Hospitalization
75 theses under this subject heading
Hospitalize hastaların disfaji, malnütrisyon & sarkopeni tarama testleri ile değerlendirilmesi
Disfaji, sarkopeni, malnütrisyon ve kırılganlık yaşlılık döneminin önde gelen sorunlarından olmakla birlikte hastaneye yatan hastalarda sık görülmekte ve sonlanım üzerine olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Hastaların büyük kısmının öncelikli belirttiği şikayeti bulunmadıkça bu tablolar ikinci plana bırakılmaktadır. Bu çalışmanın amacı hastaneye yatan hastaların belirtilen sendromlara yönelik prevalanslarını ortaya koymak ve ilişkili faktörleri tanımlamaktır. Çalışmaya HÜTF Hastaneleri İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı (ABD) ve Genel Cerrahi ABD yataklarına kabul edilmiş olan 414 hasta dahil edildi. Hastalar başlangıçta belirtilmiş sendromlar açısından Türkçe validasyonları yapılmış tarama testleri ile değerlendirildi. Test sonuçlarına göre ve kabul edildikleri servislere göre kategorize edilen hastalar ilişkilendirilerek prevalans ve lojistik regresyon analizleri yapıldı. Değerlendirilen 414 hastada ortalama ±SD yaşının 55.14 (±17,07) olduğu ve disfaji prevalansının %43,5, malnütrisyon riskinin %54,8, olası sarkopeni prevalansının %69,5 ve kırılganlık prevalansının %38,4 olduğu görüldü. Regresyon analizinde disfaji riskinin erkek cinsiyet, kırılganlık ve malnütrisyon riski ile ilişkili olduğu görüldü. Malnütrisyon riski için geriatrik yaş, multimorbidite varlığı, disfaji varlığı, olası sarkopeni ve kırılganlık durumlarının bağımsız ilişkili faktörler olduğu gösterilen çalışmada olası sarkopeni için cerrahi dışı servis yatışı, erkek cinsiyet, nütrisyonel risk varlığı ve kırılganlık durumları bağımsız ilişkili faktörler olarak tanımlandı. Kırılganlık için ise geriatrik yaş, cerrahi dışı servis yatışı, hipertansiyon, malignite varlığı, disfaji, nütrisyonel risk varlığı ve olası sarkopeni bağımsız ilişkili faktörler olarak tanımlandı. Yüksek prevalans ile görülen bu sendromların hastaneye yatan her hastanın yatışında değerlendirilmesi ve riskli görülen hastalara erken nütrisyonel ve fiziksel desteğin sağlanmasının olası komplikasyonları önleyebileceği düşünüldü. Olası sarkopeni prevalansının literatür verilerinin üstünde olması nedeniyle ileri çalışmalarla desteklenmesinin uygun olacağı düşünüldü.
Zorunlu yatış kararı ile sağlık kuruluna başvuran hastaların birinci derece yakınlarının kaygı düzeyleri, olumsuz yaşantı sonrası stres düzeyleri ve bakım yüklerinin zorunlu yatış kararı olmayan hasta yakınları ile karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı zorunlu yatışla sağlık kuruluna başvuran bireylerin birinci derece yakınlarının kaygı düzeyleri ve olumsuz yaşantı sonrası stres düzeylerini belirlemek ve bakım yükünü değerlendirmek ve istemli yatış kararı verilen hasta yakınları ile karşılaştırmaktır. Çalışmaya Samsun Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Sağlık Kurulu tarafından zorunlu yatış kararı verilen 100 hastanın yakını ve istemli yatışı uygun görülen 93 hastanın yakını dahil edilmiş ve katılımcılara kaygı, olumsuz yaşantıların yarattığı stres ve bakım yükü düzeylerini ölçen çeşitli ölçekler uygulanmıştır. Katılımcılara ölçekler uygulanmadan önce çalışmanın içeriği ve uygulanacak ölçekler açıklanmış, yazılı onam formu alınmıştır. Sosyodemografik ve Klinik Veri Formunun yanında Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI), Olayların Etkisi Ölçeği (IES-R), Bakım Verme Yükü Ölçeği (CB) kullanılarak veriler toplanmış ve analiz edilmiştir. Ulaşılan sonuçlara göre zorunlu yatış kararı verilen hastaların yakınlarında durumluk ve sürekli kaygı düzeyleri, yatış sürecinden olumsuz etkilenme düzeyleri ve bakım yükü istemli yatış kararı verilen hasta yakınlarına göre daha yüksek düzeyde olduğu tespit edilmiştir
Çocuk acil gözlem odasında izlenen hastalarda pediatrik erken uyarı skorunun ve pediatrik yatış riski skorlaması ıı'nin etkisinin değerlendirilmesi
Bir çocuk acil polikliniğinin en önemli özelliklerinden biri hastaların yatarak ya da ayakta tedavi alabileceği kararının doğru şekilde verilmesidir. Bu nedenle acil servislerde hastalıkların ciddiyetinin değerlendirildiği çalışmalarda genellikle hastaneye yatışlar kullanılmaktadır. Ancak kritik hastanın belirlenmesi ya da yatış gerektirecek hastaların kısa bir sürede tespit edilmesi bazen çok güç olabilmektedir. Bu nedenle hastaların kötüleşme potansiyelini önceden görebilmek ve zamanında müdahale yapabilmek için kolay uygulanabilen, objektif ve fizyolojik parametreleri içeren skorlamalara ihtiyaç duyulmaktadır. Pediatrik Erken Uyarı Skoru (PEUS) ve Pediatrik Yatış Riski Skorlaması II (PRISA II) bu amaçla geliştirilmiştir. Bu çalışmada; triyajda, gözlem odasına kabul sırasında, izlemin 6. saatinde ve gözlem odasından yatış sırasında bakılan PEUS skoru ile gözlem odasına kabul sırasında bakılan PRISA II skorlarının servise ve yoğun bakımlara yatışları göstermedeki etkinliği değerlendirildi. Çalışmaya 1 Temmuz 2019-31 Aralık 2019 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk acil polikliniğine herhangi bir nedenle başvuran ve çocuk acil gözlem odasına alınan hastalar dahil edildi. Hastaların %40,7'si hastaneye yatırılırken, %6,6'sı çocuk yoğun bakım ünitesinde izlendi. Triyajda değerlendirilen PEUS skorundaki her bir puanlık artışın hastane yatış riskini 1,37 kat, yoğun bakım yatış riskini de 1,48 kat arttırdığı görüldü. Yüksek PEUS ve PRISA II skorlarının hastane ve yoğun bakım yatışı ile ilişkili olduğu, kesilme noktası olarak PEUS ≥ 2 ve ≥ 3, PRISA II skoru ≥11 ve ≥16 olduğu görüldü. Ancak PEUS skoru ≥ 3'ün hastane yatışını, PEUS skoru ≥ 4'ün de yoğun bakım yatışını daha yüksek özgüllük ve doğrulukla öngörebildiği görüldü. Sonuç olarak acil gözlem odasına alınan hastaların yatış kararını verirken yüksek PEUS ve PRISA II skorlarının mutlaka ciddiye alınması gerektiği, ancak düşük skorların yatışı dışlamada yetersiz kaldığı; gözlemin 6. saatindeki PEUS skorunun 4 veya daha üzeri olması halinde hastanın yatırılmasının düşünülüp taburcu edilmemesi gerektiği, PEUS skorunun daha çok medikal hastalıklarda hastane yatışını gösterebildiği görüldü. Acil servislerden hastaneye hasta yatışını belirlemede kullanılacak daha farklı kriterlere ve mevcut skorlar ile yapılan daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Plasenta previa olgularının yönetimi ve yatırarak takip kriterlerinin belirlenmesi
