Cerebrovascular circulation

56 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut serebrovasküler hastalık tanısı ile takip edilen hastalardaki sıvı elektrolit dengesizliklerinin retrospektif olarak incelenmesi

İnme; aniden ortaya çıkan fokal ya da global serebral disfonksiyona yol açan, vasküler neden dışında görünen farklı bir sebebi olmayan, yirmi dört saat veya daha uzun süren ya da ölüme sebep olan klinik durum olarak tanımlanmaktadır. Elektrolit bozuklukları inmenin akut fazının sonucu üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilmekte ve bu sebeple elektrolit bozukluğunun erken tespiti ve tedavi edilmesi son derece önemli olarak görülmektedir. Çalışmamızın amacı inme alt tipleri ile elektrolit imbalansı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 1.03.2017-1.03.2022 arasında başvurup akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 128 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastane başvuru saatleri, radyolojik görüntülemeleri, sodyum, potasyum, klor, glukoz, üre, kreatinin, hemogram, ek hastalıkları, vital bulguları (ateş, nabız, tansiyon değerleri, parmak ucu saturasyonu, solunum sayısı ve GKS Skoru) ve klinik seyirleri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hiponatremik olan hastaların 11 tanesi (%57,9) iskemik, 8 tanesi (%42,1) hemorajik serebrovasküler hastalığı olan grupta olup her iki hasta grubunda ortalama sodyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokalemik hastaların 3 tanesi (%75) iskemik grupta, 1 tanesi (%25) hemorajik grupta olup her iki hasta grubunda ortalama potasyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokloremi saptanan hastaların ise 5 tanesi (%62,5) iskemik, 3 tanesi (%37,5) hemorajik grupta yer almakta olup her iki hasta grubunda ortalama klor değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Sonuç olarak akut serebrovasküler hastalıklarda elektrolit değişikliklerini incelediğimiz bu çalışmada hemorajik tip ve iskemik tipteki serebrovasküler hastalıklarda elektrolit imbalansları anlamlı sonuç vermemiştir. Çalışmamız literatürdeki çoğu çalışma ile paralel sonuçlar göstermektedir.

Retrospektif çalışmalarSerebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşım+2
Onur Sezer
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti

ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon

BeyinEmboliKan akış hızı+7
Ahmet Çınar
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minör stroke geçiren hastalarda stroke ve kardiyolojik etkilenmenin birlikteliği ve risk faktörleri ile ilişkisinin eforlu ekg ile değerlendirilmesi

Amaç: Koroner anjiyografiye göre daha az invaziv olan eforlu elektrokardiyogram işlemiyle inme geçiren hastalarda koroner arter daralmasının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2014-Haziran 2015 tarihleri inme tanılı hastalardan 121 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 21 tanesi çalışmaya uygun olmadığı saptanması sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hastaların biyokimyasal parametreleri,yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları belirlenip bt ve mr anjiografi kullanılarak carotis veya vertebral arter darlığı tespit edilerek eforlu ekg ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyete göre katagorileştirilen sonuçlarda çalışmaya alınan hastaların %78'i erkek iken kadın hasta sayısı oranı %22 olarak tespit edilmiştir. HDL hastaların % 51 inde düşük LDL hastaların % 41'inde yüksek bulunmuştur. HbA1C hastaların % 64'ünde yüksek olarak bulunmuştur. Hastaların % 44'unde CRP yüksek, yüzde 42'sinde ise Sedimentasyon yükselmiş olarak tespit edilmiştir. Hastalarin % 51 inde karotis ve/veya vertebral arter darlığı saplanmıştır. Eforlu ekg işlemini başarıyla bitiren hastaların 26'sının eforlu ekg işlemi iskemi açısından anlamlı olarak tespit edilmiştir. 100 hastadan 51 carotis ve/veya vertebral arter tıkanıklığı belirlenmiş hastaların eforlu ekg ile karşılaştırılması lineer olarak pozitif bulunmuştur. Bu açıdan eforolu ekg ve carotis darlığı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ( p < 0.05 ). Diger veriler eforlu ekg ile korele olmamıstır. Sonuç : Çalışmamızın sonucunda minör iskemik inmeli hastalarda karotis darlığı ve eforlu ekg arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.

Beyin iskemisiEkokardiyografiElektrokardiyografi+5
Nasih Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntravenöz trombolitik verilen akut iskemik inme hastalerında trombus lokalizasyonu ile erken klinik iyileşmenin ilişkisi

Amaç: İskemik inmede intravenöz trombolitik tedavi inmenin ilk 4.5 saatinde uygulanan etkinliği kanıtlanmış bir tedavi seçeneğidir. Biz bu çalışmada, vaskuler okluzyon yerine göre intravenöz trombolitik tedavinin etkinliğini incelemeyi amaçladık. Metod: Hastanemize 01.10.2013-01.10.2015 akut iskemik inme ile başvuran ve iv trombolitik tedavi alan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastaların sosyodemografik, klinik özellikleri, iskemik inmeden sonra tedaviye kadar geçen süreleri, geliş NIHHS, tedavi sonrası 1. ve 24. saat NIHSS skorları ve tedavi sonrası klinik takiplerine göre 3. ay modifiye Rankin skorları hesaplandı. Sosyodemografik özellikler, NIHSS ve ASPECTS skorları, modifiye Rankin skorları MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Akut iskemik inme tanısıyla intravenöz trombolitik tedavi alan ve vaskuler görüntülemesi olan 74 hasta vardı. Hastalar okluzyonu olmayanlar, MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. 74 hastanın 37'sinde semptomatik darlık yok, 9'unda ICA T okluzyonu, 17'sinde MCA M1 okluzyonu, 10'unda MCA M2 veya M3 okluzyonu vardı. Baziler arter okluzyonu olan ise 1 hasta bulunmaktaydı. MCA M1 okluzyonu olan 17 hastanın 13'ünde bu okluzyon M1 distal, 4 hastada M1 proksimaldeydi. Hastalar MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. Bu iki gruptan okluzyonu olmayanlar ve distal okluzyonu olanlarda hem 24. saat klinik düzelme hem de 3. ay fonksiyonel sonlanımı proksimal okluzyonu olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Lojistik regresyon analizinde de damar okluzyon yeri klinik ve fonksiyonel sonlanımı etkileyen bağımsız bir faktör olarak öne çıktı. Sonuç: Akut iskemik inme tedavisinde intravenöz trombolitik tedavi etkin ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir. Ancak proksimal okluzyonu olan hastalarda intravenöz trombolitik tedavi sonrası klinik düzelme ve fonksiyonel sonlanım okluzyonu olmayan ve distal okluzyonu olanlara göre daha düşüktür.

Serebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşımTrombolitik terapi+1
Elvın Nıftalıyev
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik perfüzyon defektlerinde iki farklı bt perfüzyon işleme metodunun karşılaştırılması

Amaç İnme tanısı ile gelen olgu grubunda iki farklı BT perfüzyon işleme metodunun görsel ve ölçümsel farklılıkları ve kritik darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmıştır. Gereç ve yöntem Kırk yedi inme olgusının 45'i çalışmaya dahil edildi. Olguların perfüzyon ham veriler gecikmeye duyarlı (delay sensitive) (SVD) ve gecikmeye duyarsız (delay insensitive) (SVD+) iki farklı yöntemle işlendi. Olguların CBV, CBF, MTT haritaları değerlendirildi. Parametrelerin karşı normal hemisfer ile oranı ve farklılıkları hesaplandı (rCBV, rCBF, rMTT ve dMTT). Olgular her iki metodun penumbra değerlendirmedeki görsel üstünlüklerine göre 5 gruba kategorize edildi. Her bir grubun kritik darlık lokalizasyonları ve oranları saptandı ve gruplar arası karşılaştırıldı. Her iki metod ile penumbra alanlarından ölçülen perfüzyon değerleri arasında farklılık Wilcoxon Signed Ranks Test ile değerlendirildi. Ayrıca her iki metodla elde edilen ölçümsel parametrelerin gruplararası ve grup içi değişkenlikleri One Way ANOVA ve Post Hoc TUKEY testleri ile analiz edildi. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık değeri p ≤ 0,005 olarak alındı. Bulgular Penumbra threshold değerlerinde MTT'de karşı hemisfere göre > %145 uzama izlendi ve CBV değeri > 1,9 ml/ 100 gr olarak bulundu. rCBF değerinde SVD'de SVD+'a göre 1,5 kat azalma izlenirken, SVD'de MTT uzaması SVD+'a göre 1,3 kat daha belirgin izlendi. İki yöntem arasındaki farklılığın en belirgin ortaya konduğu parametre dMTT idi, SVD'de ölçülen MTT farklılığının, SVD+'a göre 3 kat daha belirgin olduğu izlendi. Birinci grup (N:3) SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yalancı hiperperfüzyonun izlendiği, 2. grup (N:22) penumbranın SVD'de SVD+'a göre daha iyi, 3. grup (N:9) penumbranın SVD'de SVD+'a göre kısmen iyi izlendiği, 4. (N:9) grup penumbranın her iki metodda benzer izlendiği ve 5. Grup (N:2) penumbranın SVD+'da daha iyi izlendiği gruptu. Grup 1 ve grup 5 kritik distal darlık oranlarının %100 olduğu gruplardı. Grup 2, grup 3 ve grup 4 ise sırasıyla giderek azalan oranda kritik proksimal darlık oranlarının yüksek izlendiği gruplardı (%90, %87, %77). 2 Parametrelerden rCBV ölçümlerinde her iki yöntem arasında grup içi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arası değerlendirmede her iki metodda rCBF, rMTT ve dMTT değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi. Grup içi analizde ise ise tüm gruplarda rMTT ve ek olarak grup 5 hariç diğer gruplarda dMTT değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılıkta idi (p ≤ 0,005). Sonuç İki perfüzyon işleme metodu arasında perfüzyon parametreleri arasında ölçümsel farklılık en çok dMTT değerinde saptanmıstır. Proksimal darlıklarda SVD'de, distal darlıklarda da SVD+'da penumbra görsel daha kolay ayırt edilebilmektedir. İpsilateral proksimal ve distal kritik darlığın izlendiği olgularda SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yönteminde yalancı hiperperfüzyon izlendi. Literatürde BTP post-processing metodlarının penumbra değerlendirilmesinde darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmamıştır. Bu bulgu özellikle proksimal darlıkların eşlik ettiği distal darlıklarda SVD+ methodunda kontrast gecikmesinin çıkarılması hatalı sonuçlara neden olduğunu düşündürmektedir.

