Joints
84 theses under this subject heading
Bir üniversite hastanesinde eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısına yönelik kullanılan immünolojik ve hematolojik parametrelerin irdelenmesi
Amaç: Çevresel ya da yapısal nedenlere bağlı olarak gelişen eklem ağrıları günümüzde toplumda sık görülen rahatsızlıklardan biridir. Sistemik Otoimmün Hastalıklar eklemlerin de yaygın tutulumuna bağlı olarak eklem ağrısı şikayeti ile hastalarca çok sık hastaneye başvuru nedeni olmaktadır. Bu hastalıkların tanısında ve tedavi izleminde otoantikor testleri büyük öneme sahiptir. Bu sebeple Anti nükleer antikor (ANA) testleri en sık istenen, altın standart tarama testleri olarak bilinmektedir. Ayrıca otoimmün hastalık tanı ve aktivitesinin değerlendirilmesinde Anti- CCP (Anti- Siklik sitrüllenmiş peptid) antikorları, RF (Romatoid Faktör) antikorları ve ESH (Eritrosit Sedimantasyon Hızı), CRP (C- reaktif protein) gibi belirteçler de yaygın olarak bakılmaktadır. Bu çalışmada üniversite hastanemize eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısını desteklemeye yönelik hastanemizde kullanılagelen immünolojik ve hematolojik laboratuvar test sonuçlarının birbirleri arasında ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçladık. Bunun için önce ANA IIF (İndirekt İmmünoflorasans) testi pozitifliğinin sıklığı, titresi ve patern dağılımını belirlemeyi, sonrasında ESH, CRP ve RF gibi diğer laboratuvar parametrelerinin ve cinsiyetin ANA ve Anti- CCP ile ilişkisini belirlemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız retrospektif tanımlayıcı tipte bir araştırma olup Ocak 2018 ile Eylül 2022 tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne eklem ağrısı şikayeti ile başvuran ve ANA IIF ile Anti-CCP testi çalışılan 848 hastaya ait sonuçlar değerlendirilmiştir. Çalışmamız iki aşamalı olacak şekilde planlandı. İlk aşamada çalışmaya dahil edilen hastaların ANA IIF ve Anti-CCP test sonuçları değerlendirilerek gruplandırıldı. ANA nükleer patern pozitif saptanan hastalar kendi içinde incelenerek ANA nükleer patern pozitif ve Anti-CCP pozitifliğine göre paternleri ve titreleri açısından değerlendirildi. İkinci aşamada ANA açısından ANA nükleer paterne göre pozitif, ANA sitoplazmik/mitotik paterne göre pozitif ve ANA negatif, Anti-CCP açısından Anti-CCP pozitif ve Anti-CCP negatif olarak hastalar toplamda 6 gruba ayrıldı. Bu gruplar kendi aralarına cinsiyet, ESH, RF ve CRP pozitifliği açısından karşılaştırıldı. Bulgular: 848 hastanın 585'inin (%69) ANA IIF testi pozitif, 268'inin (%31,6) Anti-CCP testi pozitif saptandı. ANA pozitif saptanan 585 hastanın ise 517'si (%88,4), Anti-CCP pozitif saptanan 268 hastanın 226'sı (%84,3) kadınlardan oluşmaktadır. ANA nükleer boyanma paterni olarak en fazla 181 (%31,5) ile ince benekli (AC-4) patern görülmüştür. ANA nükleer patern titresi olarak en çok 320 (%55,6) ile +1 titresi tespit edilmiştir. Kadın cinsiyette otoantikor pozitifliği daha sık görülmüş, özellikle ANA nükleer patern pozitif gruplarda anti- CCP pozitif gruplardan oran olarak daha yüksek olduğunu saptadık. RF pozitifliğinin ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu tespit ettik (p<0,05). ESH ve CRP pozitifliğinin hem ANA nükleer patern pozitif hem anti-CCP pozitif olan grupta en yüksek tespit edilmelerinden dolayı her ikisinin de ESH ve CRP pozitifliğinde kümülatif etkisi olabileceğini fakat anti-CCP pozitif olan gruplarda daha yüksek olmalarından dolayı ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduklarını saptadık (p<0,05). Sonuçlar: Eklem ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda immünolojik ve hematolojik laboratuvar testleri tanı ve takipte önem taşımaktadır. Çalışmamızda buna yönelik ANA, Anti-CCP, RF, ESH ve CRP değerlendirilmiş, RF, ESH ve CRP pozitifliğinin Anti-CCP pozitifliği ile anlamlı ilişki gösterdiği saptanmıştır. Bu sonuçlar ve çalışmamızın sınırlılıkları da göz önüne alındığında prospektif ve kontrol grubu içeren daha fazla hasta sayısına sahip çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Eklem ağrısı, Otoimmün hastalık, ANA, Anti- CCP
Gonartrozlu hastalarda klasik fizik tedavi uygulamalarına ek olarak fizyoterapist eşliğinde uygulanan ev egzersiz programları ile otago egzersizlerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada primer gonartrozlu hastalarda fizik tedavi modalitelerine ek olarak ev egzersizi programı ve otago egzersizlerinin ağrı, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkisini saptamaya ve karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Özel Uzmanlar Tıp Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ünitesine başvuran, ACR kriterlerine göre ''Gonartroz'' tanısı almış 60 hasta dahil edildi. Çalışma esnasında dahil edilme kriterlerine uygun olan 60 hasta basit randomizasyon kullanılarak 30 ev egzersizi programı ve 30 Otago Egzersizi olarak iki gruba ayrıldı. 1.Grupta yer alan 30 hastaya klasilk fizyoterapi modaliteleri ve ev egzersiz programı programı uygulandı; II. gruptaki 30 hastanın hastaya klasik fizyoterapi modaliteleri ve otago egzersizleri uygulandı. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında ve tedavi sonrası 2. ayda hastalar WOMAC, Le Quesne, KOOS gibi Gonartroz indeksleri, SF-36 yaşam kalitesi parametlerine göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan iki çalışma grubunda da ağrı, fonsiyonel kapasite, WOMAC ve Lequesne indekslerinde anlamlı düzelmeler elde edildi; gruplar arasında Otago grubu lehine anlamlı farklılık tespit edildi. Yaşam kalitesi değerlendiresinde kullanılan SF-36 Fiziksel İşlevsellik Ölçeği, Fiziksel Sağlık Nedeniyle Rol Sınırlamaları, Duygusal İyi Olma Durumu Ölçeği, Sosyal İşlevsellik Durumu Ölçeği, Ağrı Durumu, Genel Sağlık Durumu skorlarında çalışmamıza dahil edilen her iki grupta anlamlı düzelmeler elde edilirken; Duygusal Sorunlardan Kaynaklı Rol Sınırlamaları, Enerji skorlarında her iki grupta da anlamlı düzelmeler saptanmadı. Sonuç: Klasik fizik tedavi modalitelerine ek olarak verilen otago egzersizlerinin ev egzersizi programından elde edilen sonuçlardan çok daha iyi sonuçlar alınmasını sağladığını göstermektedir. Ancak bu alandaki çalışmların sınırlı bir sayıda olması, elde edilen bulgularla ilgili bir karşılaştırılma yapılmasına olanak sağlamamaktadır. Bu nedenle gonartrun tedavisinde otago egzersizlerinin etkisini farklı açılardan ele alan çalışmaların donelerine ihriyaç vardır. Pratik bir uygulama olması nedeniyle önemli tasarruflar sağlayan bu yöntemin gonartroz tedavisindeki etkisinin kapsamlı bir şekilde ortaya konması gerekmektedir. Rutin tedavilerde sıklıkla kullanılan bu yöntemin bilimsel bulgular ışığında hangi tedavi modaliteleri ile daha faydalı olacağının karşılaştırılması çalışmalarla tespit edilmelidir.