Bilgi birikimi ve baş döndürücü teknolojik gelişimlere rağmen peripartum kanamalar maternal morbidite ve mortalitenin nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Plasenta previa olguları modern obstetri pratiğinin yönetilmesi zor hasta gruplarından birisini oluşturmaktadırlar. Literatür genişçe değerlendirildiğinde özellikle hospitalizasyon zamanı açısından net bilgiler görülememektedir. Yapılan prospektif klinik çalışmaya 2016-2019 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran plasenta previa olguları dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan katılımcı sayısı 98'dir. Olguların yaşı, geçirdikleri gebelikler, doğumları hazırlanan olgu formu ile kayıt altına alınmıştır. Plasenta previa olgularında çok sık görülen ve klinik sonuçlar için anlamlı olan kanama miktarı ve zamanı hazırlanan olgu formları ile kayıt altına alınmıştır. Kanama takibi gebelik sonlanana kadar sürmüştür. 32. gebelik haftasında olgular vajinal ultrasonografi ile gri skala ve doppler parametleri olmak üzere değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 28. haftadan önce kanamanın olması ve/veya iki ve daha fazla kanama atağının olmasının acil sezaryen ihtiyacı ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur ve bu ilişki istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,05). Servikal uzunluğun 30 mm'den daha kısa olmasının acil sezaryen ile ilişkisi gösterilmiştir ve bu ilişki istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,05). Gebelik sayısı ve geçirilmiş sezaryen sayısı ise plasental invazyon patolojileri ile istatistiki anlamlı olarak ilişkilidir (p<0,05). Ayrıca yapılan çalışma ile elde edilen önemli bir bilgi olarak, plasenta previalı olgularda acil sezaryen ihtiyacı ile invazyon patolojileri arasında bir ilişki gösterilememiştir (p=0,241). Plasenta previalı hastaların yönetimi için donanımlı cerrahi ekip, tecrübeli bir anestezi grubu ve her an yüksek düzeyde destek sağlayabilecek bir aktif kan merkezinin varlığı zaruridir. Sonuç olarak hangi hastanın acil cerrahi müdahale için yüksek risk taşıdığının belirlenmesi yönetimin kişiselleştirilmesi ve aylarca süren hastane yatışlarının önlenmesi için önemlidir.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları yoğun bakım ünitesine son 5 yılda yatan hastaların epidemiyolojik özelliklerinin incelenmesi
Bu çalışmada, Ocak 2010-Eylül 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesinde yatırılan hastalar (n=3438) incelenmiştir. Hastaların %51.19'u (n:1760) erkek, %48.81'i (n:1678) kadındır. Erkek hastaların yaş ortalaması 60.62 yıl, kadın hastaların yaş ortalaması 62.17 yıldır. Bizim çalışmamızda da 2010 yılından itibaren hasta yatış sayısında yaklaşık 2 katı bir artış olmuştur. Bu artış 65 yaş üstü hastalarda 2 katın üstünde seyretmiştir. Yoğun bakım hastalarının çoğu acil servis ve yatan hasta servislerinden transfer edilmiştir. Genel ve 65 yaş üstü hastaların hem yatış sayısında hem de taburculuğunda belirgin artış olmuş ve mortalite oranları belirgin şekilde düşmüştür. Tüm yıllarda tüm mortalite oranları arasında en yüksek mortalite oranı yaklaşık %50 ile hematolojiye aittir. Hematolojide mortalitenin en önemli nedeni olarak febril nötropeni sonrası gelişen sepsis/septik şok gözlemlenmektedir. Bizim araştırmamızda ise mortalite oranımız %28.82 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda özellikle dikkati çeken 65 yaş üstü hasta sayısının artması, mortalite oranın düşmesi bu yaş grubuna yönelik daha aktif ve verimli yaklaşımların ortaya konması gerektiğini göstermektedir. Febril nötropenik hastaların eğitimi ve enfeksiyon kontrol önlemlerinin dikkatle uygulanması konusunda azami titizliğin gösterilmesi enfeksiyon ve mortalite oranını belirgin düzeyde azaltacaktır. Ayriyeten servis hijyeni, akılcı antibiyotik kullanımı, antibiyotik direnci, enfeksiyon etkeni açısından özellikle hematoloji servisi olmak üzere tüm hastanede ileri ve ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Onkoloji servis ve polikliniğinde takip edilen hastalarda, tanı öncesi ve/veya sırasındaki bazal ürik asit ve hemogram parametrelerinin ölüm ve sağkalım üzerine etkisi
Amaç: Ürik Asit (ÜA) bir çok hastalıkta risk faktörü olarak suçlanmış; yüksekliği gut, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olarak değerlendirilmiştir. Bunun yanında Parkinson Hastalığı, Multipl Skleroz ve Alzheimer Hastalığı olanlarda yüksek ÜA seviyesinin protektif olduğu gösterilmiştir. Fakat özellikle malign hastalıklara yol açma veya hastalıkları önleme açısından yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar ortaya çıkmıştır. Yöntem: Ocak 2014 tarihinden Ağustos 2015 tarihine kadar Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Bilim Dalına poliklinik ve/veya servise başvuran hastaların tanı sırasında ve/veya en geç 1 ay içerisindeki ÜA sonuçları ile ölüm ve sağ kalım arasında bir ilişki olup olmadığı ve prognoz tayini açısından değerinin olup olmadığı araştırılmıştır. Bulgular: 997 hastanın 428'inin (%43) ÜA değerlerine ulaşıldı. Ortalama ÜA değerleri tüm hastalar için 4,79 (± 1,82) mg/dl, yaşayan hastaların (260 kişi, %65) 4,57 (± 1,53) mg/dl, ölen hastaların ise (140 kişi, %35) 5,20 (± 2,22) idi (p=0,0006). Erkekler için ÜA referans aralığı 3,5-7,2 mg/dl, kadınlar için 2,6-6 mg/dl olarak alındı. 336 hastanın ÜA'i normal, 62'sinin yüksek ve 30'unun düşük olduğu görüldü. ÜA değerlerini düşük, normal ve yüksek olarak değerlendirdiğimizde 148(428) hastada ortalama sağkalım süresi düşük grupda 18,201 ± 1,426 ay (95% CI 15,407-20,995), normal grupta 70,962 ± 10,244 ay (%95 CI 50,884-91,041) ve yüksek grupda 20,571 ± 2,779 ay (95% CI 15,125-26,017) olarak bulundu. Her 3 grubu karşılaştırdığımızda düşük grupla normal grup arasındaki yaşam süreleri anlamlı (p=0,030), yüksek grupla normal grup arasındaki yaşam süreleri de anlamlı (p=<0,001) olarak bulundu. Düşük grupla yüksek grup karşılaştırıldığında sağkalım açısından bir anlam olmadığı saptandı (p=0,304). Sonuç: ÜA'in hem pro-oksidan hem de anti-oksidan özelliklerinin olduğu; normal değerlerde anti-oksidan, düşük veya yüksek değerlerde ise Pro-oksidan olarak davrandığını görünmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ürik Asit, Kanser, Mortalite
Hastanede yatan hastaların uyku kalitesi ve uyku durumlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Uyku insan yaşamında yeme, nefes alma, boşaltım kadar önemli bir fizyolojik gereksinimdir. Dolayısıyla uyku kalitesi bireyin iyilik halini, işlevsel durumunu ve yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir faktördür. Bu araştırma, hastanede yatan hastaların uyku kalitesi ve uyku durumlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacı ile tanımlayıcı-kesitsel olarak planlandı. Araştırma İstanbul ilinde bir vakıf üniversitesinin iki hastanesinde yatan, yatışının en az birinci haftasını doldurmuş 100 hasta üzerinde gerçekleştirildi.Veri toplama araçları olarak "Tanımlayıcı Özellikler Soru Formu'',"Uyumayı Etkileyen Faktörler Formu(UEFF)'' ve "Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi'' (PUKİ) kullanıldı.Araştırma öncesinde gerekli kurum izni ve etik kurul onayı alındı.Verilerin istatiksel analizi SPSS programı kullanılarak gerçekleştirildi. Verilerin analizleri sayı-yüzde, Mann-Whitney-U testi,Kruskal Wallis ve Spearman'skorelasyon ile yapıldı.Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 54,18±14,181 bulundu.Hastaların UEFF puan ortalaması 84,27±16,047 bulundu. Hastaların %91'inin hastaneye yattıktan sonra uyku düzeninde değişiklik olduğu,%82 'sinin hastanedeki gürültü nedeniyle uyku düzenlerinin etkilendiği ve en önemli gürültü nedeninin diğer hasta ve refakatçilerin sesi (%30) olduğu belirlendi. Araştırmaya katılan hastaların %22'si uykularını çok kötü olarak nitelediler.Tüm yaş gruplarında PUKİ puan ortalaması beşten büyüktür. Uyku kalitesi iyi olan hastaların Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi puanları hastalık öncesi ve sonrasına göre karşılaştırıldığında aralarında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,001).Sonuç olarak hastanede yatan hastaların gürültü nedeniyle uyku süreçlerinin olumsuz etkilendiği ve hastaların uyku kalitesinin ciddi oranda bozulduğu saptandı.Çalışma sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda hastanede yatan hastaların periyodik olarak uyku kalitelerinin değerlendirilmesi ve bu doğrultuda kurumsal düzenlemelerin yapılması, hastanede uyku kalitesini bozan faktörlerin azaltılması ya da yok edilmesi ve uyku kalitesini arttırmaya yönelik hemşirelik girişimleri planlanmalıdır.
