
62
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Karaciğer hücreli kanser olgularında yapılan take işleminde konvansiyonel yöntem ile ilaç salınımlı partikül kullanılımının karşılaştırılması: Retrospektif çalışma
AMAÇ VE HİPOTEZ: Unrezektabl evrede karaciğer hücreli kanser (KHK) hastalarında sağ kalım avantajı sağlayan tek palyatif tedavi yöntemi transarteryal kemoembolizasyondur (TAKE). Ancak TAKE işleminde kullanılan kimyasal ajanlar; embolik materyaller ve teknik detaylarda konsensüs yoktur. İlaç salınımlı partikül (drug eluting beads-DEB) yeni geliştirilmiş bir metottur. Konvansiyonel yönteme göre, tümörde daha etkin nekroza yol açtığı ve daha iyi tolere edildiği saptanmıştır. Ancak sağkalımdaki faydaları tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı konvansiyonel TAKE ve DEB TAKE yöntemi ile tedavi edilmiş unrezektabl KHK hastalarında izlenen tümör cevap oranlarını; işleme bağlı gelişen komplikasyonları ve hastaların sağ kalımlarını karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde 2004- 2013 yılları arasında unrezektabl KHK hastalarına uygulanmış olan TAKE işlemleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Tümör besleyici arteri kateterize edilerek konvansiyonel yöntemde lipiodol ve doksorubisin karışımı verilmesi ardından polivinil alkol ile embolizasyon işlemi uygulanmıştır. DEB TAKE yönteminde ise DC Bead partikülleri doksorubisin ile yüklenerek tümör besleyici arterine uygulanmıştır. İstatiksel analiz için Kaplan Meier metodu (Wilcoxon ve log rank testleri), ki kare testi; bağımsız değişkenlerde t-testi kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 64 hastaya yapılmış 92 TAKE işlemi dahil edildi. Konvansiyonel grupta 41 işlem (%44,5); DEB grubunda 51 işlem (%55,5) uygulandı. TAKE gruplarının cinsiyet, yaş dağılımları; etiyoloji; Child-Pugh-Okuda-BCLC-CLIP evreleri; tümör sayısı ve boyutları; TAKE işlem sayıları açısından farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Okuda evre I olan hastalarda DEB TAKE tedavisi sonucu tümör rasyonel cevap oranlarının daha fazla olduğu görülmüştür (%50'e karşılık %77,8; p=0,018). Karaciğer absesi gibi ciddi yan etkiler konvansiyonel grupta daha sıklıkla izlenmiştir (%26,8'e karşılık %3,9; p=0,002). Medyan sağkalım süreleri konvansiyonel grupta 8,3 ay (0,9-15,7); DEB grubunda 18,3 ay (9,7-26,9; p=0,004) olarak hesaplanmış olup DEB TAKE grubunda daha yüksektir. SONUÇ: TAKE uygulamalarında henüz standart bir metot bulunmamaktadır. Farklı metotların sağkalıma olan faydaları ise tartışmalıdır. Çalışmamızın sonuçları DEB TAKE yönteminin seçilmiş KHK hastalarında etkili ve güvenli bir tedavi olduğunu göstermiştir. Sağ kalım süreleri DEB TAKE grubunda konvansiyonel gruptan daha yüksek bulunmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Karaciğer hücreli kanser, ilaç salınımlı partikül, transarteryal kemoembolizasyon
Erken dönemde sakroiliit tanısında ADC değerlerinin etkinliği, klinik ve laboratuar ile ADC değerlerinin korelasyonu
GİRİŞ VE GENEL BİLGİLER: Seronegatif spondiloartropatiler (SpA) romatoid faktör ya da romatoid nodül ile ilişkili olmayan, orijini net olarak belirli olmayan heterojen bir hastalık grubudur. Seronegatif spondiloartropatiler ankilozan spondilit (AS), psöriatik artrit, reaktif artrit (ReA, Reiter sendromu), enflamatuar bağırsak hastalıkları ile ilişkili enteropatik artrit (EA) ve klasifiye edilemeyen artritler olarak gruplandırılır. Esas olarak aksiyel iskeleti özellikle de sakroiliak eklemleri etkileyen enflamatuar hastalıklardır. Sakroiliak eklemin enflamasyonu anlamına gelen sakroiliit seronegatif spondiloartropatilerin en önemli tanı kriterlerinden biridir. Enflamatuar bel ağrısı ve bazen eşlik eden gluteal bölgede ya da kalçada olan ağrı gibi klinik semptomlara neden olur. Enflamatuar bel ağrısını mekanik bel ağrısından klinik olarak ayırmak zor olduğundan sakroiliit tanısında görüntüleme yöntemleri önem kazanmakta ve kullanılmaktadır. Konvansiyonel radyografi ilk tercih edilen görüntüleme yöntemidir. Ancak bu tetkiklerde sakroiliitin belirgin hale gelmesi 2-5 yılı bulmakta ve bu da tanıyı geciktirmektedir. Yapılan çalışmalar ESSG (European Spondyloarthropathy Study Group) kriterleri, modifiye New York kriterleri, ASAS (Assessment of SpondyloArthritis International Society) kriterleri ile bile teşhisin gecikebileceğini göstermiştir. Bu noktada manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ön plana çıkmakta, erken tanıda yardımcı olmaktadır. Direkt grafi ile birlikte MRG bulguları da artık tanı kriterleri arasında yer almaktadır. Laboratuar tetkikleri normal olup MRG ile sakroiliak eklemde enflamasyon saptanan olgular mevcuttur (9). MR görüntüleme yöntemlerinden biri olan difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DAG) biyolojik dokuların fiziksel yapısı hakkında mikroskopik düzeyde bilgi veren bir yöntem olup doku su moleküllerindeki protonlarda hızlanmış ya da kısıtlanmış mikroskopik difüzyon herketlerinin ölçümü esasına dayanan fonksiyonel bir görüntüleme tekniğidir. Apparent Diffusion Coefficient (ADC) terimi ise difüzyonel hareketin hızını ifade eder. DAG, kas, kıkırdak ve diğer yumuşak doku patolojilerinde, travmatik kemik iliği ödeminin gösterilmesinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızın amacı da sakroiliitin erken döneminde sakroiliak eklem yüzlerine komşu subkondral kemik iliğinde olabilecek değişiklikleri DAG ile göstererek hastalığın erken tanısına yardımcı olmak ve ayrıca ölçülen ADC değerleri ile klinik ve laboratuar parametreler (ESR, CRP, HLA B-27) arasında korelasyon olup olmadığını bulmaya çalışmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 1 Mayıs 2010 ? 30 Ağustos 2011 tarihleri arasında, hastanemize enflamatuar bel ağrısı şikayetiyle başvuran, seronegatif spondiloartropati tanısı alan, tedavi almamış, 16-62 yaş arası, sakroiliak MRG tetkiki yapılan 62 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Gebeler, spinal implantları bulunanlar, psikiatrik rahatsızlıkları olanlar, kronik bel ağrısına yol açabilecek malignite veya metabolik hastalık gibi diğer hastalıkları olanlar, kemik ve eklemleri tutan enfeksiyonu bulunanlar (brucella vb.) ve klostrofobisi olanlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Hastaların sakroiliak eklem MRG tetkikleri 1.5 tesla MR cihazı kullanılarak, koronal-oblik planda alınan STIR ve hızlı spin eko T1, transvers planda alınan yağ baskılamalı hızlı spin eko T1 ve hızlı spin eko T2 sekansları ile yapılmıştır. Ayrıca EPI tekniği ile; 50 sn/mm², 400 sn/mm² ve 800 sn/mm² b değerlerinde, koronal-oblik planda, sakroiliak eklemlerden difüzyon ağırlıklı görüntüler elde olunmuş ve ADC haritaları oluşturulmuştur. ADC haritasında, sakroiliak eklem yüzlerine komşu subkondral kemik iliği alanlarına ROI (region of interest) yerleştirilerek ADC değerleri ölçülmüştür. Kontrol grubu olarak aynı yaş grubunda olan, sakroiliak MRG tetkiki yapılmış, normal klinik ve laboratuar parametreleri olan, enflamatuar bel ağrısı şikayeti bulunmayan 40 hasta kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol grubunda ölçülen ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olup olmadığı ?Bağımsız örneklem t testi (Independent Samples t test)? kullanılarak, çalışma grubundaki ADC değerleri ile klinik ve laboratuar parametreleri arasındaki ilişki ise ?Pearson korelasyon testi? ve ?Mann-Whitney U testi? kullanılarak değerlendirilmiştir. BEKLENTİLER VE BİLİMSEL KATKILAR: Difüzyon ağırlıklı görüntüleme, yeni MR görüntüleme tekniklerinden olup farklı biyolojik dokularda su protonlarının farklı serbest hareket özellikleri temeline dayanmaktadır. Literatürde özellikle benign kompresyon fraktürleri, metastaz, hemanjiom ve disk dejenerasyonlarının erken tespitinde faydalı olduğu gösterilmiştir. Malignite ile tüberküloz ve piyojenik enfeksiyonlar gibi spinal enfeksiyonların ayrımında da, kısıtlamaları olsa bile, kullanılmaktadır. Enflamatuar hastalıklarda, normal kemik iliği ile karşılaştırıldığında enflamasyon alanlarında yüksek ADC değerleri elde edilmektedir (Normal kemikte 0.23 × 10?³ mm²/sn, benign vertebral fraktürde 1.94 × 10?³ mm²/sn, patolojik vertebral fraktürde 0.82 × 10?³ mm²/sn, tüberküloz spondilitte 0.98 × 10?³ mm²/sn). Bu çalışma ile erken dönemde spondiloartropati tanısının konmasında sakroiliak eklemin difüzyon ağırlıklı görüntülemesinde ADC değerlerinin etkinliğinin ve sensitivitesinin belirlenmesini, ayrıca ADC değerleri ile laboratuar ve bazı klinik parametreler arasında korelasyon olup olmadığını saptayabilmeyi amaçladık.
Küçük boyutlu akciğer nodüllerinin Bilgisayarlı Tomografi ile saptanmasında Maksimum Intensite Projeksiyon (MIP) tekniğinin tanısal önemi
Akciğer patolojilerinde olası akciğer kanserinin öncülleri olabileceği için pulmoner nodüllerin erken ve doğru tanısı büyük önem taşır. Günümüzde pulmoner nodüllerin tanısında direkt röntgenogram öncelikli radyolojik modalite olarak yerini korumaktadır. Bilgisayarlı Tomografi (BT) ile değerlendirme ise pulmoner nodüllerin tanı ve takibinde günümüzde direkt röntgenogramdan sonra en sık kullanılan ve duyarlılığı en yüksek olan görüntüleme modalitesidir. Bu temel yöntemlerden başka Pozitron Emisyon Tomografi (PET) ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) de pulmoner nodül tespitinde daha az sıklıkla kullanılabilmektedir. Radyolojide özellikle küçük boyutlu pulmoner nodüllerin saptanmasının zorluğu önemli problemlerden birini oluşturmaktadır. Günümüzde BT ile takip edilen pulmoner nodüller; boyutlarına, yoğunluklarına veya lokalizasyonlarına bağlı olarak inceleme sırasında gözden kaçabilmektedir. Özellikle 1 cm altındaki nodüllerin BT ile saptanmasında teknik nedenlerden kaynaklanan yetersizlik oluşabilmektedir. Radyolojide küçük pulmoner nodüllerin tanısını yüksek duyarlılık ve hızla yapabilmek için çeşitli BT teknikleri üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bunlar arasında Maksimum İntensite Projeksiyon (MİP) görüntüleme ve Volume Rendering (VR) gibi üç boyutlu rekonstrüksiyon teknikleri, iki bağımsız okuma, kesit kalınlığını azaltma ve yeni bir BT temelli nodül tanı yöntemi olan Computer Aided Design (CAD) yer almaktadır. Bu yöntemlerden MIP tekniği, sıklıkla kullanılan üç boyutlu rekonstrüksiyon yöntemlerinden biri olup akciğer nodüllerinin saptanmasında rolü olduğuna dair çeşitli çalışmalar ve görüşler söz konusudur. Bu çalışmanın amacı BT incelemesi ile küçük boyutlu pulmoner nodül saptanan hastalarda, MIP tekniğinin, klasik yönteme göre duyarlılığının saptanması ve bu tekniğin nodül değerlendirme süresinde anlamlı düzeyde süre kısalması sağlayıp sağlamadığını belirleyebilmektir. Bu amaçla, etik kurul onayını takiben 2012 Nisan ile 2012 Aralık tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Hastanesine çeşitli şikayetlerle başvurup Radyoloji Anabilim Dalı'nda toraks BT değerlendirmesi ile akciğer nodülü saptanmış 69 hasta (339 nodül) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların 3 mm. kalınlıktaki aksiyel kesitleri ile aksiyel planda alınan MIP kesitleri farklı zamanlarda süre tutularak, ayrı ayrı iki radyolog tarafından önceki raporları dikkate alınmadan değerlendirilmiştir. Nodüllerin sayıları, boyutları, lokalizasyonları ve değerlendirme süreleri her bir yöntem için ayrı olarak kayıt edilmiştir. İstatistiksel incelemede, klasik 3 mm aksiyel kesit görüntüler altın standart grup kabul edilerek, MIP görüntülerin olduğu grup ile arasındaki uyum düzeyi "intraklass korelasyon katsayısı" kullanılarak değerlendirilmiştir. Ayrıca gruplar arasındaki raporlama süre farklılıklarının anlamlı olup olmadığı ise "Paired Sample T test" kullanılarak yapılmıştır. Her bir radyolog için 5 mm. altındaki ve 5-10 mm. arasındaki nodüllerin saptanmasında MIP tekniğinin duyarlılığı ayrı olarak hesaplanmıştır. Radyologlar arasındaki uyum da "intraklass korelasyon katsayısı" kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda, radyologlar arası değerlendirme uyumu %86,8 saptanmış olup mükemmel uyumlu bulundu. Yapılan intraklass korelasyon testleri ile 1. radyoloğun MIP değerlendirmesinin altın standart ile uyumu 5 mm'den küçük nodüller için %78,6; 5-10 mm nodüller için %84,7 olarak hesaplandı. İkinci radyoloğun MIP incelemesinin altın standart ile uyumu ise 5 mm'den küçük nodüller için %90,3; 5-10 mm nodüller için %84,4 olarak hesaplandı. Bütün bu değerler p<0,05 olup gruplar arası uyum istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 1. radyoloğun MIP ile nodül tespitindeki duyarlılığı %81,4 iken 2. radyoloğun duyarlılık düzeyi %83,4 olarak saptandı. Raporlama süreleri açısından yapılan incelemede MIP görüntülerini değerlendirme sürelerinin altın standartla karşılaştırıldığında her iki radyolog için de raporlama sürelerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısalma bulundu. Sonuç olarak, akciğer nodüllerinin saptanmasında alternatif bir yöntem olarak MIP görüntüler kullanılmasının değerlendirme süresini anlamlı derecede kısalttığı ve altın standart olarak kabul ettiğimiz klasik aksiyel kesitlerdeki nodül sayılarına yakın, yüksek duyarlılıkta nodül saptama özelliği gösterdiği saptanmıştır. Bu verilere göre MIP görüntüleme, akciğer nodüllerinin değerlendirilmesinde klasik aksiyel kesitler yanında, hızlı ve güvenilir bilgi vermesi nedeni ile yardımcı yöntem olarak tercih edilebilecektir.
Renal transplant hastalarında fibrozis tanısında sonoelastografinin yeri
Renal allograft fonksiyon bozukluğunun araştırılmasında kullanılan en önemli inceleme yöntemi allograft biyopsisidir. Doppler ultrasonografi de renal transplant komplikasyonlarının ve rejeksiyonlarının tanı ve takibinde faydalı bir yöntemdir. Sonoelastografi, B mod ultrasonografi'den farklı olarak sert ve yumuşak natürdeki lezyonları ayırt edebilmekte ve sayısal veriler sunabilmektedir. Sonoelastografi yöntemi klinik muayenede el ile yapılan palpasyon ile benzerlik göstermektedir. Bu yöntemle saptanan lezyonun sertlik derecesi sayısal olarak da analiz edilebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, renal transplant hastalarında sonoelastografi yönteminin fibrozis tanısındaki etkinliğini araştırmaktır. Bu çalışma prospektif olarak Başkent Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 18 yaşını doldurmuş ve klinik olarak transplant böbrek biyopsisi önerilen erişkin hastalar dahil edilmiştir. Kliniğe biyopsi işlemi için başvuran hastalara dinamik sonoelastografik yöntemi olan akustik radyasyon kuvveti impulsu görüntülenmesi (ARFI), biyopsi işleminden hemen önce yapılmıştır. Biyopsi kararında ARFI ölçümler etkili olmamıştır. Tüm olgularda bölümümüzdeki Siemens Acuson S-3000 Ultrasonografi cihazı kullanılmıştır. Elde edilen ARFI ölçüm değerlerinin analizi SPSS 20 Windows için istatistik programı ile yapılmıştır. Hastaların transplantasyondan itibaren geçen sürelerinin ortalaması 7,8 yıldır. Böbrek vericisinin %78,5'i canlı %21,5'i kadavra vericisidir. 65 hastanın %16,9'ünde (n=11) kronik aktif humoral rejeksiyon, %56,9'unda (n=37) akut T hücreli aracılı rejeksiyon, %3,1'inde (n=2) akut humoral rejeksiyon, %1,5'inde (n=1) akut tübülointerstisyel nefrit ile uyumlu bulgular, %12,3'ünde (n=8) kronik kalsinörün inhibitör toksititesi, %1,5'inde (n=1) trombotik mikroanjiyopati bulguları saptanmıştır. Çalışmamızda Grade II ve III interstisyel fibrozis olan olgularda fibrozis oranı arttıkça ARFI ortalama değerinin de arttığı saptanmıştır. Biyopsi öncesi yapılan ARFI ölçümlerinin biyopsi yapılacak yer için yol göstermesi açısından da faydalı olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Renal transplant hastalarında dinamik sonoelastrografi tekniği olan ARFI yönteminin fibrozis tanısında faydalı olduğu görülmektedir.
