Akdeniz University
Discipline

General Surgery

Akdeniz University

634

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik granülomatöz mastitte makrofaj alt tiplerinin tedavi yanıtını belirlemedeki önemi

Çalışmamızda; ülkemizde sık görülen ve genellikle genç yaştaki kadınları etkileyen, mevcut tedavilere yanıtı belirsiz olan, hastaların yaşam kalitesini düşüren, yönetimi zor olan idiyopatik granülomatöz mastitin (İGM) tanısında M1-M2 makrofajların sayıları, ortalamaları ve M1/M2 makrofaj oranları tespit edilerek tedavi yanıtını belirlemedeki önemini saptamak ve çıkan sonuçlar doğrultusunda hastalara en uygun tedavi protokolünü başlatmak amaçlandı. Çalışmada; 2011-2019 yılları arasında kliniğimize başvuran İGM tanısı almış ve sistemik steroid tedavisi kullanıp en az 2 yıl takip edilmiş 40 hasta, tedaviye verilen yanıta göre iki gruba ayrıldı. Parafin bloklara, CD163/RBP-J ve CD163/CMAF dual boyamaları yapılıp M1 ve M2 makrofaj tayini yapıldı. Elde edilen veriler SPSS 25.0 paket programında analiz edilerek, parametrik verilerde bağımsız t-testi ve One way ANOVA, parametrik olmayan verilerde Mann Whitney U testi ve Kruskal-Wallis H testi kullanıldı. M1-M2 boyanma durumlarının incelenmesinde ROC eğrisi çizilerek eğri altında kalan alan hesaplaması yapıldı ve cut-off değeri belirlendi. Sonuçlar %95 güven aralığında değerlendirilerek p<0.05 ise istatistiksel anlamlı olarak tanımlandı. İGM'de M1 makrofaj oranı tüm vakalarda yüksek bulunmuş olsa da cut-off değerine göre değerlendirildiğinde klinik yanıtı öngörmede tek başına yeterli sensitivite ve spesifiteye sahip olmadığı görüldü. M2 makrofaj oranı iyi klinik yanıtlı hastalarda yüksek bulundu ve tek başına klinik yanıtı öngörmede yeterli olarak saptandı. M1/M2 makrofaj oranı kötü klinik yanıtlı grupta yüksek olup klinik yanıtı değerlendirmede yeterli bulundu. Boyanma yoğunluğuna bakıldığında kötü klinik yanıtlı grupta daha fazla oranda hafif ve daha az oranda yoğun boyanma görüldüğü saptandı. Bu sonuçlar doğrultusunda henüz tanı aşamasındayken, hastalığın steroid tedavisine nasıl yanıt vereceği saptanarak hastalara en uygun tedavi protokolünü başlanabileceği düşüncesindeyiz.

GranülomGranülomatöz hastalık-kronikMakrofajlar+2
Makbule Begüm Balkan
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postoperatif cerrahi onkoloji hastalarında APACHE II, SAPS II skorlama sistemleri ve CRP albümin oranının prognozu öngörmedeki rolleri

Bu çalışmada, 2019-2023 yılları arasında gastrointestinal sistem malignitesi nedeniyle ameliyat edilen ve postoperatif yoğun bakım ünitesine yatırılan 158 hastanın kayıtları incelenerek, APACHE II, SAPS II skorlama sistemleri ve CRP/Albümin oranının prognozu öngörmedeki rolleri değerlendirilmiştir. Hastaların demografik verileri, ek hastalık varlığı, ek rezeksiyon durumu gibi faktörler dikkate alınarak hastalar; exitus, yoğun bakım ünitesi yatış süresi ve toplam postoperatif hastane yatış süresi olmak üzere 3 ana gruba ayrılmıştır. Exitus olan grupta; yaş, yoğun bakım ünitesi yatış süresi, 2. yoğun bakım ünitesi yatışı, ek rezeksiyon varlığı, ilk 24 saat mekanik ventilasyon ihtiyacının devam etmesi, APACHE II ve SAPS II skorları anlamlı yüksek bulunmuştur. Yoğun bakım ünitesi yatış süresi >3 gün olan grupta ise ek hastalık oranı, 2. yoğun bakım ünitesi yatışı, ek rezeksiyon varlığı, mekanik ventilasyon ihtiyacının devamı, exitus oranı, APACHE II ve SAPS II skorları anlamlı yüksek saptanmıştır. Toplam postoperatif hastane yatış süresi >14 gün olan grupta yaş, ek rezeksiyon oranı, preoperatif hastanede kalış süresi, 2. yoğun bakım ünitesi yatışı ve yoğun bakım ünitesi yatış süresi >3 gün olanların oranı anlamlı yüksek bulunmuştur. Öte yandan CRP, albümin ve CRP/Albümin oranının prognozla ilişkili olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, bu spesifik hasta grubunda APACHE II ve SAPS II skorlama sistemlerinin prognozu öngörmede etkili olduğu, ancak CRP/Albümin oranının prognoz belirleyici bir gösterge olmadığı saptanmıştır. Çalışmamız, cerrahi onkoloji hastalarında skorlama sistemlerinin prognostik değerinin yanı sıra hastaların genel durumunu ve komplikasyon risklerini değerlendirmede önemli bir rehber olabileceğini ortaya koymuştur.

Orhan Serihan
Tekirdağ Namık Kemal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinde ince iğne aspirasyon biyopsi sonucu bethesda III-IV olarak raporlanan olgularda ultrasonografi bulguları ve postoperatif patoloji sonuçlarının karşılaştırılması

Tiroid nodülleri sıkça karşılaşılan patolojilerdir. Tiroid nodüllerinin çoğu klinik bulgu vermemekle birlikte nodüller %90 civarında benign özelliktedirler. Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde önemli olan tedavi edilmediğinde hastanın sağlığını etkileyecek tiroid kanserini tanıyıp aşırı teşhisten kaçınmaktır. Tiroid nodülleri şüphesinde ve nodüllerin özelliklerini saptamada ilk istenecek görüntüleme yöntemi ultrasonografidir. Nodülün sonografik özellikleri klinisyenlerin tiroid kanseri riski için çıkarım yapmalarını sağlamaktadır. Şüpheli nodüllerin sitolojik olarak incelenmesi için ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılır. Sitolojik sonuca göre tedavi yöntemi belirlenir. Sonografik özellikleri ve sitolojik inceleme sonuçlarını evrensel olarak ortak bir dille ifade etmek üzere çeşitli sistemler geliştirilmiştir. Görüntüleme için 'Amerikan Radyoloji Koleji Tiroid Görüntüleme Raporlama ve Veri Sistemi', sitolojik inceleme için ise 'Tiroid Sitopatoloji Raporlaması için Bethesda Sistemi' yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda Bethesda sistemine göre belirsiz olarak nitelendirilip tanısal tiroidektomi yapılmış hastalar geriye dönük olarak incelendi. Ameliyat sonrası histopatolojik oranları karşılaştırıldı. Belirsiz gruplarda tiroid kanseri teşhisi için nodül boyutlarının ve Amerikan Radyoloji Koleji Tiroid Görüntüleme Raporlama ve Veri Sistemi'nin katkısı sorgulandı. Tiroid nodül boyutunun tek başına kanser teşhisi için yardımcı olmadığı görüldü. Amerikan Radyoloji Koleji Tiroid Görüntüleme Raporlama ve Veri Sistemi'nin klinik karar alma aşamasında katkısı olduğu görülse de, istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmadığı sonucuna varıldı. Son yıllardaki gelişmelerle belirsiz gruptaki hastalar için moleküler testler kullanılmaya başlandı. Moleküler testlerin uygulanabilirliği yönündeki tek engel maliyeti olarak düşünülmektedir. Tiroid kanseri teşhisinde kullanılan invaziv tanısal yöntemler komplikasyonlara yol açabilmektedir. Standardizasyon sistemlerinin geliştirilmesi ve moleküler testlerin yaygınlaşmasıyla gereksiz girişimsel işlemlerin azaltılması hedeflenmelidir.

Çağıl Karaevli
Tekirdağ Namık Kemal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel tıkanma sarılığı modelinde Origanum Vulgare Essential Oil'in (kekik yağı) bakteriyel translokasyon üzerine olan etkisi

Amaç: Tıkanma sarılığında mortaliteye sebep olan asıl olay endotoksemi olup endotoksemi ile başlayan süreç sistemik etki yaratmaktadır. Kekik yağının literatürde antiinflamatuar ve antibakteriyel etkileri bildirilmiştir. Kekik yağının bu etkileri göz önünde bulundurulduğunda kekik yağının tıkanma ikterinde ortaya çıkan bakteriyel translokasyon ve sonrasında gelişebilecek hasarları önlemede kullanılabileceği düşünülmüş olup bu çalışmada amacı böyle bir etki olup olmadığını test etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 250 – 300 gram ağırlığında, Wistar - Albino cinsi 28 adet sıçan, Sham (n:10), Koledok (n:11) ve Kekik (n:7) olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Kekik grubuna 6 gün boyunca oral olarak 50 mg/kg/gün Kekik Yağı verilmiştir. 6. günün sonunda alınan kan numunelerinden Total bilirubin (T.Bil), Alkalen Fosfataz (ALP), Gama Glutamil Transferaz (GGT), Alanin Aminotransferaz (ALT), Aspartat Aminotransferaz (AST) değerlerine bakılmıştır. Mezenter lenf nodu (MNL), dalak ve kan örnekleri alınarak mikrobiyolojik olarak uygun kültürlere ekilerek mikroorganizma üremeleri değerlendirilmiştir. Bulgular: AST, ALT,ALP, total bilirubin ve GGT değerleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermektedir (p<0,05). Bonferroni düzeltmesi ile farkın hangi gruplar arasında olduğuna bakıldı. Koledok grubunun sham grubuna göre anlamlı biçimde daha yüksek olduğu tespit edildi. Kekik grubu ile koledok grubu arasında AST değerleri için anlamlı bir fark tespit edilmedi. Ancak medyan değerlerine bakıldığında kekik grubu AST (Med:630,4) değerinin koledok grubu AST değerine (Med:777,6) göre daha düşük olduğu tespit edildi. Kekik grubu ile koledok grubu arasında ALT değerleri için anlamlı bir fark tespit edilmedi. Ancak medyan değerlerine bakıldığında kekik grubu ALT (Med:200,6) değerinin koledok grubu ALT değerine (Med:286,5) göre daha düşük olduğu tespit edildi. Kekik grubu ile koledok grubu arasında ALP değerleri için anlamlı bir fark tespit edilmedi. Ancak medyan değerlerine bakıldığında kekik grubu ALP (Med:170,1) değerinin koledok grubu ALP değerine (Med:293,9) göre daha düşük olduğu tespit edildi. Kekik grubu ile koledok grubu arasında total bilirubin değerleri için anlamlı bir fark tespit edilmedi. Ancak medyan değerlerine bakıldığında kekik grubu total bilirubin (Med:2,1) değerinin koledok grubu total bilirubin değerine (Med:11,4) göre daha düşük olduğu tespit edildi. Kekik grubu ile koledok grubu arasında GGT değerleri için anlamlı bir fark tespit edilmedi. Ancak medyan değerlerine bakıldığında kekik grubu GGT (Med:0,4) değerinin koledok grubu GGT değerine (Med:18,3) göre daha düşük olduğu tespit edildi. Dalak doku kültürü değerlendirildiğinde sham grubunda 10 hayvanın 2'sinde,koledok grubunda 11 hayvanın 5'inde,kekik grubunda ise 7 hayvanın sadece 1'inde üreme olduğu gözlendi. Dalak doku kültürü sonuçlarına göre deney grupları arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı (p:0,273). MLN doku kültürü değerlendirildiğinde sham grubunda 10 hayvanın 2'sinde, koledok grubunda 11 hayvanın 4'ünde, kekik grubunda ise 7 hayvanın 2'sinde üreme olduğu gözlendi. MLN doku kültürü sonuçlarına göre deney grupları arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı (p:0,315). Kan kültürü değerlendirildiğinde sham grubunda 10 hayvanın 3'ünde,koledok grubunda 11 hayvanın 7'sinde,kekik grubunda ise 7 hayvanın sadece 2'sinde üreme olduğu gözlendi. Kan kültürü sonuçlarına göre deney grupları arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı (p:0,199). Sonuç: Bu çalışmada deneysel tıkanma sarılığı oluşturulan sıçanlarda kolestaza bağlı ve karaciğer hasarına bağlı olarak kanda AST, ALT, ALP, GGT, Total Bilirubin değerleri anlamlı olarak arttığı gözlendi. Oral kekik yağı verilen grupta bu değerlerin azaldığı ancak istatiksel olarak anlamlı azalmadığı gözlendi. Bu çalışmada kekik yağı ile beslenen grupta dalak, MLN ve kanda tıkanma sarılığı oluşturulan gruba göre bakteriyel üremenin anlamlı olarak azalmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Kekik Yağı, Tıkanma Sarılığı, Bakteriyel Translokasyon

Onur Çıvgın
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan 2. derece yanık modelinde EGF'nin yanık iyileşmesineolan etkisinin araştırılması

Giriş: Yanık yaralanmaları, ciddi sağlık problemlerine yol açarak hastanede yatış süresini uzatmakta ve mortalite oranlarını artırmaktadır. Epidermal Büyüme Faktörü (EGF), hücresel proliferasyonu teşvik eden, epitelizasyonu hızlandıran ve yara iyileşmesinde kritik bir rol oynayan bir büyüme faktörüdür. EGF'nin yara iyileşmesindeki rolü ile ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Bu çalışmada, EGF'nin yanık iyileşmesi üzerindeki etkilerini değerlendirme amacıyla deneysel bir yanık modeli oluşturulmuş ve EGF ile günlük hayatta kullanılan diğer tedavi yöntemleri karşılaştırılmıştır. Yöntem: Çalışma, toplam 33 sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Sıçanlar rastgele üç gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu, Silverdin-Furasin (S-F) grubu ve EGF grubu. Sıçanların sırt bölgelerine ikinci derece yanıklar oluşturulmuş ve 7., 14. ve 21. günlerde yara iyileşme süreçleri histopatolojik ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirilmiştir. Reepitelizasyon, fibroblast aktivitesi, inflamasyon ve anjiyogenez gibi parametreler incelenmiştir. Bulgular: EGF uygulanan grupta, 7. ve 14. günlerde reepitelizasyon oranı anlamlı derecede artmış olup (p<0.05), inflamasyon seviyesi belirgin şekilde azalmıştır (p<0.05). Ancak, anjiyogenez ve kollajen üretimi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Fibroblast sayısında 14. günde artış gözlemlenmiş ancak 21. günde bu fark ortadan kalkmıştır. Sonuç: EGF, özellikle epitelizasyonu hızlandırıcı ve inflamasyonu azaltıcı etkileriyle yanık tedavisinde umut vaat eden bir ajan olarak görülmektedir. Ancak, anjiyogenez ve kollajen üretimindeki etkilerinin tam olarak anlaşılması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışmadaki bulgular, EGF'nin yanık tedavisinde kullanımı için daha fazla çalışma yapılması gerekliliğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Epidermal Büyüme Faktörü, Yanık Tedavisi, Reepitelizasyon, Deneysel Yanık Modeli

Epidermal büyüme faktörü
Ahmet Dal
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total tiroidektomi yapılan hastalarda operasyon sonrası akut hipotiroidizmin ekokardiyografik bulgularının değerlendirilmesi

Total Tiroidektomi Sonrası Akut Hipotiroidizmin Ekokardiyografik Bulgular Üzerindeki Etkileri Tiroid hormonları, vücudun metabolik dengesini sağlayan ve birçok organ sisteminde önemli fizyolojik etkileri bulunan hormonlardır. Kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri özellikle miyokard kontraktilitesi, kalp hızı ve vasküler direnç mekanizmaları yoluyla belirgindir. Hipotiroidizm, kardiyak fonksiyonları olumsuz etkileyerek bradikardi, azalmış ejeksiyon fraksiyonu ve artmış vasküler direnç gibi değişikliklere yol açabilir. Total tiroidektomi sonrası gelişen akut hipotiroidizm, bu etkileri daha belirgin hale getirebilir. Bu çalışmada, total tiroidektomi sonrası gelişen akut hipotiroidizmin ekokardiyografik parametreler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Preoperatif ve postoperatif ekokardiyografik ölçümler karşılaştırılarak miyokardiyal fonksiyonlardaki değişimler değerlendirilmiştir. Çalışmamızda IVRT ve IVCT sürelerinde anlamlı bir uzama gözlenmiştir. Bu bulgular, hipotiroidizmin miyokardiyal gevşeme sürecini olumsuz etkileyebileceğini göstermektedir. Çalışmamızda tiroid boyutu ile EF değişimi arasında negatif bir korelasyon bulunmuş olup, büyük tiroid bezine sahip hastalarda postoperatif kardiyak fonksiyonların daha fazla etkilenebileceği öne sürülmüştür. Sigara kullanımının tiroid fonksiyonları üzerinde belirgin bir etkisi olduğu gözlenmiş ve TSH, T3 ve T4 değişimlerinin sigara içen bireylerde daha belirgin olduğu tespit edilmiştir. Ancak, sigaranın ekokardiyografik parametreler üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak, total tiroidektomi sonrası gelişen hipotiroidizmin, özellikle miyokardiyal gevşeme ve diyastolik fonksiyonlar üzerinde erken etkileri olduğu görülmektedir. Bu nedenle, postoperatif dönemde hastaların düzenli olarak ekokardiyografik ve tiroid fonksiyon testleri ile takip edilmesi önerilmektedir. Ayrıca, tiroid fonksiyonları ile kardiyak parametreler arasındaki uzun dönem ilişkilerin belirlenmesi için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Doppler ekokardiyografiHipotiroidizmLevotiroksin
Mehmet Kazım Özturan
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut kolesistit geçiren hastalarla sağlıklı bireylerin sistik kanal ve safra yolları anatomisinin karşılaştırılması

ÖZET Bu çalışma, safra yollarındaki anatomik varyasyonların akut kolesistit gelişimindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Literatürde sistik kanalın morfolojik özelliklerinin (uzunluk, çap, konfigürasyon, birleşme yeri ve açısı) kolesistit patogenezindeki rolünü sistematik olarak inceleyen araştırmalar sınırlı sayıdadır. Ayrıca bu varyasyonların klinik ve laboratuvar parametrelerle ilişkisi yeterince ortaya konmamıştır. Yöntem: Araştırma, Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2015–2024 yılları arasında MRCP incelemesi yapılan hastaları kapsayan retrospektif tanımlayıcı bir çalışma olarak yürütülmüştür. Çalışmaya akut kolesistit tanısı almış 82 olgu ile farklı endikasyonlarla MRCP çekilmiş 30 kontrol olgusu dahil edilmiştir. MRCP görüntüleri tek bir radyoloji uzmanı tarafından körleme yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Sistik kanal uzunluğu ve çapı açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Tortuozite, akut kolesistit grubunda anlamlı olarak daha sık saptanmıştır (p=0.004). Posterior ve medial birleşimler ile dar koledok açısı (≤90°) akut kolesistit gelişiminde bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Sonuç: MRCP ile saptanan sistik kanal varyasyonları, akut kolesistit gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Özellikle tortuozite, posterior–medial birleşimler ve dar koledok açısı, hastalık için prediktif anatomik belirteçler olarak öne çıkmaktadır.