İntraartiküler enjeksiyon uygulanan çocuklarda bilgisayar oyunlarının ağrı puanı, kaygı düzeyi ve işlem süresine etkisi
Hastane ortamında karşılaşılan invaziv girişimler çocuklar için ağrı ve anksiyete kaynağıdır. Bu çalışma intraartiküler enjeksiyon işlemi sırasında uygulanan bilgisayar oyununun çocukların ağrı, kaygı düzeyi ve işlem süresine etkisini değerlendirmek amacıyla randomize kontrollü deneysel bir çalışma olarak yapıldı. Etik kurul, kurum ve çocuk/ailesinden izinler alındı. Evreni Eylül 2016- Ekim 2017 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Romatoloji bölümünde tedavi olan çocuklar, örneklemi vaka seçim kriterlerine uyan 41 çocuk (deney:20 kontrol:21) oluşturdu. Veri toplama araçları olarak; Sosyo-Demografik Veri Formu, Uygulama Kayıt Formu, Face Pain Scale- Revized (FPS-R), Çocuklar için Durumluk Kaygı Envanteri (ÇDKE), dijital kronometre, bilgisayar oyunu ve tablet kullanıldı. Deney grubuna intraartiküler enjeksiyon uygulaması sırasında tabletten bilgisayar oyunu oynatıldı. Kontrol grubuna rutin işlem yapıldı. İşlem öncesi sırası ve sonrası ağrı, işlem öncesi ve sonrası kaygı puanları ölçüldü. İşlem süresi kayıt edildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak SPSS 22.0 programı ile değerlendirildi. Çalışma sonunda grupların tanımlayıcı özellikler açısında benzer olduğu görüldü (p> 0,05). Deney grubunda bilgisayar oyununun ağrı (p=0,000)ve kaygı puan (p=0,001) ortalamalarını anlamlı düzeyde azatlığı, işlem süresini kısaltığı (p=) belirlendi. İntraartiküler enjeksiyon uygulamasında bilgiayar oyunu ile dikkati başka yöne çekme uygulamasının kullanılması önerilir.
Optimum tasarım esaslı işbirlikçi robot kol tasarımı ve dijital ikizinin geliştirilmesi
Teknolojinin hızla geliştiği günümüzde maliyeti yüksek ve yetersiz iş gücünün yerine, aynı işlemleri yapabilecek, insan gibi düşünebilecek olan makinelerin tasarlanıp üretilmesi büyük bir önem kazanmıştır. Elektrik ve alt sistemleri üzerine yapılan birçok çalışmalar yarı iletken teknolojisinin ortaya çıkması ile hızlanarak devam etmiştir. Yarı iletkenlerle yaratılan modern elektronik evreni, bu malzemenin kullanımı ile endüstriyel sistemlerin kontrolünün yapılabileceğini ortaya çıkarmıştır. Bilgisayar ve özel kullanım amaçlı kontrolörlerin keşfi ile endüstri çağ atlamış ve inanılmaz düzeylerde üretimi, maliyetini azaltarak yapabileceğini göstermiştir. Bu gelişmelerden günümüze insanlarla iç içe çalışabilen Kolaboratif robotlardan, yapay zekâ ile kendi kendine düşünmeye başlayan, ileride kendi benlikleri dahi olabilecek bir hız içinde ilerlemekteyiz. Günümüzde kolaboratif robot kolların diğer endüstriyel kollara göre global robot pazarında gün geçtikçe artan payı emekleme aşamasında olan bu alana yeni bir yol vermiştir. Gelecekte daha yüksek kapasiteli kolaboratif robot kollar piyasaya girecek ve pazarın büyük kısmını bu robotlar oluşturacaktır. Bu durumdan kaynaklı olarak bu robotlar üstünde çalışmalar yapmak da önem kazanmaktadır.
Diz eklem hareket açıklığı ölçümünde giyilebilir hareket sensörlerinin geçerlilik ve güvenilirliğinin incelenmesi
Eklem hareket açıklığı (EHA), kas-iskelet sisteminin işlevini belirleyen faktörlerden biridir, doğru ve tekrarlanabilir bir yöntemle ölçülebilmeli ve kaydedilebilmelidir. Bu çalışmada; diz ekleminde EHA'nın giyilebilir hareket sensörleri ile ölçülmesinin geçerli ve güvenilir bir ölçüm yöntemi olup olmadığının araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışma Haliç Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü'nde 15 Aralık 2021 – 15 Nisan 2022 tarihleri arasında, 18-25 yaş arası 70 sağlıklı üniversite öğrencisi ile yapılmıştır. Katılımcıların dominant diz eklemi EHA'ları hem dijital gonyometre (Meloq EasyAngle) hem de giyilebilir hareket sensörleri (MetaMotionRL) ile ayrı ayrı ölçüldü. Diz eklemi aktif fleksiyon açısı önce birinci değerlendirici tarafından; dijital gonyometre (Meloq EasyAngle) ile 3 kez ölçüldü ve en yüksek değer kaydedildi. İki adet giyilebilir hareket sensörü dominant alt ekstremitede tibia ve femur orta noktası hizasında uyluk ve bacak dış kenarına velkrolu bant ile sabitlendi. Birinci değerlendirici tarafından diz eklemi aktif fleksiyon açısı MetamotionRL ile 3 kez ölçüldü ve en yüksek değer kaydedildi. Sensörler çıkarıldı ve 10 dakika içinde tekrar takılarak aynı değerlendirici tarafından ikinci kez aynı yöntemle ölçüldü ve en yüksek değer kaydedildi. Sensörlerin çıkarılmasını takiben katılımcı aynı odada farklı bir muayene masasına alındı ve sensörlerin uygulanması sonrasında protokole uygun olarak ikinci değerlendirici tarafından ölçüm 3 kere gerçekleştirildi ve en yüksek değer kaydedildi. Değerlendirici içi ve değerlendiriciler arası güvenilirlik Sınıf İçi Korelasyon (ICC) testi ile; gonyometre ve giyilebilir hareket sensörü ölçümleri arasındaki uyum (geçerlilik) Spearman korelasyon testi ile değerlendirildi. Giyilebilir hareket sensörü ile yapılan ölçümlerde değerlendirici içi (ICC p=0,000) ve değerlendiriciler arası (ICC p=0,000) güvenilirlik yüksek bulunmuştur. Dijital gonyometre ile ölçülen diz aktif fleksiyon açısı ile giyilebilir hareket sensörü ile yapılan ölçüm arasında yüksek korelasyon (Spearman rs=0,865, p=0,000) gözlenmiştir. Bu çalışmada, 18-25 yaş arası sağlıklı erişkinlerde MetaMotionRL marka giyilebilir hareket sensörleri ile yapılan diz aktif fleksiyon eklem hareket açıklığı ölçümünün geçerli ve güvenilir bir yöntem olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Diz Eklem Hareket açıklığı, Giyilebilir Hareket Sensörleri, MetamotionRL.
