Atatürk University
Discipline

Veterinerlik Doğum ve Jinekolojisi Anabilim Dalı

Atatürk University

102

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Sığırlarda in vitro kültür medyumuna ilave edilen catalpolün embriyo gelişimi üzerine etkisi

Sığırlarda in vitro embriyo üretimi giderek yaygınlaşan biyoteknolojik bir yöntemdir. Bu yöntemin başarısını etkileyen birçok faktör bulunması nedeniyle embriyo gelişimi ve kalitesini artırmak amacıyla yeni araştırmalar yapılmaktadır. Sunulan bu çalışmanın amacı, sığırlarda in vitro embriyo üretimi sırasında kültür medyumuna farklı dozlarda ilave edilen catalpolün embriyo gelişimine etkisinin araştırılmasıdır. Sunulan tez çalışmasında; Holstein ırkı sığırlara ait ovaryumlardan elde edilen oositler kullanıldı. Elde edilen kumulus oosit kompleksleri değerlendirilerek maturasyon medyumuna aktarıldı. Maturasyon medyumuna aktarılan oositler, 38,5°C ve %5,5 CO2 21-24 saat inkübasyona bırakıldı. Maturasyon sonrası oositlerin kumulus ekspansiyon dereceleri (Grade-I, Grade-II ve Grade-III) olarak belirlendi. Daha sonra oositler fertilizasyon için hazırlanan sperma ile in vitro fertilizasyon medyumuna aktarıldı ve 38,5°C ve %5,5 CO2'li ortamda 22 saat inkübasyona bırakıldı. İn vitro kültür aşamasından önce muhtemel zigotlar dört gruba ayrıldı. Birinci gruba (Cat-5 grubu, n=180) in vitro kültüre alınmadan önce 5 µmol/L catalpol, ikinci gruba (Cat-25 grubu, n=193) 25 µmol/L catalpol ve üçüncü gruba (Cat-50 grubu, n=173) 50 µmol/L catalpol ilave edildi. Dördüncü grubun (Kontrol, n=183) kültür medyumuna ise herhangi bir ilave yapılmadı. Kültür sonrası elde edilen embriyolar IETS kriterlerine göre değerlendirildi. İn vitro kültür sonrası embriyoların gelişim dönemleri belirlendikten sonra sadece blastosist aşamasındaki embriyolar diferansiyel boyama yöntemi ile boyanarak hücre sayıları belirlendi. Hücre ölümlerinin ve apoptotik indeksin belirlenmesi amacıyla da TUNEL yöntemiyle boyandı. Ayrıca embriyolarda ROS ve GSH düzeyleri floresan boyama tekniği ile tespit edildi. Grupların blastosist oranları değerlendirildiğinde sırasıyla %34,83, %29,63, %22,29 ve %27,17 olduğu belirlendi. Bu veriler doğrultusunda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu (P<0,048) gözlendi. Ayrıca doz değişimine bağlı olarak Cat-5 ve Cat-25 gruplarında ROS düzeyinin ve apoptotik indeksin düşük, GSH düzeylerinin ise yüksek olduğu belirlendi. Sonuç olarak sığırlarda in vitro embriyo üretiminde kültür medyumuna catalpol ilavesinin Cat-5 ve Cat-25 gruplarında blastosiste ulaşma oranının artırdığı ancak Cat-50 grubunda ise blastosiste ulaşma oranının kontrol grubu ve diğerlerinden daha düşük olduğu belirlendi. Bu nedenle in vitro kültür medyumuna farklı dozlarda catalpol ilavesinin blastosiste ulaşma oranını artırdığı, ROS düzeyini ve apoptotik indeksi azalttığı, GSH düzeyini ise artırdığı düşünülmektedir.

Ayşe Sapcı
Selçuk University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İn vitro kültür ortamına leonurin ilavesi dondurulmuş sığır embriyolarının viyabilitesini etkiler mi?