Koroner bypass greftlerin değerlendirilmesinde kardiyak BT anjiyografinin etkinliği
Koroner Bypass Greftlerin Değerlendirilmesinde Kardiyak BT Anjiyografinin EtkinliğiAmaç: Çalışmamızda, koroner bypass grefti bulunan ve klinik olarak semptom ya da bulguları sebebiyle greftin görüntülenmesi gereken hastalarda greft patensisini değerlendirmede 64 kesitli BT ile elde olunan kardiyak BT anjiografinin etkinliğini saptamak amaçlanmıştır.Materyal-Metod: Çalışmaya Aralık 2008 - Mart 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda kardiyak BT Anjiyografi incelemeleri yapılan, koroner bypass grefti bulunan 33 hasta dahil edildi. Bu hastaların kardiyak BT anjiografi tetkik raporları ve görüntüleri, katater koroner anjiyografi incelemeleri, klinik takip bilgileri ve kardiyak BT anjioyografi sonrası yapılan diğer incelemeleri retrospektif olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalısmaya toplam 33 hastada 94 greft dahil edildi. Greftlerin 32 tanesi LIMA, 1 tanesi radial arter grefti, 61'i safen ven greftiydi. 64 kesit BT incelemesinde LIMA greftlerden 8' inde oklüzyon, 2' sinde %50 ve üzeri darlık saptanırken geri kalan 22 greft ise açık olarak değerlendirildi. 61 venöz greftin 16'sı oklude, 6'sı dar(%50 ve üzeri) ve 39'u açık olarak değerlendirildi. Bir adet radial arter grefti açık olarak değerlendirildi. Koroner katater anjiyografi incelemesi bulunan hasta grubunda, 64 kesit kardiyak BT incelemesinin duyarlılığı %95.4, seçiciliği %92.3, doğruluğu %93.7, pozitif öngörü değeri %91.3 ve negatif öngörü değeri %96 olarak bulundu. Tüm hasta grubu ele alındığında ise 64 kesit kardiyak BT incelemesinin duyarlılığı %95.4, seçiciliği %84.2, doğruluğu %86.9, pozitif öngörü değeri %65.6, negatif öngörü değeri %98.3 olarak bulunmuştur.Sonuç: Koroner bypass operasyonu sonrasında hastaların greftlerinin görüntülenmesinde 64 kesit BT ile elde olunana kardiyak BT anjiyografi incelemesi yüksek negatif öngörü değerine sahip non invaziv bir yöntemdir.
Pankreatikobiliyer patolojilerde manyetik rezonans kolanjiopankreatografinin tanısal değeri ve gözlemciler arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Çalışmamızda, sık görülen pankreatobilier patolojiler için MRKP yönteminin etkinliğinin değerlendirilmesi ve gözlemciler arası uyumun irdelenmesi amaçlandı. Bu amaçla 345 MRKP tetkiki , incelemelerin kalitesi, safra yollarının görünürlüğü ve pankreatikobiliyer sistem patolojileri açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Sonuçlar bir gastroenterolog tarafından belirlenen gold standart yöntem (ERKP, PTK, operasyon, EUS, klinik izlem gibi) ile karşılaştırıldı.Gözlemciler arasında normal olguların ayırtedilmesi ile kolelityazisin, koledokolitiazisin, kitle varlığının ve akut pankreatitin saptanmasında mükemmel derecede uyum; akut kolesistitin saptanmasında iyi derecede uyum; izole safra yolu dilatasyonunun, kronik kolesistitin, safra yollarında benign darlığın ve kronik pankreatitin saptanmasında orta derecede uyum saptandı.MRKP'nin duyarlılığı ve seçiciliği sırasıyla ; normal bulguların saptanmasında %85,4 ve %89,3; kolelityazisin saptanmasında %90,0 ve %97,8; akut kolesistitin saptanmasında %74,2 ve %98,4; koledokolitiazisin saptanmasında %57,6 ve %99,0; safra yollarında benign darlığın saptanmasında %46,7 ve %98,5; kitle saptanmasında %72,7 ve %97,2; akut pankreatitin saptanmasında %63,6 ve %99,7 ve kronik pankreatitin saptanmasında % 57,1 ve %99,1 olarak bulundu. Artefakt 1 ve 2 arasında gözlemciler arası uyumda ve duyarlılıkta belirgin azalma saptandı.Sonuç olarak MRKP, başta kolelitiazis, koledokolitiazis, pankreatikobiliyer sistem kaynaklı kitleler, akut kolesistit, akut pankreatit ve kronik pankreatit gibi patolojiler olmak üzere pankreatikobiliyer patolojilerin değerlendirilmesinde güvenle ve etkin olarak kullanılabilir. Bununla birlikte taş boyutu ve lokalizasyonu ile ilişkili olarak koledokolitiazis olgularında ve darlıkların saptanması ile bening-malign ayrımının yapılmasında MRKP'nin daha az duyarlılığa sahip olduğu ve incelemelerin kalitesinin tanıya olumsuz etkileri gözardı edilmemelidir.Anahtar sözcükler : Manyetik rezonans kolanjiografi, pankreatikobiliyer patolojiler, koledokolitiazis, ERKP, PTK.
Ventrikülomegali saptanan ve fetal beyin MRG ile incelenen fetuslarda normal serebral sulkal gelişimin ventrikülomegali olmayan olgularla karşılaştırılması ve ventrikülomegalinin sebep olabileceği sulkus gelişim geriliğinin fetal beyin MRG ile saptanması
Giriş ve Amaç:Fetal beyin gelişimi hücre proliferasyonu, nöronal migrasyon ve kortikal organizasyondan oluşan üç aşamada gerçekleşir. Sulkasyon kortikal gelişim ve olgunlaşmanın önemli bir göstergesidir.Fetal korteksteki gelişim bozuklukları, mental retardasyon, epilepsi, hipotoni ve spastisite gibi ciddi postnatal anormalliklere neden olabilir. Bu nedenle kortikal malformasyonlarda altta yatan sebebin araştırılması, varsa genetik ve kromozomal bozukluklukların saptanması, aileye verilecek danışmanlık yönünden de önem taşımaktadır. Amacımız ventrikülomegalisi olan fetuslarda ve SSS anormalliği bulunmayan fetuslarda sulkal gelişimin MRG ile değerlendirilmesi ve varsa kortikal gelişim geriliğinin saptanmasıdır.Gereç ve Yöntem:Çalışma Haziran 2004 ve Nisan 2010 tarihleri arasında prenatal USG tetkikinde fetal anomali saptanan veya şüphesi nedeniyle DEÜTF Radyoloji Ana Bilim Dalına refere edilen ve fetal MRG tetkiki yapılan olgularla gerçekleştirilmiştir. 103 MR incelemesi biri deneyimli pediatrik radyolog olmak üzere 2 radyolog tarafından birlikte değerlendirilmiştir. Sulkal gelişim değerlendirilirken Garel ve arkadaşlarının normal fetuslarda, fissür ve sulkusların MRG'de ortalama görülme zamanını bildiren çalışması referans alınmıştır.Bulgular:103 olgudan 67 tanesinde ventrikülomegali saptanmış olup, 37 olguda eşlik eden SSS anomalisi saptanmıştır. Ventrikülomegali saptanan 26 olguda, ventrikülomegalisi olmayan grupta 1 olguda serebral sulkal gelişim gerliği izlenmiştir. Ventrikülomegalisi olan olgulardan 17 tanesinde eşlik eden SSS anomalisi saptanmıştır.Ventrikülomegali ile serebral sulkal gerilik arasında istatistiksel anlamlılık saptanmışken (p=0.000), ventrikülomegaliye eşlik eden SSS anomalisi ile serebral sulkal gerilik arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmamıştır (p=0.082)Tartışma ve Sonuç:İzole ventrikülomegalili olgularda serebral matürasyonun ayrıntılı değerlendirilmesi aileye verilecek danışmanlık ve ileride karşılaşılacak problemler açısından prognozun belirlenmesinde oldukça önem taşımaktadır. Bu nedenle, özellikle izole ventrikülomegalili olgularda MR tetkikinin duyarlılığının ve prognostik değerinin belirlenebilmesi için, postnatal izlemlerin dahil edileceği geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
Lokal ileri invaziv meme kanseri olan hastalarda neoadjuvan kemoterapiye yanıtın dinamik meme MR ile değerlendirilmesi
AMAÇ: Lokal ileri invaziv meme kanseri olan hastalarda neoadjuvan kemoterapiye yanıtın kontrastlı dinamik meme MR ile değerlendirilmesi ve gold standart olan histopatoloji ile karşılaştırılmasıGEREÇ- YÖNTEM: Ocak 2002 ? Ekim 2011 tarihleri arasında lokal ileri invaziv meme kanseri tanısı ile neoadjuvan kemoterapi almış 38 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Tedavi öncesi / sonrası meme MR incelemesi olan ve tedavi sonrası cerrahi yapılan hastalar çalışmaya alınmıştır. Neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrasında mamografi, US ve meme MR incelemelerinde tümör boyutu değerlendirilmiş ve postoperatif patoloji sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Yanıt oranları RECİST (Response Evolution Criteria in Solid Tumors) 1.1 kriterleriyle değerlendirilmiştir.Meme MR incelemeleri 1,5 Tesla MR cihazı ( Gyroscan Achieva Intera, Philips ) ile elde edilmiştir.Olguların kemoterapi protokollerinde antrasiklin ve taksan grubu kemotöropetik ilaçlar kombine kullanılmış, 4 + 4 kürlük tedavi verilmiş, 7 olguya trastuzumab eklenmiştir.BULGULAR: Tedavi sonrasında MR ile %13,2 tam yanıt, %73,7 parsiyel yanıt, %10,5 stabil hastalık, 1 olguda %2,6 progresif hastalık saptanmıştır.Tedavi sonrası patolojik yanıt tipi ve MRG yanıt tipi arasında kappa testiyle orta düzeyde pozitif korelasyon mevcuttur (kappa: 0,63). Tedavi sonrası patolojik yanıt tipi ile mamografik yanıt tipi arasında kappa testi ile zayıf uyum bulunmuştur (kappa: 0,2). Tedavi sonrası patolojik yanıt tipi ile USG yanıt tipi arasında da kappa testi ile zayıf uyum vardır (kappa: 0,2).SONUÇ: Kontrastlı dinamik meme MRG patolojik verilerle karşılaştırıldığında neoadjuvan kemoterapiye yanıtın belirlenmesinde diğer tanı yöntemlerinden daha etkin bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: NAK, meme MR, Lokal ileri meme kanseri
Serebral anevrizmaların değerlendirilmesinde yeni bir yöntem : 3-boyutlu bilgisayarlı tomografik angiografi
Distal obstrüktif azoospermik ve oligospermik hastaların transektal US ile değerlendirilmesi
Aksiller ve subklavian ven stenoz ve oklüzyonlarının tanısında renkli dubleks dopper ultrasonografi ve venografinin karşılaştırılması
Solid meme kitlelerinde renkli doppler US`nin ayırıcı tanıya katkısı
Çene patolojilerinin saptanmasında grafi ile dental bilgisayarlı tomografinin karşılaştırılması
Damar içi kontrast madde kullanımıyla tetiklenen nefropatinin renkli doppler US ile değerlendirilmesi ve laboratuvar verileriyle karşılaştırılması
Kontrast madde nefropatisi (KMN) iyotlu kontrast madde kullanımı sonrası görülen, hastanede yatıs süresini uzatan ve uzun dönemde mortalite oranlarında artısa neden olan klinik olarak önemli bir komplikasyondur. Biz bu çalısmada iyotlu kontrast madde kullanılan hastalarda her iki böbrek arkuat ve interlober arter dallarından elde edilen Doppler parametrelerinde farklılık olup olmadıgını arastırdık. Nisan 2006 ? Temmuz 2007 arasında, intravasküler iyotlu kontrast madde kullanılan ve KMN gelisen ve gelismeyen 92 hastanın Renkli Doppler Ultrason verileri prospektif olarak degerlendirildi. Hastaların her iki renal arter arkuat ve interlober arter dallarından RDUS ile tetkik öncesi, tetkik sonrası 1-3 saat içerisinde ve tetkik sonrası 4. günde, Peak Systolic Velocity, End Diastolic Velocity, Resistive Index, Pulsatility Index, Acceleration Time ve Acceleration Index degerlerini ölçüp karsılastırdık. Es zamanlı olarak biyokimyasal analizler için kan ve idrar örnekleri alındı (serum kreatinin, sistatin C ve -2 mikroglobulin, idrar mikroalbumin). Sonuç olarak; verilen kontrast madde hastalarda klinige yansımayan olası vazokonstriksiyona baglı RI ve PI degisikliklerine yol açmaktadır. Elde edilen RI ve PI degisiklikleri, kontrast nefropatisinin gelisiminde temel patofizyolojik mekanizmaları arasında yeralan, renal perfüzyon bozuklugu ve vazokonstriksiyona baglı oldugu görüslerini desteklemektedir. Çalısmamızda kontrast madde nefropatisi gelisen hastalarda her iki böbrekten elde edilen Doppler parametrelerinin uyumlu olmamasının nedeni nefropati gelisen hastaların sayısının az olması olabilir. Bu nedenle bu parametreler genis hasta grupları ile yapılan çalısmalarda degerlendirilmelidir.
Transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda işlem öncesi bekleme süresi ve kaygı düzeyinin ağrı algısı üzerine etkisi
Erken evre ve organa sınırlı prostat kanseri tanısında altın standart yöntem ise transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisidir.Ağrı kontrolü amacıyla en yaygın kullanılan iki yöntem rektal lidokainli jel uygulaması ve periprostatik lokal anestezi infiltrasyonudur.Ağrı algısı üzerine etkili bir diğer faktör ise kaygı düzeyidir. Bu verilerden hareketle sunulan çalışmada, prostat biyopsisi yapılan hastalarda işlem öncesi bekleme süresi ve kaygı düzeyinin ağrı algısı üzerindeki etkisini araştırmak amaçlanmıştır.Ocak 2008 - Haziran 2008 tarihleri arasında, ADÜ Üroloji Anabilim Dalı'nda ya da dış merkezli üroloji departmanlarında yapılan PSA ölçümleri ve PRM bulguları sonucunda prostat kanseri öntanısıyla prostat biyopsisi yapılmak üzere ADÜ Radyoloji Anabilim Dalı'na refere edilen 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Her hastadan randevulama sırasında, hemen biyopsi işlemi öncesinde ve patoloji sonucunu alma aşamalarında toplam 3 kez STAI-1 kendini değerlendirme formu doldurması istendi. STAI formları, tüm dünyada kişilerin kaygı düzeyini değerlendirme altın standart kabul edilen kaygı ölçekleri olup, STAI-1; anlık (durumluk) kaygıyı, STAI-2 ise sürekli kaygıyı ölçmede kullanılır. Bu çalışmada hastaların prostat biyopsisi işlemine bağlı kaygı düzeylerini değerlendirmek amacıyla STAI-1 ölçeği kullanıldı. Kendini değerlendirme formunda toplam 20 sorgulama mevcuttu ve hastalar her soruyu 1-hiç, 2-biraz, 3-oldukça ve 4-tamamen seçeneklerinden birisi ile cevaplandırdı. Olumsuz soruların puanlamaları tersine çevrilerek her aşama için Durumluk Kaygı Ölçeği (DKÖ) skoru hesaplandı.Hastalar 1 ? 55 gün arasında randomize olarak randevulandı.Anestezi yöntemi olarak tüm hastalara rektal lidokainli jel uygulandı. Her iki periferik zondan 4'er adet ve sağ ve sol transizyonel zonlardan birer adet olmak üzere toplam 10 örnekleme yapıldı, lezyon tespit edilenlerde lezyon örnekleri alındı. Tüm biyopsi işlemleri tek uygulayıcı tarafından gerçekleştirildi.Biyopsi tamamlandıktan hemen sonra hastaların işlemde duydukları rahatsızlık ve ağrı ile ilgili VAS skorları kaydedildi. Hastalar, geçmiş ağrı deneyimlerine dayanarak toplam 21 sorgulamayı 0 - 10 arasında puanladı.SPSS 10.0 istatistik programı kullanılarak işlem öncesi bekleme süresi ve kaygı düzeyi ile işlemde hissedilen ağrı arasındaki korelasyon araştırıldı.19 olgu prostat AdenoCA, 1 olgu H-PIN, diğer olgular prostatit ya da BPH tanısı aldı.Korelasyon testlerinde hemen işlem öncesinde ve patoloji sonucunu alma aşamalarında DKÖ skoru ortalamasının randevu alma aşamasındaki DKÖ skoru ortalamasına göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı.İşlem öncesi ve sonuç alma aşamalarında ölçülen kaygı düzeyi ile VAS skoru ortalaması arasında iyi düzeyde ve doğru yönde korelasyon tespit edildi.Biyopsi işlemi, randevulamadan itibaren 10 günden uzun sürede gerçekleştirilen hastalarda hem DKÖ, hem de VAS skoru ortalamaları ilk 10 gün içinde yapılan hastalara göre anlamlı ölçüde yüksek bulundu.Hastanın yaşı, prostat bezinin boyutları ve eşlik eden patolojik tanı ile ağrı algısı arasında korelasyon saptanmadı.Çok kadranlı biyopsilerin yaygınlaşması, tarama programlarının getirisi olarak biyopsi yaşının giderek düşmesi ve rebiyopsi oranlarının artması sonucunda TRUS-Bx, hastalar için daha ağrılı hale gelmektedir. Bu bulgular, prostat biyopsisinde hasta konforunu artırma gereğine, dikkatlerin ağrı kontrolüne ve dolayısıyla daha etkin anestezi yöntemlerinin arayışına yönelmesine neden olmaktadır.Sunulan çalışma, TRUS-Bx'te işlem öncesi bekleme süresi ve kaygı düzeyi ile işlemde hissedilen ağrı algısı arasındaki ilişkiyi değerlendiren ulaşılabilen İngilizce literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmanın sonuçlarına göre kaygı düzeyinin hemen işlem öncesinde belirginleştiği ve sonuç alma aşamasında daha da arttığı saptanmıştır. Ayrıca kaygı düzeyi ile işlemde hissedilen ağrı arasında iyi derecede korelasyon bulunduğu anlaşılmaktadır.Bu çalışma, hasta sayısının göreceli düşük olması ve farklı anestezi yöntemlerinin ağrı algısı üzerindeki etkisinin karşılaştırılmamış olması gibi limitasyonlara sahip olup bir ön çalışma kabul edilebilir.Sonuç olarak TRUS-Bx'te hastanın konforu ve işleme uyumunu artırmak amacı ile biyopsi işleminin en kısa sürede yapılması ve özellikle kaygı düzeyi yüksek olgularda daha etkin anestezi yöntemlerinin kullanılmasının ağrı algısı üzerinde olumlu etkide bulunabileceği düşünülmektedir.
