
1,801
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Turkey and Germany relations in the framework of Syrian refugee crisis
Along with the historical relations, this study aims to analyse the effects of the Syrian refugee crisis, the unavoidable relationship between Turkey and Germany and to uncover the critical turning points that Turkish-German bilateral relations have undergone during the crisis era. It also studies some challenges and opportunities, which have appeared for both countries due to the efforts for hindering refugees' entering into the EU uncontrolled. The study first gives a historical perspective of bilateral relations to understand the contemporary matter broadly. It then evaluates the refugee crisis and its transformation from a regional crisis into a European crisis. At this point, the strategic moves from both parties are also taken place in the study. The Turkish-German dialogue has been reinterpreted with the declaration of the "EU-Turkey Statement", widely known as the EU-Turkey "refugee deal." Domestic and foreign obstacles of the bilateral dialogue are unfolded within this study. In the final part, some assessments are put forward regarding the prospect of Turkish-German relations and the expectations from the "refugee deal" by considering the data of the previous chapters of this study. The ultimate aim of the study is to shed light to this specific eight-year period in the long dated Turkish- German relations. Besides the destructiveness of the civil war, this study briefly examines the historical relations to understand fully, how deep and rooted have been the relations of both countries over the course of history as well.
Yumuşak güç stratejisi açısından Türkiye'nin ve İsveç'in BM Güvenlik Konseyi üyelikleri
Bu çalışma, Türkiye'nin 1951-1952, 1954-1955, 1961, 2009-2010 ve İsveç'in 1957-1958, 1975-1976, 1997-1998, 2017-2018 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne üyelik süreçlerini detaylandırarak bu süreçlerin karşılaştırmasını yapmayı amaçlamıştır. Bu iki ülkenin üyelik süreçleri ve bu üyelik süreçlerinin dış politikalarına yansıması incelenmiştir. Çalışma, iki ülkenin de Güvenlik Konseyi'ne nasıl aday olduklarını, adaylık süreçlerini nasıl geçirdiklerini ve bu süreçte Konsey'de verdikleri kararları ele alırken Türkiye ve İsveç'in dış politika hedeflerini, stratejilerini ve Güvenlik Konseyi üyelik süreçlerindeki yaklaşımlarını analiz etmiştir. Bu bağlamda her iki ülkenin de dört üyelik dönemi ayrıntılı bir şekilde gözden geçirilmiş ve bu süreçlerin dış politikalarına olan yansımaları incelenmiştir. Aynı zamanda küresel güçlerin Türkiye ve İsveç'in üyelik süreçleri üzerindeki etkileri ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları üzerindeki rolleri ele alınmıştır. Diğer taraftan bu iki ülkenin uluslararası arenada nasıl algılandıklarını ve Konsey'de etkinliklerini nasıl gösterdiklerini anlamak için detaylı bilgiler verilmiştir. Artan yumuşak güçleri ile birlikte uluslararası sistemde daha fazla etki yarattıkları ve bu yumuşak güçlerinin farklı ulusal çıkarları üzerindeki etkilerine odaklanılmıştır.
Yeni güvenlik yaklaşımları bağlamında Venezuela ve İran'ın enerji güvenliği politikaları
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte doğan yeni güvenlik yaklaşımları, devlet ve askeri güç odaklı geleneksel güvenlik anlayışının sınırlarını zorlayarak güvenlik kavramının içine yeni boyutlar ve tehdit alanları eklemiştir. Bu yeni bakış açısına dahil edilen alanlardan biri de Kopenhag Okulu ve Yeşil Teori çerçevesinde kuramsallaşan enerji güvenliği kavramı olmuştur. Çalışmanın da kuramsal altyapısını oluşturan enerji güvenliği kavramı, başlangıçta sadece arz güvenliğiyle sınırlı tutulurken; zamanla enerjinin talep, geçiş ve altyapı boyutlarını da içerecek şekilde genişlemiş ve küreselleşme, sanayileşme, üretim ve dünya nüfusundaki artış gibi sebeplerden dolayı da devletlerin öncelikli gündem maddesi haline gelmiştir. Venezuela ve İran gibi enerji kaynakları bakımından oldukça zengin olan ve ekonomileri bu kaynaklara bağımlılık gösteren ülkelerde de enerji güvenliği, öncelikli güvenlik alanlarından biri olmasının yanı sıra ulusal ve ekonomik güvenlikle de eş tutulmaya başlanmıştır. Bu nedenle ilgili ülkeler, enerji güvenliğini sağlamaya yönelik stratejik yaklaşımlar geliştirerek ulusal ve ekonomik güvenliklerini de korumaya yönelik politika çerçeveleri oluşturmuş ve bu doğrultuda dış politika ideolojisine, liderlerin vizyonlarına ve siyasi ideolojilere bağlı olarak çeşitli politikalar geliştirilmiştir. Çalışmanın ana argümanını oluşturan bu durum üzerine odaklanarak "Venezuela ve İran'ın tarihsel süreçte enerji güvenliklerini sağlamak için geliştirdiği politikalar nelerdir? Bu politikaların belirlenmesinde ve yönetilmesinde etkili olan aktörler kimledir? Bu süreçte liderler, siyasi ideolojiler ve dış politika stratejileri enerji politikalarını nasıl şekillendirmektedir?" gibi çalışmanın temel araştırma sorularına cevap aranırken; aynı zamanda bu soruları cevaplandırmak da çalışmanın ana amacını oluşturmuş ve çalışmanın kapsamını belirlemiştir. Ayrıca Venezuela ve İran'ın enerji güvenliği politikalarındaki benzerlikler ve farklılıklar, sahip olduğu enerji kaynakları, çeşitli ülkelerle geliştirdiği enerji odaklı ilişkiler de çalışmanın kapsamı içinde yer almıştır. Bu bağlamda çalışmanın kapsamı oldukça geniş tutulmasına rağmen veri toplama sürecinde yeterli bilgiye ulaşılamadığından dolayı da Venezuela'nın doğalgaz politikaları ve AB ile olan ilişkileri gibi konular, çalışmanın sınırları dışında tutulmuştur
Aliyevler politikasının Dağlık Karabağ zaferindeki rolü ve son dönem gelişmeleri
Bu tezde Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin 30 sene sonra kazandığı Karabağ Zaferinde Aliyevlerin nasıl politika izledikleri anlatılmaya çalışılmıştır. Haydar Aliyev'e öncelik verilerek onun politikasının oğlu İlham Aliyev tarafından devam ettirilerek nasıl zafere ulaşıldığı anlatmak amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra realizm teorisi çerçevesinde Aliyevlerin yürüttüğü politika incelenmiştir. Çalışmada karşılaştırılmalı desen kullanılmış. Verilerin toplanılmasında ilk öncelik yakın tarihli güncel bilgilere dayalı olan yazılara dikkat edilmiştir. Ayrıca çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Nitel araştırmada betimsel ve gözlem araştırma yöntemi kullanılmıştır. Tezin içeriğinde ise uzun yıllardır yaşanan Karabağ sorunu ve Azerbaycan'ın 30 senedir geri almaya çalıştığı toprakların 2020 senesinde gerçekleşmesi ve bu duruma Aliyevlerin yürüttüğü Denge Politikasının Zaferdeki büyük payı anlatılmaktadır. Azerbaycan Devletinin kaybettiği %20 Karabağ bölgesi ister yapılan hatalar istersede bu sorunda baş aktör olan Rusya'yı dizginlemek için Aliyevlerin sarf ettiği çaba ele alınmıştır. Tezde 1991 yılından itibaren Azerbaycan'ın başına gelen cumhurbaşkanlarının yürüttükleri politikadan ziyade kıyaslamada yapılmıştır. Cumhurbaşkanlarının Karabağ olayında yaptıkları hataları ve çabaları ele alınmıştır.
Suriye'deki güç mücadelesinde bölgesel aktörlerin rekabeti: İran ve İsrail örneği
Tarihten günümüze güç mücadelelerindeki önemli yerini koruyan Suriye, Akdeniz'e kıyıdaş olması, diğer stratejik geçiş yollarına da haiz olması ve de çeşitli etnik, kültürel, ideolojik farklılıkları barındırması bölgedeki aktörlerin ilgisini çekmiştir. Ortadoğu'daki Arap Bahar'ından etkilenen Suriye 2011'de başlayan iç savaşla tarihi kırılma yaşamış ve kaosa sürüklenmiştir. Suriye'de büyük bir otorite boşluğu oluşmuştur. Sürece tesir eden devletler kendi pozisyonları doğrultusunda iç savaşa müdahil olmuşlardır. Bu çalışmayla 'Suriye'deki güç mücadelesinin arka planında hangi aktörler mevcuttur? Neden iç savaşa güç perspektifinden yaklaşılmıştır? Neden bölgesel aktörlerin rekabeti seçilmiştir? İran ve İsrail hangi güç unsurlarıyla, hangi bağlamda Suriye'ye müdahil olmuştur?' gibi araştırmanın problemleri incelenerek şu saptamalar yapılmıştır. Güç hem araçtır hem de amaçtır. Devletlerin amacı güç maksimizasyonuna ulaşarak rakiplerini bertaraf etmek ve varlığını sürdürmektir. Bu ülkeler stratejik ve milli çıkarlarını gözetmek için güvenlik söylemiyle Suriye'de, erken ön alma çabasına girişmişlerdir. Çalışmanın konusu olan ülkeler çıkarlarına göre vekil savaşçıları caydırıcı araç olarak kullanmışlardır. Bu ülkeler Arap Baharı'nı araçsallaştırarak kendi hedeflerine giden yolda politik, kültürel ve ideolojik olguları kullanmışlardır. Etik ve ahlaki değerler göz ardı edilmiştir. Devlet üstü yapı olarak Birleşmiş Milletler de bu duruma ön alamamıştır. Suriye'deki bölgesel güçlerin güç mücadelesinin eski tarihlerden beri sürdüğünden bahsedilmiştir. Krize giden sürecin arka planı olarak, emperyalist ülkelerin hakimiyeti ve Esad ailesinin iktidara gelmesinden bahsedilmiştir. Bununla birlikte çalışma Arap Baharı sonrasıyla sınırlandırılmıştır. Arap Baharı hem güç sahası Suriye'yi hem de çatışmaya müdahil bölgesel güçleri etkilediği için, bölgesel aktörlerin rekabeti seçilip analiz edilmiştir. Ortadoğu'da yer alan bölgesel güçlerin, aynı süreçte ve aynı coğrafyada sürece doğrudan veya dolaylı müdahil olmaları, aralarındaki rekabeti kaçınılmaz kıldığı sonucuna varılmıştır. Politik bağlamda İran, Suriye'de kendi rejimine sadakatle bağlı bir yönetimin devamından yana pozisyon alırken İsrail ise kendisini tehdit etmeyecek, gücü sınırlandırılmış bir Suriye istemektedir. İdeolojik bağlamda İran Şii Hilali kapsamında hareket ederken İsrail ise vaat edilen topraklar kapsamında hareket etmesi, iki eksenin çakışmasına ve neticede çatışmasına neden olmaktadır. Bu çalışmada, İsrail'in, kendisine karşı Suriye'deki mevcut İran tehdidini öne sürerek bu ülkeye saldırılar düzenlemesi ve İran'ın da İsrail'e karşı Suriye'yi direniş cephesi şeklinde öne sürerek karşı savunma niyetiyle bu ülkedeki askeri varlığını devam ettirmesi, Suriye'deki istikrarsızlığın devam etmesine neden olduğu sonucuna varılmıştır.