Sunulan tez çalışması in vitro embriyo üretimi (IVEP) sırasında leonurin ilaveli kültür medyumunda gelişen blastosistlerin, vitrifiye edilerek 1 hafta, 1 ay ve 6 ay muhafaza edilmesinin ardından çözdürüldüğünde viyabilitelerini korumalarını amaçlanmıştır. Mezbahadan alınan 368 adet ovaryumdan aspirasyon yöntemi ile toplanan 1 717 adet A kalite oosit çalışmaya dahil edildi. İn vitro kültür aşamasında çalışma grupları; kontrol (herhangi bir ilave yok) ve leonurin (20 µM) olarak oluşturuldu. Kültür aşamasıda blastosistler açık uçlu modifiye payet (OPS) yöntemi ile donduruldu. Embriyolar 1 hafta, 1 ay ve 6 ay muhafaza edilmesinin ardından çözdürülerek re-ekspansiyon ve hatched olma oranları değerlendirildi. Re-ekspande olan embriyolar diferansiyel boyama yöntemi ile iç hücre kitlesi (ICM), trofektoderm (TE) ve toplam hücre sayılarının (THS) belirlenmesi, TUNEL boyama yöntemi ile apoptotik hücre (AHS) ve THS ile apoptotik indeksinin (API) tespit edilmesi, farklı boyanma yöntemleri ile reaktif oksijen türleri (ROS) ve glutatyon (GSH) seviyelerinin ölçülmesi amacıyla sınıflandırıldı. Veriler SPSS 25.0 ile analiz edildi; normallik değerlendirmesinde normal dağılan değişkenlerde t testi, embriyo viyabilitelerinin karşılaştırılmasında ise One-way ANOVA ve Tukey HSD testleri uyguladı. Blastosist oranı leonurin grubunda %35,85; kontrol grubunda %28,04 olarak belirlendi (p<0,001). Vitrifiye edilerek farklı saklama sürelerinde çözdürülen embriyolarda leonurin grubunun re-ekspansiyon oranı tüm sürelerin sonunda daha yüksek bulundu (p<0,001). Hatched olma oranında ise istatistiksel bir farklılık belirlenmedi (p>0,05). Vitrifiye edilerek 1 hafta, 1 ay ve 6 ay saklama süresinin ardından çözdürülen ve re-ekspande olan embriyoların TUNEL boyama yöntemi ile THS'leri leonurin grubunda sırasıyla 186,70±31,07; 146,50±13,5 ve 123,80±20,63; kontrol grubunda ise 146,30±24,81; 130,70±17,58 ve 115,20±26,56 olarak belirlendi (p<0,001). Aynı zamanda AHS leonurin grubunda sırasıyla 6,70±2,45; 7,30±3,02 ve 7,50±3,02; kontrol grubunda ise 9,80±2,25; 11,40±1,26 ve 17,60±5,35 olarak bulundu. Diferansiyel boyama sonucunda leonurin grubunun hücre sayıları daha yüksek belirlendi (p<0,001). Embriyoların ROS seviyesi belirlenen günlerde leonurin grubunda sırasıyla 22,02±5,3; 42,07±4,05 ve 79,46±9,80; kontrol grubunda ise 35,14±0,05; 63,45±7,01 ve 125,66±25,62 olarak bulundu (p<0,001). Aynı zamanda GSH seviyesinin leonurin grubunda yüksek olduğu (p<0,001) fakat her iki grupta da saklama süresinin uzamasına bağlı olarak değişmediği tespit edildi (p>0,05). Sonuç olarak sığırlarda IVEP aşamalarında leonurinin kullanılabileceği, böylece hem blastosist oranının artırılmasında hem de vitrifikasyon işleminin ardından farklı saklama sürelerinde muhafaza edilen embriyoların viyabilitelerinin korumasında etkili olabileceği belirlendi.

Berrak Işık Soytürk
Selçuk University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Laktasyondaki Assaf ırkı koyunlara aşım sonrası uygulanan karprofenin gebe kalma oranı üzerine etkisi

