Liver cirrhosis
72 theses under this subject heading
Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri
Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.
Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi
Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit
Siroza bağlı asiti olan hastalarda spontan asit infeksiyonu
ÖZET Spontan asit infeksiyonu (SAl), kronik karaciğer hastalığında konak savunma mekanizmalarının çeşitli komponentlerindeki defektler sonucu oluşan, sık görülen ve yaşamı tehdit eden bir komplikasyondur. Amacımız, bölgemizdeki sirozlu hastalarda SAİ'nun sıklığını, kliniğini, etken mikroorganizmayı, asit sıvı biyokimyası ve karaciğer fonksiyonları ile ilişkisini, nüks oranını ve prognozunu saptamaktı. Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım ve Gastroenteroloji servisine yatan ve asidi olan 230 (168 erkek, 62 kadın; yaş ortalaması 54.6±12.8 yıl) sirozlu hastada yapıldı. Hastaların tanıları, klinik bulgular, biyokimyasal, ultrasonografik ve histopatolojik inceleme ile konuldu. Olgularda kronik karaciğer hastalığı, çoğunlukla, viral nedenlere ve alkole sekonderdi; olguların çoğu, Child C evresindeydi. En fazla görülen klinik semptomlar, karın ağrısı, karında hassasiyet ve ateşti. En sık üreyen mikroorganizma gram-negatifler ve gram-negatiflerden de E.co/i idi. Asit sıvı kültürleriyle eş zamanlı alınan kan kültüründe %37.5 oranında asit sıvı kültüründe üreyen aynı mikroorganizma üredi. Hastaların %25.7'inde, SAl saptandı. SAİ'ları içerisinde, kültür negatif nötrositik asit en fazla, spontan bakteriyel peritonit en az saptandı. SAl'lu hastaların, hastane içi ve dışı mortalitesi yüksekti; nüks oranı, hastane içinde düşük olmasına karşın 1 yıl içinde yüksekti. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da, asit sıvı albumini düştükçe infeksiyona yakalanma riskinin de arttığını tespit ettik. SAİ tespitinde, asit sıvı lökosit sayısını özellikle de asit sıvısı nötrofil sayısını, en güvenilir parametre olarak gözledik. Anahtar kelimeler: Siroz, spontan asit infeksiyonu, spontan bakteriyel peritonit, kültür-negatif nötrositik asit, monobakteriyel nonnötrositik bakterasit. m
Karaciğer sirozlu hastalarda kırılganlık derecesinin prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Kırılganlık, karaciğer sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışını ve mortaliteyi ön görmede etkin bulunmuş bir klinik durumdur. Ancak kırılganlık; hepatik ensefalopati gelişimiyle ilişkisinin irdelendiği birkaç çalışma haricinde, sirozun dekompanzasyon kliniklerini ön görmedeki etkinliği açısından nadiren değerlendirilmiştir. Biz de çalışmamızda sirozun major komplikasyonlarının kırılganlıkla ilişkisini inceledik. Buna ek olarak; kırılganlığın klinik pratikte sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışı ve/veya mortalite prediktörü olarak kullanılabilirliğini sorgulamak için diğer prognostik skorlamalarla karşılaştırmasını yaptık. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniği'ne başvuran ve ICD-10 kriterlerine göre K74 (Karaciğer fibroz ve sirozu) tanılı, 18-80 yaş aralığındaki 134 hasta, prospektif çalışma dizaynıyla alınmıştır. Hastalar kırılganlık açısından FFI (Fried Frailty Index) ile değerlendirildikten sonra, 2 ana gruba ayrılmıştır. Birinci grup kırılgan (FFI≥ 3) hastalardan, ikinci grup ise prefrail (FFI: 1-2) ve fit (FFI: 0) hastalardan oluşturuldu. Hastaların ilk değerlendirmelerinde; yaş, cinsiyet, VKİ (Vücut Kitle İndeksi), tanı yaşları, siroz etiyolojileri, kullandıkları ilaçlar, asit geçmişleri, CTP (Child-turcotte-pugh) ve MELD (model for end stage liver disease) skorları hesaplanarak not edildi. Tüm hastalar 3 ay aralıklarla poliklinik kontrollerinde veya telefonla aranarak komplikasyonların gelişimi, hastane yatışı ve mortalite açısından sorgulandı. Hastaların yüz tanesi 12 ay, yirmi tanesi 9 ay ve 14 tanesi ise 6 ay takip edildi. Takip sürecinde gelişen komplikasyonlar ve planlanmayan hastane yatışları elektronik sağlık kayıtlarıyla teyit eddildi. Takip süresinin sonunda iki ana grup komplikasyon gelişmi, planlanmayan hastane yatışı ve mortalite oranları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Kırılgan hastalardan oluşan grup (n=55) ve kırılgan olmayan hastalardan oluşan grup (n=79) temel özellikleri açısından karşılaştırıldığında; cinsiyet, VKİ, siroz etiyolojisi gibi parametreler benzer bulundu (p>0,05). Kırılgan hasta grubu diğer gruba göre yaşlıydı (p<0,001). Diyabet, hipertansiyon, KAH (koroner arter hastalığı), KBH (kronik böbrek hastalığı) gibi komorbiditeler kırılgan olan grupta daha sıktı (p<0,05). İki grup karşılaştırıldığında asit kırılgan olan grupta daha fazlaydı (p<0,001). CTP ve MELD skorları da kırılgan olan grupta daha yüksekti (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis ve varis kanama öyküsü benzerdi (p>0,05). Takip sürecinin sonunda; asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, HRS (hepatorenal sendrom), SBP (Spontan bakteriyel peritonit) gelişimi, planlanmayan hastane yatşı ve mortalite kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0,05). Olumsuz sonlanım (komplikasyonlar, planlanmayan hastane yatışı, mortalite) olarak bakıldığında; olumsuz sonlanımların kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu görüldü (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis kanaması kırılgan olan grupta daha fazlaydı ancak istatiksel olarak diğer grupla benzerdi (p>0,05). HCC (Hepatselüler Karsinom) gelişimi iki grup arasında benzer saptandı (p>0,05). Kırılganlığın planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyi ön görme etkinliği CTP ve MELD skorlarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Kırılganlık alt parametrelerine yani FFI kriterlerine bakıldığı zaman her kriter ayrı ayrı asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyle ilişkili bulundu (p<0,05). Sonuç: Sirozlu hastalarda kırılganlık hem komplikasyonlarla artan hem de komplikasyon gelişimini ön görmede etkin olabilecek bir klinik tablodur. Özellikle kırılganlık alt parametrelerinden olan kas gücü ve fiziksel aktivite düşüklüğün gelişiminin üzerinde durulması, bu kliniklerin müdahalelerle düzeltilebilecek olması açısından önem arz etmektedir. Kırılganlık genel olarak baktığımızda sirozda olumsuz prognozla ilişkilendirilebilir. Kırılganlık konusunda yapılacak müdahelelerin bu kötü gidişatın yavaşlatılması ya da engellemesi için daha fazla hasta sayısıyla ve daha uzun takip süreli çalışmalar yapmak faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, kırılganlık, düşük kas gücü, prognoz, hastane yatışı, mortalite.