MRG ile fokal karaciğer lezyonlarının karakterize edilmesinde Gd-BOPTA' nın rolü
Günümüzde kontrastlı MR incelemeleri, fokal karaciğer kitlelerinin sayı ve lokalizasyonlarının doğru olarak belirlenmesi ve karakterize edilmesinde önemli bir role sahiptir.Gadobenate dimeglumine (Gd-BOPTA) diğer gadolinyum içerikli kontrast maddelerden farklı olarak hem ekstrasellüler kontrast ajan, hem de karaciğer spesifik kontrast ajan özelliğini birlikte gösterir. IV doz %3-5 oranında fonksiyonel hepatositler tarafından tutulur ve safra yolu ile elimine edilir. Karaciğer hücreleri tarafından tutulan kontrast ajan diğer konvansiyonel gadolinyum içerikli ajanlara oranla T1 relaksasyon zamanını iki kat uzatarak normal karaciğer parankiminin uzun süre (yaklaşık 40-120 dakika) kontrastlanmasını sağlar. Bu kontrastlanma özelliği fokal karaciğer lezyonlarının güçlü kontrastlanmış olan normal karaciğer parankiminden daha yüksek oranda ayırt edilmesini sağlar. Ayrıca hepatospesifik kontrast ajan, hepatosit orijinli tümörlerin hepatosit orijinli olmayan tümörlerden ayırt edimesinde de etkilidir.Bu çalışmanın amacı, Gd-BOPTA kullanılarak elde edilen dinamik ve geç faz MR incelemesi ile fokal karaciğer lezyonlarının kontrastlanma paternlerinin belirlenmesi ve lezyonların karakterizasyonuna katkısının saptanmasıdır.Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp fakültesi (DEÜTF) Radyoloji Anabilim Dalı'nda Mart 2007- Nisan 2008 tarihleri arasında ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi yöntemleri ile karaciğerde primer ya da metastatik tümörü ya da tümör şüphesi alan yaşları 18-77 arasında değişen (ortalama: 55.98), 27 erkek 23 kadın toplam 50 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Üç olgu histopatolojik tanı elde edilememesi ve ya izlemden çıkması nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen 47 olguda toplam 59 lezyon saptandı. Kırk üç lezyonun histopatolojik tanısı elde edildi.Tüm hastaların MR incelemesi 1.5 Tesla MR cihazı (Philips Gyroscan Intera Release 8, Eindhoven, Hollanda) ile gerçekleştirildi. Görüntüleme sekansları T2 Spectral Saturation with IR (SPIR), Single Shot T2, T1 fast field echo (FFE) in-phase (IP) ve out-phase (OP), kontrast madde enjeksiyonu ardından dinamik ve ort 60-90 dak. sonra hepatobilier faz, T1 Water Selective Excitation (WATS) olarak seçildi.Saptanan lezyonlar dinamik inceleme ve hepatobilier fazda gösterdikleri kontrastlanma paternlerine göre sınıflandırıldı.Hepatobilier fazda (60-90. dak.) kontrastlanma paternleri değerlendirildiğinde; HSK' ların diferansiasyon derecesi, rezidü hepatositlerin fonksiyon gösterip göstermemesi ve lezyon içeriğine bağlı olarak değişik kontrastlanma paternleri izlenebildiği görüldü. Metastazlarda izlenen periferal halkasal hipointensite özelliğinin ayırıcı tanıda anlamlı katkı sağladığı belirlendi. Özellikle atipik FNH' lerin değerlendirilmesinde hepatobilier faz görüntülerin ayırıcı tanıya katkı sağladığı izlendi.Sonuçta; fokal karaciğer lezyonlarının karakterizasyonunda özellikle dinamik inceleme ile spesifik özellikler göstermeyen lezyonlarda ayırıcı tanıda hepatobilier faz görüntülerin önemli katkılar sağladığı görülmektedir.
Abdominal aort anevrizmalarının endovasküler stent-greft ile tedavisi sonrasında anevrizma boyun çapı ve boyun açısı ile anevrizma çapındaki değişikliklerin BT-anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Abdominal aort anevrizmalarının (AAA) endovasküler stent-greft ile tedavisi (EVAR) sonrasında aort anevrizma morfolojisinin yeniden modellenmesinde, anevrizma çapı ve anevrizma boyun çapı ile boyun açısındaki erken dönem değişikliklerin değerlendirilmesi ve iki farklı stent-greft tipinin bu yönlerden incelenmesiyle endovasküler abdominal aort anevrizma tedavisi sonrası takibe farklı bir boyut getirilmesi amaçlanmıştır.Gereç-Yöntem: AAA nedeniyle Aralık-2004 ile Mart-2008 tarihleri arasında EVAR ile tedavi edilen 70 olgu değerlendirildi. Bu olgulardan pre-operatif ve post-operatif BT-A tetkikleri merkezimizde yapılan 33 olgu çalışmaya dahil edildi. Tedavide 17 olguda stent-1 (Talent, Medtronic, USA), 16 olguda stent-2 (Excluder, Gore, USA) stent-greftler kullanıldı. Post-operatif ilk 6 aydaki tetkikler değerlendirildi. Olguların BT-anjiografi tetkiklerinde aksiyel kesitlerden anevrizma çapı ve boyun çapı ile MPR görüntülerden boyun açısı ölçüldü.Bulgular: İlk 6 aylık post-operatif dönemde, endovasküler tedavi sonrasında anevrizma boyun çapında istatiksel olarak anlamlı ortalama 1.12 mm artış gösterdiği (p<0.001) ve anevrizma kesesi çapında ortalama 1.3 mm küçülme (p<0.001) olduğu izlendi. Anevrizma boyun açısında da istatiksel olarak anlamlı ortalama 5.38° azaldığı (p<0.001) tespit edildi. Kullanılan iki ayrı stent-greft tipinde anevrizma çapı ile boyun açısındaki değişikliklerin benzer olduğu saptandı (sırasıyla p=0.901 ve p=0.190). Anevrizma boyun çapında ise stent-1'in, stent-2'e oranla daha anlamlı artış gösterdiği belirlendi (p=0.015).Sonuç: Aortik stent-greftler abdominal aort anevrizma morfolojisinde değişikliklere yol açmaktadır. Preoperatif ve postoperatif anevrizma morfolojisinin karşılaştırılması tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesine ve olası komplikasyonların öngörülmesine olanak sağlayabilir. Bizim çalışmamızda ele aldığımız üç kriterde EVAR sonrasında anlamlı değişiklikler gösterilmiştir. Daha önceden belirlenmiş objektif morfolojik kriterlere ek olarak tedavi sonrası değerlendirmelerde anevrizma boyun açısının da incelenmesinin endovasküler anevrizma onarımı takibine katkıda bulunacağı görüşündeyiz.
Multipl Skleroz (MS) hastalarında motor uyaranlara karşı beyinde oluşan aktivite değişikliklerinin fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRG) ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, Multipl Skleroz (MS) hastalığının iki farklı klinik subtipinde; Relapsing-Remitting MS (RRMS) ve Klinik İzole Sendrom (KİS) hastalarında, basit motor task ile beyinde oluşan fonksyonel adaptif değişiklikleri fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRG) yöntemi ile araştırdık. Bu değişikliklerin yaş, hastalık süresi, özürlülük (disabilite) derecesi ve tedavi şekline göre değişkenlik gösterip göstermediğini ve normal kontrol grubu ile arasındaki farklılıkları araştırdık.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 8 Klinik İzole Sendrom tanılı, 12 Relapsing-Remitting MS tanılı hasta ile benzer yaş ve cinsiyet özellikleri gösteren 10 sağlıklı, toplamda 30 olgu dahil edildi. Her olguya fonksiyonel Manyetik Rezonans görüntülemesi (fMRG) sırasında saniyede 3 defa olmak üzere sağ elinin parmaklarına fleksiyon-ekstansiyon hareketi yaptırıldı. Elde edilen verilere MR cihazına bağlı iş istasyonunda görüntü analizi programı ile istatistiksel parametrik haritalama (statistical parametric mapping: SPM) yapıldı. Z-skoru, standart sapma, korelasyon, -log p-değeri haritaları elde edildi. Her iki serebral hemisfer için simetrik olarak 11 ayrı kortikal bölge seçilerek stimulasyon siklusu süresince gerçekleşen sinyal değişimleri elde edildi.İstatistiksel analizde, grup ortalamalarının karşılaştırılmasında nonparametrik testler (Kruskal-Wallis, Mann-Whitney U-testi) ve bağımsız grup oranlarının karşılaştırılmasında Pearson ki-kare testi kullanıldı. Yaş, hastalık süresi ve EDSS skoru ile kortikal aktivite arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için Spearman Korelasyon Analizi yapıldı.Bulgular: RRMS Grubunda sol presantral ve postsantral girus ile *sol süperior frontal girusta, KİS Grubunda sol presantral girus, sol ve *sağ postsantral giruslarda, Kontrol Grubunda ise sol presantral ve postsantral giruslarda yüksek aktiviteler (z-skoru > 5) saptandı. Sağda postsantral girusta ve solda anterior singulat girusta ölçülen Z-skoru değerleri KİS grubunda, RRMS grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı (sırası ile *p = 0.021 ve *p = 0.025) olarak yüksek bulundu. RRMS grubunda sol talamusta ölçülen z-skoru değerleri kontrol grubuna göre anlamlı (*p = 0.022) azalmış olarak bulundu. KİS grubunda ölçülen kortikal aktivite değerleri, kontrol grubuna göre sağ postsantral girusta (alan 2) yaklaşık 2,5 kat fazla bulundu, ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p > 0.05).Yaş artışı ile RRMS grubunda, sağ ve sol postsantral girusta güçlü korelasyon gösteren (sırası ile r = -0.594, *p = 0.042, r = -0.585, *p = 0.046) yaş ile ilişkili kortikal aktivitede azalma tespit edildi. KİS grubunda, solda middle frontal girusta kortikal aktivite artışı ile yaş arasında güçlü korelasyon (r = 0.731, *p = 0.04) bulundu. Kontrol grubunda, sol talamusta yaş artışı ile kortikal aktivitede azalma tespit edildi (r = -0.689, *p = 0.028).RRMS grubunda, sol postsantral girusta immünomodülatör alanlarda, almayanlara göre anlamlı (*p = 0.012) artmış aktivasyon bulundu. Sağda posterior singulat girusta immünosupresif tedavi alanlarda, almayanlara göre kortikal aktivasyon anlamlı olarak (*p = 0.032) daha düşük iken, hiçbir tedavi almayan hastaların, tedavi alan hastalara göre sağ posterior singulat girustaki aktivite değerleri anlamlı olarak (*p = 0.013) yüksek bulundu.Sonuç: Bu çalışma, MS hastalarında SSS `de oluşan hasara karşı normal fonksiyonların en iyi şekilde sürdürülmesini sağlayan adaptif mekanizmaların devreye girdiğini göstermiştir. KİS grubunda ipsilateral postsantral girusta, RRMS grubunda ipsilateral presantral girusta sağlıklı kontrollere göre artmış aktivitenin saptanması hastalığın çok erken evrelerinde bile hasara karşı adaptasyonun başladığını göstermektedir. RRMS hasta grubunda en fazla aktive olan alanlar arasında basit motor harekette görevli olmayan sol superior frontal girusun da yer alması hastalığın ilerleyen dönemlerinde basit motor görevlerin yeni veya daha kompleks olarak algılandığına işaret etmektedir.RRMS hastalarında, tedavi şekli ile sağ posterior singulat girus aktivitesinde anlamlı değişiklikler tespit etmemize rağmen bu konuda daha tutarlı ve belki de klinik pratikte uygulanırlığı olan sonuçlar elde etmek için çok daha geniş ve iyi planlanmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu çalışmalardan çıkabilecek sonuçlar, MS hastalığının farklı subtiplerine uygulanan tedavi seçeneklerinin şekillendirilmesinde rol alabileceği gibi, verilen tedavilerin de SSS fonksiyonlarına olan etkilerinin aydınlatılmasına katkı sağlayabilir.
Rektum kanserinin preoperatif lokal evrelemesinde yüksek rezolüsyonlu pelvik MR'ın etkinliği
AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız biyopsi sonucu rektum kanseri tanısı alan, ameliyatöncesinde yüksek rezolüsyonlu MR yapılan ve preoperatif radyokemoterapiuygulanmamış hastalarda, retrospektif olarak MR'ın lokal evrelemedeki etkinliğiniaraştırmaktır.GEREÇ YÖNTEM: Endoskopik biyopsi ile rektum kanseri tanısı almış 30 hastayayüksek rezolüsyonlu 1.5 T MR ile inceleme yapıldı. Bu hastaların rektum MRincelemesi bir abdominal radyolog ve bir radyoloji asistanı tarafından çift kör olarakolarak değerlendirildi. İki ayrı değerlendiricinin yaptığı MR evrelemesi ve ÇRSdeğerleri ile histopatolojik evre karşılaştırıldı. Bu karşılaştırmalar ve iki değerlendiriciarasındaki uyum, ?Kappa istatistiği? kullanılarak yapıldı. Ekstramural invazyonubelirlemede, lenf nodu metastazlarını ve çevresel rezeksiyon sınırlarını saptamadaMR'ın duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değerleri %95 güven aralığındahesaplandı. ROC eğrisi altındaki alan hesaplandı.BULGULAR: YRMR'nin T evrelemesinde doğruluk oranı %47-67, yüksek evrelemeoranı %10-21, düşük evreleme oranı ise %13-43 idi. Ekstramural invazyonubelirlemede YRMR'nin duyarlılığı %79-89, özgüllüğü %72-100, doğruluk oranı %84-90, pozitif öngörü değeri %85-100, negatif öngörü değeri %73-86 olarak bulundu.Ekstramural invazyonda ROC eğrisi altında kalan alan 1. gözlemcide 0.89, 2.gözlemcide 0.81'di. Lenf nodu metastazı varlığını belirlemede 1. gözlemcinin %58duyarlılığa, %50 özgüllüğe, %44 pozitif ve %64 negatif öngörü değerine, %54doğruluk oranına, 2. gözlemcinin %58 duyarlılığa, %55 özgüllüğe, %47 pozitif ve %66negatif öngörü, %54 doğruluk oranına sahip olduğu bulundu. N evrelemede ROCeğrisi altında kalan alan 1. gözlemcide 0.54, 2. gözlemcide 0.57 idi. Eşik değeri 1 mmolarak seçildiğinde ÇRS'yi belirlemede MR'ın duyarlılığı her iki gözlemci için %38?42,özgüllüğü %73?82, doğruluk oranı %63?73, pozitif öngörü değeri %33?42, negatiföngörü değeri %79?81 olarak bulundu. İki gözlemci arasındaki uyum Kappa testindeT evrelemede orta, N evrelemede ve ÇRS ölçümlerinde gerçek olarak saptandı.SONUÇ: Preoperatif YRMR T evrelemede iyi prediktif bilgi vermekle birlikte, reaktiflenf nodlarının yanlış pozitifliğe yol açması nedeniyle N evrelemede zayıf sonuçlarvermektedir. ÇRS değerlendirmede de zayıf sonuçlar elde edilmiştir.Anahtar sözcükler: Rektum; Rektum kanseri; Manyetik Rezonans Görüntüleme;Lokal Evreleme
Meme radiotermometri (RTM) incelemesinin meme lezyonlarının ayırıcı tanısındakı yeri,etkinliği ve güvenirliği
ÖZETMeme kitlelerinin karakterizasyonunda, kitlelerin malign-benign ayırımında ve erken evre meme kanseri tanısında RTM'nin tanıya katkılarının araştırılması
Karotis aterosklerotik hastalığında duyarlı plak yapısının görüntülenmesinde manyetik rezonans görüntülemenin yeri
AMAÇ: Karotid arteriyel sistemi değerlendirmede kullanılan görüntüleme yöntemleri damar lümenindeki daralma oranını noninvaziv olarak tanımlayabilme olanağı verse de damar duvar kalınlığı, plak yapısı ve içeriğini göstermede yetersiz kalmaktadır. Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG), mükemmel yumuşak doku kontrastı ile fibrotik, yağlı, kalsifik ya da trombotik plak içeriğini farklı tekniklerle birbirinden ayırt edebilme yeteneğine sahiptir. Bu çalışmadaki amaçlarımız: semptomatik ve asemptomatik karotid plak morfolojisini histopatolojik olarak belirlemek, histopatolojik kesitlerle eşleştirilen MRG kesitlerinde plak bileşenlerinin görüntülemeye yansıyıp yansımadığını saptamak ve plak bileşenleri MRG ile görüntülenebiliyorsa bunların MRG görüntüleme özelliklerini tanımlamaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda endarterektomi kararı alınmış olan 24 semptomatik, 13 asemptomatik toplam 37 karotid darlık olgusunu inceledik. Tüm hastaların görüntülemesi Dokuz Eylül Üniversitesi Radyoloji ABD'da 1.5 T Philips İntera Achieva MR cihazında cerrahi öncesindeki 1 hafta içinde yapıldı. Philips Sense Flex Medium IPX4 sarmalı ile karotid bifurkasyon ortada kalacak şekilde 5 cm uzunluğundaki karotid segmenti görüntülendi.İnceleme T1, T2, proton dansite (PD), 3 boyutlu time of flight MR anjiografi (3D TOF MRA) sekanslarından oluşturuldu. Bunlardan T1, T2 ve PD sekanslarında kan akımı sinyalsiz, 3D TOF MRA sekansında ise akım yüksek sinyalli olarak görüldü. T1, T2 ve PD sekanslarında EKG tetikleme yapıldı. T1 ağırlıklı seride ?double inversion recovery? tekniği ile, PD ve T2 ağırlıklı serilerde ise tarama hacmının iki tarafına yerleştirilen presatürasyon bantları ile lümen sinyali baskılandı.MR görüntülerinin değerlendirmesi sırasında aterom plağı iç yapısında nekrotik çekirdek, fibröz başlık, plak içine kanama, kalsifikasyon ve lümende trombüs ile uyumlu olabilecek alanlar belirlendi. Ölçülen fibröz başlık boyutları 0.5 mm' den ince ve kalın olmak üzere gruplandı. Kanama ve nekrotik çekirdeğe ait olabilecek sinyaller ve eş düzeydeki sternokleidomastoid kas üzerine ROI yerleştirilerek sinyal intensiteleri görülebildikleri tüm sekanslarda ölçüldü. Saptanan tüm nekrotik çekirdek boyutları iki eksende ölçüldü. İki olguya ait MR görüntüleri ileri derecede hareket artefaktları nedeniyle çalışma dışı bırakıldı.Toplam 33 olguda endarterektomi operasyonu sonrası spesimenler histopatolojik olarak incelendi. Patoloji bakısında MR' da aranan plak komponentleri araştırıldı. Ek olarak aterom plağı içinde inflamatuar hücre infiltrasyonu ve düz kas hücre yoğunluğu değerlendirildi.BULGULAR: 33 hastanın tümünde histopatolojik incelemede nekrotik çekirdek (NK) varlığı saptanırken MR görüntülerinde 29 hastada (% 87,9) NK saptanmıştır. Semptomatik ve asemptomatik olan olgular arasında MR`da NK görülme oranı açısından anlamlı fark bulunmamıştır.