Romatoid artrit ön tanılı hastalarda eklem sinovyal sıvısının mikrobiyolojik açıdan incelenmesi
Romatoid Artrit (RA) etyolojisi belli olmayan, temelde eklemlerde etki göstererek şekil bozukluklarına sebep olabilen; enflamatuar, kronik ve multisistemik bir hastalıktır. Eklem tutulumu dışında patolojik bulguların, romatoid nodüllerin, göz komplikasyonlarının, laboratuvar bulgularının, akciğer bulgularının ve radyolojik bulguların da görüldüğü bilinmektedir. Araştırmamızda RA etyolojisinde etkili olabilecek ve sinovyal sıvıda bulunabilecek mikroorganizmaların rolünü ve septik artritle RA hastalığı arasında bağlantı olup olmadığını belirlemek için RA ön tanılı ve diz ekleminde akut ödem bulunan 139 (65K, 74E) hastanın eklem sinovyal sıvıları artrosentez yöntemiyle alındı. Örneklerin mikrobiyolojik açıdan incelenmek üzere kanlı agara, EMB (Eozin Methylen Blue) agara ve Mac-Conkey agara ekimini yaptık. Uygun koşullarda inkubasyona bıraktık ve üreme olan kültürlerde koloni morfolojisini, gram boyama, oksidaz-katalaz testlerini yaparak değerlendirdik. 5 kadın ve 7 erkek hastanın örneklerinde bakteri izole ettik. Elde edilen verileri pozitif sonuç sayısı-cinsiyet, bakteri türü-cinsiyet, bakteri türü-yaş grupları ve bakteri türü – antibiyotik duyarlılıkları olmak üzere 4 farklı kategoride değerlendirdik ve istatistik analizini yaptık. RA hastalarında sinovyal sıvıda bakteri izole edilebildiğini ancak bakteri ve cinsiyet arasında ilişki olmadığını gördük. İzole edilen bakteri türü ve sayısı ile cinsiyet ve yaş grupları arasında anlamlı bir farklılık göremedik. Ancak diğer enfeksiyöz ajanlara göre S. aureus karşımıza daha çok çıktı. Buna ek olarak bakteri türleri ve antibiyotik duyarlılık-dirençlilik arasında da anlamlı bir farklılık elde edilememiştir. Anahtar Kelimeler: Mikrobiyoloji, Romatoid Artrit, S. aureus, Septik artrit
Kronik boyun ağrısında boyun farkındalığı ile eklem pozisyon hissi, baş postürü ve kas enduransı arasındaki ilişki
Bu çalışma kronik boyun ağrısı olan bireylerde boyun farkındalığının eklem pozisyon hissi, baş postürü, kas enduransı ile ilişkisini araştırmak amacıyla planlandı. Çalışmamızda ek olarak boyun farkındalığı ile vücut farkındalığı ve psikososyal faktörler arasındaki ilişki de araştırıldı. Çalışmaya 20-50 yaş arasında, istirahat boyun ağrısı Numerik Ağrı Skalası'na göre 3 ve üzeri olan, Boyun Özür Anketi'ne (BÖA) göre 5 ve üzeri puan alan, nonspesifik boyun ağrısı tanısı almış 30 birey dahil edildi. Bireylerin demografik bilgileri kaydedildi, boyun farkındalıkları Fremantle Boyun Farkındalık Anketi (FreBFA), servikal eklem hissi Servikal Eklem Pozisyon Hissi Hata (SEPHH) testi, baş postürü Kraniovertebral Açı (KVA) ölçümü, servikal endurans zamanlı endurans testi, vücut farkındalıkları Vücut Farkındalık Anketi (VFA), servikal eklem hareket açıklıkları gonyometre, yaşam kalitesi Nottingham Sağlık Profili (NSP), emosyonel durum Hastane Anksiyete ve Depresyon Anketi, hareket korkusu Tampa Kinezyofobi Ölçeği ile (TKÖ) değerlendirildi. Bireylerin boyun farkındalığı ile servikal eklem pozisyon hissi fleksiyon ve rotasyon yönünde orta-zayıf kuvvette negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler bulundu (sırasıyla r: -0,471, r: -0,518, r: -0,362, r: -0,409 r: -0,399; p<0,05). Boyun farkındalığı ile boyun özür seviyesi, yaşam kalitesi arasında orta kuvvette (r:0,632, r:0,411) ; boyun farkındalığı ile anksiyete, hareket korkusu arasında zayıf kuvvette (r:0,384, r:0,387) pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulundu (p<0,05). Boyun farkındalığı ile baş postürü, servikal kas enduransı, ağrı şiddeti/süresi, vücut farkındalığı, servikal eklem hareket açıklığı ve depresyon düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (p>0,05). Çalışmamızda kronik boyun ağrılı bireylerde pozisyon duyusunda değişme, boyun özür seviyesi ve bazı psikososyal faktörlerin boyun farkındalığını etkileyen faktörler olduğu belirlenmiştir. Kronik boyun ağrısı olan bireylerde boyun farkındalığına yönelik değerlendirme yapılmasının gerekli olduğu düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kronik boyun ağrısı, Boyun farkındalığı, Eklem pozisyon hissi, Postür, Kas Enduransı
Distal femur tümör rezeksiyon protezlerinde sağkalım ve sağkalımı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Otuz yılı aşkın süredir; kemoterapi tedavisinin gelişmesi, implant imalat ve uygulama tekniklerindeki ilerlemeler, cerrahi tekniklerdeki yenilikler ve doğru hasta seçimi sonucu alt ekstremite kas iskelet sistemi tümörlerinde amputasyon yerini eklem koruyucu cerrahiye bırakmıştır. Endoprostetik rekonstrüksiyon ise eklem koruyucu cerrahi yöntemlerinden en sık tercih edilen yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2001-2020 yılları arasında distal femur tümör rezeksiyon protezi uygulanan 29'u kadın, 25'i erkek 54 hasta; protezlerin sağkalımı, görülen komplikasyonların değerlendirilmesi, hasta sağkalımı ve fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amacı ile çalışmaya dahil edilmiştir. Tümör dışı nedenlerle yapılan tümör rezeksiyon protezi cerrahileri dahil edilmemiştir. Fonksiyonel sonuçları değerlendirmek için MSTS skorlaması kullanılmıştır. Minimum takip süresi 1 yıl olan hastalar çalışmaya dahil edilmiş ve sağkalım analizleri Kaplan-Meier analizi ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan 54 hastanın 27'si (%50) osteosarkom, 9'u metastaz (%16.7), 7'si Ewing sarkom (%13) ve 11'i (%20.4) diğer başlığında toplanan dev hücreli tümör (4 hasta), kondrosarkom (3 hasta), multiple myelom (2 hasta), sinoviyal sarkom (1 hasta) ve lenfoma (1 hasta) idi. Yaş gruplarına bakıldığında 28 erişkin (%51.9), 26 pediatrik (%48.1) hasta olduğu görüldü. Son kontrolde 38 hastanın (%70.4) yaşıyor olduğu görüldü. Tarafımızca uygulanan tümör rezeksiyon protezlerinin literatür ile benzer protez sağkalımı, hasta sağkalımı ve komplikasyon oranlarına sahip olduğu görüldü. Fonksiyonel sonuçlarla birlikte değerlendirildiğinde alt ekstremite kas iskelet tümörlerinde rekonstrüksiyon amaçlı tümör rezeksiyon protezi uygulamasının güvenli ve başarılı bir yöntem olduğu görüldü.
Spondiloartrit tanılı hastalarda kostovertebral, kostotransvers, sternoklavikular ve manibriosternal eklem tutulumunun incelenmesi
Bu çalışmanın amacı spondiloartrit (SpA) tanılı hastalarda gözden kaçan eklem bölgeleri olan kostovertebral (KV) ve kostotransvers (KT), sternoklavikular (SK) ve manibriosternal (MS) eklem tutulumlarının klinik, radyolojik ve laboratuvar bulgularıyla ilişkisini incelemektir. Çalışmaya 1 Ocak 2010- 31 Aralık 2020 yılları arasında kliniğimize başvuran ve herhangi bir sebeple Toraks bilgisayarlı tomografi (BT) çekilmiş, 18 yaş üstü SpA tanısı olan ve eşlik eden romatolojik başka bir tanısı olmayan 281 hasta, Toraks BT'si olan 30 romatoid artrit hastası ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 341 kişi dahil edilmiştir. Retrospektif olarak toplanan veriler uygun istatistik yöntemlerle değerlendirilmiştir. SpA hastalarının, 206 (%73,3)'sı AS, 63 (%22,4)'ü psöriatik artrit (PsA), 12 (%4,3)'si non-radyografik aksiyel SpA (nr-AksSpA) tanılıydı. PsA hastalarının 34 (%54)'ü aksiyel PsA'ydı. KV eklem toplam skorları hastalıklar arasında farklılık göstermekteydi (AS 35, PsA 16, aksiyel PsA 16, periferik PsA 20, nr-AksSpA 6,5, RA 15,5, sağlıklı kontrol 13v (p<0.001)). Benzer şekilde, KT eklem toplam skorları da hastalıklar arasında farklıydı (AS 16, PsA 13, aksiyel PsA 12, periferik PsA 14, nr-AksSpA 14, RA 6,5, sağlıklı kontrol 4 (p<0.001)). SpA hastalarında sindesmofiti olan grupta tüm eklem skorları belirgin olarak daha yüksekti (KV için 66,5 ve 14,5, KT için 29,5 ve 10, SK için 4 ve 1,5, MS için 3 ve 2 (her bir eklem için p<0,001)). Sigara içen grupta KV ve KT eklem tutulumu daha fazlaydı (KV için 21 ve 33 p=0,013, KT için 12 ve 16 p=0,008). AS hastalarında göğüs ekspansiyonu ile KV (r=-0,709, p<0,001) ve KT (r=-0,689, p<0,001) eklem tutulumu arasında negatif yönde güçlü düzey ilişki bulundu. Bu sonuçlar ışığında, klinik olarak gözden kaçma potansiyeli olan bu bölgelerin daha dikkatli değerlendirilmesi, KT ve KV eklem tutulumu olan hastaların erken dönemde egzersiz programlarına alınması faydalı olabilir.