PerfüzyonReperfüzyonReperfüzyon lezyonu+4
Banu Aksu
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign anterior sirkülasyon infarktlarında erken dekompresyonun iskemik infarkt hacmi, serebral ödem, kan beyin bariyeri üzerine etkisinin araştırılması

Giriş: Supratentorial infarktların %10-15'i orta serebral arter (Middle Cerebral Artery –MCA) sulama alanını tamamıyla etkilemektedir. Hastalarda optimal tedavi verilmesine rağmen mortalite-morbidite oranı %50 üzerindedir. Yayınlanan çalışmalarda dekompresif kraniektominin (DC) hayat kurtarıcı etkisi gösterilse de ; DC'nin nöroprotektif etkisini gösteren birkaç çalışma mevcuttur. Erken DC'nin kan beyin bariyeri (KBB) üzerindeki moleküler değişiklik, infarkt hacmi ,serebral ödem ve nörolojik gidişat üzerindeki nöroprotektif etkisini sıçanlarda kalıcı intraluminal yolla orta serebral arter okluzyonu (MCAo) yöntemiyle oluşturulan deneysel modelle değerlendirdik. Materyal-Metod: 70 erkek Spraque-Dawley sıçanı sham (n=12), kontrol (n=16) , deney 1 (n=20) , deney 2 (n=22) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. DC MCAo sonrası 4. ve 24. saatte sol temporaparietal kemik flap kaldırılarak yapıldı. Tüm sıçanlar 28. sakrifiye edildi. İnfarkt volümleri beyin kesitlerinde TTC (2,3,5,triphenyltetrozolium chloride) boyaması ; serebral ödem % beyin su içeriği hesaplaması ve KBB'deki sıkı bağlantı proteinleri claudin-5 ve occludin ise Western Blot yöntemi ile analiz edildi. KBB ekstravazsyonu Evans Blue (EB) ve NaF (Sodyum Floresans) boyamaları ile değerlendirildi. Sonuçlar: Beyin su içeriği ; erken DC yapılan grupta ortalama % 75.49± 1.69 , geç DC yapılan grupta %77.86±1.60 , kontrol grubunda % 74.84 ±3.04 ve sham grubunda %75.09 ± 1.33 idi. Erken ve geç DC yapılan grupların karşılaştırılmasında beyin su hacmi açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. (p=.178) Erken DC yapılan grupta ortalama infarkt volum 69,98±57,1 mm3 , geç DC yapılan grupta 577,18±468,37mm3 ve kontrol grubunda ise 451,347±216,573 mm3 olarak hesaplandı. Erken DC yapılan grubunda istatistiksel olarak infarkt volumunda anlamlı azalma mevcuttu. (p=.014) Occludin ve claudin-5 ,erken DC yapılan grupta ; geç DC yapılan grupla karşılaştırıldığında yüksek seviyede eksprese edildiği gösterildi. (occludin için p=.013; claudin-5 için p=.034) . EB ve NaF boyamalarının KBB geçirgenliği üzerinde etkisini gösteren anlamlı istatistik verileri elde edilmedi.(sırasıyla p=.274 ; p=.284 ) Sonuç: Bu çalışma erken DC'nin malign MCA infarktlarında nöroprotektif etkisini göstermektedir.

Beyin iskemisiDekompresyonKan beyin bariyeri+5
Özge Altıntaş
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COL4A2 gen polimorfizmleri ile nonarteritik anterior iskemik optik nöropati arasındaki ilişki

Amaç: COL4A2 gen polimorfizmlerinin, nonarteritik iskemik optik nöropatideki (NAION) potansiyel rolünü ve NAION kaynaklı oküler patolojiler ile ilişkisini aydınlatmaktır. Ayrıca bu çalışma serebral küçük damar hastalıkları ve laküner enfarktüs ile NAION ilişkisini değerlendirerek patofizyolojiye katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 51 NAION hastası ve yaş, cinsiyet uyumlu 57 sağlıklı kontrol alındı. Katılımcılara rutin oftalmolojik muayene, optik koherens tomografi görüntülemesi gerçekleştirildi. Periferik kan örnekleri alınarak genomik DNA izole edildi. COL4A2'nin dört tek nükleotid polimorfizminin (TNP) alelleri ve genotipleri polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile araştırıldı. Lojistik regresyon analizi kullanılarak COL4A2 ile NAION ve oküler patolojiler arasındaki ilişki değerlendirildi. Son 6 ay içinde görüntülemesi olmayan hastalara kraniyal manyetik rezonans (MR) görüntülemesi yapıldı. NAION grubunda serebral küçük damar hastalığı bulguları ve laküner enfarktüs varlığı araştırıldı. Bulgular: Çalışmada 51 NAION hastası ile 57 sağlıklı birey yer almıştır. Hasta grubunda diyabetes mellitus (DM), hipertansiyon, hiperlipidemi, kardiyovasküler hastalık öyküsü kontrol grubuna göre önemli ölçüde daha yüksek izlendi (sırasıyla p=0.002, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Serebrovasküler hastalık ve uyku apne sendromu öyküsü açısından gruplar arası anlamlı farklılık bulunamadı. COL4A2 rs76425569 allel ve genotip frekansları, NAION vakaları ve kontroller arasında önemli farklılıklar gösterdi (p=0.003). Ortak değişkenler için düzeltme yapıldıktan sonra, rs76425569 polimorfizminin AA genotipine sahip bireylerin, GG genotipine sahip olanlara kıyasla NAION geliştirme olasılığının daha yüksek olduğu tespit edildi (OR=2.451, %95 GA 1.086-5.659, p=0.033). COL4A2 polimorfizm genotipleri ile serebral küçük damar hastalığı ve laküner enfarktüs arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunamadı. Rs445348 ve rs76425569 gen polimorfizm birlikteliklerinde her iki gende veya birinde A allel varlığının NAION riskini, olmayanlara göre 5.6 kat arttırdığı gösterildi (OR=5.6, %95 GA 1.212-40.181, p=0.043). Her iki gen polimorfizm bölgesinden en az birinde AA genotipi taşıyan NAION gözlerin taşımayanlara göre ganglion hücre volümü ve son görme keskinliği daha iyi idi. (sırasıyla p=0.046, p=0.012). Sonuç: NAION'lu hastalarda COL4A2 rs76425569 geninin G/A polimorfizm varlığında artış izlendi. AA genotipinin popülasyonumuzda NAION gelişiminde önemli bir risk faktörü olabileceğini düşünmekteyiz. Verilerimiz, rs76425569 ve rs445348 gen polimorfizmlerinde AA genotipi varlığının NAION riskini arttırmasına rağmen daha selim bir tabloya neden olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışma, COL4A2 geninin NAION patogenezinde rol oynayabileceğini gösteren ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler: COL4A2, Nonarteritik iskemik optik nöropati, Gen polimorfizm, Laküner enfarktüs, Serebral küçük damar hastalığı

GözGöz hastalıklarıKüçük damar hastalığı+3
Büşra Demirkıran
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler hastalıklarda erken ve geç dönemde nöbet sıklığı