Karaciğer sirozlu olgularımızda sirotik kardiyomiyopatiyle ilgili belirli biyokimyasal ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkemizde en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Sirotik hastalarda, kardiak fonksiyon bozukluğu olduğu, sistolik, diastolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikler bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamızda karaciğer sirozu olan hastalarda bazı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametrelerin sirotik kardiyomiyopati ile ilişkisini araştırdık.Materyal metod: Ağustos 2009 ile Mayıs 2011 yılları arasında iç hastalıkları ve gastroenteroloji polikliniğinden takipli 44 karaciğer sirozlu hasta (24 erkek ve 20 kadın) ve 30 kişi kontrol grubu (16 erkek ve 14 kadın) olarak çalışmaya alındı. Çalışmada; elektrokardiografi (EKG), ekokardiografi, Pro-BNP ve diğer biyokimyasal belirteçler değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (SP-SPSS versiyon 16) ile istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: 44 karaciğer sirozlu hastanın Child-Pugh sınıflamasına göre 24'ü (%54.5) Child-Pugh C evresindeydi. Olguların 25'inde (%56.8) sirozun etyolojisi HBV idi. Pro-BNP değeri hasta grubunda 156.41±153.56 pg/ml ve kontrol grubunda 25.71±30.11 pg/ml (p< 0.001) olarak tespit edildi. EKG'de sirozlu hastalardaki QTc: 0.40 ± 0.03 sn ve kontrol grubunda QTc: 0.38 ± 0.03 sn (p: 0.016). Ekokardiografik parametrelerden sol atriyum diyastol çapı hasta grubunda 3.98±0.54 , kontrol grubunda 3.46±0.45 olarak saptandı (p<0.001). Sağ ventrikül doku doppler incelemesinde myokardial performans indeksinin hasta grubunda 0.27±0.05, kontrol grubunda 0.23±0.06 değer olduğu görüldü ( p: 0.01 ). Septumdan alınan değerlere göre hasta grubunda hesaplanan MPİ: 0.41±0.09, kontrolde 0.36±0.07 (p: 0.02) bulundu. Buna karşın konvansiyonel yöntemlerle hesaplanan sol ventrikül MPİ değeri benzerdi. E/A, EDZ değerinde anlamlılık tesbit edilmedi. E/E' değeri hastada 10±3, kontrol grubunda 8±2 (p? 0.05 ) idi.Sonuç: Ekokardiografik olarak konvansiyonel yöntemlerle ölçülen parametreler açısından karaciğer sirozlu hastalar sol atrium çapı dışında normallerden farklı değildir. Ancak doku doppler ekokardiografi parametrelerinden IVS MPI, RV MPI ve E/E' değerlerinin karaciğer sirozlu olgularda bozulmuş oldukları belirlendi. Ayrıca sirotik hastalarda normallere göre QTc uzaması mevcuttu. ProBNP değeri de sirotik hastalarda normallere göre yüksek bulundu.. Tüm bu bulguların sirotik kardiyomiyopati ile ilgili olabileceğini düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Siroz, kardiyomiyopati, pro-BNP, ekokardiografi, doku dopplerekokardiografi
Yoğun bakıma yatırılan sirozlu olgularda prognozu belirleyen risk faktörleri
Yoğun bakıma yatan sirozlu hastaların prognozunu değerlendirmek önemlidir. Sirozlu hastaların prognozu hepatik yetmezliğin derecesi, sirozun komplikasyonları ve eşlik eden karaciğer dışı nedenlere bağlıdır. Sirozlu hastalarda prognozu daha objektif değerlendirmek için çeşitli skorlama sistemleri kullanılmaktadır. Bu çalışmada amaç yoğun bakıma yatan sirozlu hastaların prognozunu tayin etmek için kullanılan Child-Turcotte-Pugh (CTP) skoru ve Model for End-stage Liver Disease (MELD) skoru ile yoğun bakıma yatan hastaların prognozunu tayin etmek için kullanılan prognostik modellerden Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation (APACHE) II ve Sequential Organ Failure Assesment (SOFA) skorunun kullanılabilirliğini göstermek ve birbirine üstünlüklerini karşılaştırmaktır.Çalışmamıza, Dahiliye yoğun bakım ünitelerine Ocak 2004- Aralık 2006 tarihleri arasında yatırılarak izlenen 130 (% 64,7) erkek, 71 (% 35,3) kadın olmak üzere toplam 201 sirozlu hasta dahil edildi. Hastalarda mortaliteyi etkileyen risk faktörleri kullanılan belirteçler olarak; yaş, cinsiyet, Child-Turcotte-Pugh skoru, Model for End-stage Liver Disease skoru Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II skoru, Sequential Organ Failure Assesment skoru, serum laktat, kan üre azotu, kreatinin, bilirübin, protrombin zamanı, protein elektroforezi, sirozun etyolojisi, mekanik ventilatör ihtiyacı, yoğun bakımda kalış süresi, sirozun komplikasyonları olan Hepatosellüler kanser, hepatik ensefalopati, gastrointestinal kanama, hepatorenal sendrom, spontan bakteriyel peritonit ve diğer enfeksiyonlar değerlendirildi. Bu belirteçlerin bunların prognoza etkileri araştırıldı.Sonuç olarak yoğun bakım ünitesine yatan sirozlu hastalar ileri evre hastalığa sahiptir. Bu hastalar genelde sirozun komplikasyonları nedeniyle yoğun bakıma yatırılmaktadır. Mortalite oranı oldukça yüksektir (% 41,8). Prognozu tahmin etmek için Child-Turcotte-Pugh, Model for End-stage Liver Disease, Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II ve Sequential Organ Failure Assesment skoru kulanılabilir. Prognozu tahmin etmede Sequential Organ Failure Assesment ve Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II skoru, Model for End-stage Liver Disease ve Child-Turcotte-Pugh skorundan üstündür (AUROC değerleri sırasıyla 0,847, 0,821, 0,790 ve 0,724). Sequential Organ Failure Assesment skoru kolay uygulanan prognozu en iyi tahmin eden skordur. Sirozun prognozunu saptamada en sık kullanılan skorlama sistemi olan Child-Turcotte-Pugh skorunun prognozu değerlendirme gücü düşüktür. Laktat düzeylerinin yüksek olması kötü prognozla ilişkilidir. Laktat prognostik parametre olarak kullanılabilir.Anahtar kelimeler: Dahiliye yoğun bakım, prognoz, Laktat, Siroz, SOFA skoru
Assessment and association of some biochemical parameters in patients with liver cirrhosis in baghdad city
Cirrhosis of the liver is characterized by the pathological creation of regenerating clusters ringed by fibrous bands as a consequence of chronic liver injury, which results in portal congestion and end-stage fatty liver. Therefore to conduct a field study to find out the causes of liver cirrhosis and to find the most susceptible age range to the disease among women and men and to find the most accurate tests to diagnose the disease. The study included (100) samples (59) men and (49) women in the age range between 45-66 years old. Divided into two groups known as patient group and control group. The control group included 29 healthy men and 21 women. The patient men group divided into 15 suffered from hepatitis disease, 10 suffered from fatty liver, 5 were alcoholic hepatitis while the patient women group divided into 15 suffered from hepatitis disease, and 5 suffered from fatty liver. Some significant chemical tests were performed such as AST, ALT, Bilirubin, FBS, CHO, TG, HDL, LDL, D3, and B12. It can be concluded that there are significant differences for all chemical tests mentioned.
Correlation of liver enzymes levels to the sonographic grade of non alcoholic fatty liver infiltration in patients with diabetes and obesity
Some estimates place fatty liver disease prevalence among the highest of all chronic liver diseases, and several metabolic abnormalities are associated with it. Three general hospitals in Baghdad were the sites of this research. We evaluated the severity of fatty liver disease in a total of 1100 patients (650 female and 450 male) using ultrasonography and liver function tests; of these, 150 served as healthy controls for the research. More than half of our patients in this study had a body mass index (BMI) of 30 or above, and around 51 percent had diabetes; almost a quarter (24 percent) of our patients had both DM and obesity. According to our findings, liver enzyme levels are positively correlated with fatty liver severity; the ALT enzyme was found to be abnormally high at a very early stage of the disease (25+/- 6.1 U/L on average). As seen in mild cases of hepatic fatty liver. Hyperlipidemia, the fatty liver, and other metabolic diseases. All patients had their cholesterol and triglyceride levels checked; they showed a strong link with NAFLD, however cholesterol levels did not vary significantly with the degree of fatty alteration. As fatty liver disease progresses, there are discernible shifts in the trigleseridenl level.