KTÜ Farabi Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde uzayan yatıştaki hastaların kuruma maliyetinin belirlenmesi
Sağlık sistemi ve ekonomik sistem birbiriyle yakından ilgilidir. Küreselleşmenin sonucunda iktisadi alanda gerçekleşen değişme ve gelişmelerden sağlık sektörü de etkilenmiştir. Bu nedenle ekonomik ve sosyal hayatta yaşanan tüm olaylar sağlık sistemini yakından etkilemektedir. Hastane işletmeleri sağlık hizmetlerinin sunumunda, toplumun bedenen-ruhen sağlıklı olmasına ve sağlıklı bir yaşam sürmede önemli görevleri olan hizmet işletmeleridir. Sağlık hizmetlerinin sunumunda kıt kaynakların en etkin ve verimli şekilde kullanılması açısından sağlık hizmetlerine ayrılan sınırlı kaynakların optimal şekilde değerlendirilmesi ve üretimde etkinliğin sağlanması noktasında sağlık kurumlarının bir işletme olarak algılanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle maliyet bilgileri; hastane işletmelerinde kaynakların en verimli şekilde değerlendirilmesini ve yöneticilerin karar alma mekanizmalarını en doğru şekilde kullanmasını sağlar. Bu çalışmada, Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde 2012, 2013, 2014 yıllarında uzayan yatış hastalarının, hastaneye olan maliyetlerinin analiz edilerek belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma sonucunda, uzayan yatış hastalarının maliyetlerinin incelenerek; hastanenin yapısı ve işleyişinin anlaşılmasında etkili olabilecek bilgi kaynakları elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Hastane İşletmesi, Maliyet Kontrolü, Uzayan Yatış
Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi'nde yatarak tedavi gören mental retardasyonlu (MR) çocukların maliyet analizi
Bu çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Farabi Hastanesinde Yatarak Tedavi Gören Mental Retardasyonlu Çocukların Hastaneye Maliyetini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma 01.01.2014 -30.05.2014 tarihleri arasında KTÜ Farabi Hastanesi'nde yatarak tedavi gören 4-18 yaş arası 40 hasta (10 kız 30 erkek) ile yapıldı. Veriler bu hastaların dosyalarından ve 01.06.3013 - 30.05.2014 tarihleri arasında kurumun bir yıllık fatura bilgilerinden elde edildi. Hastaların %25'i kız, %75'i erkektir. Hastaların %47.5'i köyde yaşamakta, %65'inin sosyal güvencesi SSK, %57.5'inin geliri 900 TL'nin altındadır. Annelerin %45'inin hamilelik yaşı 29'dan küçüktür. Aile'lerin %35'inde 1.derece akraba evliliği bulunduğu görülmektedir. Hastaların %55'i hipoksik doğum yaşamış, %70'i ise epilepsi-konvülsiyon geçirdiği görülmüştür. Hastaların %45'inin ağır MR hastası olduğu ve en sık %35 oranında alt solunum yolu enfeksiyonu (ASYE) ile hastaneye başvurduğu ortaya konmuştur. Çok ağır MR grubunda olan hastalar hastanede bir yılda ortalama 121.5 gün tedavi görmüş ve hastalara uygulanan tedavinin toplam maliyeti ortalama 67259,60 TL olduğu anlaşılmıştır. Bu çalışma sonucunda MR'li çocukların ve bu hastalığa ek enfeksiyon (ASYE, bronşit-astım, epilepsi-konvülsiyon, malnütrisyon, üriner sistem enfeksiyonu vb.) gibi nedenlerle hastanede yattıklarını, bunların da tedavi ve bakım maliyetlerini önemli oranda artırdığı ortaya konmuştur.
Psikiyatri kliniğinde yatan hastaların intihar olasılığı ve yaşamı sürdürme nedenleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Araştırma Ankara ilinde bulunan ve yataklı kliniği olan Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri ve Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Şubat-Mayıs 2016 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini çalışmaya katılmayı kabul eden 192 hasta birey oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; Kişisel Bilgi Formu, İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ), Yaşamı Sürdürme Nedenleri Envanteri (YSNE), Beck Depresyon Envanteri (BDÖ) ve Gönüllü Olur Formu kullanılmıştır. Elde edilen verilerin IBM SPSS 21.0 paket programlarında sayı, yüzde, frekans, ortanca, ortalama, standart sapma, Kruskal Wallis H, Mann Whitney U, korelasyon ve adım adım (stepwise) regresyon yöntemi kullanılarak analizi yapılmış olup istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Araştırmada intihar olasılığı yüksek olan hasta bireylerin daha az yaşamı sürdürme nedenlerine sahip olduğu ve depresyon seviyelerinin yüksek olduğu bulunmuştur. Depresyon, intihar düşüncesi, yaşamı sürdürme nedenleri, kötü muamele görmek, eğitim düzeyi, gelir durumu ve yaş değişkenlerinin intihar olasılığına etkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır (F= 61.125; p<0.001). Psikiyatri kliniğinde yatarak tedavi gören hasta bireylerin tedavileri boyunca intihar olasılığını artıran ve intihara karşı koruyucu olan faktörler doğrultusunda izlenmesi önerilmektedir.
