasyon hacmi arasında anlamlı pozitif ve orta derecede korelasyon gösteren bir ilişki olduğu görüldü (p˂0,001, r=0,622(sağda), r=0,589(solda)); yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azaldığı tespit edildi, bu durumun istatistik analizi yapılmadı. Ayrıca, toplam ossifikasyon hacminin her iki tarafta anlamlı şekilde, erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p˂0,001(sağda), p˂0,001(solda)) Sonuç: Bu çalışmada, ulaşılabilen literatürde bulunan ağırlıklı bilgisinin aksine ossifikasyonun kadınlarda 13 erkeklerde 15 yaş gibi erken bir yaşta başladığı tespit edilmiştir. Ossifiye olan bölge artış hızının 17 yaşına kadar kadınlarda, sonrasında ise erkeklerde daha fazla olması; toplam süreçte de erkeklerde ossifikasyon hacminin daha fazla olması ve yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azalmakta olması dikkat çekici bulgulardır. Daha da önemlisi, cinsiyetten bağımsız şekilde yaş artışı ile artan ossifiye hacim arasında bulunan anlamlı pozitif ve orta dereceli korelasyon içeren ilişki, normalde ossifikasyon hacmini ölçmenin yaş tespiti için kimliklendirmede bir kullanım sağlayabileceğini düşündürmekte olsa da, grupların tek tek iç ve dış dağılım farkları incelendiğinde, bireyler arası değişkenliğin, yaş ile doğrudan ve kuvvetli bir korelasyonun desteklenemeyeceği kadar büyük olduğu görülmüştür. Bu nedenle, zaten istatistik anlamda yüksek değil orta dereceli bir korelasyona ulaşılmış olduğundan, tiroid kartilaj ossifikasyonunun, yaş tayininde bugün için yardımcı ek bir yöntem olma yerinin bu çalışmanın sonuçlarına göre de korunduğu söylenebilir. Üç boyutlu tetkikler, elektriksel doku direnci ölçümü ve biyoinformatik gücü yüksek meta-analizler gibi ileri incelemelerle tiroid kartilaj ossifikasyonu için yeni yorumlar mümkün olacaktır.
Hafif ve orta düzey diyabetik nefropati tanılı hastalarda sodyum glukoz transporter-2 inhibitörlerinin kemik mineral metabolizma belirteçlerine etkisi
Giriş ve Amaç: Sodyum glukoz transporter 2 inhibitörleri proksimal tübülden glukoz geri emilimi inhibe ederken aynı zamanda natriürez ve osmotik diürezi sağlamaktadır. Renal tübüler etki mekanizması göz önüne alındığında dapagliflozinin kalsiyum ve fosfat metabolizmasını potansiyel olarak değiştirebileceği, serum magnezyum, fosfat ve parathormon düzeyinde küçük artışlar yaptığını öne sürülmüştür. Bu çalışma SGLT-2i'lerinden dapagliflozinin, evre 2-4 kronik böbrek hasarı (KBH) hastalarında kemik mineral metabolizması, vasküler olaylar ve inflamasyonda rol oynayan fibroblast büyüme faktörü-23 (FGF-23), hidroksiprolin, osteoprotegerin (OPG) ve sklerostin isimli belirteçlere olan etkisini araştırmayı amaçlamıştır. Materyal ve Metot: Nefroloji polikliniğine ayaktan gelen 80 hasta randomize edilerek SGLT-2i tedavisi başlananlar (grup 1) ve mevcut antidiyabetik tedavisi devam edenler (grup 2) olarak 2 gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, komorbit hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, kreatinin, üre, eGFH, sodyum, potasyum, kalsiyum, albumin, fosfor, magnezyum, tam idrar tahlili, hemogram, kemik metabolizma belirteçlerinden serum FGF-23, sklerostin, OPG, hidroksiprolin düzeyi kaydedildi. 