Karaciğer sirozunda özofagus varislerinin non invaziv yöntemlerle değerlendirilmesi
Karaciğer sirozu, hepatosellüler yetersizlik ve portal hipertansiyon bulgularıyla seyreden ölümcül bir hastalıktır. Özofagus varisleri siroz hastalarında portal hipertansiyonun ciddi bir sonucudur. Özofagus varislerini değerlendirmede endoskopi en sık kullanılan yöntemdir. Bu çalışmada kronik hepatit B veya hepatit C' ye bağlı karaciğer sirozu olan hastalarda özofagus varislerinin varlığı ve derecesinin öngörülmesinde non invaziv parametler değerlendirildi. Çalışmaya 2009-2015 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda takip edilen etyolojide hepatit B ve hepatit C virüsü olan 324 karaciğer sirozlu hasta alındı. Hastaların demografik, klinik, laboratuar, radyolojik (dalak boyutu, portal ven çapı, portal ven akımı) ve endoskopik bulguları retrospektif olarak dosya taraması ile elde edildi. Trombosit sayısı, milimetre cinsinden dalak boyutuna bölünerek trombosit sayısı/dalak boyutu oranı elde edildi. Laboratuar ve radyolojik verilerin varis ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmaya alınan 324 hastanın 178 (%54.9)'i erkek, 146 (%45.1)'sı kadın olup yaş ortalaması 57.4±11.2 (27-87) idi.164'ü kronik hepatit B, 160'ı ise kronik hepatit C'ye bağlı siroz idi. Hastaların 69 (%21.3)'unda özofagus varisi saptanmazken, 255 (%78.7) hastada özofagus varisi mevcuttu. 255 hastanın 97 (%29.9)'sinde grade 1, 129 (%39.8)'unda grade 2, 29 (%9.0)'unda ise grade 3 özofagus varisi görüldü. Child-Pugh sınıflamasına göre 170 hasta (%52.5) sınıf A'da, 94 hasta (%29.0) sınıf B'de, 60 hasta (%18.5) sınıf C'de yer almaktaydı. Özofagus varisi olan ve olmayan gruplar arasında dalak boyutu, portal ven çapı, trombosit sayısı, trombosit sayısı/dalak boyutu oranı arasında anlamlı fark bulundu (p=0001). Varis varlığını predikte eden trombosit sayısı/dalak boyutu oranı cut off değeri ≤846 (sensitivite %90, spesifite %91) olarak saptandı. Trombosit sayısı/dalak boyutu oranı 846 ve altındaki değerler için varis varlığını göstermedeki pozitif prediktif değeri %97.4 olup negatif prediktif değeri %71.5 bulundu. Sirozlu hastalarda özofageal varis varlığını predikte eden değerler içerisinde özellikle trombosit sayısı/dalak boyutu oranının sensitivite ve spesifitesinin yüksek olduğu saptandı. Varis varlığı açısından bu oranının 846 ve altında olması önemlidir. Siroz hastalarında varis varlığını tahmin etmede kullanılabilecek non invaziv bir belirteç olabilir.
Karaciğer sirozunda etiyoloji ve hastalık evresi ile diyastolik disfonksiyon ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Siroz hastalarında, kardiyomiyopatinin 3 kriteri arasında sol ventrikül diyastolik disfonksiyon (LVDD), kardiyak disfonksiyonun erken bir göstergesidir. LVDD değerlendirmesinde en değerli yöntem doku doppler ekokardiyografi görüntülemesidir (TDI). Bu çalışmada sirozun etiyoloji ve evresini oluşturan parametrelerle TDI bulguları ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 100 karaciğer sirozlu hasta ve 65 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastaların demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi. Child-Pugh ve MELD-Na (Model for end-stage liver disease) skorları hesaplandı. TDI bulguları ve BNP ile hastalığın etiyolojisi ve evresi arasındaki ilişkiler incelendi. Bulgular: Hastaların 76'sında (%76) BNP düzeyi normal, 24'ünde (%24) ise yüksekti. Hastaların 65'inde (%65) LVDD saptanmazken, 35 (%35) hastada LVDD mevcuttu. Etiyoloji ile BNP düzeyi ve LVDD arasında ilişki yoktu. Child A'lılarda BNP 59.9 ± 75.6, Child B'lilerde BNP 84.0 ± 62.4, Child C'lilerde BNP 103.5 ± 57.1 saptandı (p=0.001). Child A'lıların %14' ünde, Child B'lilerin %29.6' sında, Child C'lilerin %50'sinde BNP normalden yüksekti (p=0.009). BNP düzeyi normal aralıkta (0-100 ng/L) olanlarda Child skoru 6.5 ± 2, normalden yüksek olanlarda (> 100 ng/L) Child skoru 8.4 ± 2.7 saptandı (p=0.000). MELD skoru ≤ 9 olanlarda é septal (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı septal ölçümü) 7.67 ± 1.71 cm/s, 10-19 arası olanlarda 8.42 ± 1.79, 20-29 arası olanlarda 5.00 ± 2.45 saptanırken (p=0.002); é lateral (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı lateral ölçüm) sırasıyla 11.3 ± 3.18 cm/s, 12.62 ± 2.89, 10.00 ± 3.06 saptandı (p=0.01). MELD skoru ≤ 9 olanların %37.2'sinde, 10-19 arası olanların %26'sında, 20-29 arası olanların %85.7'sinde LVDD saptandı (p=0.007). LVDD olmayan hastalarda MELD skoru 10.6 ± 3.2, LVDD olan hastalarda MELD skoru 12.5 ± 5.8 olarak saptandı (p=0.048). Kreatinin düzeyi LVDD olan hastalarda (0.9 ± 0.5 mg/dl) LVDD olmayan hastalara (0.8 ± 0.3 mg/dl) göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.042). Sonuç: MELD skoru ≥ 20 olan sirozlu hastalarda LVDD yüksek oranda görülmektedir. BNP düzeyi sirozlu hastalarda sağlıklı kontrollerden daha yüksek olup asitli siroz hastalarında ve Child-Pugh skoru yüksek olan hastalarda daha da artmaktadır. İleri evre siroz hastalarında TDI bulguları ve BNP düzeyleri kardiyak komplikasyonların erken tanı ve tedavisi için önemli olabilir. Anahtar sözcükler: Siroz, Child, MELD, Diyastolik disfonksiyon, Doku doppler ekokardiyografi, BNP
Karaciğer ilişkili ve karaciğer dışı nedenli asiti olan hastalarda BNP'nin ayırıcı tanı ve klinik seyirdeki önemi