Çalışmamızda olgu sayısı parametrik koşulları sağlamadığından nekrotik çekirdek boyutu ile semptomatik olma arasında bir ilişki olup olmadığını değerlendirmek için Mann Whitney-U testi kullanılmıştır. Test sonucunda semptomu olan olgularla olmayanlar arasında NK boyutları açısından anlamlı bir fark bulunmamıştırMR' da ve patoloji spesimenlerinde ölçülen nekrotik çekirdek boyutları çarpılıp ölçümler karşılaştırıldığında MR için ortalama NK boyutu 9.17 ± 8.92, patoloji için ortalama NK boyutu 11.06 ± 10.68 olarak hesaplandı. Olgu sayısı parametrik koşulları karşılamadığı için yapılan Wilcoxon sıralı işaretler testinde p değeri: 0.184 olup sonuç MR' la yapılan ortalama NK boyut ölçümleri ile patolojide yapılan ölçümlerin arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığını göstermektedir.Histopatolojik incelemede ve MR görüntülerinin analizinde 33 hastanın 30 `unda her iki incelemede de kalsifikasyon varlığı saptanmıştır. Bu sonuca göre kalsifikasyon varlığı semptomatik ve asemptomatik olgular arasında anlamlı bir fark göstermemektedir.MR sonuçları, patoloji incelemeleri ile karşılaştırıldığında MR' ın kanamayı saptamada duyarlılığı % 82.3, özgüllüğü ise % 68.75 olarak hesaplanmıştır. Hesaplanan oranlar istatistiksel olarak MR' ın kanama varlığını saptamada patoloji yerine kullanılabileceği ve kanama olmayan olguları ayırdetmede anlamlı olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bununla birlikte patoloji ve MR incelemelerinde semptomatik olgularla asemptomatikler arasında plak içinde kanama görülme oranları açısından anlamlı fark bulunmamıştır.Çalışmamızda histopatoloji incelemeleri sonucunda asemptomatik olgularda semptomatiklere göre düz kas hücresi miktarı anlamlı olarak daha fazla ve semptomatik olgularda asemptomatiklere göre makrofaj ve lenfosit infiltrasyonu anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur.Histopatolojik incelemede asemptomatik olan olguların % 91.6' sında 0.25 mm' den fazla, semptomatiklerin ise %56.2 `sinde 0.25 mm' den kalın fibröz başlık görülmüştür. Oranlar asemptomatik hastalarda fibröz başlık kalınlığının ve bütünlüğünün korunmasının daha fazla olduğunu göstermekteyse de istatiksel olarak semptomatik ve asemptomatik olgular arasında fibröz başlık kalınlığı ve bütünlüğü açısından bir fark bulunmamıştır.MR görüntüleri değerlendirilirken nekrotik çekirdekle uyumlu görünümün T2 ağırlıklı sekansta, kanama sinyal değişikliklerinin ise en iyi T1 ve T2 ağırlıklı görüntülerde ortaya çıktığı dikkati çekti.SONUÇ: Çalışmamız MRG ile aterom plağının iç yapısının görüntülenebileceğini, plak içinde bulunabilecek NK, kanama, fibröz başlık, kalsifikasyon gibi oluşumların ayırtedilebileceğini göstermektedir. Bu çalışmadaki histopatoloji sonuçları göz önüne alınmazsa tek başına MR bulguları semptomatik ve asemptomatik plakları ayırtedebilmekle birlikte istatiksel olarak beklediğimiz performansı göstermemiştir. İstatistik sonuçlarının esas olarak çalışmadaki başlıca kısıtlılık olan asemptomatik olgu sayısının azlığından kaynaklandığı düşünülmüştür. Histopatoloji ile saptanabilen fibröz başlıkta yer alan düz kas hücre yoğunluğu ve iltihabi hücre infiltrasyonu gibi belirteçlerin semptomatik ve asemptomatik olgularda anlamlı farklılık göstermesi dikkat çekicidirBu çalışmada plak morfolojisini görüntülemekte kazandığımız deneyim gelecekte histopatolojik korelasyona gerek bırakmayan ve bu sayede de daha çok sayıda asemptomatik hastayı görüntülememizi sağlayacak çalışmalar yapabilmemizin yolunu açmıştır.
Pediyatrik mitokondrial ensefalopati olgularında görünen difüzyon katsayısının ölçülmesi ve takip difüzyon katsayısı ölçümleri ile hastalığa bağlı parankimal değişimlerin karşılaştırılması
AMAÇ: Manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) beyaz cevher lezyonlarını saptamada duyarlılığı yüksektir ancak, altta yatan patoloji konusunda sınırlı seçiciliği vardır. Difüzyon ağırlıklı görüntüleme(DAG) yakın zamanda klinik kullanıma giren fonksiyonel bir görüntüleme yöntemidir. Bu yöntemde görüntü kontrastı suyun mikroskobik hareketine dayanır. DAG gibi ölçüme dayalı teknikler, beyaz cevher hastalıklarında altta yatan patolojik değişiklikler için daha fazla bilgi verir. Bizim çalışmamızın amacı pediyatrik yaş grubunda metabolik ensefalopati tanılı hastalarda DAG ve MRG'nin tanıya olan katkısının ortaya konması ve belirlenen 20 alandan ölçülen `apparent diffusion coefficent' (ADC= görünen difüzyon katsayısı) değerlerinin kontrol grupları ile karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Ayrıca ADC katsayısı ölçümünün konvansiyonel sekanslara üstünlüğü ya da katkısının kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir.GEREÇ VE YÖNTEM: 2004?2008 yılları arasında bölümümüz MRG ünitesinde nörometabolik hastalık ön tanısıyla MRG ve difüzyon MRG incelemesi yapılan, klinik, laboratuar ve/veya genetik çalışmalarla mitokondrial ensefalopati tanısı alan 10 hasta çalışmamıza alındı. Çalışmaya alınan 10 hastadan 6 tanesine 1 ile 4 yıl sonrasında kontrol MRG-DAG incelemeleri yapıldı. Üç hasta ex olduğundan kontrol incelemeleri yapılamadı. Tüm hastaların beyin MR incelemeleri 1,5 Tesla MR ile standart kafa koili kullanılarak yapıldı. Tüm konvansiyonel ve difüzyon MR görüntüleri biri deneyimli biri asistan olan 2 radyolog tarafından değerlendirildi. Bu değerlendirmede parankimal sinyal intensite değişiklikleri, lezyon lokalizasyonları ve sayıları, DAG'de ek lezyon saptanıp saptanmadığı ve lezyonların yaygınlığı dikkate alındı. DAG'de sinyal özellikleri görsel olarak değerlendirilip kontrol ve hasta grubundaki tüm hastalarda daha önceden belirlenen 20 ayrı ölçüm noktasından ADC değerleri standart ROI ile ölçüldü. Bulgular yaş ve cinsiyetleri uygun kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Kontrol ve hasta gruplarından elde edilen ADC değerleri Mann Whitney U testi ile karşılaştırıldı.BULGULAR: Çalışmaya alınan mitokondrial ensefalopati tanılı 10 olgunun 3 tanesi ex olduğundan kontrol incelemesi mevcut değildi. Bu olgularda DAG'de difüzyon artışı mevcut olup ADC değerleri artmış olarak bulundu. İlk tetkiklerinde DAG'de difüzyon kısıtlanması ve ADC değerlerinde azalma bulunan 3 olgunun 1 tanesinde 4 yıl sonraki incelemede ADC değerlerinde artış saptanırken diğer 2 olguda ise 1 yıl sonraki incelemede ADC değerlerinde öncekine göre hafif artış izlenmekle birlikte kontrol grubuna göre halen düşük değerler mevcuttu. Bir olgunun ilk incelemesi normal iken 4 yıl sonraki incelemede ADC değerleri azalmış bulundu. Üç olguda ilk inceleme ve kontrol incelemede difüzyon artışı, ADC değerlerinde artış mevcuttu. İki hastada takip incelemede lezyon sayısında, 1 hastada da lezyon boyutlarında artış mevcuttu. Kardeş olan ikişer olguda benzer lokalizasyonlarda tutulum saptandı.TARTIŞMA VE SONUÇ: Çalışmamızda, DAG'nin ek lezyon saptayarak, lezyonları daha kesin sınırlarla demarke ederek ve SE T2 görüntülerde homojen hiperintens olan lezyonlardaki farklı difüzyon karakteristiklerini belirleyerek rutin incelemeye ek tanısal katkı sağladığı sonucuna ulaştık. ADC haritası üzerinde yapılan ölçümler normal kontrol grubu ile karşılaştırdığında, hastalığın evresine bağlı olarak ADC değerlerinde artış ya da azalma olması nedeniyle istatistiksel değerlendirmede anlamlı farklılık bulunamadı. Bu hastalığın nadir görülen bir hastalık olması ve çalışmada az sayıda hasta olması nedeniyle benzer evrelerdeki hastalardan yeterli sayıda hasta içeren homojen gruplar oluşturulamamasına bağlı olarak uygun istatistiksel analiz yapılamamıştır. Bu nedenle hastalar benzer yaş ve cinsiyetteki kontrol grubu hastaları ile tek tek karşılaştırılmıştır. Ancak DAG ve ADC ölçümü, konvansiyonel sekansta sinyal değişikliği bulunmayan alanlarda hastalık tutulumunun belirlenmesi, hastalık yaygınlığı ve evresinin saptanmasında önemlidir. Bu sonucun özellikle beyaz cevher hastalığı bulunan olgular için önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü beyaz cevher hastalıklarında normal görünen beyaz cevherin etkilenip etkilenmediğinin belirlenmesi önemlidir.Difüzyon ağırlıklı MRG pediyatrik yaş grubunda mitokondrial ansefalopati hastalığında konvansiyonel MR sekanslarını tamamlayıcı bilgiler vermekte, lezyon yaşının, lezyonların dejenerasyon miktarının ve progresyonunun takibinde önemli katkılar sağlamaktadır. Bu yönü ile rutin beyin MR incelemesine eklenmesi gereken bir sekans olarak değerlendirilmelidir.
Yoğun meme yapısı gösteren (Birads 3-4) olgularda dijital mamografi ve film-screen mamografi incelemelerinde lezyon saptama güçlerinin karşılaştırılması
YOGUN MEME YAPISI GÖSTEREN(BIRADS 3-4)OLGULARDA DIJITALMAMOGRAFI VE FILM-SCREEN MAMOGRAFI INCELEMELERINDE LEZYONSAPTAMA GÜÇLERININ KARSILASTIRILMASIAMAÇYoğun meme paternine sahip olgularda konvansiyonel mamografiye üstün olupolmadığını araştırmaktır.GEREÇ VE YÖNTEMDokuz Eylul tıp fakultesi radyoloji departmanı mamografi ünitesine tarama ve sorungiderici mamografi için başvuran dijital mamografisi elde olunmuş 6504 olgu incelemeyealınmıştır. Mamografiler karşılaştırma grubunu oluşturmak için 3 aşamalı değerlendirmedengeçirilmiştir1. basamakta:6504 olgu taranarak yoğun meme dokusu içerenler saptanmıştır (356 olgu).2. basamakta:1. basamakta elde edilen 356 olgunun bir önceki mamografisi konvansiyonelmamografiyle elde olunmuş olanları ayrılmıştır(108 olgu)3. basamakta:2. basamakta elde olunan 108 olgunun B RADS 3 ve üzerinde lezyon içerenleriayrılarak karşılaştırma grubunu oluşturulmuştur(26 olgu)Karşılaştırma grubundaki her hastaya ait mamografiler 2 radyolog tarafındankonsensusa varılarak kitle ayıredilebilirliği, mikrokalsifikasyon ayırtedilebilirliği ve memedokusu detayının görülebilirliği açısından skorlanmıştır(1:iyi 2:zayıf 3:kötü)Sonuçta eldeedilen veriler ki kare testiyle değerlendirilmiştir.BULGULAR26 olgudan oluşan grupta kitle ayırt ediciliğiyle ilgili anlamlı farklılığa rastlanmamıştır(p>0.05). Buna karşın mikrokalsifikasyon ayırtedilebilirliği ve meme dokusu detayseçilebilirliği dijital mamografide konvansiyonel yönteme göre anlamlı derecede yüksekolarak bulunmuştur.(p<0.05)SONUÇDijital mamografi yönteminde yoğun meme dokusuna sahip olgularda daha üstünmikrokalsifikasyon seçiciliği ve meme dokusu detay seçilebilirliği gösterdiği izlenmişolup.Bu sonuçlarla dens memeye sahip özellikle genç ve hormon replasman tedavisi görenolgularda dijital mamografinin daha üstün ve seçilmesi gereken yöntem olduğugörülmektedir.
Paranazal sinüs ve nazal kavite varyasyonlarının bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç:Günümüzde PNSH'nin tedavisinde en sık endoskopik sinüs cerrahisi kullanılmaktadır. ESC sonuçlarını ve komplikasyon oranlarını etkileyen en önemli faktör cerrahın anatomik oryantasyonudur.Kemik ve yumuşak doku çözümleme üstünlüğü, son yıllarda yaygınlaşan çok dedektörlü aygıtlar ile çok planda ve kaliteli yeniden şekillendirebilme kabiliyeti ile koronal planda çekilen paranazal sinüs BT, ESC öncesinde hastanın değerlendirilmesinde altın standart olarak kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. Böylelikle cerrahi yöntemin doğru seçilmesi, cerrahinin güvenli bir şekilde uygulanması ve komplikasyonlardan kaçınılması sağlanmış olur.Bu çalışmada, cerrahi işlem sırasında oluşabilecek komplikasyonlardan kaçınılması için dikkat edilmesi gereken anatomik varyasyonların BT inceleme ile değerlendirilmesi ve bölgemizdeki sıklıklarının ortaya konulması amaçlandı.Yöntem ve gereçler: Çalışmamızda Ekim 2008 - Ağustos 2011 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Polikliniği'nde muayene olan, anamnez ve fizik muayene bulgularına göre sinonazal patoloji düşünülen ve paranazal sinüs BT'si çekilen 320 olgunun paranazal sinüs BT'leri retrospektif olarak incelenerek, sinonazal bölgenin anatomik varyasyonları araştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda sinonazal bölgede en sık saptanan anatomik varyasyon %86,3 (n=276) ile ager nazi hücresi, en az saptanan anatomik varyasyonlar %0 (n=0) ile bifid alt konka ve pnömatize alt konka olarak bulundu. Bu varyasyonlardan bir kısmının preoperatif tespit edilmemesi durumunda cerrahi sırasında önemli komplikasyonlara yol açabileceği, bir kısmının mukosilier drenaj ve havalanma problemlerine predispoziyon oluşturduğu ve bir kısmının ise büyük bir önemi olmadığı kanaatine varıldı.Sonuç: Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak sinonazal bölgeye ait önemli oranda anatomik varyasyon izlenmiş ve bunların belirlenmesinde paranazal sinüs BT'nin tartışmasız çok değerli olduğu bir kez daha vurgulanmıştır.
Humerus başı kistik değişikliklerinin MR görüntüleme ile değerlendirilmesi
Amaç: Rutin Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tetkiklerinde, rotator kaf tendonlarındaki bulgular ile humerus başı tendon yapışma yerlerindeki kistik değişiklikler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Rutin protokol ile omuz MRG tetkiki uygulanmış hastalardan, rastgele gruplar halinde seçilen, yaşları 18-83 arasında değişen ve yaş ortalaması 52±13.3 olan, 200 hasta, aynı ünitede, PACS sistemi üzerinden, iş istasyonlarında tekrar değerlendirildi. Rotator kaf tendonlarındaki radyolojik bulgular ve humerus başındaki kistik değişiklikler kaydedildi. Kistlerin varlığı, tek ya da multipl olmaları, en büyük kistin boyutu kaydedildi. Akromiohumeral mesafe ve korakohumeral mesafe ölçümü yapıldı. İstatiksel analizlerde SPSS 17.0 paket programı kullanılarak, tanımlayıcı istatistikler, ki kare ve t testi uygulandı. Analiz sonucunda p değeri 0.05'in altında olduğunda istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Tendonlarda en sık patoloji supraspinatus tendonunda, en fazla kist ise büyük tüberkülum posteriorunda izlendi. Rotator tendonlarda patolojik bulgusu olan, büyük tüberkülum anterioru ve küçük tüberkülumda kist olan hastalar, olmayan hastalara nispetle ileri yaşta saptandı (p<0.05). Cinsiyete göre kist varlığında farklılık saptanmadı (p>0.05). Büyük tüberkülum posteriorunda kist olan ve olmayan hastalar arasında yaş ortalaması ya da tendon patolojileri bulguları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Küçük tüberkülumda kist olan hastaların, korakohumeral mesafe ölçümlerinin sıklıkla 10 mm'nin altında olduğu ve kist olmayan hastalara göre ortalama korakohumeral mesafe değerlerinin düşük çıktığı dikkati çekmiştir (p<0.05). Farklı anatomik lokalizasyonlarda kist bulunan ve bulunmayan hastaların akromiohumeral mesafe ölçümlerinde anlamlı farklılık izlenmemiştir (p>0.05).Sonuç: Çalışmamızda büyük tüberkülum posteriorunda kistlerin daha sık izlendiği ve yaş ya da rotator tendon patolojileri ile belirgin bir ilişki göstermediği sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan ileri yaş ile birlikte büyük tüberkülum anterioru ve küçük tüberkülumda kist varlığı ile tendonlarda patolojik bulgu olması ihtimalinin arttığı sonucuna varılmıştır. Anteriorda kist olan hastaların hiçbirinin normal supraspinatus tendonuna sahip olmaması nedeniyle anterior kistler ile tendon patolojileri arasında ilişki olabileceği düşünülebilir. Korakohumeral mesafenin azaldığı olgularda küçük tüberkülumda kist görülme olasılığının arttığı, humerus başı kistleri ile akromiohumeral mesafe arasında ise herhangi bir ilişki olmadığı saptanmıştır.