12 haftalık takip sonrası 2 grubun parametreleri ve grup 1'in başlangıç ve son değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Dapagliflozin grubunda başlangıç HbA1c (p=0,0001) ve kreatinin (p=0,007) değerleri anlamlı olarak daha yüksekti. Başlangıçta ürik asit seviyesi açısından bir fark yok iken üçüncü ayın sonunda dapagliflozin kolunda ürik asit düzeyi anlamlı olarak daha düşük bulundu(p=0,004). Başlangıçta iki grupta FGF-23 ve sklerostin açısından fark yok iken üç ayın sonunda dapagliflozin kolunda bu iki değer anlamlı olarak daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,009 ve p=0,004). OPG ve hidroksiprolin düzeyleri açısından ise iki grup arasında fark saptanmadı(sırasıyla p=0,09 ve p=0,88). Dapagliflozin grubunda tedavi öncesi ve üç ay sonra bakılan OPG, FGF-23 ve sklerostin seviyelerinde anlamlı bir düşüş gözlendi (hepsinde p=0,0001), hidroksiprolin düzeyindeki gerileme ise anlamlı bulunmadı (p=0,104). Sonuç: KBH morbidite ve mortalitesi yüksek, erken tanı oranı düşük, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır. Diyabetik nefropatiye bağlı KBH'de morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Birçok klinik çalışma ile kardiyovasküler sonlanımlar ve KBH progresyonu üzerinde oldukça olumlu etkileri gösterilmiş olan SGLT-2i'lerinin bu etkilerini hangi mekanizmalar ile gösterdiği tam olarak açıklanamamıştır. Yine KBH hastalarında kemik mineral bozuklukları oldukça önemli bir morbidite nedenidir ve SGLT-2i'lerinin bu soruna etkisi tam net değildir. Çalışmamızda KBH'de görülen inflamasyon, vasküler kalsifikasyon gibi durumların patogenezinde yer alan kemik belirteçlerinden FGF-23, sklerostin ve OPG seviyelerinin dapagliflozin tedavisi sonrası anlamlı olarak gerilediğini gözlemledik. Bu sonuç SGLT-2i'lerinin kardiyovasküler olumlu etkilerinin hangi mekanizmalarla meydana geldiği konusunda bir ipucu sağlayabilir ve bundan sonraki çalışmalar için bir dayanak noktası oluşturabilir. Anahtar kelimeler: SGLT-2i, osteoprotegerin, FGF-23, sklerostin, hidroksiprolin
Twin blok tedavisi gören normal ve fazla kilolu hastaların tükürük leptin düzeylerinin iskeletsel ve dişsel değişime etkisinin karşılaştırılması
Sınıf II maloklüzyon; problemin kaynaklandığı çeneye göre farklı şekillerde tedavi edilebilir. Mandibular retrognati, Sınıf II maloklüzyonun en sık görülme nedeni olup, ideal tedavi hedefi mandibulanın büyüme ve gelişimini stimüle etmektir. Twin Blok apareyi, 2 parçadan oluşması sebebiyle hastalarda kullanım rahatlığı sunması, üst çenede aynı zamanda genişletme yapılabilmesi gibi avantajlarından dolayı en çok tercih edilen fonksiyonel apareylerden biridir. Twin Blok uygulaması ile yapılan fonksiyonel tedavide alt çene aşağı ve öne konumlandırılmakta, bu sayede alt çene kondilindeki liflerin gerilimesiyle endokondral kemikleşme stimule edilmektedir. Bu durum mandibula boyutunda artışa sebep olmaktadır. Literatürde endokondral kemikleşmeyi ve dolayısıyla tedavi etkinliğini değiştirebilen çeşitli faktörler bildirilmiştir. Bu faktörlerden biri olan leptin hormonu, yağ dokusunun fazla olmasına bağlı olarak kilolu hastalarda normalden fazla salgılanır. Bu sebeple, kilolu hastalarda endokondral kemikleşme miktarı leptin düzeyi artışına bağlı olarak artacağı düşünülebilinir. Endokondral kemikleşme modeli olarak farelerdeki mandibular kondilinin kullanıldığı bir çalışmada da leptinin kondildeki kondrosit popülasyonu üzerine doğrudan etkisinin olduğu görülmüştür. Literatürde leptin düzeyinin, osteoklastik aktivite ve endokontral kemikleşme üzerine olan etkisi ile ilgili çalışmalar mevcut iken, fonksiyonel tedavi etkinliğinde leptin miktarının etkisinin ölçüldüğü çalışma bulunmamaktadır Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalına tedavi amacıyla başvuran 32 hasta; fazla kilolu ve normal kilolu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Fazla kilolu hastalar, Dünya Sağlık Örgütünün çocuk ve adolasanlar için belirlediği tabloda 85 persentil ve üzeri hastalardan, normal kilolu hastalar ise 85 ve 15 persentil arası bireylerden oluşturulmuştır. Boy Kilo İndeksine ek