NATO'nun Doğu Avrupa güvenlik politikası ve Rusya ile ilişkileri üzerindeki etkisi
Soğuk Savaşın bir eseri olarak 1949 yılında SSCB'ye karşı, ABD önderliğinde Batılı devletlerin kurduğu NATO, SSCB'nin dağılmasıyla da varlık sebebi tartışılır hale gelmiştir. NATO kendi meşruiyetini sağlamak ve değişen uluslararası sisteme adapte olabilmek için 1990 yılından itibaren günümüze kadar sürekli değişim ve dönüşüm gerçekleştirmiştir. NATO değişim ve dönüşüm politikaları çerçevesinde eski düşman olarak tanımlanan ülkeler ile ilişkilerini geliştirerek bazılarını üye olarak ittifaka almış, diğerleriyle de çeşitli iş birliği alanları oluşturmuştur. NATO bu politikalar kapsamında Rusya ile birtakım ilişkiler geliştirmiştir. Fakat NATO'nun izlemiş olduğu politikalar NATO-Rusya ilişkilerini olumlu veya olumsuz yönde etkilemiştir. Bu çalışma ile NATO'nun Soğuk savaş sonrası Doğu Avrupa'da izlemiş olduğu politikaları inceleyerek NATO-Rusya ilişkilerine nasıl etki ettiği değerlendirilmiştir. Çalışmada nitel yöntemler kullanılarak kaynaklar taranmış ve değerlendirmeler yapılmıştır. Yapılan çalışmanın sonucunda NATO'nun Doğu Avrupa'da KAİK, BİO ve AAOK gibi ortaklık programlarıyla izlediği politikaların NATO-Rusya ilişkilerine genel olarak olumlu yansıdığı kanısına varılmıştır. Fakat NATO'nun Doğu Avrupa'da izlediği "genişleme politikaları", "alan dışı müdahale" ve "Füze Kalkanı" projesinin ise NATO-Rusya ilişkilerini olumsuz yönde etkilediği sonucuna varılmıştır. Özellikle NATO'nun genişleme politikası ilişkilerin olumsuz yönde ilerlemesine, neredeyse çatışma aşamasına gelmesine sebep olmuştur.
Türkiye'nin Karadeniz'deki varlığı ve bölgesel güç konumunun jeopolitik açıdan analizi
daha sonra doldurulacaktır
Çin'in ulusal güvenlik sorunlarının neorealizm perspektifinden analizi
Araştırmanın temel amacı, Çin'in ulusal güvenlik sorunlarına yönelik politikalarının ve uluslararası ilişkilerdeki rolünün neorealizm çerçevesinde analiz edilmesidir. Çin'in güvenlik anlayışının tarihsel gelişimi neorealizm üzerinden incelenmiştir. Bu analiz de, neorealizmin uluslararası ilişkilerdeki güç dinamikleri ve devlet davranışlarına nasıl uygulandığı Çin örneği üzerinden irdelenmiştir. Araştırma, nitel analiz yöntemlerini kullanarak gerçekleştirilmiştir. Çin'in tarihî ve güncel politik belgeleri, liderlerin konuşmaları ve uluslararası ilişkiler literatürü detaylı bir şekilde incelenmiştir. Bu metodoloji, Çin'in güvenlik politikalarının derinlemesine anlaşılmasını sağlamıştır. Bulgular, Çin'in güvenlik politikalarının ve dış politika kararlarının neorealizmin temel prensipleriyle uyumlu olduğunu ortaya koymuştur. Bu politikaların hem bölgesel hem de küresel düzeyde güç dengesi üzerinde belirgin bir etkisi olduğu görülmüştür. Ayrıca, Çin'in uluslararası sistem içindeki rolünün ve bölgesel güvenlik sorunlarına yaklaşımının neorealizm çerçevesinde etkili bir şekilde analiz edilebileceği sonucuna varılmıştır. Bu araştırma, Çin'in ulusal güvenlik politikalarını ve uluslararası ilişkilerdeki rolünü anlama ve değerlendirme konusunda neorealizm teorisinin sağladığı kritik perspektifi ortaya koymaktadır. Çin'in gelecekteki güvenlik stratejilerinin ve uluslararası politikadaki konumunun bu teorik çerçevede daha iyi anlaşılması ve tahmin edilmesi mümkündür. Bu araştırmanın önemi, Çin'in hızla artan global etkisinin ve bölgesel güvenlik politikalarının derinlemesine anlaşılmasını sağlamaktadır. Çin, dünya siyasetinde giderek daha belirgin bir rol oynamakta ve uluslararası güç dengelerini etkilemektedir. Bu durum, hem bölgesel hem de küresel güvenlik açısından önemli sonuçlar doğurmakta ve dünya genelindeki politikaları şekillendirmektedir. Çin'in ulusal güvenlik anlayışını ve politikalarını anlamak, bu değişimleri ve etkilerini daha iyi kavramak için hayati önem taşımaktadır. Bu konunun seçilmesinin temel nedenlerinden biri, neorealizmin, devletlerin uluslararası sistemdeki davranışlarını anlamada güçlü bir teorik çerçeve sunmasıdır. Neorealizm, güç dengesi, güvenlik rekabeti ve devletlerarası ilişkiler gibi kavramlarla, Çin'in uluslararası arenadaki stratejilerini ve karar alma süreçlerini analiz etmek için ideal bir yaklaşım sağlar. Ayrıca, bu çalışma, Çin'in Tayvan, Hong Kong, Güney Çin Denizi ve Doğu Türkistan gibi önemli bölgesel meselelerdeki tutumunu daha iyi anlamak için de bir fırsat sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çin, Ulusal Güvenlik, Neorealizm.
Neoklasik realizm çerçevesinde Rusya-Ukrayna krizinin AB'nin enerji güvenliği üzerindeki etkisi
Dünyada artan enerji ihtiyacı ve bağımlılığıyla birlikte uluslararası aktör ilişkilerinin temel bileşenlerinden olan enerji ve enerji güvenliği meselelerinin güç siyasetinin en önemli dinamikleri haline gelmesi, uluslararası aktörlerin dış politika hamlelerinde oldukça belirleyici olmuştur. Yeterli kaynağa sahip olmayan ve enerjiyi dış kaynaklardan tedarik eden Avrupa Birliği enerji kaynaklarına olan talep bakımından bölgesel güçler arasında ön sıralarda yer alması sebebiyle enerji politikaları oluşturarak enerji güvenliğini sağlamak durumundadır. Buradan hareketle tez kapsamında söz konusu varsayımı yapılandırmak adına enerji ve güvenlik kavramları açıklanarak, enerjinin güvenlik tanımlarını nasıl şekillendirdiğinin ortaya koyulması ve enerji güvenliğinin uluslararası ilişkiler dış politika analiz kuramlarından olan neoklasik realizmden yararlanılarak kavramsallaştırılması amaçlanmıştır. Oluşturulan teorik çerçeve aracılığıyla AB'nin enerji güvenliğini sağlaması noktasında oluşturabileceği stratejik hamlelerinin dış politikasındaki yeri tespit edilerek, geleneksel tanımlamaların ötesine geçilecek ve aynı zamanda uluslararası ilişkiler disiplini kuramları da dikkate alınarak, enerji güvenliğine ve AB'nin enerji jeopolitiğine teorik bir bakış açısı kazandırmak amaçlanmaktadır. AB'nin enerji profilinin yanı sıra kuruluşundan günümüze enerji alanında yaptığı politikalara ve girişimlere değinilmesi üzerine tasarlanan çalışmada aynı zamanda AB'nin enerji güvenliği anlayışına ve enerji güvenliği hedeflerine yer verilmiş, Birliğin enerji güvenliğini sağlaması noktasında kilit konumda bulunan Rusya ve Ukrayna'nın önemine dikkat çekilmiştir. Ek olarak Rusya-Ukrayna arasında enerji nedeniyle çıkan krizlerin, AB'nin enerji güvenliğine etkilerinin ve küresel yansımalarının neoklasik realizm aracılığıyla incelendiği çalışmada enerjinin dış politikadaki yeri ve önemine işaret edilmiştir
Güvenlikleştirme Bağlamında 11 Eylül Sonrası ABD'nin Ortadoğu Politikası
11 Eylül 2001 terör saldırıları ABD'nin güvenlik anlayışında bir değişim meydana getirmiştir. Soğuk Savaş döneminde komünizmi tehdit olarak algılayan ABD, 11 Eylül saldırılarının ardından terörizme karşı savaş başlatmıştır. ABD 11 Eylül 2001 terör saldırısıyla güvenlik tarihinde yeni bir sürece girerek, tehdit algılamalarını da bu olaya dayandırarak şekillendirmiştir. 11 Eylül 2001'deki terör saldırılarının ardından ABD'nin Ortadoğu politikası, güvenlikleştirme kavramı çerçevesinde yeniden şekillenmiştir. 11 Eylül 2001 tarihinden sonra ABD güvenlik algılamalarında gittiği değişikliklerle birlikte kendisine yönelebilecek tehditleri önceden tespit edip ortadan kaldırmaya yönelik politikalar izlemeye başlamıştır. Bu dönemde, terörizmle mücadele ve ulusal güvenlik tehditleri ve algılamaları ABD'nin bölgedeki stratejik kararlarını belirleyen temel unsurlar haline gelmiştir. ABD, güvenlikleştirme yaklaşımını benimseyerek, terör ve terör örgütleriyle mücadele adı altında bölgesel ve yerel askeri müdahaleler ve güvenlik iş birliklerini artırmıştır. Irak ve Afganistan'a yönelik askeri harekâtlar, bu stratejinin en somut örnekleri olarak öne çıkmaktadır. Ortadoğu'da ekonomik ve ticari çıkarları, enerji güvenliğinin sağlanması, İsrail'in güvenliği, ABD'nin güvenliği ve terörle mücadele gibi çıkarları bulunan ABD, 11 Eylül sonrası güvenlikleştirme politikalarını kullanarak Ortadoğu'da varlığını artırmıştır. İran nükleer sorunu, Suriye krizi, Arap Baharı süreci ve İsrail-Filistin meselesi bu bağlamda değerlendirilmektedir. Tezin amacı 11 Eylül sonrası ABD'nin güvenlikleştirme politikalarının, ABD'nin Ortadoğu'daki hedefleri ve uygulamaları üzerindeki etkilerinin analiz edilmesidir. Bu çalışma, güvenlikleştirme çerçevesinde 11 Eylül sonrası ABD'nin Ortadoğu politikasının nasıl dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Çalışmanın hipotezi, ABD'nin 11 Eylül sonrası güvenlikleştirme politikalarını araçsallaştırarak Ortadoğu'daki çıkarlarını devam ettirdiği iddiasıdır. Bu kapsamda ABD 11 Eylül saldırılarının ardından güvenlikleştirmeyi araçsallaştırarak Ortadoğu'daki çıkarlarını devam ettirmiş ve Ortadoğu'da askeri varlığını artırmıştır.
Çin'in enerji güvenliği politikalarının jeopolitik analizi: Orta Doğu örneği
Çin Halk Cumhuriyeti, Deng Xiaoping'in başlattığı 1978 yılı reformları ile birlikte önemli bir dönüşüm süreci yaşamaya başlamıştır. Dünya da bu dönüşümün dikkat çeken boyutu ise ekonomik büyüme olmuştur. Ekonomik büyümenin artması, Çin'in enerji talebini de sürekli artırmıştır ve Çin, 1993 yılında petrol ithalatçısı haline gelmiştir. Enerji ithalatının büyük bir bölümü Orta Doğu bölgesinden temin edilmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti'nin büyümesinin temelinde üretim vardır ve üretimin devamlı olabilmesi için güvenli, temiz, kesintisiz bir enerji akışının olması gerekir. Çin'in artan enerji ihtiyacı, ulusal güvenlik meselesi haline gelmiştir ve çözümü de enerji güvenliğinin sağlanmasıyla mümkündür. Çin yönetimi, enerji güvenliğinin sağlanması ve enerji ihtiyacı için Orta Doğu ülkeleri ile kültürel, ekonomik, ticari ve siyasi ilişkilerini güçlendirmeye çalışmaktadır. Çalışmada, kuramsal çerçeve olan enerji jeopolitiğine dayanılarak Çin'in giderek artan enerji talebi karşısında Orta Doğu bölgesine jeopolitik yaklaşımı, enerji güvenliğini nasıl sağladığı ve enerji diplomasisi analiz edilmiştir. Çalışmanın amacı yükselen güç Çin'in artan enerji ihtiyacında Orta Doğu bölgesinin rolünün analiz edilmesidir. Çalışma kapsamında Çin'in ulusal enerji güvenliği politikalarının değişim ve dönüşümünde Orta Doğu bölgesinin stratejik önemi ve Çin'in artan enerji ihtiyacını hangi kaynaklardan sağladığı sorularına cevap aranmıştır. Araştırma kapsamında dünyada artan enerji ihtiyacında Orta Doğu bölgesinin önemi, dünya ve Çin için bir kez daha anlaşılmıştır. Çalışma sonucunda dünya güç dengelerinin değiştiği ve bu değişimde Çin Halk Cumhuriyetinin yükselen ekonomisi ile çok önemli bir yere sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Çin'in yükselen ekonomisiyle birlikte artan enerji ihtiyacının hem kendisi için hem de uluslararası enerji piyasası için ne kadar önemli olduğu anlaşılmıştır. Anahtar Sözcükler: Çin, Orta Doğu, Enerji Jeopolitiği, Enerji Güvenliği, Enerji Diplomasisi
Kuzey Irak bölgesinin enerji kaynakları bağlamında merkezi yönetimle olan ilişkileri
Bu çalışma, Irak Merkezi Yönetimi ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki enerji ilişkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Irak'ın sahip olduğu zengin enerji kaynakları ile küresel güçlerin bu kaynaklardan faydalanma arzusu, IKBY'nin kendi sınırları içerisinde yer alan rafineriler üzerinde kontrol kurma isteği ve Irak Merkezi Yönetimi'nin ülke sınırları içindeki her türlü bağımsız yapılanmayı tehdit olarak değerlendirmesi, taraflar arasında enerji temelli anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda, çalışmanın birinci bölümünde enerji kavramı, ikinci bölümünde Ortadoğu petrolünün küresel ölçekteki önemi, üçüncü bölümde Ortadoğu enerji politikalarında Kuzey Irak'ın stratejik konumu ve son bölümde Irak Merkezi Yönetimi ile IKBY arasındaki enerji ilişkileri ele alınmıştır.