Obstrüktif uyku apne sendromuhastalarında yüzeyel boyun ve derinense kaslarının elastografi iledeğerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, OUAS hastalarında boyun kaslarında kas geriniminin değerlendirilmesidir. Çalışmamıza Mayıs 2012 ile Temmuz 2012 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Merkezi'ne başvuran ve tek gece polisomnografi tetkiki sonucu orta-ağır OUAS tanısı konulan kişiler alındı. Değerlendirilmeye alınan yaşları 27- 74 arasında değişen 50 gönüllü (26 erkek ve 24 kadın), yaş ve cinsiyet yönünden eşleştirilmiştir. Kontrol grubu horlama şikayeti olmayan kişilerden seçilmiştir. Boyun cerrahisi geçirmiş ve boyuna radyoterapi alan gönüllüler değerlendirilme dışı bırakılmıştır. Tüm olgular, gerçek zamanlı elastografi yazılımı bulunan ultrasonografi cihazı ile değerlendirildi. Posterior servikal bölge incelemesi için palpasyon ile C4 seviyesi belirlendikten sonra cilt bir kalem ile işaretlenmiştir. Daha sonra bu düzeyde prob boynun sağ tarafına kaydırılıp 90 derece döndürülerek longitudinal görüntüler elde edildi. Bu çalışmada multifidus kası ile rotatuar kasları birbirinden net ayırt edilememiş olup her ikisi multifidus kası olarak adlandırılmıştır. Prob ile posterior servikal bölgedeki kaslara (trapezius, splenius, semispinalis kapitis (Sskap), semispinalis servisis (Ssserv) ve multifidus) proba dik gelecek şekilde insonasyon sağlandı. Anterior servikal bölge incelemesi için boyun anterior kısmına orta hattın hemen sağına prob konduktan sonra tiroid glandı düzeyinde sternokleidomastoid(SKM) kası ve strep kasların (sternotiroid ve sternohiyoid) transvers görüntüleri elde edildi. Mann Whitney U testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık 0.05'in altında olan p değerleri olarak kabul edildi. Boyun kasları için gerinim oranı değerlerinde hasta ile kontrol grubu arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Gerek hasta grubunda gerekse kontrol grubunda en yüksek gerinim oranı değerlerine semispinalis kapitis ve en düşük gerinim oranı değerlerine trapezius kası sahipti. 42 Gerek kontrol gerekse hasta grubunda boyun sağ-sol tarafındaki kaslar için karşılaştırmalı gerinim oranı değerleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Hasta ve kontrol grubunda cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). US elastografi ile yüzeyel boyun derin ense kaslarında OUAS hastalarında kas geriniminde artış yoktur. Hem hasta grubunda hem de kontrol grubunda ende kaslarında en yüksek strain indeks değerlerine semispinalis kapitis kası ve en düşük strain indeks değerlerine trapezius kası sahiptir. US elastografi boyun kas yapılarını değerlendirmede tanısal katkı sağlayan bir görüntüleme yöntemidir.
Kombine strain ve shearwave (ARFİ) sonoelastografi yöntemlerinin memenin solid lezyonlarının tanıya katkısında, birads sınıflamasında rolü ve meme kanseri moleküler alt grupları ile histopatolojik korelasyonu
Giriş ve Amaç Bu çalışmada MG ve US'de tespit edilen meme lezyonların malign ve benign ayırımında sonoelastografi (SE) yöntemlerinin etkinliğinin araştırılması ve meme kanseri moleküler alt grupları sonuçları ile karşılaştırılarak korelasyonun olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Yaşları 27-86 arasında değişen, MG ve US ile memesinde solid lezyon saptanan toplam 55 hasta dahil edildi. Strain SE yöntemi ile elde edilen renkli kodlanmış haritalar değerlendirildi. Kompresyondan önce ve sonra elde edilen sinyaller sonucunda oluşan renk skalası Tsukuba skorlamasına göre değerlendirilerek 5 skora ayrıldı. Tüm lezyonların E-ratio değerleri hesap edildi. E-ratio değeri incelenen dokunun çevresindeki esneklik değerlerinin incelenen lezyonun esneklik değerlerine oranı olarak kabul edildi. Shearwave sonoelastografide (SWE) lezyona kompresyon yapılmadan hız ölçümleri elde edildi. Yapılan ölçümler histopatoloji sonuçları ve moleküler alt grupları ile karşılaştırıldı. Bulgular E-index değerlerin ortalaması malign lezyonlarda 3,9±0,8, benign lezyonlarda 2,6±1,2 ve E-ratio değerlerin ortalaması malign lezyonlarda 5,4±3,2, benign lezyonlarda 3,0±2,5 olarak ölçülmüştür. Lezyonların shearwave hız ölçümlerinin ortalama değerleri malign lezyonlarda 3,3±0,8, benign lezyonlarda 2,1±1.5 olarak ölçülmüştür. Bulgular Bağımsız T Testi değerlendirilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). ROC analizi ile belirlenen E-index eşik değeri 2,8 alındığında % 78,8, özgüllük % 85,9, E-ratio eşik değeri 3,45 alındığında duyarlılık %78,5, özgüllük %83,0, shear dalga hız değeri 2,4 m/sn eşik değer alındığında duyarlılık %73,7, özgüllük % 82,8 bulunmuştur. ER reseptör yüzdesi ile SWE değerleri arasında negatif yönde korelasyon bulunmuştur. Sonuç Strain ve shearwave sonoelastografinin meme lezyonlarının benign ve malign ayırımında diğer yöntemleri tamamlayıcı bir teknik olduğunu ve bu lezyonlar için yapılması planlanan biyopsi ihtiyacını azaltabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: ARFİ, meme kanseri, shearwave elastografi, sonoelastografi, strain elastografi,
Transarteriyel kemoembolizasyon tedavisinin karaciğer hücreli kanser hastalarında sağkalıma etkisi
AMAÇ: noperable karaciğer hücreli kanserde genel kabul gören tedavi yöntemitransarteriyel kemoembolizasyondur. Ancak çok sayıda değişken tedavi sonuçlarına etkietmektedir. Bu çalışmanın amacı; olgu serimizde tümör morfolojisi, Child ve Okudaevrelemesi, karaciğer fonksiyon testleri, alfafetoprotein düzeyleri, portal ven trombozuolup olmaması, kullanılan farklı embolizan ajanlar, transarteriyel kemoembolizasyontekniği, işlem sonrası postembolektomi sendromu, işlem sonrası komplikasyonlar,etiyoloji, lipiodol tutulum tipi ve tedaviye bağlı tümördeki yanıt tipleri, cinsiyet, ekhastalık varlığı, hasta yaşı ve kemoembolizasyon işlem sayısı gibi ölçütlerin sağkalımaolan etkisini araştırmaktır.GEREÇ ve YÖNTEM: Doksorubisin ve lipiodol emülsüyonu kullanımı ardındanpolivinilalkol ya da gelfoam partikülleriyle transarteriyel kemoembolizasyon yapılaninoperable karaciğer hücreli kanserli 38 hastadan elde edilen veriler retrospektif olarakdeğerlendirilmiş ve hedeflenen ölçütlerin sağkalıma etkisi Kaplan-Meier metodu veLogrank testi kullanılarak çözümlenmiştir. Ölçütlerin karşılaştırmaları Yate's doğrulamasıyapılarak Ki-kare testi ile yapılmıştır.BULGULAR: Çalışmamızda tüm hastaların kümülatif sağkalım oranları 1, 2 ve 3 yıl içinsırasıyla %52, %35 ve %19 olarak bulunmuştur. Child ve Okuda evrelerine göre sağkalımoranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Kullanılan embolizanajana göre 12, 24 ve 36 aylık kümülatif sağkalım oranları ise PVA kullanılan grupta(n=20) sırasıyla %65, %48 ve %24 ve gelfoam kullanılan grupta (n=18) ise %40, %25 ve%15 idi. lk grupta ikinciye göre daha iyi sağkalım ortalamaları olmasına rağmenistatistiksel olarak bu fark anlam kazanmamıştır (p>0,05). Komplikasyonlar ve tedaviyebağlı tümör yanıtı açısından iki grup arasında dağılım benzer bulunmuştur. Tümör yanıtı,yaş, lipiodol tutulum tipi, karaciğerdeki tümör odak sayısı, işlem sonrası gelişenkomplikasyonlar ve serum alfafetoprotein değerinin sağkalıma etkisi istatistiksel olarakanlamlı bulunmuştur (p<0,05).SONUÇ: Literatürdeki tedavisiz karaciğer hücreli kanser olgularının sağkalım oranlarıylakarşılaştırıldığında çalışmamıza dahil olgu grubunda TAKE tedavisinin sağkalımoranlarını olumlu yönde etkilediği bulunmuştur. Tümör yanıtı, lipiodol tutulum tipi, yaş,tümör odak sayısı ve serum AFP değeri kümülatif sağkalım oranlarını etkileyenölçütlerdir. Çalışmamız sonuçları hasta cinsiyetinin, hastalık etkeninin, tümör boyutunun,tümörün karaciğerde kapladığı yüzde alanın kullanılan kemoembolizan ajanın sağkalımoranlarına etkili olmadığını göstermiştir. Sonuçlarımız benzer çalışmalarla uyum içindeolmasına karşın kümülatif sağkalım açısından daha geniş gruplarda randomize kontrollüçalışmalara gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Karaciğer hücreli kanser, polivinilalkol, gelfoam, transarteriyelkemoembolizasyon
Karotid arter intima-media kalınlığı ve brakial arter akıma bağlı genişleme testinin birlikte kullanımının damarsal kökenli erektil disfonksiyonu saptamadaki rolü
Amaç: Erektil disfonksiyonlu hastalarda, penil Doppler ultrasonografi (PDUS)bulguları ile, ultrasonografik endotel fonksiyon parametreleri olarak kabul edilen,karotid arterlerin intima-media kalınlığı ( MK) ölçümü ile, brakial arterin akıma bağlıgenişleme testi (ABG) arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya toplam 56 hasta alınmıştır. Bütün hastalara penilDoppler ultrasonografi, karotid arterlerin MK ölçümü ve brakial arterin ABG testiuygulanmıştır.Bulgular: PDUS verilerine göre 27 (48%) hasta damarsal kökenli olmayan ED, 29(52%) hasta damarsal kökenli ED; bu 29 hastadan 17'si (30%) kavernöz venookluzivyetmezlik (KVOY), 12'si (22%) arteriyel yetmezlik (AY) tanısı almıştır. Damarsalkökenli olmayan ED, KVOY, AY gruplarının ortalama brakial arter ABG değerlerisırasıyla 14.50(±5.78), 11.48(±5.59) and 6.81(±6.55)'dir. AY grubunda ABG diğergruplar ile karşılaştırıldığında belirgin istatistiksel azalma göstermektedir. KVOYgrubunun ABG değerleri damarsal kökenli olmayan ED grubu ile karşılaştırıldığındadüşüş eğilimi göstermektedir ancak, bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildir.Damarsal kökenli ED grubunun MK değerleri, damarsal kökenli olmayan ED ilekarşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı artış göstermektedir (p<0.05). KVOYgrubu ile karşılaştırıldığında AY grubunda ortalama MK'lar artmış olsa da, bu farkistatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Karotid arterlerin MK'sı ve brakial arterABG'si birlikte kullanıldığında, damarsal kökenli ED'yi, %100 duyarlılık, %59.2özgüllük, % 72 olumlu öngörü değeri, 100% olumsuz öngörü değeri ve 80% doğrulukile tanımlayabilmektedir.Sonuç: Karotid arterlerin MK'sı ve brakial arter ABG'sinin birlikte kullanımı,damarsal kökenli ED'yi saptamada penil Doppler ultrasonografiye alternatif olaraköne sürülebilir.
Karaciğer kitlelerinin ayırıcı tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin tanıya katkısı
Türkçe ÖzetAMAÇ:Karaciğer kitlelerinin karakterizasyonunda ve benign-malign ayrımının yapılmasındadifüzyon ağırlıklı MR görüntüleme ile ADC değerlerinin ölçülmesi ve tanıya katkısınınaraştırılması.GEREÇ ve YÖNTEM:Karaciğer kitlesi nedeniyle üst batın MRG incelemesi yapılan, konvansiyonelsekanslar ile 1 cm ve üzerinde kitle saptanan 30 olguya, ek olarak difüzyon ağırlıklı MRsekansı uygulandı. 1,5 Tesla MR cihazında aksiyal planda, single shot echo- planar spin ekosekansı ile her 3 yönde (x, y, z), 2 farklı b değerinde (b=0 ve b=1000 mm2/s ) difüzyonduyarlı gradiyentler uygulanarak difüzyon ağırlıklı görüntüler ve ADC haritaları elde edildi.30 olgudaki toplam 41 karaciğer kitlesinin ortalama ADC ölçümleri yapıldı.BULGULAR:41 Karaciğer kitlesinin 24 tanesi benign, 17 tanesi malign kitlelerdi. Benign kitleleri 6kist, 14 hemanjiom, 2 abse ve 2 kist hidatik oluşturuyordu. Malign kitleler ise 8 metastaz, 4hepatosellüler karsinom, 4 kolanjiosellüler karsinom ve 1 safra kesesi adenokarsinomundanoluşmaktaydı. ADC ölçümleri sonucunda en yüksek değerler kist ve hemanjiomlara aitti.Benign lezyonların ortalama ADC değeri 2,57 x 10-3 mm2/s iken malign lezyonların ortalamaADC değeri 0,86 x 10-3 mm2/s olarak ölçüldü. Benign lezyonların ortalama ADC değerimalign lezyonlardan anlamlı ölçüde yüksekti ( p<0,01 ).SONUÇ:Difüzyon ağırlıklı MR görüntüleme, kantitatif ADC ölçümleri ile benign ve malign karaciğerkitlelerinin ayrımında yararlı olabilir.