Asit; dünyada en sık karaciğer sirozunda olmakla birlikte ikinci sıklıkta kalp yetmezliği ve malignitelerde görülür. Hem kalp yetmezliğinde hem de sirozda asit oluşumunda temel patoloji sinüzoidal hipertansiyondur. Bu nedenle her iki durumda da serum asit albumin gradienti ≥ 1,1 g/dl'dir. Serum B tipi natriüretik peptid (BNP) ise kalp yetmezliğinde tanısal marker olarak kullanılan bir peptid çeşididir. Aynı zamanda BNP düzeyleri sirozlu hastaların serumunda da artabilir ve karaciğer hastalığının ciddiyetiyle ilişkilendirilebilir. Bu çalışmanın amacı; BNP nin asit etyolosinde ayırıcı tanıda bir tanı aracı ayrıca siroz hastalarında komplikasyonları öngörmede bir marker olarak kullanılıp kullanılamayacığını saptamak. Çalımaya karaciğer sirozu olan 62 ve siroz dışı hastalıkları olan 68, toplam 130 hasta, 42 tane de asiti olmayan siroz hastalarından oluşan kontrol grubu alındı. Hastalara aynı merkezde ekokardiyografi yapıldı, uygun miktarda parasentez yapıldı ve eş zamanlı venöz kanları alındı. Serum asit-albumin gradientleri hesaplandı, BNP ve tam kan sayımı ile biyokimyasal değerlerine bakıldı. Siroz hastalarında komplikasyonlar retrospektif olarak tarandı. Tüm gruplarda BNP düzeylerine bakıldığında; kalp yetmezliği grubunun diğerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklı olduğu saptandı. Siroz hastalarının komplikasyonlarına bakıldığında ise; BNP nin trombosit sayısı ve albumin düzeyi ile ters korele olduğu; hepatik ensefalopati, hepatorenal sendrom ve spontan bakteriyel peritonit ile korele bir şekilde yükseldiği saptandı. Bunun yanında BNP nin özofagus varis derecesi ve varis kanaması arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Siroz hasta grubunda BNP nin sağkalımla ilişkisine bakıldığında ise BNP düzeyi daha düşük hastaların daha uzun yaşadığı fakat bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak BNP'nin kalp yetmezliği ilişkili asit tanısında bir araç olabileceğini ve siroz hastalarında komplikasyonları öngörebileceğini düşündük. Anahtar Kelimeler: Asit, BNP, karaciğer sirozu, kalp yetmezliği, portal hipertansiyon
Çocukluk döneminde portal hipertansiyon tanısı alan hastaların uzun dönem izlemlerinde etiyoloji, klinik, laboratuar ve prognoz açısından değerlendirilmesi
Amaç: Portal hipertansiyon; portal basıncın 10 mmHg üzerine çıkması veya portal ven ve hepatik ven basınç gradientinin 5 mmHg üzerine çıkmasıdır. Portal hipertansiyon morbidite ve mortalite oranı yüksek komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu çalışmada çocuklarda PH'nin etiyolojisi, klinik bulguları, laboratuvar ve endoskopik bulguları, tedavi yaklaşımları ile prognozlarının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2012-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda takipli, portal hipertansiyon tanısı alan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelenmiştir. Çalışmaya 43 hasta alınmış, hastaların demografik verileri, başvuru yakınmaları, fizik muayene bulguları, laboratuvar bulguları, radyolojik ve endoskopik bulguları, tedavi ve prognozlarına ait veriler kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların % 72,1'i erkek, % 27,9'u kız idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşları ortanca 108 ay (5 ay ile 210 ay) iken tanı yaşları ortanca 60 ay (5 ay ile 204 ay) idi. Portal hipertansiyon olgularının % 76'sı sirotik olmayan, % 23,3'ü sirotik, anatomik olarak ise % 55'i prehepatik, % 41,8'i intrahepatik idi. İntrahepatik Portal hipertansiyon olgularının % 13,9'u presinüzoidal, % 27,9'u sinüzoidal idi. Sirotik nedenler; kriptojenik karaciğer sirozu, caroli hastalığı, Budd Chiari sendromu, konjenital hepatik fibrosis iken, sirotik olmayan gurubun yarısından fazlasını PVT oluşturmaktaydı. Hastaların başvuru yakınması en sık karın şişliği idi. En sık fizik muayene bulgusu olarak splenomegali saptandı. Sirotik hastalarda GGT, BUN, IgG, IgA daha yüksek saptandı (p<0,05). Sirotik olmayan grupta portal kavernöz transformasyon ve PVT daha sık saptandı (p<0,05). Endoskopik bulgular değerlendirildiğinde özofagus varisleri ve portal hipertansif gastropati oranı sirotik ve sirotik olmayan grupta benzerdi. Portal hipertansif duodenopati sirotik hastalarda daha yüksek saptandı (p<0,05). Hepatorenal sendrom, hepatopulmoner sendrom, hepatik ensefalopati gibi mortalite ve morbidite oranı yüksek komplikasyonlar sirotik hastalarda % 10 oranında görülür iken sirotik olmayan hastalarda gözlenmedi. Sonuç: Portal hipertansiyon, mortalite ve morbiditenin önemli bir nedenidir. Karaciğer hastalığı bulgularını gösteren ve splenomegali saptanan her çocuk portal hipertansiyon açısından araştırılmalıdır. Bu çalışmada PH'li hastaların klinik, laboratuvar, tedavi ve komplikasyonları incelenmiş, sirotik hastalarda sirotik olmayan gruba göre GGT, BUN, IgG, IgA, bilirubin değerleri, fundik varis ve portal hipertansif duodenopati görülme sıklığı sirotik olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.
Kronik viral hepatit hastalarında basit ve girişim gerektirmeyen testler karaciğer fibrozis düzeyini saptayabilir mi?
Kronik viral hepatit hastalarının yıllık %2-8'inde siroz gelişmekte olup, bu hastalara tedavi kararı verilmesinde ve izlemesinde fibrozis evresinin bilinmesi gereklidir. Araştırmamızda, retrospektif olarak tam kan sayımı ve biyokimya tetkiklerinden elde edilen trombosit sayımı, AAR, Pohl skoru, CDS, FİB-4, APİ, APRİ, FİB-4 ve P2MS göstergelerini altın standart olan karaciğer biyopsisi evresi ile karşılaştırdık. Çalışmaya 107'si hepatit B enfeksiyonu ve 34'ü hepatit C enfeksiyonu olmak üzere 141 hasta ( 49'u kadın, 101'i erkek, yaş ortalaması 43.5) alındı. Hafif-ciddi fibrozis ayrımında AAR; %63.1 duyarlılık, %27.0 seçicilik, APİ ise %58.3 duyarlılık, %81.1 seçicilik göstermiş olup yetersiz bulunmuştur. Trombosit sayımı, Pohl skoru ve CDS gösterdiği yüksek seçicilik (sırasıyla %91.8, %94.2 ve %90.9) ile ciddi fibrozisli hastaların saptanmasında yararlı olmasına rağmen duyarlılıkları (sırasıyla %26.3, %15.7 ve %21.0) oldukça düşüktür. Tüm çalışma grubunda, APRİ, FİB-4 ve P2MS ciddi fibrozisin dışlanmasında sırasıyla %93.1 %95.2 %92.6 negatif prediktif değer göstermiştir. Sadece hepatit B enfeksiyonlu olgularda ise %94.4, %97.1 ve %94.2 negatif prediktif değer göstermiştir. Araştırmamız, kronik viral hepatitlerde APRİ, FİB-4 ve P2MS'nin karaciğer fibrozisinin izleminde ve ciddi fibrozisi dışlayarak karaciğer biyopsisi yapılacak hastaların seçiminde kullanılabileceğini göstermektedir.