Postkolonyal perspektiften Batı emperyalizminin bir uzantısı olarak kültürel mirasın yağmalanması: ABD'nin Irak yaklaşımı
Bu çalışmanın amacı, Batı emperyalizminin kültürel miras üzerindeki dönüştürücü ve yıkıcı etkilerini postkolonyal bir perspektifle incelemektir. ABD'nin Irak'a yönelik yaklaşımı üzerinden emperyalist politikaların somut ve somut olmayan kültürel mirası nasıl tahrip ettiği analiz edilmektedir. Çalışma, postkolonyal teori çerçevesinde ABD'nin Irak'a müdahalesinin altında yatan temel motivasyonları ve bu müdahalenin Irak'ın siyasi, ekonomik ve toplumsal dokusunda yarattığı değişimleri ortaya koymaktadır. Tezin teorik çerçevesi, postkolonyal yaklaşım üzerine inşa edilmiştir. Kültürel miras olgusu, uluslararası ilişkiler bağlamında ele alınmış, Ortadoğu ve Irak özelinde tarihsel ve kültürel mirasın önemi vurgulanmıştır. Çalışmada, nitel araştırma yöntemleri kullanılarak tarihsel ve güncel veriler ışığında ABD'nin Irak politikası ve bu politikanın kültürel sonuçları incelenmiştir. Araştırmanın bulguları, ABD'nin Irak'taki askeri müdahalelerinin ve işgal sonrası siyasi, ekonomik ve sosyal politikalarının ülkenin kültürel mirasında telafi edilemez zararlara yol açtığını ve Irak toplumunun kültürel kimliği üzerinde derin travmatik etkiler yarattığını ortaya koymaktadır. ABD'nin Irak politikası, ülkenin kültürel kimliğini ve mirasını hedef alan sistematik bir yıkım projesi olarak değerlendirilmiştir. Bu politikanın temelinde, Irak'ın jeostratejik önemini ve doğal kaynaklarını kontrol altına alma hedefinin yattığı vurgulanmıştır. ABD'nin Irak'a yönelik yaklaşımından, Batı emperyalist politikalarının farklı biçimlerde devam ettiği, özellikle kültürel alanda yeni bir hegemonya biçiminin ortaya çıktığı ve kültürel mirasın stratejik bir faktör olarak emperyalist hedeflere hizmet ettiği sonucuna ulaşılmıştır.
İkinci Meşrutiyet döneminde çok partili siyasal hayat
Bu çalışmanın amacı, Osmanlı Devleti'nde 17. yüzyılın sonlarında başlayan modernleşme hareketleriyle birlikte II. Meşrutiyetin ilân edilmesiyle kendisini gösteren çok partili siyasal hayatın Osmanlı Devleti'nin demokratikleşmesi yolundaki rolünü değerlendirmektir. 1876 yılında ilan edilen Kanun-ı Esasi ile başlayan meşrutiyet devrinde, Osmanlı Devletinde siyasal yapılanmalar meydana gelmeye başlamıştır. Bu dönem içerisinde İttihat ve Terakki Fırkası, Hürriyet ve İtilâf Fırkası, Ahrar Fırkası gibi siyasal hareketler kurulmuştur. Bu çalışmada genel olarak II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yaşanan siyasal gelişmeler anlatılarak Osmanlı Devleti'nin içine girmiş olduğu siyasal ortam açıklanmıştır. Çok partili siyasi yaşamın sona ermesine yol açan önemli olaylar da incelenmiştir. İttihat ve Terakki ile İttihatçı subayların ortaklaşa gerçekleştirdiği 23 Ocak 1913 tarihli hükümet darbesinin siyasi ve askerî nedenleri analiz edilmiş, baskın her yönüyle değerlendirilmiştir. 1920 yılına kadar çeşitli aksaklıklara rağmen devam eden meşruti yönetim, 1923 yılından itibaren tamamen yıkılmış ve Cumhuriyet Rejimi olarak anılan yeni bir dönem başlamıştır. Osmanlı Devletinin 1923 yılına kadar demokratikleşme yolunda yaşadığı tecrübeler Türkiye Cumhuriyetinin siyasal yapısına zemine hazırlamıştır.
Çin dış politikasındaki dönüşüm üzerinden Çin'in hegemon güç olma stratejisini anlamak
Çin Halk Cumhuriyeti, 1949 yılında kurulduğundan bu yana, dönemin şartlarına uygun dış politika stratejileri benimsemiştir. Mao Zedong döneminde, Çin daha içe dönük ve kendi kendine yeterli bir ülke olarak varlık göstermiştir. Ancak Deng Xiaoping döneminde, Çin kapsamlı reformlarla birlikte dışa açılmaya başlamış ve ekonomik kalkınma odaklı bir profil çizmiştir. Bu dönemde, Çin'in ekonomik hamlelerinin bölgesel ve küresel güçleri endişelendirmemesi amacıyla düşük profilli bir dış politika stratejisi benimsenmiştir. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte iki kutuplu dünya düzeni sona ermiş ve Amerika Birleşik Devletleri, yeni sistemde üstünlüğünü bir süre devam ettirmiştir. Ancak, 11 Eylül terör saldırıları ve 2008 küresel finansal krizinin yarattığı siyasi ve ekonomik sarsıntılar, Amerika'nın bu üstünlüğünün sorgulanmasına neden olmuştur. Amerika'nın sistem içindeki etkisinin azalması, Çin'in alternatif bir güç olarak yükselişine yönelik görüşleri güçlendirmiştir.2000'li yıllardan itibaren sürekli bir yükseliş gösteren Çin, bu yükselişin sonucu olarak Xi Jinping döneminde, Deng Xiaoping 'in düşük profil politikası olan "Tao Guang Yang Hui" stratejisinden uzaklaşarak "Çin Rüyası" stratejisiyle uluslararası sistemde daha belirgin ve aktif bir rol oynamaya başlamıştır. Bu çalışmada, Çin'in dış politikasında yaşanan bu dönüşüm ve bu dönüşümlerin ışığında Çin'in yeni dönemde hegemonya hedefi olup olmadığı araştırılmaktadır. Anahtar Sözcükler: Çin, Deng Xiaoping, Xi Jinping, Hegemonya
Çin'in çevreye dost enerji politikalarının dış politikasına ve ekonomik performansına yansımaları
Bu çalışma küresel ölçekte hızla büyüyen Çin'in mevcut ve geleceğe yönelik enerji politikalarını, yenilenebilir ve temiz enerji çerçevesinde değerlendirerek, bu politikaların ülke ekonomisine ve dış politikasına etkisini incelemektedir. Çalışmada öncelikle çevreye dost enerji politikaları, yenilenebilir ve temiz enerji çerçevesinde kavramsal değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmanın devamında enerji arz güvenliği kapsamında Çin'in enerji politikası incelenmiş olup, çevre dostu enerji kaynaklarının Çin'in toplam enerji üretim ve tüketimi içerisindeki payı analiz edilmiştir. Devamında Çin'in çevreye dost enerji noktasındaki politikalarının gelişimi, uluslararası iş birlikleri, enerji geliştirme stratejisi bağlamında değerlendirilerek, gelinen noktada enerji sektörlerinin ülke ekonomisine katkısı tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada Çin'in mevcut politikaları ile yenilenebilir enerjide dünya lideri konumunu koruyacağı ve 2060'a kadar karbon ayak izini silme yönündeki hedeflerini gerçekleştireceği ortaya konmuştur.
Dijital çağda toplumsal hareketlerin dönüşümü: Sivil haklar hareketi ve Black Lives Matter
Bu çalışma, dijital çağda toplumsal hareketlerin dönüşümünü, Sivil Haklar Hareketi ile Black Lives Matter hareketi üzerinden karşılaştırmalı olarak incelemektedir. İki hareketin tarihsel bağlamı, örgütlenme yapısı, siyasal talepleri ve kolektif kimlik üretimleri analiz edilerek aralarındaki süreklilik ve kopuş unsurları değerlendirilmektedir. Bu analiz çerçevesinde, Yeni Toplumsal Hareketler Teorisi hareketlerin dönüşen doğasını anlamlandırmak için temel kuramsal zemin olarak ele alınmıştır. Çalışmada, Sivil Haklar Hareketi'nin merkeziyetçi liderlik yapısı ve hukuki eşitlik odaklı talepleri ile Black Lives Matter hareketinin dijital ağlar üzerinden örgütlenen, yatay yapılı ve kültürel tanınma temelli yapısı karşılaştırılmıştır. Analizler sonucunda, iki hareket arasında tam anlamıyla bir kopuştan ziyade, tarihsel bir süreklilik içerisinde yeni koşullar ve araçlarla şekillenen bir dönüşüm olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, dijitalleşmenin protesto biçimlerini, kolektif kimlikleri ve kamusal alanla kurulan ilişkiyi yeniden tanımladığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu bağlamda, dijital çağda toplumsal hareketlerin yalnızca fiziksel alanla sınırlı kalmadığı; çevrimiçi ağlar, sembolik direniş ve kimlik politikaları aracılığıyla siyasal alanda etkili olabildiği savunulmaktadır.
Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türk dış politikasında entegrasyon sürecinde Orta Asya ve Özbekistan
SSCB?nin dağılmasıyla birlikte Orta Asya devletleri bağımsızlıklarını kazanmış, sahip oldukları jeopolitik önem ve ekonomik kaynaklar bağlamında çeşitli aktörlerin odak noktası olmuş ve ?Yeni Büyük Oyun? olarak tabir edilen hâkimiyet mücadelesinin sahnelendiği alanlardan biri haline gelmiştir. Bugün bölge ülkelerinden birisi olarak Özbekistan, Orta Asya ve daha genelde Avrasya jeopolitiğinde merkezi durumda bulunan, önemli bir ülkedir. Gerek jeopolitik konumu, gerek bölgenin sahip olduğu enerji kaynakları gerekse de Türk-İslam medeniyetinin merkezi olması ve bünyesinde barındırdığı nüfus yapısıyla bölgesel ve küresel politikalar açısından önem arz eder konumdadır. Dolayısıyla Orta Asya bağlamında verilen liderlik mücadelesinde Özbekistan?ın kilit bir ülke olduğunu görmekteyiz.Bugün özellikle ekonomik ve ticari ilişkiler açısından ön plana çıkarılması gereken bu coğrafya, Türk Dış Politikası bağlamında ihmal edilmemesi gereken bir alandır ve şüphesiz Türkiye?nin bölgesel gücü ve rolü açısından son derece önemlidir. Dolayısıyla çalışmamız, özellikle ekonomik açıdan bölgesel bir işbirliğinin gerekliliği noktasında bir katkı yapabilme amacındadır. Kapsam olarak Türkiye ve beş Orta Asya devleti incelenmiş ve zaman aralığı olarak ise Soğuk Savaş sonrası dönem dikkate alınmıştır. Metodolojik açıdan özellikle ekonomik ve ticari işbirliklerini ön plana çıkaran neoliberal kurumsalcı yaklaşımın benimsenerek işbirliğini sağlama noktasında bir çözüm sunulabileceği savunulmuştur. Nitekim vardığımız sonuç, bugün Türkiye-Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasında kurulması istenen bölgesel bir entegrasyonun mümkün görünmediği ancak ekonomik ve ticari bağları kuvvetlendirmek suretiyle özellikle ikili ilişkileri sağlamlaştıracak şekilde adımlar atılmasının gerekliliğidir.269Tabi bunu yaparken de Türk Dış Politikası?nda sağlam ve kararlı adımların doğru bir zamanda atılması gerekliliğine ek olarak milli bir şuur içerisinde hareket edilmesi gerekliliği de vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: 1. Entegrasyon2. Orta Asya 3. Özbekistan4. Türk Dış Politikası5. Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO)
Bağımsızlıktan sonra Tacikistan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki dış siyaset, ekonomik güçlendirme ve gelişmeye yönelik ilişkiler
Bu tezde Sovyetler Birliğinin dağılmasını izleyen dönemde Türkiye ile Tacikistan arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçlamaktadır. İki ülke ilişkileri, 1991-1995 yılları arasında Tacikistan'ın Türkiye ile ilişkileri, ekonomik koşullarının olumsuzluğu, Tacik İç Savaşı ve bu ülkenin İranve Rusya ile olan yakın ilişkisi nedeniyle kısıtlı kalmıştır. 1996-2004-2010 arası dönemde ise iki ülke ilişkileri Tacikistan'ın Orta Asya coğrafyasının ayrılmaz bir parçası olduğunun Türkiye tarafından daha iyi anlaşılması, Tacik İç Savaşının önemli bir siyasal uzlaşı ile sonuçlanması ve Tacikistan'ın bölgesel istikrar için vazgeçilmezliği gibi etkenler nedeniyle gelişmiştir. Türkiye-Tacikistan ilişkilerinde bugün gelinen nokta değerlendirildiğinde, bağımsızlığın hemen ardından gelen ilk yıllara oranla ilerleme olduğu, fakat bu ilerlemenin henüz istenen düzeyde gerçekleşmediği sonucuna varmak mümkündür. Anahtar Kelimeler: 1. Tacikistan, 2. Bölgesel İstikrar, 3. Türkî Cumhuriyetler, 4. Tacikistan İç Savaşı, 5. Türk Tacik İlişkileri.
Kimlik-dış politika ilişkisi: Türk devlet kimliğinin Türk dış politikası üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı Türk Devlet kimliği minvalinde kimlik-dış politika ilişkisinin ele alınması ve son dönem Türk Dış Politikasına etki eden devlet kimliğinin nasıl inşa edildiğinin ortaya koyulmasıdır. Bu temel amaç çerçevesinde Türk Dış Politikasında etkin olmuş kimlik tahayyüllerinin ve son dönem Türk Dış Politikasının inşasına etki eden enstrümanların açıklanması diğer alt amaçları oluşturmaktadır. Çalışmanın hipotezi; son dönem Türk Dış Politikasına etki eden kimlik tasavvurunun yumuşak güç enstrümanları çeperinde inşa edildiği ve bu kimlik inşası gerçekleştirilirken de herhangi bir eksen kaymasının yaşanmadığı bilakis, Türkiye?nin kendi eksenini kendisi çizdiği varsayımı üzerinedir. Söz konusu yeni kimlik yapısını yani 2002-2012 yılları arasında Türk Dış Politikasında etkin olmuş olan (ve günümüzde de etkin olmaya devam eden) kimlik tasavvuru; gerek yumuşak güç unsurları minvalinde şekillendirilmiş olması gerekse de 5. Büyükelçiler Konferansı?nda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu?nun dış politika vizyonunun dayandığı temel ilke olarak tanımlaması neticesinde ?yumuşak güç? kimliği olarak adlandırılacaktır. Bu bağlamda, çalışmanın ilk kısmında öncelikle kimlik ve dış politika kavramları ayrı ayrı ele alınmış, kavramların epistemolojisine değinildikten sonra temel Uluslararası İlişkiler kuramları bağlamında Kimlik-Dış Politika İlişkisi açıklanmıştır. Çalışmanın ?Türk Dış Politikasında Kimlik Arayışları? isimli ikinci kısmında tarihsel olarak Soğuk Savaş sonrası, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı öncesi dönem yani 1991-2002 yılları arasındaki süre ele alınmıştır. Önce Türk Dış Politikası açısından söz konusu dönemim bilançosu ele alınmış, ardından dış politikaya etki eden/edecek kimliğin nasıl kurgulandığı, nerede üretildiği ve ihtiva ettiği süreklilik bağlamında nasıl bir devlet kimliği haline geldiği, Batıcılık Kimliği başlığında açıklanmaya çalışılmıştır. Ortaya koyulan bilgilerin ışığında, söz konusu zaman dilimi içerisinde, yani 1991-2002 arasında, yukarıdaki satırlarda da değinilen Avrasyacılık, Neo Osmanlıcılık, İslamcılık gibi kimlik tasavvurlarının nasıl ortaya çıktıkları, ne anlam ifade ettikleri ve Türk Dış Politikasına etkileri incelenmiş, bu bağlamda ne kadar etkin olabildikleri ya da olamadıkları, bir tarihsel süreklilik arz etme konusundaki başarıları ve tutarlılık bağlamında ihtiva ettikleri incelenmiştir. Bir diğer deyişle, bu bölüm içerisinde, söz konusu tahayyüllerin bir ?devlet kimliği? olabilecek yeterliliğe sahip olup, olmadıkları ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümü olacak olan ?11 Eylül Sonrası Dönem? başlıklı bölümde tarihsel olarak 2002-2012 yılları arasındaki dönem inceleme alanı olmuş ve öncelikle söz konusu dönemin, Türk Dış Politikası açısından bilançosu ele alınmıştır. Ardından Türk Dış Politikasında etkili olan yeni söylemler incelenmiş ve dış politikaya olan etkileri ortaya koyulmuştur. Çalışmanın dördüncü bölümü olan ?Türk Dış Politikasında Yumuşak Güç? başlığı altında, son dönemde Türk Dış Politikasında giderek önem kazanan yumuşak güç konsepti derinlemesine ele alınmıştır. Çalışmanın yine dördüncü bölümünde 1991-2002 ve 2002-2012 yılları arasında Türk Dış Politikasındaki yumuşak güç pratiği kurumlar, faaliyetleri ve geri dönüşler minvalinde değerlendirilecektir. Bu pratiği detaylıca incelemedeki amaç 2002-2012 yılları arasında inşa edilen devlet kimliğinin, yumuşak güç temelinde yükseldiği varsayımını doğrulamak adınadır. Sonuç bölümü ile çalışma nihayetlendirilecektir. Çalışmada ?2002-2012 yılları arasında dış politikaya etki eden devlet kimliği hangi enstrümanlar ile nasıl inşa edilmiştir? sorusuna cevap aranacaktır. Çalışmanın temel varsayımları, çalışmanın ilgili bölümlerinde de verildiği üzere kimlik ve dış politika arasında organik bir bağ olduğu yönündedir. Ancak Soğuk Savaş öncesi var olan kimlik yapısı (Batıcılık), Soğuk Savaş?ın ardından sorgulanmış ve alternatifler (Avrasyacılık, Neo-Osmanlıcık ve İslamcılık) ile çeşitlendirilmek istenmiştir. Ancak söz konusu alternatiflerin hiçbiri gerçek anlamda kendisine Türk Dış Politikasında bir uygulama alanı bulamamıştır. Bu varsayımın neden ve sonuçları ilgili bölümlerde detaylıca verilmiştir. Ancak 2002 yılından itibaren inşa edilmeye başlanan kimlik, Soğuk Savaş öncesi kimlik algısına (Batıcılık) alternatif ve/ya çeşitlilik sunmaktan ziyade üzerine eklemlenerek daha etkin bir dış politika izleme gayesinin güdüldüğü de aşikârdır. Bu bağlamda son dönem Türk Dış Politikasında, yumuşak güç kavramı ve bu gücü icra edecek kurumların çoğalması ile söz konusu eklemlemenin gerçekleştirilmeye çalışıldığı, daha doğru bir deyiş ile 2002-2012 arası dönemde öncekilere oranla farklı bir kimlik algısının inşa edilmeye gayret edildiği ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Bu sayede de bir bakıma, özellikle dış basın tarafından uzun süre dillendirilen ?Türk Dış Politikasında bir eksen kayması var mıdır?? soruna, bilakis, ?Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dış politikasında kendi eksenini çizmeye mi çalışmaktadır?? sorusu ile cevap vermektir. Anahtar Sözcükler: 1. Türk Dış Politikası 2. Kimlik-Dış Politika İlişkisi 3. Yumuşak Güç 4. Kamu Diplomasisi 5. Devlet Kimliği
Mısır'da orta sınıfların yükselişi: Refahın güce dönüşmesi
Bu tezin amacı, Mısır Devriminin itici gücünün orta sınıflar olduğu ve devrim sonrası düzenin yine orta sınıflar lehine bir atmosfer oluşturduğunun vurgulanmasıdır. Mısır?ın yaşadığı sosyal dönüşüm Eisenstadt?ın modernleşme kuramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Neo-patrimonyal toplumların modern döneme geçiş sürecinde tatbik etmesi gereken sistemsel değişimler Mısır siyasi ve ekonomik tarihi irdelenerek anlatılmaya çalışılmaktadır. Siyasi otoritenin devrilmesi ile başlayan devrimci sürecin devam edebilmesi ve saf devrime ulaşabilmek için eski rejimin kalıntılarının tasfiye edilmesi gerektiği çalışmanın ulaştığı sonuçlardan biridir. Müslüman Kardeşler ile başlayan İslami yükselişin ideolojik değil, gelir düzeyine göre değişen sınıfsal yapılanmanın bir parçası olduğu ise çalışmanın sonuçlarından bir diğeridir. Anahtar Sözcükler: 1. 2011 Mısır Devrimi 2. Orta Sınıf 3. Çoğul Moderniteler 4. Neo-patrimonyal Toplum 5. Saf Devrim
İsrail devletinin vatandaşlık sorunsalı: Hiyerarşik kimlikler ve eşitlik talepleri
Kimlik meseleleri daha önce hiç olmadığı kadar karmaşık bir yapı arz etmeye başlamaktadır. İnsan hakları, eşitlik, adalet ve özgürlük gibi evrensel değerlerin neden olduğu kimliksel uyanış karşısında ise devletlerin belirli taleplere cevap verebilme kabiliyetlerinin, demokrasinin içselleştirilmesi ile yakından ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Devlet ile halk arasında bir mekanizma işlevi gören vatandaşlığın ehemmiyeti de böylece net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede İsrail'de vuku bulan kimlik çatışmalarını konu alan bu çalışma vatandaşlık zemini üzerinde değerlendirilmektedir. İsrail Devleti'nin demokrasi karşıtı uygulamaları ile beraber parçalı ve hiyerarşik bir toplumsal yapının belirdiği hususu ise çalışmanın ana argümanını oluşturmaktadır. Nitekim siyasi, hukuki, dinî, ekonomik, kültürel ve sosyal pek çok parametre göz önünde bulundurulduğunda üç boyutlu çatışma profilinin toplumda mevcut olduğu görülmektedir: 1) Aşkenazi- Mizrahi bölünmesi, 2) Seküler- Haredi ayrışması, 3) Arap- Yahudi çatışması. İsrail'in, vatandaşları arasında ayrım gözeten ve bir tarafı avantajlı kılmaya yönelik politikaları dolayısıyla etnik bir devlet niteliği taşıdığı yönündeki sav ise çalışmanın sonunda sabitleşmektedir. Anahtar Sözcükler: 1) İsrail Devleti 2) Vatandaşlık 3) Aşkenazi- Mizrahi Bölünmesi 4) Seküler- Haredi Ayrışması 5) Arap- Yahudi Çatışması
Türkiye-Mısır ilişkileri: 1922-1981