Safra kesesiSafra kesesi hastalıklarıSafra kesesi taşları
Mert Eren Irkın
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda çekum perforasyonu ile oluşturulan peritonit modelinde oral resveratrol uygulamasının bakteriyel translokasyon ve inflamasyon üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Peritonit, gastrointestinal sistem perforasyonları sonucunda gelişebilen ve yüksek morbidite ile mortaliteye yol açabilen ciddi bir klinik tablodur. Deneysel peritonit modelleri içerisinde çekum perforasyonu, patofizyolojiyi en iyi taklit eden yöntemlerden biridir. Peritonit sürecinde bağırsak bariyer bütünlüğünün bozulması, bakteriyel translokasyona ve buna bağlı olarak sistemik inflamatuar yanıt sendromu (SIRS), sepsis ve çoklu organ yetmezliği gibi ağır komplikasyonlara neden olabilir. Resveratrol, doğal bir polifenol olup antioksidan, antiinflamatuar ve antimikrobiyal etkileri ile ön plana çıkmaktadır. Bu etkileri sayesinde resveratrol, inflamatuar süreçlerin düzenlenmesinde ve immün yanıtın modülasyonunda potansiyel bir tedavi ajanı olarak değerlendirilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, resveratrolün sepsis ve inflamasyonla ilişkili hayvan modellerinde olumlu etkiler gösterdiği bildirilmektedir. Ancak, oral yolla uygulanan resveratrolün deneysel peritonit modelinde bakteriyel translokasyon ve inflamatuar yanıt üzerindeki etkilerini değerlendiren yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; çekum perforasyonu ile oluşturulan deneysel peritonit modelinde, oral yolla uygulanan resveratrolün bakteriyel translokasyon ve sistemik inflamasyon üzerine etkilerini değerlendirmektir. Bu kapsamda, resveratrolün TNF-α ve IL-6 gibi proinflamatuar sitokin düzeyleri ile karaciğer, dalak, mezenterik lenf nodu ve kan kültürlerinde bakteriyel üreme üzerindeki etkileri araştırılacaktır.

Bakteriyel translokasyonHayvan deneyleriPeritonit+1
Burak Çetinkaya
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan 2. derece yanık modelinde gül yağının yanık iyileşmesine olan etkisinin araştırılması

Giriş: Yanık yaralanmaları, tüm dünyada önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. İkinci derece yanıklar, ağrılı seyretmeleri ve uygun tedavi edilmediklerinde ciddi komplikasyonlara yol açmaları nedeniyle klinik açıdan önem taşır. Günümüzde topikal ajanlar arasında silverdin ve furacin sıklıkla kullanılmaktadır; ancak bu ajanların hücresel toksisite ve iyileşmeyi sınırlayıcı etkileri de bilinmektedir. Daha az yan etkiye sahip doğal ürünlere yönelik ilgi artmıştır. Rosa damascena'dan elde edilen gül yağı, anti-inflamatuvar, antioksidan ve yara iyileştirici özellikleriyle dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, deneysel ikinci derece yanık modelinde gül yağının iyileşme sürecine etkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmada 40 adet rat kullanılmıştır. Ratların sırt bölgesinde standart comb tekniği ile ikinci derece yanık oluşturulmuştur. Belirlenen ajanlarla günlük topikal tedavi uygulanmıştır. Yara iyileşmesi süreci makroskopik ve histopatolojik parametrelerle 3., 7. ve 14. günlerde incelenmiştir. İstatistiksel analizde anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Gül yağı grubunda özellikle inflamasyonun erken dönemde daha hafif seyrettiği, 7. günden itibaren fibroblast aktivitesi, kollajen organizasyonu, granülasyon dokusu ve anjiyogenezin kontrol grubuna göre daha belirgin olduğu saptanmıştır. Silverdin–furacin grubu erken dönemde epitelizasyon ve kollajen birikiminde hızlı etki gösterse de geç dönemde fibroblast aktivitesi, anjiyogenez ve granülasyon dokusu açısından sınırlı kalmıştır. Kontrol grubunda inflamasyon ve nekroz daha yoğun izlenmiştir. Yanık alanı ölçümlerinde tüm gruplarda zamanla anlamlı küçülme görülmüş ancak gruplar arası fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır. Sonuç: Gül yağının ikinci derece yanıkların iyileşme sürecinde özellikle geç dönemde olumlu katkılar sağladığını göstermiştir. Silverdin–furacin erken dönemde hızlı yanıt verse de geç dönemde sınırlayıcı etkiler ortaya koymuştur. Bulgular, gül yağının standart tedavilerin yerine geçebilecek tek başına bir ajan olmadığını, ancak tamamlayıcı bir tedavi seçeneği olarak potansiyel taşıdığını düşündürmektedir.

Mehmet Sirac Koşan
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel hepatektomi modelinde sitikolin uygulamasinin hepatik rejenerasyonda etkinliği

Amaç: Çalışmamızda, deneysel parsiyel hepatektomi modeli uygulanan sıçanlarda sitikolinin karaciğer rejenerasyonu üzerindeki etkilerini biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirmek amaçlandı. Gereç-Yöntem: Wistar sıçanlarda %30 parsiyel hepatektomi modeli kullanıldı. Denekler tedavi (sitikolin) ve kontrol gruplarına ayrıldı. Biyokimyasal değerlendirmede aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), total, direkt bilirübin, albümin, Protrombin Zamanı (PTZ) ve uluslararası normalize oran (INR) ölçüldü. Rölatif Karaciğer Ağırlığı (RKA) hesaplandı. Histopatolojik analizde nekroz, Polimorfonükleer Lökosit (PMNL) infiltrasyonu, sitoplazmik vakuolizasyon, safra duktus proliferasyonu, binükleasyon, santral ven ekspansiyonu ve mitoz sayısı ile toplam histopatolojik skor değerlendirildi. İmminohistokimyasal olarak Ki-67 ile proliferasyon incelendi. İstatistiksel analizler için uygun dağılım varsayımlarına göre parametrik, parametrik olmayan testler ve kategorik değişkenlerde ki-kare testi kullanıldı (p<0,05). Bulgular: Total ve direkt bilirübin ortalamaları 0,05 mg/dL, albümin ortalaması 3,28 g/dL, PTZ, INR fizyolojik sınırlarda seyretti. Kilo kaybı yüzdesi tedavi grubunda daha düşüktü (5,51±6,92% vs. 10,89±11,30%), ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,745). Histopatolojik karşılaştırmalarda tedavi lehine nekrozda azalma (30,0%, 72,2%; p=0,023) ve PMNL infiltrasyonunda azalma (40,0%, 72,2%; p=0,046) izlendi. Sitoplazmik vakuolizasyon tedavi grubunda daha sık saptandı (50,0%, 16,7%; p=0,031). Safra duktus proliferasyonu tedavi grubunda daha belirgindi (yoğun: %45,0, %11,1; p=0,049). RKA tedavi lehine artış gösterdi (p=0,043); buna karşılık toplam histopatolojik skor ve Ki-67'de anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: %30 PH modelinde intraperitoneal sitikolin uygulaması, tedavi grubunda transaminazları düşürmüş, nekroz ve PMNL infiltrasyonunu azaltmış, safra duktus proliferasyonunu, sitoplazmik vakuolizasyonu arttırmıştır. RKA'da artışın tedavi grubunda belirgin olması sitikolinin hepatik rejenerasyona etkisinin en önemli göstergesidir. Bununla birlikte Ki-67, toplam histopatolojik skor ve kilo kaybı yüzdesinde anlamlı fark oluşmaması, etkinin zaman, doz ve kullanılan belirteçlerin duyarlılığına bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Genel olarak, sitikolin bu modelde antiinflamatuvar, hepatoprotektif, rejeneratif bir etki göstermiştir. Ancak doğrudan rejeneratif etkilerin kapsamının ortaya konması için daha geniş örneklemli, çok zaman ölçümlü ve geniş biyobelirteçli ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Parsiyel hepatektomi, Sitikolin, Karaciğer, Rejenerasyon

İrem Kırkan Canbaba
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel tıkanma sarılığı modelinde kaempferolün karaciğer koruyucu etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada ratlarda koledok bağlanması ile oluşturulan tıkanma ikteri sonrası gelişen karaciğer hasarında kaempferolün koruyucu etkilerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmada 6-12 aylık 24 adet dişi Wistar albino rat kullanılacaktır. Sham grubu (n=8), kontrol grubu (n=8) ve Kaepferol grupları arasında inflamatuar biyobelirteçleri ve karaciğer fonskiyon testleri karşılaştırılarak kaempferolün karaciğer hasarını önlemedeki etkinliği araştırılmıştır. Cerrahi işlem öncesi 12 saatlik açlık sonrasında hayvanlara işlem öncesi genel anestezi verilmiş, kontrol ve kaempferol grubunda koledok diseke edilerek izole edilerel 5/0 ipekle bağlanmıştır. Karaciğer hasarı laboratuvar ve histolojik inceleme ile not edilmiştir. Deney totalde 7 günde tamamlanmıştır. Takip sürecinde deneklere ketamin, ketoprofen ve ksilazin verilmiştir. Deney sonunda denekler yüksek doz ketamin ile sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alınmıştır. Bulgular: Çalışma 20 sıçan (rat) ile tamamlanmıştır. Yapılan incelemede TAS (p<0,001), TOS (p=0,007), ALP (p=0,003), ALT (p=0,002), AST (p=0,002), direkt bilirubin (p=0,002) ve total bilirubin (p=0,002) düzeyleri kontrol ve kaempferol gruplarına kıyasla sham grubunda anlamlı olarak daha düşük görülmüş ve farklılık arz etmiş, kontrol ve kaempferol grupları arasında ise herhangi bir anlamlı farklılık not edilmemiştir. Diğer taraftan TNF-α ve IL-6 ise üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülürken, IL-10 düzeylerinde gruplar arasın anlamlı farklılık not edilmemiştir. Yapılan incelemede TNF-α – IL-6, TNF-α – TOS ve IL-6 – IL-10 ikilileri arasında orta düzeyli pozitif (aynı) yönlü anlamlı bir korelasyon ilişkisi not edilmiştir. Ayrıca TAS ve TOS arasında pozitif (aynı) yönlü orta düzeyde anlamlı bir korelasyon ilişkisi görülmüştür (p=0,037). TAS değerleri ile TOS, ALP, ALT ve AST değerleri arasında orta düzeyli pozitif (aynı) yönlü anlamlı bir korelasyon ilişkisi görülürken; AST, D.bilirubin ve T.bilirubin değerleri ile arasında güçlü pozitif (aynı) yönlü anlamlı bir korelasyon ilişkisi not edilmiştir. Diğer taraftan TOS – ALT arasında orta düzeyli pozitif (aynı) yönlü anlamlı bir korelasyon ilişkisi not edilmiştir. Sonuç: Tıkanma ikteri oksidatif stres durumunu artırabilmekle beraber oksidatif stres göstergeleri ile bilirubin düzeyleri arasında güçlü korelasyon ilişkileri gösterilmiştir. Kaempferol molekülü TNF-α ve IL-6 gibi proinflamatuar biyobelirteçleri baskılayabilir, anti-inflamatuar özellik gösterebilir ve histolojik olarak koruyucu bir profil çizebilir. Kaempferol molekülünün tıkanma ikterindeki ve inflamatuar süreçteki rolünün net olarak aydınlatılabilmesi için daha kapsamlı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Kaempferol, TNF-alfa, IL-6, IL-10 , tıkanma ikteri, karaciğer hasarı

Emre Zengin
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik ve bariatrik cerrahi sonrası orta ve uzun dönem klinik sonuçlar

Amaç: Obezite sıklığı gün geçtikçe tüm dünyada artarak pandemi boyutlarına ulaşmıştır. Obezite sadece estetik bir problem olmayıp hemen her sistemi olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Günümüzde obezitenin en etkin tedavisi cerrahi olup farklı cerrahi prosedürler tüm dünyada giderek artan yaygınlıkta yapılmaktadır. Günümüzde en sık kullanılan prosedür sleeve gastrektomi olmakla birlikte tek anastomoz gastrik by-pass ve roux-n-y gastrik by-pass da sıklıkla tercih edilmektedir. Bu prosedürlerin birbirlerine oranla üstünlükleri ve negatif yanları mevcuttur. Çalışmamızın amacı bariatrik ve metabolik cerrahi sonrası kısa ve orta dönemde, cerrahinin kilo kaybına, obezite ve ilişkili komorbid faktörler üzerine etkisini ve komplikasyonları değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma Samsun Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında retrospektif olarak planlandı. Ocak 2014 ve Aralık 2021 tarihleri arasında obezite tanısı ile sleeve gastrektomi, Roux-en-Y gastrik bypass ve mini gastrik bypass yapılan takip amacı ile telefon veya poliklinik kontrolü sağlanabilen 570 hasta dahil edildi. Hastaların preoperatif dönemde yaş, cinsiyet, boy, kilo, VKİ, ko-morbid hastalıklar, tam kan sayımı, biyokimya ve hormon tetkikleri, vitaminler, preoperatif safra taşı durumu, operasyon tipi, yatış süresi, postoperatif komplikasyon, tekrar hastaneye başvuru ve mortalite, postoperatif dönemde takip süresi, EWL (Aşırı kilo kaybı), TWL (Total kilo kaybı), cerrahi sonrası kilo değişimleri, komorbiditelerin regresyonu, revizyon cerrahisi değerlendirilmiştir. Verilerin analizi için SPSS programı kullanıldı. P değeri 0,05'ten küçük değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 464 (%81,4)'ü kadın 570 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların %55,3 (315)'ü 20-39 yaş aralığında idi. 346(%60) hastaya Sleeve gastrektomi, %15,6(89) hastaya Roux-en-Y gastrik bypass yapıldı. Hastaların vücut kitle indeksi sınıflamasına göre %96 (547)'sının 3. derece obezitesi mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen hastaların 284'ünde ek hastalık mevcuttu ve 219 hasta cerrahi öncesi dönemde ilaç kullanıyordu. Postoperatif dönemde 52 (%9,1) hastada komplikasyon olduğu görüldü. Komplikasyon en sık sleeve gastrektomi (%53,8) sonrası izlendi. Erkek hastalarda görülen en sık komplikasyon kaçak ve atelektazi iken kadın hastalarda en sık kanama ve kaçak görüldü. Hastaların en sık tekrar hastaneye başvuru sebebinin kan replasmanı ihtiyacı olduğu görüldü. Hastaların aşırı kilo kaybı yüzdesi (% EWL) en düşük değerleri ortancası 92,4 , % EWL son değerleri ortancası 81,1 olarak hesaplandı. Ameliyat tiplerine göre % EWL en düşük, % EWL son değerleri ortancaları arasında anlamlı fark bulundu. Sonuç: Obezite tedavisinde cerrahi altın standart olmaya devam etmektedir. Cerrahi sonrası kilo kaybının yanı sıra metabolik sonuçlar prosedür fark etmeksizin oldukça yüz güldürücüdür. Ancak deneyimli merkezlerde düşük komplikasyon oranları ile yapılan metabolik ve bariatrik cerrahi prosedür seçimi konusunda ortak bir konsensüs hala oluşturulamamıştır. Çalışmamızda hastalara uygulanan prosedürler içerisinde Mini gastrik bypass sonuçlarının Roux-en-Y gastrik bypass ile karşılaştırılabilir olduğu, Sleeve gastrektomiye kıyasla orta ve uzun dönem klinik sonuçlarının daha iyi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Ahmet Can Sarı
Samsun Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Herediter meme kanserli hastalarda mutasyon sıklığı ve klinik/patolojik parametreler ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, meme kanseri tanısı konulan hastalarda herediter ve non-herediter meme kanseri sıklığını incelemektir. Çalışma, herediter meme kanseri tanısı almış hastalarda mutasyon sıklığının saptanmasını, bu hastalarda lokal nüks ve sağkalım oranlarının değerlendirilmesini ve elde edilen bulguların hastanemizdeki diğer verilerle karşılaştırılmasını hedeflemektedir. Ayrıca, herediter meme kanseri hastalarının genetik faktörler nedeniyle daha agresif tümör profilleri sergileyip sergilemediği de araştırılacaktır. Bu çalışma, meme kanseri yönetiminde genetik faktörlerin önemine dikkat çekmeyi ve elde edilen verileri literatürle karşılaştırarak klinik pratiğe katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Samsun Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda retrospektif olarak planlanmış ve 01.01.2015 ve 31.12.2023 tarihleri arasında meme kanseri tanısı alıp ameliyat edilen ve takip edilen toplam 538 hastanın verileri incelenmiştir. Hastaların demografik bilgileri, anamnez ve muayene bulguları hastane veri tabanından, E-nabız sisteminden ve hastalarla yapılan özel görüşmelerden elde edilmiştir. Nonparametrik iki bağımsız grup arasındaki farklılıklar için Mann-Whitney U testi, kategorik veriler için frekans dağılımları ve Ki-kare testi (Fisher'in Kesin Testi) kullanılmıştır. Sağkalım analizleri ise Kaplan-Meier yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmada herediter meme kanserli hastalarda tanı yaşı ortalama 39.8 olarak bulunmuştur, bu da non-herediter gruba göre daha erken bir tanı yaşını işaret etmektedir. Herediter hastalarda multifokalite oranı %15,4 ve triple negatif alt tip sıklığı ise %25,6 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca, herediter meme kanserli hastalarda neoadjuvan tedavi kullanımı %35,9 oranında, non-herediter hastalarda ise %17,0 olarak belirlenmiştir. Herediter meme kanserli hastalarda rekürrens oranı %5,12 ve non-herediter hastalarda ise %17,8 olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız, herediter meme kanseri hastalarının genellikle daha erken yaşta tanı aldığını ve daha agresif tümör profilleri sergilediğini göstermektedir. Genetik analiz sonucunda ise en sık rastlanan mutasyon BRCA1 olup, BRCA2, PRSS1, ATM, CHEK2 gibi diğer mutasyonlar da önemli bir oranda tespit edilmiştir. Ayrıca, herediter grupta daha yüksek oranda triple negatif alt tip ( p=0,019 ) ve neoadjuvan tedavi ( p=0,006 ) kullanımı tespit edilmiştir. Bu bulgular, herediter meme kanseri hastalarının tedavi planlamasında daha agresif yaklaşımlar gerektirdiğini göstermektedir. Ancak, herediter grupta düşük rekürrens oranı gibi bazı bulgular literatürle uyumsuzluk göstermektedir ve bu durumun daha geniş çaplı ileriki çalışmalarla incelenmesi gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Meme kanseri, Herediter meme kanseri, BRCA, Genetik analiz, Sağkalım analizi

Mustafa Safa Uyanık
Samsun Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut mezenter iskemi erken tanısında profilin 1'in rolü: Deneysel rat çalışması