olarak, leptin düzeyi hastaların yağ dokusu mikarıyla da doğru orantılı olduğundan, tedavi başında 3. ayda ve tedavi sonunda hastaların yağ oranına da bakılmıştır. Hastaların yağ oranı Bezmialem Vakıf Üniversitesi dietetik bölümünde DEXA cihazı ile ölçülmüştür. Tedavide kullanılacak olan Twin Blok apareyleri Clark´ın 2002 yılında tanıttığı gibi dizayn edilmiştir. Kapanış kaydı sagittal aktivasyonu, mandibulanın en ileri pozisyonun yüzde 70'i kadar ileri alınarak; vertikal aktivasyonu, 2-4 mm istirahat aralığının üzerine çıkılarak yapılmıştır. Normal ve fazladan düzeltim yapıldıktan sonra tedavi sonlandırılmıştır. Endokondral kemikleşmeye bağlı kondil boyu artışı, tedavi başında ve sonunda lateral sefalometrik filmler aracılığıyla, lineer ölçümlerden oluşan Pancherz sefalometrik analiz yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Tüm hastalardan 5 farklı zamanda (tedavi başı, 1. ay, 3. ay, 6. ay ve tedavi sonu) stimule olmamış tükürük, invaziv olmayan pasif akıtma yöntemiyle alınmıştır. Tükürük örneği (5 ml) saat 9 ile 12 saatleri arasında yemekten en az 1 saat sonra alınmıştır. Örnekler hastalar dik oturtularak başları öne eğilecek ve tüp ağızının köşesine konularak tükürük tübe akıtılmıştır. Toplanan tükürük 15 dakika boyunca 4˚C'de boş kuru tüp içinde 15,000 x g´de santrifüj edilmiştir. Alınan süpernatant'ın 1 ml ´si cryotüplerde -80 ˚C'de derin dondurucuda leptin analizi yapılıncaya kadar saklanmıştır. Daha sonra tükürük örneklerinden ELISA kitleriyle leptin düzeyleri fotometrik olarak ölçülmüştir. Bu çalışmanın bulgularına göre, Sınıf II bölüm 1 malokluzyonu olan aşırı kilolu ve normal kilolu hastaların Twin Blok apareyi ile tedavilerinin sonucu başarıyla gerçekleştirilmiştir. Tedavi sonunda her iki grupta da Sınıf 1 molar ve kanin ilişki elde edilmiş, overjet ve overbite önemli miktarda azalmış, konveks profil ortadan kalmıştır. Aşırı ve normal kilolu hasta gruplarında maksillada istatiksel olarak anlamlı ciddi bir fark bulunamazken, mandibula uzunluğunda aşırı kilolu hastalarda normal kilolu hastalara göre istatiksel olarak (0,01Anahtar Kelime: Dental aygıtlar = Dental instruments ; Dişler = Teeth ; Kemik ve kemikler = Bone and bones ; Leptin = Leptin ; Maloklüzyon = Malocclusion ; Maloklüzyon-angle sınıf III = Malocclusion-angle class III ; Obezite = Obesity ; Tükürük = Saliva ; Vücut kitle indeksi = Body mass index ; İskelet = Skeleton
Fasiyal asimetri hastalarında farklı mandibuler osteotomi dizaynlarının distal ve proksimal segmentler arasındaki kemik interferansına etkisinin değerlendirilmesi
Amaçlar: Yüz asimetrisinin ortognatik cerrahi ile tedavisinde, proksimal ve distal segmentler arasındaki interferanslar nedeniyle kondil distorsiyonları olabilir. Bu çalışma, sanal cerrahi planlama yazılım programı kullanarak mandibular proksimal ve distal segmentler arasındaki kemik interferans miktarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntemler: Mandibular ortognatik cerrahi geçirmiş ve sanal cerrahi planlama kayıtları olan hastaların retrospektif incelemesi yapılmıştır. Çalışmaya 12 hasta dahil edildi. Hastaların daha önceden ameliyat için planlanan çene hareketleri dört farklı osteotomi tekniği ile ayrı ayrı simüle edildi. Sagittal Split Ramus Osteotomisinin (SSRO) Dal Pont modifikasyonu, SSRO'nun Hunsuck modifikasyonu, SSRO'nun Posnick modifikasyonu ve minimal invaziv SSRO tekniği sanal planlama kayıtları üzerinden her hasta için simüle edildi. Mandibulanın proksimal ve distal segmentleri arasındaki interferansın hacmi ve bu interferanslara bağlı oluşan proksimal segmentin açılanması değerlendirildi. Bulgular: SSRO'nun Dal Pont modifikasyonun