Malnütrisyon tanılı hastalarda enfeksiyon sıklığı ve hastaneye yatış sıklığının değerlendirilmesi
Amaç: Malnütrisyon, büyüme ve gelişme için gerekli olan besin öğelerinin yetersiz veya dengesiz alınması durumunda ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Ayrıca enfeksiyonların hem sıklığını hem de şiddetini arttırabilmektedir. Çalışmamızda çocuk hastalarda malnütrisyon ile enfeksiyon ve hastaneye yatırılma sıklıkları arasındaki ilişkinin araştırılmasını amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Ocak 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran 252 hasta dâhil edildi. Çalışma retrospektif olarak planlandı. Hastaların 126'sında malnütrisyon mevcutken (Grup 1) diğer 126'sında malnütrisyon yoktu (Grup 2). Hastaların yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, boy uzunluğu, yakınmaları, enfeksiyon sıklığı ve dağılımı, hastaneye yatış sıklığı ve süreleri incelendi. Malnütrisyonun enfeksiyon sıklığı, hastaneye yatış sıklığı ve süresi üzerindeki etkileri incelendi. Bulgular: Grup 1'deki hastaların %98,4'ünde ve Grup 2'deki hastaların %86,5'inde son bir yılda en az bir kez enfeksiyon hastalığı öyküsü vardı. Grup 1'deki hastaların %25,4'ü, Grup 2'deki hastaların %12,7'si hastaneye yatırıldı. Grup 1'deki hastaların yatış süresi 1,79 ± 3,68 (ortanca değer 0,0 gün), Grup 2'deki hastaların 0,68 ± 1,98 (0,0 gün) olarak bulundu. Enfeksiyon sıklığı, hastanede yatış sıklığı ve süresi Grup 1'deki hastalarda daha yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Tüm vücut sistemlerini etkiyerek çocukların büyüme ve gelişmesini etkileyen malnütrisyon aynı zamanda enfeksiyon hastalıklarının gelişmesine ve hastanede yatış sıklığı ve sürelerinde artışa neden olabilen çok önemli bir faktördür. Malnutrisyonun erken tanınması ve önlenmesi ile maliyetli enfeksiyon hastalıklarının sıklığı ve şiddetinin azalacağı, bu nedenle olan hastaneye yatışların ve ebeveyn iş gücü kayıplarının önüne geçilebileceği kanısındayız. Anahtar kelimeler: Malnütrisyon, Enfeksiyon Hastalığı, Hastanede Yatış
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı alevlenmesi ile hastaneye yatan hastaların bir yıl içindeki alevlenme sıklığını etkileyen faktörler
Bu araştırma, KOAH alevlenme ile hastaneye yatış risk faktörlerini incelemek amacıyla yapılan retrospektif bir çalışmadır. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Kliniğine 1 Ocak- 31 Mart 2018 tarihleri arasında KOAH alevlenme tanısı ile yatan hastaların taburcu olduktan sonra 1 yıl içinde yeniden ağır alevlenme ile hastane yatışları araştırılmıştır. Çalışmaya 101 hasta alındı, 38'i dışlanma kriterlerinden dolayı çıkarılarak toplam 63 hasta değerlendirmeye alındı. Veriler hasta dosyalarından, eksik bilgiler ise telefonla iletişime geçilerek edinildi. Yeniden alevlenme ile hastaneye yatan hastalar Grup 1, yatışı olmayanlar Grup 2 olarak adlandırıldı. Hastaların genel demografik, klinik, laboratuvar, radyolojik bulguları kayıt edildi. Alevlenme ile hastaneye yatan hastalar dışında alt analiz olarak alevlenme varlığı, alevlenme ile acile başvuru (Grup 3-4) ve mortaliteyi etkileyen faktörler de araştırıldı. Alevlenme ile hastaneye yatış sıklığı, acile başvuru sıklığı ve total alevlenme sayısı ile klinik demografik veriler karşılaştırıldı. Çalışmaya alınan hastaların %73'ünün (n=46) yeniden alevlenme ile acil başvurusu ve/veya yatışı olduğu, %54'ünün ise alevlenme ile yatışı olduğu saptandı. Hastaların %44.4'ünün (n=28) ise eksitus olduğu öğrenildi. Araştırmamızda FVC değeri (p=0.007) daha düşük, vücut kitle indeksi 25'in altında (p=0.034) ve depresif bozukluğu olanlarda (p=0.010) daha sık ağır alevlenme ile hastaneye yatışın olduğu saptandı. Vücut kitle indeksi daha düşük (p=0.020), hastanede yatış süresi daha uzun (p=0.026), PaCO2 45 mmHg'nın üstünde (p=0.002), Laktat değeri 2 ve üstünde (p=0.021) ve kardiyovasküler hastalığı (p=0.008) olanlarda mortalite daha yüksek bulundu. Acile alevlenme ile başvuranlarda daha düşük trombosit değerleri (p=0.021) ve daha yüksek CRP (p=0.015) düzeyleri saptandı. Sonuç olarak, KOAH'ta ağır alevlenme ve mortaliteyi etkileyen faktörleri araştırdığımız çalışmamızda, alevlenme ile hastaneye yatan hastaların yarısından fazlasının yeniden alevlenme geçirdiği ve bu hastaların 2 yıl içindeki mortalitelerinin yüksek olduğu saptandı. FVC değeri düşük olan, VKİ normal veya düşük olan hastaların ağır alevlenme açısından riskli olduğu, Karbondioksit retansiyonu, düşük VKİ, hastanede yatış süresi, Laktat ve LDH düzeyininde mortaliteyi etkileyen faktörler olduğu saptandı. KOAH alevlenme ile hastaneye yatan hastaların yeniden alevlenme riski ve mortalitesinin yüksek olduğu gözlendi. Bu hastalarda etkin pulmoner rehabilitasyon, yakın izlem, farmakolojik, non-farmakolojik tedavilerin yeniden gözden geçirilmesi, eşlik eden komorbiditelerin tedavisi gibi multidisipliner yaklaşım gerektiği düşünülmektedir.
Hastanede çocuğu yatan ebeveynlerin hemşire destek düzeyleri ve sağlık bakım memnuniyetleri
Ebeveynlere, çocuklarının hastanede yatışı sırasında sağlanan hemşirelik desteği, hemşirelik uygulamasının hayati bir bileşenidir. Hemşireler hastanede çocuğu yatan ebeveynlere destek olduklarında, ebeveynlerin hastanede kalma sürecini daha iyi yönettiği, sağlık bakım memnuniyet düzeylerinde artış olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada, hastanede çocuğu yatan ebeveynlerin hemşire destek düzeyinin ebeveyn memnuniyeti ile ilişkisinin ölçülmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ve kesitsel olan bu araştırma, Aralık 2019-Şubat 2020 tarihleri arasında, bir eğitim ve araştırma hastanesi genel çocuk servislerinde çocuğu yatan ve çalışmaya katılmayı kabul eden ebeveynler (f=143) ile yürütülmüştür. Araştırma verileri "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Hemşire Ebeveyn Destek Ölçeği (HEDÖ)" ve "PedsQL Sağlık Bakımı Memnuniyet Ölçeği (PedsQL-SBMÖ)" ile toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde; tanımlayıcı istatistikler, Cronbach's Alpha, bağımsız gruplarda t-testi (student t-test); tek yönlü varyans analizi (ANOVA) Mann-Whitney U testi, Kruskall-Wallis ve Spearman Korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırma kapsamına alınan ebeveynlerin yaş ortalamaları 32,30∓6,16 olup, ebeveynlerin HEDÖ ile PedsQL-SBMÖ toplam puan ortalamalarının sırasıyla; 64,16±20,75; 55,22±24,22 olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlerin yaşlarına göre HEDÖ kaliteli bakım verme desteği alt boyutundan aldıkları puan ortancaları ve ebeveynlerin öğrenim durumuna göre PedsQL-SBMÖ teknik beceri alt boyutundan aldıkları puan ortancaları arasındaki fark anlamlıdır (p<0,05). Araştırmaya katılan çocukların akut ya da kronik hastalığa sahip olma durumuna göre HEDÖ toplam puan ortancaları ile alt boyutlarından aldıkları puan ortancaları arasındaki fark anlamlıdır (p<0,05). Ebeveynlerin HEDÖ ile PedsQL-SBMÖ toplam puan ortalamaları arasındaki ilişki yüksek düzeydedir (r=0,755; p<0,001). Çocuğu hastanede yatan ebeveynlerin hemşire ebeveyn destek düzeyleri ve sağlık bakım memnuniyet düzeyleri orta düzeydedir. Ebeveynlerin hemşirelerden aldıkları destek düzeylerinin ve ebeveyn sağlık bakım memnuniyetinin istendik düzeyde olması için konu ile ilgili hizmet içi eğitimlerin verilmesi gereklidir.