Kronik karaciğer hastalarımızda Diabetes Mellitus
AMAÇ: Kronik karaciğer hastalıklarında (KKH) çeşitli düzeylerde glukoz metabolizma bozuklukları ve diabetes mellitus (DM) sıklığı artmıştır. Sirozun komplikasyonu olarak gelişen diyabet ?hepatojenöz diyabet? olarak bilinmektedir, ancak hastaların birçoğunda KKH'nin erken evrelerinden itibaren insülin direnci ve glukoz intoleransı görülmektedir. Hastalığın etyolojisi ve evresi hepatojenöz diyabet gelişimi açısından önemlidir. Ayrıca, diyabet, karaciğer sirozu olan hastaların morbidite ve mortalitesini artırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, kronik karaciğer hastalığında (kronik hepatit, karaciğer sirozu ve hepatosellüler kanser) diabetes mellitus görülme sıklığı ile karaciğer hastalığı etiyolojisi ve şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir.GEREÇ VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları kliniğinde Ocak 2007-Temmuz 2010 tarihleri arasında izlenmiş olan, kronik hepatit, karaciğer sirozu ve hepatosellüler kanser (HCC) tanılı olguların dosyaları incelenerek, retrospektif bir çalışma yapılmıştır. Öyküsünde diabetes mellitus, pankreatik hastalık ve etyolojisinde otoimmün, biliyer ve non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı, hemokromatozis, Wilson ve diğer metabolik hastalıkları olanlar çalışma dışı bırakılarak toplam 186 kronik karaciğer hastası (90 kronik hepatit, 80 siroz ve 16 hepatoselüler kanser) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların açlık kan şekerleri değerlendirilerek, normoglisemi (NG), bozulmuş açlık glukozu (BAG) ve DM durumları saptanmıştır. Hastalar yaş, cinsiyet, etyoloji (HBV, HCV, alkol ve kriptojenik) ve hastalık grubuna (kronik hepatit, karaciğer sirozu, hepatosellüler kanser) göre, sirozu ve hepatosellüler kanser tanısı olan olgular ise ayrıca child-pugh ve MELD (Model for End-Stage Liver Disease) skoruna göre gruplandırılarak değerlendirilmiştir.BULGULAR: Toplam 186 kronik karaciğer hastasında diyabet ve bozulmuş açlık glukozu sıklıklarının sırasıyla %28 ve %20.4 olduğu görüldü. Sirozlu olgularda DM ve BAG sıklığının kronik hepatitlilere göre istatistiksel olarak fazla olduğu görüldü (p=0.004). Child A,B,C ve MELD skorunun 14 ve altı ile 15 ve üstü şeklinde gruplandırılan olguların NG, BAG ve DM dağılımlarında istatistiksel bir fark saptanmadı (p:0.781, p=0.423). Kriptojenik (%67.7), HCV (%56.8) ve alkole (%60) bağlı karaciğer hastalarında, HBV'li (%38.9) olgulara göre daha yüksek oranda BAG ve DM saptandı (p=0.017).TARTIŞMA: Kronik karaciğer hastalıklarında (KKH) çeşitli düzeylerde glukoz metabolizma bozuklukları ve diabetes mellitus (DM) sıklığı artmıştır. Sirozun komplikasyonu olarak gelişen hepatojenöz diyabet karaciğer hastalığının progresyonunu hızlandırmakta, morbidite ve mortaliteyi artırmaktadır. Çalışmamızda literatürle uyumlu şekilde KKH'nda BAG ve DM prevelansının topluma göre yüksek olduğu saptandı. Yine literatürle uyumlu olarak sirozlu olgularda kronik hepatitlilere göre BAG ve DM'nin artmış olduğu görüldü. Bu noktada ilerlemiş karaciğer hastalıklarında sık görülen diyabetin erken tanı ve tedavisiyle morbidite ve mortalitenin azalması beklenebilir. KKH'nda diyabet gelişiminde non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı, alkol, hemokromatozis gibi etyolojik nedenlerin önemi bilinmektedir. Son dönemde özellikle HCV'li olgularda diyabet sıklığının artmış olduğuna dair yayınlar mevcuttur. Bizim çalışmamızda da HCV, alkol ve kriptojenik karaciğer hastalıklarında HBV'lilere göre artmış DM ve BAG sıklığı gözlenmiştir.ANAHTAR KELİMELER: Diyabet, kronik karaciğer hastalıkları, hepatojenöz diyabet, siroz.
Deneysel Karaciğer Sirozunda "Caffeic Acid Phenethyl Ester" (CAPE'in Etkileri
Bal arısının doğal bir ürünü olan CAPE (Caffeic Acid Phenetyl Ester)'nin antimikrobiyal, antiinflamatuar, antioksidan ve antitümöral etkiler gibi çeşitli biyolojik aktiviteler gösterdiği bilinmektedir. Bu çalışmamızda CAPE'in dimethylnitrosamine (DMN) ile sıçanlarda oluşturulmuş karaciğer fibrozisindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Bu çalışmamızda ortalama ağırlıkları 250-300 g arasında olan 60 adet Wistar-Albino erkek sıçan kullanıldı ve her grupta 10 tane sıçan olmak üzere toplam 6 gruba ayrıldı. Grup 1; Kontrol grubu. İntraperitoneal (ip) serum fizyolojik injekte edildi Grup 2; CAPE 10 ?mol/kg/ip . Grup 3; Dimetilnitrozamin (DMN) %1'lik 10 mg/kg ip Grup 4; Önce CAPE 10 ?mol/kg/ip sonra DMN %1'lik 10 mg/kg ip Grup 5; Eş zamanlı olarak CAPE 10 ?mol/kg/ip ve DMN %1'lik 10 mg/kg/ip Grup 6; Önce DMN %1'lik 10 mg/kg ip sonra CAPE 10 ?mol/kg/ip Çalışma sonunda hayvanlar sakrifiye edilip kanları alındı ve serumlarında biyokimyasal tetkikler yapıldı. Karaciğer dokusu çıkartılarak patolojide ?modifiye knodell sınıflaması?na göre 6 puan üzerinden ışık mikroskopunda değerlendirildi. Çalışmayı 53 sıçan tamamladı. Grup 1 ve grup 2'deki sıçanların karaciğerleri histolojik olarak normaldi. Buna karşılık grup 3'teki sıçan karaciğerlerinde belirgin fibrozis görüldü (P=0,0001). Grup 3 (5,62 ± 0,51) ile grup 5 (5,22 ± 0,83)'teki sıçan karaciğerleri arasında fibrozis yönünden istatistiksel bir anlamlılık bulunamadı (P>0,05). Grup 3'e göre grup 4 (2,90 ± 0.31) ve grup 6 (3,28 ± 0,75) arasında fibrozis açısından anlamlı fark bulunurken (P=0,0001), kendi aralarında fibrozis açısından fark saptanmadı (P>0,05). Sonuç olarak DMN belirgin fibrozis oluşturan hepatotoksik bir ajandır. CAPE, fibrozisi önleyen ve oluşmuş fibrozisi gerileten doğal bir üründür. Bu çalışmayla, CAPE'in insanlarda da benzer mekanizmalarla siroz tedavisinde kullanılabileceği ümidi doğmaktadır
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Non-alkolik yağlı karaciğer hastalarında serum urokinase plasminogen aktivatör reseptör (UPAR) düzeyi ile fibrozis evresi arasındaki ilişki
ÖZETKronik hepatit B (KHB), kronik hepatit C ve non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı klinik uygulamalarda sık rastlanılan karaciğer hastalıkları olup siroz ve hepatosellüler karsinoma yol açmaları nedeniyle önemli birer morbidite ve mortalite nedenidirler. Tedavi planında ve prognozu öngörmede histolojik bulgular temel olup, histolojik hasarı ortaya koymada karaciğer biyopsisi altın standarttır. Çeşitli komplikasyonlar taşıması ve invaziv bir işlem olması nedeniyle son yıllardaki çalışmalar histolojik hasarı ortaya koymada etkin olabilecek non-invaziv yöntemlerin belirlenmesine odaklanmıştır. Serum urokinase plasminogen aktivatörü (uPA) ve onun spesifik reseptörü (uPAR) temel olarak insanda fibrinolitik sistemin birer komponentidir. Yapılan çalışmalarda uPA ve uPAR'ın embryogenez, ovulasyon, anjiogenez ve tümör metastazında da rol aldığı ortaya konmuştur.Moleküler incelemeler ile hepatik stellate hücrelerinin uPA ve uPAR eksprese ettiğinin gösterilmesi sonrası kronik karaciğer hastalıklarında karaciğer fibrozisi ile olan ilişkisi literatürde az sayıda çalışma ile tanımlanmıştır. Bu çalışmalarda siroz, kronik hepatit B ve C vakaları ayrı ayrı değerlendirilmiş olup bizim çalışmamız nonalkolik steatohepatit vakalarını içeren ve 3 farklı kronik hepatit