Giriş ve amaç: Serebrovasküler Hastalıklar, özellikle ileri yaşlarda olmak üzere, semptomatik epilepsilerin patogenezinde önemli bir yere sahiptir. Çalışmada Serebrovasküler hastalık sonrası gelişen erken ve geç başlangıçlı epileptik nöbetlerin sıklığını ve prognozunu belirlemeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmada akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 1789 hastanın Nöroloji arşiv dosyası tarandı ve epileptik nöbet geçirdiği tespit edilen 188 hasta çalışmaya dahil edildi. Dosyalardan anamnez, özgeçmiş, demografik özellikler, nörolojik muayene, inme geçirme yaşı, inme tipi ve etyolojisi, MRG veya BBT bulgularına göre inme lateralizasyonu, lezyonların topografik değerlendirmesi, EEG bulguları, nöbet başlangıç zamanı, nöbet tipi ve sıklığı, almakta oldukları antiepileptik tedavi, tedavi sonrası nöbet sıklığına göre prognoz bilgileri kayıt edildi. İnme tipleri iskemik ve hemorajik olarak sınıflandırıldı. İskemik inme alt tipleri TOAST sınıflamasına göre değerlendirildi. İnme sonrası nöbet geçiren hastalar erken ve geç dönem nöbet grubu olmak üzere iki grup oluşturuldu. İnme sonrası ilk 15 günde nöbet geçirenler erken başlangıçlı nöbet grubu, 16. gün ve sonrasında nöbet geçirenler ise geç başlangıçlı nöbet grubu olarak değerlendirildi. Erken ve geç dönem nöbet grupları, sıklık, yaş ve cinsiyet, inme tipi ve etyolojisi, nöroradyolojik bulgular, EEG bulguları, antiepileptik tedaviler ve tedavi sonrası prognoz açısından karşılaştırıldı.Bulgular: İki grup birlikte değerlendirildiğinde inme sonrası nöbet sıklığı % 10,5 bulundu. Ancak inme sonrası erken başlangıçlı nöbet sıklığı % 5,1, geç başlangıçlı nöbet sıklığı % 5,4 olarak saptandı. İskemik inme sonrası nöbet sıklığı % 10,2, hemorajik inme sonrası nöbet sıklığı % 11,4 bulundu. Erken başlangıçlı nöbet sıklığı iskemik inme sonrası % 4,9, hemorajik inme sonrası % 5,7; geç başlangıçlı nöbet sıklığı iskemik inme sonrası % 5,3, hemorajik inme sonrası % 5,7 olarak saptandı. Kırkaltı (% 56,1) kadın hastada erken dönemde, 36 (% 43,9) kadın hastada geç dönemde; 45 (% 42,5) erkek hastada erken dönemde, 61 (% 57,5) erkek hastada ise nöbetlerin geç dönemde başladığı görüldü. İskemik inme etyolojisinde erken (% 26,3) ve geç dönem nöbet grubunda (% 27,8) en fazla büyük arter aterosklerozu tespit edildi. Erken nöbet grubunda sağ hemisfer (% 42,9), geç nöbet grubunda ise sol hemisfer tutulumu (% 51,5) daha sık bulundu. % 91,4 oranında lober tutulum, % 62,7 oranında MCA tutulumu tespit edildi. 17 hasta (% 9,5) status epileptikus tanısı aldı, bu hastaların 13'ü erken başlangıçlı nöbet grubundaydı. Hastaların % 90,5'inde monoterapi ile nöbetler tam ya da kısmi olarak kontrol altına alındı.Sonuçlar: İnme sonrası nöbetlerin en sık 60 yaş üstünde ortaya çıktığı ve çoklukla monoterapi ile kontrol altına alındığı görülmüştür. İnme sonrası geç başlangıçlı nöbetlerin göreceli olarak daha sık görüldüğü, erken ve geç başlangıçlı nöbetlerin hemorajik inmede daha sık olduğu dikkati çekmiştir. Erken ve geç başlangıçlı nöbet oluşumunda lober-multilober, unilateral, supratentoryel tutulum, anterior sirkülasyon ve MCA tutulumu risk faktörleri arasındadır ve her iki grupta benzer sıklıktadır.

EpilepsiSerebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşım
Turgay Demir
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnme sonrası hemipleji hastalarında alt ekstremite kas kuvveti ve dengenin fonksiyonel yürüme kapasitesi ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı inme sonrası hemipleji hastalarında alt ekstremitenin etkilenen kaslarındaki rezidüel defisitlerinin denge, fonksiyonel yürüme kapasitesi ve normalize yürüme değeri ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İnme sonrası 3 ila 60 ay arası süre geçmiş, Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflamasına göre en az evre 3 ve üzeri, tek taraflı hemiplejik hastalar çalışmaya dahil edildi. Fugl-Meyer Alt Ekstremite Motor Subskalası, Brunnstrom evresi ve alt ekstremite manuel kas güçleri kaydedildi. Fonksiyonel Yürüme Kapasitesini belirlemek üzere 6 dakika yürüme testi, denge ve yürüme hızının belirlenmesi içinse 10 metre yürüme testi ve Berg Denge Ölçeği uygulandı. Her iki alt ekstremitede sekiz kas grubunun maksimum izometrik kuvvetleri el dinamometresi kullanılarak ölçüldü ve etkilenen taraftaki her bir kasın rezidüel defisiti hesaplandı. 6 dakika yürüme test sonuçları aynı yaş, cinsiyet, boy ve kilodaki sağlıklı kişilerden beklenen mesafeye göre karşılanan yürüme yüzdesi (normalize 6 dakika yürüme değeri) olarak sunuldu. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 61 hastanın yaş ortalaması 54,64±11,67 ve hastalık sonrası geçen süre ortalama 23,4±18,1 ay idi. Hastaların 36'ı (%59) erkekti. Berg Denge skorları ortalama 42 (20-56), 6 dakika yürüme mesafeleri ortalama 253,43 (40,50-435,00) metre, normalize yürüme değeri ortalama 44,4±23,4 metre ve yürüme hızları ortalama 0,91 m/sn (0,15-1,67) idi. Etkilenen alt ekstremite kaslarının rezidüel defisitlerinin tamamı normalize yürüme değeri ile negatif koreleydi: kalça fleksör (r=-,651), kalça ekstansör (r=-,621), kalça abduktör (r=-,657), kalça adduktör (r=-,630); diz fleksör (r=-,738), diz ekstansör (r=-,659), ayak bilek dorsi fleksör (r=-,776), ayak bilek plantar fleksör (r=-,773). Normalize yürüme değeri ile Berg Denge Skorları, 6 dakika yürüme mesafeleri ve yürüme hızları orta-güçlü derecede korele bulundu (sırasıyla r=,688; r=,950; r=,924). Çoklu lineer regresyon analizleri sonucunda normalize 6 dakika yürüme değerini belirleyen temel bağımsız değişkenler ayak bilek plantar fleksör ve diz fleksör kasların rezidüel defisitleri olmuştur (R:,791 R2: 625). Sonuç: İnme sonrası hemiplejik hastalarda alt ekstremite kas kuvveti ve denge, yürüme performansı ile ilişkilidir. İnmeli hastalarda yürüme performansının iyileştirilmesi amacıyla alt ekstremitedeki kaslara, özellikle ayak bilek plantar fleksörler ve diz fleksörlere güçlendirme egzersizleri önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Rehabilitasyon, İnme, Kuvvet, Yürüme, Denge.

BacakDengeFizik tedavi+6
Selen Özgözen
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Platelet variability index'in serebrovasküler olaylardaki tanısal değerinin değerlendirilmesi ve önemi

Arka Plan-Hedef: İnme, herhangi bir neden olmaksızın ani gelişip, fokal veya generalize serebral disfonksiyonla karşımıza çıkan, geçici ya da kalıcı olabilen bazen de mortalite ile seyreden vasküler nedenli klinik tablodur. Akut inmeye bağlı mortalite ve morbidite oranları yüksek olduğundan bu hastaların erken mortalite ve prognoz öngörüsünü yapmak önemlidir. Çalışmamızda kolay erişilebilir bir laboratuvar tetkiki olan tam kan sayımı parametrelerinden , MPV ve PLT değerleri ile MPV/PLT oranına bakarak, hastaların servis ,yoğun bakım yatışı ya da taburculuk durumları arasında bir ilişki olup olmadıgı,kan basıncı değerleri ile MPV/PLT oranları arasında ilişki olup olmadığı, 65 yaş üstü ve 65 yaş altı yaş gruplarında bu oranın hangi yönde etkilendiği değerlendirilmiştir.Ayrıca hastaların başvuru anındaki triaj kodu ile MPV,PLT,MPV/PLT değerleri arasında ilişki olup olmadığı değerlendirilmiştir. Gereç-Yöntem: 01.11.2019-01.09.2020 tarih aralığında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil servisine başvurup, yapılan tetkikler neticesinde non-travmatik serebrovasküler kanama ve iskemik inme tanısı alan hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların demografik özelliklerine bakıldığında; çalışma grubunu 116 erkek (%58) 84 kadın hasta oluşturmaktaydı. Katılımcıların yaş ortalaması 68,14 tespit edilmiştir. Çalışmaya katılan 200 kişi değerlendirildiğinde 178 hasta iskemik inme (%89) 22 hasta hemorajik inme(%11) tanısı almıştır. Hastaların yaşı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur, istatistiki açıdan anlamlıdır(p<0.05). Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınçları değerlendirildiğinde; MPV/PLT ile sistolik kan basıncı değerleri arasında korelasyon bulunmuştur, istatistiki açıdan anlamlıdır (p< 0.05). Hastaların yoğun bakım, servis yatışı ya da taburcu olması ile MPV-PLT ve MPV/PLT değerleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde istatiksel açıdan anlamlı bir fark bulunamamıştır. Hastaların cinsiyeti ile hastaların PLT-MPV ve MPV/PLT değerleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir (p>0.05). 65 yaş üstü hasta grupları ve 65 yaş altı hasta grupları arasındaki MPV-PLT ve MPV/PLT değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). İskemik ve Hemorojik İnme gruplarında MPV, PLT ve MPV/PLT oranların değerlendirildiğinde, her iki grup arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Triaj kodları da benzer şekilde değerlendirildiğinde; triaj kodları ve MPV/PLT değerleri arasında ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda iskemik inme ya da hemorajik inme ile acil servise başvuran hastaların MPV, PLT ve MPV/PLT değerleri ile hastaların demografik özellikleri, triaj kodu, sonlanımı, hastaların vital parametreleri ve GKS skorları arasındaki ilişki değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda hastaların sistolik kan basıncı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur. Ayrıca hastaların yaşı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur. Hastaların başvuru anındaki triaj kodu ve GKS skorları ile MPV/PLT oranları arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların sonlanımı ile hastaların MPV/PLT oranları arasında istatiksel açıdan anlamlı ilişki bulunamamıştır. İskemik ve Hemorajik inme gruplarında, MPV/PLT oranları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler:Ortalama Trombosit Hacmi, Platelet, İskemik İnme, Hemorajik İnme

Serebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşımTeşhis+2
Bora Can Şimşek
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediyatrik hastalarda laparoskopik cerrahinin, serebral oksijenizasyona etkisinin NIRS ile değerlendirilmesi

Amaç : Gelişen teknoloji ve artan deneyimler sonucunda laparoskopik cerrahi, yetişkinlerde olduğu gibi pediyatrik hasta grubunda da çok geniş uygulama alanı kazanan bir teknik haline gelmiştir. Laparoskopik cerrahi, sıklıkla CO2 gazı ile gerçekleştirilen pnömoperitonyum denilen teknik ile uygulanır. Pnömoperitonyum intraabdominal basıncı artırır, bu durum venöz dönüşü etkileyerek organların perfüzyonunu olumsuz yönde değiştirebilir. Çalışmamızın amacı; pediyatrik hastalarda laparoskopik cerrahinin, serebral oksijenizasyona etkisini NIRS monitorizasyonu kullanarak izlemek, gelişebilecek olumsuz durumları tespit etmek ve alınabilecek önlemleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler : Araştırma için Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Etik Kurulu onayı alındı. Aynı genel anestezi yöntemi uygulanarak laparoskopik cerrahi geçiren 25 pediyatrik olgu ve laparoskopi endikasyonu bulunup açık cerrahi geçiren 26 pediyatrik olgu kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, geçirilmiş ameliyat, ek hastalık ve ilaç kullanımı gibi bilgileri ebeveynlerinden ve hasta dosyalarından detaylı olarak öğrenilerek kayıt altına alındı. Tüm hastaların hemodinamik verileri, NIRS yöntemi kullanılarak ölçülen serebral oksijenizyon değerleri, ameliyathaneye ilk girişte ve cerrahi bitimine kadar belli aralıklarla ölçülerek kaydedilmiştir. Bulgular : Çalışmamızda, laparoskopik cerrahi geçiren 25 çocuk hastada NIRS ölçümlerinde başlangıca göre %20'den fazla desatürasyon 2 hastada gözlenirken, açık cerrahi geçiren 26 hastada %20'den fazla düşüş tespit edilmemiştir. Uygun koşullar altında, açık cerrahi ve laparoskopik cerrahi 54 arasında serebral oksijenizasyon açısından anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir. Önceki çalışmalarla benzer olarak, komorbiditesi fazla olmayan, ameliyat pozisyonu gibi ek sorunların olmadığı hastalarda, uygun İAB değerleri uygulandığı takdirde laparoskopik tekniğin güvenli olduğu düşünülmektedir. Sonuç : Laparoskopik cerrahide uygulanan pnömoperitonyuma bağlı gelişebilecek fizyopatolojik değişimler serebral oksijenizasyonu bozabilir ve serebral hipoksiye neden olabilir. Anestezistler için ayrı dikkat ve özen isteyen pediyatrik hasta grubunda da laparoskopik cerrahinin güvenle uygulanabilmesi, gelişebilecek hipoksinin erkenden tanınarak, gerekli müdahalenin yapılabilmesi için serebral oksimetre izleminin önemi açıkça görülmektedir. Anahtar Kelimeler : Laparaoskopi, Pediyatri, NIRS, Serebral Oksimetre

CerrahiLaparoskopiOksijen satürasyonları+3
İlknur Bahar Başkavas
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler hastalıklarda visfatinin rolü

Serebrovasküler olay, vasküler nedenlere bağlı fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulgularla karakterize klinik bir durumdur. İnme tedavi ve profilaksisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler halen birçok ülkede 3. sırada yer almaktadır. İnme risk faktörleri arasında yaş, cins, ırk, aile öyküsü gibi değiştirilemeyen faktörler olmakla birlikte hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, hiperlipidemi ve obezite gibi değiştirilebilen faktörler bulunmaktadır. İnmenin patogenezinde ateroskleroz ön planda rol almaktadır. Aterogenez ve ateroskleroz oluşumunda inflamasyon önemli bir yer tutmaktadır. Visfatin ise son zamanlarda tanımlanan, obezite ve diabet ile ilişkisi olan, ayrıca proinflamatuar özellik gösteren yeni bir adipokindir. Bu çalışmada, visfatinin inmeyle ve inmenin diğer risk faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 18 erkek 19 kadın olmak üzere toplam 37 inmeli hasta ve 19 erkek, 11 kadın olmak üzere toplam 30 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubunda hastaneye giriş ile 5. günde visfatin düzeyleri ile kontrol gruplarında serum visfatin düzeyleri bakıldı.Visfatinin, lipit parametreleri, diabetes mellitus (DM), hipertansiyon, kalp hastalığı, karotis ve vertebral arter stenoz derecesi ile ilişkisi değerlendirildi. Ayrıca vücut kitle indeksi, bel/ kalça oranı ile ilişkisi incelendi.Visfatin düzeyleri hasta grubunda (19.3±7.3 ng/mL) kontrol grubuna (40.1±9.4 ng/mL) göre düşük bulundu (p<0.05). Hastaların çıkış visfatin düzeyi (27.4 ? 10.7 ng/mL), girişe (19.3 ? 7.3 ng/mL) göre yüksek bulundu (p<0.05). Visfatin ile obezite parametreleri ve inme risk faktörleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05).Visfatinin düzeyinin serebrovasküler olaylarda ve özellikle akut dönemde azalması, visfatinin proinflamatuar etkisinin dışında başka etkilerinin de olabileceğini düşündürmektedir. Olumlu etkileri olabileceğini söyleyebilmek için ise daha fazla ve geniş çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

AdipokinlerObeziteSerebrovasküler bozukluklar+1
Figen Yalçın
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromunda derin ven trombozu sıklığının değerlendirilmesi

Obstruktif Uyku Apne Sendromunda Derin Ven Trombozu Sıklığının Değerlendirilmesi GiriĢ ve Amaç: Obstruktif Uyku Apne Sendromu‟nun (OUAS) serebrovasküler ve kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyle iliĢkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde OUAS ile venöz tromboemboli arasında nedensel bir iliĢki olduğunu düĢündüren çalıĢmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu çalıĢmada OUAS olgularında derin ven trombozu (DVT) sıklığını araĢtırmak amaçlanmıĢtır. Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Laboratuvarına baĢvuran, OUAS ön tanısıyla polisomnografi yapılan 1 yıllık süreçteki ardıĢık 239 hasta çalıĢmaya dahil edildi. Tüm olgulara D-dimer testi yapıldı. D-dimer (+) olgular Alt ekstremite doppler USG ile değerlendirildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 52±12 yıl olup %31,8‟i (76/239) kadındı. OUAS (-) olgularda %9,5 (6/63), hafif OUAS‟da %8,8 (5/57), orta OUAS‟da %5,8 (2/34), ağır OUAS‟da ise %17,6 (15/85) oranında d-dimer pozitif bulundu. Ağır OUAS olgularında d-dimer pozitifliği (15/85) diğer tüm olgulara göre (13/154) anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla %17,6 ve %8,4, p=0,034). Ağır OUAS‟da d-dimer pozitiflik riski 2,3 kat artmaktaydı. D dimer (+) bulunan 28 olgunun 4‟ünde alt ekstremite doppler USG ile DVT tespit edildi (%14,2). DVT bulunan 4 olgunun tamamı ağır OUAS idi. Tüm ağır OUAS olgularının %17,6 sında (15/85) D-dimer pozitifliği mevcuttu. Ağır OUAS olgularının %4,7‟sinde (4/85) trombüs bulundu. D-dimer (+) ağır OUAS‟da tromboz sıklığı %26,6 (4/15) bulundu Sonuç: ÇalıĢmanın sonuçları ağır OUAS‟nın DVT için önemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda bu çalıĢmada elde edilen verilern ağır OUAS hastalarında DVT semptomlarının sorgulanmasının, d-dimer iii bakılmasının ve d-dimer pozitif ağır OUAS olgularının DVT proflaksisi açısından değerlendirilmesinin yararlı olabileceğini düĢündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Obstruktif Uyku Apne Sendromu ġiddeti, Derin Ven Trombozu, D-dimer