Eklem kıkırdak defektlerine hücreden arındırılmış insan plasentası, mezenkimal kök hücre ve PRP kombinasyonlarının uygulanması ile histolojik iyileşmenin değerlendirilmesi - sıçan modeli-
Eklem kıkırdağı hiyalin kıkırdak yapısında olup hasar gördüğü zaman iyileşme kapasitesi oldukça düşük bir dokudur. Henüz optimal bir tedavi yöntemi tanımlanmış olmasa da doku mühendisliği çalışmaları kıkırdak defektleri tedavisinde umut vaat etmektedir. Bu amaçla hücreden arındırılmış insan plasentasının kıkırdak defektlerinin iyileşmesinde etkili bir biyoçatı olabileceği hipotez edilmiştir. Bu etkinin mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi ile arttırılacağı öngörülmüştür. Etik kurul onayı alınarak çalışmamız sıçan modeli olarak tasarlandı. Denekler her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Bütün gruplarda her iki dize troklea bölgesine 2mm çapında osteokondral defekt oluşturuldu. Kontrol (K) grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. P grubuna sadece hücreden arındırılmış insan plasentası biyoçatısı, PK grubuna plasenta biyoçatısı ile birlikte 10⁶ mezenkimal kök hücre, PP grubuna plasenta biyoçatısı ile birlikte PRP, PKP grubuna ise plasenta biyoçatısı,10⁶ mezenkimal kök hücre ve PRP birlikte uygulandı. Sıçanlar 12 hafta takip sonrası ötenazi edilerek iyileşme International Cartilage Repair Score-2 skorlama sistemi kullanılarak histolojik olarak incelendi. Veriler istatistiksel olarak incelendiğinde tüm deney gruplarının skorları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). PKP grubunun skorları deney grupları arasında en yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Elde ettiğimiz sonuçlara göre kıkırdak defektleri iyileşmesinde hücreden arındırılmış insan plasentası etkili bir biyoçatıdır. Plasenta biyoçatısının etkinliği mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi ile artırılabilir. En fazla etki plasenta biyoçatısı ile birlikte mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi durumunda görülebilir.
Hemofili hastalarında alt ekstremite eklem artropatisinde manuel tedavinin etkinliği
Bu çalışmanın amacı alt ekstremite eklem artropatisi olan hemofili hastalarında ev egzersiz programına ek olarak uygulanan manuel tedavinin hemofili fonksiyonel bağımsızlık düzeyi, eklem sağlığı,kinezyofobi, fonksiyonel düzey, eklem hareket açıklığı, kas kuvveti ve ağrı düzeyine olan etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya alt ekstremite eklemlerinden en az birinde artropati gelişmiş ve yaşları 18-30 arasında değişen 17 ağır tip hemofilik erkek dahil edilmiştir. Bireyler randomizasyon yöntemiyle Ev Egzersiz Grubu (EEG) ve Manuel Tedavi Grubu (MTG) olmak üzere 2'ye ayrılmıştır. EEG egzersiz programını evde uygularken, MTG aynı ev egzersiz programına ek olarak haftada 3 gün ve günde 1 saat aynı fizyoterapist tarafından manuel tedavi uygulanmıştır. Her iki grup toplam 5 hafta süreyle takip edilmiş ve tedavi öncesi yapılan değerlendirmeler tedavi sonrasında tekrarlanmıştır. Her iki gruptaki hemofiliklerin eklem sağlığı Hemofili Eklem Sağlığı Skorlaması (HESS) ile, kinezyofobileri Tampa Kinezyofobi Ölçeği ile, fonksiyonellikleri Hemofili Fonksiyonel Bağımsızlık Skoru (HFBS) ile değerlendirilmiştir. Fonksiyonel düzey için ayrıca Fonksiyonel Uzanma, Zamanlı Kalk Yürü ve 5 Defa Otur-Kalk testleri kullanılmıştır. Eklem hareket açıklığı gonyometre ile, kas kuvveti dijital dinamometre ile, ağrı düzeyi Vizüel Analog Skalası (VAS) ile değerlendirilmiştir. Her iki grupta eklem içi kanama sayılarında azalma görülmüştür. Tedavi sonrası MTG'de eklem hareket açıklığı, kas kuvveti, aktivite VAS, HESS ve HFBS'de anlamlı gelişmeler bulunmuştur (p˂0,05). Tedavi sonrası ayrıca, her iki grupta Fonksiyonel Uzanma ve 5 Defa Otur-Kalk testlerinin sonuçlarında anlamlı gelişmeler bulunurken (p˂0,05), Zamanlı Kalk Yürü Testi ve Tampa Kinezyofobi Ölçek sonuçlarında herhangi bir değişiklik olmamıştır (p>0,05). Gruplar arası karşılaştırmada, HESS-indeks eklem ve total HESS'de, Fonksiyonel Uzanma Testi'nde, Aktivite VAS'ında, diz ekstansiyon hareket açıklığında ve ayak bileği dorsi ve plantar fleksörlerinin kas kuvvetinde MTG lehine anlamlı farklar bulunmuştur (p˂0,05). HFBS, Tampa Kinezyofobi Ölçeği'nde, 5 Defa Otur-Kalk ve Zamanlı Kalk Yürü testlerinde, İstirihat VAS, diz fleksiyon hareket açıklığında, diz ekstansör ve fleksör kas kuvvetinde ise gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmanın sonucunda alt ekstremite artropatili hemofiliklere uygulanan manuel tedavinin özellikle eklem sağlığı, diz ekstansiyon eklem hareket açıklığı, aktivite VAS'ı, ayak bileği kas kuvveti ve fonksiyonel düzeyin geliştirilmesinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bu sonuçlara göre hemofilik artropatili hastaların fizyoterapi ve rehabilitasyon programı içerisinde genelde çok kullanılmayan manuel tedavinin özel bir öneme sahip olduğu ve bu nedenle fizyoterapi ve rehabilitasyonda kullanılmasının gerekliliği ortaya konulmuştur.