grubunu (kronik hepatit B, C, NAYKH) birlikte değerlendiren ilk çalışma olmuştur. Biz bu çalışmada kronik viral hepatitler ve non-alkolik yağlı karaciğer hasta gruplarında karaciğer biyopsisindeki fibrozis evresi ile serum uPAR düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Çalışmaya 96 KHB, 22 KHC ve 11 NAYKH vakası ve 47 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Sonuçları değerlendirdiğimizde, kronik viral hepatit gruplarındaki uPAR ortalaması kontrol grubundan istatikselolarak anlamlı biçimde yüksek, NAYKH grubunda ise kontrol grubundan istatiksel olarak farklı olmadığını saptadık. Kronik viral hepatit grubunda şiddetli fibrozis saptanan vakaların uPAR düzeyinin hafif-orta fibrozis saptanan vakalardan ve kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı yüksek saptadık. Mevcut çalışmalar ve bizim çalışmamız sonucunda uPAR'ın, kronik hepatit B ve C vakalarında karaciğer fibrozis evresi ile iyi korelasyon gösterdiği ve hasarı öngörmede noninvaziv bir marker olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Karaciğer sirozlu hastalarda radyolojik bulgularla sarkopeni sıklığının tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Karaciğer sirozlu hastlarda çeşitli nütrisyon bozuklukları görülür. Yapılan çalışmalarda sirozlu hastalarda malnutrisyon ve sarkopeni sıklığının arttığı görülmüştür. Bu çalışmada; karaciğer sirozlu hastalarda sarkopeni sıklığını, sarkopeni ile D vitamin düzeyi, somatomedin c (İGF-1), cinsiyet, sirozun evresi ve komplikasyonları arasındaki ilişki araştırıldı. Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya Kasım 2019-Ekim 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi gastroenteroloji polikliniğine başvuran, tanısı sirozun tipik laboratuvar, klinik ve görüntüleme bulgularıyla konulmuş 18-80 yaş arası 60 karaciğer sirozu hastası dahil edildi. Hepatoselüler karsinom taraması için veya organ nakli ünitesi başvurusunda çekilen abdominal BT görüntülemelerinde lomber 3. vertebra (L3) kaudal uç seviyesindeki iskelet kaslarının yüzey alanları ölçülüp, iskelet kas indeksi (SMI)'ni elde etmek için uzunluğun karesi(m2) ile normalize edildi. Sarkopeni için tanı kriterleri onkolojik popülasyonlardan elde edilmiştir. Sarkopeni L3 SMI'nin kadınlarda <38,5 cm2/m2, erkeklerde <52,4 cm2/m2 olmasıdır. Bu çalışmada hastaların 23'ünün (%38,3) D vitamini ileri derece düşük, 21'inin (%35) düşük, 13'ünün (%21,7) yetersiz ve 3'ünün (%5) yeterli bulunmuştur. Sarkopenik olan ve olmayan hastalar arasında D vitamini ve IGF-1 açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sarkopenik olan ve olmayan hasatalar arasında Child-Pugh skorları açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Sarkopenik hastalarda asit varlığı sarkopenik olmayan hastalardan yüksek olmasına rağmen anlamlı farklılık görülmedi (p=0,528). SMI ile D vitamini, IGF-1, albumin ve hemoglobin (Hb) arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Bu çalışmada hastaların 39 (%65)'unda sarkopeni saptanmış olup sarkopeni sıklığının arttığı gösterildi. Özofagus varisleri, asit, hepatoselüler karsinom gibi komplikasyonlara benzer şekilde sirozlu hastalar sarkopeni açısından taranmalıdır. Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu, Malnutrisyon, Sarkopeni, D vitamini, İGF-1, İskelet Kas İndeksi
Kronik hepatit ve siroz tanılı hastalarda hepatit E virüs enfeksiyonunun sıklığı
Hepatit E virüsü; Hepeviridae ailesinin Hepevirus cinsinde yer alan RNA virüsüdür. Hepatit E virüs enfeksiyonu klinik olarak genellikle çocuklarda asemptomatik, erişkin yaş grubunda ise semptomatik seyreder. İyi pişmemiş enfekte hayvanların etlerinin tüketilmesi ve kan transfüzyonu ile bulaşabilse de temel bulaş yolu fekal-oral yoldur. Kronik hepatit ve siroz tanılı hastalarda hepatit E enfeksiyonu akut alevlenmeler, akut karaciğer hasarı, dekompansasyon ve ölüm gibi kötü sonuçlara neden olmaktadır. Hepatit E enfeksiyonu varlığını araştırmak için; 30 otoimmün hepatit, 30 siroz ve 40 kronik HBV tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalardan elde edilen serum örneklerinde mikro ELISA ile anti HEV IgM ve anti HEV IgG, RT-PCR ile HEV RNA araştırıldı. Otoimmün hepatit grubunda %13 oranında anti HEV IgM ve anti HEV IgG pozitifliği görüldü. Siroz grubunda %33 anti HEV IgM, %50 anti HEV IgG pozitifliği görüldü. Kronik HBV grubunda ise %7,5 anti HEV IgM, %17,5 anti HEV IgG pozitifliği görüldü. Her üç hasta grubunda da beklenenden yüksek HEV seropozitifliği saptandı. Hastaların hiçbirinde HEV RNA saptanamadı. Kronik hepatit ve siroz tanılı hastalarda klinik yaklaşımlarda HEV enfeksiyonu göz ardı edilmemeli ve HEV bulaşının önüne geçilmesi için hastaların temiz içme suyu ve iyi pişmiş et tüketimi açısından bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelime: Hepatit E virüsü, Siroz, Kronik hepatit, Hepatit B virüsü, Otoimmün hepatit
Sirotik ve nonsirotik portal hipertansiyonlu çocuklarda böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Son dönem kronik karaciğer hastalığı ve portal hipertansiyonlu olgularda görülen en önemli komplikasyonlardan biri böbrek işlev bozukluğudur. Böbrek yetmezliği, özellikle karaciğer nakli bekleyen kronik karaciğer hastalarında prognozu etkileyen önemli bir risk faktörü olduğundan, böbrek fonksiyonlarının doğru olarak değerlendirilmesi önemlidir. Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı'na başvuran, siroz tanısı ile izlenen 25, non sirotik portal hipertansiyon tanısı ile izlenen 9 ve 20 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 54 hasta alındı.Olgularda rutinde kullanılan böbrek fonksiyon testleri ile, serum sistatin C düzeyleri, idrar ß2 mikroglobulin, serum ve idrar NGAL, idrar KIM 1 ile serum ve idrar IL 18 değerleri incelendi. Hasta grubunda klinik evreleme MELD, Child Pugh Turcotte ve Baveno IV sınıflaması kullanılarak yapıldı. Rutin incelemelerde kullanılan serum BUN, kreatinin, sodyum düzeyi, idrar dansitesi, idrar pH ve fraksiyone sodyum atılımı gruplar arası farklılık göstermedi. Sistatin C hastaların tümünde normal aralıkta olmakla birlikte, her iki hasta grubunda sağlıklı kontrolden yüksek bulundu (p=0,031). Serum NGAL değeri gruplar arasında farklı değilken, idrar NGAL değeri sirozlu hastalarda kontrol grubuna göre yüksekti (p=0,043). İdrar KIM 1 değeri nonsirotik grupta, siroz ve kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0,0001). Sirozlu hastalarda, MELD, Child Pugh Turcotte ve Baveno IV evreleri arttıkça serum sodyum düzeylerinin ve idrar dansitesinin azaldığı, serum IL 18 düzeylerinin arttığı gözlendi. Bu korelasyonlar istatistiksel olarak anlamlıydı. Kolestaz ve tübülopati arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, bilirubin düzeyleri ?3 mg/dl olan sirozlu hastaların idrar ß2 mikroglobulin düzeyleri, bilirubin düzeyleri <3 mg/dl olan hastalara kıyasla anlamlı olarak yüksek saptandı. Kullanılan yeni belirteçlerin, kronik karaciğer ve portal hipertansiyonlu hastalarda, böbrek fonksiyonları ve hastalık evresi konusunda rutinde kullanılan testlere ek olarak farklı bilgiler verebileceği ancak daha fazla sayıda hasta ile test edilmeleri gerektiği düşünüldü.