Physicians opinions on ics/laba (inhaled corticosteroid/long acting beta 2 agonist) fixed combinations for chronic obstructive pulmonary disease (copd) treatment: A preliminary survey
Purpose: Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD), is a common, preventable and treatable disease. COPD is characterized by persistent airflow limitation that is usually progressive and associated with an enhanced chronic inflammatory response in the airways and the lung to noxious particles or gases. Exacerbations and comorbidities contribute to the overall severity in individual patients. COPD is a leading cause of morbidity and mortality worldwide and results in an economic and social burden that is both substantial and increasing. Inhaled corticosteroid/ long acting beta2 agonist (ICS/LABA) fixed combinations are commonly used drugs in COPD treatment. Inhaled Corticosteroids reduce the inflammation in lungs and beta2-agonists relax airway smooth muscle by stimulating beta2-adrenergic receptors. The aim of this thesis is to gather physicians' opinions on ICS/LABA fixed combinations for COPD. Materials & Method: In order to determine the impact of ICS/LABA fixed combinations on treatment, an expert opinion was investigated. Survey method was selected for data collection. Physicians' opinions and experiments for ICS/LABA fixed combinations on COPD treatment and their observations on disease treatment outcomes were gathered by the survey. The study was conducted at TÜSAD (Turkish Respiratory Society/Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği) Congress in Çeşme/İzmir in October 2012. Result and Conclusion: 91.5% of the respondents were pulmonary physician who were the target group of the survey. Most of physicians responded as the frequency and severity of exacerbations and the number of hospitalizations was decreased at patients which have been treated with inhale corticosteroid plus long acting beta2 agonist fixed combinations (ICS/LABA) in their daily practice. Similarly, most of physicians responded as Health Quality of Life, spirometer results and exercise capacity of patients were improved at patients who have been treated with inhale corticosteroid and long acting beta2 agonist fixed combinations (ICS/LABA) in their daily practice. According to the recent studies, the use of LABA/ICS fixed combinations in the severe stages of the disease is effective in reducing the long-term clinical impact of COPD and in optimizing the cost-effectiveness and the socio-economic convenience of therapeutic strategies by decreasing the number of exacerbations and hospitalizations. Our survey results showed that, most of Turkish physicians state that the number of exacerbations and hospitalizations were decreased at patients who have been treated with inhale corticosteroid and long acting beta2 agonist fix combinations (IKS/LABA). These results can give rise to thought that the use of LABA/ICS fix combinations may have a positive impact on cost of COPD treatment in Turkey by decreasing the number of exacerbations and hospitalization according to the Turkish physicians survey results. Key words: COPD, ICS, LABA, treatment cost, exacerbation, hospitalization.
Hastanede yatan çocuğun bakımına ebeveyn katılımının ebeveyn memnuniyetine, ebeveyn ve çocuk anksiyetesine etkisi
Araştırma, Hastanede yatan çocuğun bakımına ebeveyn katılımının ebeveyn memnuniyetine, ebeveyn ve çocuk anksiyetesine etkisinin incelenmesi amacıyla ön test- son test kontrol gruplu düzende yarı-deneysel olarak yapılmıştır. Araştırmaya basit randomizasyon yöntemi ile belirlenen çalışma grubuna 61, kontrol grubuna 61 olmak üzere toplam 122 çocuk ve ebeveyni alınmıştır. Araştırma verileri Ebeveynleri ve Çocuğu Tanıtıcı Bilgi Formu, Hastaneye Yatan Çocuklarda Ebeveyn Katılım Anketi, PedsQL Sağlık Bakımı Ebeveyn Memnuniyet Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği ve Spielberg Durumluk Kaygı Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, Ki Kare testi, Student T Testi, Mann Whitney-U Testi, Paired T testi, Wilcoxon testi kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol grupları Beck Anksiyete Ölçeği ön test ve son test puanları bakımından karşılaştırılmış, son testte gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). Çalışma ve kontrol grupları arasında, son test PedsQL Sağlık Bakımı Ebeveyn Memnuniyet Ölçeği bilgilendirme, aile katılımı, iletişim, teknik beceri, duygusal gereksinimler, genel memnuniyet alt boyutları ile ölçeğin toplam puan ve ortalama puanları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,001). Çalışma ve kontrol grupları ön test Spielberg Durumluk Kaygı Ölçeği puanları bakımından karşılaştırılmış, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilememiştir (p>0,05). Gruplar Spielberg Durumluk Kaygı Ölçeği son test puanları bakımından karşılaştırılmış, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). Çalışmada ebeveyn katılımının, ebeveynlerde sağlık bakımına yönelik memnuniyeti artırdığı, ebeveyn ve çocuğun anksiyetesini azalttığı sonucuna varılmıştır.
Apendektomi olan çocuklarda mentollü sakız çiğneme uygulamasının ameliyat sonrası bulantı, kusma ve hastanede kalış süresine etkisi
Araştırma apendektomi olan çocuklarda mentollü sakız çiğneme uygulamasının ameliyat sonrası bulantı, kusma ve hastanede kalış süresine etkisini belirlemek amacıyla deneysel araştırma olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini Nisan- Haziran 2022 tarihleri arasında Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahi kliniğinde yatan apendektomi geçiren 7-18 yaş grubundaki çocuklar oluşturdu. Araştırmanın örnekleminde ise ameliyat sonrası bulantı-kusması olan, araştırmaya katılmayı kabul eden ve örneklem seçim kriterlerine uyan toplam 60 çocuk (girişim=30, kontrol=30) yer aldı. Apendektomi sonrası çocuk kliniğe getirildikten sonraki ikinci saatten başlayarak, bulantısı ve kusması olan girişim grubundaki 30 çocuğa sakız çiğneyebildiği ve talimatları uygulayabildiği anda mentollü şekersiz sakız verilmiş ve ortalama 15 dakika çiğnemesi istenmiştir. Kontrol grubundaki çocuklara ise herhangi bir işlem yapılmadı. Araştırmanın verileri çocuğun tanıtıcı özellikleri ve postoperatif bulantı-kusma ve bağırsak fonksiyonlarına ilişkin anket formu ve BARF bulantı ölçeği kullanılarak toplandı. Araştırmanın istatistiksel analizleri için ki-kare testi, Mann-Whitney U testi, Fisher-Freeman-Halton testi, Spearman korelasyon katsayıları, Kruskal Wallis testi kullanıldı. Araştırma grupları ameliyat sonrası bulantı ve kusmaya neden olabilecek cinsiyet, yaş, BKİ, ameliyat türü, ailede ameliyat sonrası bulantı ve kusma öyküsü, ameliyat süresi gibi değişkenler açısından benzerdi (p>0,01). Sakız çiğneme döneminde ölçülen BARF skorunun girişim grubunda daha düşük değerde ve beklenildiği üzere de ön test dönemine göre hesaplanan fark skoru değerinin ise girişim grubunda daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Yapılan analiz sonucunda hastanede kalış süresine göre gruplar arasında anlamlı fark olduğu ve mentollü sakız çiğneme uygulamasının hastanede kalış süresini bir gün azalttığı saptandı (p=0,019). Sonuç olarak ameliyat sonrası bulantı şiddetinin ve hastanede kalış süresinin azaltılması amacıyla ameliyat sonrası dönemde sakız çiğneme uygulaması önerilebilir.