Amaç: Akut mezenter iskemi (AMİ), mortalite ve morbiditesi yüksek, önemli bir acil cerrahi sorundur. Erken tanı ve uygun müdahaleler mortaliteyi azaltabilse de, erken tanıya ulaşmak genellikle güçtür. Klinikte AMİ'ye özgü bir biyobelirteç mevcut değildir. Profilin-1 (PFN-1), iskemik durumlarda arttığı gözlemlenen yeni bir biyobelirteçtir. Bu çalışmamızın amacı, PFN-1'in AMİ'nin erken tanısında kullanılıp kullanılamayacağını test etmek ve klinik çalışmalarla yol göstermektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 24 adet ortalama ağırlığı 250-300 g arasında Wistar Albino dişi ratlar kullanıldı. Her biri 6 denekten oluşan 4 grup olmak üzere toplam 24 denek kullanıldı. Birinci grup (sham) için sadece laparotomi yapılırken, diğer 3 grupta laparotomi yapılıp, süperior mezenter arter bulunup bağlandı. Batın kapatılıp takip edildi. İkinci grupta 1. saat sonunda, üçüncü grupta ise 2. saat sonunda ve dördüncü grupta 4. saat sonunda tekrar laparotomi yapıldı. İskemik veya nekrotik bağırsak ansları görüldü. Her bir rat'tan kan örnekleri (laktat, bikarbonat, pH, elektrolit düzeyleri ve PFN-1) ve patoloji için doku örnekleri alınarak ratlar sakrifiye edildi. Bulgular: Çalışmamızda araştırma grupları arasında pH (P<0,001), bikarbonat (P=0,004), laktat (P=0,047), potasyum (P=0,001), kalsiyum (P=0,004), profilin-1 (P<0,001) ve iskemi skorları (P=0,001) açısından anlamlı farklılıklar gözlemlendi. Post-hoc analiz sonuçlarına göre, PFN-1 düzeyleri kontrol grubunda dördüncü saat iskemi grubuna kıyasla anlamlı olarak düşüktü (P<0,001). Diğer gruplar arasında PFN-1 değerleri açısından anlamlı bir farklılık bulunmadı. Kontrol grubunun pH ve bikarbonat değerleri, diğer iskemi gruplarına göre anlamlı yüksek iken, potasyum ve iskemi skorları, diğer iskemi gruplarına göre anlamlı derecede daha düşük bulundu (P<0,05). Laktat değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık sınırındaydı (P=0,047). Sonuç: Bu deneysel çalışma bulguları mezenter iskemide PFN-1 düzeylerinin arttığını göstermiştir. PFN-1, AMİ erken tanısında yararlanılabilecek yeni bir parametre olup ileri klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Mezenter iskemi, Profilin-1, Laktat, biyobelirteç

Süleyman Polat
Samsun Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel meme kanseri modelinde COVİD-19 aşılarınınimmünolojik etkileri

COVID-19 salgınının kontrolü için önerilen seçeneklerden biri aşıdır. Kanser hastalarının COVID-19'dan ölme riski sıradan insanlara göre daha yüksektir dolayısıyla aşılama açısından yüksek öncelikli bir grup olarak düşünülmelidir. Bu çalışmanın temel amacı; meme kanserinde COVID -19 aşılarının etkisini incelemektir. Bu amaçla 4T1 meme kanseri BALB/c fare modeli grupları oluşturuldu. Gruplara belirli zamanlarda iki doz Sinovac- CoronaVac (SV), Pfizer-BioNTech (B) aşıları ve Serum Fizyolojik (SF) uygulandı. Ağırlık ve tümör boyutu takibi yapıldı. Belirli günlerde kan alındı ve 2019–nCov protein düzeyine bakıldı. 22. günde sakrifikasyon yapıldı. Tümör, lenf nodları ve akciğerler çıkarıldı. Akciğer, tümör dokularının yarısı ve lenf nodları Akım Sitometri analizinde CD3+ ,CD4+, CD8+, CD62L+, CD11b+, Gr1+, F4/80+ moleküllerin düzeyi incelendi. Akciğer ve tümör dokularının diğer yarısı metastaz açısından ve nekroz oranı açısından araştırıldı. Hayvan ağırlığı, tümör boyutu, nekroz oranı, akciğere metastazı ve Tümör infiltre eden miyeloid seri hücre oranlarında anlamlı fark görülmedi. ELISA testinde Sinovac- CoronaVac ikinci Pfizer-BioNTech ilk dozda yeterli düzeyde antikor oluşturdu. Lenf nodlarında CD3+ oranı kontrol gurubunda yüksek değerlendirildi CD4+ ve CD8+ oranında anlamlı fark görülmedi. Miyeloid hücre oranı aşı yapılan grupta kontrol grubu ile karşılaştırıldığında yüksek bulunsa da SF grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi. Kontrol ve SF grubu ile kıyaslandığında COVID -19 aşıları yapılan gruplarda tümör boyutu, akciğer metastazında ve immün parametrelerde anlamlı fark görülmedi. Anahtar Kelimeler: Sinovac- CoronaVac, Pfizer-BioNTech, TNBC, BALB/c

Urfan Hummatov
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel yanık modelinde, staz zonunda topikal ajanların yara iyileşmesine etkileri

Cildin termal hasara uğraması sonucunda meydana gelen yanık yarası, en dışta hiperemi, orta bölgede staz ve en iç bölgedeki koagülasyon zonlarından oluşur. Başlangıçta staz zonunda iskemi bulguları olmamasına rağmen, yanık yarası yeterli tedavi edilmediğinde staz zonunda iskemi bulgularının belirginleşmesiyle yanık yarasının derinliği artmaktadır. Bu çalışmanın amacı staz zonundaki yara iyileşmesi üzerine gümüş sülfadiazin, borik asit, düşük molekül ağırlıklı heparin ve gliseril trinitratın olası etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla her birinde 6 sıçan bulunan 4 müdahale grubu ve sham grubu oluşturuldu. Yedi gün boyunca yapılan etken maddelerin topikal uygulandığı günlük pansumanların neticesinde hayvanlar sakrifiye edilerek staz zonlarındaki yara iyileşmesi makroskopik, histolojik ve immünhistokimyasal olarak değerlendirildi. Makroskopik bulgularda istatistiki olarak anlamlı sonuç olmamakla birlikte en yüksek yara iyileşmesi sırasıyla borik asit ve gümüş sülfadiazin gruplarında bulundu. Histolojik olarak en yüksek yara iyileşmesi borik asit ve gümüş sülfadiazin gruplarında bulundu. İndirekt immünhistokimyasal değerlendirmede ise MMP9 ile boyamda gümüş sülfadiazin grubunda, VEGF ile boyamada borik asit grubunda en yüksek yara iyileşmesi görüldü. Borik asitin yara iyileşmesinde özellikle inflamasyonu baskılayarak etki ettiği göz önünde bulundurulduğunda staz zonunda ilerleyen iskemide inflamasyonun rolü olduğu ve bu iskeminin önlenmesinde borik asit ve gümüş sülfadiazinin etkili olduğu görülmüştür.

Borik asitGümüş sülfadiazinHayvan deneyleri+5
Muhammed Salih Süer
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde yapılan laparoskopik ve açık karaciğer kist hidatik hastalarının karşılaştırılması

Amaç: Bu araştırmanın amacı, karaciğer kist hidatik hastalarında uygulanan laparoskopik ve açık cerrahi yöntemlerinin klinik sonuçları arasındaki farkları ayrıntılı bir şekilde incelemektir. Gereç ve Yöntem: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde 01.09.2019 ile 10.08.2023 tarihleri arasında kliniğinizde gerçekleşen karaciğer kist hidatik nedeniyle cerrahi operasyon geçiren 117 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu evrende, belirli dahil etme ve dışlama kriterlerine uygun olarak seçilen hastalar çalışmanın örneklem grubunu oluşturmuştur. Örneklem, nüks cerrahisi olmayan, laparoskopikten açığa geçilmeyen, beraberinde kolesistektomi yapılmayan, acil rüptüre olmayan ve kisti karaciğer kaynaklı olan 18 yaş üstü hastalardan oluşmaktadır. Bu süreçte hasta dosyalarından alınan veriler, hastanın cerrahi yöntemi, ameliyat süresi, postoperatif yatış süresi, komplikasyonlar ve ağrı skoru gibi faktörleri içermektedir. Bulgular: Postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde hastaların toplam 30 (%25.64)'unda komplikasyon görülürken, 87 (%74.36)'sinde komplikasyon görülmemiştir. Ameliyat yöntemi ile ameliyat sonrası komplikasyon oluşma durumu gruplar karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamsız (p=0.370) bulunmuştur. Ameliyat yöntemi seçimi komplikasyon gelişmesinde anlamlı bir fark oluşturmamaktadır. Yapılan istatistik analizlerde ameliyat süresi laparoskopik cerrahide açık cerrahiye göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.004). Aynı şekilde laparoskopik cerrahi yaklaşım hastanede kalış süresini kısaltsa da yöntemler arasında hastane yatış süresi değerlendirildiğinde (p=0,39) ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermemektedir (p>0,05). Laparoskopik yöntemde VAS skorunun açık cerrahi tedaviye göre, bakılan her saatte daha düşük olduğu gözlenmiştir ve x ameliyat şekline göre farklı saatlerdeki VAS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (sırasıyla 1. saat p:0.044, 5. ve 10. saat p: 0.00 olup, p<0.05). Sonuç: Açık cerrahi prosedüre kıyasla laparoskopik yöntemin, daha kısa ameliyat süresi ve daha az ağrı oranları gösterdiğini saptadık. Ayrıca istatistiksel olarak anlamlı olmasa da laparoskopik yöntemle opere edilen hastaların postoperatif daha az hastanede kaldığını tespit ettik. Karaciğer kist hidatik olgularının cerrahi tedavisinde, laparoskopik teknikle cerrahi uygulamanın açık teknikle benzer komplikasyon oranlarına sahip olmasına rağmen hem ameliyat süresini kısaltması hem de postoperatif ağrı skorlarını azaltmadaki etkinliği nedeniyle tercih edilmesi gereken yöntem olduğu kanaatindeyiz. Bu verilerin prospektif ve daha büyük örneklemlerle yapılan çalışmalarla desteklenmesi verilerin genelleştirilmesi açısından uygun olacaktır. Anahtar Kelimeler: kist hidatik, karaciğer, cerrahi tedavi yöntemleri

Mehmet Kocaoğlu
Harran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total tiroidektomi yapılan hastalarda D vitamini eksikliğinin postoperatif hipokalsemi riski üzerine etkisi

Amaç: Hipokalsemi, tiroid operasyonları sonrası en çok görülen komplikasyondur. Bu çalışmanın amacı,bilateral total tiroidektomi sonrası meydana gelen hipokalsemi ile preoperatif serum D vitamini seviyeleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve yöntem : Prospektif olarak planlanan bu klinik araştırmada Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda, Haziran 2023 ile Eylül 2024 tarihleri arasında bilateral total tiroidektomi uygulanan 100 hasta çalışmaya dahil edildi.Çalışmaya;multinodüler guatr, graves, plonjan guatr ve boyun lenf nodu diseksiyonu gerektirmeyen tiroid karsinomlu hastalar dahil edildi.Hastalar preoperatif dönemdeki D vitamini seviyelerine göre 2 gruba ayrıldı. Grup 1 (n = 58) ; preoperatif 25- OH D vitamini. seviyesi≤ 20 ng/ml olan hastalardan, Grup 2 (n =42 ) ise preoperatif 25- OH D vitamini. seviyesi 20 ng/ml'nin üzerinde olan hastalardan oluşturuldu. Oluşturulan gruplar yaş, cinsiyet, preoperatif ve postoperatif düzeltilmiş serum kalsiyum, semptomatik hipokalsemi oranları ve PTH seviyelerine göre karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmada total tiroidektomi yapılan 100 hastanın preoperatif D vitamini düzeyi ve postoperatif hipokalsemi riski arasındaki ilişki incelendi. Preoperatif D vitamini düzeyi <20 ng/ml olan 58 hastanın 27'sinde ( %46.6), ≥20 ng/ml olan 42 hastanın ise 4'ünde (%9.5) semptomatik hipokalsemi gözlendi (p<0.001). XI Preoperatif D vitamini düzeyi düşük olan grupta postoperatif kalsiyum düşüşü daha belirgin saptandı (p<0.001). ROC analizinde, 16.5 ng/ml D vitamini cut-off değeri, %66.7 sensitivite ve %71.0 spesifite ile hipokalsemi riskini öngörebilecek bir sınır olarak belirlendi (p=0.001). Sonuç: Bu bulgular doğrultusunda, preoperatif D vitamini seviyelerinin düşük olduğu hastalarda, total tiroidektomi operasyonları sonrası hipokalsemi riskini azaltmak amacıyla D vitamini desteği verilmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: hipokalsemi, parathormon,paratiroid bezi,total tiroidektomi, vitamin D

Ahmet Bertan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Morbid obez hastalarda Sleeve Gastrektomi öncesi ve sonrasında pankreatik enzim yetmezliğinin fekal elastaz düzeyiyle değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı; Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) sonrası pankreas fonksiyonlarında gerçekleşen değişimleri Fekal Elastaz-1 (FE-1) testiyle tespit etmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 60 hasta dahil edildi. Hastalardan ameliyat öncesi ve sonrası altıncı ayda dışkı örnekleri alındı ve -80 °C 'de muhafaza edildi. Tüm örnekler elde edildikten sonra, FE-1 düzeyi Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. Sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Ameliyat öncesi ve sonrası değerler karşılaştırılarak LSG'nin Pankreas Ekzokrin Yetmezliği (PEY) üzerindeki etkisi incelendi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 34.2 ± 11.3 yıl idi. Ameliyat öncesi ortalama Vücut Kitle İndeksi (VKİ) 44.7 ± 5.1 kg/m² iken, ameliyat sonrası 6. ayda bu değer 31.6 ± 4.8 kg/m²'ye düştü (p < 0.001). 6. ayın sonunda ortalama % Excess Weight Loss (EWL) değeri % 72.3 ± 16.5 olarak hesaplandı. LSG öncesi 60 hastanın ortalama FE-1 değeri 202.4 ± 84.5 μg/g iken, LSG sonrası 6. ayda bu değer 256.8 ± 77.3 μg/g'a yükseldi. Bu artış, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Z = -3.1, p = 0.002). LSG öncesi 2 hastada (%3.3) ciddi PEY (0-99 μg/g), 29 hastada (%48.3) hafif PEY (100-199 μg/g) saptandı. 29 hastada (%48.3) ise PEY olmadığı tespit edildi. Ciddi PEY olan iki hastanın LSG sonrası 6. ayda FE-1 değerlerinin hafif PEY düzeyine yükseldiği ve kısmi iyileşme olduğu tespit edildi. LSG öncesi hafif PEY tespit edilen 29 hastanın (%48.3) 17'sinde (%58.6) LSG sonrası 6. ayda FE-1 düzeylerinin normal sınırlara (≥200 μg/g) yükseldiği görüldü. Ancak 12 hastada (%41.4) hafif PEY devam etti. Sonuçlar: LSG uygulanan hastalarda altıncı ayda FE-1 değerlerinde anlamlı artış ile birlikte PEY'in iyileşme gösterdiği gözlendi. Anahtar Kelimeler: Pankreatik elastaz I, gastrektomi, ekzokrin pankreas

Vedat Kaplan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koledokolitiazis nedeniyle ERCP yapılan hastalarda, ERCP sonrası erken ve geç dönem yapılan laparoskopik kolesistektomilerin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışma, koledokolitiazis tanısıyla endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP) uygulanan hastalarda kolesistektomi zamanlamasının cerrahi ve klinik sonuçlar üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda yürütülen bu prospektif klinik çalışmaya, ERCP sonrası elektif kolesistektomi uygulanan toplam 100 hasta (erken cerrahi n=50, geç cerrahi n=50) dahil edilmiştir. Demografik veriler, laboratuvar parametreleri, peroperatif bulgular ve postoperatif sonuçlar sistematik olarak kaydedilmiş; gruplar arası farklar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma grupları arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). ERCP öncesi biyokimyasal parametreler benzer bulunmakla birlikte, cerrahi öncesi dönemde aspartat amino transferaz (AST), alanin amino transferaz (ALT), total bilirubin, direkt bilirubin, gama glutamil transferaz (GGT) ve C-reaktif protein (CRP) düzeyleri erken cerrahi grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). Erken cerrahi uygulanan hastalarda ameliyat süresi daha kısa (p<0.001), drenaj miktarı daha az (p=0.007), perikolesistik yapışıklık oranı ise belirgin olarak daha düşüktü (p<0.001). Laparotomiye geçiş oranı ve safra kesesi perforasyonu gibi parametrelerde geç cerrahi grubunda yüksek oranlar izlenmişse de bu farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi (sırasıyla p=0.081, p=0.118). Hastanede kalış süresi ve dren çekilme günü açısından erken cerrahi grubunda daha avantajlı bir seyir gözlenmiş, ancak bu farklar istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Sonuç: ERCP sonrası erken dönemde uygulanan kolesistektomi, daha kısa ameliyat süresi, daha az yapışıklık, düşük drenaj miktarı gibi cerrahi açıdan avantajlar sağlamaktadır. Bu bulgular, 10 kolesistektominin ERCP sonrası erken dönemde gerçekleştirilmesinin teknik olarak daha güvenli ve uygulanabilir olduğunu göstermektedir. Cerrahi zamanlamasının optimize edilmesi, komplikasyon riskini azaltmak ve hastane kaynaklarını etkin kullanmak açısından önemli bir strateji olabilir. Anahtar Kelimeler: Koledokolitiyazis, ERCP, Laparoskopik Kolesistektomi, Cerrahi Zamanlama

Baran Yüksekyayla
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut mezenter iskemide mortalite ve morbiditeyi tahmin etmede bazı biyomarker ve immun indekslerin prediktif değeri

Amaç: Bu çalışmanın amacı,akut mezenter iskemi tanısı alan hastalarda, hastalığın erken döneminde ölçülebilen ve kolayca ulaşılabilir olan bazı biyobelirteçlerin ve tam kan sayımı parametrelerinden türetilen immün indekslerin mortalite ile majör morbiditeleri öngörmedeki prediktif değerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem:Çalışmaya hastanemiz genel cerrahi kliniğindeakut mezenter iskemi tanısı konulan ve ameliyat edilen hastalar dahil edildi.Hastalar yaşayan grup (YG) ve ex olan grup (EG) olarak iki gruba ayrıldı.Hastaların biyokimyasal kan parametreleri ve tam kan sayımı parametrelerinden türetilen ve sistemik inflamatuar yanıtın birer göstergesi olan üç farklı immün indeks (nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı ve sistemik immun-inflamasyon indeksi)değerleri hesaplandı. Mortaliteyi öngörmedeki etkileri analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 47'si kadın (%58), 34'ü erkek (%42) toplam 81 hasta dahil edildi. Bu hastaların 54'ü (%66.6) ex olurken, 27 (%33.3) hasta ise şifa ile taburcu edildi. Her iki grup arasında sodyum, kreatin, laktat ve laktat dehidrojenaz (LDH) değerleri açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılıklar mevcuttu (her biri için p<0.05). Yapılan regresyon analizlerinde laktat (p<0.001) ve LDH'ın (p=0.004) bağımsız birer öngörücü olduğu gözlendi. Gruplar arasında diğer biyokimyasal parametreler açısından bakıldığında; hemoglobin, lökosit (White blood count -WBC-), C-reaktif protein (CRP), platelet, glukoz ve albümin değerleri anlamlı farklılık göstermiyordu (her biri için p>0.05). Lökosit alt grupları (nötrofil, lenfosit, monosit, eozinofil) açısından da gruplar arasında anlamlı farklılık yoktu (her biri için p>0.05). Nötrofil/lenfosit oranı (NLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve sistemik immün-inflamasyon indeksi (SII) açısından değerlendirildiğinde de gruplar arasında anlamlı farklılık görülmedi (her biri için p>0.05). Her iki grup arasında yapılan debridman sayıları açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmasa da (p=0.86), yatış süresi YG'ta anlamlı olarak yüksekti (p=0.001) Sonuçlar:Çalışmamızda, özellikle preoperatif laktat düzeylerinin güçlü bir mortalite belirteci olduğu, LDH'nin ise daha sınırlı fakat anlamlı prognostik değer taşıdığı gösterilmiştir. Serum sodyum ve kreatinin düzeyleri sağkalım ile ilişkili bulunmakla birlikte bağımsız prediktör değeri taşımamıştır.