mandibulanın proksimal ve distal segmentleri arasında en yüksek kemik interferansına neden olan osteotomi olduğu tespit edildi. Diğer tüm osteotomi modifikasyonları daha düşük interferanslarla sonuçlandı ancak sadece Dal Pont modifikasyonu-Posnick modifikasyonu(p:0.008) ve Dal Pont modifikasyonu-minimal invaziv SSRO tekniği(p:0.019) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuçlar: Yüz asimetrisinde tüm cerrahi tekniklerde bir miktar kemik interferansı oluşur. Bu problemi en aza indirmek için split alanını azaltan bir osteotomi modifikasyonu kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Yüz asimetrisi, sagittal split ramus osteotomisi, periferal kondiler sag, sanal planlama
Kemik içi defektlerin minimal invaziv cerrahi olmayan tedavisinde yardımcı lokal hyaluronik asit jel uygulamasını takiben klinik ve radyografik parametrelerdeki değişikliklerin değerlendirilmesi
Son zamanlarda, kemik içi defektlerin tedavisinde minimal invaziv cerrahi olmayan tedavi (MINST) uygulaması ön plana çıkmaktadır. Hyaluronik asit (HA) enflamasyon ve yara iyileşmesi mekanizmalarında önemli rol oynar. İlave olarak, periodontal doku rejenerasyonunun düzenlenmesinde ve periodontal hastalığın tedavisinde klinik olarak olumlu sonuçlar gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı 3 mm ve daha fazla kemik içi defekte sahip Evre III/IV periodontitis hastalarında MINST'e yardımcı olarak HA jel uygulamasının etkisini klinik ve radyografik olarak değerlendirmektir. Çalışmaya dahil edilen toplam 36 hasta rastgele a) MINST + HA (test; n=17) ve b) MINST (kontrol; n=19) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm bireylere supragingival diştaşı temizliği sonrası test grubundaki kemik içi defekt bölgelerine MINST tedavisine ek olarak subgingival % 0,8'lik HA jel uygulaması yapıldı. HA uygulaması tedavi sonrası 4. haftada tekrarlandı. Kemik içi defekt bölgesine ait sondalama cep derinliği (dSCD), klinik ataşman seviyesi (dKAS), diş eti çekilmesi (dDÇ), sondalamada kanama (SK), plak (P) ölçümleri başlangıç, 3. ay ve 6. ayda kaydedildi. Total defekt derinliği (TDD), kemik içi defekt derinliği (INFRA), mine sement sınırı ile alveol kreti noktası arası mesafe (MSS-AK), kemik içi defekt açısı ölçümlerini içeren radyografik değerlendirmeler başlangıç ve 6. ayda yapıldı. Çalışma popülasyonunda test ve kontrol gruplarında dSCD, dKAS, SK ve P (%) klinik parametrelerinde 3. ve 6. ayda başlangıca göre anlamlı azalma olduğu belirlendi (p <0,05). Klinik parametrelerdeki değişim gruplar arasında karşılaştırıldığında, test grubunda 3. aydaki dSCD ve dKAS değerlerinin başlangıca göre anlamlı olarak daha fazla azaldığı (p <0,05); diğer taraftan, 6. aydaki değerlerin başlangıca göre değişiminde gruplar arası anlamlı farklılık olmadığı belirlendi (p>0.05). dDÇ 3. ay ve 6. ay ölçümlerinin başlangıca göre değişiminde test grubunda daha az artış tespit edildi (p <0,05). Çalışma popülasyonunda hem test hem de kontrol gruplarında 6.ay TDD, INFRA ve defekt açısı ölçümlerinin başlangıca göre anlamlı azaldığı (p <0,05); diğer taraftan, değerlendirilen zaman dilimlerindeki değişimin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, kemik içi defektlerin tedavisinde ek % 0,8 HA jel kullanımının klinik periodontal parametrelerde olumlu iyileşmeler sağladığı sonucuna varıldı. Bu nedenle, özellikle diş eti çekilmesinin beklenildiği kemik içi defektlerin tedavisinde MINST prosedürüne ilave % 0,8 HA jelin subgingival olarak uygulanabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Minimal invaziv, cerrahi olmayan periodontal debridman, periodontitis, alveolar kemik kaybı, hyaluronik asit.