D-dimerKardiyovasküler sistemSerebrovasküler dolaşım+4
Yağmur Bahar
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Auralı, aurasız migren ve gerilim tipi başağrılı hastalarda serebral kan akım hızlarının incelenmesi

Migrenin vasküler teorisine göre; migren hastalarında kortikal anormal uyarılabilirliliğe cevap olarak önce reseptör aktivasyonuna bağlı vazokonstrüksiyon ardından salınan nöropeptitlerin ekstravazasyonuna bağlı vazodilatasyon oluşur. Gerilim tipi baş ağrısı etyopatogenezinde ise vasküler faktörlerin etkili olup olmadığı tartışmalıdır. Gerilim tipi baş ağrısının gelişiminde muskuler faktörlerin ön planda rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmada auralı, aurasız migren ve GTB hastalarında atak dışı dönemde serebral kan akım hızları incelendi. Çalışmada 30?u aurasız, 10?u auralı migren, 10?u gerilim tipi baş ağrısı olan toplam 50 hasta ile 25 sağlıklı kontrol grubu baş ağrısız dönemde incelemeye alındı. TKD ile bilateral OSA, ASA, PSA, VA ve BA ortalama, tepe serebral kan akım hızları ve pulsatil index değerleri ölçüldü. Hasta ve kontrol grupları arasında ağrılı ve ağrısız taraflar arasında serebral kan akım hızları arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. (p>0,05) Çalışmamızda gruplar arasında ön dolaşımda ortalama, tepe serebral kan akım hızları ve pulsatil index değerlerinde istatistiksel anlamlı farklılık bulunmazken, baziler arter ortalama ve tepe serebral kan akım hızlarında anlamlı artış saptandı. (p<0,05) Diğer gruplara kıyasla kronik GTB hastalarının baziler arterlerindeki ortalama ve tepe serebral kan akım hızındaki istatistiksel olarak anlamlı artmanın merkezi sensitizasyon sonucu oluşan NO ve CGRP salınımı ve bu nörotransmitterlerin vazodilatasyona duyarlılığının artması ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızda auralı ve aurasız migren hastalarında serebral kan akım hızları ve pulsatil indexlerinde farklılık saptanmaması migren patogenezinde vasküler teoriden ziyade nöral teorinin daha etkin olabileceğini düşündürmektedir.

Baş ağrısıKan akış hızıMigren hastalıkları+2
Şebnem Karaçay Özkalaycı
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipoksik iskemik ensefalopatiye maruz kalmış yenidoğan ratlarda likofelon'un nöroprotektif etkisi

Hipoksik iskemik ensefalopati (HİE) prenatal, natal ve postnatal faktörlerin etkisiyle oluşan ve sistemik hipoksi sonucu serebral kan akımının azalmasıyla gerçekleşen beyin hasarıdır. Tıp alanındaki tüm gelişmelere rağmen HİE' ye bağlı mortalite ve morbidite oranı halen yüksek olarak gözlenmektedir. Günümüzde HİE tedavisinde sadece hipotermi destekleyici tedavi olarak mevcuttur. Bu çalışmadaki amacımız daha önceki HİE tedavi çalışmalarında tek başına siklooksijenaz inhibitörlerinin ve/veya tek başına lipoksijenaz inhibitörlerinin başarısı gösterilemediğinden, hem COX hem de LOX dual inhibitörü olan likofelonun HİE tedavisindeki etkisini göstermektir. Bu amaçla Wistar cinsi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak biçimde 4 gruba ayrıldı. Hİ grubundaki sıçanlara karotis ligasyonu uygulanarak hipoksiye maruz bırakıldı. Sonrasında gruplara likofelon, likofelon + allopurinol ve serum fizyolojik verildi. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında dekapite edildi. Ardından sıçanların beyin dokuları hızla çıkarılıp TUNEL teknikleri uygulanarak boyandı. Sıçanlardan spektrofotometrik yöntemle Kaspaz 3, Kaspaz 8, Kaspaz 9 aktivitesi çalışıldı. Çalışmamızda likofelonun apopitozisi kontrol grubuyla karşılaştırıldığında azalttığı tespit edildi. Kaspaz aktivitesi likofelon grubunda allopürinol+likofelon grubuna göre düşük tespit edildi. Çalışmamızda likofelonun hipoksik iskemik hasar sonrası gecikmiş nöronal hasar incelendiğinde kaspaz aktivitesini ve apopitozisi azaltması yeni bir umut kaynağı olarak düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hipoksik iskemik ensefalopati, likofelon, apopitozis

ApoptozisEnsefalopatiHipoksi+3
Serkan Kırık
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass cerrahisinde propofol ve sevofluranın serebral fonsiyonlar üzerine etkileri

Çalışmamızda, KPB cerrahisinde propofol ve sevofluran anestezilerinin serebral dolaşım üzerine etkilerini, serumdaki biyokimyasal markerlar ve serebral oksijen saturasyonu ile araştırılması amaçlandı.Kalp damar cerrahisi servisine, koroner bypass cerrahisi endikasyonu ile yatırılan hastalardan çalışmaya alınma kriterlerine uyan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Operasyondan bir gün önce MMDT uygulanan hastalara, operasyon sabahı rutin olarak lokal anestezi altında santral venöz damar yolu açıldı, juguler venöz bulbusa ayrıca bir kateter yerleştirildi. İndüksiyondan önce her iki hasta gurubuna da 1 dk süre ile 1 µg/kg'dan remifentanil infüzyonu yapıldı ve indüksiyon ile beraber 0,2 µg/kg-1/dk-1 ya inildi. Anestezi indüksyonu için etomidat 0,3 mg/kg-1 iv 1 dakika içinde verildi. Kirpik refleksinin kaybolması ve BİS değerinin 60 olmasının ardından pankuronyum 0,1 mg/kg-1 uygulandı ve sonra endotrakeal entübasyon gerçekleştirildi. Ardından propofol gurubunda propofol infüzyonuna 6 mg/kg-1/s-1 den başlanarak anestezi idame ettirildi. Sevofluran gurubunda sevofluran % 2' den başlanarak anestezi idame ettirildi. KAH, SKB, DKB, OAB, SpO2 ve BİS değerleri indüksiyon öncesinde, indüksiyon tamamlandıktan 1 dakika sonra ve entübasyon sonrasında otuzuncu dakikaya kadar her beş dakikada bir, sonraki ölçümler ise onbeş dakikada bir, aort klemp, aort dikiş, pompa sırasında 10,20 ve 30. dakika, pompa sonrası, sternum kapanma ve cilt kapanma sırasında kaydedildi. Hastalardan NSE, S-100 beta proteini veSjVO2 ölçümü için anestezi başlangıcı, aort dikiş, pompa sonrası ve 24. saatte kan örnekleri alındı. Ayrıca 24. saatte ve 7. günde MMDT tekrarlandı.Operasyon öncesi ve sonrası yapılan ölçümlerde ve MMDT sonuçlarında sevofluran grubunda propofol grubuna göre anlamlı farklılıklar tespit edildi.Sonuç olarak çalışmamızda propofolun sevoflurana göre daha iyi bir serebral dolaşım sağladığı ve fokal iskemiye karşı daha iyi bir koruma sağladığı ayrıca postoperatif MMDT sonuçlarında da daha erken kontrol değerlere dönüş sağladığı tespit edilmiştir.

AnestetiklerPropofolProtein S+1
Deniz Akbay
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi tekniği ile koroner revaskülarizasyon yapılan hastalarda kardiyopulmoner by-pass pompasının pulsatil ve non-pulsatil kullanımının serebral perfüzyon üzerine etkileri

Kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında pulsatil perfüzyon kullanımı ile non-pulsatil dolaşımın sebep olduğu komplikasyonların azalacağı düşünülmesine rağmen serebral sistem üzerine olumlu etkileri ile ilgili yayınlar sınırlı sayıdadır. Biz bu çalışmamızda KPB pompasının pulsatil veya non-pulsatil çalışmasının serebral dolaşım üzerinde fark yaratıp yaratmadığını, near-infrared spektroskopi (NIRS) ölçümlerine ek olarak serumdaki biyokimyasal belirteçler ve jubuler bulb oksijen saturasyonu (SjVO2) ölçümleri ile araştırmayı hedefledikOcak - Haziran 2009 tarihleri arasında KPB ile koroner revaskülarizasyon yapılacak 18 hasta imzalı onamı alındıktan sonra çalışmaya alındı. Aort klempi konulduktan sonra 10ar dakikalık dönemlerde non-pulsatil ve pulsatil perfüzyon uygulandı. Anestezi öncesi, non-pulsatil ve pulsatil pompa sırasında ve pompa çıkışı S100ß, adrenomedullin (ADM), NSE ve SjVO2 ölçümleri yapıldı. NIRS ölçümleri için Niroxcope 401 cihazı kullanıldıHastalarınn % 77.8'i erkek, % 22.2'si kadın idi. Ortalama yaş 59.06±10.40 ve EF % 50.67±13.39 idi. Non-pulsatil ve pulsatil perfüzyon sırasında ortalama arter kan basınçları (6726±7.01/68.71±527 mmHg) ve serum hemoglobin değerleri (8.64±1.32/8.51±1.29 mg/dl) arasında istatiksel fark yoktu. Postoperatif nörokognitif disfonksiyon % 27.8, SVO ise % 11.1 olarak gözlendi. Nonpulsatil dönemde artan s100ß, pulsatil dönemde istatiksel olarak anlamlı düşüş gösterdi. S100ß ile aort klemp ve KPB süreleri arasında güçlü korelasyon saptandı. Pompa çıkış NSE değerleri ile pulsatil dönem ve pompa çıkışı ADM düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı artışlar gözlendi. NSE, SjVO2 ve NIRS değerleri açısından perfüzyon tipleri arasında fark gözlenmediBiz bu çalışmamızda non-pulsatil döneme oranla pulsatil dönemde gözlenen s100ß değerlerindeki düşüşün önemli olduğunu düşünüyoruz. KPB sonrası gelişebilen nörolojik komplikasyonların pulsatil perfüzyon ile azaltılabileğini göstermek için daha geniş hasta serilerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.