Uygulama yönetimine göre bakteriyofajların hedef dokuya ve sahaya ulaşım oranları
Amaç: Uygulama yöntemlerine göre bakteriofajların hedef dokuya ve sahaya ulaşım oranlarını karşılaştırmaktır. Gereçler ve Yöntemler: Çalışma Mersin Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarında gerçekleştirildi.Deneyde 27 adet Wistar-Albino cinsi, 12- 14 haftalık erkek (200-240 g) rat kullanıldı. Deney hayvanı sayısı güç analizi yapılarak tip 1 hata 0.05, test gücü %80, etki büyüklüğü 0.816 alınarak minimum 24 olarak belirlendi. 3 denek kontrol grubu olarak ayrıldı. Deneklere çalışma boyunca 24o çevre sıcaklığı, %55–60 nem ve 12:12 saatlik aydınlık-karanlık döngüsü şartlarında bakım uygulanmış, kuru yem ve musluk suyuna serbest erişim sağlandı.Deneysel olarak Metisilin Dirençli Staphylococcus aureus(MRSA) etkeni kullanılarak ratlarda PPE modeli oluşturuldu. Ratlar randomize olarak, bakteriofaj veriliş yoluna göre, intraperitoneal (IP), intravenöz (IV), oral (PO), ve lokal enjeksiyon (LE) olarak altışarlı dört gruba ayrıldı. PPE modeli oluşturulmayan 3 rat kontrol grubu olarak kullanıldı. Bakteriofaj olarak Stafilococcus Aureusa karşı etkili olduğu bilinen Sb-1 (Eliava Enstitüsü, Mikrobiyoloji ve Viroloji, Tbilisi, Gürcistan)faj kullanıldı. Faj suspansiyonu, üç gün boyunca, 1x108 PFU/ml suspansiyondan 0,1 ml/gün olacak şekilde intraperitoneal enjeksiyon (IP grubu), juguler vene intravenöz enjeksiyon (IV grubu), oral (PO grubu) veya cerrahi yara bölgesi lokal enjeksiyon (LE grubu) olmak üzere uygulandı. Kontrol grubunda ise bir deneğe aynı dozda 3 gün boyunca intravenöz, bir diğerine intraperitoneal ve sonuncuya da oral faj suspansiyonu uygulandı. 4. gün ratlar eksanguinasyon ile sakrifiye edilerek proksimal tibialarından 0.5 cm'lik kemik bloklar alındı ve gluteraldehitli tüpler içerisinde elektromikroskopik çalışmalar için histoloji laboratuarına verildi. Kontrol grubundaki 3 denekten ise kemiğe ek olarak karaciğer, böbrek, mide, beyin, kalp kası ve çizgili kas dokusu örnekleri alındı. Bulgular: Kontrol grubu dışındaki tüm deneklerde klinik olarak enfeksiyon gelişmiştir. Kontrol grubunun elektron mikroskopik incelemesinde, intravenöz, intraperitoneal ya da oral yolla bakteriofaj uygulanan deneklerin sadece böbreklerindeki bazı proksimal tübül epitel hücrelerinde yer alan mitokondrilerin bir 6 kısmında bakteriofaj öbekleri görülmüştür. Bu öbeklerin bulunduğu mitokondrilerde normal ultrastrüktürel yapının bozulduğu görülmüş ve normal mitokondrial kristalarda dejenerasyon ve kayıp izlenmiştir. Sağlam bakteri mevcudiyeti açısından, fagosite edilmiş faj olmayan bakteri sayısı açısından, fajın invaze ettiği bakteri sayısı açısından, sahadaki bakteriyofaj öbeği mevcudiyeti (fajın sahaya ulaşım oranı) açısından, deney sonucu sahadaki toplam bakteri sayısı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayıları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde ise toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayısı arasında gruplardan bağımsız kuvvetli pozitif doğrusal ilişki olduğu görüldü. Sonuçlar: Periprostetik enfeksiyon oluşturduğumuz deneysel hayvan modeli çalışmamızda dört farklı yol arasında(intraperitoneal, intravenöz, lokal ve oral) istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit etmedik. Toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayısı arasında gruplardan bağımsız pozitif (doğrusal) yönlü kuvvetli bir ilişki gözlemledik. Enfeksiyon odağı olmayan deneklerde ise fajların böbrek doku örnekleri hariç diğer doku örneklerinde gözlemlenmediğini belirledik. Anahtar Sözcükler: Periprostetik eklem enfeksiyonu, bakteriofaj,bakteriofajların veriliş yolları
Antikoagülan kullanan romatoid artrit hastalarında eklem tutulumunun şiddetinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada aktif romatoid artriti olan antikoagülan kullanan hastalarda (derin ven trombozu profilaksisi ya da atriyal fibrilasyon, koroner arter hastalığı, pulmoner emboli vb. ek hastalıkları nedeniyle) eklem tutulumunun şiddetinin antikoagülan kullanımı ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Romatoloji Servisinde yatan 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflama Kriterleri'ne göre RA tanısı almış, 18-70 yaş arası, bilinen ek romatolojik hastalığı bulunmayan ve romatoid artrit aktivite indeksi DAS28-ESH ve/veya DAS28-CRP≥ 2.6 olan RA atak olarak kabul edilen toplam 42 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların 23'ü immobilizasyon ve hareket kısıtlılığı nedeniyle venöz tromboembolizm (VTE) profilaksisi alıyor olup (DMAH) tedavi grubunu, VTE profilaksisi almayan 19 katılımcı ise kontrol grubunu oluşturmuştur. VTE profilaksisi alan (DMAH) RA atak hastalarının hastaneye yatışlarının ilk gününde profilaksi öncesi ve sonrasında bir gün arayla DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve görsel analog skala (VAS) hesaplandı. VTE profilaksisi almayan RA atak hastalarının ise bir gün ara ile DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve VAS hesaplandı. Her iki grupta da anlamlı fark yaratması ihtimaline karşı GLOBAL VAS iki gün de aynı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen grupların demografik verileri karşılaştırıldığında yaş ve tanı süreleri bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır. RA atakta olan DMAH proflaksisi alan ve almayan iki grup karşılaştırıldığında ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve VAS düzeylerinin ilk ölçümlerinin benzer olduğu görülürken; DMAH profilaksi grubu hastalarının ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, sabah tutukluğu, VAS düzeylerinin son ölçümlerinin gruplarda anlamlı düzeyde farklı olduğu görülmüştür (p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01). DMAH profilaksisi alan grupta ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, sabah tutukluğu ve VAS düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızda VTE profilaksisi (DMAH) alan grupta hastalık aktivitesinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak düştüğü görülmüştür. RA hasta popülasyonu düşünüldüğünde eğer bir kontrendikasyon yok ise mevcut tedaviye eklenecek DMAH tedavisi ile hem hastanın artmış olan VTE riski hem de hastaya verilecek kortikosteroid dozu ve süresi azaltılabilir. Bu da hastalarda gelişebilecek VTE ve olası kortikosteroid komplikasyonlarını azaltmada fayda sağlayabilir
Temporamandibular eklem ve yumuşak doku mobilizasyon teknikleri bening paroksimal pozisyonel vertigo tanılı bireylerde etkin midir
Amaç: Temporamandibular eklem ve yumuşak doku mobilizasyonunun Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo (BPPV) hastalarında etkinliğini araştırmayı amaçladık. Araç ve yöntemler: ilk değerlendirmede tüm hastalara tanıyı doğrulamak için Dix Hallpike manevrası uygulandı. Dix Hallpike testi pozitif ise Epley manevrası uygulandı. Hastalar çalışma grubu (n=21) ve kontrol grubu (n=21 ) olmak üzere randomize 2 gruba ayrıldı. Temporomandibular eklem ve yumuşak doku teknikleri fizyoterapist tarafından 4 hafta boyunca haftada bir 30 dakika uygulandı. Kontrol grubuna rutin ilaç tedavisi uygulandı. Her iki gruptan da telefon uygulaması üzerinden gönderilen vestibüler egzersiz videolarından oluşan ev egzersiz programını günde iki kez yapmaları istendi. Haftada bir telefonla aranarak egzersizlerin yapılıp yapılmadığı sorgulandı. Hastalar Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BEE), Baş Dönmesi Değerlendirme-Visüel Analog Skala (VAS), Vertigo Semptom Skalası-Kısa Form (VSS), Beck Anksiyete Ölçeği (BECK), Vertigo Dizziness Dengesizlik Soru Anketi (VDI), Tinnitus Engellilik Ölçeği (Tedavi öncesi ve sonrasında TEÖ), Romberg Testi, Tandem Denge Testi, Semitandem Tandem Denge Testi, Fonseca Anamnestik İndeksi (FAI) ve ağız açma miktarı gonyometre ile ölçüldü. Bulgular: çalışma grubunun tandem ve semitandem test sonuçlarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha anlamlı artış gösterdiği görüldü (p<0,05). Tedavi öncesi ve sonrası BEE, VAS, BECK ve VDI değişiklikleri her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). FAI çalışma grubunun değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu görüldü (p<0,05). Tedavi sonrası çalışma grubunun ağız açma, sağ ve sol lateralizasyon ve protrüzyon hareketleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Çözüm: Her iki grupta da düzelme görülmekle birlikte, çalışma grubunda kontrol grubuna göre vertigo şiddeti ve semptomları, vertigoya bağlı özürlülük düzeyi, çene eklemi seslerinin anlamlı olarak azaldığı, yaşam kalitesinin ve çene eklemi hareketlerinin arttığı gözlendi. Tüm bu sonuçlara göre TME ve yumuşak doku mobilizasyonlarının BPPV'li hastalarda etkili olduğu ve tedavi protokolüne eklenebileceği vurgulanabilir. Anahtar Kelimeler: Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo, Temporomandibular Eklem, Epley Manevrası, Yumuşak Doku Mobilizasyonu, Eklem Mobilizasyonu
Kıkırdak lezyonu bulunan semptomatik medial plika hastalarında artroskopik tedavi sonuçları
Amaç: Semptomatik medial plikası olan ve buna bağlı gelişmiş kıkırdak lezyonu dışında ek patolojisi bulunmayan hastalarda plika tipleri, medial femoral kondil kondropatileri, patella femoral açılar arasındaki ilişkileri ve uyguladığımız artroskopik eksizyonun klinik sonuçları araştırılmıştır Hastalar ve yöntem: Herhangi bir nedenle diz artroskopisi yapılan 111 hastanın 30'unda medial plika saptandı. Kıkırdak lezyonu olan ve ek diz içi patolojisi olmayan 20 hasta çalışmaya alındı. Medial plikası total eksize edilen bu hastaların medial femoral kondil ve patelladaki kıkırdak lezyonları değerlendirildi. Hastalar post operatif 6. aydaki şikâyet dereceleri ve fonksiyonel kapasitelerine göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 20 hastada medial femoral kondilde 4(%20) Grade I, 10(%50) Grade II, 5(%25) Grade III kondral dejenerasyon saptandı. Plikalar Dandy sınıflamasına uyarlandığında tip C 7(%35), tip D 9(%45), tip E 4(%20) hastada bulundu. Sulkus açısı %50 hastada 132°'den küçük bulundu. Post operatif kontollerinde %85 çok iyi, %15 iyi sonuç görüldü. Sonuç: Kıkırdak lezyonu eşlik etse de semptomatik medial plikada artroskopik total eksizyon uygulanabilir bir cerrahi tedavidir.