Mısır, dünya tarihinde olduğu gibi Türk tarihinde de önemli olay ve olguların yaşandığı stratejik bir bölge olmuştur. Türklerin özellikle Osmanlı hâkimiyeti sonrası Mısır?da hakimiyet kurması ile birlikte Türk-Mısır ilişkilerinin temeli atılmış olmaktaydı. Türk hanedanını temsil eden Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve ailesi, Mısır tarihinde silinmez bir iz bırakacaktı. Hanedanın devamı ile birlikte Mısır'da halk, Türkiye'nin bağımsızlık savaşını örnek alacak ve Türk-Mısır halkları aynı kaderi paylaşacaktı. Türkiye'nin bağımsızlığı sonrasında özellikle hilafetin kaldırılması gibi laik reformların gerçekleştirilmesi, Mısır halkı üzerinde olumsuz etki yaratacaktı. İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesini kısmen 1922'de kazanan Mısır halkı, bu tarihten itibaren her yönüyle bağımsız olmak için Batı'ya karşı uzun bir savaş verecekti. Mısır halkı ve Mısır ordusundaki genç subaylar bu durumdan hoşnut değillerdi. Bu hoşnutsuzluk Hür Subaylar'ın askeri darbesi ile sonuçlanacak ve Ortadoğu'da statükoyu değiştirecek olan Nasır'ın tarih sahnesine girmesine vesile olacaktı. Soğuk Savaş'a kadar özellikle Atatürk döneminde Türk-Mısır ilişkilerinin iyi olmasına ve Türkiye'nin Mısır halkının yanında rağmen, Türkiye'nin özellikle Sovyetler Birliği'nden gelebilecek tehdit algısı nedeniyle, Türkiye Batı'ya yaklaşmıştır. Bu yaklaşma, Türkiye'yi başta Mısır olmak üzere Arap Ortadoğusu'ndan uzaklaştıracaktı. Yahudilerin 1948?de İsrail devletini kurmasının hemen ardından meydana gelen I. Arap-İsrail Savaşı, Ortadoğu'daki dengeleri değiştirmiştir. Değişen bu dengede Türkiye'nin, İsrail'i tanıyan ilk Müslüman devlet olması ve İsrail yanlısı politika izlemesi sonucunda, Mısır ile yolları ayrım noktasına gelecekti. Türkiye, uluslararası politikada özellikle Kıbrıs meselesinde hem Batı'nın hem de Arap ülkelerinin Türkiye aleyhine tutumları nedeniyle, Mısır ve Araplar ilişkilerine önem vermek zorunda olduğunu kavramıştı. Ortadoğu Komutanlığı ve Bağdat Paktı gibi Batı güdümündeki oluşumlar sonrasında Mısır tarafından oldukça tepki gören Türkiye, Ortadoğu politikasında değişim yapacaktı. Süveyş Savaşı'nda temkinli davranışlar ve gerektiğinde Mısır'ı destekleyici kararlar ile Türkiye, bunu somut bir şekilde göstermiştir. Nasır, Türkiye'yi bir yandan Batı yanlısı olmakla suçlamakla beraber, öteki taraftan da Arap Ortadoğusu'nda en güçlü rakibi olarak görmesine rağmen, Enver Sedat'ın rasyonel dış politika izlemesi ile Türk-Mısır ilişkileri daha iyi hale gelecekti. Anahtar Sözcükler 1. Türkiye 2. Mısır 3. Cemal Abdül Nasır 4. Ortadoğu 5. Süveyş Kanalı
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde Ermenistan ve normalleşme krizi
Çalışmada Türkiye ? Azerbaycan ilişkileri ele alınmış ve özellikle bu ilişkilerde yaşanan normalleşme krizi araştırılmıştır. Bu kapsamda Türkiye ? Azerbaycan ve Türkiye ? Ermenistan ilişkileri detaylı bir şekilde incelenerek Ermenistan?ın Türkiye ve Azerbaycan dış politikasında yeri ortaya konulmuştur. Özellikle de Ermenistan?ın Türkiye ? Azerbaycan ilişkilerinde yeri gösterilmiştir. Ayrıca Türk dış politikasında yaşanan değişim, bu değişimin Güney Kafkasya?ya yansımaları incelenerek, Türkiye ? Ermenistan arasındaki normalleşme süreci, onun sebepleri açıklanmıştır. Bu süreç Türkiye ? Azerbaycan ilişkilerini derinden etkileyip ilişkilerde derin bir krize yol açtığından çalışmada bu krizin sebepleri, ortaya çıkardığı sorunlara açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın kapsamı boyunca ilk bölümde iki ülke arasında yaşanan krizin iyi bir şekilde açıklanması için uluslararası ilişkilerde kriz kavramı her taraflı bir şekilde ele alınıp açıklanmıştır. İkinci bölümde Türkiye ? Azerbaycan ilişkileri üzerinde durulmuş, ilişkilerin tarihsel arka planı araştırılarak, 1991?den sonra iki ülke arasındaki siyasi, ekonomik, güvenlik ilişkileri, ayrıca ilişkilere etki eden faktörler açıklanmıştır. Bununla birlikte Ermenistan?ın Türkiye ve Azerbaycan dış politikasında ve ikili ilişkilerde yeri üzerinde ayrıca olarak durulmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde, normalleşme süreci detaylı bir şekilde analiz edilerek, bu süreci tetikleyen sebepler, bölgesel ve bölge dışı aktörlerin tutumları açıklanmış, Azerbaycan?la ilişkilerde yarattığı kriz araştırılmıştır. Anahtar Sözcükler 1. Kriz 2. Güney Kafkasya 3. Türkiye ? Azerbaycan 4. Ermenistan 5. Normalleşme süreci
Birleşmiş Milletler barışı koruma operasyonları
Uluslararası barış ve güvenliği korumak için geliştirilen kolektif güvenlik sistemi, çoğu kez beklentileri karşılamaktan uzak kalmıştır. Alternatif bir yöntem olan barışı koruma operasyonları, kolektif güvenlik anlayışına yeni bir boyut kazandırmakla kalmamış aynı zamanda uyuşmazlıkların çözümünde farklı yöntemler kullanılmasına olanak sağlamıştır. Barışı koruma operasyonları, yapıları ve işleyişleri ile ilgili yeterli bilgi sahibi olunmamasından kaynaklanan bazı eleştirilere maruz kalsa da uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasında en çok kullanılan yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Operasyonlar esnek yapısı sayesinde zaman içinde değişen çatışma koşullarına daha kolay adapte olmuştur. Çatışmalara yol açan sebeplerin köklerine eğilme imkânı tanıyan barışı koruma operasyonları, zorlayıcı operasyonların aksine daha kalıcı bir barış sağlanmasına da zemin hazırlamaktadır. Bu özellikleriyle öne çıkan barışı koruma operasyonları hakkında bilgi sahibi olmak, daha yapıcı eleştiriler getirmeyi kolaylaştıracaktır. Anahtar Sözcükler: 1. Kolektif Güvenlik 2. Barış için Birlik 3. Barışı Koruma 4. Zorlayıcı tedbirler 5. İnsani Müdahale
Uluslararası ilişkilerde devletlerarası savaş ve savaşın nedenlerinin teorik incelemesi
Bu tez çalışması uluslararası ilişkilerde devletler arası savaşların neden meydana geldiğini, teorik yaklaşımlarla açıklamak amacıyla hazırlanmıştır. Bunun için belli uluslararası ilişkiler teorileri ile savaş çalışmaları literatürünün bulguları kullanılmıştır. Savaş çok nedenli bir olgudur. Binlerce yıldır devletler farklı nedenlerle, farklı coğrafyalarda savaşmışlardır. Bu çalışmada sorgulanan husus devletlerin neden savaştığıdır. Savaşma eğilimi, bireyde, devletin rejiminde, sistemin yapısında incelenen bir durumdur. Bireyin doğası, onun psikolojik geçmişi, herhangi bir olayın nasıl algılandığı, savaşın ortaya çıkmasına etki etmektedir. Devletin rejimi, yönetsel yapıları, karar süreçleri, topraklarının büyüklüğü, ekonomik yapısı, nüfusu, iç çalkantılar ise savaşma eğilimini artırmakta veya azaltmaktadır. Sistem düzeyinde meydana gelen güç dağılımındaki değişimin, anarşik ya da hiyerarşik bir yapı oluşturması da sistemik savaşların meydana gelmesini etkilemektedir. Dolayısıyla savaşa etki eden birçok faktör bulunmaktadır. Bu faktörlerde meydana gelen değişimler devletleri savaş yatkınlaştırmaktadır. Tarihsel sürece bakıldığında devletlerin birçok farklı nedenden ötürü savaştıkları görülmektedir. Bu çalışmada devletlerin en sık hangi nedenlerden ötürü savaştıklarını ortaya koyarak, teorik varsayımlar tartışmaya açılmıştır. Bunun için davranışsalcıların nicel araştırma yöntemlerinden de faydalanılmıştır. Anahtar Kelimeler 1. Savaş 2. Savaş Teorileri 3. Savaşın Nedenleri 4. Savaş Çalışmaları 5. Savaş Tipolojileri
II.Körfez Savaşı ve Irak İran ilişkileri
Şüphesiz Irak'ın işgali, Amerika Birleşik Devletleri'ne bölgeyi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden dizaynetme fırsatı verecektir. Bundan dolayı Amerika Birleşik Devletleri, hayati stratejik çıkarlarının devamlılığını sağlama, düşmanlarını birer müttefik ve dost haline getirerek bölgedeki olası her türlü tehlikeye karşı güvence altına alma yoluyla Irak'ın işgal edilmesi operasyonundan stratejik getiri elde etmeye çalışmaktadır. Bunu yapması ise Irak'ın bağımsızlığından beri üzerine kurulu olduğu daha önceki temellerden farklı temeller üzerinde yeniden şekillendirilmesine odaklanan yeni bir varlık haritasına kavuşturulmasını gerektirmektedir. Amerika'nın Irak'taki fiili başarısı, dizginleri eline alması ve liberal-dost bir Irak hükümeti oluşturması, dünyanın bu hassas bölgesindeki Amerikan projesinin en önemli dinamiklerden biri sayılır. Hele ki Irak, Amerika Birleşik Devletleri'nin liberal bir Irak oluşturabilmesi, tüm Körfez ülkelerinin örnek alması gereken ideal bir model olarak takdim edebilmesi ve Ortadoğu ülkelerini kapsayacak şekilde daireyi genişletebilmesi için Amerikan yalnızlığına terk edilmişken. Yine Irak'ın Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal edilmesi, bu bölgedeki bölgesel güç açısından yeni bir harita çizmesi noktasında önünü açmıştır. Çünkü Irak'ın bölgesel denge denkleminden çıkmasından sonra İran'ın bölgedeki nüfuzu artmıştır. Ayrıca Irak sınırıyla temas halinde olmasından dolayı bölgede bir de Türk değişkeni bulunmaktadır. Türkiye bölgede hafife alınmayacak bölgesel bir güç olmasından dolayı dünyaca kritik olan bu bölgede İran ile bir tür bölgesel rekabete girmeye yönelmiştir. Bundan dolayı Amerikan?ın Irak işgali, Amerikan-İran ikili ilişkisinde ?Irak? odak noktasından hareket edilerek iki ülke arasında yeni bir tür ilişki ortaya çıkarmıştır. Ayrıca bölgesel güç dengesinden hareketle Irak'taki önemi bakımından İran değişkeni karşısında bir de Türk değişkeni bulunmaktadır. Bundan dolayı Irak'ın işgali, tarihi geçmişi, coğrafi konumu, siyasi ve Arap Körfez bölgesindeki bölgesel güçler dengesine etki eden askeri ağırlığının yanı sıra küresel ekonomi açısında mevcut ve gelecekteki petrol kaynakları sayesinde sahip olduğu ekonomik konumuyla bölgede büyük bir stratejik değişim oluşturmuştur. Anahtar Sözcükler 1. II. Körfez Savaşı 2. Irak-İran İlişkileri 3. ABD'nin Irak Politikası 4. Irak-İran Savaşı 5. İran'ın Nükleer Programı
11 Eylül sonrası süreçte ABD'nin yeni güvenlik politikasında Türkiye
Güvenliğin kavramsal yapılanmasıyla başlayan süreç teorik temelle birlikte verilmektedir. Güvenliğin tarihsel süreci, tanımı ve gelişimiyle devam eden yapılanma, karşılaştırmalı analizlerle devam etmektedir. ABD?deki güvenlik yapısını anlamak için tarihin derinliklerine inilmekte, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Monroe Doktrini bağlamında yalnızcılık politikası anlatılmakta, I. Dünya Savaşı?na kadar gelen bu süreçte, iki dünya savaşı arasındaki olaylara da değinilmektedir.Özellikle Soğuk Savaş dönemi, ABD ile Türkiye arasındaki güvenlik ilişkisini anlamak bakımından çok önemli bir dönemdir. Çünkü iki ülke arasındaki siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkileri bu dönemde yoğunluk kazanmıştır. Ardından gelen ve Demir Perde (Iron Curtain)?nin inmesiyle devam eden süreç, SSCB?nin yıkılmasından 11 Eylül?e kadar geçen dönemi kapsamaktadır.11 Eylül terör saldırılarının ardından oluşturulan Bush Doktrini, Irak ve Afganistan işgalleri, ardından gelen Obama yönetiminin güvenlik perspektifi, çeşitli analizleri de içererek anlatılmaktadır. Tabii ki bu süreçlerin içinde, 1 Mart Tezkeresi, Çuval Hadisesi vb. önemli olaylar da bulunmaktadır. Tüm bu olaylar tarihsel döngü çerçevesinde kimi bağlantılar, paralellikler ve farlılıklar perspektifinde anlatılmakta, kimileri kısa ve özlü, kimileri ise uzun ve detaylı analizlerle değerlendirilmektedir. Aslında tüm bu süreç birbirinden farklı anlam yoğunlukları içinde tek bir kapıya çıkmaktadır. Anahtar Sözcükler 1) Güvenlik 2) Monroe Doktrini 3) Bush Doktrini 4) 1 Mart Tezkeresi 5) Çuval Hadise
1989 sonrası Afganistan siyasi meselesinde muhtemel çözüm arayışları