Alkol kullanım bozukluğu, siroz ve sistemik lupus eritematozusta yeni bir belirteç olarak karbohidrat defisit transferin kullanımı
Karbohidrat defisit transferrin (CDT), yapısında sialik asit içeren bir glikoprotein olup transferin içeriğindeki karbonhidratın azalmasıyla oluşur ve son zamanlarda alkol kullanımını belirleyici bir belirteç olduğuna dair çalışmalar yapılmaktadır. Yoğun alkol kullanımı dönemlerinde transferrin içindeki karbonhidrat içeriğinin (sialik asit, galaktoz, N-Asetil glukozamin) azaldığını gösteren çalışmalar mevcuttur.Lipit peroksidayonu sırasında oluşan malondialdehid (MDA), biyolojik örneklerde ölçülebilen ve peroksidatif hasarı gösteren nispeten dayanıklı bir üründür. Biyolojik sistemlerdeki oksidatif stresin ölçülmesinde günümüzde en yaygın metod MDA ölçümüdür.Protein oksidasyonunun son zamanlarda keşfedilen bir belirteci olan ileri oksidasyon protein ürünleri (AOPP), ditirozin içeren çapraz bağlı protein ürünleri olarak tanımlanmaktadır. Diğer yandan AOPP'nin yapısal olarak ileri glikasyon son ürünlerine benzediği bildirilmektedir. AOPP günümüzde protein oksidasyonun derecesini belirlemede duyarlı bir belirteç olarak kabul edilmektedir.Bu çalışmada patogenezinde oksidatif stresin rol oynadığı alkol kullanım bozukluğu, siroz ve sistemik lupus eritematozus (SLE) hastalarında CDT, MDA, AOPP düzeylerinin ölçülmesi planlandı. Böylece bu hastalıklarda CDT, MDA ve AOPP'nin tanı belirteci olarak kullanılabilirliğinin gösterilmesi amaçlandı.Çalışmamızın bulgularında, her 3 hasta grubunda CDT seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak saptandı. AOPP ve MDA seviyelerinde ise hasta grupları ile kontrol grubu arasında farklılık yoktu. Buna göre CDT seviyelerinin, en belirgin alkol bağımlısı grupta artmakla birlikte, siroz ve SLE hastalıklarında da erken tanı belirteci olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Likopen ve genisteinin tiyoasetamid ile oluşturulan deneysel karaciğer sirozunda koruyucu rolü
ÖZETBu çalışmada antioksidan ve anti-inflamatuvar etkileri olan likopenin ve genisteinin tiyoasetamidle oluşturulan deneysel siroz modelinde koruyucu rolünü incelemeyi amaçlandı.Çalışmada eşit sayıda 5 gruptan oluşan 35 adet erkek Wistar Albino ratlar kullanıldı. Birinci grup standart rat yemi ile beslendi. Diğer dört gruba hafta iki gün 200 mg/kg thioacetamide (TAA) i,p. uygulandı. İkinci gruba yalnızca TAA verildi. Üçüncü grup TAA +likopen (6 mg/kg p.o), dördüncü grup TAA+genistein (1 mg/kg p.o), beşinci grup TAA+likopen+gensitein aldı. Çalışma 8. hafta sonunda sonlandırıldı. Ratlar dekapitasyonla öldürülerek biyokimyasal ve histopatolojik inceleme için serum ve karaciğer örnekleri alındı. ALT, AST, GGT, LDH düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik incelemede fibrozis skorlandırıldı. ?-SMA ekspresyonu için immunohistokimyasal boyama yapıldı. Gruplara ait doku GSH-px, TNF- ?, TGF- ß, NFk-B, tip 1 kollajen ve MDA düzeyleri çalışıldı.Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında grup 2'de serum ALT, AST, GGT, LDH, doku TNF-?, TGF-ß, MDA, NF-?B ve tip 1 kollajen düzeylerinde anlamlı artış; doku GSH-Px düzeyinde anlamlı derece azalma görüldü. Grup 3, 4 ve grup 5'te, grup 2 ile karşılaştırıldıklarında serum ALT, AST, GGT, doku TNF-?, TGF-ß, MDA, NF-?B ve tip 1 kollajen düzeylerinde anlamlı derecede azalma tespit edildi. Doku GSH-Px düzeyinde anlamlı artış saptandı.Grup 2'de kontrol grubuyla karşılaştırıldığında doku fibrozisi ve ?-SMA expresyonunda anlamlı artış saptandı (p?0.001). Grup 3, 4 ve 5'te grup 2'ye göre fibrozis ve ?-SMA expresyonu anlamlı olarak daha azdı (p?0.001). Grup 4 ve 5 arasında fibrozis ve ?-SMA skoru açısından anlamlı fark yokken, bu iki grup, grup3'e göre fibrozis ve ?-SMA expresyonunu anlamlı derecede daha düşüktü (p?0.001).Gensitein ve likopen oksidatif stress ve inflamasyonu azaltarak siroza karşı koruyucu etki sağlamaktadır. Genistein ve likopen+genistein kombinasyonu fibrozisi azaltmada likopene göre daha etkili bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, tiyoasetamid, likopen, genistein.