Derin öğrenme yöntemleri ile kemik kırıklarının x-ray görüntüleri üzerinden otomatik tespiti
Bu tez, röntgen görüntülerinden kemik kırıklarını tespit etmek için özelleştirilmiş beş gelişmiş evrişimli sinir ağı (CNN) mimarisi üzerine detaylı bir karşılaştırmalı analiz sunmaktadır. Özellikle, bu çalışma Xception-FracAtlas, VGG16-FracAtlas, ResNet50-FracAtlas, InceptionV3-FracAtlas ve EfficientNetv2b2-FracAtlas performanslarını, Kırık ve Kırıksız olarak belirgin şekilde kategorize edilmiş bir veri seti kullanarak incelemektedir. Bu modeller, kesinlik, hatırlatma, F1-puanı, genel doğruluk ve çıkarım süresi gibi metrikler üzerinden değerlendirilerek, tıbbi görüntü analizindeki yetenekleri ve sınırlılıkları hakkında bütünsel bir görünüm sunmaktadır. EfficientNetv2b2-FracAtlas, çoklu metriklerde olağanüstü performans sergileyerek üstün model olarak öne çıkmıştır. Özellikle, %94.91 ile en yüksek doğruluk oranına ve Kırık durumlarını belirlemede güçlü kesinlik gösteren etkileyici bir F1-puanına ulaşmıştır. Ayrıca, 25.83 milisaniye ile en hızlı çıkarım süresini ve %80 eğitim ve %20 test değerleri ile 0.95 en yüksek ROC değerini kaydetmiştir. Bu sonuçlar, klinik ortamlarda kritik bir gereksinim olan gerçek zamanlı, doğru tıbbi teşhis potansiyelini vurgulamaktadır. Diğer modeller de umut verici sonuçlar göstermişken, tüm metriklerde uniform bir performans sergilemediler. Örneğin, VGG16-FracAtlas, Kırıksız durumlar için hatırlatma oranında başarılı olmuş ve hızlı çıkarım süreleri göstermiş fakat benzer doğruluk oranlarına veya F1-puanlarına ulaşamamıştır. Benzer şekilde, Xception-FracAtlas ve ResNet50-FracAtlas belirli metriklerde yetkinlik göstermiş ancak EfficientNetv2b2-FracAtlas tarafından sergilenen her yönüyle etkinliği sağlamada yetersiz kalmışlardır. EfficientNetv2b2-FracAtlas'ı klinik iş akışlarına entegre ederek, sağlık hizmet sağlayıcıları kemik kırığı tespitindeki hızı ve doğruluğu artırabilir, yanlış teşhis oranını azaltabilir ve daha hızlı tedavi tepkilerini kolaylaştırabilir. Ayrıca, bu çalışma CNN mimarilerini daha da optimize etmek için süregelen araştırmaları teşvik etmektedir. Son olarak, bu tez, tıbbi görüntülemede derin öğrenmenin dönüştürücü potansiyelini vurgulamakta ve klinik ortamlarda daha fazla benimsenmesi için zemin hazırlamaktadır. Bu, hasta bakımı ve tedavi sonuçlarında önemli ilerlemeler vaat etmektedir.