Afganistan bulunduğu stratejik konum itibariyle tarih boyun birçok istilacı gücün müdahalesine maruz kalmış ve bu durum Sovyetler Birliği?nin dağılmasından sonra da devam etmiştir. Bölge ve bölge dışı aktörlerin güç gösterisi sahasına dönüşen Afganistan topraklarında tarihi boyunca siyasi istikrarsızlık hakim olmuştur. Afganistan?a ilişkin çalışmalar genellikle bu ülkenin önemine jeopolitik, jeostratejik açısından bakarak ülkenin genel profilini çizmektedir. Bu çalışma adeta bir ön kabul haline gelmiş olan Afganistan?ın siyasi istikrarsızlığını çözüme kavuşturma çerçevesi içinde inceleyerek, bu biçimde Afganistan?ın siyasi istikrarsızlığına federal siyasi düzenin tek çözüm yolu olarak ele almaktadır. Bunu yaparken ülkeye yapılan bölge ve bölge dışı aktörlerin rekabetlerini, SSCB?nin Afganistan?ı işgali ve bu işgale ABD?nin tutumunu merkeze alarak, bu müdahaleyi gerçekleştiren aktörlerin öncelikleri, bölgesel tepkiler ve müdahalelerin uluslararası sistem üzerindeki etkileri açısından incelemektedir. Afganistan?ın siyasi meselesine yönelik çözüm arayışları, söz konusu Afganistan?ın coğrafyasının, siyasal kültürünün, demografisinin unsurlarını ön plana çıkararak yapılmaktadır. Ancak çalışma ne bu, bölge ve bölge dışı aktörlerin rekabetlerini eksiksiz bir tarihsel anlatısı olmak iddiasındadır, ne de temelde Afganistan?ın siyasal ve kültürel yapısının tüm yönlerini tartışmaya açmayı hedeflemektedir. Çalışma bu haliyle siyasi istikrarsızlığın nedenlerini merkezine alarak analiz etmekte, karşılaştırmalı bir federal sistem çerçevesinde ülkenin siyasal düzenini karşılaştırmak suretiyle gerçekçi kuram içerisinde bir federal sistem tahlil örneği vermeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda federal siyasal sisteme ilişkin bölümün baştan bir kuramsal çerçeve olarak tartışmaya açılmadan önce, bölge ve bölge dışı aktörlerin Afganistan?a müdahalesinin ele alınması tercihinin nedeni siyasi meselenin çıkışındaki sebeplere ilişkin kuramsal çerçeve çizilirken konunun bir arka plan sahibi kılınması yöntemiyle soyutkavramların uygulamadaki anlamlarının daha anlaşılır kılınmasıdır. Federal sisteme ilişkin bölüm diğer bölümün arkasına alınarak söz konusu soyut kavramsallaştırmaların ve Afganistan?ın siyasi meselesinin analiz yöntemini güçlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: 1. Afganistan 2. Siyasi mesele 3. Çözüm
Günümüzde Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki demokratik hareketler; Libya ve Mısır örnekleri
Bu çalışmanın temel amacı, ilk olarak Tunus'ta ortaya çıkan, çok kısa sürede Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya yayılan toplu halk hareketlerini sebep ve sonuçları açısından Mısır ve Libya bağlamında incelemektir. Bu bağlamda, üç bölümden oluşan bu çalışmanın ilk bölümünde anılan bölgelerde etkisini gösteren halk hareketlerinin ilk olarak neden Tunus'ta ortaya çıktığı ve bahsekonu hareketlerin ortaya çıkmasının altında yatan sebepler analiz edilmektedir. İkinci bölümde, sözkonusu demokratikleşme hareketlerinin ikinci durağı, Ortadoğu'nun anahtar ülkesi Mısır'daki gelişmeler ele alınmakta, anılan ülkenin İkinci Dünya Savaşı'ndan günümüze kadar geçirdiği evreler olaylarla birlikte incelenmekte ve bu gelişmeler ışığında Mısır'daki demokratikleşme hareketinin analizi yapılmaktadır. Son bölümde ise, Kuzey Afrika'da ön plana çıkan ve demokratikleşme hareketlerinin Mısır'dan sonraki adresi olan Libya'ya yayılan olayların tarihsel kökenleriyle beraber sonuçları incelenmektedir. Bu çalışmaya konu olan Mısır ve Libya'nın bağımsızlıklarını kazandıkları post-kolonyal dönemden günümüze kadar geçen süre incelendiğinde, her iki devletin de anti demokratik idarelerce yönetile geldiği ortaya çıkmaktadır. Buradan hareketle, yarım asrı aşan bir bağımsızlık tecrübesi içerisinde insan hakları, demokrasi ve eşitlik gibi kavramlardan yoksun yaşayan halkların bütün bunların yanı sıra ekonomik sıkıntılara da maruz kalması anılan ülkelerdeki toplu halk hareketlerini başlatan ana sebeplerdendir. Adıgeçen ülkelerin demokratikleşme hareketleri sonuçlarının ise yakın bir süreçte tam olarak kestirilemeyeceği, bu gelişmelerin her ne kadar sonuçları itibariyle olumlu gibi gözükse de ilerleyen süreçte ülkelerde büyük sınamalara da sebep olabilecek riskler taşıdığı da gözden kaçırılmamalıdır. Anahtar Sözcükler 1.Ortadoğu ve Kuzey Afrika 2.Arap Baharı 3.Demokratikleşme Hareketleri 4.Demokrasi 5.İnsan Hakları
Foreign policy as a tool in constructing national identity: A case study of Gallipoli campaign
Orthodox foreign policy studies take states as given in international politics. As the principal actor in international politics, the state has a distinct character different from the outside. Orthodox Turkish foreign policy studies postulate that Turkey has been the member of the Westphalian nation state order and it has had a set of policies and actions oriented towards the external world. This thesis is a post-structural foreign policy study that problematizes the orthodox literature. It will be argued that the state is not given, the Turkish national identity is neither homogenous nor stable, and Turkish foreign policy is an identity productive discursive practice. The study scrutinizes the annual presidential statements on Gallipoli Campaign in order to demonstrate the way in which Turkish foreign policy discourses produce and reproduce the national identity. The analysis focuses on two different periods. The first period under the scope is between the years of 2001 and 2007 and the second period is between the years of 2015 and 2017. The study argues that the presidential statements on the battle aim to create the Turkish self in each period. Gallipoli Campaign is the source of the other in the present. Thus, the discursive authority of the presidential statements constitutes the Turkish self. Keywords: Foreign policy, orthodox foreign policy studies, post-structuralism,Gallipoli Campaign
Building bridges through inclusive education system: The case of Syrian refugee children in Hatay/TURKEY
The civil war that started in Syria in March 2011 has been continuing for the last 8 years with a profound impact on the lives of millions of Syrian citizens. Syrian children, who are currently living in Syria and those who migrated to other countries, pay the heaviest price. Since the outbreak of the war, approximately 5,6 million Syrian refugees have fled from war and conflict and migrated to other countries. At the same time, 6,2 million people were displaced within Syria. While Syrians have been forcibly displaced, they have sought refuge primarily in their border neighbours, specifically including Turkey. Turkey is home to 3,6 million Syrian refugees which make it the largest refugee-hosting country in the world. Almost half of the Syrian refugee population in Turkey is school-age children, which greatly increases the importance of refugee education in Turkey. Education plays a key role in helping refugee children cope with the negative situations they are exposed to and adapt to the country in which they migrate. In this study, the services provided by the Turkish Government to meet the educational needs of Syrian refugee children since 2011 have been examined, the different education systems applied to refugee students and how these systems have been transformed from temporary policies to permanent policies have been discussed. It also examined how access to education and different educational systems have importance in integrating Syrian refugee children to host society. Finally, the fieldwork conducted in Hatay discussed the accessibility, quality, and inclusivity of education services, and identified the difficulties and good examples encountered in the education process. Through the identified challenges and good examples, various policy recommendations have been made to expand the inclusiveness of the current refugee education system.
The place of energy security in the international relations theories on the axis of supply, demand & transit security
The main purpose of this study is to investigate the energy security issues which are examined in the literature only under the name of energy supply security; under three seperate headings supply, demand and transit security; and to emphasize the place of energy security in international relations theories. In this direction, some tips on how to combine theory and practice are given in the introduction part of the study. In the chapters following the introduction, firstly the history of energy sources and types are mentioned and a framework on energy has been established. This framework was then filled by defining energy security and examining the concept of energy security under three different headings. Afterwards, the concept of energy security was harmonized with the main schools of thought in the international relations discipline and the place of energy security in the international relations discipline was revealed. In the last part of the study, some determinations and explanations about the relationship between energy security and other security branches in the general security concept are given. All of this was done by gathering and blending the qualitative research on the sources. As a result of these researches, it has been proved that it will be possible to conduct comprehensive researches by examining not only supply security but also demand and transit security issues separately in the researches on the energy security phenomenon, and the theoretical links of energy security with international relations discipline are underlined in bold lines. Key Words: Energy Supply Security, Energy Demand Security, Energy Transit Security, Energy Resources, IR Theories
Socio-cultural adaptation of Somali immigrants in Ankara and Istanbul
Turkey is one of the countries of preference of immigration for Somali people who leave their country due to security issues, political instability, and economic difficulties arising out of the ongoing civil war and conflicts since the 1990s, as well as drought and concern for the future. After the then Prime Minister Recep Tayyip Erdogan and the accompanying important delegation's visit to Somalia on 19 August 2011, a new period of closer relations started between the two countries. Although there are studies in the relevant academic literature that focus on the Somali people around the themes of civil war, security, terrorism, education, and religion, there is only a few to no studies that investigate the adaptation processes of Somali people particularly regarding their perceptions and experiences in social life. The relevant literature lacks any study that focuses on the opinions and perceptions of Somali immigrants who willingly go to Ankara and Istanbul through official channels and maintain their lives in Turkey. This study is important since it is the first scholarly endeavor on the subject topic. In this study, the perceptions of the Somali immigrants, who live in Ankara and Istanbul, on their socio-cultural adaptation and the characteristics that they consider to be similar to and different from the characteristics of the Turkish society are examined by employing in-depth interviews and qualitative methods. At the same time, this study has inquired what importance religious and social values, cultural norms, historical ties, education, age, social capital, and networks have on the Somali immigrants' adaption to the host country. In this context, this study draws both on an analytical assessment of scholarly works on the subject and on findings obtained through in-depth interviews and participant observation as part of the fieldwork. In the fieldwork stage of the study, in-depth interviews were held with 2 high-level diplomatic representatives, who had detailed information and experience on the subject, and 35 Somali immigrants. In the fieldwork conducted, examples were identified based on the Somali participants opinions and life experiences. In this regard, various social policy implications are recommended concerning the shortcomings and issues identified, through a select sample of cases, in the socio-cultural adaptation process to the Turkish society.