Total eklem artroplastisi geçiren hastalarda akut böbrek hasarı risk faktörlerinin araştırılması
Total Eklem Artroplastisi Geçiren Hastalarda Akut Böbrek Hasarı Risk Faktörlerinin Araştırılması" Amaç: Bu çalışmanın primer amacı, total eklem artroplastisi geçiren hastalarda postoperatif akut böbrek hasarı ile ilişkili risk faktörlerini belirlemektir. Bu hasta grubunun çoğunlukla ileri yaş ve komorbid hastalardan oluştuğu göz önünde bulundurulduğunda hastalarda postoperatif komplikasyonlar gelişmeden, ön görülebilir risk faktörleriyle riskli hastaları belirlemek ve bu hastaların preoperatif optimizasyonlarını yapabilmek için yol çizebilmek çalışmanın sekonder amacıdır. Gereç Yöntem: 2015-2020 yılları arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı'nda opere edilerek eklem artroplastisi geçirmiş hastalar dahil edildi. Çalışma kapsamında hastaların cinsiyet, yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi değerleri, sigara kullanımı, American Society of Anesthesiologist (ASA) skoru, Charlson-Comorbidity Index skoru (CCI), geçirdiği operasyon türü, cerrahi süre, introperatif hipotansiyon varlığı, anestezi yöntemi, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği varlığı, preoperatif anemi varlığı, preoperatif ürik asit ve albümin düzeyi, perioperatif dönemde nefrotoksik ajan kullanımı, bazal kreatinin ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) değerleri, perioperatif dönemde trombosit süspansiyonu, eritrosit süspansiyonu, taze donmuş plazma transfüzyonu miktarları, postoperatif 24. saat - 48. saat - taburculuktaki kreatinin, GFR değerleri ve Kidney Disesae Improving Global Outcomes (KDIGO) skorları, hastanede yatış süresi ve yoğun bakım ünitesinde yatış süreleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 1781 hasta ile başlanmış, 113 hasta kronik böbrek yetmezliği hastası olması nedeniyle, 108 hasta akut böbrek yetmezliğinde olması nedeniyle, 648 hasta verilerine ulaşılamadığı için çalışma dışı bırakılmış ve çalışmaya 912 hasta dahil edilmiştir. Çalışma sonucunda 134 hastada (%14,6) ise akut böbrek hasarı (AKI) gelişimi tespit edildi. AKI'ye etki eden risk faktörlerine bakıldı, ileri yaş, ASA, CCI, diyabet ve hipertansiyon varlığı, nonsteroidal anti-inflamatuar ilaçlar (NSAİİ), vankomisin, kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı anlamlı risk faktörleri olarak bulundu (p<0,05). Demografik verilerde yaş, CCI, ASA ve operasyon türü için AKI olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı fark bulundu (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p=0,002). Komorbidite ve ilaçlar bakımından farklara bakıldı, diyabet, hipertansiyon varlığı, vankomisin, kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı için iki grup arası anlamlı fark bulundu (sırasıyla p=0,003, p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p=0,014). Değişkenler bakımından farklara bakıldı, preoperatif albümin düzeyi, bazal GFR, eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ve yatış süresi için iki grup arası anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız sonucunda ileri yaş, ASA ve CCI skorunun yüksekliği, diyabet ve hipertansiyon varlığı, NSAİİ, vankomisin ve kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı tek değişkenli lojistik regresyon analizi ile bağımsız risk faktörleri olarak ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: postoperatif AKI, artroplasti, komorbidite, anemi
Kronik boyun ağrılı hastalarda miyofasyal indüksiyon tekniğinin ve eklem mobilizasyon tekniğinin ağrı şiddeti, farkındalık, fonksiyonellik üzerine anlık ve kısa süreli etkilerinin karşılaştırılması
Çalışmamız kronik boyun ağrılı hastalarda miyofasyal indüksiyon tekniği ve eklem mobilizasyon tekniğinin etkilerini karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Kronik boyun ağrılı 61 hasta randomize olarak miyofasyal indüksiyon tedavisi (MİT) (ortalama yaş: 45.26 ± 10.46 yıl) ve eklem mobilizasyon tedavisi (MOB) (43.6 ± 10.74 yıl) tedavisi alan grup olarak ikiye ayrılmıştır. İki gruptaki katılımcılar tek seans (ortalama 30 dk) tedavi almıştır. Çalışmamızda sonuç ölçümleri olarak ağrı şiddeti, boyun farkındalığı, özür ve fonksiyonel aktivite düzeyi, eklem hareket açıklığı (EHA), derin boyun fleksör kas enduransı (DFKE) değerlendirmeleri göz önüne alınmıştır. Tedavi öncesi, tedaviden hemen sonra ve tedaviden bir hafta sonra gerçekleştirilen tüm sonuç ölçümleri tedaviyi uygulayan fizyoterapist tarafından gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda uyguladığımız iki tedavi yaklaşımı da (EHA hariç) değerlendirilen diğer tüm parametrelerde anlamlı gelişme sağlamıştır (p<0.05). EHA değerleri ise MİT grubunda sağ lateral fleksiyon değerinde, MOB grubunda ise fleksiyon ve rotasyon (sağ ve sol) değerinde anlamlı gelişme sağlamıştır (p<0.05). İki uygulamanın da kronik boyun ağrılı hastalarda ağrı şiddeti, boyun farkındalığı, özür ve fonksiyonel aktivite düzeyi ve DFKE değerlendirmelerinde birbirlerine üstünlüğünün bulunmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Çalışmadan elde ettiğimiz bulgular MİT ve MOB uygulamalarının boyun ağrılı hastalarda etkin olduğunu göstermiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda iki tedavi şeklinin EHA hariç birbirine üstünlüğü olmadığı görülmüştür. EHA da ise MİT'in sağ lateral fleksiyonu MOB'un ise fleksiyon ve rotasyonu (sağ-sol) artırmada daha etkili olduğu görülmüştür. Çalışmamız, kronik boyun ağrılı hastalara uygulanan tek seans uygulama sonrasında ağrı, farkındalık ve fonksiyonel düzey üzerinde iyileştirici etkiye sahip olduğunu göstermiştir. Bu etkilerin bir hafta boyunca devam etmesi, manuel terapi uygulamalarının kronik boyun ağrısında etkili bir tedavi yaklaşımı olduğunu düşündürmüştür.