Acil servise üst gastrointestinal sistem kanamaları ile başvuran hastalarda vena kava inferior ve aort çapının ultrasonografi ile görüntülenmesinin yatış, taburculuk ve morbidite üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Gastrointestinal sistem (GİS) kanamaları yüksek mortalite, morbidite ve yatış maliyeti nedeniyle acil servis başvurularında kritik öneme sahip olmakla birlikte en sık üst GİS kanamaları görülür. Acil servise üst GİS kanama ile başvuran hastaların transfüzyon ihtiyacı, yatış ve taburculuk sürelerini saptamak için kullanılan altın standart bir skala ve/veya tetkik bulunmadığından ultrasonografi (USG) uygulaması, hızlı ve invaziv olmayan bir yöntem olarak kullanılabilir. Bu sebeple çalışmamızda üst GİS kanama ile başvuran hastalarda, vena kava inferior (VKİ) ve aort çapının USG ile görüntülenmesinin yatış, taburculuk, morbidite ve mortalite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Çalışmaya 01/02/2019 ile 01/10/2019 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi acil servisine başvuran 18 yaş üstü üst GİS kanamaya sahip 45 hasta ve kontrol grubu olarak hipovolemi görülmeyen 45 gönüllü dahil edildi. Hastaların VKİ ve aort çapları USG kullanılarak prospektif olarak kayıt edildi. Bulgular: Hasta grubunun yaş ortalaması 67±19 iken, kontrol grubunun 74±9 olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubu ve hasta grubu VKİ ekspiryum çapı, inspiryum çapı ve VKİ kollaps indeksi ortalama değerleri sırası ile 18,47±2,5 mm 15,2±2,4 mm ve 0,18±0,06; 15,56±3,6 mm, 13,2±3 mm ve 0,15±0,12 olarak bulunmuştur. Kontrol grubu ve hasta grubu aort suprarenal çapı ve infrarenal çapı ortalama değerleri sırası ile 24,3±2,2 mm ve 21,7±2,3 mm; 19,0±3,6 mm, 17,0±3,4 mm bulunmuştur. Tüm bu parametreler kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük değerler kaydedilmiştir (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda VKİ çapı, aort çapı ve VKİ kollapsibilite indeksi değerleri üst GİS kanamalı hastalarda daha düşük bulunmuştur ve acil serviste hastalığın tanısında yardımcı olarak kullanılabilmekle birlikte, değerlerdeki bu düşüşün hastaların taburculuk ya da yatış kararının verilmesinde bir etkisi belirlenememiştir. Ancak bu konuyla ilgili daha çok hastanın değerlendirildiği, çok merkezli ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Üst gastrointestinal kanama, vena kava infeior çapı, aort çapı, vena kava kollapsibilite indeksi
Madde kullanım bozukluğu olan bireylerin hastaneye yatışının aile bireylerinin psikolojik dayanıklılığı üzerindeki etkileri
Bu araştırma madde kullanım bozukluğu olan bireylerin hastaneye yatışının aile bireylerinin psikolojik dayanıklılığı üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amacıyla kesitsel olarak gerçekleştirildi. Araştırma 1 Şubat- 1 Mayıs 2019 tarihleri arasında İstanbul'da Avrupa Yakasında özel bir psikiyatri hastanesinde madde kullanım bozukluğu tanısı ile yatarak tedavi gören hastaların aile bireyleri ile gerçekleştirildi (n=40). Araştırmaya 29'u kadın (%72,5), 11'i erkek (%27,5) toplam 40 hasta yakını katıldı. 'Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği' ve 'Aile Bilgi Formu' uygulandı. Uygulanan formlardan toplanılan veriler SPSS Windows 22.0 paket programında değerlendirildi. Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği'nde hasta yakınlarının yapısal stil, gelecek algısı, aile uyumu, kendilik algısı, sosyal yeterlilik, sosyal kaynaklar olmak üzere altı alt boyut değerlendirildi. Buna göre eğitim durumu, hasta ile ilişki durumu, kronik hastalık durumu ve medeni durum arasında anlamlı ilişkiler tespit edildi. Tespit edilen bu anlamlı ilişkiler doğrultusunda, süreç içerisinde yatışın aile dinamiğini bozduğu, hasta yakınını hastadan kopardığı gibi algılar oluştuğu anlaşıldı. Bu nedenle, sağlık profesyonelleri içerisinde hasta ile en yakın temas halinde olduğu düşünülen psikiyatri hemşiresi, madde kullanım bozukluğu olan bireylerin hastaneye yatışının başladığı ilk günden itibaren taburculuğa hazırlanması sürecinde ailenin de bu yatış sürecinden nasıl etkilendiğini göz önünde bulundurarak planlaması gereken tüm girişim ve yaklaşımlarda birey ve aile için danışman rolüne sahiptir. Bu çalışmada hasta yakınlarının psikolojik dayanıklılığının üzerinde psikiyatri hemşiresinin "danışmanlık" rolünün önemi vurgulanmıştır. Bu çalışmaya benzer çalışma yapacak olan araştırmacıların daha çok sayıda hasta yakını ile çalışma yapılması önerilmektedir.
Gebelikte bulantı kusması olan kadınların hastaneye yatış endikasyonunun belirlenmesinde PUQE (Pregnancy-Uniqe Quantification of Emesis and Nausea) skorlaması ile fizik muayene bulguları ve laboratuar sonuçlarının karşılaştırılması
Gebelikte Bulantı Kusması Olan Kadınların Hastaneye Yatış Endikasyonunun Belirlenmesinde PUQE (Pregnancy-Uniqe Quantification of Emesis and Nausea) Skorlaması ile Fizik Muayene Bulguları ve Laboratuar Sonuçlarının KarşılaştırılmasıAmaç: Bulantı kusması olan gebelerin hastaneye yatış endikasyonunu belirlemede kısa ve basit bir skorlama sistemi olan, PUQE skorlama sistemi ile laboratuar ve fizik muayene bulgularını karşılaştırmayı ve yatış endikasyonunu belirlerken fizik muayene ve laboratuar sonuçlarına ihtiyaç duymadan, kısa ve pratik bir şekilde yatışa karar verebilmeyi hedefledik.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01 Temmuz 2008 ile 28 Şubat 2009 tarihleri arasında hastanemize başvuran, bulantı-kusma yakınması olan, ?14 hafta'lık, canlı, tekil gebelikler dahil edildi. Hastaların klinik ve laboratuar değerlendirmesinin yanı sıra PUQE puanlama sistemi için anket de uygulandı. Hastaneye yatış ihtiyacı olduğu düşünülen ya da ayaktan tedaviye alınan gebeler PUQE puanı ve vücut kütle indeksi açısından değerlendirildi. Gruplar arası farklılıklar student-t testi veya ki-kare testi kullanılarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışma döneminde kıstaslara uyan 250 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş, vücut kütle indeksi, gebelik haftası ve PUQE puan ortalaması sırasıyla 27,9±5,5 (17?42); 24,94±4,6 (16?44); 9,3±2,4 (3?14); 6,26±3,54 (3-15)'dır. Hastaneye yatanlarla yatmayanlar arasında yaş, gebelik haftası, gravidite ve parite açısından farklılık saptanmamıştır. Ancak hastaneye yatış endikasyonu verilen hastalarda VKİ anlamlı olarak daha düşük (P=0,016), PUQE puan ise anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur(P=0,000). Hastaneye yatış endikasyonunun belirlenmesinde PUQE puanlama sistemi fizik muayeneyle karşılaştırılmasında duyarlılık % 96,34, özgünlük % 80,23, pozitif öngörü değeri % 92, negatif öngörü değeri ise % 90,28 olarak bulunmuştur.Sonuç: VKİ azalması ve PUQE puanının artması hastaneye yatış ile sıkı uyum göstermektedir. PUQE skorlaması geblikteki bulantı-kusmanın şiddetini tayin etmede etkin bir yöntemdir ve gebelikte bulantı-kusmadan yakınan hastalarda yatış endikasyonunu belirlemek için de kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Bulantı, kusma, gebelik, hastaneye yatış, PUQE puanlama sistemi
Dahili kliniklerde yatmakta olan hastalarda kırılganlık ölçeklerinin karşılaştırılması ve kırılganlık ile yaşam kalitesi-düşme riski arasındaki ilişkinin saptanması