Cerrahi-kardiyovaskülerKardiyopulmoner bypassKoroner arter bypass+5
Emrah Ereren
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemorajik ve iskemik inmelerde paraoksonaz ve arilesteraz enzimlerinin aktivite ölçümü

Giriş:İnme, genetik ve çevresel risk faktörleri ve bunların etkileşiminden ortaya çıkan multifaktöriyel bir hastalıktır. İskemik inmenin altında yatan en önemli neden, karotis arterlerdeki aterosklerotik plaktır. Arteriyel duvardaki serum düşük dansiteli lipoproteinlerin (LDL) oksidatif değişikliği, aterosklerozun gelişiminde önemli erken basamaklardan biri olarak düşünülmektedir. Paraoksonaz1 (PON1) antiaterosklerotik faktör olarak düşünülmektedir. Çünkü PON1, aterosklerozun erken döneminde oluşan makrofaj köpük hücre oluşumu ve lipoproteinlerin oksidatif değişikliğini azaltabilir. Bu nedenle, serum PON1 konsantrasyonu veya aktivitesindeki değişikliklerin vasküler damar durumunu etkileyebileceği sonucu kolaylıkla çıkarılabilir. Arilesteraz (ARE) PON1'deki değişikliklerden etkilenmeyen ana protein belirteçi olarak düşünülmektedir. Amaç: Serum PON1 ve ARE aktivitelerinin etkileri ile inme arasındaki ilişkiyi araştırmaktı. Gereç ve Yöntemler: İskemik inmeli 40 hasta, hemorajik (intraserebral hemoraji) inmeli 33 hasta ve 22 kontrol hastasında PON1, ARE aktivitesi, LDL ve HDL düzeylerini karşılaştırıp değerlendirdik. Bununla beraber PON1, ARE aktivitesi ile diğer biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkiyi de araştırdık. Bulgular: İstatistiksel analizde PON1 aktivitesi, LDL, HDL düzeyi açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (Sırasıyla, p=0.888, p=0.058, p=0.621). Ancak ARE aktivitesi, hemorajik grupla karşılaştırıldığında iskemik inmeli hastalarda anlamlı düzeyde düşük bulundu(p=0.010). İskemik inmeli hastalarda ve kontrol grubunda PON1 aktivitesi ile HDL kolesterol ile pozitif korelasyon yoktu. Ayrıca tüm gruplarda, PON1 aktivitesi ve ARE arasında pozitif korelasyon yoktu. Sonuç: HDL konsantrasyonu ve PON1 aktivitesi, hastalar ve kontrol grubu arasında benzer olup, inme için bir risk faktörü olarak belirlenemedi. ARE aktivitesi iskemik inmeli hastalarda, hemorajik gruba ve kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde düşük bulundu. Bu çalışma, ARE aktivitesinin iskemik inme için önemli bir risk faktörü olabileceğini belirledi. Anahtar Kelimeler: İnme, Paraoksonaz, Arilesteraz,LDL, HDL.

ArilesterazBeyin iskemisiEnzimler+6
Ünal Öztürk
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum Ferritin, Pro-BNP, Homosistein düzeylerinin acil servise başvuran serebrovasküler tromboembolili hastalarda inme tipi, inme şiddeti ve prognoz üzerine etkileri

İnme (stroke) sadece gelişmiş ülkelerde değil, tüm dünyada koroner kalp hastalığı ve kanserlerin ardından üçüncü sıklıkta gelen ölüm nedenidir. İskemik inme tanısı; risk faktörlerinin değerlendirilmesi, dikkatli ve hızlı nörolojik muayenenin yapılması ve uygun görüntüleme tekniklerinin uygulanması ile konur. Dolaşımdaki biyomarkerlerin ölçülmesi, iskemik inmede tanı ve prognozu değerlendirmeyi kolaylaştırmıştırBu çalışmanın amacı Pro-Bnp, homosistein, ferritin plazma seviyeleri ile iskemik inmenin lateralizasyonu, lokalizasyonu, iskemik inmenin boyutları, inme alt tipleri, klinik seyir ve prognozu karşılaştırmak, ayrıca Glascow Koma, National Institute of Health Stroke (NIHSS), TOAST, Glascow Outcome skorları ile yeni nesil biyomarker düzeylerinin tanıdaki rolünü belirlemektir.Hasta ve kontrol gruplarımız arasında CRP, LDL, VLDL, HDL, Total Kolesterol, Trigliserit, WBC, Pro-BNP, Homosistein, Ferritin, serum düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark varken, PTZ-INR için anlamlı fark saptanmadı.Çalışmamızda NIHS Skalası ile serum homosistein düzeyleri arasındaki ilişki anlamlı bulunmazken, plazma homosistein düzeyleri; atherosklerotik ve kardioembolik stroke subtiplerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulundu. Fakat kontrol grubu ile geçici iskemik atak ve laküner enfarkt subtipleriyle plazma homosistein düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Ayrıca çalışmamızda kontrol grubu ile OCSP klasifikasyonuna göre stroke subtiplerinin; plazma homosistein düzeyleri acısından karşılaştırılması yapıldığında istatistiksel olarak anlamlılık gösterirken, stroke subtiplerinin kendi aralarındaki karşılaştırmalarında istatistiki olarak anlamlı fark saptanmadı.Plazma ferritin düzeyi ile NIHS skalası arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptamadık. Çalışmamızda kontrol grubu ile OCSP klasifikasyonuna göre stroke subtiplerinin; plazma ferritin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlılık gösterirken, OCSP klasifikasyonuna göre stroke subtiplerinin kendi aralarındaki karşılaştırmalarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca çalışmamızda TOAST kriterlerine göre stroke subtiplerini kendi arasında plazma ferritin düzeyleriyle karşılaştırdığımızda; sadece kardioembolik enfarkt subtipi ile lakuner enfarkt subtipi arasında anlamlı fark gözlendi.Çalışmamızda plazma pro-BNP düzeyi ile NIHS skalası arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. TOAST kriterlerine göre; atherosklerotik ve kardioembolik stroke subtiplerinde kontrol grubuna göre plazma pro-BNP düzeyleri istatiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulundu. Çalışmamızda kontrol grubu ile OCSP klasifikasyonuna göre stroke subtipleri; plazma pro-BNP düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlılık gösterdi. OCSP klasifikasyonuna göre strok subtiplerinin kendi aralarındaki karşılaştırmalarında Total anterior sirkülasyon infarktı (TACI) ile posterior sirkülasyon infarktı (POCI) arasında Pro- BNP düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı.Çalışmamızda plazma homosistein, ferritin, pro-BNP düzeyi ile mortalite arasında anlamlı ilişki saptandı.Multivariete analizler neticesinde: komorbid hastalık yokluğunu (p=0,018), serum Pro-BNP (p=0,006) ve ferrritin (p=0,043) düzeylerini mortalite üzerine etkili bağımsız prediktörler olarak bulduk.

Acil tıpFerritinGlasgow koma ölçeği+6
Engin Öztürk
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral vasküler varyasyonların 64 kesitli ÇKBT ile görüntülenmesi

Amaç: Herhangi bir sebeple, ileri teknoloji ürünü olan 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazıyla beyin BT anjiyo incelemesi yapılan hastalar- da serebral vasküler varyasyonları incelemek, bu varyasyonların sıklık oranlarını saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Nisan 2008 ? Mart 2010 tarihleri arasında çekilen 500 hasta (253 kadın,247 erkek) çalışmaya dahil edilmiştir. Beyin BT anjiyo protoko- lü ile çekilen hastalar, iş istasyonu üzerinden multiplanar, MİP ve VR görüntüler yardımıyla değerlendirilmiştir.Bulgular: Serebral vasküler varyasyonlar açısından 500 hasta incelendi. Bu hastaların 253' ü (% 50.6) kadın, 247' si (% 49.4) erkekti. 500 hasta- nın 73' ünde (% 14.6) herhangi bir varyasyona rastlanmadı. 500 hastada toplam 773 varyasyon saptandı. Varyasyonlar Willis poligonundaki varyas- yonlar, fenestrasyonlar ve diğer varyasyonlar şeklinde sınıflandırıldı. Willis poligonunda sık varyasyon görülmekte olup, en sık rastlanan varyasyon PCOA hipoplazisi olarak izlendi.Sonuç: Serebral vasküler varyasyonlar sıkça karşılaştığımız, herhangi bir hastalık nedeniyle çekilen beyin BT anjiyografi incelemeleri sırasında tesadüfen saptadığımız olgulardır. Bu anomalilerin bilgisayarlı tomografi görünümlerinin bilinmesi doğru tanımlanmasını sağlar. Doğru tanımlama ayırıcı tanı açısından önemlidir, ayrıca cerrahi sırasında varyasyonların bilinmesi majör komplikasyonların önlenmesi için de gereklidir.