Fibromiyalji sendromlu kadın hastalarda hipermobilite ve yaşam kalitesi
Giriş ve Amaç: Fibromiyalji Sendromu(FMS), nedeni tam bilinmeyen, kronik yaygın ağrı, yorgunluk, uyku bozuklukları, kognitif disfonksiyon gibi birçok semptomla karakterize kompleks bir hastalıktır. Hipermobilite, eklemlerin artmış hareket açıklığı ile karakterizedir ve kronik ağrı etyolojisinde önemli rol oynar. Bu çalışma ile fibromiyalji sendromlu hastalarda ve sağlıklı kontrollerde hipermobilite sıklığını belirlemek, hipermobilitenin fibromiyaljili hastalarda yaşam kalitesine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışma grubumuzu Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, 18-60 yaş aralığında fibromiyalji tanısı alan 50 gönüllü kadın hasta ve 50 sağlıklı kadın kontrol oluşturdu. Fibromiyalji tanısı American Collage of Rheumatology (ACR) 1990 ve 2010 sınıflama kriterlerine göre konuldu. Hastalar hipermobilite için Beighton skoru; yaşam kalitesi için Fibromiyalji Etki Anketi (FEA) ile değerlendirildi. Bulgular: İki grup arasında yaş ve BMI (Body Mass Index) skorları arasında anlamlı fark yoktu. Hastaların %16'sında FMS'ye eşlik eden hipermobilite bulundu. Fibromiyalji grubunun FEA skorları kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Fibromiyalji ve kontrol gruplarında hipermobilite oranları arasında anlamlı fark yoktu. FEA skoru hassas nokta sayısı, semptom şiddeti skalası ve VAS (Vizüel Analog Skala) istirahat ile pozitif koreleydi. Tüm grupta Beighton skoru yaş ile negatif koreleydi. Fibromiyalji hastalarında hipermobilite olan ve olmayan hastaların yaşam kalitesi skorları arasında anlamlı fark yoktu. Sonuç: Fibromiyaljili hastalar ile sağlıklı kontroller arasında hipermobilite oranları benzerdi. Hipermobilite ile fibromiyalji arasında bir ilişki saptanmamış olup, fibromiyalji hastalarında hipermobilitenin yaşam kalitesine anlamlı bir etkisi bulunamamıştır.
Sağlıklı kişilerde triseps surae kasına uygulanan kinesio tape ve rijit tape uygulamalarının dikey sıçrama ve dinamik denge üzerine anlık etkilerinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı; sağlıklı kişilerde triseps surae kasına uygulanan kinesio tape ve rijit tape uygulamalarının dikey sıçrama ve dinamik denge üzerine anlık etkilerini karşılaştırmaktır. Yeditepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde eğitimine devam eden, iki yüz on beş (N:215; K/E:165/50) öğrenci ile başladığımız çalışmanın I. aşamasında bireylerin fiziksel özellikleri, sosyodemografik ve genel sağlık durumları, sağlık davranışları sorgulandı. Fiziksel aktivite durumlarını sorgulamak için 'Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (UFAA)'nin kısa formu kullanıldı. Yapılan anket taramaları ve dışlanma kriterlerine göre yüz kırk altı (N:146; K/E:109/37) kişi çalışmadan çıkartıldı. Çalışmanın II. aşamasında, çalışmaya devam etmek istemeyen yirmi altı ve akut sakatlanma yaşayan üç, toplamda 29 birey çalışmadan çıkartıldı. Çalışmanın III. aşamasında; kırk (N:40; K/E:27/13) olgu randomize şekilde 'I. Grup' (n:20; K/E:13/7) ve 'II. Grup'(n:20; K/E:14/6) olarak ayrıldılar. Tüm bireylere alt ekstremiteye yönelik esneklik değerlendirmeleri ve deri altı yağ dokusu kalınlığı ölçümleri yapıldı. I.Gruptaki olgular vertikal sıçrama testi (AP: ortalama anaerobik güç; PP: maksimum anaerobik güç) 3 yönlü olarak Yıldız Dinamik Denge Testi (YDDT) ile 1. gün bantsız (U1), ikinci gün sham tape (U2) ve üçüncü gün triseps surae kasına kas fasilitasyon tekniği ile kinesio tape (U3) uygulandıktan sonra değerlendirildiler. II. Gruptaki olgulara da sırasıyla, üç bantlama yöntemi, 1.gün U1, 2. gün rijit tape (U4) uygulaması, 3. gün de U3 uygulamaları yapıldı. Tüm olgulara U1, U4 ve U3 den sonra AP, PP veYDDT testleri gerçekleştirildi. I. Grupta U2 ve U3 den sonra PP, AP, YDDT skorları arasında istatistiksel olarak farklılık görülmüştür. U2 sonrasında sonuçlar I.Grupta anlamlı derecede artmıştır (p≤0.05). Ayrıca II. Grupta da U3 ve U4 uygulamalarından sonra yapılan karşılaştırmalarda sonuçlar PP, AP, YDDT'de II. Grupta U4 (rijit tape) den sonra anlamlı derecede arttığını göstermiştir (p≤0.05). Dikey sıçrama ve dinamik dengenin anlık olarak arttırılmasında rijit tape uygulamalarının kinesio tape uygulamalarına göre daha etkin olabileceğinin görüldüğü söylenebilir.
Sağlıklı genç yetişkin bireylerde eklem mobilitesinin fiziksel fonksiyonlara etkisi
. Eklem mobilitesi; eklemin, normal kabul edilen sınırlar içinde, yeterince harekete izin verecek kadar gevşek olmasıdır. Eklemin normal kabul edilen sınırlardan daha fazla hareket edebilmesi durumuna eklem hipermobilitesi, daha az hareket edebilmesine ise eklem hipomobilitesi adı verilir. Çalışmanın amacı, eklem mobilitesinin fiziksel fonksiyonlara etkilerini araştırmaktır. Araştırmaya 75 kadın (hipomobil=29, normal=21, hipermobil=25), 40 erkek (hipomobil=20, normal=9, hipermobil=11) olmak üzere 115 sağlıklı genç yetişkin katılmıştır. Kadınların yaş ortalaması 20,66 ± 2,11,VKİ ortalaması 21,9 ± 2,63; erkeklerin yaş ortalaması 21,07 ± 2,06 ve VKİ ortalaması 23,27 ± 3,02 olarak tespit edilmiştir. Çalışmaya katılan olguların demografik özellikleri kaydedilmiş; Beighton ve Horan Eklem Mobilite İndeksi ile esneklikleri değerlendirilerek hipomobil, normal ve hipermobil olmak üzere üç gruba ayrılmışlardır. Olguların sırt ekstansör ve kavrama kas kuvvetleri, dikey sıçrama yükseklikleri ve dengeleri değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, eklem mobilitesinin, denge ve kas kuvveti parametrelerine etkisi gözlenmezken (p>0,05); dikey sıçrama yüksekliği, hipomobil grupta diğer gruplara nazaran daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Çalışma sonucunda, eklem mobilite düzeyinin dikey sıçrama dışında fiziksel fonksiyonlara etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Fiziksel olarak zorlayıcı aktivitede bulunan bireylere eklem mobilitesi değerlendirmesi yapılmalıdır. Gelecekteki çalışmalar, ağrı ve disfonksiyon şikayeti olan hastaların eklem mobilitelerinin değerlendirilmesi ile yapılabilir. Ayrıca farklı eklem mobilitesi düzeylerinin, postüral kaslara ve fiziksel uygunluk parametrelerine etkisinin araştırılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Eklem mobilitesi, fiziksel fonksiyon, hipermobilite.
Eklem kıkırdak hasarlarının tedavisinde mezenkimal kök hücre ile kombine olarak termojel skafold uygulaması
Eklem Kıkırdak hasarlarının tedavisinde Matriksle indüklenmiş otolog kondrosit implantasyonu (MACI) gibi hücre bazlı doku mühendisliği tekniklerine ait sınırlamaların üstesinden gelmek ve eklem yüzeyini yeniden oluşturmak için tek seansta uygulanabilen doku iskelelerinin rolüne dair artan bir farkındalık vardır. Kıkırdak lezyonlarının tedavisinde doku iskelelerini mikrokırık ile beraber uygulanmasının yeterli hücre yoğunluğu sağlamadığı görüşü Kemik İliği Aspirasyon Konsantrelerinin(KİK) ile doku iskelelerinin beraber uygulanması fikrini ortaya çıkarmıştır. Literatürde yer alan klinik sonuçların yanında üretilme süreci ve içeriğine bağlı olarak farklı özellikler gösteren doku iskelelerine hücre eklenmesinin doku iskelesinin yapısal durumunda oluşturacağı değişiklikleri ilişkin bilgiye literatürde rastlanılamamıştır. Çalışmada, termojel olarak adlandırılan oda sıcaklığında sıvı halde bulunup uygulandığı eklem ortamında vücut ısısında jelleşme özelliği gösteren çitosan bazlı doku iskelesinin üretilmesi, jelleşme durumu ve biyomekanik özellikleri ile kemik iliği aspirasyon konsantresi eklenmesinin bu özellikleri üzerine olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Öncelikle Jelleşme için Kitosan çözeltisi (5 mL, pH ∼ 5,6) farklı miktarlarda amonyum hidrojen fosfat (AHP) (0,05, 0,075, 0,10, 0,15 g) ile karıştırılarak 37 ° C'de 10 dakikalık süre içerisinde jelleşme sağlanabilen AHP konsantrasyonu belirlendi. Ardından kadavra koyun dizlerinde jelleşme belirlenen konsantrasyon ile sağlanarak jelleşen hücresiz ve hücreli doku iskelelerinin biyomekanik özellikleri CellScale Univert Biomaterial Tester (CellScale, Kanada) cihazı kullanılarak kompresyon modunda değerlendirildi. Jelleşme için istenilen 10 dakika süre içerisinde en az AHP düzeyi ile jelleşme 0.075 g ile sağlandığı tespit edildi. Grup 1'de seçilen 3 hücresiz doku iskelesine ait Young modülü sırasıyla 0,215, 0,2282 ve 0,2617 olarak hesaplandı. Grup 2'de seçilen 3 hücreli doku iskelesine ait Young modülü sırasıyla 0,0992, 0,2749 ve 0,2109 olarak hesaplandı. Grup 1 hücresiz doku iskeleleri ortalama Young Modülü değeri 0,235 ± 0,024 ve Grup 2 hücreli doku iskeleleri için Young Modülü değeri 0,195 ± 0,089 olarak hesaplandı. Young Modülü değeri hücresiz grupta yüksek bulunmakla birlikte iki grup arasındaki bu farkın istatistiksel anlamlı olmadığı tespit edildi (p= 0,247). Çalışmadan elde edilen verilen ışığında KİK eklenmesinin termojel doku iskelesinin biyomekanik özelliklerinde anlamlı farklılık yaratmayabileceği düşünülmektedir.