Ensefalit hastalarında diffüzyon ağırlıklı görüntülemenin önemi ve lezyon yaygınlığının manyetik rezonans görüntüleme ile topografik analizi
Amaç: Çalışmamızda, ensefalit hastalarında lezyonu göstermede diffüzyon görüntülemenin etkinliğini, ADC değerleri ile klinik tablonun başlangıç süresi, hastanın kliniği ve lezyon yaygınlığı arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık. Gereç-yöntem: Kasım 2009-Nisan 2015 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü'nde ensefalit ön tanısı ile standart protokolde beyin manyetik rezonans (MR) tetkiki yapılan ve ensefalit lehine lezyon saptanan, yaşları 0-85 yaşları arasında değişen, 15 erkek ve 2 kadın hasta olmak üzere toplam 17 hasta çalışmaya dahil edildi. İnceleme 1,5 Tesla Philips Intera Pulsar (Philips Intera Pulsar, Philips Medical Systems, Hollanda) MR cihazı ile yapıldı. Hastaların semptomları başlangıcından itibaren beyin MR çekimine dek olan süre göz önüne alınarak hastalar gruplandırıldı. Bu süre 0-2 gün arasında olanlar Grup I, 3-7 gün arasında olanlar Grup II, 8 ve üzeri olanlar Grup III olarak sınıflandırıldı. Grup I 5 hasta, grup II ve III 6 hastadan oluşmaktaydı. Her hastanın ensefalit lezyonundan ADC haritasında ölçümler yapıldı ve kaydedildi. Ayrıca, hastaların topografik analiz skorlama ile lezyon yaygınlığı hesaplandı ve sonuçların hem birbiriyle hem de hastanın derin gri cevher tutulumu, kliniği ve geliş süresi ile aralarındaki ilişkiye bakıldı. Bulgular: Klinik, beyin omurilik sıvısı (BOS) bulguları ve radyolojik olarak ensefalit tanısı alan ve süreye göre gruplandırılan hastaların ADC ölçümlerinde; Grup I ortalama ADC değeri 0,988 ± 0,335 mm2/sn, grup II ortalama ADC değeri 1,045 ± 0,347 mm2/sn, grup III ortalama ADC değeri 1,451 ± 0,225 mm2/sn olarak bulundu. ADC değerlerinin geliş süresiyle arasındaki ilişki ve hastaların klinikleri ile derin gri cevher tutulumu arasındaki ilkişki istatiksel olarak anlamlı bulundu.Hastaların ilk geliş ADC değerleri ile lezyonun tutulum yaygınlığı arasında orta düzeyde negatif yönlü korelasyon bulundu. Hastaların geliş süreleri ile lezyonun yaygınlığı arasındaki ilişkiye bakıldığında, istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Hastaların geliş süresi ve ADC değerleri ile derin gri cevher tutulumu arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Hastaların geliş ADC değerleri ve ADC serideki beyin parankim tutulum yaygınlıkları ile hastaların klinikleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Diffüzyon ve FLAIR A seride lezyon tutulumuna bakıldığında; iki sekans arasında, tutualan alan boyutu olarak anlamlı farklılık izlenmezken, erken dönemde diffüzyon ağırlıklı görüntülerin (DAG) lezyonu göstermede FLAIR A seriden, istatiksel olarak anlamlı olmasa da daha değerli olduğu bulundu. Geç dönemde lezyonu net göstermede FLAIR A serinin DAG'a göre bariz üstünlüğünün olduğunu gördük. Süre gözetmeksizin derin gri cevher tutulumunu FLAIR A serinin DAG'a göre daha net gösterdiği bulundu. Sonuç:Çalışmamızda istatiksel olarak anlamlı çıkmasa da DAG'ın erken safhadaki ensefalitik lezyonu göstermede konvansiyonel sekanslara göre üstün olduğu görüldü. Konvansiyonel MR sekansları ensefalitin erken safhasında ensefalitik lezyonu göstermede yetersiz kalabilmektedir. Erken tanı ve tadavinin mortalite ve morbidite üzerindeki etkisinin bu denli fazla olduğu bir hastalığın tanısının en erken şekilde konulması ve tedavisinin başlanması gerekmektedir. Ensefalit şüphesi bulunan olgularda ilk yaklaşımda görüntüleme modalitelerine DAG'ın da eklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Serebral infarkt evolüsyonunda manyetizasyon transfer görüntüleme
SEREBRAL İNFARKT EVOLÜSYONUNDAMANYETİZASYON TRANSFER GÖRÜNTÜLEMEŞEBNEM KARASUAmaçManyetizasyon transfer görüntüleme (MTG)'nin serebral arteriyel infarktevolüsyonunu göstermede tanıya olan katkısının araştırılması.Gereç ve yöntemNisan 2005- Haziran 2006 tarihleri arasında inme tanısı alan, yaş ortalaması 68.8(40-83) olan, 34 (21 erkek, 13 kadın) olguya 1.5 T manyetik rezonans (MR) cihazı iledifüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) ve MTG yapıldı. Daha sonra ayrı birbilgisayarda bir ROI (region of interest) kullanılarak infarkt alanlarından ve karşıhemisferdeki lezyonsuz beyin parankiminden görünüşteki difüzyon katsayıları (GDK)ve manyetizasyon transfer oranları (MTO) ölçüldü. Ortalama MTO ve GDK değerleritüm lezyonlar genelinde lezyon-karşı hemisfer arasında, her üç dönemde deincelemesi bulunan 8 lezyon için ise kendi aralarında karşılaştırıldı. p<0.05istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.BulgularSaptanan 55 lezyona 40'ı akut, 16'sı subakut, 19'u kronik dönemde olmak üzere 75inceleme yapıldı. Lezyonların ortalama MTO değerleri akut, subakut ve kronikdönemlerde sırasıyla % 48.2±7.2, % 44.4±8.6, % 23.3±15.2, ortalama GDK değerleri0.4±0.1x10-5, 1.0±0.4x10-5 ve 2.0±0.6x10-5 cm2/sn olarak saptandı. Karşı hemisferiçin ortalama MTO % 55.6±4.7, ortalama GDK 0.8±0.1x10-5 cm2/sn idi. Her üçdönemde lezyon- karşı hemisfer değerleri karşılaştırıldığında fark anlamlı idi.Ortalama MTO ile GDK değerleri arasında akut dönemde korelasyon bulunmazken,subakut ve kronik dönemlerde negatif yönde korelasyon vardı. Her üç dönemdeincelemesi bulunan 8 lezyonda ortalama MTO değerleri açısından akut ve subakutdönemler arasında anlamlı fark bulunmazken, subakut- kronik, akut- kronik dönemlerarasında anlamlı fark vardı. İnfarkt yaşı ilerledikçe MTO değeri azalmakta, GDKdeğeri artmaktaydı.SonuçMTG infarkt yaşını belirlemede kullanılabilecek yararlı bir yöntemdir.
Patellar kartilajın MR 3D/WATS/C3f tekniği ile görüntülenmesi ve bulguların artroskopi ile karşılaştırılması
ÖZETPATELLAR KARTİLAJIN MR 3D/WATS/C3f TEKNİ İLEĞİGÖRÜNTÜLENMESİVE BULGULARIN ARTROSKOPİ KARŞİLE ILAŞTIRILMASIDr. Kartal UlusoyAmaç: Patellar kondromalaziyi değerlendirmede 3D/WATS/C3f MRgörüntüleme tekniğ doğinin ruluğunun değerlendirilmesidir.Materyal ve Metod: Ön diz ağ sı gelen 34 hasta (34 diz) prospektifrı ileolarak MRG ve sonrasında artroskopi ile değerlendirildi. Aksiyel imajlar,3D/WATS/C3f görüntüleme (TR: 20 msn, TE: 8 msn, FA: 50º, FOV: 150 mm, kesitkalı ğ 3 mm, matriks 196x256, NEX: 2) ile ve 1.5 Tesla cihaz ile elde olundu.nlııPatellar kondromalazinin her evresinde görüntüleme tekniğ duyarlı özgüllükinin lık,ı rı .ve doğruluk değerleri hesaplandı two-tailed Mc Nemar testi ile karş tıldıve laşBulgular: Toplam 68 faset MRG ve artroskopi ile değerlendirildi.Artroskopide 42 (%61.7) faset normaldi. Erken evre (Evre 1 ve 2) patellarkondromalazide duyarlık, özgüllük ve doğlı ruluk değerleri sı yla %67 ve %100,rası%81 ve %95, %80 ve %96 idi. İ evrede (Evre 3 ve 4) tüm sonuçları duyarlık,leri n lıözgüllük ve doğruluk değerleri %100 olarak bulundu. Sadece Evre 1 lezyonlardaMR ile artroskopi arası istatiksel farklı bulundu (p<0.05). Bu grupta yalancında lıknegatif ve yalancıpozitif oranları rası %1.4 ve %14.7 bulundu.sı ylaSonuç: 3D/WATS/C3f diz MR görüntüleme, ileri evre patellarkondromalazide, erken evreye göre daha yüksek duyarlı özgüllük ve doğlık, rulukduyarlığnlııgöstermektedir. Evre 1 lezyonlardaki düşük nedeni, yüzeyiş inin olmadıı bu nedenle artroskopide saptanamayan erken kartilajğ vedeğ ikliğşdeğ imlerini göstermede, MRG' nin üstün olmasıeklinde açıiş klanabilir.
Karaciğer kitle lezyonlarının saptanmasında çok hızlı T2A (FB sense), turbo spin eko T2A ve kontrastlı T1A MR sekanslarının karşılaştırılması
Bu çalışmada karaciğer kitle lezyonlarının saptanmasında çok hızlı T2 ağırlıklı (T2A), turbo spin eko (TSE) T2A ve kontrastlı T1 ağırlıklı (T1A) manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sekanslarının karşılaştırılması amaçlanmaktadır.Karaciğer kitlesi olan veya yeni tespit edilen toplam 30 hasta çalışmamıza dahil edildi. Tüm hastalara TE 80 FB SENSE T2A, SPIR FB SENSE çok hızlı T2A, nefes tutmalı TSE T2A ve nefes tutmalı dinamik kontrastlı 3 boyutlu (3B) T1 FFE sekansları uygulandı. Saptanan kitlelerin T2A görüntülerde sayı, boyut, kenar ve sinyal özellikleri değerlendirilip buna göre gruplar oluşturuldu. T2A sekanslarda elde edilen lezyon sayıları T1A sekanslarda farklı fazlarda elde edilen lezyon sayıları ile karşılaştırıldı. Ayrıca T2A sekanslarda lezyon boyutları arasında karşılaştırma yapıldı. T2A sekanslarda lezyonlar kenar özelliklerine göre silik ve keskin konturlu olarak, sinyal özelliklerine göre ise hafif, orta ve belirgin hiperintens olarak gruplara ayrıldı. Her bir T2A sekanstaki benzer grup, diğer T2A sekanstaki benzer grup ile karşılaştırıldı.İstatistiksel analiz olarak Kruskal-Wallis ve Mann Whitney U testi uygulandı.Çalışmamızda yağ baskılı SENSE T2A (SPIR FB SENSE) sekansta lezyon sayısı en fazla bulundu. Ancak lezyon saptama duyarlılığı açısından istatistiksel olarak T2A sekanslar ile T1A sekanslar arasında anlamlı fark bulunmadı. SPIR FB SENSE T2A, TE 80 FB SENSE T2A ve TSE T2A sekansları arasında lezyon boyutu açısından anlamlı istatistiksel fark bulunmadı. Ancak TE 80 FB SENSE ve TSE, TE 80 FB SENSE ve SPIR FB SENSE T2A sekanslarında silik konturlu lezyon sayıları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. SPIR FB SENSE ve TSE T2A sekansları arasında ise silik konturlu lezyon karşılaştırması açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmadı. SPIR FB SENSE, TE 80 FB SENSE ve TSE T2A sekansları arasında elde edilen keskin konturlu lezyon sayıları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Sinyal özelliklerine göre yapılan karşılaştırmada T2A sekanslar arasında istatistiksel fark saptanmadı.SENSE T2A çok hızlı sekanslar lezyon saptamada TSE T2A sekans kadar duyarlıdır. Dinamik kontrastlı T1A görüntülerde özellikle 5 mm'nin altındaki lezyonlar izlenememektedir. Dinamik görüntüler özellikle lezyon karakterizasyonunda önemlidir. Lezyon saptamada tek başına değil, T2A görüntülerle birlikte değerlendirilmelidir. Çok hızlı sekanslar TSE sekansların yerine kullanılabilecek oldukça güvenilir sekanslar olup, yağ baskılama tekniği güvenilirliğini arttırmaktadır.
Tiroidal arter renkli Doppler sonografi bulgularının tiroid nodül ince iğne aspirasyon biyopsisi sonuçları ile karşılaştırılması
Amaç: Süperior tiroidal arter akım parametreleri (Vmax, Vmin, PI, RI) ve nodüllerin akım tiplendirmeleri ile elde edilen verilerin İİAB sonucunda elde olunan materyalin patolojik değerlendirme için yeterliliği ve patolojik değerlendirme sonuçları ile karşılaştırması; ayrıca, materyal yetersiz grupta, hemorajik olan ve olmayan olguların, STA bulguları ile nodüllerin kanlanma tiplerini de değerlendirmesiGereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı ultrasonografi ünitesinde 2.6.2008-10.10.2008 tarihleri arasında incelemeye alınan tiroid nodülü olan 59 hastada RDUS kullanılarak STA akım parametreleri ve nodüllerin akım tiplendirmeleri yapıldı. Olgulara US eşliğinde 22 GA iğne ile biyopsi yapıldı. İİAB sonucuna göre, materyal yeterli-yetersiz gruplar oluşturuldu. Yeterli grup benign-malign, yetersiz grup hemorajik-nonhemorajik olarak gruplara ayrıldı. Her bir grubun STA Doppler ölçümleri RDUS tipleri, US özellikleri kayıt edildi ve gruplar arasında istatistiksel analiz Varyans Analizi (ANOVA) ile yapıldıBulgular: Materyal yetersiz gelen grup ile, yeterli gelen grup arasında STA akım hız ve parametreleri arasında istatistiksel farklılık saptanmadı. Çalışmamızda Tip 1 kanlanma paterni olup yetersiz materyal gelenlerde STA'da ortalama Vmax değeri 26.4 cm/s, Tip 2 olanlarda ortalama 30.7 cm/s, Tip 3 olanlarda ortalama 30.9 cm/s olup; Tip 2 ve Tip 3 kanlanma paterni olanlarda STA ortalama Vmax değerleri istatistiksel anlamlı olmasa da Tip 1 olgulara göre yüksek bulunmuşturHemoraji nedeniyle patolojik değerlendirme için uygun olmayan grupta nodüllerin kanlanma paternleri arasında yeterli gelen veya yetersiz olup nonhemorajik olan gruba göre farklılık izlenmemiştir. STA akım hız ve paternleri açısından da hemorajik olan grupla diğer gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştırSonuç: Çalışmamızın sonucunda tiroid nodül İİAB'lerinde materyalin patolojik değerlendirme için yetersiz olmasının ve bunun en önemli nedenlerinden birisi olan, alınan materyalin hemorajik olmasının STA akım hızları, tiroid bezi parankimal kanlanması ve nodül kanlanma paterni ile ilişkili olmadığı görülmüştür.
Kemik iliğinin manyetik rezonans görüntüleme ile incelenmesi
Bu çalışmada; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda kemik iliği tutulumu kuşkusu ile 36 hastada kemik iliğine yönelik MRG tetkiki yapılmıştır. Tetkike, bazı olgularda BT, konvansiyonel radyografi ve sintigrafik tetkikler de eklenerek, prospektif olarak değerlendirilen MRG bulguları ile karşılaştırılmış; kemik iliği biopsisi sonucu elde edilen histopatolojik verilerle birlikte değerlendirilmiştir. Kemik iliği MRG tetkiki kemik iliğini tutan hastalıklarda tutulumun saptanmasında %97,2 oranında sensitif bulunmuştur. Olgu sayısı yeterli olmadığı için her hastalığa özgün spesifite araştırması yapılamamıştır. Ancak pirimer ve sekonder tutulum gruplarında intensite ölçümleri sonucunda Tl ağırlıklı seriler sensitif olmakla birlikte non-spesifik bulunmuş, T2 ağırlıklı spin eko serilerde yapılan ölçümler ise bu iki grupta umut verici farklılıkta sonuçlar vermişlerdir. Yüksek sensitivite gösteren bu yöntem, gizli kalmış lezyonların saptanmasının yanı sıra, yapılacak kemik iliği biopsisine de yol göstermede ve hastalığın seyrinin takibinde yararlı olacaktır. 72
Karaciğer tümörlerinin tanısında BT portografi yöntemi
ÖZET Dokuz Eylül Üniversitesi Radyodiagnostik Anabilim Dalında, Aralık 93- Şubat 95 tarihleri arasında, rutin abdominal tomografi ve ultrasonogram tet kikleri ile primer veya metastatik malign karaciğer tümörü olarak değerlendirilen 22 olgu BT portografi yöntemi ile incelenmiştir. Bunlardan 8 ine MR tetkiki de yapılmış, sonuçlar lezyon sayısı, lokalizasyonu ve büyüklükleri açısından karşılaştırılmıştır. BTP baz alındığında, konvansiyo- nel BT nin rölatif sensitivitesi %38, MR m ise %64 olarak bulunmuştur. BTP ile 1 cm den küçük 16 lezyon saptanırken, BT ve MR ile ancak birer adet lez yon görülebilmiştir. BTP, primer karaciğer tümörlerinde ve özellikle rezeksiyon veya ke- moembolizasyondan yarar gören kolorektal tümör metastazlarında, tedavi öncesi evreleme amacıyla seçilmesi gereken sensitivitesi yüksek bir yöntemdir. 47
Frekans selektif yağ baskılama tekniği ile manyetik rezonans görüntüleme