İsmail Bengisu
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide kanseri tanısında yeni bir prediktif faktör olarak serum laminin düzeyi

Mide kanseri, bölgemizde ve ülkemizde sık görülen malignitelerden biridir. Hastaların %50'sine yakını tanı anında, metastatik hastalığa sahip olup; bu durum küratif tedaviyi engellemektedir. Erken tanı için serumda kanser belirteci olarak kullanılabilecek biyomarkerlar gerekmektedir. Bu çalışmada, mide kanseri hastalarında laminin düzeyinin tümör evresi ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi araştırıldı. Mide kanseri grubu olarak 80 hasta ve kontrol grubu olarak 40 hasta çalışmaya alındı. Her iki gruptaki kişilerden kan örneği alındı. Alınan bu kan örneklerindeki laminin düzeyi ELISA yöntemi ile ölçüldü. Çalışmamız sonucunda mide kanseri hastaları ve sağlıklı donörler arasında ortanca laminin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı(p<0.0001). İleri seviyedeki T evresi (T3 ve T4) (p<0.001), lenf nodu metastazı (p<0.001) ve ileri TNM evresi (evre III veya IV), (p<0.001) olan hastalarda serum laminin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Yüksek preoperatif serum laminin seviyeleri metastaz varlığı ile korele idi. Serum laminin konsantrasyonu, mide kanseri yüksek riskine sahip olan kişileri tanımlamak için kullanılabilir. Bu nedenle, laminin molekülünün yeni özellikleri araştırılmalıdır ve daha çok hasta grubu ile geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Mide kanseri, Laminin.

LamininMide neoplazmlarıMide neoplazmları+3
Tolga Kalaycı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde histopatolojik sonuca etki eden faktörler

Tiroid kanserleri endokrin kanserleri içinde en sık görülen malignitelerdir. Tiroid kanserlerinin tedavisinde tiroidektomi önemli bir yer tutmaktadır. Ameliyat öncesi klinik değerlendirme, radyolojik görüntüleme, moleküler ve biyokimyasal testlere rağmen tiroid kanserlerinin bir kısmına ancak histopatolojik inceleme ile tanı konulabilmektedir. Tiroid cerrahisindeki ilerlemelere, kullanılan inovatif cerrahi enstrümanlara ve tiroid cerrahisinde uzmanlaşmış cerrahlara rağmen tiroidektomi sonrası ciddi komplikasyonlar görülebilmektedir. Bu komplikasyonları azaltmak için günümüzde, total tiroidektomiden, daha konservatif bir cerrahi yaklaşım olan hemitiroidektomi yönünde bir eğilim mevcuttur. Hemitiroidektomi sonrası hangi hastalara tamamlayıcı tiroidektomi yapılması gerektiği hususunda ise tartışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılmış 60 hasta ile aynı dönem içerisinde total tiroidektomi uygulanmış gruptan seçilen 60 ardışık hastanın(TİİAB: BETHESDA-3,4 veya 5) verileri karşılaştırıldı. Bu çalışmada; 01.01.2014-01.10.2019 tarihleri arasında kliniğimizce 1619 hastaya tiroid cerrahisi yapılmış olduğu belirlendi. Bu hastalardan 1191'ine ''Total tiroidektomi'', 321 hastaya ''Hemitiroidektomi'', 60 hastaya ise hemitiroidektomi patoloji sonucu malign olduğu için 2.cerrahi olarak ''Tamamlayıcı tiroidektomi'' uygulanmıştı. Malignite şüphesi nedeniyle ilk cerrahisinde hemitiroidektomi yapılan hastaların %83,5'inin total tiroidektomi ve onun komplikasyonlarından korunduğunu belirledik. Total tiroidektomi yapılan hastaların tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastalara göre hastanede yatış sürelerinin daha uzun olduğu görüldü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Total tiroidektomi grubunda, cerrahi patolojisi malign hastaların %17,7'sinde karşı lobda da malignite olduğu görüldü. Hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastaların %23,3'ünde maligniteye rastlandı. Tamamlayıcı tiroidektomi patoloji sonucunun benign veya malign olması durumunun postop hipokalsemi gelişme oranı üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı belirlendi. İstatistiksel anlamlı olarak, primer cerrahi sonrası 10-90.günler arasında tamamlayıcı tiroidektomi yapılmasının, 90.günden sonra yapılan cerrahiye göre daha yüksek oranda komplikasyona ve daha uzun süre hastanede yatışa neden olduğunu tespit ettik. Hemitiroidektomi yapılan hastalarda, patoloji tipinin, yaşın, tümör çapının ve serum TSH seviyesinin karşı lobda malignite görülmesi üzerine anlamlı ektisinin olmadığı görüldü. Bu çalışma ile hemitiroidektomi yapılan hastalarda karşı lobda malignite durumunu yüksek doğruluk oranıyla tahmin edecek belirteçleri araştırdık. Çalışmamız neticesinde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde malign histopatolojik sonuca etki eden faktörler olarak, erkek cinsiyet ile Papiller tiroid karsinomu(PTC) birlikteliği, 45 yaş üzerinde erkek cinsiyet, ilk cerrahi patolojide ilave risk faktörlerinin erkek cinsiyet ile birlikteliği, tamamlayıcı tiroidektominin sol tarafa uygulanması ve tiroglobulin(TG) düzeyinin 30ng/mL üzerinde olmasını tespit ettik. Yine çalışmamızın sonucunda tamamlayıcı tiroidektominin, total tiroidektomiden daha düşük komplikasyon oranına sahip olduğunu belirledik. Kesin endikasyon olmadıkça, hemitiroidektominin total tiroidektomiye tercih edilebileceğini ve hemitiroidektomi sonrası endikasyon varlığında tamamlayıcı tiroidektominin düşük morbidite ve güvenle yapılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler; Total tiroidektomi, hemitiroidektomi, tamamlayıcı tiroidektomi, zamanlama, komplikasyon.

KomplikasyonlarPostoperatif komplikasyonlarTiroid bezi+2
Ali Riza Karayıl
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bariatrik cerrahi hastalarında FTO gen polimorfizmlerinin kilo kaybı ile arasındaki ilişki

Obezite, insan sağlığını bozabilecek aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen mutltifaktöriyel bir hastalıktır. Günümüzde obezite tedavisinde bariatrik cerrahi önemli yer tutmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, genetik faktörlerin bariatrik cerrahi sonrası erken kilo kaybını etkilediğini göstermektedir. Fat Mass and Obesity-Related (FTO) geni obeziteye yatkınlık ile ilişkilendirilen ilk gen olup, FTO gen varyantlarının bariatrik cerrahi sonrası erken kilo kaybı ile ilişkili olabileceği ileri sürülmektedir. Amaç: Bu çalışma kapsamında bariatrik cerrahi geçirmiş hastalarda FTO geni rs9939609 ve rs9930506 varyantlarının hastaların ameliyat sonrası kilo vermeleriyle olan ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 104 bariatrik cerrahi geçirmiş obez birey ve 149 kontrol birey dahil edildi. Katılımcılardan ameliyat öncesi alınan örneklerin, periferik kanlarından DNA izolasyonu gerçekleştirildi. Tek nükleotid polimorfizmleri Taqman Assayler aracılığıyla gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile belirlendi. Hastaların hepsine tüp mide ameliyatı yapıldı. Bulgular: FTO geni rs9939609 A alleli taşıyıcılığının, rs9930506 GG genotipinin ve AA+GG genotip kombinasyonunun obezite gelişimine yatkınlık yarattığı saptanmıştır. FTO rs9939609 ve rs9930506 varyantları ile olguların bariatrik cerrahi sonrası kilo verme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmazken, kategorik bileşen analiz sonuçları FTO rs9939609 A alleli taşıyıcıları ile kilo verme arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, olguların bariatrik cerrahi sonrası 6. Ay kontrollerinde belirlenen düşük VKİ değerleri arasında en yaygın olarak AA+GG genotipi saptanmıştır. Kategorik bileşen analizleri sonucunda ise rs9939609 A allel taşıyıcılığı ile rs9930506 G allel taşıyıcılığına ait birleşik genotiplerin olguların cerrahi sonrası ilk ay kilo verme oranları ile ilişki olduğu ortaya konmuştur. Sonuç: Çalışma kapsamında Türkiye populasyonunda FTO geni rs9939609 ve rs9930506 varyantlarının obezite gelişimine yatkınlık yarattığı ve aynı genotiplerin kombine etkilerinin ise bariatrik cerrahi sonrası ilk ay ortalama kilo kaybı ile ilişkili olabileceği ortaya konmuştur.

Enes Şentürk
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fekal peritonitli ratlarda ozonlu su ve ozon uygulamasının intraperitoneal enfeksiyon üzerine etkisi: bir deneysel çalışma

Uçak, M. Fekal Peritonitli Ratlarda Ozonlu Su ve Ozon Uygulamasının İntraperitoneal Enfeksiyon Üzerine Etkisi: Bir Deneysel Çalışma. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Van, 2024. Fekal peritonit, gastrointestinal sistem perforasyonları sonucu geliĢen ciddi bir enfeksiyon türüdür ve yüksek mortalite oranına sahiptir. Ozon tedavisi, antimikrobiyal, antienflamatuar ve antioksidan etkileri nedeniyle enfeksiyonların tedavisinde yardımcı bir tedavi yöntemi olarak araĢtırılmaktadır. Bu çalıĢmanın amacı, fekal peritonit oluĢturulan ratlarda ozonlu su ve ozon uygulamasının intraperitoneal enfeksiyon tedavisi üzerine etkisini araĢtırmaktır. ÇalıĢmada 40 adet Wistar albino rat kullanılmıĢ ve kontrol, antibiyotik, antibiyotik+ozonlu su, ozonlu su ve ozon olmak üzere 5 grup oluĢturuldu. Fekal peritonit, çekal içerik enjeksiyonu ile oluĢturuldu. Gruplara özgü tedaviler 7 gün boyunca uygulandı. Deney süresince ratlar gözlemlendi, 24. saatte ve 7. günde kan ve peritoneal örnekler alınarak hematolojik, mikrobiyolojik ve histopatolojik analizler yapıldı. Analiz sonucunda elde edilen verilerle Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis H Testi ve Pearson Ki-kare testi gerçekleĢtirildi. Hematolojik bulgulara göre, ozonlu su grubunda MCH değeri antibiyotik ve ozon gruplarından anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Antibiyotik grubunda MCHC değeri diğer tüm gruplardan anlamlı olarak daha düĢük saptandı. Ozon grubunda lenfosit sayısı ozonlu su ve antibiyotik gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Mikrobiyolojik bulgularda gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Histopatolojik bulgulara göre kontrol grubunda enflamasyon skorları tedavi gruplarından anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, ozon ve ozonlu su tedavilerinin peritonit modelinde olumlu etkileri olduğu gösterildi. Ozon tedavisi immün sistemi uyararak ve enflamasyonu azaltarak, ozonlu su ise eritrosit fonksiyonlarını destekleyerek enfeksiyona karĢı koruyucu etki gösterebilir. Gelecek çalıĢmalarda daha geniĢ örneklemlerle, daha uzun tedavi protokolleriyle ve daha kapsamlı enfeksiyon göstergeleriyle ozon ve ozonlu su tedavilerinin etkinliğinin araĢtırılması faydalı olacaktır.

Müjdat Uçak
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sleeve gastrektomi sonrası komplikasyon olarak ortaya çıkabilecek kaçakların pilora botilinum enjeksiyonu sonrası tedavisi: Bir sıçan çalışması

Obezite mortalite ve morbiteyi artıran, gittikçe artan, sağlık maliyetlerini yükselten küresel sigara ve savaşlardan sonra ülke ekonomisi üzerinede olumsuz etkileri olan bir sorun haline gelmiştir. 10. Yüzyılda bir sağlık sorunu olarak görülmeye başlansa da ancak 19.yy. da hastalık olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Tüm dünyada hekimler obezite ve metabolik hastalıkları engellemeye ve tedavi etmeye yönelik metodlar geliştirselerde bu küresel salgın hızla büyümektedir. 1952 yılında başlayan açık cerrahi uygulamalar zamanla gelişmiş yerini Minimal Invazif tekniklere bırakmış ve gelişmeye devam etmektedir. Dünya sağlık örgütü (DSÖ) verilerine göre, 2022 yılında erişkinlerin %16'ü obez ve %43'u aşırı kiloludur. Görülme sıklığı hem yetişkinlerde hemde çocuk ve ergenlerde giderek artmaktadır.(1) Obezite, koroner kalp hastalığı serebrovasküler hastalık, ateroskleroz ve bazı kanserler (kolorektal, meme vd), hipertansiyon, hiperlipidemi, diabetes mellitus, safra kesesi hastalığı, serebrovasküler hastalık, gastroözefagial reflü hastalığı, depresyon, polikistik over hastalığı, uyku apne sendromu, infertilite ve osteoporoz gibi birçok hastalığa neden olmaktadır. Sonuçta, obezite yaşam süresini kısaltan, hastalıklara ait mortalite ve morbiditeyi arttıran önemli patolojilerden birisidir.(2) Önlenebilir mortalitenin, sigaradan sonra ikinci nedeni obezitedir.(3) Amaç: Tüm dünyada halk sağlığı olarak kabul edilen ve sürekli olarak artmaya devam eden bir halk sağlığı sorunu olması nedeniyle obezite ile mücadele teknikleri sürekli olarak güncelliğini korumaktadır. Obeziteyle mücadelede tedavi algoritmaları oluşturulmuştur. Tedavisinin multidisipliner olması, fiziksel aktivitenin ve psikolojik desteğin artırılması, diyet düzenlenmesi ve medikal tedavi öncelikli olarak önerilse de, bu yöntemlerin çoğunlukla yetersiz kalması cerrahi tedavinin kılavuzlarda ilk sıradaki ve en etkili yöntem olarak kabul edilmesine neden olmuştur. Bu büyüyen problemin çözümünde en kalıcı tedaviyi sağlayan bariatrik cerrahi yöntemler daha sık yapılmaya başlanmış ve muhtemelen önümüzdeki yıllarda daha da sık yapılacaktır. Cerrahide ki bu artış doğal olarak cerrahi komplikasyonlarda da artışa neden olacaktır. Bu proje işte bu komplikasyonların en ölümcül komplikasyonu olan anastomoz kaçaklarının tedavisi üzerine odaklanmıştır. x Materyal ve metod: Çalışma için her biri 10 erkek winstar albino rattan oluşan toplam 30 rat kullanıldı Ratlar rastgele 3 gruba (n=10) ayrıldı. Grup 1 (n:10): Kontrol grubu. Bu grupta yer alan ratlara sadece standart cerrahi protokol ile sleeve gastrektomi yapıldı ve kontrol grubu olarak belirlendi. Grup 2 (n:10): Cerrahi grubu. Bu grupta ratlara standart cerrahi protokol ile sleeve gastrektomi yapıldı ve anastomoz hattında kaçak oluşturuldu. Grup 3 (n:10): Cerrahi sonrası botilinum verilecek grup. Bu gruptaki ratlara grup 2 deki işlemlere ek olarak pilora botilinum toksini uygulandı. Standart cerrahi işlem: Ratların mideleri bulunduktan sonra mide hacminin yaklaşık %50'si rezeke edildi. Kaçak için mide proksimal kesimde yaklaşık 1 mm ebatlı standart kaçak yapıldı. Botulinium A toksini uygulanması; Botoks+kaçak grubunda ki deneklerin pilorları bulundu ve her dört kadrana 2 İ/U olmak üzere toplam 8 ünite Botulinium A toksini uyguland Bu üç grup uygulamalar tamamlandıktan sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde 14 gün takip edildi. Ratların ölüm günleri kaydedildi ve postop 14. Gün tam iyleşme olarak kabul edildi. 14 günden erken ölen ratlar açılarak batın içi yapışıklıklar açısından değerlendirildi. Postop 14. gün Ratlar sacrifiye edilmeden önce gavaj yöntemi ile mide metilen mavisi ile şişirildi ardından tüm ratlar yüksek doz anestezik ajan verilerek sacrifiye edildi. Erken ölen ratlara yapıldığı gibi sacrifiye edilen ratlarda açılarak metilen mavisi kaçağı olup olmadığı ve batın içi yapışıklıklar açısından değerlendirildi. 14 günü tamamlayan hiçbir denekte metilen mavisi ekstravazasonu görülmedi Bulgular: "Tanı gruplarının", sağkalım süresi üzerine istatistik olarak anlamlı bir etkisi gözlenmemiştir (p>0,05). Buna göre; "Sleeve yapılan" grupta deneklerin ortalama sağkalım süresi (11,5 gün), "Kaçak gruptaki" deneklerin (5,1 gün), "Botok- Kaçak" grubunda (8.1 gün) olarak belirlenmiştir. Ancak bu fark anlamlı kabul edilmemiştir. Genel Sağkalıma bakıldığında ise ortalama sağkalım süresi 8,2 gün olduğu görülmüştür. Sonuç: Botoks kaçak tedavisinde olumlu etkilerinin olmasına rağmen tek başına tedavi xi yöntemi olarak kullanılması için yeterli etkide olmadığını saptadık. Botoks; primer onarımlar, endoskopik tedavi yöntemleri veya sadece pigtail ile takibi planlanan minimal sızıntılarda kombine tedavi yöntemi olarak kullanılmasının tedavinin başarı oranını artıracaktır. Ancak bulgularımız bir rat çalışmasından elde edildiğinden doğrudan doğruya klinik olarak yorumlanmasının doğru olmadığını bu sonuçların klinik çalışmalarla da desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Enjeksiyonlar
Faruk Dündar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus ve mide cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonların comprehensıve complıcatıon ındex ve calveın – dındo ölçeklerine göre değerlendirilmesi ve bu ölçeklerin mide ve özofagus cerrahisinde mortalite öngörüsündeki etkisinin incelenmesi