Kronik hepatit B'li hastalarda interlökin-6, interlökin-10 ve interlökin-18 düzeylerinin tayini
ÖZET Viral hepatit B (HBV) enfeksiyonunun kronikleşmesine yol açan mekanizmalar tam olarak anlaşılamamıştır. Sitokin profilindeki değişimin, enfeksiyonun iyileşmesi veya kronikleşmesi şeklinde sonuçlanabileceği bilinmektedir. Bu çalışma, sitokinler ile HBV enfeksiyonunun farklı klinik formları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada, HBV enfeksiyonuna ikincil kronik hepatit (KHB), karaciğer sirozu (KCS) ile hepatoselüler karsinoma (HSK) gelişmiş hastalarda IL-6, IL-10, IL-18 düzeyleri ve hastalık progresyonu arasındaki ilişki araştırıldı. Kronik hepatitli 29, KCS'lu 19, HSK'lı 19 toplam 67 HBV hastası ile 15 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Gruplar arasında HBV DNA düzeyleri açısından anlamlı fark yoktu. IL-6, IL-10 ve IL-18 düzeyleri HBV enfeksiyonu olanlarda, hastalık progresyonu ile daha belirgin şekilde olmak üzere kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulundu. İnterlökin-6 düzeyi HSK grubunda kontrol grubu, KHB ve KC-S gruplarına göre anlamlı yüksek olup diğer gruplar arasında ise benzerdi. IL-10 düzeyinde ise sadece HSK ile kontrol grubu arasında anlamlı fark mevcuttu. IL-18 düzeyleri ise HBV gruplarında (KHB, KC-S ve HSK) benzer olmakla beraber her üç grupta da kontrol grubundan anlamlı olarak yüksekti. IL-6, IL-10, IL-18 ve AFP düzeyleri arasında istatiksel açıdan anlamlı korelasyon saptandı. Ek olarak HSK grubunda yer alan ve AFP düzeyleri normal sınırlarda olan 3 hastadan ikisinde IL-18 düzeylerinin ortalama değerin üzerinde olduğu ve bunlardan birinde IL-10 düzeyinin de ortalama değerin üzerinde olduğu saptandı. Sonuç olarak, IL-6, 10 ve 18 düzeylerinin HBV enfeksiyonunun farklı evrelerinde artmış olduğu saptandı. IL-6 ve 10 HSK da artarken, IL-18, tüm HBV formlarında artmış olarak bulundu. Anahtar kelimeler: Hepatit, karaciğer sirozu, hepatoselüler karsinoma, sitokin
Kronik delta infeksiyonunun demografik klinikopatolojik ve serolojik bulgularının kronik viral B hepatit infeksiyonu ile karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği'nde takip edilmekte olan kronik hepatit B'li hastalarda delta hepatiti prevalansını saptamak ve delta hepatiti olan hastalarımızın epidemiyolojik ve klinik özelliklerini değerlendirmektir.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği'nde 2005-2009 yılları arasında kronik viral hepatit B tanısı ile takip edilen 282 hasta değerlendirildi.Tüm hastalarda hepatit belirteçleri, tam kan sayımı, biyokimya, biyopsi yapılanlarda karaciğer histolopatolojisi, anti-HDV antikoru bakıldı. Anti-HDV pozitif tespit edilen 128 hastanın 116 tanesinde HDV RNA PCR yöntemiyle çalışıldı.Kronik hepatit B infeksiyonu nedeni ile takip ettiğimiz hastalarımızda Anti-HDV pozitifliği % 45.5 (128/282) olarak saptandı. Anti-HDV pozitif hastaların ortalama yaşı 48.65±13.38 olup anti-HDV negatif hastaların ortalama yaşı 46.66±14.63 idi (p= 0.23). Anti-HDV pozitif hastaların(n=128) ortalama AKŞ, AST, Tbil, LDH, GGT, Tprot değerlerinde anti-HDV negatif hastalara (n=154) göre istatistiksel olarak anlamlı fark görülmez iken ALT, Alb, PTZ, Hb, Plt değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. Anti-HDV pozitifliği olan 128 hastanın [86 E (% 67.2); 42 K (% 32.8)], 116'sında HDV RNA PCR yöntemi ile çalışıldı, bu hastaların 66'sında (% 56.9) HDV RNA pozitif saptandı. Tüm Hepatit B olgularımız göz önüne alındığında HDV RNA pozitifliği % 23.4 (66/282) olarak bulundu. Anti-HDV pozitifliği saptanan hastalarda aile öyküsü, diş tedavisi öyküsü, cinsel bulaş ve iv ilaç kullanım öyküsü sırasıyla % 60.2, % 65.2, % 4.7, % 7, % 3.1 iken anti-HDV negatif hastalarda bu değerler sırasıyla % 73.9, % 58.2, % 7.2, % 8.5, % 0.5 olarak görüldü. Karaciğer biyopsi örneklerinin değerlendirilmesinde Anti-HDV pozitif hastalar ile Anti-HDV negatif hastalar arasında histolojik aktivite indeksi (HAİ) açısından istatistiksel anlamlı ölçüde fark görülmedi ancak anti-HDV pozitif hastaların fibrozis skorları anti-HDV negatif hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla 2.51±0.88 ve 2.12±1,11 p=0.027).Bölgemizde kronik hepatit B infeksiyonuna delta hepatiti oldukça sık eşlik etmektedir. Aile içi bulaş delta infeksiyonu için önemli bir risk faktörü olarak görünmektedir. Delta infeksiyonu düşük albumin, uzamış PTZ ve düşük trombosit değerleri ile yüksek fibrozis skoru gibi olumsuz hastalık parametreleri ile seyretmektedir.Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, hepatit delta virüsu, siroz
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ile kriptojenik karaciğer sirozu tanılı hastaların histopatolojik ve metabolik özelliklerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) ve kriptojenik siroz vakalarının özelikleri irdelenip birbirleri ile ilişkilendirilmesi amaçlandı. Ayrıca hastalar histopatolojik özeliklerine göre gruplandırıldı. Gruplar arasında klinik ve laboratuar bulguları birbirleri ile karşılaştırıldı. Sirotik progresyonu nelerin tetiklediği ve göstergeleri açıklanmaya çalışıldı.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği'nde NAYKH tanısı konulan 37, kriptojenik karaciğer sirozu tanısı konulan 34 hasta olmak üzere toplam 71 hasta incelemeye alındı.Hastalarda karaciğer fonksiyon testleri, hepatit belirteçleri, otoantikorlar, vucüt kitle indeksi, bel çevresi, lipit parametreleri, ferritin, açlık kan şekeri, HbA1c, HOMA-İR ve karaciğer histopatolojisi bakıldı.Kriptojenik sirozlu hastaların yaş ortalaması, NAYKH'li hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p=0.034). NAYKH grubunda diyabetik hasta oranı % 27 iken kriptojenik karaciğer sirozu grubunda % 50 olarak saptandı (p=0.04). Kriptojenik siroz grubunda protrombin zamanı, bilirubinler ve açlık kan şekeri anlamlı olarak yüksek (sırasıyla p=0.0001, p=0.005, p=0.008), albumin ise düşük olarak tespit edildi (p=0.0001). NAYKH grubunda ortalama HOMA-İR indeksi 2.48±1.81 (n=30) , kriptojenik sirozlularda 7.2±9.04 (n=29) olarak bulundu (p=0.006). NAYKH grubundaki hastalar grade ve evrelerine göre gruplandırılarak karşılaştırıldığında, ortalama ALT değeri grade 2-3 hastalarda anlamlı derecede yüksekti (P=0.04). Vucüt kitle indeksi, bel çevresi, lipid parametreleri ve hipertansiyon prevalansı açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Kriptojenik sirozlu olguların histopatolojik incelemesinde nonalkolik steatohepatitte görülebilen perisellüler fibrozis (n=10), perivenüler fibrozis (n=4), perisinuzoidal fibrozis (n=3), hepatosteatoz (n=9), lobüler inflamasyon (n=8), hepatosellüler balonlaşma (n=13), geniş lipogranülom (n=3), megamitokondri (n=2), mallory cisimciği (n=5) ve glikojenlenmiş nükleus (n=6) gibi özellikler saptandı.Sonuç olarak NAYKH ve kriptojenik karaciğer sirozu diyabet, obezite, hipertansiyon, hiperlipidemi gibi metabolik sendrom kriterleri ile birliktelik açısından birbirleri ile örtüşmektedir. Kriptojenik sirozlu bazı olgularda sirotik evrede dahi NAYKH histopatolojisi ile ilişkili bulgulara rastlanmaktadır. Sirotik progresyonda diyabet ve insülin direnci en önemli faktör olarak görünmektedir. Benzer metabolik ve histopatolojik bulgular kriptojenik siroz tanısı konulan hastaların önemli bir oranının NAYKH'e bağlı olduğunu desteklemektedir.Anahtar kelimeler: Non Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı, Kriptojenik Karaciğer Sirozu