Giriş ve amaç: Kırılganlık, dünya çapında önemi gittikçe artan geriatrik sendromlardan biridir. Son yıllarda bu sendromun tanısını belirlemek amacıyla çok sayıda ölçek geliştirilmiştir. Biz de çalışmamızda hastanede dahili bölümlerde yatan yaşlı hastalarda kırılganlığı farklı ölçeklere göre belirleyip, birbirleri ile karşılaştırmayı amaçladık. Ayrıca kırılgan olan ve olmayan hastalarda yaşam kalitesi ve düşme riski arasındaki ilişkiyi belirlemeyi çalıştık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Gaziantep Tıp Fakültesi Dahili bölümlerinde yatan 65 yaş ve üzeri 420 hastayı dahil ettik. Katılımcılara CHS, WHAS ve Gerontopole ölçekleri ile SF-36 Yaşam kalitesi ölçeği ve İtaki Düşme riski ölçeğini uyguladık. Bununla beraber hastaların yaş, cinsiyet, kronik hastalık sayısı ve kullandığı ilaç sayısına baktık. Bulgular: Katılımcıların medyan yaşı 71.9+ 6.3, cinsiyet dağılımı ise kadın olanların oranı %49.5, erkek olanların oranı %50.5 idi. Kırılgan hastaların yaş ortalaması kırılgan olamayanlara göre daha yüksekti. Yaş ile kırılganlık ölçeklerinin alt grupları olan kırılgan, prefrajil ve sağlam gruplar arasında yapılan değerlendirmede anlamalı fark saptandı (p<0.001). Kadın cinsiyette erkek cinsiyete göre kırılganlık daha yüksekti. Cinsiyet ile kırılganlık alt grupları arasında anlamlı fark vardı (p<0.05). Kırılgan hasta oranını CHS'de %65.5, WHAS'ta %63.1 ve Gerontopole'de ise %91.2 bulduk. Kırılganlık ölçeğindeki alt grupları kendi arasında değerlendirdiğimizde yine anlamlı fark vardı (p<0.001). Hastaların yaşam kalitesine baktığımızda kırılgan hastalarda kırılgan olmayanlara göre daha düşük yaşam kalitesi puanları elde edildi. Yaşam kalitesi ile üç ölçeğin alt grupları arasında yapılan değerlendirmede de anlamlı fark saptandı (p<0.001). Düşme riski açısından bakıldığında kırılgan hastaların daha yüksek düşme riskine sahip olduğunu bulduk. Yine burada da alt gruplar arasında anlamlı fark vardı (p<0.001). Sonuç: Çalışmamız kırılganlık riskinin ileri yaş, multiple komorbit hastalık ve kadın cinsiyetle arttığını göstermiştir. Ayrıca kırılgan hastalar, kırılgan olmayanlara göre daha düşük yaşam kalitesi ve daha yüksek düşme riskine sahipti. Yaşlılıkta kırılganlığın önlenmesi ya da erken dönemde tespit edilmesi ile hastaların yaşam kalitesinin yükseleceğini, düşmelerin daha az ortaya çıkacağını ve hospitalizasyon oranlarının düşebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kırılganlık, Yaşam kalitesi, Düşme riski, Yaşılık
Gürültünün yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların gece uykusu ve yaşamsal bulguları üzerine etkisi
Gürültü, istenmeyen ve rahatsızlık veren ses olarak tanımlanmaktadır. Özellikle, hastane, otel ve huzurevleri gibi hassas bölgelerde gürültü düzeylerinin çok düşük olması gerekmektedir. Fakat gürültü yoğun bakım üniteleri için belirgin bir problemdir. Dünya Sağlık Örgütü hasta birimlerinde ses düzeyinin gece 35 desibel gündüz 40 desibel olmasını önermektedir. Bu çalışmada gürültünün yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların gece uykusu ve yaşamsal bulguları üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı olarak yapılan araştırmanın evrenini, Çukurova Üniversitesi Beyin Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan hastaların tamamı, örneklemini ise araştırmanın sınırlılıklarına uyan, 18 yaş üzeri ve araştırmaya katılmayı kabul eden 83 hasta oluşturmuştur. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18.0 paket programı kullanılmıştır. Araştırmaya başlamadan önce araştırmanın yapıldığı kurumun etik kurulundan, tıp fakültesi dekanlığından ve hastane başhekimliğinden gerekli izinler alınmıştır. Verilerin toplanmasında, hastaların demografik ve uyku durumuyla ilgili verilerin yer aldığı "Hasta Tanıtım Formu", uykululuğun değerlendirilmesinde "Richard's Campbell Uyku Ölçeği", ağrı değerlendirilmesinde "Visual Analog Skala", yoğun bakımdaki gürültü seviyesini tespit etmek üzere ses seviyesi ölçer, yaşamsal bulguları ölçmek amacıyla da hasta başı monitörleri ve timpanik termometreler kullanılmıştır Araştırma sonucunda ortalama gürültü seviyesi 52.04 ± 5.75 olarak bulunmuştur. Hastaların % 75'i gürültü nedeniyle uyku problemi yaşadıklarını belirtmiş, gürültüye neden olan durumların başında alarm seslerinin geldiği, hastaların uykuyla ilgili en belirgin şikayetlerinin sık sık uyanma olduğu saptanmıştır (p>0.05). Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda, Beyin Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde hastaların uyku sorunu yaşamasında etkin faktörlerin başında gelen ortam gürültüsünün ve gürültüye neden faktörlerin en aza indirilmesine yönelik önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Sözcükler: Yoğun Bakım, Gürültü, Uyku, Yaşamsal Bulgular.
KOAH alevlenmelerinde taburculuk sonrası erken yeniden hastaneye yatışa yol açan risk faktörleri
Amaç: Günümüzde KOAH tüm dünyada önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Özellikle KOAH alevlenmesi nedeniyle hastaneye yatan hastalarda taburculuk sonrası yeniden hastaneye başvuru ve sık yatışların sağ kalımı kısalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada, KOAH alevlenmesi nedeni ile hastaneden taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde tekrar KOAH alevlenmesi nedeniyle yatırılan hastalarda "erken dönemde yeniden yatış" ile ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Eylül 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları servisinde KOAH alevlenme nedeni ile yatan 54 hastadan taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde KOAH alevlenme nedeni ile yeniden hastaneye yatırılan hastalarda, yeniden hastaneye yatışa yol açan nedenler araştırıldı.Her hastaya ilk yatışlarında aydınlatılmış onam formu imzalatıldıktan sonra ayrıntılı komorbiditelerini ve medikal öyküsünü sorgulayan bir anket formu dolduruldu. Ayrıca solunum fonksiyon testi, arteryel kan gazı ölçümü, mMRC, ADO, DOSE indekslerine bakıldı.Çalışmaya katılan hastaların hastanedeki tedavi dönemi ve taburculuk dönemine ait bilgileri kaydedildi, taburculuktan sonraki ilk bir ay içerisinde tekrar KOAH alevlenme nedeniyle yatırılan hastalar belirlendi. Bulgular:Çalışmaya katılan 54 hastadan 13'ünün (%24,1) taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde yeniden hastaneye yattığı tespit edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 64,24±9,95 idi ve %84,6'sını erkekler oluşturmaktaydı. Erken yeniden yatış olan grupta yaş ortalaması daha ileri görünmesine rağmen bu farklılık anlamlı boyutlarda değildi (p>0,05). Charlson komorbidite indeksi ile akciğer kanseri, orta-ağır böbrek hastalığı,metastatik solid tümör varlığı, WBC seviyeleri ve düşük sosyoekonomik seviyenin erken yeniden yatış olan grupta anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (sırasıyla P=0,029, P=0,012, P=0,015, P=0,024, P=0,019 veP=0,057). Ayrıca postbronkodilatör FEV1/FVC'nin de erken yeniden yatış olan grupta anlamlı derecede daha düşük olduğu bulundu. Çoklu değişkenli regresyon analizi ile; taburculuk sonrası ilk 30 günde yeniden hastaneye yatış için önemli olan risk faktörleri Vücut Kitle İndeksi ve Charlson komorbidite indeks skoru olarak bulunmuştur. Bakılan diğer parametrelerde anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. Sonuç: Biz bu çalışmamızda erken yeniden yatış riskini artıran nedenleri; komorbiditeler, serum WBC sayısı ve sosyoekonomik faktörler olarak tespit ettik. Hastalık ağırlığı gibi diğer olası risk faktörlerinin tespit edilememesinin ana nedenleri olarak; hasta sayısının azlığı ve çalışmanın kısa süreli olması olarak düşünülmüştür. Bu nedenle konunun daha geniş bir hasta grubunda çalışılmasına gereksinim vardır.