Kemiğin elektrik, dielektrik özellikleri ve osteogenesisin elektriksel olarak araştırılması
Kemik çok karmaşık bir materyaldir. Bu yüzden, konunun genel özellikleri ve tarihsel gelişiminin anlatıldığı ilk bölümünden sonra, kemiğin yapısı ve bileşenleri ayrı ayrı olarak ele alınmaktadır. Kemiğin elektrik ve dielektirik özelliklerinin üzerinde durulduğu üçüncü bölümde, önce empedans hesaplanarak kemiğin direnç ve kapasitesini veren ifadelere ulaşılmış; daha sonra bu bağıntılar kullanılarak bağıl dielektrik kayıp faktörü, iletkenlik, güç kaybı kat sayısı ve faz açısından oluşan dielektrik Özelliklerinin ifadeleri elde edilmiştir. Bu ifadeler yardımıyla kemiğin elektriksel özellikleri, frekansın bir fonksiyonu olarak ve anizotropik yapısı göz önüne alınarak grafikler yardımıyla açıklanmıştır. Elde edilen sonuçların insan kemiği ile karşılaştırması yapılarak, bazı elektriksel özelliklerin birbirleri ile olan ilişkileri üzerinde durulmuştur. Ayrıca kemiğin anizotropik özelliklerinin etkili olduğu alçak frekanslarda, iletkenlik ile Dielektrik Geçirgenlik arasındaki ilişki, kemikteki akışkanın miktarı ile bağlantılı olarak incelenmiştir. Kemiğin değişik I(t) akımlarına verdiği cevap fonksiyonları elde edilirse, bu fonksiyonların geliştirilmesiyle kemikteki dielektrik gevşeme olayını incelemek daha kolaylaşır. Bu inceleme sıcaklık ve nem ile ilişkilendirilerek, anizotropik olarak yapılmıştır. Kemiğin mekanik uyarılara karşı gösterdiği elektriksel tepki önemli bir özelliğidir. Piezoelektrik ve akıntı potansiyeli olarak adlandırılan bu iki elektromekanik özellik dördüncü bölümde işleyişleri ve matematiksal analizleri yapılarak ele alınmışlardır. Bu mekanizmaların neden olduğu elektriksel potansiyel ve alanların kemiğin değişik bölgelerindeki matematiksel analizleri yine aynı bölümde yer almaktadır. Ayrıca mekanik uyarılma sonucu oluşan yüzeysel ve hacimsel yük yoğunlukları ile potansiyel dağılımını etkileyen faktörler bu dağılımın verildiği haritalar yardımı ie açıklanmaya çalışılmıştır. ivKemikde oluşan yük yoğunlukları ve bunların oluşturduğu elektriksel alanlar kemiğin biyolojik fonksiyonlarını etkiler. Büyüme, yeniden oluşma ve şekillenme gibi faaliyetleri içeren bu biyolojik fonksiyonlar kemik dokusunun bir geri besleme mekanizması içinde yer alırlar. Kırık iyileşmesinde bu mekanizmanın rolü büyüktür. Mekanizmanın işleyişi ve kırık iyileşmesi safhalar halinde beşinci bölümde anlatılmıştır. Kemiğin şimdiye kadar incelediğimiz bu özelliklerinden faydalanılan değişik uygulama alanları vardır. Bunların en önemlilerinden biri kırık iyileşiminin elektriksel olarak hızlandırılmasıdır. Bu uygulamanın değişik teknikleri, özellikle içerdiği avantajlı yanlan nedeni ile gelişmeye daha açık olan elektromagnetik alanlarla osteogenesisin uyarılması tekniği üzerinde durulmuştur. Son bölümde ortaya çıkan bazı sonuçlar üzerindeki değerlendirmelere ve tartışmalara yer verilmekte ve bunlar doğrultusunda çeşitli öneriler yapılmaktadır.
Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesan hastalarda serum Sistatin C düzeyinin kemik metabolizması ile ilişkisi
Amaç: Tip 1 diyabet çocukluk çağının en sık rastlanan kronik hastalıklarından biridir. Bu çalışmada tip 1 diyabetin kemik metabolizmasına olan etkileri incelendi.Gereç ve Yöntem: Beş yıl ve üstünde tip 1 diyabet tanısıyla izlenen ortalama yaşları 14,13±3,06 olan 66 hasta ile ortalama yaşları 12,81±3,11 olan 29 sağlıklı çocuk ve adölesan alındı. Hastaların Dual energy X-ray absorpsiyometri ile lomber vertebra ve femur boynu bölgesi ortalaması alınarak kemik mineral yoğunluğu ölçüldü. Serum sistatin-C ile birlikte biyokimyasal kemik belirteçlerinden kemik spesifik alkalen fosfataz, osteokalsin, ß-crosslab, piridinolin, deoksipiridinolin ve hidroksiprolin düzeyleri ölçüldüBulgular: Lomber vertebra bölgesi ölçümleri ile hastaların % 70,4'ünün normal sınırlarda olduğu ve kalan % 29,6'sının ise osteopenik olduğu saptandı. Femur boynu ölçümlerine göre ise hastaların % 77,3'ünün normal geri kalan % 22,7'nin ise osteopenik olduğu görüldü. Geçirilmiş kırık öyküsü bulunmadığından hastaların hiç biri osteoporoz olarak değerlendirilmedi.Osteopeni olan hastalarda hem osteoblastik (kemik spesifik alkalen fosfataz, osteokalsin) hemde osteoklastik belirteçler (ß-crosslab, piridinolin, deoksipiridinolin, hidroksiprolin) osteopeni olmayan hastalardan daha düşük değerlerde saptandı. Ancak aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Serum kemik spesifik alkalen fosfataz ve osteokalsin ile femur boynu bölgesi kemik mineral yoğunluğu Z-skoru anlamlı korelasyon gösterirken lomber vertebra bölgesi kemik mineral yoğunluğu Z-skoru ile herhangi bir korelesyon göstermedi. Benzer şekilde osteoklastik belirteçler ile lomber vertabra bölgesi kemik mineral yoğunluğu Z-skorları arasında herhangi bir korelasyon gözlenmezken femur boynu bölgesi kemik mineral yoğunluğu sadece idrar deoksipiridinolin ile arasında korelasyon vardı. Bu çalışmada tip 1 diyabette kemik turnover azalışını destekler bir şekilde osteopenik hastaların serum sistatin-C düzeylerinde istatistiksel anlamı olmayan bir azalma vardı.Sonuç: Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda osteopeni azımsanmayacak derecede bulunmaktadır. İleri yaşlarda kırık riskinde artış potansiyeli olan osteopeni üzerinde durulmalı, osteopeniye katkıda bulunan faktörler önlenmelidir. Gerektiğinde eksersiz, kalsiyum ve vitamin D desteği yapmanın uygun olacağı kanaatindeyiz.
Silika metodu ile kemikten DNA ekstraksiyonu
Adli uygulamalarda ölüm olaylarının incelenmesinde en önemli aşamalardan birisi kişinin kimliğinin tespitidir. Kimliklendirme için çeşitli biyolojik delillerden DNA'ya ulaşmak mümkündür. Cesetlerin maruz kaldığı farklı fiziksel ve kimyasal faktörler sonrası DNA'nın en iyi korunabildiği ve kontaminasyondan en az etkilenen doku kemik dokusudur.Bu çalışmada kemik dokudan silika esaslı DNA ekstraksiyon metodu ile DNA elde edilebilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada Adana Adli Tıp Kurumunda otopsisi yapılan olgulardan alınan 15 adet kosta kemiği kullanılmıştır. 6 ay oda sıcaklığında bekletilen kemik örneklerinde silika temelli ticari kit olan Qiagen DNA Mini Kit ile 16 STR (D8S1179, D21S11, D7S820, CSFIPO, D3S1358, THO1, D13S317, D16S539, D2S1338, D19S433, VWA, TPOX, D18S51, AMEL, D5S818 ve FGA) sisteminin tanımlanabilmesi için yeterli kalite ve kantitede DNA elde edilebilmiştir. Çalışmada kullanılan 15 taze kemik örneğinden DNA eldesinde dekalsifikasyona gerek olmadığı görülmüştür.Çalışmada kullanılan üç eski kemik örneğinin ikisinde dekalsifikasyonlu ve dekalsifikasyonsuz başarılı DNA ekstraksiyonu yapılamamıştır. Birinde ekstraksiyonda tanımlanabilir miktarda DNA bulunmamasına karşın 16 STR sisteminin çalışıldığı multiplex reaksiyonda relatif floresans ünitesi 50'nin altında olmakla birlikte D3S1358, THO1, D19S433, TPOX, AMEL ve D5S818 STR sistemleri tanımlanabilmiştir. Bu durum eski örneklerin toz haline getirilme aşamasında soğutma sistemli bir düzeneğin olmamasına bağlandı.Elde edilen sonuçlar kemik dokudan silika temelli DNA ekstraksiyonunun Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Adli Seroloji ve Genetik Laboratuvarında rutin hizmette kullanılabilirliğini gösterilmiştir.