AnjiyografiBeyinSerebrovasküler dolaşım+1
Cihad Hamidi
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik kolesistektomide farklı pnömoperitoneum basınçlarının oluşturduğu hemodinamik değişikliklerin serebral oksijenizasyon üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda düşük (10-12 mmHg) ve yüksek (13-15 mmHg) olarak sınıflanan iki farklı pnömoperitoneum basınç aralığında opere edilen hasta gruplarındaki hemodinamik değişikliklerin serebral oksijenizasyon üzerindeki etkilerini, serebral oksimetre kullanarak karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma elektif şartlarda, ters Trendelenburg pozisyonunda laparoskopik kolesistektomi gerçekleştirilen, 18-65 yaş arası, ASA I, II, III sınıflamasına dahil toplam 70 hastada, randomize prospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışma sonunda 60 hastanın verileri analiz edildi. Hastalar, operasyon öncesinde pnömoperitoneum basınçlarına göre düşük basınç (10-12 mmHg) ve yüksek basınç (13-15 mmHg) olarak randomize iki gruba ayrıldı. Bütün hastalarda anestezi idamesinde %50/ %50 oksijen/hava karışımı ile %2 sevofluran gaz karışımı kullanıldı. Ameliyat sırasında analjezi remifentanil infüzyonu ile sağlandı. Hastaların kalp atım hızı, periferik oksijen satürasyonu, sistolik,diyastolik ve ortalama arter basınçları, BIS değeri, end-tidal karbondioksit değeri, sağ ve sol serebral oksijen satürasyonu (rSO2) değerleri indüksiyon öncesinde, indüksiyon sonrasında, pnömoperitoneum başlangıcında, pnömoperitoneum oluşturulduktan sonra 5, 10, 15, 30, 60, 90. dakikalarda, cerrahi işlem sonunda ve anestezi uygulaması sonunda kaydedildi. Bulgular: Grupların hemodinamik (kalp hızı, sistolik, diyastolik ve ortalama arter basınçları, periferik oksijen satürasyonu, end-tidal karbondioksit basıncı) parametreleri kıyaslandığında, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p>0,05). Gruplara göre sağ rSO2 değerlerinin bazala göre değişim ortalamaları arasında, pnömoperitoneum sonrası 5. dk (p=0,017), pnömoperitoneum sonrası 15. dakika (p=0,022) ve pnömoperitoneum sonunda (p=0,035) istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu. Gruplara göre sol rSO₂ değerlerinin bazale göre değişim ortalamaları arasında, pnömoperitoneum sonunda istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,038). Gruplar arasında sağ serebral oksijen satürasyonu değerleri bazale göre kıyaslandığında, düşük basınç grubunda operasyon süresi boyunca bazale oranla %20 üzerinde düşüş gösteren herhangi bir hasta izlenmedi. Buna rağmen, yüksek basınç grubunda pnömoperitoneum süresince 2 ve cerrahi sonunda toplam 3 hastada serebral oksijen satürasyonunda %20 üzerinde düşüş olduğu tespit edildi. Sonuç: Laparoskopik kolesistektomi yapılan, pnömoperitoneumun düşük ve yüksek insuflasyon basıncı ile oluşturulduğu iki hasta grubunda izlenen hemodinamik parametrelerdeki değişim kıyaslandığında, istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Buna rağmen, serebral oksijen satürasyonunun bazale göre değişim değerlerinin ortalamaları arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu. Düşük basınç grubunda serebral oksijenizasyonun daha iyi korunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik kolesistektomi, pnömoperitoneum, hemodinami, serebrovasküler dolaşım, near infrared spectroscopy

BeyinHemodinamiklerKolesistektomi+5
Kıvanç Öncü
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik inme etiyolojisinin belirlenmesinde konvansiyonel ve modern yöntemlerin karşılaştırılması

Amaç: Çok geniş heterojenite gösteren iskemik inmede etiyolojinin doğru ve hızlı bir şekilde ortaya konması, akut dönemde gerekli tedavi ve girişimlerin yapılabilmesi için esas noktayı oluşturduğu gibi, inme tekrarına karşı sekonder korunma stratejilerinin de doğru biçimde planlanmasını sağlar. Günümüz teknolojisiyle yapılan tanı çalışmalarında, iskemik inme olgularının yaklaşık yarısında birden fazla etiyolojinin varlığı gösterilmiştir. Klasik sınıflama sistemleri iskemik inmeyi birkaç alt tipe ayırır ve birden fazla etiyolojik faktörün hangisinin daha ağırlıklı rol oynadığı konusunda fikir vermez. Bu nedenle bu gruptaki hastalar ?nedeni saptanamayan? kategorisine ayrılır. Daha yeni tasarlanmış web-tabanlı yarı otomatize sistemler ise hastaya ait verileri kanıtların ağırlığına göre analiz eder ve en olası nedensel mekanizmayı ortaya koyar. Bu çalışmanın amacı; geleneksel yöntem olan TOAST (Trial of ORG 10172 in Acute Stroke Treatment) sistemi ile daha yeni CCS (Causative Classification of Stroke) sistemini kullanarak; iskemik inme sınıflaması yapan değerlendiriciler arasındaki uyumu araştırmaktır. Bunun için hem inme konusunda deneyimli uzmanlar (inme nörologları), hem de genel nöroloji pratiği içinde inme hastası izleyen daha deneyimsiz uzmanlar (genel nörologlar) çalışmaya katılmıştır. Deneyimsiz değerlendiriciler ile deneyimli değerlendiriciler arasındaki uyumun CCS ile artacağı; bunun yanı sıra CCS ile saptanan ?nedeni saptanamayan? grubun, TOAST ile karşılaştırıldığında daha az oranda bulunacağı varsayılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi İnme Ünitesine ardı sıra yatan 50 akut iskemik inme hastası alındı. Her hastanın hem TOAST hem de CCS?ye göre alt tiplemesi yapıldı. Hastaları izleyen sabit ekip tarafından oluşturulan bu tanılar `referans görüş? olarak kabul edildi. İki inme nöroloğu ve iki genel nörolog, birbirlerinden bağımsız değerlendirme yapmak üzere çalışmaya katıldı. Değerlendiriciler için her hastaya ait ayrıntılı dosya hazırlandı. Hasta dosyaları 10 olguluk klasörler halinde ayrıldı ve her değerlendiriciye orijinal TOAST yayını ile birlikte gönderildi. Değerlendiricilerden, kriterlere tamamen sadık kalmalarının önemi belirtilerek TOAST sınıflamasına göre 5 alt tipten birini formda işaretlemeleri istendi. Elli olgu tamamlandıktan sonra en az iki ay ara verildi ve olgu numaraları değiştirildi. Bu arada, değerlendiricilere CCS sistemine ilişkin yayınlar gönderildi. İnternet sayfasından eğitim vakalarının testleri yaptırıldı ve daha sonra yine internet üzerinden her bir araştırmacının sertifiye olması istendi (http://ccs.martinos.org). Sertifikasyon belgeleri alındıktan sonra CCS?ye göre değerlendirilmek üzere olgular farklı klasörler ve numaralarla tekrar gönderildi. Bütün veriler toplandıktan sonra her bir araştırmacının hem TOAST hem de CCS sistemine göre referans görüşle olan uyumu değerlendirildi. Bunun dışında; ikili olarak genel nörologların, ikili olarak inme nörologlarının ve nihayet dörtlü olarak bütün değerlendiricinin uyumuna bakıldı. Verilerin istatistiksel analizi ?SPSS 15.0 for Windows? paket programı kullanılarak gerçekleştirildi. Değerlendiriciler arası güvenilirlik kappa (?) istatistiği kullanılarak belirlendi. ? değeri > 0,80 ise `mükemmel? uyum, 0,61?0,80 arasında ise `güçlü? uyum, 0,41?0,60 arasında ise `orta? derecede uyum olarak kabul edildi. İkiden fazla değerlendiricinin çoklu uyum analizi için Fleiss kappa kullanıldı. Bulgular: İki inme nörologunun referans görüşle uyumu TOAST sınıflaması için güçlü bulundu. Kappa değerleri sırasıyla 0.77 (%95 CI 0.60?0.94) ve 0.67 (%95 CI 0.52?0.83) idi. Aynı değerlendiricilerin CCS sınıflamasına göre referans görüşle uyumu ise 5 alt tip için mükemmel olarak saptandı. Kappa değerleri sırasıyla 0.83 (%95 CI 0.68?0.99) ve 0.86 (%95 CI 0.71?1.02) idi. İki genel nöroloğun referans görüşle uyumu TOAST sınıflaması için yine güçlü bulundu. Kappa değerleri sırasıyla 0.76 (%95 CI 0.60?0.91) ve 0.78 (%95 CI 0.61?0.94) idi. CCS sınıflamasında göre referans görüşle uyum ise 5 alt tip için bir değerlendiricide güçlü iken, diğer değerlendirici için mükemmel olarak saptandı. Kappa değerleri sırasıyla 0.70 (%95 CI 0.55?0.86) ve 0.89 (%95 CI 0.73?1.05) idi. İki inme nörologunun kendi aralarındaki tanı uyumu; hem TOAST hem de CCS sınıflaması için güçlü bulundu. Kappa değerleri CCS için sırasıyla 0.61 (%95 CI 0.45?0.77) ve 0.78 (%95 CI 0.62?0.94) idi. İki genel nörologun kendi aralarındaki tanı uyumu; hem TOAST hem de CCS sınıflaması için güçlü bulundu. Kappa değerleri sırasıyla 0.64 (%95 CI 0.48?0.80) ve 0.75 (%95 CI 0.60?0.91) idi. Son olarak; dört değerlendiricinin tümü ele alındığında, TOAST sınıflaması için uyum orta düzeyde idi. Kappa değeri 0.59 (%95 CI 0.52?0.65) idi. Aynı değerlendirme CCS sınıflaması için yapıldığında uyum güçlü idi. Kappa 0.75 (%95 CI 0.68?0.81) değerine yükseldi. Referans görüşün de katıldığı 5 değerlendiricinin yaptığı toplam 500 değerlendirmede , ?nedeni saptanamayan? olgu sayısı TOAST sınıflamasında 73 (%29.2) iken CCS sınıflamasında bu guptaki olgu sayısı 54 (%21.6) idi. Sonuç: TOAST ile karşılaştırıldığında, CCS sınıflaması hem inme nörologlarında hem de genel nörologlarda uyumu artırdı. CCS sınıflamasıyla `nedeni saptanamayan? grupta %7.6 oranında düşüş görüldü. Anahtar kelimeler: Akut iskemik inme, etiyolojik sınıflandırma, CCS, TOAST