Sunulan tez çalışmasında, aşım sezonunda östrüs senkronizasyonu yapılan Assaf ırkı koyunlara, aşım sonrası uygulanan karprofenin bazı dölverimi parametreleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini 2-4 yaşlı, en az bir kez doğum yapmış, ortalama 60 kg canlı ağırlığında, vücut kondisyon skoru yaklaşık 2,75-3, sağımda geçen gün sayısı >120 gün olan 120 baş laktasyondaki Assaf ırkı koyun oluĢturdu. Çalımaya dahil edilen koyunlara aĢım sezonunda (Ekim-Kasım) senkronizasyon amacıyla 60 mg medroksiprogesteron asetat içeren vaginal sünger (Esponjavet, Hipra, Ġspanya) intravaginal olarak uygulandı. Yedi gün sonra vaginal süngerler vaginadan uzaklaştırılarak 10 mg/koyun PGF2α (Dinolytic- dinoprost, Zoetis, Türkiye) ve 400 IU PMSG (Oviser, Hipra, Ġspanya) kas içi yolla uygulandı. Enjeksiyonların yapılmasını izleyen günden itibaren padoktaki sürüye 1/8 koç/koyun oranında 5 gün süreyle koç katımı yapıldı. Aşım gerçekleşen koyunlar karprofen ve kontrol grubu olmak üzere rastgele 2 gruba ayrıldı. Karprofen grubundaki koyunlara (KPG; n=60) aĢım sonrası 9. günde karprofen (Veniven, Verano, Türkiye) 1,4 mg/kg deri altı yolla uygulandı. Kontrol grubundaki koyunlara ise (KG; n=60) herhangi bir uygulama yapılmadı. Koyunlardan aşım sonrası progesteron (P4) düzeylerinin belirlenmesi için 9, 11, 13, ve 17. günlerde kan örneği alındı. Koyunların gebelik muayeneleri aşım sonrası 35-40. günler arasında 6 MHz linear array real-time ultrason ile (Falco Vet, Pie Medical, The Netherlands) transabdominal yolla yapıldı. KPG ve KG gruplarından elde edilen gebelik oranı sırasıyla %65,5 ve %60,8 olarak belirlendi (P>0,05). Gruplardaki çoğul gebelik oranı ve gebelik başına fetüs sayısı ise sırasıyla %63,1 ve %48,4; 1,65 ve 1,48 olarak tespit edildi (P>0,05). Gebe koyunların progesteron düzeyleri KPG grubunda 17. günde 9 ve 11. günlere göre daha yüksek (P<0,001); KG grubunda ise 13. ve 17. günlerde 9. güne göre daha yüksek olarak belirlendi (P<0,05). Sonuç olarak; laktasyondaki Assaf ırkı koyunlara aşım sonrası 9. günde yapılan karprofen uygulamasının gebelik oranı, çoğul gebelik oranı ve gebelik başına fetüs sayısı üzerine istatistiksel bir fark oluşturmadığı ancak sayısal artış sağladığı belirlendi. Ayrıca karprofenin mevcut verilere göre CL formasyonunu desteklediği tespit edildi. Gebeliğin daha çok önemsendiği, suni tohumlama ve embriyo transferi gibi yüksek süt verimine sahip koyunlarda yapılacak biyoteknolojik uygulamalarda gebelik oranındaki bu sayısal artışın önemli olduğu ve dölverimi stratejisi olarak uygulanabileceği kanısına varıldı.

Ali Ünver
Selçuk University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Postpartum dönemde süt ineklerine intrauterin recombinant sığır interlökin-8 (rbIL-8) uygulamasının gebe kalma oranı üzerine etkisi

Sunulan tez çalışmasının amacı, Holstein ırkı primipar ineklerde doğum sonrası intrauterin yolla uygulanan rekombinant sığır interlökin-8'in ilk tohumlamada gebe kalma oranına, postpartum 90 gün boyunca haftalık süt verimine, kan serum beta hidroksi bütirik asit (BHBA), kalsiyum (Ca) ve esterleşmemiş serbest yağ asitlerinin (NEFA) değerleri üzerine etkisini belirlemektir. Bu amaca yönelik olarak 24-35 aylık yaş aralığında doğumuna müdahale edilmeyen ve doğum sonrası 24 saat içerisinde yavru zarlarını müdahale olmaksızın atan, klinik muayene bulguları sağlıklı 40 primipar inek seçildi. Seçilen inekler intrauterin rekombinant sığır interlökin-8 grubu (IL-8 /n=20) ve kontrol grubu (Con/ n=20) olarak ikiye ayrıldı. IL-8 grubuna intrauterin yolla 1,250 g rbIL-8+ 500 mL %0,9 NaCl uygulaması, Con grubuna ise yalnızca intrauterin 500 mL %0,9 NaCl uygulaması yapıldı. IL-8 ve Con gruplarında yer alan ineklerden intrauterin uygulamanın yapıldığı gün '0. gün' kabul edilerek, 0, 7, 21. günlerde alınan kan örneklerinin metabolik profil analizleri yapıldı. IL-8 ve Con grubunda bulunan ineklerin doğum sonrası haftalık süt verimleri postpartum 98. güne kadar kaydedildi. Her iki grupta bulunan inekler postpartum 50. günde presynch+ovsynch protokolüne alınarak sabit zamanlı tohumlamaları yapıldı. Suni tohumlama uygulanan ineklere 35. günde gebelik muayenesi yapıldı. Yapılan gebelik muayeneleri sonucu IL-8 ve Con gruplarının ilk tohumlamada gebe kalma oranları arasında herhangi bir istatistiksel farklılık belirlenmedi. Biyokimyasal analiz sonuçlarına göre IL-8 grubunun özellikle 7. gün serum NEFA ve BHBA değeri Con grubuna kıyasla düşük olduğu belirlendi. (p<0,05) Sonuç olarak doğum sonrası intrauterin rbIL-8 uygulamasının gebe kalma oranı, haftalık süt verimi ve sütün yağ/protein/elektiriksel iletkenlik verileri üzerinde önemli bir etkisinin olmadığı, ancak postpartum erken dönemde NEFA ve BHBA düzeyleri üzerine etkisinin olabileceği belirlendi.