Psikiyatri kliniğinde yatarak tedavi gören şizofreni hastalarının sosyodemografik ve klinik özellikleri
PSİKİYATRİ KLİNİĞİNDE YATARAK TEDAVİ GÖREN ŞİZOFRENİ HASTALARININ SOSYODEMOGRAFİK VE KLİNİK ÖZELLİKLERİ Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Psikiyatri Kliniği'nde 2010-2014 yılları arasında şizofreni tanısı ile yatarak tedavi gören hastaların yatış dosyaları incelenerek klinik ve sosyodemografik özelliklerinin belirlenmesi; ayrıca cinsiyet, az-çok yatış, erken-geç başlangıçlı şizofreni ve ailesinde şizofreni hastalığı olanlar-olmayanlar şeklinde bir takım tanımlayıcı özellikler belirlenerek gruplandırılması, grupların da kendi aralarında karşılaştırılması ile hastalık özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya 01 Ocak 2010–31 Aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri servisinde yatırılarak tedavi gören, DSM IV-TR'ye göre şizofreni tanısı alan 208 hasta dahil edilmiştir. Çalışma geçmişe dönük dosya taraması şeklinde gerçekleştirilmiştir. Hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerini incelemek için veri toplama formu, Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SAPS), Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SANS), Hamilton Depresyon Ölçeği, Açık Saldırganlık Ölçeği ve İçgörü Değerlendirme Ölçeği hasta dosyaları taranarak, hasta dosyalarından alınmıştır. Bulgular: Kadın ve erkek hastalarının yaş ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ailesinde (birinci veya ikinci derecede akrabalarında) şizofreni hastalığı olanların oranı % 22,6 (n:47) olarak saptanmıştır. Bir veya daha fazla sanrısı olan hastaların oranı % 98,6 (n:205), bir veya daha fazla halüsinasyonları olan hastaların oranı % 59,6 (n:124) olarak bulunmuştur. Sanrı tipleri incelendiğinde hastaların büyük çoğunluğunda perseküsyon ve referans sanrıları olduğu; halüsinasyon tipleri incelendiğinde ise büyük çoğunluğunun işitsel ve görsel halüsinasyonları olduğu bulunmuştur. Sosyodemografik verilerden yaşam boyu sigara, alkol, madde kullanımı cinsiyete göre incelendiğinde, erkek hastalar yönünde anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Hastanede yatış süresi, organik hastalık varlığı ve yaşam boyu özkıyım girişimi kadın hastalarda erkek hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. İlaç içerek özkıyım girişiminde bulunmanın, kadın hastalarda erkek hastalara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Erken başlangıçlı şizofreni hastalarında medeni durum (bekar), meslek (ev kadını/işsiz), ailede ruhsal bozukluk varlığı durumlarının istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Erken başlangıçlı şizofreni hasta grubu, hastalığın alevlenme sayısı ve hastaneye yatış şekli (kendi isteği) açısından geç başlayan şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur. Geç başlangıçlı şizofreni grubu ise hastalığın başlangıç seyri (hızlı) ve hastaneye yatış şekli (zorla) açısından, erken başlayan şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Referans sanrısı olan hasta sayısının çok yatış grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Açık Saldırganlık Ölçeği toplam puan ortalaması ve Açık Saldırganlık Ölçeği'nin alt ölçeği olan nesnelere agresyon ortalama puanlarının çok yatış grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu bulguların ışığında, şizofrenide sosyodemografik, klinik özellikler ve hastalığın temel belirtileri açısından hasta grupları açısından bazı önemli farklılar olduğu ortaya konulmuştur. Bu konuda daha geniş ve homojen dağılım gösteren bir örneklem grubunun belirlenmesi ve aynı zamanda hasta ve ailesi ile bire bir görüşme ile yapılacak olan çalışmanın, hastalığın klinik özelliklerinin daha ayrıntılı belirlenmesi açısından katkı sağlayabileceği söylenebilir. Anahtar Sözcükler: şizofreni, yatan hastalar
Çocuk yoğun bakım ünitemizde takip edilen travma hastalarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, travma hastalarının çocuk yoğun bakım ünitesinde takibi sırasındaki demografik verilerinin ortaya konması; laboratuvar, radyolojik, klinik bulguları ve çeşitli skorlama sistemlerinin ışığında yoğun bakım yatış süreleri, solunum ve dolaşım desteği gereksinimlerinin bu bulgularla korelasyonu ve prognozdaki yerinin değerlendirilmesi planlandı. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda, travma nedeni ile çocuk yoğun bakım ünitemizde Temmuz 2018-Haziran 2019 tarihleri arasında izlenen olgular incelendi. Çalışmaya alınan 49 hastanın; demografik, laboratuvar, radyolojik, klinik bulguları prospektif olarak kaydedildi. Başvuru şekli, yoğun bakım ve hastane yatış süreleri, travma mekanizmaları ve sonucunda etkilenen organ sistemleri kaydedildi. Hastalar GKS, PTS, ISS, AIS, PRISM III ve PELOD skorları ile değerlendirildi. İntraabdominal basınç ölçümü, EEG inceleme, NIRS ile takipleri yapıldı. Verilerin istastistiksel analizinde IBM SPSS versiyon 20.0 yazılımı kullanıldı. Tanımlayıcı istatistikler, yerine göre, ortalama, medyan, standart sapma, minimum maksimum değerler olarak gösterildi. Bulgular: Vital bulgularına göre mekanik ventilasyon ihtiyaçları değerlendirildiğinde yaşına göre bradipneik olan hastaların mekanik ventilasyon ihtiyacının daha fazla olduğusaptandı. (p=0,004). Yaş aralığına göre hipotansif olan hastaların %66,7' sinde mekanik ventilasyon ihtiyacı olurken, normotansif ve hipertansif hastaların sırasıyla %12,5 ve %9,1' inde mekanik ventilasyon ihtiyacı oldu; bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.005). GKS ≤ 8 olan hastaların yoğun bakım yatış süresi ortalama 7,00 ± 4,00 gün, GKS ≥ 13 olan hastaların yoğun bakım yatış süresi ortalama 3,66 ± 2,45 gün idi. Bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,02). Kan ürünü alan hastalarda, almayanlara göre yoğun bakım (p=0,005) ve hastanede yatış (p=0,02) sürelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Hastalar inotrop desteği alanlar ve inotrop desteği ihtiyacı olmayanlar olarak sınıflandırıldı. İki grup arasında yoğun bakım (p=0,005) ve hastanede yatış (p=0,01) süreleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Sonuç:Çalışmamızda pediatrik travma hastalarının vital bulgularının ve travma skorlarının morbidite ve yoğun bakım yatış süresi üzerindeki etkisi belirgin olarak görülmekte olup; uygun hastaların deneyimli merkezlerde tedavi ve izleminin önemi ortaya konmuştur.