Beyin iskemisiEtyolojiSerebrovasküler bozukluklar+2
Refik Kunt
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik kolesistektomide farklı insüflasyon akışlarıyla oluşturulan pnömoperitoneum basıncının neden olduğu hemodinamik değişikliklerin serebral oksijenizasyon üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda pnömoperitoneumun düşük akış (10Lt/dk) ve yüksek akış (40 Lt/dk) ile oluşturulduğu iki farklı hasta gruplarında, hemodinamik değişiklikler ile serebral oksijenizasyon arasındaki etkileşimi, serebral oksimetreyi kullanarak kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, ters Trendelenburg'da, elektif şartlarda, laparoskopik kolesistektomi operasyonu gerçekleştirilen, 18-65 yaş aralığında, ASA I-III sınıflamasına dahil toplamda 69 hastada, prospektif randomize olarak gerçekleştirildi. Çalışma sonunda hastalardan 61'inin verileri değerlendirildi. Hastalar, preoperatif insüflasyon akış hızlarına göre düşük akış (10 Lt/dk) ve yüksek akış (40 Lt/dk) olarak, rasgele iki gruba ayrıştırıldı. Anestezi süresince hastaların hepsine %50/%50 oranında oksijen/hava karışımıyla birlikte sevofluran %2 oranında kullanıldı. Operasyon boyunca remifentanyl infüzyonu sağlandı. Hastaya standart monitorizasyon (Elektrografi ile kalp hızı, sistolik arter basıncı, ortalama arter basıncı, diastolik arter basıncı, end-tidal korbondioksit değerleri, periferik oksijen saturasyonu) ile sağ ve sol serebral oksijen saturasyon (rSO2) monitorizasyonu uygulanarak, değerler indüksiyondan hemen önce, indüksiyon sonrası, pnömoperitoneum başlangıcı, pnömoperitoneumun 1. dk, 3. dk, 5. dk, 10. dk, 15. dk, 30. dk, 60. dk ve 90. dakikalarda, cerrahi işlem bitiminde ve anestezi sonunda kaydedildi. Bulgular: Düşük akış (DAK) ve yüksek akış (YAK) grupları arasında; yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi ortalamaları, ASA sınıflamaları, kronik hastalık varlığı ve sigara içme öyküsü arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DAK ve YAK grupları arasında; hemodinamik (kalp atım hızı, sistolik, ortalama ve diastolik arter basınçları, end-tidal karbondioksit değerleri ve periferik oksijen saturasyonu) parametreler karşılaştırıldığında, gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). DAK ve YAK gruplarında; tüm ölçüm zamanlarındaki sol rSO₂ değerlerinin pnömoperitoneum başlangıcı değerlerine göre değişim durumları kıyaslandığında, gruplara göre farklı zamanlardaki değişim durumları arasında pnömoperitoneum sonrasının 3. dakikası dışında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (p>0,05). Pnömoperitoneum sonrası 3. dakikada, pnömoperitoneum başlangıcına göre %20 ve daha fazla azalma olanların tamamı YAK grubunda yer almaktadır ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,044). YAK grubunda, pnömoperitoneum süresince 4 hastada serebral oksijen satürasyonunda %20 üzerinde düşüş olduğu tespit edildi. Sonuç: Pnömoperitoneumun düşük akış (10Lt/dk) ve yüksek akış (40 Lt/dk) ile oluşturulduğu, iki farklı hasta gruplarında, grup içi ve gruplar arası hemodinamik parametreler kıyaslandığında, istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Buna rağmen, serebral oksijen satürasyon değerleri bazale göre kıyaslandığında gruplar arasındaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Serebral oksijenizasyonun; DAK grubunda, YAK grubuna göre daha iyi korunduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik kolesistektomi, hemodinami, pnömoperitoneum, near infrared spectroscopy, serebrovasküler dolaşım

BasınçHemodinamiklerKolesistektomi+6
Ergün Gökcen
Karadeniz Technical University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Serebral paralizili çocuklarda bobath nörogelişimsel tedavi yaklaşımının yürüme parametreleri üzerine olan etkileri

Çalışmamız, serebral paralizili (CP) çocuklarda Bobath nörogelişimsel tedavi(NDT) yönteminin yürüme parametreleri üzerine olan etkilerini incelemek amacıile yapıldı. Çalışmamıza, yaşları 4?17 yıl arasında değişen unilateral spastik CPtanısı alan 15 olgu katıldı. Sosyodemografik ve tanımlayıcı verilerin yanı sıraolgular tedavi öncesi ve sonrasında kaba motor fonksiyonlar, kas tonusu, eklemhareket açıklığı, alt ekstremite uzunluğu, fonksiyonel durum, denge, yaşamkalitesi, yürümenin kinetik, kinematik ve zaman-mesafe karakteristikleri ile enerjitüketimi açısından değerlendirildi. Olgular NDT yöntemi ile 12 hafta boyuncahaftada üç seans olacak şekilde toplam 36 seans tedaviye alındı. Uygulanantedavi sonrası olguların kaba motor fonksiyon puanları, motor ve toplamWeeFIM puanları, dinamik ve statik denge indeks puanları ve sağlıkla ilgiliyaşam kalitesinin arttığı ve yürüme sırasında tüketilen enerji miktarlarınınazaldığı saptandı (p<0.05). Buna karşın kas tonuslarında, etkilenen taraf dizinaktif fleksiyon ve ekstansiyonu ve kalça eksternal rotasyonu (p<0.05) dışındakieklem hareket açıklıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilemedi(p>0.05). Yürümenin incelenen etkilenen taraf salınım fazındaki maksimumayak bileği dorsifleksiyon açısı dışındaki kinematik değişkenler ve zamanmesafeözellikleri ile kinetik değişkenler açısından tedavi sonrasında istatistikselolarak anlamlı bir değişim bulunmadı (p>0.05). NDT yönteminin unilateralspastik CP'li çocukların yürüme parametrelerinden salınım fazındaki maksimumayak bileği dorsifleksiyon açısı ile enerji tüketim düzeyi üzerine olumlu etkisininolduğu saptanmıştır. Bu etkinin çocukların dengelerindeki düzelmeye bağlıolduğu düşünülmektedir. Bobath NDT yönteminin etkinliğini belirlemeyiamaçlayan daha sonra yapılacak çalışmaların erken yaşlarda, geniş seriliörneklemlerle, randomize kontrollü bir çalışma düzeni içerisinde ve izlemperiyotlarını içerecek şekilde planlanması önerilir.Anahtar Kelimeler: Serebral Paralizi, yürüme, nörogelişimsel tedavi,oksijen tüketimi, yaşam kalitesi

Oksijen tüketimiParaliziSerebrovasküler bozukluklar+4
Duygu Türker
Başkent University · Institute of Health Sciences
2009
00

Related subjects