ÖZET Manyetik Rezonans görüntülemede, hemen tüm organ ve dokularda var olan yağ, yüksek sinyal özelliği ile iyi bir kontrast görüntü oluşturmaktadır. Ancak yağa komşu dokulardaki veya yağ ile çevrili lezyonların konturları, yağın oluşturduğu kimyasal şifi artefaktı ve yağ dokusu nedeniyle artan solunumsal faz artefaktları nedeniyle yeterince ayırdedilememektedir. Ayrıca paramanyetik kontrast madde kullanımı ardından T1 zamanı kısalarak hiperintens görülen lezyonlara komşu yüksek sinyal intensitesine sahip yağ dokusunun olması lezyon ile yağ dokusu arasındaki kontrast farkının azalmasına neden olmaktadır. Manyetik rezonans görüntülemede yağ dokusunun diagnostik alandaki bu olumsuzluklarını giderebilmek ve lezyonların varsa yağ içeriğinin ortaya konması için yağ baskılama yöntemleri geliştirilmiştir. Bu yöntemler, kimyasal şift görüntüleme ve relaksasyon zamanına bağlı olmak üzere iki gruptur. Çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Radyodiagnostik Anabilimdalı MRG merkezine Mart 1994-Şubat 1995 tarihleri arasında başvuran 98 hastaya konvansiyonel T2 ve T1 ağırlıklı kontrastlı görüntülere ek olarak frekans selektif yağ baskılama tekniği ile T1,T2 ağırlıklı ve kontrastlı T1 ağırlıklı sekanslar ile tetkik yapılmıştır. Elde edilen konvansiyonel T2,T1, kontrastlı T1 ağırlıklı görüntüler ile yağ baskılama tekniği ile elde olunan T1, T2 ve kontrastlı 11 ağırlıklı görüntüler karşılaştırmalı olarak önceden belirlediğimiz skalaya göre puan verilerek değerlendirilmiştir. Guruplardaki olgu sayısı gurupların toplam değerine bölünerek her sekans için ortalama değer hesaplanmıştır. Tekniğin istatistiksel anlamını ortaya koyabilmek için de, konvansiyonel ve yağ baskılı kontrastlı görüntüler yine belirlediğimiz skalaya göre puan verilerek değerlendirilmiştir. Hesaplanan sonuçlara iki eş arasıdaki farkın önemlilik testi(t test for paired data) uygulanmıştır. Ayrıca 23 hastada kontrast madde sonrası sinyal artışı görülen lezyonlardan konvansiyonel T1 ve yağ baskılı T1 ağırlıklı görüntülerde kontrast/gürültü oranı hesaplanmıştır. Her iki teknik için kontrast oranının gösteren eğriler çizdirUmiştir. Konvansiyonel ve yağ baskılı kontrastlı görüntülerin değerlendirilmesi sonucunda yağ baskılama yönteminin çok daha güvenilir bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır(p<0.001). Yağ baskılı kontrastlı sekansın kontrast oranı eğrisinin konvansiyonel eğriden daha yüksek değere ulaştığı ve yağ baskılama tekniği kullanılan sekansların hesaplanan ortalama değerinin çoğunlukla konvansiyonel teknikten daha yüksek olduğu görülmüştür. Yağ baskılı T2 ağırlıklı sekans; özellikle optik sinir, nazofarenks-boyun, karaciğer, kontrastsız yağ baskılı T1 ağırlıklı sekans; pankreas ve konjenital spinal anomali, yağ baskılı kontrastlı sekans ise tüm tetkik edilen bölgelerde patolojik lezyonların saptanması ve sınırlarının iyi bir şekilde belihenebilmesinde, kontrast madde tutulumunun değerlendirilmesinde oldukça faydalı ve konvansiyonel tetkiklerden daha üstün bulunmuştur. 61
Omuz eklemi görüntülenmesinde manyetik rezonans artrografi
8. ÖZET : Bu çalışma ile, omuz instabilitesi ve rotator kaf hastalığının aydınlatılmasında, MR artrografi tetkikinin görüntüleme özellikleri ve tanısal etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kasım 1995-Kasım 1996 tarihleri arasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda, 51 olguya 52 omuz MR artrografi tetkiki yapılmıştır. MR artrografi tetkiki yapılan olgulardan 20'si daha sonra uygulanan açık ya da artroskopik cerrahi sonuçlan ile değerlendirilmiştir. Bulgularımıza göre, omuz instabilitesi patofizyolojisinde yer alan, glenoid Iabrum, glenohumeral ligamanlar ve eklem kapsülü, MR artrografi ile üstün nitelikte görüntülenmekte ve lezyonları tanımlanabilmektedir. MR artrografi, impingement sendromuna bağlı gelişen parsiyal ve komplet rotator kaf yırtıklarının tanısında da yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahiptir. Artrografi tetkikinin eklem içi yapılan göstermedeki etkinliği ile MRG'nin üstün yumuşak doku rezolüsyonu ve multiplanar görüntüleme özelliklerini biraraya getiren MR artrografi tetkiki, özellikle omuz instabilitesinde ve rotator kaf hastalığında seçilmiş olgulara uygulanabilecek, çok başarılı bir radyolojik yöntem olarak değerlendirilmiştir. 63
Lomber bölgede end-plate MR sinyal intensite değişimlerinin ve faset eklem osteoartritinin bel ağrısı (low pack pain) ile ilişkisi
Çalışma 20 Nisan - 20 Mayıs 2002 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı MRG ünitesine bel ağrısı ile başvuran 21-75 yaşlan arasında 22 si kadın 10 u erkek, toplam 32 hasta grubu ile gerçekleştirilmiştir. Ortalama yaş 46 olarak saptanmıştır. Hasta grubuna LDH tanısı alan ve bu nedenle öpere olan, başka bel ağrısı oluşturabilecek patolojisi bulunan, radikuler semptomları olan hastalar dahil edilmemiştir. Hastalardan lomber bölgeye yönelik T2A,T1 A ve STIR sagittal ve GRE /T2A aksiyel görüntüler elde olunmuştur. Elde olunan lomber MRG görüntüleri disk dejenerasyonu, disk herniasyonu, yüksek sinyal intensite zonu, endplate sinyal intensite değişiklikleri ve faset eklem osteoartriti ve Schmorl nodülü açısından değerlendirilmiştir.Hastalara tetkik öncesi mevcut bel ağrısını ölçülebilir ve nesnel hale getirmek için Oswestry ağrı skalası uygulanmıştır. MR görüntülerinde saptanan bulgular, her lombör seviyeye yönelik olarak, elde edilen skala sonucu ile istatiksel olarak karşılaştırılmıştır. Analiz sonucunda L3-L4 ve L5-S1 seviyelerindeki endplate sinyal intensite değişimlerinin skala sonucu ile korelasyon gösterdiği ortaya konulmuştur. L3-L4 seviyesindeki faset eklem osteoartriti ile skala sonucu arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır. Ancak disk patolojileri ile skala sonucu arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Asemptomatik gönüllülerde, diğer diskal patolojilere göre düşük düzeyde saptanan end plate sinyal intensite değişiklikleri ve faset eklem osteoartriti, semptomatik hastaların değerlendirildiği bizim çalışmamızda daha yüksek oranda bulunmuştur. Bu açıdan, saptadığımız bulgular daha önceki çalışmalar ile uyumluluk göstermektedir. Elde ettiğimiz sonuçlar, endplate sinyal intensite değişiklikleri ve faset eklem osteoartritinin bel ağrısı oluşumunda katkısı olabilecek önemli etyolojik faktörlerden olabileceği ortaya koymaktadır. Bu bulgular, bel ağrısının tanısında ve ağrısını belirlemede prediktif olarak kullanılabilir ve bu durum ağrının uygun şekilde tedavisini kolaylaştıracaktır. 45
Karaciğer kitlelerinin ayırıcı tanısında renkli doppler ultrasonografi ve eko kontrast madde kullanımının etkinliği
Bu çalışmada, gri-skala US ile prospektif olarak saptanan karaciğer kitle lezyonlarının RDUS ile değerlendirilmesi ve intravenöz yolla kullanılabilen US kontrast madde Levovist (SHU 508 A)'in kitle karakterizasyonundaki katkısının araştırılması amaçlandı. Çalışma kapsamında 35 olgu incelendi.Olgular gri-skala US ve RDUS ile değerlendirildikten sonra, ultrasonografîk kontrast maddenin (Levovist) intravenöz yolla verilmesi ardından RDUS ile tekrar değerlendirildi. Kitle kesin tamlarına gri-skala US, BT, MRG, klinik bulgular ve biyopsi ile gidildi. Lezyonlar kontrast öncesi ve sonrası olmak üzere kanlanma patentlerine göre sınıflandırıldı. Kanlanma saptanan olgulardan yapılan spektral analizlerde Y max ve Rİ değerleri ayrı ayrı kaydedildi. İncelenen 35 lezyonun 33 'ünde (%94) RDUS ile kanlanma gösterildi. Kanlanma saptanmayan 2 olguda eko kontrast sonrası da vaskülarite izlenmedi. 35 olgudan 6'sında eko kontrast madde kullanımı sonrası lezyonlar için tipik kanlanma paternleri daha iyi ve üstün duyarlılıkta gösterildi. Yapılan spektral analizlerde lezyonların V max ve Rİ değerleri (pre-kontrast, post- kontrast) istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. RDUS incelemelerde eko kontrast madde kullanımı zayıf Doppler sinyallerini arttırarak kanlanma paternlerinin gösterilmesinde katkıda bulunmaktadır. Ancak maliyetinin yüksek olması nedeniyle kullanımdaki endikasyonların dikkatle belirlenmesi gerekmektedir. 53
Menapozda hormon replasman tedavisi; Mammografik bulgulardaki değişiklikler
8.0ZET AMAÇ:HRT postmenapozal birçok semptom ve hastalığı önlemek için yaygın olarak kullanılmaktadır. HRT' nin mammografık değişikliklere, özellikle dansite artımına yol açtığı bilinmektedir. Mammografık dansite artımı da mammografık duyarlılığı azaltmaktadır. Çalışmamızda, tedavi protokolleri ve demografik bilgileri de göz önüne alarak HRT' nin mammografık bulgulara etkisini göstermeyi amaçladık. MATERYAL VE METOD: Hastanemiz menapoz kliniğine başvuran 3550 olgudan en az 1 yıl HRT alan ve en az 1 yıldır menapozda olduğu bilinen olguları seçerek 1025 olguyu değerlendirmeye aldık ve HRT almayan 111 olguyu da kontrol olgu grubu olarak seçtik. Olguların en az l yıl aralıklarla alınan 2 mammogrammı geriye dönük olarak değerlendirdik. Nicel ölçüm metodu olarak dansitometrik ölçüm yaptık ve olguların,mammografik patern ve Wolfe klasifikasyonunda HRT öncesi ve sonrası elde olunan bulgularını karşılaştırdık. Bunun yanında HRT sonrası yeni gelişen lezyonları ve varolan lezyonlarda izlenen değişiklikleri de değerlendirdik.Değerlendirmeyi,devamlı kombine,siklik kombine tedavi alan,östrojen- konjuge östrojen tedavisi alan, tibolone alan ve kontrol grubu olmak üzere HRT protokollerine göre ayırarak yaptık. BULGULAR: Yapılan değerlendirmede en belirgin dansite artışı devamlı kombine tedavi alan grupta izlendi. (%49 ve p=0,001). Dansite artımı bu gruptan sonra en belirgin östrojen alan grupta izlenmekteydi (%42 ve p=0,026). Meme dansite artışına en az etkisi olan preparatın tibolone olduğu izlendi.(%28 ve p>0,05).Tibolone alan grupta dansite artımı tüm değerlendirmelerde istatistiksel olarak anlamlı değildi. Kontrol grubunda dansite değişikliği tüm gruplardan daha belirgindi (%44 ve p<0,0000). İzlenen değişiklik dansite azalması yönündeydi. Östrojen alan grupta HRT sonrası lezyon gelişimi istatistiksel olarak anlamlı bulundu.(%5, ve p<0,02). Bu olgulardan 2 sinde DCIS, 1 inde invaziv duktal Ca geliştiği izlendi. Tibolone alan grupta lezyonlarda gerileme yönünde anlamlı sonuç elde edildi. (%3,5 ve p<0,05). 48SONUÇ: Bu çalışmamızda HRT protokollerinden özellikle devamlı kombine tedavinin meme dansitesini belirgin derecede arttırdığını, tibolone un ise meme dansitesine en az etkili preparat olduğunu saptadık. 49
İntrakranial anevrizma ve vasküler varyasyon / anomali birlikteliğinin sıklığı
8. ÖZET Bu çalışmada 1996-2002 yılları arasında DEUTF Radyoloji Anabilim Dalı Anjiografi Ünitesine başvurup intrakranial anevrizma saptanan olgularda anevrizma lokalizasyonları, eşlik eden konjenital varyasyon ve anomali birlikteliği araştırılmıştır. Değerlendirme biri deneyimli iki radyolog tarafından aynı anda yapılmıştır. 14 hasta vazospazm nedeniyle çalışmaya alınmamış varyasyon ve anomaliler 176 hasta üzerinden değerlendirilmiştir. 110'u kadın, 80'i erkek toplam 190 anevrizma saptanmış olup hastaların ortalama yaşları 50 olarak bulunmuştur. Anevrizmaların %29.5'u ACoA, %18.5'i MCA bifurkasyonu, %26.3'ü Supraklinoid ICA, %1.8'i Vertebral arter, %1.8'i Baziller arter, %2.63'ü A1-A2 düzeyinde, %1.05'i A2 segmentinde, %0.52'i A1 segmentinde, %1.05'i M1 segmentinde, %0.52'si Anterior temporal arterde, %0.52'si P2 segmentinde, %1.05'i Kavernöz ICA'da, %0.52'si Petröz ICA da izlenmiştir. %14,7 multipl anevrizma izlenmiştir. A1 hipoplazi %38, A1 agenezi %5.7, Fetal PCA %14.8, Azigoz ACA %0.57, Duplike MCA %0.57, P1 de fenestrasyon %0.57, Vertebral fenestrasyon %0.57, erken bifürke MCA %5.1, Frontoorbital arter varyasyonu %0.57, SCA çift trunk % 1. 1 4, P1 agenezi %0.57 gibi varyasyon ve anomalilerin anevrizmalara eşlik ettiği izlenmiştir. 75
Otoimmün tiroid hastalıklarında renkli Doppler ultrasonografinin ayırıcı tanıdaki etkinliği
Giriş Ultrasonografi (US) tiroid hastalılarının morfolojik değerlendirilmesinde uzun süredir güvenle kullanılmaktadır. Otoimmün tiroid hastalıklarında tiroid bezi heterojen yapıda olup Hashimato hastalığı ile Graves hastalığı sadece B-mode US bulguları ile ayırt edilemez. Tiroid bezi vaskülaritesi ve kan akımı temelde TSH reseptörlerinin uyarılmasına bağlıdır. Bazı çalışmalarda inferior tiroidal arterde Vmax ölçümlerinin Graves olgularını diğer otoimmün tiroid hastalıklarından ayırt etmede kullanılabileceği öne sürülmüştür. Amaç Graves hastalarını Hashimato hastalarından ayırt etmede inferior tiroidal arter Vmax ölçümlerinin ve inferior tiroidal arter/common carotid arter hız oranının kullanılabilirliğini araştırmak Yöntem Prospektif olarak yapılan çalışmada, klinik ve laboratuvar bulguları ile otoimmün tiroid hastalığı tanısı alan 24 olgunun (6'sı Graves ve 18'i Hashimato hastası) renkli Doppler incelemeleri değerlendirildi. Her olgunun tiroid parenkiminden 4 aşamalı (grade 0-1-2-3) renk değerlendirilmesi yapıldı. Her olgunun inferior tiroidal arter (İTA) ve common carotid arter (CCA) Vmax'ları ölçüldü. Bu ölçümlerden İTA/CCA oranları hesaplandı. Bulguların istatistiksel karşılaştırmasında Wilcoxon-Signed-Ranks testi kullanıldı. Bulgular Graves olgularında en sık izlenen renk paterni grade 3 iken Hashimato olgularında grade 0 ve 1 idi. Hashimato olgularında İTA Vmax ölçüm değeri ortalama 51,2 cm/sn ile Graves olgularında ölçülen ortalama 116,3 cm/sn ye göre anlamlı derecede düşüktü. İTA/CCA oranı Hashimato olgularında (ortalama 0,57) Graves olgularından (1,08) anlamlı derecede düşük olarak saptandı. Tartışma ve Sonuç B-Mode ultrasonografiye ek olarak yapılacak renkli Doppler ultrasonografi patern değerlendirilmesi ve İTA Vmax ölçümleri, Graves hastalarını, Hashimato hastalarından ayırt etmede başarılı görünmektedir. İTA/CCA oranları arasında iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark vardır. Fakat hipertroidili Hashimato olguları ile Graves olguları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanamamıştır
Hipofizer mikroadenomlarının değerlendirilmesinde dinamik MRG tetkikinin yeri
Çalışmada hipofiz adenom şüphesi bulunan, anormal plazma hormon biyokimyasına sahip 53 olguya MRG tetkiki yapılmıştır. İncelemelerde; sagital ve korona! planda, paramanyetik kontrast madde enjeksiyonu öncesi ve sonrası Tl ağırlıklı SE sekansları ile dinamik kontrastlı tetkikler uygulanmıştır. Bulgular iki radyolog tarafından değerlendirilmiştir. 10 olguda (%18) makroadenom, 29 olguda (%54) mikroadenom izlenmektedir. Prekontrast rutin tetkikle 21 (%39), postkontrast rutin tetkikle 23 (%43) ve dinamik kontrastlı incelemede 40 (%75) adenomlu olgu tespit edilmiştir. 29 mikroadenomlu olgunun 15 (%51)' i sadece dinamik kontrastlı tetkiklerde gösterilebilmiştir. Prekontrast ve postkontrastlı rutin incelemeler birlikte uygulandığında mikroadenomlu olguların ancak yarısı izlenmektedir. Rutin SE sekanslarında gösterilen tüm adenomlar dinamik kontrastlı çalışmada tespit edilmiştir. Dinamik kontrastlı incelemede anterior ve posterior hipofiz bezinin zamana göre intensite değişiklikleri grafik olarak incelenmiştir. Adenom ve parankim arasındaki kontrast farklılıkları rutin ve dinamik çalışmalarda karşılaştırılmalı değerlendirilmiştir. Yine dinamik kontrastlı çalışmada adenomların vaskülarizasyon özelliklerini belirlemek için parankim ve adenomların 30 sn lik intervallerdeki intensite değişiklikleri ortaya konmuş ve grafik olarak sunulmuştur. Dinamik kontrastlı hipofizer MRG tetkikinin değerlendirilmesi ardından kullanılan en uygun sekansların duyarlılığı saptanmış ve literatür bilgileri ışığında tanı protokolleri belirlenmiştir. Sonuç olarak; hipofizer adenomların incelenmesinde dinamik SE sekansı, konvansiyonel sekanslardan daha duyarlı bir yöntem olarak bulunmuştur. Adenom ve hipofizer glandular doku arasındaki kontrast, farklı vaskülarizasyon özelliklerinden dolayı erken dinamik görüntülerde saptanmıştır. Rutinde kullanılan prekontrast ve postkontrast SE sekansındaki tetkiklerin adenomlann gösterilmesi açısından duyarlılıkları benzerdir ve kombine kullanıldıklarında duyarlılıkları artmaktadır. 62
Radyolojik görüntüleme yöntemleri eşliğinde kullanılan iğne tiplerinin tanısal etkinlikleri: Tavşan karaciğeri üzerinde deneysel çalışma