Migration, integration and perceptions: A case study of Afghan asylum seekers in Sivas
The ultimate goal of this study is to analyze the local people's perception of Afghan asylum seekers' integration processes within the framework of qualitative and quantitative research methodologies in the case of Sivas city of Turkey. Since 1979, Afghans, who have fled from their countries due to invasions and civil war which caused political instabilities, economic insufficiencies, and concerns for the future, have represented a visible example of human mobility. In the literature, although there are various studies on Afghans related to security-oriented themes such as war, terror, and drug trade, studies focusing on local people's perception regarding the integration processes of Afghan asylum seekers are unfortunately insufficient. Sivas satellite city, similarly, has not been examined in this context, although it has been transformed into a city of immigrants due to the Afghans' influx. Therefore, this study concentrates on Afghan asylum seekers who constitute the second largest immigrant group in Turkey, and aims to examine their integration processes in Sivas with a focus on the perceptions of local people. In particular, it investigates the factors that have determined the perceptions of local people on Afghan asylum seekers' integration processes. Also, it questions whether the arrival of Syrian refugees to Sivas affected the local people's perceptions of Afghan asylum seekers and their integration processes. As the study deals with many concepts and topics, it employs a mixed research design based mostly on qualitative methods, and uses Grounded Theory as the theoretical framework to have a comprehensive understanding of the issue. The mixed research methodology includes both qualitative and quantitative methods. This study depends not only on the data derived from the analytical review of the relevant academic studies on migration but also on the data derived from a fieldwork that includes surveys and in depth interviews. Particularly, a survey was conducted with 400 local people and interviews were conducted with 50 local people. The data derived from the survey was analyzed by a qualitative data analysis software, SPSS IBM Statistics 20, while the data obtained from the interviews was analyzed through creating codes and themes. The quantitative data was presented by tables and graphs with the percentages and frequencies. The qualitative data, on the other hand, was presented through codes and themes referring to the statements of local people to enable the readers to hear the voice of the research subjects. All this data was discussed in a comparative manner. The study completes its discussion by making some suggestions and recommendations based on its findings.
Turkish foreign policy towards al-Quds during the AK Party period: 2002-2019
There were up and downs in Turkish foreign policy towards al-Quds especially within the scope of its relations with both parties; Israel and Palestine. Turkey's behavior towards the Arab-Israeli conflict affected its relations with both Israel and the Arab states. There were times when Turkey supported the Arab side. However, its recognition of the state of Israel in 1948 was criticized by the Arabs. Some scholars and diplomats argue that the recognition was used as a tool to help the Palestinians. For instance, in case if Turkey did not recognize Israel, it would not be able to use diplomacy and NGOs as a tool of its influence in the region and its influence would be limited in various dimensions. On the other hand, another point which is worth mentioning is the change and the developments in Turkish foreign policy and the reflections of this changes to the case of al-Quds. Especially within the last decades there were structural and practical changes in Turkey's foreign policy towards al-Quds. This can be explained with the characteristics and ideologies of the individuals, foreign policy makers and the decreasing influence of the West towards Turkey's foreign policy. Until 2002, Turkey has been implementing the Western model. However, currently there are visible changes that Turkey abandoned this kind of policy. At this point, the research will investigate the main structure of Turkish foreign policy towards al-Quds from 2002 to 2019. Eventually, the outcomes of these current policies are also one of the significant subjects of the research.
The implementations of Aman (Peaceful coexistence and mutual respect) theory and model in first Muslim Fatih of IslamicJerusalem (634–644 CE)
The world in the 21st century witnesses conflict, war, ethnic cleansing, and occupation as part of everyday life. Until now, the most common frameworks in conflict resolution have been dominated by the Western perspective. However, it is difficult to apply an outsider's perspective to resolving problems in circumstances involving different cultures, characteristics, and challenges. Therefore, a new dimension to conflict prevention and resolution is urgently required, especially provided by a non-Western perspective. El- Awaisi has founded a newly developed theory and model named Aman (peaceful coexistence and mutual respect) as an answer to this need; it represents a Muslim vision to establish Aman in a multicultural and multi-religious society. Nevertheless, this theory and model still requires further investigation regarding the application in a crucial historical period. Dedicated research on the theory and model on a region which has a history full of conflict such as Islamicjerusalem (Bayt al-Maqdis/Beytulmakdis) would demonstrate the applicability of the theory. The first Muslim Fatih lead by Umar Ibn al- Khattab marked the historical and monumental change of Islamicjerusalem, thus it is important to examine whether Umar Ibn al-Khattab had successfully established Aman in the region as a multicultural society. The investigation and analysis of this research proves that the Aman theory and model were successfully applied by Umar Ibn al-Khattab in Islamicjerusalem during the first Muslim Fatih. Umar Ibn al-Khattab implemented the foundations of Aman based on the Quran and Sunnah and applied all the elements of Aman theory such as the Concept of Justice, Principle of Non-Exclusion, Methodology of Tadafu, Constructive Argumentation Methodology, and Preserving Human Dignity. The elements of the Aman model were also implemented in the era of Umar's caliphate in the form of Umar's vision, policy, and system in the region. Keywords: Islamicjerusalem, Muslim Fatih, Aman Theory, Aman Model, Multiculturalism, Conflict Resolution
Conflict transformation through peace education: The case of West African network for peace building- Ghana (WANEP-Ghana)
Peace education is recognized as one of the effective ways to promote peace. Peace education as a concept and practice has emerged as central force in peacebuilding and conflict transformation. This study focuses on the West Africa Network for Peacebuilding-Ghana WANEP- Ghana, and its quest to promote peace and transform conflict through peace education in the Ghanaian context. The study seeks to answer the research question: "How peace education at WANEP-Ghana is operationalized and applied as part of conflict transformation approach and peacebuilding mechanism in Ghana? 'To answer this question, qualitative research approach is applied to gather both primary and secondary data. Semi-structured interviews were practiced/applied to ascertain the perception and perspective of key informants of the organisation understudy. The study highlights specific programs and activities as peace education approaches with which the network used to promote peace in Ghana. The findings of the study indicate that peace education at WANEP-Ghana is largely focused on the non-formal aspect, thus the educational initiatives and programs of the organisation that occurs outside formal school system and structure. The study gathered that the delay of court cases at the law courts of Ghana awaiting final determinations and the problems of funding are mainly the challenges militating against the organisation and its quest to transforming conflict. The study also maintains that despite the challenges confronting the organisation, it continues to play active role in the area of conflict transformation and peace promotion in Ghana. Keywords: Peacebuilding, Education, Peace Education, Conflict Resolution, Civil Society Organisation
The rising security concerns of the Russian Federation towards the West until its annexation of the Crimea
This study aims to argue the rising Russian security concerns and dilemmas towards the West due to Western powers' political attitudes against the Russian Federation starting from the end of the Cold War and until the annexation of the Crimea by the Russia in 2014, from the Russian perspective. The fundamental research question of this study with analyzing Russian perspective is whether the main reason for rising Russian security concerns and dilemmas towards the West and aggressiveness of foreign policy of Russia has resulted from the careless and irrational policies of the West towards Russia. Therefore, to understand these issues, literature review is used as the main method. Definition of security concept, security dilemma theory within the framework of defensive realism and scrutinizing security perceptions of states are chosen as theoretical background. From the Russian perspective, The Russian Federation attitudes against inconsiderate and unreasonable policies of Western powers' towards her within the framework of security perceptions of states are analyzed, by using primary and prominent resources. Furthermore, turning points and chronic problems, such as Kosovo Intervention of NATO, the enlargement policy of NATO and Ukraine's membership attempts at NATO, between the West and the Russian Federation are chosen to scrutinize the main reasons of growing Russian security concerns towards the West. At the end of this study, it is argued that the aggressiveness of Russian foreign policy and rising Russian security concerns and dilemmas towards the West are a consequence of Western powers' irrational and careless policies towards Russian Federation after the end of the Cold War.
A comparative analysis of peaceful contiguous dyads
In this study, it has been focused on dyads of contiguous states that are characterized by stable pacific relationships. These have been given less scholarly attention compared to war-prone dyads, which creates a gap in our understanding of dyadic conflict dynamics. To address this gap, this research focuses here on the dynamics of variables that foster conflict within pacific dyads in order to locate what differentiates them from war-prone dyads. This study also seeks to locate variables that can help explain why these dyads are pacific. In line with this objective, it was examined a random sample of eight contiguous dyads among the thirty-three peaceful dyads that have avoided fighting an interstate war with one another within the duration of their interaction. These case studies have been analysed by applying a 'model of structured, focused' comparative analysis that provides an opportunity for an extensive evaluation to clarify the common and different aspects of contiguous dyads. The findings of this study demonstrated that an asymmetric dyadic distribution of military capabilities in a dyad plays an important role in decreasing the possibility of war occurrence, even in the presence of a territorial dispute. Furthermore, joint membership in international organizations also reduces the war-proneness in a dyad, which increases the positive interaction between them. Lastly, a common colonial history is associated with dyads of ex-colonies avoiding military conflict with each other. The findings indicate the importance of increased scrutiny in the characteristics of pacific dyads in addition to that of dangerous dyads. Keywords: Dyadic Level of Analysis, Dangerous Dyads, Pacifism, Interstate Peace, Peaceful Contiguous Dyads.
Securitization of migration in Turkey since 1980: Cases of Kurds of Iraq and Turks of Bulgaria
Turkey has always been an important part of the migratory movements in its region either as sending, or receiving and transit country. This study deals with the immigration aspect of those movements especially after 1980s, defined as a landmark Turkey's migration history. Two initial mass migration events after this period were placed in the heart of this thesis, and separately at the first stage and then comparatively analyzed. Firstly, the Kurds of Iraq flow from then authoritarian repressive regime occurred in 1988, was examined, and secondly – akin to the first case- the Turks of Bulgaria who escaped from the assimilationist communist regime in the country in 1989. Though those events were consecutively experienced, the reception of the migrants in Turkey and the policies regarding them show some noteworthy differences and such differences mirror the level and extent of the securitization in the both cases. Since the main goal of this study is to put forth securitization of two migration group with its actors, sectors and levels, the Securitization Theory of the Copenhagen School is employed in this study. In the light of this theory, the official statements and news pieces from top newspapers are collected and analyzed through the discourse analysis method, thus the securitization which is a form of speech-act is comprehensively elaborated. In the end, the variations in securitizations of two events are comparatively analyzed and finding are evaluated in depth. I believe and hope that this study handling the early immigration movements and benefitting from archive resource, will contribute to better understand and further study the contemporary mass migratory movements towards Turkey such as Syrians in recent years on the grounds of Securitization Theory. Key Words: Securitization Theory, Iraqi Kurds, Bulgarian Turks, securitization, migration, securitization of migration
The natural gas and the protracted conflict in Cyprus
Using strategic action fields (SAFs) concept from Fligstein and McAdam's a theory of field, the thesis examined the Turkish and Greek communities' natural gas struggle in the same field and how they shaped the protracted Cyprus conflict. The struggles and interactions in the context of natural gas and the protracted Cyprus conflict, two embeddedness strategic action fields (SAFs) in Cyprus, are comparatively analysed in this thesis. The results show that the processes and results in natural gas SAF are based on the limited successes and failures of the protracted Cyprus conflict SAF that is its antecedent. On one hand Natural gas in Cyprus waters not only encouraged resumption of the Cyprus talks to solve the protracted Cyprus conflict but also sparked a debate on rights, equality and ownership based on the protracted Cyprus conflict. On the other hand, natural gas in Cyprus waters is used by parties as a game changer for a more favourable peace settlement to the protracted Cyprus conflict. Additionally, intervention of the international actors and governments from outside created a temporary stability that included consent of the two sides.
A comparative discourse analysis of Indian vs. Pakistani media coverage on the Pulwama attack
This thesis aimed to find out the role played by the opposing media outlets in the evolution of the Kashmir conflict in the aftermath of the Pulwama attack in the Indian Administered Kashmir. I have tried to strictly adhere to the facts and figures published by the selected Indian and Pakistani English newspapers Indian Express and Dawn News respectively. A comparative discourse analysis has been made of the news, columns and editorials of the newspapers Indian Express and Dawn News between February 14, 2019 and August 5, 2019. The analysis of different stories, columns, and news published in Indian express and Dawn News shows the blame game against each other's state. While analyzing the answering of the question i.e. 'Did they (Dawn News &Indian Express) show biasness during publishing news regarding the Pulwama attack? It has been revealed that Dawn News and Indian Express published stories in favor of their respective states or in support of some of the statesmen which showed a partially subjective attitude of these two English Newspapers. Also, the deep analysis of the news of Indian Express and Dawn News showed that Indian Express used a larger number of words to blame Pakistan for the Pulwama attack. In this respect, the Indian Express used an aggressive approach to report the Pulwama attack and tried to prove India the victim in this incident. Dawn News and Indian Express have praised their respective governments while dealing with the incident of the Pulwama attack. Dawn News generally published the news based on denial of the Indian official claims by the Pakistan officials.