Yemek borusu ve mide kanseri cerrahileri, majör cerrahi komplikasyon riski ile ilişkilidir. Clavien – Dindo Classification (CDC) ölçeği ve birden fazla parametreyi esas alan sonradan tanımlanan Comprehensive Complication Index (CCI) ölçeği ameliyat sonrası komplikasyonların değerlendirilmesinde kullanılan yöntemlerdir. Bu prospektif yüksek volümlü tek merkezdeki çalışmanın amacı, mide kanseri ve yemek borusu kanseri ameliyatları geçiren hastalarda postoperatif sonuçları ölçmede CCI ve CDC ölçeklerinin etkinliğini değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Hastalar ve Yöntemler: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında 2022 ile 2024 yılları arasında özofagus ve mide kanseri ameliyatı geçiren hastalar çalışmaya dahil edildi. Multidisipliner bir kurulda değerlendirilen ve TNM evrelemesi sonrası cerrahi yapılan hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, ek hastalık bilgileri) ve ameliyat tarihleri, ameliyat tipleri, ameliyat süreleri, hastanede kalış süreleri ve komplikasyonlar kayıt altına alındı. Ameliyat sonrası 0. Günden başlayarak taburculuk sonrası ilk 1 ay içinde poliklinik kontrollerinde saptanan komplikasyonları hem cerrahi yönteme hem de sonuçlara kör olan bağımsız bir klinisyen tarafından kayıt altın alındı. İstatistiksel analiz χ² chi-square testi ve Kruskal-Wallis testi kullanılarak yapıldı. Normal dağılım Kolmogorov–Smirnov testi kullanılarak hesaplandı. Gruplar nonparametrik Mann–Whitney U testi kullanılarak karşılaştırıldı. Kaydedilen komplikasyonlar CCI'e göre komplikasyon tanımları yapıldı ve her komplikasyon skoru CCI ve CDC indeksleri kullanılarak değerlendirilip kayıt altına alındı. İstatistiksel analiz IBM SPSS Statistics V22.0'da yapıldı. p\0.05 iki taraflı istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 139' u erkek, 103 'ü kadın olmak üzere toplamda 242 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil olunan hastaların ortalama yaşı 64,0±9,7 şeklinde hesaplandı. Tümör, lokalizasyon olarak 95'i özofagusta, 98'i mide kardiyada, 47'si distal gastrikte, 2'si ise gist TM lokalize idi. Operasyon olarak hastalara distal subtotal gastrektomi, özofajektomi, total gastrektomi ya da wedge rezeksiyon yapıldı. Hastalarımızın 174'ünde herhangi bir komplikasyon yaşanmazken; 39 hastamızda 1 adet, 14 hastamızda 2 adet, 11 hastamızda 11 adet, 3 hastamızda 4 adet, 1 hastamızda ise 7 adet komplikasyon olmak üzere toplamda 68 hastamızda komplikasyon gözlemlendi. 15 hastamız ex oldu. En çok gözlenen komplikasyonlar kardiyopulmoner sistem ile ilişkili idi. Komplikasyon gelişen hastaların en yüksek Clavien Dindo Classification oranları %17,6 (n=12) Grade I, %32,4 (n=22) Grade II, %25 (n=17) Grade IIIa, %1,5 (n=1) Grade IIIb, %2,9 (n=2) Grade IVa, %20,6 (n=14) Grade V'di. Komplikasyon 2 gelişen hastaların CCI ortalaması 41,1±33,6 minumum 9, maksimum 100, ortanca 26,2'ydi. CCI düzeyleri hastaların %17,6 (n=12) 0-10, %39,7 (n=27) 20-29, %8,8 (n=6) 30-39, %7,4 (n=5) 40 49, %4,4 (n=3) 50-60 aralığında, %22,1 (n=15) 100'dü. Komplikasyon saptanan hastaların en yüksek Clavien–Dindo Classification Grade'i ile CCI düzeyi arasında mükemmel düzeyde pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p˂0,001). Tümör lokalizayonlarında komplikasyon oranlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,022). Özofagus ve kardiya lokalizasyonlarında komlikasyon oranı yüksek, dıstal gastrik olanlarda düşüktü. Tümör lokalizayonlarında exitus oranlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,325). Tümör lokalizayonlarında en yüksek Clavien–Dindo Classification oranlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,323). Exitus olan hastaların 1'i (%6,7) Grade IIIa 14'ü Grade V'di. Exitus olan hastaların Grade V oranı yaşayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Tümör lokalizayonlarında CCI düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,555). Exitus olan hastaların hepsinin CCI düzeyi 100 dü. Exitus olan hastaların CCI düzeyi yaşayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p˂0,001). Sonuç: Mide ve özofagus kanseri hem dünyada hem de ülkemizde önemli bir sağlık sorunudur. Tanı ve tedavi süreci boyunca hasta yönetimi önemlidir. Mide ve özofagus kanserlerinin tedavisinde cerrahi en önemli basamaklardan biridir. Cerrahi tedavi ve sonrasında gelişen komplikasyonlar kayıt altına alınmalı. Kollektif çalışma ile elde edilen veriler kılavuzluğunda güncellemeler yapılmalıdır. Mide ve özogafagus kanseri operasyonu sonrası gelişen komplikasyonları irdelediğimiz, gelişen komplikasyonları sınıflandırıp mortaliteyi öngörmeye çalıştığımız bu çalışmada CDC ve CCI ölçekleri kullanıldı. CDC ve CCI ölçeklerinin mortaliteyi ön görmede başarılı oldukları ve kendi içerisinde de tutarlı oldukları tespit edilmiştir. CCI tüm komplikasyonların genel büyüklüğünü ölçtüğünden, CCI'nin sürekli izlenmesi cerrahi performansı yansıtabilir ve cerraha geri bildirim sağlayabilir. CCI'nin sürekli zaman dizilimi kaydı, bir grup cerrahın cerrahi performansını izlemek için bir referans sağlayabilir.

Serhat Güneş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mideye özgü biyobelirteçler (gastropanel) ile mide kanseri insidansının yüksek olduğu van ve çevresindeki illerde mide kanseri gelişme riskini öngörme ve mide kanserinin erken teşhisi

Mide kanseri genellikle ileri evrelerde tanı alan ve mortalitesi oldukça yüksek olan bir kanser türüdür. Erken tanı mide kanserinin mortalitesini önemli ölçüde azaltmaktadır. Bu çalışmada mide kanseri insidansının yüksek olduğu Van ve çevresindeki illerde Gastropanel biyobelirteçlerinin, mide kanseri gelişme riskini öngörmedeki ve erken teşhis koymadaki etkinliğini araştırmaktır. Çalışmada, mide kanseri riski taşıyan bireylerin erken dönemde tespit edilmesine yönelik Pepsinojen A(1),Pepsinojen C(2), Pepsinojen A(1)/C(2) oranı, H. pylori IgG, H. pylori IgA ve Gastrin-17 gibi biyobelirteçlerin rolü incelenmektedir. Hastalar ve Yöntemler: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Genel Cerrahi Polikliniği'nde üst gis semptomları olan yaşları 18-99 arasında değişen toplam 88 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu çalışma kapsamında üst gis semptomu olan hastalardan onam alınıp vaka grubu içine dahil edildi. Hastaların endoskopisi yapılıp eş zamanlı olarak 1 tüp biyokimya kanı alınıp santrifüj edildikten sonra plazma -80 derecede saklandı. Patoloji raporu sonucuna göre 41 hasta malign, 47 hasta ise benign grup olarak değerlendirilmiştir. Demografik özellikler (yaş,cinsiyet), patolojik sonuçlar ve mideye özgü biyobelirteçler (H. pylori IgG, H. pylori IgA, Gastrin-17, Pepsinojen A(1), Pepsinojen C(2), Pepsinojen A(1)/C(2) oranı) arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Veriler SPSS 15.0 for Windows programında analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler, Ki Kare testi, Mann Whitney U testi, çok değişkenli lojistik regresyon analizi ve ROC Curve analizi kullanılmıştır. Kesim değeri belirlemesi ve doğru sınıflandırma oranları belirlenmiştir. Bulgular : Çalışmaya 44 kadın 44 erkek olmak üzere toplam 88 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 47' si benign patoloji , 41'i malign patolojiye sahip idi. Malign hastaların ortalama yaşı 65,4±10,0, benign hastaların ortalama yaşı 43,7±15,7 olarak hesplandı. Malign hastaların yaş ortalaması, erkek cinsiyet oranı benign hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (her ikisi için p˂0,001). Patolojik değerlendirmeye göre Malign grup hastalarının çoğunluğunu adenokarsinom (97,6%) oluştururken, benign grup hastalarının çoğunluğu hafif kronik gastrit (68,1%) tanısı almıştır. Gastropanel biyobelirteç sonuçlarına göre; Pepsinojen C(2) düzeyi, malign grup hastalarında anlamlı derecede yüksek bulunmuşken (p˂0,001), Pepsinojen A(1)/C(2) oranı malign grupta daha düşük olmuştur (p˂0,001). H. pylori IgG ve H. pylori IgA seviyeleri her iki grupta da benzer bulunmuş, ancak Gastrin-17 düzeyleri malign grupta daha yüksek olmuştur. Çok değişkenli lojistik regresyon analizine göre yaş ve Pepsinojen C(2) düzeyi, maligniteyi öngörmede anlamlı faktörler olarak belirlenmiştir (p˂0,001 ve p=0,006). Bu sonuç, yaşın ve Pepsinojen C(2)'nin, mide kanseri riskinin belirlenmesinde önemli rol oynadığını göstermektedir.ROC Curve analizlerine göre; Pepsinojen C(2) için AUC değeri 0,761 (p<0,0001) olarak bulunmuş ve kesim değeri 465,4 olarak belirlenmiştir. Bu biyobelirteç, yüksek sensitiflik (68,29) ve spesifite (87,23) ile mide kanseri riskinin öngörülmesinde güçlü bir araçtır. Pepsinojen A(1)/C(2) oranı için AUC değeri 0,705 (p=0,0013) olarak bulunmuş ve kesim değeri 0,23 olarak saptanmıştır. Sensitivite (70,73) ve spesifite (80,85) oranları da oldukça yüksektir. Benign grup hastalarında H. pylori pozitif olan hastaların Pepsinojen A(1) düzeyleri negatif olanlara göre anlamlı derecede düşüktü (p=0,010). İntestinal metaplazi olan ve olmayan hastaların biyobelirteç sonuçlarında ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Benign grup için Pepsinojen A(1): ROC Curve analizi ile Pepsinojen A(1), H. pylori tanısını öngörmede %85 sensitivite ve %71,43 spesifite ile ≤103,5 kesim değeriyle anlamlı bir biyobelirteç olarak belirlenmiştir. Bu sonuçlar, Pepsinojen A(1)'in benign hastalarda H. pylori enfeksiyonunu tespit etmede potansiyel bir belirteç olduğunu göstermektedir. Sonuç: Çalışma, Gastropanel biyobelirteçlerinin, özellikle Pepsinojen C(2) düzeyinin, mide kanseri riskini öngörmede önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Ayrıca, Pepsinojen A(1)/C(2) oranı ve H. pylori IgG, H. pylori IgA biyobelirteçlerinin erken teşhis stratejilerinde kullanımı önemlidir. Gastrin-17 ve Pepsinojen A(1) gibi biyobelirteçler ise, klinik uygulamalarda daha fazla araştırılmalıdır. Bu bulgular, Gastropanel biyobelirteçlerinin, özellikle yüksek riskli hastaların erken teşhisinde kullanılabilirliğini artıracak şekilde yönlendirebilir.

Recep Güleç
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yağlı karaciğer modelinde soğuk iskeminin AMPK regülasyonu üzerine etkileri

Yağlı karaciğer nakli yapıldığında, primer disfonksiyon ve rejeksiyon problemlerinin daha sık görüldüğü gözlemlenmiştir. AMP-activated protein kinaz(AMPK)'ın iskemi sırasında organ koruyucu fonksiyonları mevcuttur. Metformin AMPK'nın hepatositlerde aktiflenmesinde görevi olan bir ilaçtır. Bu çalışmada, metforminli ve metforminsiz farelerin yağlı ve normal karaciğer dokularında, değişik iskemi sürelerindeki AMPK proteininin değişimi ve regülasyonu değerlendirilmiştir. 109 adet, 7 haftalık C7BL56 cinsi fare; randomize olarak yağlı metforminli, yağsız metforminli, yağlı metforminsiz, yağsız metforminsiz olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yağlı karaciğer modeli oluşturmak için karbonhidrat temelli özel bir diyet 10 hafta boyunca fareler üzerinde uygulandı. Metforminli farelerin diyetine son 4 haftada 0,2 mg/kg metformin, oral gavaj yoluyla eklendi. 10 haftanın sonunda tüm farelere total hepatektomi yapıldı ve çıkartılan dokular UW solüsyon içinde 0-6-12-24 saat boyunca bekletildi. İskemi süreleri tamamlandıktan sonra makrosteatoz yüzdelerini, fibrozisi, inflamasyonu, vakuoler değişikliği, nekroz miktarını hesaplamak için histopatolojik değerlendirme yapıldı. P-AMPK ve AMPK ifadelerini hesaplamak için Western Blot kullanıldı. Karşılaştırma tanımlayıcı istatistikler vasıtasıyla yapıldı. Yağlanmanın metforminle birlikte azaltıldığı istatistiksel olarak gösterildi (%68 ± 24 e karşı %47 ±25 p <0,001). Yağlı gruplarda yağsız gruplara göre daha yoğun nekroinflamatuar odak ve perisantral inflamasyon mevcuttu. Her iki bulgunun metforminle azaltıldığı anlaşıldı. Tüm metforminli gruplarda nekroz bulgusu belirgin şekilde daha az mevcuttu. (%7,4 e karşı %43,5; p <0,001). Yağlı karaciğerde yağsızlara göre daha düşük ve daha geç AMPK yanıtının olduğu, bu farklılığın metforminle giderildiği gösterildi. AMPK karaciğerin iskemi yanıtında önemli bir rol oynamaktadır ve metformin ile yağlı karaciğerin iskemiye karşı direncinin ve nakil başarısının arttırılabilmesi mümkündür.

KaraciğerKaraciğer hastalıklarıKaraciğer nakli+4
Mustafa Oruç
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda unilateral mastektomi sonrası vücut postürünün değerlendirilmesi: Retrospektif tek merkezli çalışma

Amaç: Uygulanan her meme cerrahisi sonrası komplikasyon gelişme riski bulunmaktadır. Unilateral mastektomili hastalar, mastektomi sonrası oluşan ağırlık kaybını telafi etmek için karşı tarafta omuz yükseltme duruşu sergiler. Bunun sonucunda gelişen postür değişikliği bu komplikasyonlardan biri olarak düşünülmektedir. Bu postür değişikliği uzun vadede omurga hizalamasını etkileyebilmekte olup omurgada skolyoza yol açan ciddi deformitelere neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı tek taraflı mastektominin, postüral değişim üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç-yöntem: Bu çalışma retrospektif bir çalışma olup, 2 Ocak 2020-30 Eylül 2024 yılları arasında Ordu Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi ve meme polikliniğinde meme kanseri tanısı alan hastalardan; histopatolojik olarak kanıtlanmış meme kanseri nedeni ile tek taraflı basit mastektomi ve modifiye radikal mastektomi yapılan hastalar, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası dönemde pozitron emisyon tomografisi (PET-BT) görüntülemesi olan hastalar, operasyon sonrası 12 ay ve üzeri geçmiş olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların rutin Cobb açıları mastektomiden önce ve mastektomiden 12 ay sonra çekilen PET-BT'deki vertebra görüntüleri kullanılarak ölçülmüştür. Ölçülen açı değeri 10° ve üzeri olanlar skolyoz olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda unilateral mastektomi operasyonu uygulanmış 29 hasta incelenmiştir. Bu hastaların 11'ine sağ taraf 18'ine sol taraf mastektomi uygulanmıştır. Hastaların %51.8'inde (n=15) vertebral açı sağ, %37.9'unda (n=11) sol, %10.3'ünde (n=3) nötr olduğu belirlenmiştir. Hastaların %27.6'sında (n=8) eğim tarafı ipsilateral, %62.1'inde (n=18) kontrlateral, %10.3'ünde (n=3) nötrdür. Hastaların 5'inin postop Cobb açı değerlerinin preop Cobb açı değerine göre azaldığı, 21'inin postop Cobb açı değerlerinin preop Cobb açı değerine göre arttığı, 3'nün ise eşit olduğu görülmüştür. Hastaların preop Cobb açı ve postop Cobb açı değerlerinin karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir (z=3.353, p=0.001). Hastaların preop Cobb açı ortalaması 7.16±7.05, postop Cobb açı ortalaması 9.03±6.23 olarak saptanmıştır. Eğim tarafına göre hastaların eğim açı farkı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir ( =9.505, p=0.009). Eğim tarafı kontrlateral olan hastalarda eğim açı farkı daha fazla bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma, unilateral mastektomi sonrası Cobb açısında meydana gelen artışın, omurga hizasında uzun vadeli değişikliklere yol açabileceğini göstermektedir. Cobb açısının izlenmesi ve erken dönemde fiziksel rehabilitasyonun başlatılması, bu değişikliklerin önlenmesi için önemlidir.

Yasemin Dönmez Yurtsever
Ordu University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yapay zeka ve makine öğrenimi ile pankreas tümörlerinin saptanması

Giriş: Pankreas kanserleri, klinik belirtileri geç izlenmesi ve tarama testlerinden yoksun olmaları nedeniyle kötü prognozlu tümörlerdir. Yapay zeka teknolojileri, büyük veri setlerinin incelenmesi alanında çığır açmaktadır. Hızlı bölgesel evrişimsel sinir ağları, görüntü tanıma algoritmaları arasında obje tanıma alanında yüksek doğruluk, senstivite ve spesifite skorlarıyla dikkat çekmektedir. Amaç: Çalışmamızda, merkezimizde kaydedilmiş pankreatik tümörlü hastaların bilgisayarlı tomografi görüntüleri, yapay zeka modeline eğitilerek pankreas tümörlerinin erken tanısının koyulması; doktora ulaşımın zor olduğu bölgelerde sürecin otomatize edilip uzmanların iş yükünü hafifletmeleri ve mevcut sağlık sistemine olan yükü azaltmayı amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereçler: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2016-2024 yılları arasında patolojileri pankreas tümörüyle uyumlu 350, pankreas görüntülemeleri sağlıklı 360, toplam 710 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Faster rCNN (Hızlı Bölgesel Evrişimsel Sinir Ağları) derin öğrenme aracı kullanılarak etiketlenmiş Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri, denetimli öğrenme ile yapay zeka modeli oluşturulmuştur. Bulgular: Modelimiz, test setinde kullanılan görüntülemelerinde ve patolojilerinde pankreatik tümörü pozitif 50 hastanın 48'inde tümörü lokalize edip tanıyabilmiş, 200 sağlıklı pankreas rapor edilen bireyin 197'sini sağlıklı olarak kategorize etmiştir. Modelin doğruluğu %98,4, duyarlılığı %98 ve özgüllük %98,5 olarak ölçülmüştür. Pozitif olasılık oranı 65,33, negatif olasılık oranı 0,02 bulunmuştur. Modelin F1 skoru %95,04 olarak hesaplanmıştır. Test setinde, pankreatik tümörü öngören sınıflandırma CNN pozitif OO ile pozitif ilişkili bulunmuştur. (P = 0,04). Eğri altında kalan alan 0.998 hesaplanmıştır. Sonuç: Model, Bilgisayarlı Tomografi görüntü taramalarındaki pankreatik tümörleri tespit etmede yüksek doğruluk, duyarlılık ve özgüllük göstermiştir. Yüksek Dice Skoru, F1 skoru, EAA metrikleri, geliştirdiğimiz modelin şüphesiz yararlılığının göstergesidir.