Merve Ayan
Selçuk University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Gebelik boyunca kısrak maternal plazmasında sex-determining region y (SRY) ve amelogenin y (AMELY) genlerinin belirlenmesi ve bu genlerin fetal cinsiyetle ilişkisi

Bu çalışmada 24 adet kısraktan (13 dişi fetüs, 11 erkek fetüs gebeliği) gebeliğin her ayında (1-11. aylar) periferal kan örnekleri alınarak SRY ve AMELY genlerinin amplifikasyon etkinlikleri karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen kısraklar Arap ırkından olup, yaşları 5-15 yıl arasında değişmekteydi. Vücut kondüsyon skorları (BCS) 5-7 arasındaydı. Çalışma grupları, doğum sonrasında doğrulanan yenidoğan cinsiyetlerine göre sınıflandırıldı. cfDNA izolasyonu sonrasında yoğunluklarının 5,9-64 ng/µl arasında değişim gösterdiği tespit edildi. İstatistiksel analizler sonucunda erkek ve dişi fetüs taşıyan gebeliklerde cinsiyete bağlı olarak AMELY geninin Ct değerleri (amplifikasyon miktarı) arasında anlamlı bir farklılık olmadığı görüldü (p>0.05). qRT-PCR yönteminden sonra uygulanan çözülme eğrisi analizlerinde her örnek için amplikasyon özgüllüğü kontrol edildi. Bu analizde çalışılan maternal cfDNA örnekleri içerisinde fetal cinsiyet ile ilgili olarak araştırılan genlerin tespit edilebilme gücü belirlendi. Y kromozomu üzerindeki AMELY geni ve X kromozomu üzerindeki AMELX geni arasında yüksek dizi benzerliği vardır. Ancak, AMELY gen dizisinde AMELX'den farklı olarak 24 bazlık bir delesyon olması PCR sonrasında iki gen ürünün birbirinden ayrılabilmesini sağlandı. Benzer şekilde SRY genine özgü primer tasarımı yapıldığında farklı algoritmalar kullanılarak yapılan in-silico analizlerde sadece SRY dizisinin amplikasyonun olduğu doğrulanırken, qRT-PCR sonrasında dişilerde de amplifikasyon olduğu gözlendi. Ancak yaptığımız çözülme eğrisi analizlerinde dişilere ait homolog bölge amplifikasyonu ile gerçekte hedeflenen SRY geninin amplifikasyonu net olarak belirlenerek doğrulandı. Erkek ve dişi fetüsların AMELY ve SRY genlerinin tüm gebelik aylarındaki çözülme eğrisi analizi ele alındığında her iki gen için de 5. gebelik ayından itibaren tespit gücünün yükseldiğini ve en yüksek tespit oranının 9-10. aylar arasında olduğu gözlendi. Bu projede, kısraklarda tüm gebelik aylarındaki (1-11 ay) maternal dolaşımdaki fetal cfDNA'lardan kullanılarak cinsiyet tayininde AMELY ve SRY genlerinin etkinlikleri karşılaştırıldı. Gebe kısraklarda maternal serumdan fetüs cinsiyetinin tayininde birden fazla sayıda cinsiyet spesifik markerların kullanılması yapılan testin doğruluğunu arttıracağı kanısındayız.