Erişkin hastaların eklem içi humerus alt uç kırıklarında transolekranon yaklaşım sonrası olekranon tespit yöntemlerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada humerus alt uç eklemi ilgilendiren parçalı kırıklı hastalara transolekranon yaklaşımı sonrası uyguladığımız olekranon fiksasyon tekniklerinin fonksiyonel sonuçlarını ve sonuçlara etki eden faktörleri değerlendirdik Hastalar ve Yöntem: Ocak 2010 –Mart 2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Kliniği'nde AO/ASIF sınıflandırmasına göre tip C erişkin humerus alt uç kırığı tanısıyla gelip olekranon osteotomi yaklaşımı uygulanan 43 hastadan en az 6 ay kontrol ve takip yapılan 36 hastanın 37 dirseği çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar olekranon fiksasyon yöntemlerinden gergi bandı tekniği ile tespit, olekranon plağı ile tespit ve vida ile tespit edilen hastalar arasında fonksiyonel sonuçlar avantaj ve dezavantaj, birbirine karşı üstünlükleri açısından değerlendirildi. Bulgular: Gergiband ve K teli ile fiksasyon yapılan 22 hastanın 4'üne (%18), olekranon plağı ile fiksasyon yapılan 4 hastanın 3'üne (%75), kanselloz vida ile fiksasyon yapılan 11 hastanın 2'sine (%18) cerrahiden ortalama 4-9 ay sonrasında implant çıkarımı yapıldı. Gergiband ve K teli ile yaptığımız fiksasyon yöntemi plak ile yaptığımız fiksasyon yöntemi ile karşılaştırılınca 2.6 kat daha az implant çıkarmaya ihtiyaç duyuldu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p=0.042). Gergi bandı kullanılmadan kanselloz vida ile fiksasyon uygulanan bir olguda (%2.7) olekranon osteotomisinde kaynamama görüldü. Sonuç: Olekranon fiksasyon yöntemlerinden prensiplerine uyulan K teli ile gergi bandı yönteminin ve kanselloz vida ile uygulanan fiksasyonun diğer tekniklere nazaran daha az cilt problemlerine yol açtığı sonucuna varıldı. Olekranon fiksasyonunda gergi bandıyla stabilitesi arttırılmış her iki yöntem de tercih edilebilir. Olekranon fiksasyon yöntemleri arasında kaynama problemleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı.
Irak'ta osteoartritli yaşlı insanların yaşam kalitesi
Bu çalışma Irak'ta osteoartritli yaşlı insanların yaşam kalitesini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı-kesitsel tipteki bu araştırma, 15 Mart 2022-15 Eylül 2022 tarihleri arasında, Irak Al-Hussein Eğitim Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğine osteoartrit tanısı ile başvuran toplam 150 hasta ile gerçekleştirildi. Veriler, araştırmacılar tarafından hazırlanan soru formu ve osteoartrit yaşam kalitesi ölçeği ile toplandı. Verilerin analizinde karşılaştırmalar için Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testi kullanıldı. Ölçek skorları arasında ilişkiyi incelemek için ise Kendall Tau-b korelasyon analizi kullanıldı. p<0,05 olduğu durum anlamlı kabul edildi. Osteoartrit yaşam kalitesi ölçeğine göre, hastaların yaşam kalitesi skor düzeylerinin 33,2±6,8 olduğu belirlendi. Osteoartrit yaşam kalitesi ölçeği yaş değişkeni ile ilişkilendirildiğinde negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı güçlü ilişki görüldü (r= -0,539; p<0,0001). Osteoartritin demografik özelliklerle (cinsiyet, sigara kullanımı ve gelir durumu) ilişkili parametrelerinin, yaşam kalitesi ölçek skorunu anlamlı düzeyde etkilemediği tespit edildi. Çalışmada, osteoartrit hastalığının yaşam kalitesi üzerinde yaşa bağlı bir etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Osteoartrit yaş artışı ile ilişkili bir hastalıktır. Hastalık sürecinde yaşa bağlı olarak yaşam kalitesi etkilenebilmektedir. Çalışma sonucunda elde ettiğimiz bulgularımızın başka araştırmalarda çok merkezli çalışmalarla desteklenmesi uygun olacaktır.
Faset eklem sendromu olup radyofrekans ile tedavi edilen hastaların retrospektif incelenmesi
Amaç: Faset eklem sendromu tedavisinde algoritmaya uygun olarak çeşitli yöntemler uygulanmaktadır. Radyofrekans termokoagülasyon yöntemi bunlardan biridir. Bu yöntemin temeli, elektod ucundaki ısı ile hasar oluşturmaktır. Bu çalışmamızda Lomber Faset Eklem Sendromu olup radyofrekans ile tedavi edilen hastaların retrospektif incelenmesini amaçladık.Gereç ve Yöntem: Algoloji polikliniğindeki dosyalar taranarak faset eklem sendromu tanısı alıp radyofrekans termokoagülasyon yöntemi ile tedavi edilen hasta dosyaları seçildi. Bu dosyalar kliniğimizde sıklıkla uygulanan iki farklı tedavi yöntemine göre gruplara ayrıldı: 42 ºC 240 saniye pulse RF ile denervasyon uygulanmış hastalar grup 1, 80 ºC 120 saniye konvansiyonel RF ile denervasyon uygulanmış hastalar grup 2 olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, önceden geçirilmiş travma öyküsü varlığı, varsa önceden aldığı tedaviler, tedavi öncesi hastanın VAS ve MOİ skorları, uygulanan tedavi (pulse RF, konvansiyonel RF), 1. ve 3. aylardaki tedavi sonuçları (VAS ve MOİ skorları, ek analjezik ihtiyacı olup olmadığı) kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik verilerinin benzer olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı belirlendi. Olguların % 15'inin travma öyküsü olduğu, % 92,5'inin girişim öncesi ilaç tedavisi, % 30'unun ise Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon kliniğinde tedavi görmüş olduğu görüldü. Olguların tümünde işlem öncesi ile işlem sonrası 1. ve 3. ay VAS ve MOİ değerleri karşılaştırıldığında anlamlı fark olduğu saptandı. Grup I ve Grup II karşılaştırıldığında tedavi sonrası 1. ayda anlamlı fark saptanmazken 3. ayda istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. 1. ayda olgularının % 65'i ek analjezik tedavisine ihtiyaç duyarken 3.ayda bu oran % 77,5 olarak görüldü.Sonuç: Lomber Faset Eklem Sendromu olan olgularda her iki radyofrekans uygulamasının da etkin olduğu, ancak konvensiyonel radyofrekansın olumlu etkilerinin pulse radyofrekanstan daha uzun sürdüğü sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Faset eklem sendromu, konvansiyonel radyofrekans, pulse radyofrekans.