Güneş Oral
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide kanseri tanılı hastalarda prognostik nütrisyonel indeks ile tümörün lenfovasküler ve perinöral invazyonu arasındaki ilişki ve genel sağkalım üzerine etkisi

Amaç: Gastrik kanser (GK) genellikle ileri evrede teşhis edilir ve kötü bir prognozla seyreder. Lenf nodu metastazları prognozu olumsuz etkileyen ve GK'nin klinik yönetimini belirleyen temel bir faktördür. Prognostik Nütrisyonel İndeks (PNİ), GK için bir prognostik gösterge olarak kullanılmıştır. Düşük PNİ değeri, lenfovasküler invazyon(LVI) ve perinöral invazyon(PeNI) birçok malignite için kötü prognozun habercisi olarak belirlenmiştir. Biz bu tez çalışmamızda PNİ ile LVI/PeNI'nin GK hastalarının sağkalım sonuçları ile ilişkili olduğunu hipotez ettik ve küratif gastrektomi geçiren GK'li hastalarda PNİ ile LVI/PeNI'nin arasındaki ilişkiyi, prognostik önemini ve genel sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Ağustos 2016-Şubat 2023 yılları arasında 18 yaş üzerinde, mide adenokarsinom tanısı almış,T1-T4, N0-N3 mide kanseri olan, neoadjuvan tedavi almamış, uzak organ metastazı ve/veya peritoneal sitolojisi negatif olan, ikinci primer kanser tanısı almamış, patoloji sonucunda en az 16 lenf nodu eksize edilen ve elektif cerrahi operasyon yapılan hastalar dahil edildi. PNI hesaplaması preoperatif 10 × serum albumin konsantrasyonu (g/dL) + 0.005 × lenfosit sayısı (sayı/mm3) formülü kullanılarak gerçekleştirildi. Çalışmada prognostik nütrisyonel indeks (PNİ) cutoff değeri 39,8 olarak alındı, PNI<39,8 orta ila ciddi malnütrisyon olarak tanımlandı. Hastalar PNI-düşük (PNI<39,8) ve PNI-yüksek (PNI≥39,8) olarak gruplandırıldı. Bulgular: Çalışmaya yaşları 23-90 arasında değişen 270 hasta alınmıştır. Ortalama yaş 61,45±12,27 ,olguların 186'sı (% 68,89 ) erkek, 84'ü (% 31,11) kadın olarak saptandı. PNİ ortalaması 39,8±6,35 olarak hesaplandı.Perinöral invazyonu 232 (% 85,93) ve LVİ 248(% 91,85) olguda pozitif olarak saptandı.Ortalama tümör çapı 6,84±4,39 cm ve bölgesel lenf nodu sayısı ise 28,40±11,83 olarak bulundu. Bölgesel lenf nodu tutulumu 188 (% 74,44) olguda mevcuttu. İnvazyon derinliği açısından incelendiğinde 33(% 12,22) olguda T1, 17(% 6,30) olguda T2, 41(% 15,19) olguda T3 ve 179(% 66,30) olguda T4 tümör saptandı. N durumu olarak değerlendirildiğinde 69 (% 25,56) olguda N0, 32 (% 11,85) olguda N1, 52(% 19,26) olguda N2 ve 117(% 43,33) olguda ise N3 tutulum saptandı. PNI<39,8 olan hastalarda ex olanların PNI değeri sağ olanlara göre daha düşük olduğu ve PNI>39,8 olan hastalarda perinöral invazyon olmayan hastalarda daha iyi bir sağkalım olduğu görüldü. PNI>39,8 olan hastalarda perinöral invazyon varlığı mortalite riskini 2,088 birim artırmakta iken, PNI>39,8 olan hastalarda LVİ negatif hastalarda daha iyi bir sağkalım olduğu görülmüştür PNI>39,8 olan hastalarda LVİ varlığı mortalite riskini 3,171 birim artırdığı saptandı. Beş yıllık takip süresinde 166 (% 61,48) olguda mortalite gelişti. Beş yıllık genel sağkalım 31,02±21,73 ay olduğu görüldü. Sonuç: GK'li olgularda PNI, LVI ve PeNI postoperatif hastalarda genel sağkalım için bağımsız birer prognostik faktörlerdir. Bu hastalarda PNI skoru düşüklüğü başlı başına kötü prognostik faktör iken, yüksek PNİ skorlu olgularda pozitif LVI ve PeNI tutulumunun sağkalıma negatif yönde etki ettiğini ve düşük PNI'li olgularda PeNİ, LVİ oranlarının yüksek PNI'lı olgulara göre daha yüksek olduğunu ve bunun da mortalite üzerinde etkili olduğunu saptadık.

Pırıltı Özcan
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil laparotomi yapılan hastalarda preoperatif psoas kası indeksi ve serum parametreleri kullanılarak nütrisyonel durumun değerlendirilmesi ve postoperatif mortalite/morbidite üzerindeki etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Acil laparotomiler, cerrahi kliniklerde sıkça uygulanan ve yüksek mortalite ile morbidite oranlarına sahip operasyonlardır. Sarkopeninin cerrahi hastalarda kötü prognozla ilişkili olduğu kanıtlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, acil laparotomi uygulanacak hastalarda preoperatif batın tomografisi kullanarak İskeletsel Kas İndeksi, Psoas Kas İndeksi ve serum parametreleri ile beslenme durumunu değerlendirmek ve bunun postoperatif mortalite ve morbidite üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Yöntem ve Gereçler: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2022-2023 tarihleri arasında travma dışı nedenlere bağlı acil laparotomi yapılmış olan erişkin yaş grubundaki hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sarkopeni durumları, preoperatif batın görüntülemelerinden iskeletsel kas indeksi ve psoas kas indeksi hesaplanarak değerlendirilmiştir. Beslenme durumları ise preoperatif kan tetkiklerinden Prognostik Nütrisyonel İndeks hesaplanarak belirlenmiştir. Postoperatif süreçte hastalar takip edilmiş, morbidite ve mortalite olayları kaydedilmiş ve yapılan ölçümlerin postoperatif morbidite ve mortalite ile ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: Yapılan korelasyon analizinde, düşük İskeletsel Kas İndeksi değeri ile mortalite (OR=2,794, p=0,0023) ve postoperatif sepsis (OR=4,790, p=0,008) arasında; düşük Psoas Kası İndeksi değeri ile mortalite (OR=3,661, p=0,004), postoperatif sepsis (OR=8,593, p=0,001), re-operasyon (OR=4,011, p=0,0016) ve renal yetmezlik (OR=3,677, p=0,037) arasında; ve düşük Prognostik Nütrisyonel İndeks değeri ile mortalite (OR=5,502, p<0,0001), postoperatif sepsis (OR=3,401, p=0,038), cerrahi alan enfeksiyonu (OR=3,309, p=0,039) ve re-operasyon (OR=3,971, p=0,008) arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Sonuçlar: Acil laparotomilerde preoperatif sarkopeni ve beslenme durumunun değerlendirilmesi, postoperatif mortalite ve morbidite riskini tahmin etmede önemli bir rol oynar. Çalışmamız, kırılganlığın yüksek postoperatif mortalite ve morbidite ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: İskeletsel Kas İndeksi, Psoas Kası İndeksi, Prognostik Nütrisyonel İndeks, Morbidite, Mortalite

Ahmet Aşkar
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum resolvin D1'in pankreas duktal adenokarsinom ile ilişkisi

ÖZET Serum Resolvin D1'in Pankreas Duktal Adenokarsinom İle İlişkisi Giriş ve Amaç Pankreas kanseri yeni gelişen teknik ve tedavilere, multidisipliner yaklaşımlara rağmen agresif gidişatı ve kötü prognozu nedeniyle mortalite ve morbidite oranı yüksek olan bir hastalıktır. Bazı genetik sendromlar, yaş, sigara, diyabet, alkol, obezite gibi birçok risk faktörü ve pankreas kanseri ile ilişkili çeşitli moleküler yolaklar tanımlanmasına rağmen pankreas kanser oluşumuna neden olan kesin mekanizmalar halen belirsizdir. Bu nedenle, önleme, erken teşhis ve hızlı tedavi klinik olarak zordur. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda diyetle alınan omega-3'den üretilen lipid mediatör ailesinden olan resolvin (Rv)'lerin, karsinogenezin engellenmesinde önemli rolleri olduğu bildirilmiştir. Bu tez çalışmasında pankreas duktal adenokarsinomlarda (PDAK) bir biyoaktif lipid olan serum RvD1 seviyelerinin tanısal değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem Bu tez çalışmasında Genel Cerrahi Polikliniği'ne başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden, rezektabl PDAK tanısı alan 21 hasta, metastatik PDAK tanılı 23 hasta, akut pankreatit (AP) tanılı 23 hasta, pankreas kanseri ameliyatı sonrası (patoloji sonucu PDAK gelmiş olan) 6.ayda kontrole gelen 21 hasta ile rutin kontrol için polikliniğe başvuran ek hastalığı olmayan 21 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Sağlıklı gönüllülerde ve hasta gruplarında sabah açlık kan örneklerinde Enzyme- Linked Immunosorbent Assay (ELISA) tekniği ile serum RvD1 düzeyleri ile CA19-9, CEA ve amilaz değerleri ölçüldü. PDAK grubunda aynı zamanda post-operatif serum RvD1 düzeyleri ölçüldü. İstatistiksel analizlerde p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular Bu tez çalışmasında hasta grupları arasında RvD1 açısından anlamlı farklılık olduğu saptandı. Sağlıklı grupta RvD1 ortalaması 1169,24±285,99, pankreatit grubunda 885,04±134,25, pankreas kanseri grubunda 728,57±140,1, metastatik pankreas kanseri grubunda 670,09±105,6 bulundu. Pankreas kanseri ve metastatik pankreas kanseri gruplarında RvD1 sağlıklı ve pankreatitli hastalara göre anlamlı düzeyde düşük bulunurken pankreatitli hastalarda sağlıklı gruba göre anlamlı düşük bulundu. Pankreas kanserli hastaların operasyon sonrası RvD1 düzeyleri öncesine göre anlamlı düzeyde yükselmişti (728,57±140,1 vs 885,43±275,57). Yapılan ROC analizinde serum RvD1 düzeyi için cut off değeri 825 ng/L alındığında, pankreas kanserini metastatik pankreas kanserinden ayırmada %84,1 sensitivite, %81,8 spesifite ile öngörebildiği saptandı. Sonuç Serum RvD1 düzeylerinin azalması pankreas karsinogenezi tetikleyebilir. Serum RvD1, PDAK'ı öngörmede klinik pratikte önemli tanısal katkı sağlayabilir. Özellikle serum RvD1 düzeyleri pankreas kanserini metastatik pankreas kanserinden ayırmada yüksek sensitivite ve spesifite ile öngörebilir olduğu saptandı. Ancak serum RvD1 düzeyleri, pankreas kanserini akut pankreatit'den ayırmada bir tespit belirteci olarak kullanılamayacağı sonucuna varıldı. Bu tez çalışmasının sonuçları RvD1'in tümör hücresi artıklarının endojen olarak temizlenmesini artırmanın sitotoksik kanser tedavilerini tamamlayabilecek yeni bir terapötik hedef olduğunu göstermektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: pankreas kanseri, akut pankreatit, inflamasyon, belirteç, resolvin D1

Yasemin Pekmezci
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastroenteropankreatik nöroendokrin tümör nedeniyle ameliyat olmuş hastalarin klinikopatolojik özelliklerinin nüks ve sağkalım üzerine etkisi

Amaç: Gastroenteropankreatik nöroendokrin tümörler (GEP-NET) gastrointestinal kanal ve pankreasın nadir görülen neoplazileridir. Bu çalışmanın amacı GEP-NET nedeniyle ameliyat edilen hastaların klinikopatolojik özelliklerinin tümör nüksü ve genel sağkalım ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: 2016-2023 yılları arasında ameliyat edilen 79 GEP-NET hastası retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, tümör özellikleri, metastaz ve nüks durumu kaydedildi. Veriler SPSS 25.0 programı ile analiz edildi. Hastaların sağ kalımlarında Kaplan Meier ve Cox regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54,43 olup, 60 yaş üstü hastalarda mortalite yüksek bulundu (p:0,02). Erkek ve kadın hastalar arasında sağkalım ve nüks açısından anlamlı fark bulunmadı (p:0,456). En sık semptom karın ağrısıydı. Karsinoid sendromu olanlarda sağkalım daha kötüydü (p<0,001). Midgut kökenli vakalar daha iyi sağkalıma sahipti (p:0,014). Tümör çapı >3 cm olanlarda mortalite ve nüks oranları yüksek bulundu (p<0,01). Nöröendokrin karsinom (NEK) olanlarda mortalite ve nüks yüksek bulunmuştur (p<0,01). Lenfovasküler invazyon ve bölgesel lenf nodu tutulumu mortalite ve nüks ile anlamlı korelasyon göstermiştir (p<0,001). Yüksek mitoz sayısı olanlarda mortalite ve nüks oranları yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kromogranin pozitif vakalarda daha iyi sağkalım gözlendi (p:0,030), Ki67 indeksi %20 altı olanlarda sağkalım daha iyi ve nüks oranları daha düşüktü (p<0,001). Uzak organ metastazı en sık karaciğerde görülüp sağkalım ile ilişkili bulundu (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda yaş, tümör çapı, metastaz ve Ki 67 indeksi önemli prognostik faktörler olarak belirlendi ve literatürle uyumlu olarak değerlendirildi. Anahtar Sözcükler: nöröendokrin tümör, sağkalım, nüks, prognoz

Samır Nurkovıc
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum omentin-1, chemerin ve vaspin'in pankreas duktal adenokarsinom ile ilişkisi

Giriş ve Amaç Pankreas kanseri, gelişen teknoloji ve tedaviler ile multidisipliner yaklaşıma rağmen agresif ilerleyişi ve kötü seyri nedeniyle mortalite ve morbiditesi yüksek bir hastalıktır. Pankreas kanserine neden olan çeşitli genetik sendromlar, yaş, sigara kullanımı, diyabet, alkol, obezite ve çeşitli moleküler yollar gibi birçok risk faktörünün pankreas kanseri ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir ve kesin mekanizma hala net bilinmemektedir. Bu nedenle önleme, erken tanı ve hızlı tedavi klinik olarak zordur. Omentin-1 inflamatuar tepkimelerde ve hücre farklılaşmasında kritik bir rol aldığı, aynı zamanda kanser hücrelerinin apoptozunu teşvik edebileceği düşünülmektedir. Chemerin ise, glukoz dengesinde, inflamasyon ve yağ dokusu gelişiminde önemli işlevleri bulunan çok yönlü bir adipokindir. Vaspin ise yeni keşfedilen apiokinlerdendir ve endometrial kanserli ve kolorektal kanserli hastalarda yüksek serum vaspin seviyesinin malignite derecesi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında serum omentin 1, chemerin ve vaspin seviyelerinin pankreas duktal adenokarsinom (PDAK) ile ilişkisinin tanısal değerlendirmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem Bu tez çalışmasında Genel Cerrahi Polikliniği'ne başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden, PDAK tanısı alan 23 rezektabl ve 21 metastatik hasta ile rutin kontrol için polikliniğe başvuran ek hastalığı olmayan 40 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Sağlıklı gönüllülerde ve hasta gruplarında sabah açlık kan örneklerinde Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) tekniği ile serum omentin-1, chemerin ve vaspin düzeyleri ile CA19-9 ve CEA değerleri ölçüldü. İstatistiksel analizlerde p<0.05 olan sonuçlar anlamlı olarak değerlendirildi. Bulgular Bu tez çalışmasında hasta grubu ile sağlıklı grup arasında serum omentin-1, chemerin ve vaspin düzeyleri açısından anlamlı farklılık olduğu saptandı. Sağlıklı grupta omentin-1 düzeyi ortalaması 123,56±35,77 ng/L, pankreas kanseri grubunda 65,65±10,41ng/L bulundu. Serum omentin-1 düzeyleri pankreas kanseri grubunda önemli ölçüde düşük bulundu (p:<0,001). Sağlıklı grupta serum chemerin düzeyi ortancası 447,81(383,92-483,64) ng/L, pankreas kanseri grubunda 1086,61(839,94-1617,74) ng/L bulundu. Pankreas kanseri grubunda serum chemerin seviyeleri belirgin düzeyde artmış olarak bulundu (p:<0,001). Sağlıklı grupta serum vaspin düzeyi ortalaması 0,78±0,11 ng/mL, pankreas kanseri grubunda 1,39±0,34 ng/mL bulundu. Pankreas kanseri grubunda serum vaspin düzeyleri önemli ölçüde artış gösterdi (p:<0,001). Rezektabl pankreas kanseri grubu ile metastatik grubu arasından anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p:0,405, p:0,216, p:0,626). Sonuç Serum omentin-1 düzeyinin azalması ile chemerin ve vaspin düzeylerinin artması pankreas kanserini tanısal olarak saptamada ve metastatik durumu öngörmede rol gösterebilir. Serum omentin-1, chemerin ve vaspinin PDAK'ı öngörmede klinik kullanımda önemli tanısal destek sağlayabilir. Bu biyobelirteçlerin rezektabl pankreas kanserini metastatik pankreas kanserinden ayırımında kullanılamayacağı sonucuna varıldı.

Veysi Başbayandur
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neoadjuvan tedavi verilen meme kanserli hastalarda, tedavi öncesi pet ile belirlenen aksiller lenf nodülü metastaz yoğunluğunun neoadjuvan tedavi sonrası aksiller cerrahi yönteminin seçimine etkisi.

GİRİŞ: Neoadjuvan kemoterapi lokal ileri evre meme kanseri, inflamatuar meme kanseri ve biyolojik olarak agresif meme kanseri için kabul edilen tedavi yöntemidir. Bunun yanında ipsilateral lenf nodu metastazi olan hastalar ve ameliyat edilebilir meme kanseri olup meme koruyucu cerrahi isteyen hastalar için de uygun tedavi yaklaşımıdır. Meme kanseri cerrahi tedavisi, meme koruyucu cerrahisi (MKC) ve mastektomiden oluşmaktadır. MKC erken evre meme kanseri cerrahisinde standart yaklaşımıdır. Aksiller cerrahi kapsamında ise sentinel lenf nodu biyopsisi (SLNB) ve aksiller lenf nodu diseksiyonu (ALND) yer almaktadır. SLNB klinik ve radyolojik olarak aksilla negatif olan meme kanserli hastalarda rutin yapılmaktadır. Bazı farklı durumlarda; T3 tümörler, neoadjuvan kemoterapi (NAK) sonrası ve gebe hastalarda SLNB yapılabilmektedir. AMAÇ: Aksiller lenf nodu metastazı olan meme kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapi (NAK) sonrası aksillanın yönetimi tartışmalıdır. Çalışmamızın amacı, neoadjuvan tedavi verilen meme kanseri hastalarında, tedavi öncesi PET ile belirlenen aksiller lenf nodülü metastaz yoğunluğunun tedavi sonrası PET ve postoperatif histopatolojik sonuçlarını incelenip analiz edilerek metastaz yoğunluğuna göre en uygun aksiller cerrahi yönteminin belirlenmesine yol gösterebilecek faktörlerin araştırılmasıdır. Aksiller lenf nodu diseksiyonunun (ALND) morbiditesini azaltmak amacıyla, NAK sonrası PET sonucuna göre aksiller tam yanıt veren hastalarda daha az invaziv sentinel lenf nodu biyopsisi (SLNB) yapılabilmesi için uyulmasi gereken kriterlerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi kliniğine 2016-2022 yılları arasında başvuran ve meme kanseri tanısı ile neoadjuvan tedavi alan ve sonrasında cerrahi yapılan hastaların, neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrası radyolojik ve patolojik parametreleri bağımsız gruplar olarak değerlendirildi ve neoadjuvan kemoterapi sonrası dönemde aksiller lenf nodu cevabı açısından karşılaştırıldı. Klinik veriler: yaş, tümör histopatolojik tipi, tümör grade'i , neoadjuvan tedavi öncesi tutulumu olan aksiller lenf nodlarının lokalizasyonu, lenf nodu sayısı, neoadjuvan kemoterapiye lenf nodu yanıt düzeyi parametreleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: HER2 negatif olan hastalarda patolojik tam yanıt oranı, HER2 pozitif olanlara göre daha yüksek bulundu. NAK sonrası kısmı yanıt alan hastalarda ortalama Ki-67 indeksi (33,8) tam yanıt alan hastalara kıyasla (29,8) daha yüksek saptandı (p=0.037). Tam yanıt olan hastalarda histopatolojik incelemede kalsifikasyon oranı, kısmı yanıt alan hastalardan daha yüksek olduğu saptandı (p=0.004). PET görüntülemede tam yanıt ile patoloji yanıt arasında anlamlı farklılık ortaya çıkmıştır (p<0.001). PET görüntülemenin doğruluk oranı %88,6 saptandı. Sensitivite %75,6, spesifite %100, pozitif prediktif değeri %100 ve negatif prediktif değeri %82,4 hesaplandı. NAK öncesi PET ile belirlenen metastatik aksiller lenf nodu sayısı ile postoperatif patolojik yanıt arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0.034). 1 pozitif lenf nodu olan hastalarda, 2 veya daha fazla pozitif lenf nodu olan hastalara göre tam yanıt oranı daha yüksek bulundu. SONUÇ: Neoadjuvan tedavi alan meme kanserli hastalarda tedavi sonrası yanıtın doğru bir şekilde değerlendirilmesi için farklı görüntüleme yöntemleri mevcuttur. PET-BT görüntüleme, aksiller yanıtın değerlendirilmesinde önemli bir tanı aracıdır. Kısmı yanıt gösteren hastalarda doğruluk oranı %100, tam yanıt gösteren hastalarda doğruluk oranı % 82,4 olarak hesaplanmıştır. PET-BT görüntülemelerinde kısmı yanıt gösteren hastalarda aksiller diseksiyon uygun bir yöntemdir. Tam yanıt gösteren hastalarda ise, tedavi öncesi lenf nodu tutulum yoğunluğuna bakılmaksızın sentinel lenf nodu biyopsisi uygulanabileceği düşünülmüştür.