Ömer Mehmet Erzengin
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Ovariohisterektomi geçiren köpeklerde üç farklı analjezi yönteminin ağrı skoru ve bazı klinik parametreler üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Köpeklerde ovariohisterektomi en yaygın uygulanan operatif uygulamalardandır. Her operatif girişimde olduğu gibi postoperatif dönemde hastalarda ağrı meydana gelmektedir. Bu çalışmada ovariohisterektomi geçiren köpeklerde meydana gelen ağrının yönetimi için yaygın kullanılan analjezi yöntemlerinin ağrı üzerindeki etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda ovariohisterektomi sonrası birinci gruba nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlara ek olarak lokal anestezikler eklenmiştir. İkinci gruptaki köpeklere yalnızca nonstreroid antiinflamatuvar ilaçlar uygulanmıştır. Üçüncü gruptaki köpeklere ise yalnızca lokal anestezik ilaçlar uygulanmıştır. Bu şekilde farklı analjezi yöntemleri uygulanan köpeklerde Glasgow Ağrı Skalası kullanılarak ağrı skorları belirlenmiştir. Aynı zamanda çalışmada ağrı durumunun etkileyebileceği klinik parametreler de ölçülmüştür. Vital bulgular, adım sayısı, iştah, ilk defekasyon ve ürinasyon süreleri de kayıt altına alınmıştır. Ölçülüp kaydedilen veriler ile postoperatif dönemde meydana gelen ağrının; kaydedilen ağrı skorları ile pozitif korelasyon gösterip göstermediği de gözlenmek istenmiştir. Çalışma kapsamında yapılan tüm operasyonlar aynı operatör tarafından yapılmıştır. Kayıt altına alınan verilerin istatistik çalışmaları yapılmıştır. Yapılan istatistiki değerlendirmeler sonucunda en az ağrının birinci grupta gözlendiği; en çok ağrının ise üçüncü grupta meydana geldiği ortaya konulmuştur. Çalışmada ölçülen vital ve klinik parametreler ile postoperatif ağrı arası ilişki de araştırılmış ve tartışılmıştır. Çalışmada uygulanan analjezi yöntemlerinin ağrı üzerinde etkinliği göz önüne alındığında nonsteroid antienflamatuvar ilaçlara ek olarak lokal anesteziklerin kombine kullanımının ağrı yönetiminde son derece başarılı olduğu ve tercih edilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.

Çağla Gök
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde meme tümörü olgularında PDL-1 immun belirteç ekspresyonunun saptanması