VII. ÖZET AMAÇ Çalışma, günümüzde piyasada bulunan ve yaygın olarak kullanılan değişik biyopsi iğneleriyle elde edilen materyallerin histopatolojik kalitesinin değerlendirilmesi, iğnelerin tanısal etkinliklerinin araştırılması ve birbirleriyle karşılaştırılması amacıyla planlanmış, bu konuda yapılmış olan çalışmalardan farklı olarak, gerçeğine uygun olması düşüncesiyle ultrasonografi eşliğinde ve canlı denekler üzerinde ve çift kör olarak yapılmıştır. GEREÇLER VE YÖNTEM Çalışmada, uzman veteriner hekim denetiminde, standart özelliklerde, beş adet deney tavşanı canlı denek olarak kullanılmış, ultrasonografi gözlemi altında, altı değişik iğne ile toplam 90 biyopsi yapılmıştır. Çalışmada kullanılan iğneler, tümü 18 G kalibrasyonda olmak üzere, farklı tip ve konfigürasyonda olan Autovac, Bard, Pro-Cut, Pro-Mag, SLB ve ASAP 18'dir. Elde edilen materyaller, kullanılan iğne tipi ve girişim sırası konusunda bilgilendirilmeyen bir patoloji uzmanı tarafından histopatolojik olarak değerlendirmiştir. Değerlendirmelerde kriter olarak, daha önceki araştırmalarla etkinliği gösterilmiş olan kriterler kullanılmıştır. Buna göre, dokunun total alanı (uzunluk * genişlik), sağlam portal triad sayısı gibi ölçülebilen değerlerin yanısıra, her birine 0 ile 3 arasında değerler atanmış olan doku fragmentasyonu, 'crush' artefaku ve tanısal yeterlilik skorları ve bunların toplamı olan "total histopatolojik skor"u kapsayan bir dizi skoral değerlendirme yapılmıştır. Tanımlanan herbir kriter, herbir iğne için istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca kullanılan iğneler gerek tasarım gerekse kullanım olarak farklı olduklarından, tiplerine göre gruplandırılmışlar ve bu gruplar da birbirleriyle karşılaştırılmalardır. 58BULGULAR Tüm girişimler değerlendirildiğinde, toplam 90 biyopsinin sadece 8'inde (% 8,88) tümüyle yetersiz ya da değerlendirilemeyecek nitelikte; bir diğer deyişle, tanımlanan kriterlere göre '0' (Sıfir) skorlu bistopatolojik spesimen elde edildi. Autovac ve SLB iğnelerinde sıfır biyopsi biç gözlenmezken, Bard ve Pro-Cut üçer, Pro-Mag ve ASAP'ın birer kez başarısız oldukları gözlenmiştir. Elde edilen materyalin uzunluğu gözönüne alındığında, Autovac, SLB ve Pro-Mag'ın diğer iğnelere olan üstünlüğü dikkati çekmiştir. Genişlik sözkonusu olduğunda, SLB ve Autovac' ın diğer dört iğneden istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha iyi olduğu görülmüştür. Ayrıca, SLB ile Autovac arasında da istatiksel olarak fark bulunmuş ve bu kriter için SLB'nin daha iyi olduğu ortaya çıkmıştır. Biyopsi materyalinin niceliğinin belirlenmesi için daha nesnel bir yaklaşım olan ve uzunluk ile genişliğin çarpımı olarak hesaplanan 'alan' kriteri gözönüne alındığında, SLB, Autovac ve Pro-Mag diğer iğnelere göre üstünlük göstermişlerdir. Mikroskopik incelemede bütünlüğü bozulmamış portal triad sayısı kriter olarak alındığında, istatistiksel olarak, bu kriter için SLB'nin belirgin üstünlüğü göze çarpmıştır. Autovac'm, SLB'den daha az olmak üzere, diğer iğnelere göre daha iyi portal alan elde ettiği belirlenmiştir. Toplamı 0 ile 9 arasında değişen 'total histopatolojik skor'u oluşturan, herbiri 0 ile 3 arasında değişen puanlar ile değerlendirilmiş fragmentasyon, crush artefaktı ve tanısal yeterlilik kriterleri açısından sonuçlara yaklaşıldığında, fragmentasyon için, SLB ve Autovac'ın 'crush' artefaktı için, Autovac'ın diğer iğnelere göre daha iyi olduğu görülmüştür. Tanısal yeterlilik kriteri için ise, Autovac'm, SLB ve Pro-Mag dışındaki diğer iğnelerden; SLB'nin de Autovac ve Pro-Mag dışındaki diğer iğnelerden istatistiksel olarak daha iyi olduğu saptanmıştır. 59Total histopatolojik skor için ortaya çıkan sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildiğinde, Autovac ve SLB'nin, eşit oranda olmak üzere, diğer iğnelere göre daha iyi sonuçlar gösterdiği görülmüştür. Autovac ile Bard, Pro-Cut ve ASAP arasında belirgin fark gözlenirken, SLB ve Pro-Mag ile Autovac arasında anlamlı fark bulunmamıştır. SLB'nin, Bard ve Pro-Cut'tan daha iyi olduğu görülmüştür. Pro-Mag ile hiçbir iğne arasında istatistiksel anlamlı fark gözlenmediği gibi sonuçlan Autovac ve SLB'den daha kötü olan iğnelerin kendi aralarındaki sonuçlan arasında da fark gözlenmemiştir. SONUÇ Çalışmamızın sonuçlan gözönüne alındığında, otomatik iğne ve tabancaların, manuel kullanımlı iğnelere olan üstünlüğünün bir kez daha ortaya çıktığı görülmektedir. Nitekim, hemen tüm kriterler için en kötü sonuçlar, manuel bir iğne olan Pro-Cut ile alınmıştır. Otomatik iğneler arasında değerlendirme yapıldığında, önceki çalışmalardan farklı olarak, etkinliklerinin sınırlı olduğu tanımlanan Autovac ve SLB'nin, bildirilenin aksine, karaciğer biyopsilerinde oldukça iyi sonuçlar verdiği dikkati çekmektedir. Bu sonuçlar, önceki çalışmalarda referans iğne olarak tanımlanan Biopty (Bard) ile alınan sonuçlara göre belirgin üstünlük göstermektedir. Değerlendirmeye alınan diğer iğnelerden, Pro-Mag ve ASAP 18, biyopsi materyalinin kalitesi konusunda orta derecede sonuçlar vermişlerdir. Bunlardan, gerek tasarım gerekse mekanizma olarak Biopty'ye benzeyen Pro-Mag, elde ettiği sonuçlarla bu iğneye alternatif olabilecek durumdadır. Otomatik biyopsi aletleri ya da biyopsi tabancaları, histopatolojik değerlendirme için yüksek kalitede ve bütünlüğü korunmuş spesimen sağlamakta, yeterli materyal elde etmek için gerekli olan giriş sayışım azaltmakta, biyopsi işlemini kolaylaştırmakta, kullanıcı deneyimininden kaynaklanan farklılıktan azaltmakta ve biyopsi süresini kısaltmaktadır. 60Radyolojik yöntemler ve iğne teknolojisindeki gelişmeler, biyopsi uygulamalarında radyologu birbirinden farklı özelliklerde ancak sonuçta aynı işe yarayan pekçok iğne tipi ile karşı karşıya bırakmıştır. Tek bir iğnenin beklenen herşeyi sağlayamadığı, biyopsinin hangi amaçla yapıldığına bağlı olarak farklı iğnelerden yararlanılabileceğini söylemek olasıdır. İğne tercihi, iğnenin kullanım kolaylığı, uygulayıcının iğneye olan aşinalığı, iğneye kolay ulaşılabilirlik, maliyet ve hepsinden önemlisi iğnenin tanısal etkinliği gibi bir dizi kriter göz önüne alınarak yapılmaktadır. Günümüzdeki bu iğne süpermarketinde en etkin ve yararlı olan iğnenin belirlenmesi için kapsandı ve tarafsız yeni çalışmalara gereksinim vardır. 61
Kas-iskelet sistemi tümörlerinin benign-malign tümör ayırıcı tanısında dinamik kontrastlı MRG'nin değeri
BÖLÜM VH ÖZET Kemik ve yumuşak doku tümörlerinin tanısında görüntüleme yöntemlerinin önemli bir yeri vardır. Ayırıcı tanıya giderken değişik görüntüleme yöntemlerinden elde edilen radyolojik özelliklerin yanı sıra tümörün vasküler yapısının ve perfüzyonunun bilinmesi tanıya daha yüksek doğrulukla ulaşılmasını sağlamaktadır. Bir dokuda verilen kontrast maddenin ilk geçişi sonrasında gözlenen maksimum kontrastlarıma hızı, o dokunun vaskülarizasyon ve perfüzyonuyla ilişkilidir. Kontrast maddenin dokudan ilk geçişini çalışabilmek için MRG'de hızlı görüntüleme yöntemlerinden yararlanılır. Bu çalışmada 17'si benign, 14*ü malign toplam 31 tümör ön tanısı almış hastaya önce rutin SE sekansı, sonra turbo-FLASH sekansıyla dinamik inceleme yapılmıştır. Dinamik çalışmada, tümörün en fazla kontrastlandığı alandan ROI yardımıyla sinyal intensite ölçümleri yapılarak elde edilen değerlerin zamana karşı grafikleri çıkarılmıştır. Bu grafiklerden bilinen formüller ile en dik eğim değerleri hesaplanmış ve çoğunluğu histopatolojik olarak tanı almış lezyonlann benign-malign ayına tanısına hangi ölçülerde katkı sağlayabileceği değerlendirilmiştir. Yine bu eğim değerleri ile patoloji örneklerindeki vaskülarizasyon derecesi karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda malign tümörlerin çoğunda erken ve hızlı kontrastlarıma ile yüksek eğim değerleri gözlenirken benign tümörlerde daha geç ve az kontrastlarıma izlenmiştir (p<0.05). Malign ve benign tümörlerde ölçülen en dik eğim değerlerinin ortalamaları sırasıyla %81 (min. %35,max. %185 ) ve %33 (min. %l,max. %113) olarak bulunmuştur. Bununla beraber %35-55 arasında eğim değerlerinin çakıştığı gözlenmiştir. Yapılan Faktör 8 çalışmasında elde edilen histopatolojik vaskülarizasyon dereceleri ile en dik eğim değerleri arasında anlamlı korelasyon olmaması karşılaştırma yapılan olgu sayısının yetersiz obuasına bağlanmıştır.Dinamik MRG yönteminin, kemik ve yumuşak doku tümörlerinin benign-malign ayırıcı tanısında rutin SE sekanslarına göre daha önemli kantitatif bilgiler verdiği gözlenmiştir. Bununla beraber her iki grup tümörün eğim değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunsa da belli bir aralıkta eğim değerlerinin çakışmasından dolayı yöntemin diğer radyolojik görüntüleme yöntemleri ile birarada kullanılması tanı için önemli katkılar sağlayacaktır. 61
Koledokolitiyazis tanısında kontrastsız spiral bilgisayarlı tomografinin yeri ve endoskopik retrograd kolanjiyo-pankreatografi ile karşılaştırılması
Çalışmamız Haziran 1999 -Nisan 2000 tarihleri arasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı bünyesinde, Gastroenteroloji kliniği ile birlikte prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma grubunu, koledok taşı şüphesi ve kliniği bulunan, ERKP tetkik isteminde bulunulan hastalar oluşturmuştur. Hastalara ERKP'den önce kontrastsız spiral BT tetkiki uygulanmıştır. Bulgular karşılaştırılarak spiral BT tetkikinin koledok taşlarını saptamadaki sensitivite, spesifite ve doğruluğu saptanmaya çalışılmıştır. Bulguların değerlendirilmesinde ERKP sonuçları altın-standart olarak kabul edilmiştir. BT bulguları koledokta taş varlığı, taşın paterni, dansitesi, koledok çapı, koledok dilatasyonu yönünden; ERKP sonuçları ise koledokta taş varlığı ve bunun çıkartılması açısından değerlendirilmiştir. Yapılan değerlendirmede ERKP ile BT sonuçlan arasında anlamlı bir uyumluluk bulunmuştur. Spiral BT tetkikinin koledok taşlarını saptamadaki sensitivitesi %76.5, spesifitesi %87.5 ve doğruluk oranı % 81.8 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, koledok taşlarını saptamada spiral BT güvenilir bir inceleme yöntemidir. Özellikle taş olasılığı düşük, kontrast alerjisi mevcut ve ERKP tetkikinin kontrendike olduğu durumlarda, yararlı bir tarama tekniğidir. Spiral BT koledok taşı konusunda yüksek sensitivite ve doğruluk oranları ile US ile ERKP arasındaki basamakta yer atması gereken bir yöntem olarak görünmekte ve tanı açısından konvansiyonel BT yerine daha güvenle kullanabilecek bir metod olarak karşımıza çıkmaktadır.
Stiloid proçes açılanması ile tek taraflı kronik otit arasındaki ilişki
Styloid proçes kulak yapısını oluşturan temporal kemiğin silindirik şekilli parçasıdır. Normal uzunluğu yaşa ve cinsiyete göre değişmekle birlikte 30 mm yi geçmemektedir. SP açılanması ise son dönemde ilişkili olduğu düşünülen hastalıklarda etiyolojik olarak anlamlı bulunmaktadır. Kronik otit, orta kulağın ve mastoid hücrelerin kronik enflamasyonudur. Kronik otit etiyolojisinde östaki disfonksiyonu, östaki tıkanıklığına neden olan etkenler(Adenoid vejetasyon vs.) ve temporal kemiğin anatomik yapısı rol oynamaktadır. Bu çalışmada tek taraflı kronik otiti olan hastalarda, kronik otitli taraf ile normal taraftaki SP'nin anterior ve mediale açılanmasının, kronik otitin en önemli etiyolojisinden olan östaki disfonksiyonu yaparak KOM' a sebep olup olmadığını araştırmayı amaçladık. T.C. Sağlık Bakanlığı İstanbul Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Bölümü arşivinden alınan çok kesitli Temporal Kemik Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntüleri (Toshiba Medical Systems, Multislice CT Sistemi, AlexionTM / Advance Edition) kullanıldı. Tek taraflı KOM'u olan 18-65 yaş arası 100 hasta (51 Erkek 49 Kadın) çalışmaya dahil edildi. Görüntülerden koronal plan üzerinde SP'nin mediale açılanması, sagital planda anteriora açılanması ölçüldü. Çalışmaya dahil edilen olgu sayısı toplam 100 dür. Dahil edilen olguların 51'i erkek (%51), 49'u (%49) kadındır. 54 olguda (%54) patoloji sağ tarafta, 46 olguda ise (%46) sol taraftadır. Çalışmaya dahil edilen olguların yaş ortalaması 42,82±12,6, minimum yaş 18, maksimum yaş ise 65'tir. 51 erkek olgunun 31'inde patoloji sağda, 20'sinde patoloji solda tespit edilmiştir. 49 kadın olgunun ise 23 tanesinde patoloji sağda, 26 olguda ise solda izlenmiştir. Erkeklerde sağda daha fazla, kadınlarda ise solda daha fazla patoloji saptanma sıklığı izlenmiştir. Cinsiyet ile patoloji tespit edilen tarafın karşılaştırılmasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.165). Patoloji saptanan tarafta medial açılanma ortalama 21,89± 6,6, minimum 9, maksimum 39,2; normal tarafta medial açılanma ortalama 21,37± 6,21, minimum 8,5, maksimum 40,1 saptanmış olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,71). Patoloji saptanan tarafta anterior açılanma ortalama 24,64± 8,56, minimum 5,1, maksimum 44,2; normal tarafta anterior açılanma ortalama 24,99± 8,1, minimum 7,6, maksimum 43,9 saptanmış olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,807). Çalışmamızda KOM ile SP anterior ve medial açılanması arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Ancak aralarında anlamlı fark olmaması KOM tanılı hastaların etyolojisinin bilinmemesinden kaynaklanabilir. Anahtar Kelimeler: Stiloid proçes, Stiloid proçes açılanması, Kronik Otitis Media, Östaki tüpü.
B12 vitamin değeri düşük ve normal olan kişilerin, korpus kallosum'unun, difüzyon tensör sekansı ile segmental olarak değerlendirilmesi ve volumetrik analiz yöntemi ile incelenmesi
B12 vitamini santral sinir sisteminde myelinizasyondan sorumlu enzimlerin kofaktörü olarak çalışmaktadır. Emilim bozukluğu ve absorbsiyon eksikliği gibi B12 vitamin eksikliğinin oluştuğu durumlarda bazı sistemik ve özellikle nörolojik bulgular ortaya çıkmaktadır. Nörolojik bulgular uzun süre klinik olarak farkedilmemektedir. Yine konvansiyonel MR bulguları da çok net olmamaktadır. Ancak Difüzyon Tensör Görüntüleme (DTG) gibi sekanslar ile nörolojik bulguları daha iyi anlaşılmaktadır. B12 vitamin eksikliğinin spinal kordun posterolateralini spesifik olarak tuttuğu bilinmektedir. Bizde çalışmamızda Korpus Kallosum'u Hofer sınıflamasına göre segmentlere ayırıp spesifik olarak tutulum yaptığı bir segment olup olmadığını anlamak için Difüzyon Tensör parametreleri kullanıldı. Korpus kallosum beynin her iki hemisferini bağlayan kommisural liflerden oluşan bir beyaz cevher yolağıdır. Bilişşel, duygusal, hareket, dikkat gibi birçok alanda önemli klinik etkileri olan işlevleri mevcuttur. Myelinden yoğun yapısı nedeniyle korpus kallosumda myelinizasyonu bozan süreçlerden etkilenmektedir. Bu sebeple çalışmamızda B12 vitamin seviyesi düşük olan grupta volüm kaybı olup olmadığını tesbit etmeyi amaçladık. Çalışmamızda 70 olgu değerlendirmeye alınmıştır. Bu 70 olgunun 45 inin B12 vitamin seviyesi 200 pg/ ml' nin altında, 25 olgunun ise 200 pg/ ml'nin üstünde bulunmaktadır. Manyetik Rezonans görüntüleme (MRG) ile Sagittal planda 1 mm kalınlıkta ince kesit şeklinde (256x256) matriks ile 3D FFE SENSE şeklinde elde olunan görüntüler ile her iki grubunda ITK SNAP programı ile korpus kallozum Volümü ölçülmüştür. Yine alınan Dicom formattaki MRG görüntüleri Nifti formata çevrildikten sonra açık kodlu FSL programı ile (http://www.fmrib.ox.ac.uk/fsl/), Hofer segmentasyonuna göre segmentlere ayrılan Korpus Kallosum üzerinde Difüzyon tensör parametreleri çıkarılmıştır. B12 vitamin seviyesi ile korpus kallosum volümü arasında doğru bir korelasyon bulunmuştur. B12 vitamin seviyesi düşük olanların korpus kallozum volümü normal olanlara göre düşük çıkmıştır. Sonuçta B12 vitamin eksikliğinin önemli bir beyaz cevher ve kommissural ağ olan korpus kallozum üzerinde atrofik bir etkisi olduğu görülmüştür. B12 vitamin seviyesi düşük olanlarda, difüzyon tensör parametlerinden segment 4 de ortalama (MD), radial (RD), fraksiyonel anizotropi (FA) ve segment 5 de ise MD, RD, aksiel (AD) diğer segmentlere göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır. Her iki segment te de anlamlı çıkan MD ve RD segment 4 ve 5 de anlamlı bir şekilde artış göstermektedir. Literatürde de demyelinizasyondan en çok etkilenen iki parametre olarak bilinmektedirler. Yaptığımız çalışmada, B12 vitamin eksikliğinde spinal kord tutulumunda olduğu gibi korpus kallozum 'un da posteriorunun spesifik olarak tutulabileceğini tesbit edildi. B12 vitamin eksikliğinin klinik bulguları geç ortaya çıkar ve Konvansiyonel MRG de spesifik bir bulgusu da yoktur. Çalışmamız bu açıdan B12 vitamini eksikliğinin erken tesbitine ve tedavisine klinik olarak faydalı olacaktır.