Lasha Nakashıdze
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek riskli evre II kolon adenokarsinomlu hastaların histopatolojik özelliklerinin evre III hastalıkla karşılaştırılması ve prognostik önemi

Amaçlar: Kolon kanseri rekürrensi ve mortaliteyi artıran özellikler yüksek risk özellikleri (YRÖ) olarak adlandırılır. NCCN yönergelerinde YRÖ, farklılaşmamış tümörler, lenfovasküler/perinöral invazyon, obstrüksiyonu/perforasyon, <12 lenf nodu (LN) çıkarılması, T4 hastalık ve pozitif cerrahi sınır içerir. Gereç ve Yöntem: 2016 –2020 arasında tek merkezde evre II/III kolon adenokarsinomlu 377 hastaya retrospektif çalışma yapıldı. Hastalar evre II (<3 YRÖ veya ≥3 YRÖ) ve evre III olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bulgular: Evre II ≥3 YRÖ hastalar (n=88), evre III hastalara (n=187) kıyasla daha yüksek lenfatik, pleksus, perinöral invazyon ve 90-günlük mortalite eğilimindeydi (p<0.05). Evre III hastalar daha yüksek vasküler invazyon, düşük peritümoral Crohn benzeri lenfoid reaksiyon, yüksek preoperatif CEA ve CA 19-9 eğilimindeydi (p<0.05). Evre II <3 YRÖ hastalarda 5 yıllık genel sağkalım (SK) ve hastalıksız sağkalım süresi (HSK) oranları %79,4 ve %74,5, evre II ≥3 YRÖ'de %58,9 ve %58,9 ve evre III'de %71,2 ve %61,3 idi (p=0,037 ve p=0,040). Alt grup analizinde evre II ≥3 YRÖ ile evre III arasında SK (p=0,126) ve HSK (p=0,600) açısından anlamlı fark yoktu. Cox regresyon modeli çok değişkenli analizinde SK'ı etkileyen faktörler, ≥ 65 yaş, kolostomi, <12 LN ve yüksek CEA iken HSK'ı etkileyen faktörler, ≥ 65 yaş, kolostomi, büyük tümör hacmi, <12 LN, yüksek CEA ve evre III hastalıktı. Sonuç: Evre II ≥3 YRÖ kolon adenokarsinomları, evre II <3 YRÖ ve evre III'e göre daha kötü seyretti ancak alt grup analizinde evre II ≥3 YRÖ ve evre III arasında sağkalım farkı yoktu. Bu durum, evre II ≥3 YRÖ kanserlerin evre III hastalığa benzer davranabileceğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: Kolon kanseri, yüksek riskli özellik, adenokarsinom

Ergin Erginöz
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidektomi sonrası boyun eklem hareket açıklığı ve izometrik kuvvetlendirme egzersizlerinin boyun ağrısı ve erken dönem yaşam kalitesi üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, tiroidektomi uygulanan hastalarda ameliyat sonrası dönemde boyun eklem hareket açıklığı ve izometrik kuvvetlendirme egzersizlerinin boyun ağrısı ve erken dönem yaşam kalitesi üzerine olan etkilerini değerlendirmek ve bu etkinin istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Kasım 2024 – Nisan 2025 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Prof. Dr. Murat Dilmener Hastanesi'nde multinodüler guatr, Graves hastalığı ve İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi sonucunda Bethesda evrelemesine göre AUS, FLUS, foliküler lezyon, malignite şüphesi ya da malignite (Bethesda 3,4,5,6) tanısı ile tiroidektomi yapılan 93 hasta çalışmaya dahil edildi. Rastgele belirlenen 48 hasta çalışma grubunu, 45 hasta kontrol grubunu oluşturdu. Çalışma grubuna postoperatif 1–10. günler arasında boyun eklem hareket açıklığı ve izometrik kuvvetlendirme egzersizleri uygulandı. Kontrol grubuna ise egzersiz uygulanmadı. Her iki grup postoperatif 1. ve 10. günlerde Visual Analog Skala (VAS) ile ağrı; Boyun Ağrı Rahatsızlık ve Erken Dönem Yaşam Kalitesi Ölçeği (BAREDYKÖ) ile de yaşam kalitesi açısından değerlendirildi. Elde edilen veriler prospektif olarak analiz edildi. Bulgular: Egzersiz uygulanan çalışma grubunda ağrı düzeyinde daha belirgin azalma ve yaşam kalitesinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Her iki grupta ağrı zamanla azalsa da, egzersiz yapılan gruptaki iyileşme daha belirgindi. Sonuç: Tiroidektomi sonrası erken dönemde yapılan boyun egzersizlerinin, ağrı kontrolü ve yaşam kalitesinin artırılmasında etkili olduğu görülmüştür. Egzersizlerin rutin takibe entegrasyonu önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: tiroidektomi, post-operatif boyun ağrısı, yaşam kalitesi, boyun hareket açıklığı, izometrik egzersiz

Mertcan Ak
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

FDG-PET görüntülemede insidental saptanan tiroid lezyonlarının suvmax değerlerinin maligniteyle ilişkisi

Amaç: Florodeoksiglukoz Pozitron Emisyon Tomografisi (FDG-PET) kanserlerin tanı, evreleme ve tedavi etkinliğinin değerlendirmesinde yaygın olarak kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. FDG-PET çekimlerinde tiroid bezinde rastlantısal olarak saptanan lezyonlar giderek artan bir sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı, FDG-PET görüntülemesinde rastlantısal saptanan tiroid lezyonlarının SUVmax değerlerinin malignite ile olan ilişkisini incelemektir. Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde 2016-2023 yılları arasında çekilen FDG-PET/BT görüntülemeleri sırasında insidental tiroid nodülü saptanan 284 hasta dahil edilmiştir. Nodüllerin Maksimum Standartlaştırılmış Alım Değeri (SUVmax), laboratuvar bulguları ve patoloji sonuçları karşılaştırıldı. Hastalar hem ince iğne aspirasyon biyopsi (İİAB) sitopatoloji sonuçlarına göre Bethesda Tiroid Sitopatolojisi Raporlama Sistemi sistemiyle hem de ameliyat sonrası patoloji sonuçlarına göre malign ve benign olarak sınıflandırılarak SUVmax değerlerinin maligniteyle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik verileri, nodül boyutları, tiroid fonksiyon testleri, SUVmax değerleri, İİAB ve postoperatif patoloji sonuçları analiz edildi. SUVmax değerleri ile postoperatif patolojilerdeki malign/benign ayrımında anlamlı bir ilişki saptanmadı. İİAB sonucunda ise malign benign ayrımında orta derecede duyarlı, yüksek özgüllüğe sahip olarak değerlendirilebilen bir cut-off değeri (≥12.125) elde edilmiştir. Sonuç: FDG-PET/BT görüntülemesinde rastlantısal tespit edilen tiroid lezyonlarındaki SUVmax değerleri malignite için önemli bir gösterge olarak hizmet edebilir. Ancak, kesin tanı için histopatolojik doğrulama hala altın standarttır.

Hazal Yurdanur Kılıç
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserlerinde hormon reseptör durumunun nükse ve perop re-eksizyon oranlarına etkisi

ÖZET Amaç: İnvaziv meme kanserinde hormon reseptörü (HR) durumunun lokal/lokorejiyonal nüks (LR/LRR) ve peroperatif (intraoperatif) reeksizyon gereksinimiyle ilişkisinin değerlendirilmesi. Yöntemler: 2007-2025 arasında tek merkezde ameliyat edilen 137 olgu retrospektif olarak analiz edildi. Klinik-patolojik değişkenler (yaş, tümör boyutu, histolojik derece, LVI/PNI, Ki-67, alt tip), cerrahi sınır durumu/genişliği ve cerrahi tip kaydedildi. Zaman-bağımlı sonlanımlar Kaplan-Meier ile; belirleyiciler çok değişkenli lojistik/Cox modelleriyle değerlendirildi (p=0,05). Bulgular: Ağırlıklı olarak postmenopozal, küçük boyutlu ve HR-pozitif NST tümörlerden oluşan kohort çalışmamızda medyan yaş 53,5; ortalama tümör boyutu 23,0±14,2 mm (medyan 20 mm) idi. Alt tipler: Lüminal B %50, Lüminal A %35, TNBC %10.6, HER2-zengin %4.4. Ki-67 ortalama %27,3 (medyan %20). LVI %50,4; PNI %33. Cerrahi: MKC %58,4; MRM %23,4; basit mastektomi %18,2. Nüks %33; mortalite %26. Ki-67 artışı nüks için bağımsız riskle ilişkiliydi (OR 1,05/%1, %95 GA 1,00–1,11; p=0,047). Radyolojik tümör boyutu mortalitenin bağımsız belirleyicisiydi (OR 1,12/mm, %95 GA 1,03–1,29; p=0,041). HR alt grupları ve cerrahi sınır genişliği çok değişkenli modellerde bağımsız öngördürücü değildi. MKC ile MRM arasında nüks/reeksizyon açısından anlamlı fark izlenmedi. Reeksizyon oranı %40 olup ileri yaşla artış gösterdi (OR 1,05/yıl; p=0,050); MRM, basit mastektomiye kıyasla daha düşük reeksizyon riski ile ilişkiliydi (OR 0,06; p=0,041). Kaplan-Meier eğrileri 2-5 mm'lik cerrahi sınır durumunda daha elverişli seyir gösterse de anlamlılık sağlanmadı (p=0,112). LVI sağkalımı univaryantta olumsuz etkiledi (p=0,005), çok değişkenli analizde doğrulanmadı. Sonuç: HR durumu tek başına nüks veya reeksizyonu öngörmemektedir. Nüks için proliferasyon (Ki-67), sağkalım için tümör boyutu bağımsız ve klinik açıdan belirgin belirleyicilerdir. Negatif cerrahi sınır sağlandıktan sonra daha geniş eksizyonun ek faydası sınırlıdır. Özellikle PR-negatif ve/veya yüksek Ki-67'li Lüminal olgular için takip ve adjuvan stratejiler biyolojik agresiflik temelli kişiselleştirilmelidir. Tek merkezli, retrospektif tasarım ve örneklem büyüklüğü genellenebilirliği sınırlayabilir; çok merkezli, zaman-bağımlı modellemeyi önceleyen doğrulama çalışmaları gereklidir. Anahtar Kelimeler: Meme neoplazileri; hormon reseptörleri; Ki-67; lokorejiyonal nüks; cerrahi sınır; reeksizyon.

Fuad Huseynlı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bariatrik cerrahide prosedür ilişkili morbiditenin incelenmesi: Cerrahpaşa Bariatrik Cerrahi Merkezi retrospektif verileri

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Bariyatrik Cerrahi Merkezi'nde 2017–2024 yılları arasında ameliyat edilen obezite hastalarının sonuçlarını incelemek ve uygulanan cerrahi yöntemlerin güvenilirlik ile etkinliğini değerlendirmektir. Özellikle sleeve gastrektomi (SG) ve mini gastrik bypass (MGB) yöntemleri karşılaştırılarak morbidite, mortalite ve uzun dönem sonuçları analiz edilmiştir. Yöntem: Çalışmaya 18 yaş ve üzeri, bariyatrik cerrahi endikasyonu ile opere edilmiş toplam 772 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, operasyon türleri, cerrahi süreleri, komplikasyonlar, mortalite ve takip verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Verilerin analizinde uygun istatistiksel yöntemler kullanılmış, anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 39.8±10.7 yıl olup, çoğunluğu kadınlardan oluşmaktaydı (%72.8). Ortalama VKİ 44.5±5.6 kg/m² idi. En sık uygulanan yöntem MGB (%73.4) olurken, SG ikinci sırada yer aldı (%25.3). Erken dönemde en sık görülen komplikasyonlar arasında anastomoz kaçağı (%1.4) ve kanama (%2.2) yer aldı. Geç dönemde ise vitamin-mineral eksiklikleri (%16.2) ve safra taşı (%9.2) ön plandaydı. Yöntemler karşılaştırıldığında erken komplikasyon oranları benzer bulundu; ancak dumping sendromu MGB grubunda anlamlı derecede daha sık gözlendi (p=0.03). Sonuç: Bariyatrik cerrahi, merkezimizde güvenle uygulanmakta olup komplikasyon oranları literatürde bildirilen değerlerle uyumludur. SG ve MGB yöntemleri genel olarak benzer güvenlik profiline sahiptir; ancak MGB'de dumping sendromu daha fazla görülmektedir. Cerrahi yöntem seçiminde hasta özellikleri, eşlik eden hastalıklar ve cerrahi ekibin deneyimi dikkate alınmalı; uzun dönem başarı için multidisipliner takip ve düzenli kontroller ihmal edilmemelidir. Anahtar Kelimeler: Obezite cerrahisi, sleeve gastrektomi, mini gastrik bypass, komplikasyonlar, mortalite

Genel cerrahi
Batuhan Tozakoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda %70 hepatektomi sonrası karaciğer rejenerasyonunun homeostazisinde Endokan'ın regülasyonu

Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda %70 hepatektomi sonrası endokan ile karaciğer rejenerasyonu, anjiogenez ve endostatin arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 64 adet sıçanda %70 hepatektomi sonrası geride kalan karaciğerde doku vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), prolifere hücre nükleer antijeni (PCNA), endostatin ve endokan düzeyleri ile serum endokan, endostatin düzeyleri 0, 1, 2, 3, 5, 7, 10, 14. günlerde değerlendirildi. Bulgular: Prolifere hücre nükleer antijeni (PCNA) ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)' nin 3. günde zirve değere ulaştığı (PCNA- ortanca: %80, p=0,049 ve VEGF- ortanca: 3, p=0,003), VEGF'in 5. günde bazal değere indiği (p=0,126) ve PCNA'nın 10. günde bazal değere ulaştığı (ortanca: %20, p=0,005) tespit edilmiştir. Serum endostatin düzeyinin 1. günde zirve değere ulaştığı (p<0,0001), 10. günde bazal değere ulaştığı (p>0,1) ve serum endokan aktivitesindeki zirve değerin 2. günde olduğu (p<0,01), bazal değere ise 10. günde ulaştığı tespit edildi (p>0,1). Sonuç: Serum endokan protein düzeyinin VEGF ve PCNA ile paralel seyretmesi ve rejenerasyonun tamamlandığı günde endokan'ın bazal değere ulaşması; endokan'ın anjiogenezde ve rejenerasyonda rol alabileceğini düşündürdü. Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Rejenerasyon, Anjiogenezis, Endokan, Endostatin

EndokanHayvan deneyleriHepatektomi+5
Sinan Efe Yazıcı
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatektominin intestinal permeabilite, adezyon molekülleri ve immün yanıt üzerine etkileri

Amaç: Karaciğer retiküloendotelyal sistemin ana organlarından biridir. Hepatektomi sonrası intestinal permeabilite ve intraabdominal enfeksiyon riski artmaktadır. Bunun nedeni olarak birçok mekanizma suçlanmakta olup klinikte hepatektomi sonrasındaki enfeksiyöz komplikasyonların azaltılabilmesi için bu mekanizmaların bilinmesi önem taĢımaktadır. ÇalıĢmamızda nötrofillerin, granülosit-myeloid baskılayıcı hücrelerin (immatür nötrofillerin) ve tight junction proteinlerin deneysel %70 hepatektomi modelinde intestinal permeabilite ve enfeksiyon geliĢmesindeki rolünün ortaya konulması amaçlanmıĢtır. Gereç ve Yöntem: Bu çalıĢmada 40 adet erkek BALB/c farede %70 hepatektomi veya sadece laparatomi yapılmıĢ, ameliyat sonrası 48. ve 120. saatte çeĢitli değiĢkenler ölçülmüĢtür. Floresan izotiyosiyanat dekstran ile intestinal permeabilite ölçülmüĢ ve periferik kan, karaciğer, kemik iliği, bağırsak örneklerinden akım sitometri ile granülosit-myeloid baskılayıcı hücreler ve matür nötrofiller sayılmıĢtır. Ayrıca bu örneklerin yayma örnekleri hematoksilen eosin ile boyanarak akım sitometri sonuçlarının sağlaması yapılmıĢtır. Proksimal jejunumdan alınan örneklerden de histopatolojik skorlama ve otoantikor boyanarak klaudin-3 ve zonula okludens-1 yoğunluğu değerlendirilmiĢtir. Bulgular: Hepatektomi sonrasında intestinal permeabilitenin arttığı (3,6mg/ml) ve 5. günde normale dönmeye baĢladığı (2,2mg/ml) görüldü. Majör hepatektominin matür nötrofil (%7 ± 1 vs. %2.7 ± 0.8, P:0.046) ve immatür nötrofil (%19.5 ± 1.5 vs. %3.1 ± 0.5 P:0.0110) üretimini ve kana salınmasını uyardığı görüldü. Proksimal jejenum örneklerinde kontrol gruplarına göre cla-3 ve ZO-1 yoğunluğunun azaldığı hepatektominin TJ yoğunluğunu azalttığı görüldü. Çıkarım: Sağlıklı farede periferik kanda immatür nötrofil bulunmamakta olup hepatektomi sonrası periferik kanda immatür nötrofiller görülmektedir. Hepatektomiden sonraki ilk günlerde (2. gün) kandaki ve bağırsaktaki matür nötrofil sayısı artıĢı ile paralel bağırsak permeabilitesi de artmaktayken bir süre sonra (5. gün) immatür nötrofil sayısı artmakta ve intestinal permeabilite azalmaktadır. Bulgular, matür/immatür nötrofil oranlarının hepatektomi sonrası intestinal permeabilite artıĢı ve enfeksiyon geliĢiminde rolünün olabileceğini düĢündürmektedir.