The impact of geopolitics of energy on international climate change governance
Climate change is one of the biggest challenges facing the world. As a global problem, this issue requires an international governance process and a permanent solution. The climate change governance process, which is currently under the umbrella of the UN, has gone through various phases that can be considered successful and/or unsuccessful until the final phase. This thesis aims to analyze the impact of geopolitics of energy on international climate change governance. The study is based on three main pillars: climate change governance, the geopolitics of energy, and the impact of the geopolitics of energy on climate change governance. The mainframe of the thesis is drawn around the PA, which is the last step of the climate governance process. INDCs, which are one of the main mechanisms of the PA, and NCs and BRs / BURs reports were examined whether the geopolitics of energy impacted. An assessment was made on the selected research samples for this study and compared the current steps of the samples with their commitments in climate governance. Consequently, it has been argued that most of the samples did not act according to the requirements of the PA. This study showed that energy geopolitics is one of the key tools of the past and future of climate change governance and that the point at which the governance will be transformed will be directly related to the future of the geopolitics of energy.
Israeli policies on changing the identity of Bayt al-Maqdis
This master's thesis aims to identify the policies and methods that are employed by the Zionist State of Israel to change the identity of Bayt al-Maqdis. Within this context, the policies, methods and tools serving their interest are scrutinized in a detailed way. Not only the ones having direct impact inevitably, but also the other actions taken and regulations put into effect by the Israeli government that contributes to their ultimate goal indirectly are also elaborated. In this sense, it is argued that the Zionist State, aiming at turning the Occupied Palestine Territories in general and Bayt al-Maqdis in particular into a region possessed by Jewish identity, culture and values under the Israeli hegemony, go to any lengths and take advantage of everything serving their interest. Taking all methods and policies that are applied by the Israeli government into the consideration, it is concluded that every policy followed, every regulation put into action is closely intertwined. In other words, it is connected with each other in many ways and approaching from this perspective, it can be said that these are the cogs in the wheel in a sense. Basically, one regulation or policy followed by them comes with multiple outcomes that serve the Israelis' interest one way or another and it impacts the Palestinian society economically, politically and socially in negative ways without exception. Besides, what has been done by the occupying authority is nothing but apartheid and it is argued that the State of Israel is a settler colonial state in many aspects. In the dissertation that majorly deductive and inductive approach, constructionism and statistical analysis are employed, it is also aimed at researching the impacts of what has been done by the Israelis to change the identity of Bayt al-Maqdis and Judaize the land. In this context, the question that the impacts of Israeli policies in Bayt al-Maqdis are whether permanent or temporary is quite significant, because it is argued that the destiny of Bayt al-Maqdis will be shaped according to the answer of this question in a sense. Considering the cruciality of it, the possible solution ways that get them closer to the salvation and liberation of Bayt al-Maqdis are critical to minimize the impacts of what has been done by the Israelis. Hence, it is discussed and elaborated in a detailed way in the last section of the work. What is covered in the thesis is not merely regional and it cannot be narrowed as something that is only related to Turkey or Palestine. On the contrary, it is an international issue and it should be solved with the help of international law and even the thesis, considering its content, can be used as a material providing a detailed analysis on the issue. Individuals studying on this field in particular and anyone who is interested in the issues related to Bayt al-Maqdis can benefit from what is discussed in the thesis. Besides, there are not many studies made on this specific issue. So, it is doubtless that it will contribute to knowledge and fill the gap in the available literature in this regard.
A study of the role of leadership in Russian foreign policy (1991-2019)
This thesis is a study of the role of leadership in Russian foreign policy from 1991 to 2019. The study attempts to explain the leadership roles of the three Russian presidents within the context of their foreign policy decisions, actions and related parameters. Over the periods from 1991 to 2019, Russian Federation has been led by three different presidents, whose foreign policy tendencies differed and their decisions were shaped by many factors determined by the circumstances of the time and the prioritized Russian national interests. Accordingly, the aim of this thesis is to show in which circumstances these leadership roles have been formed and how they were reflected into Russian foreign policy by providing the reasons behind specific foreign policy moves during the rule of the three leaders. For this purpose, the thesis is divided into seven chapters. The first chapter consists of the introduction and is organized to describe the aims and importance of the thesis, the research questions, limitations of the thesis, the methodology of the research and the literature review. The second chapter constitutes the leadership role in post-Soviet foreign policy. The next four chapters provide a detailed presentation of each three presidents' leadership role along with the changing leadership perception and role in Russian foreign policy. Thus, Yeltsin's leadership role is discussed in the third chapter, Putin in the fourth, Medvedev in the fifth and Putin's post-2012 period in the sixth chapter, touching upon the changing patterns and specific moves of foreign policy during their presidency periods. The final section is the conclusion.
Orta Asya bölgesinde nükleer silahsızlanma: Kazakistan örneği
Geçmiş yüzyılın ikinci yarısının yıkıcı güçlerinden biri olan nükleer silahların üretilmesi ve gelişmesiyle tüm medeniyet değerlerinin tamamen kaybolma tehlikesi ortaya çıktı. SSCB'nin dağılmasından yani Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra kitle imha silahlarının yayılması, uluslararası istikrara yönelik en büyük tehlikelerden biri oldu. Dolayısıyla nükleer silahsızlanma ve nükleer silahların yayılmasını önleme meseleleri son derece önemli ve çözümü zor konulardan biri haline geldi. Çalışmamızın amacı, Orta Asya'da nükleer silahlardan arındırılmış bölgenin kurulması konusunun tüm yönlerini inceleyerek uluslararası güvenlik sistemindeki yerini belirlemektir. Çalışmamız esas olarak üç bölümden oluşur. İlk bölümünde, nükleer silahların tanımı, tarihçesi, Soğuk Savaş dönemi boyunca nükleer silahlar bağlamında yaşanmış olan önemli olaylara, aynı zamanda silahsızlanma kavramına ve nükleer silahsızlanma konusunda faaliyet gösteren kuruluşlara, iki ve çok taraflı antlaşmalara kısaca değinilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümünde, Orta Asya bölgesinin jeopolitik ve jeostratejik önemine, Orta Asya'da nükleer silahlardan arındırılmış bölgenin kurulması konusunda Orta Asya devletlerinin politikasına, Orta Asya bölgesinde yer alan nükleer silahların yayılmasını önleme alanındaki güncel sorunlara durulacaktır.Son bölümünde ise Sovyetler Birliği sonrası miras kalan nükleer silahlardan kendi isteğiyle vazgeçen Kazakistan'ın nükleer silahların yayılmasını önleme ve silahsızlanma politikası için yaptığı yeni uluslararası inisiyatifler ile faaliyetler anlatılmaya çalışılacaktır. Çalışma sırasında tez yöntemi olarak metodolojik yöntemler kullanıldı. Bu yöntemler esasında 20. yüzyılın ortasından başlayarak günümüze kadar devam eden nükleer silahların yayılmasını önleme ve silahsızlanma meseleleri, Orta Asya'da nükleer silahlardan arındırılmış bölgenin kurulması konusunda araştırmalar yapıldı ve uluslararası ilişkiler sisteminde söz konusu bölgenin gelişmesinde ortaya çıkan problemler belirlendi. Tez konusuna ilişkin tüm tarihi olaylar karmaşıklığına ve çok taraflılığına rağmen ayrıntılı incelendi. Yaptığımız çalışma sonucunda tüm belirlenen amaçlara ulaşıldı. Anahtar Sözcükler: 1. Orta Asya 2. Nükleer Silahsızlanma 3. Kazakistan Dış Politikası 4. Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgeler 5. Nükleer Silahlar
Mechanisms behind the expansion of the last insurgency organization ELN despite the peace agreement of Colombia
This thesis aims to explore the sufficient causal explanation for the expansion of the last leftist insurgency organization, Ejército de Liberación Nacional (ELN), despite the Colombia Peace Agreement. It has already been four years since the government signed the Peace Agreement and the largest insurgency organization in Colombia, Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia (FARC). Following the primary articles of the Peace Agreement, the FARC disarmed and got the right of political representation and took its place in the political sphere of Colombia; the rural economic reforms have started to be implied, countering to drug trafficking has accelerated, the transitional justice policies have been already welcomed. However, the remaining last leftist insurgency organization, the ELN, now with the most extended history, has continually expanded in Colombia as well both across the border of Ecuador and Venezuela. On the other hand, in 2017, the ELN accepted the formal peace talks with the Colombian government as similar to previous peace talks that began in the 1980s. However, one more time, the peace talks were ended because of the disagreements with the newly elected government and the ELN's car bombing at a police academy in Bogotá, 2019. Followingly, under the conditions of the Peace Agreement, which ended the armed conflict with the largest insurgency organization, ELN continues to expand throughout the new presence with a more significant number of members. Either this question or even the ELN itself is still not well-scoped and inquired in the literature. In this thesis, the implicit interacting causal mechanisms, the ideology of ELN, the organizational strategies during its existence, and popular support for the ELN are observed by the causal process tracing. In the end, through the evidence of these causal mechanisms and the causal relations among them, the sufficient explanation for the expansion of the ELN despite the Peace Agreement provides more details than before in the literature.
An interdisciplinary study on the intersection of the crime prevention and the counter radicalization literature
The object of this dissertation is to examine to what extent crime prevention and counter radicalization literature overlap, resemble and borrow from each other. As a newly emerging field, counter radicalization tries to stand as an alternative to terrorism as warfare understanding. However, while doing that, it sets aside the conceptual ambiguities of terrorism, radicalism, extremism and radicalization. Besides, counter radicalization builds its literature on "radicalization leads to violence" premise. Also, it is seen that a significant portion of the previous counter radicalization studies deliberately or inadvertently borrow from crime prevention literature. This study argues that such a liberal approach is problematic and sets the following statement as the main argument of the dissertation: Whereas crime prevention aims to preserve the legal status quo, counter radicalization literature actively contributes to the preservation of the political as well as the legal status quo. This is because eradication of radicalism is not purely legal but also political.
The role of the British and American actors in the Middle East peace process (1967-2020)
Palestine as a geopolitically important location in the world has been focus of the Western countries since the 19th century. The rise of colonial struggles between the Great Powers in the 20th century has led them to latch onto Palestine, and develop their ambitious strategies for regional governance. The Jewish immigrations accelerated after the Balfour Declaration by Britain in 1917 and the establishment of Israel 1948 have caused endless conflict in the region. The initial focus of the study is first to gather evidence regarding the historical background of the Israeli-Palestinian conflict and analyze the peace plans on Palestine-Israel conflict after the World War II. The study later evaluates the role of the British and American actors, in the Middle East peace process between 1967-2020. Third, the discussion focuses on some of the critical junctures in the peace process: UN Security Council Resolution 242 in 1967, Camp David Accords in 1978, Oslo Agreement in 1993, Camp David Summit Meeting in 2000, Taba in 2001, Geneva Accord in 2003, and lastly the Trump Peace Plan in 2020. The study focuses on the explanation and interpretation of past events based on available materials. Therefore, the analysis applies "Historical Research Method" in order to comprehend complex nuances, communities, concepts, events, and even thoughts and ideas of the past that have an impact on the present. The results of the research reveals that the development of the problem has been largely based on the way the regional and global powers have been involved in the issue. Compared to regional states, global powers, especially Britain and the USA, have been more decisive in the course of events since they had a greater impact on the past, present and future of the problem. Despite the involvement of various actors in the peace process, the solution of the Palestinian issue still remains uncertain. Britain as the root cause of the Palestinian issue due to the Balfour Declaration has been actually concerned about the protection of its regional interests rather than a sustainable peace since the beginning of the process. Similar to Britain, other Western powers such as the United States and France have failed to produce stable and consistent policies towards the peace process since they have primarily given weight to their own interests. The course of event in the Israeli-Palestinian conflict demonstrates that peace and cooperation plans have not solved the conflicts in the past, nor do they offer hope today.