Adezyon molekülleriBağırsaklarGeçirgenlik+3
Onur Coşkun
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanda kolon anastomozu modelinde E vitamininin yara iyileşmesi üzerine erken dönem etkileri

Amaç: Gastrointestinal sistem cerrahisi sonrası görülen anastomoz kaçağı ve anastomoz darlığı gibi komplikasyonlar önemli morbidite ve mortalite nedenleri olup, hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini belirgin şekilde etkilemektedir. Bu komplikasyonların gelişmesinde yara iyileşmesi sürecinin etkinliği son derece önemlidir. Vücutta bilinen en güçlü antioksidanlardan biri E vitaminidir. E vitaminin gerek genel anlamda yara iyileşmesi üzerine gerekse spesifik olarak gastrointestinal sistemde yara iyileşmesi üzerine etkileri konusunda yeterli bilgi yoktur. Bu deneysel çalışmada sıçanda kolon anastomozu modelinde E vitamininin kolon anastomozu iyileşmesi üzerine erken dönem etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 48 adet Wistar-albino cinsi sıçan dört gruba ayrılarak ketamin anestezisi altında kolon anastomozu yapılmış, tedavi gruplarına iki farklı dozda E vitamini verilmiş, kontrol grubuna zeytinyağı verilmiştir. Anastomozdan sonra 7. günde anastomoz yapılan segment rezeke edilerek gruplar anastomoz patlama basınçları, doku hidroksiprolin düzeyleri ve oksidatif stres indeksleri açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca gruplar arasında anastomoz kaçağı sıklığı da karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Gruplar arasında kolon anastomozu patlama basıncı (p=0.245), anastomoz sonrası doku hidroksiprolin düzeyi (p=0.163) ve anastomoz kaçağı sıklığı (p=0.517) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Çıkarım: Bulgular E vitamininin yara iyileşmesinin erken döneminde kolon anastomozu iyileşmesi üzerine olumsuz bir etkisi olmadığına işaret etmektedir. E vitamininin antioksidan etkileri dışında farklı mekanizmalarla da etki gösteriyor olma olasılığı yanında daha yüksek dozlarda uygulanmasının gerekebileceği sonucuna varılmıştır.

AnastomozAntioksidanlarHayvan deneyleri+5
Ramazan Acıroğlu
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel yanık modelinde kültüre edilmemiş hücre spreyi hazırlanmasında kullanılan farklı greft boyutlarının tedavi sonuçlarına etkisi

Derin yanıkların cerrahi tedavisinde günümüzde kısmi kalınlıkta otogreft standart tedavi olarak kullanılmaktadır. Yakın zamanda kültüre edilmemiş otolog hücrelerinin yanık tedavisinde deri grefti uygulaması kadar etkili olduğu gösterilmiştir. Bu araştırmada kültüre edilmemiş hücre spreyi ile tedavi edilecek derin ikinci derece yanıklarda, ideal donör/yanık alanı oranını belirlemek amaçlandı. Çalışmada toplam yirmi dört adet Wistar-albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Bunlar her birinde 8 adet sıçan içeren A, B ve C olarak 3 gruba ayrıldı. Her hayvanın dorsal kısımında her birinin boyutu 2 cm² olan iki faklı derin ikinci derece yanık alanı oluşturuldu. Deneyin beşinci gününde yanık alanına planlanan işlemler uygulandı. A grubundaki hayvanların ilk yanık alanına herhangi bir tedavi uygulanmadı (birinci grup), ikinci yanık alanına sadece debridman (tanjansiyel eksizyon) uygulandı (ikinci grup). Sırasıyla 2 cm2, 1 cm2, 0.5 cm2 ve 0.25 cm2 alanlardan alınan greftten hazırlanan otolog hücre spreyi B grubunun birinci ve ikinci yanık alanına ve C grubunun birinci ve ikinci yanık alanına sırasıyla uygulandı. Tedaviye yanıt işlemin on dördüncü gününde değerlendirildi; tüm denekler sakrifiye edildi ve yara bölgeleri makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Makroskopik olarak nekroz yüzdesi hesaplandı. Histopatolojik olarak ülser boyutu (mm) ve inflamasyon (skor 0-3) değerlendirildi. Nekroz yüzdesi, ülser boyutu ve inflamasyon açısından istatiksel olarak anlamlı en iyi sonuçlar yanık alanına göre 1:2 oranında küçültülmüş donör alan kullanılan grupta gözlendi (p=0.007, p=0.041, p=0.043). Yanıkların kültüre edilmemiş otolog hücre spreyi ile tedavisinde donör alanının daha da küçültülmesi ve insanlarda standart yöntem olan otogrefte alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hücre kültür teknikleriHücrelerKeratinler+3
Sermet Terzi
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel ikinci derece derin yanık modelinde kültüre edilmemiş hücre spreyi kullanımı

Yanık yaralanmalarının çoğu ayaktan tedavi edilebilirken %10'luk bir hasta grubunda yanık ünite veya merkezinde izlem ve tedavi gerekir. Bu tedavi süreci bazen komplike olabilir ve sekel/fonksiyon kaybı ile sonuçlanabilir. Birinci ve yüzeyel ikinci derece yanık yaraları sadece yara bakımı ile iyileĢebilirken; derin ikinci ve üçüncü derece yanıklar cerrahi tedavi gerektirir. Bu hastalarda otogreft kullanımı ile yanık yaralarının kapatılması standart tedavi yöntemidir. Ancak uzun süreli yara bakımı gerektirmesi, enfeksiyon, donör saha bakımı ve komplikasyonları gibi sorunlar nedeniyle ideal cerrahi tedavi arayıĢı sürmektedir. Kültüre edilmiĢ epidermal otogreftler bir süredir kullanılmasına rağmen; ideal bir yara tedavi yöntemi olamamıĢtır. Öte yandan erken dönem otolog hücre spreyinin mesh grefte göre re-epitelizasyonu hızlandırdığı düĢünülmektedir. Bunun üzerine iki aĢamalı enzim etkisiyle keratinosit izolasyonuna dayanan, daha hızlı uygulanılabilen kültüre edilmemiĢ hücre spreyi kullanımı gündeme gelmiĢtir. Bu araĢtırmanın amacı, sıçanlarda oluĢturulan derin ikinci derece yanıklarda kültüre edilmemiĢ hücre spreyi kullanımının deneysel modelini oluĢturmak ve bu yöntemin etkinliğini klasik kısmi kalınlıkta deri grefti ile karĢılaĢtırmaktır. Deney için 24 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan 4 gruba ayrıldı. Ġlk grup iĢlem sonrası 3., ikinci grup iĢlem sonrası 7., üçüncü grup iĢlem sonrası 14. ve dördüncü grup iĢlem sonrası 21. gün makroskopik ve histolojik olarak değerlendirilecek deneklerden oluĢuyordu. Hepsinin dorsal derisine farklı lokalizasyonda iki adet derin ikinci derece yanık oluĢturuldu. Yanık yarasının 5.gününde iĢleme alındı. Tanjansiyel eksizyon sonrası yanık yarasının birine kısmi kalınlıkta deri grefti uygulandı. Alınan donör greftinin diğer yarısına iki aĢamalı enzim uygulaması yapıldı ve keratinositler açığa çıkarıldı. Bu hücreler diğer tanjansiyel eksizyon yapılan yanık yarasına sprey olarak uygulandı. ĠĢlem sonrası 3., 7., 14. ve 21.gün denekler sakrifiye edildi ve fotoğrafları çekilerek doğrudan gözlemle makroskopik olarak incelendi, biyopsiler alındı. Spesimenlerde epitelize olmayan alan, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon incelendi. Doğrudan gözlem yöntemi ile yapılan makroskopik incelemede deri grefti grubu ile sprey grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. Ancak histopatolojik incelemede, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon açısından deri grefti ve sprey grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ayrıca bakılan korelasyon testlerinde makroskopik inceleme yüzdesi ile epitelize olmayan alan, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon arasında istatistiksel olarak ters yönde orta kuvvette anlamlı bir iliĢki saptandı. Bu çalıĢmanın sonucunda klasik otolog deri grefti ile kültüre edilmemiĢ hücre spreyinin yara iyileĢmesi üzerine etkilerinin benzer olduğu saptandı. Elde edilen sonuçlar kültüre edilmemiĢ hücre spreyi yönteminin yanık tedavisinde kullanılabilecek etkili bir greft yöntemi olabileceğini göstermektedir. Ancak bu yöntemin insanlarda kullanımı ve daha net sonuçlar elde etmek için ileri çalıĢmalara gereksinim vardır. Tanımladığımız bu hayvan modeli gelecekteki çalıĢmalarda kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Derin ikinci derece yanık, cerrahi tedavi, otolog hücre, kültüre edilmemiĢ hücre spreyi

CerrahiHücrelerOtogrefler+2
Safa Kürşat Nural
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde aksiller lenf nodu metastaz varlığının öngörülmesinde yapay öğrenme yöntemlerinin etkinliklerinin araştırılması

Kadınlarda çok önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olan meme kanserinde sağkalım ile ilişkili en önemli prognostik etken aksiller lenf nodu tutulumudur. Bu nedenle aksillaya yönelik yapılacak tedavinin eksiksiz ve doğru planlanması gerekir. Bununla birlikte aksilla diseksiyonun morbiditesini azaltmaya yönelik uygulanan sentinel lenf nodu örneklemesi dahi yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek sonuçlar doğurabilir. Aksiller lenf nodu metastazı varlığının öngörülebilmesi tedavinin planlanmasında büyük yarar sağlayacaktır. Bu çalışmada aksiller lenf nodu metastazı varlığının öngörülmesinde yapay öğrenme yöntemlerinin etkinlikleri değerlendirilmiştir. Kliniğimizde 2013-2018 yılları arasında meme kanseri nedeniyle ameliyat edilen ve tam aksilla diseksiyonu yapılan kadın hastalardan verilerine eksiksiz ulaşılabilen 489'unun verileri anonim olarak toplanmış, ve scikit-learn kütüphaneleri kullanılarak, lojistik regresyon, "k-nearest neighbour", "support vector machine", "decision tree" ve "random forest" algoritmaları ile yapay öğrenme modelleri geliştirilerek, etkinlikleri test edilmiştir. Veri setinde tümör çapı, lenfatik invazyon varlığı ve Ki-67 indeksinin aksiller lenf nodu metastazı ile diğer parametrelere göre daha yüksek korelasyon gösterdiği; tümör derecesinin kategorik değeri yerine, bileşenlerinin toplam değerinin alınmasının korelasyonu artırdığı; ve ameliyat öncesi ve sonrası patoloji raporlarında tümör derecesi değerlendirmelerinin birbiri ile korelasyonunun düşük olduğu bulundu. Yapay öğrenme yöntemlerinin belirlenen veri setinde aksiller lenf nodu metastaz varlığını öngörme konusunda ekinliklerinin yeterli düzeyde olmadığı, bu açıdan hastanın neoadjuvan tedavi durumunun modellerin etkinlikleri üzerinde etkili olduğu ve Ki-67 indeksinin veri setine değişken olarak eklenmesinin yapay öğrenme algoritmalarının etkinliğini belirgin şekilde artırdığı saptandı. Ameliyat öncesi ve sonrası patoloji raporları arasındaki düşük korelasyonun nedenlerinin değerlendirilmesi gerektiği, tümör derecesinin kategorik değeri yerine toplam değerinin kullanılmasının gerektiği, tüm öngörü modelleri için lenfatik invazyon gibi önemli değişkenlerin daha ayrıntılı bir ölçüm aralığında rapor edilmesinin yarar sağlayabileceği, yapay öğrenme yöntemlerinin etkinliklerinin ayrıntılı görüntüleme yöntemi sonuçları ve Ki-67 indeksininde kullanıldığı bir prospektif çalışmada değerlendirilmesinin daha yol gösterici olacağı sonuçlarına varıldı. Anahtar Kelimeler: meme kanseri, aksiller lenf nodu metastazı, yapay öğrenme, tümör çapı, lenfatik invazyon, Ki-67

Ki-67Lenfatik metastazlarMakine öğrenmesi+3
Rustam Mammadov
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abdominal rekonstrüktif aort cerrahisi sonrası gelişeninsizyonel hernilerde risk faktörlerinin retrospektifolarak belirlenmesi

İnsizyonel herniler abdominal cerrahi sonrası gelişen ve çok iyi bilinen %7 -%26 arasında değişen oranlarda görülen komplikasyonlardan biridir. Yapılan az sayıda çalışmada abdominal aort anevrizması operasyonu sonrası gelişen insizyonel herni riskinin diğer aortaoklüziv vaskuler cerrahilerden anlamlı olarak daha yüksek risk içerdiği ortaya konmuştur. Hipotezlerden biri hem aort anevrizma gelişiminin hem de insizyonel herni gelişiminin patogenezinin bağ dokusu metabolizma bozukluğu ile ilişkili olabileceğidir. Bu patogenez henüz aydınlatılmış değildir. Herni gelişiminde vücut kitle indeksi, ASA skoru, sigara kullanımı gibi diğer risk faktörlerinin de rol oynayabileceği unutulmamalıdır. Çalışmamızda risk faktörlerini ortaya koymak ve bahsettiğimiz anevrizma ve herni arasındaki olası ortak yatkınlık durumunu bulmak amaçlanmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp-Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda OCAK 2005- ARALIK 2016 tarihleri arasında aortaokluziv hastalık yada abdominal aort anevrizması sebebiyle açık batın cerrahisi geçiren 18 yaş üzeri (18-89) 110 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastaların perioperatif ve postoperatif kaydedilmiş olan verileri öncelikle aortookluziv hastalıklar nedeniyle opere olanlar ve abdominal aort anevrizması sebebiyle opere olanlar şeklinde 2 farklı gruba ayrıldı. 2 grupta uygulanan cerrahi prosedürler, cinsiyet, yaş, ASA skoru (ASA 1 , ASA 2, ASA 3) , VKİ (VKİ <25, VKİ>25) , sigara içiciliği (Hiç içmeyen, <1pk/gün içen, >1 pk/gün içen.) , insizyonel herni gelişim süresi karşılaştırıldı. Veriler istatistiksel analizlerle değerlendirilerek bağımlı ve bağımsız risk faktörleri araştırıldı. Toplamda 110 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların 42 (%38.16) ' si aortaokluziv hastalık tanısıyla opere edilenler ; 68 (61.82)'i ise abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilenlerdi. Cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksleri, sigara içicilik durumları, uygulanan cerrahi prosedürler her 2 grup için de benzer özellikteydi. (sırasıyla p:0.928, p:0.643, p:0.713, p:0.091, p:0.061 ) Yani gruplar homojen dağılmıştı. İnsizyonel herni gelişim oranlarına bakıldığında aortaokluziv diğer hastalıklar tanısıyla opere edilen hastaların % 14.3 ünde insizyonel herni görülürken, abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilen hastaların %17.6 sında insizyonel herni gözlendi. Anevrizma nedenli operasyon geçirenlerde herni oranı daha yüksek gözlenmekle birlikte rakamlara bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Yaş, cinsiyet, sigara iv içiciliği, cerrahi prosedürler, aort cerrahisiyle herni gelişimi arasında geçen süre, ASA skoru gibi bağımsız değişkenlerde istatistiksel anlamlı fark bulunmadı BMI <25 olan 53 hastanın 3 ünde(%5.7) insizyonel herni görülürken BMI >25 olan 57 hastanın 15 inde (%26.3) insizyonel herni geliştiği görüldü. BMI ın yüksek olması insizyonel herni için istatistiksel anlamlı önemli bir risk faktörü olduğu görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda vücut kitle indeksinin yüksek olması insizyonel herni gelişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı ve çok önemli risk faktörü olarak görüldü. Abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilmesi ise aortaokluziv diğer hastalıklarla karşılaştırıldığında yine yüksek görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuçlar yorumlanırken son yıllarda girişimsel endovaskuler tedavi yöntemlerinin çok sık uygulanıyor olduğu gözönünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan bakıldığında anevrizma tanısının hala insizyonel herni gelişimi için çok önemli bir risk faktörü olduğu düşünülmektedir.

AbdomenAnevrizmaAort anevrizmaları+2
Volkan Sayur
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bariatrik cerrahi uygulanan hastalarımızda preoperatif RDW yüzdesinin kilo kaybı tahmini ile olan ilişkisinin retrospektif incelenmesi

Giriş: Morbid obezite tüm dünyada yaygın bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çağımızda, sosyokültürel hayatı engelleyip, mortalite ve morbiditeyi arttıran, bireylerin yaşam kalitesini düşüren önemli bir problemdir. Diyet, egzersiz ve medikal tedavi ile kalıcı başarılı sonuçlar alınamamıştır. Bu nedenle obezite cerrahisi gündeme gelmiştir. Fakat hangi hastanın bu cerrahiden fayda sağlayacağı açık değildir. Bununla ilgili net bir prediktif değer henüz ortaya konmamıştır. Biz de çalışmamızda eritrosit dağılım hacminin (RDW) kilo kaybı üzerine prediktif bir değer olup olmadığını değerlendirdik. Metot: Çalışma öncesinde etik kurul onayı alınmış olup, Haziran 2011 – Haziran 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda morbid obezite nedeniyle bariatrik cerrahi uygulanan hastalar retrospektif olarak ele alındı. Daha önce başka bir bariatrik cerrahi prosedür uygulanıp revizyon uygulanan hastalar ile intragastrik balon uygulaması yapılan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Yaş, cinsiyet, komorbidite durumu, preoperatif ve kontrollerdeki vücut kitle indeksi (VKİ), operasyon türü, ve tekrar kilo alımı değerlendirildi. VKİ değerleri ile Fazlalık VKİ Kaybı (FVKİK) hesaplandı. RDW değeri ile olan ilişki istatistiksel olarak incelendi. İstatistiksel analiz için SPSS v25.0 programı kullanıldı. p değeri 0,05'in altında anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 143 hasta katıldı. 32 hasta erkek, 111 hasta kadın idi. VKİ'ne bakıldığında ortanca değer erkekler için 46,2 kg/m2 (35,6-59,1 kg/m2), kadınlar için 47,2 kg/m2 (36-57,6 kg/m2) olarak saptandı. Hastaların ortanca yaş değeri 38 (17-68), ortanca RDW değeri %14,2 (%12-%19,7) idi. RDW ile FVKİK değerleri arasındaki ilişki Spearman Korelasyon Analizi ile değerlendirildi. Bunun sonucunda FVKİK1, FVKİK3, FVKİK6, FVKİK18 ve FVKİKm ile RDW arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (sırasıyla p=0,024, p=0,023, p=0,002, p=0,027, p=0,001). Korele olan değerler ile RDW yüzdeleri gruplandırılarak tekrar incelendi. FVKİKm, FVKİK3 ve FVKİK6'da RDW değeri 14,5 üstünde olan hastaların oranlarında istatistiksel anlamlılık saptandı. FVKİKm için anlamlılık değeri p=0,011, FVKİK3 için p=0,007 ve FVKİK6 için p=0,013 idi. Sonuç: Hastalarımızda bariatrik cerrahi başarı ile uygulanmış olup, tüm hastalarımızda kilo kaybı sağlanmıştır. RDW, bariatrik cerrahi sonrası takip eden yıllarda maksimum kilo kaybına ulaşma oranının (FVKİKm) bir öngörüsüdür. Klinik olarak faydalı, prognostik bilgi sağlayabilen, yeni bir preoperatif biyobelirteçtir. Fakat RDW, sadece prediktif olarak kullanılabilir. RDW ile kilo kaybı arasında mekanizma açık değildir. Bununla ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Kamil Erözkan
Ege University
2019
00