Köpek meme bezi tümörleri, dişi köpeklerde sık görülen tümörlerdendir ve multifaktöriyel etiyolojiye sahiptir. Kesin tanı için klinik muayeneye ek olarak histopatolojik inceleme gereklidir ve metastaz değerlendirmesi için ise çeşitli görüntüleme yöntemlerinden yararlanılır. Mikro metastazlar tedavi etkinliğini sınırlayabilmekte ve bu nedenle cerrahi müdahale öncesinde veya sonrasında mikro metastaz varlığının tespit edilmesi önemlidir. Mikro metastazların saptanabilmesi amacıyla tümör biyobelirteçleri erken tanı ve taramada kullanılabilmektedir. Biyobelirteçler, kan, idrar gibi vücut sıvılarında veya dokularda ölçülen ve hastalık hakkında bilgi sağlayan biyolojik moleküllerdir. Bu çalışmada, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne memede kitle şikâyetiyle gelen 62 dişi köpek PDL-1, CTLA-4, ER-β, PR ve HER-2 biyobelirteçleri açısından incelendi. Histopatolojik değerlendirmeler sonucunda köpekler malign meme tümörü (Grup I, n:49), benign meme tümörü (Grup II, n:4) ve meme hiperplazisi/displazisi (Grup III, n:9) olarak üç gruba ayrıldı. Grup I'deki köpekler, histopatolojik derecelerine göre Grade I (n:7), Grade II (n:26) ve Grade III (n:16) olarak alt gruplara ayrıldı. Tüm gruplarda, PDL-1, CTLA-4, ER-β, PR ve HER-2 biyobelirteçlerinin ekspresyon miktarları saptandı, tümör makroskobik boyutuyla (n:29) biyobelirteçler arasındaki ilişki incelendi, biyobelirteçlerin kendi aralarındaki ilişkisi incelendi, çalışmada triple negatif olan meme tümörleri tespit edildi ve bunlara ait PDL-1 ve CTLA-4 immun belirteç ekspresyonları değerlendirildi Ayrıca operasyon öncesi yapılan hemogram kan sayımındaki nötrofil (NEU), lenfosit (LYM), monosit (MON), eosonofil (EOS) ve bazofil (BAS) sayıları ve nötrofil lenfosit xvii oranı (NLR) ile mastektomi operasyonu sonrası köpeklerin yaşam süreleri (24 ay) ve biyobelirteçlerle arasındaki ilişki tespit edildi. Sonuç olarak, biyobelirteçler kendi arasında istastiksel olarak anlam göstermese de (P>0,05) CTLA-4 için Grup I ile Grup II ve Grup III arasında istatistiksel anlam görüldüğü tespit edildi (P<0,05). Böylece bu çalışmayla köpeklerde meme tümörü dokusunda CTLA-4 tespitiyle malign- benign, malign- hiperplazi/displazi ayırımı yapılabileceği gösterildi. Grade II ve Grade III seviyesinde olan meme tümörleri arasında HER-2 biyobelirteci istatistiksel olarak farklı tespit edildi (P<0,05) ve Grade III malign tümörlerde prognostik öneme sahip olduğu gösterildi. Tümör makroskobik boyutuyla biyobelirteçler arasında istatistiksel olarak bir ilişki tespit edilmedi (P>0,05). Çalışmada triple negatif meme tümörlerinde PDL-1 ve CTLA-4 immun belirteçleri yüksek oranda pozitif tespit edildi. Hemogramda değerlendirmeye alınan parametrelerle CTLA-4 pozitifliği arasında istatistiksel bir anlam görülmedi (P>0,05). PDL-1 eskpresyon skorları ile (0 ile 2,5 ve 2,5 ile 3,0 skorları) doğrusal artış görülmese de NLR arasında arasında istatistiksel olarak anlam olduğu bulundu (P<0,05), bu ilişkinin NLR'nin bağışıklık yanıtı ve tümör mikroçevresi ile olan ilişkisini desteklediğini düşünmekteyiz. Mastektomi operasyonu sonrası yaşam süresiyle biyobelirteçler arasında istatistiksel bir anlam görülmediği tespit edildi (P>0,05). Bu çalışmanın sonuçlarının köpek meme tümörlerinin immünolojik özelliklerinin daha iyi anlaşılmasını ve özellikle triple negatif meme tümörlü köpeklerde yeni tedavi yaklaşımlarına ışık tutmasında yol gösterici olacağı düşünülmektedir.

Orkun Hacıoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Değişik yaş gruplarındaki kedilerde anti-müllerian hormon düzeyinin kanda belirlenmesi

Anti-Müllerian hormon (AMH) dişi üremesinde folikülogeneziste düzenleyici rol oynayan önemli bir hormondur. Bu çalışmada değişik yaş gruplarındaki (prepubertal, yetişkin, yaşlı ve ileri yaşlı) dişi kedilerde AMH düzeylerinin belirlenmesi ve yaş ile arasındaki olası korelasyonu tespit etmek amaçlandı. Çalışma materyalini İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi'ne genel muayene veya ovariohisterektomi amacıyla getirilen kediler oluşturdu. Kediler beş gruba ayrıldı; Grup I: (2-5 ay, n=10), Grup II: (7 ay-7 yaş, n=10), Grup III: (8-12 yaş, n=8), ve Grup IV: (12-15 yaş, n=8), Grup V: (7 ay-7 yaş kısırlaştırılmış kediler, n=10). Çalışmaya dahil edilen tüm kedilerin vücut ağırlıkları tespit edildi. Çalışmada kedilerin rutin muayenesinde alınan kanlar kullanıldı, kanların serumu çıkartıldıktan sonra ticari bir ELISA kiti yardımıyla serum AMH düzeyleri belirlendi. GII, GIII ve GIV'teki kedilerden ovariohisterektomi operasyonu gerçekleşmeden önce vajinal smear örnekleri alınarak siklus dönemleri tespit edildi. Ovaryumlar ovariohisterektomi sonrasında morfolojik bütünlükleri korunarak çevreleyen dokulardan disseke edilip sağ ve sol olmak üzere hassas terazi kullanılarak tartıldı ve longitudinal uzunlukları ölçüldü. Grup I ortalama AMH düzeyi 6,14±1,522 ng/mL, Grup II ortalama AMH düzeyi 5,11±0,752 ng/mL, Grup III ortalama AMH düzeyi 2,36±0,465 ng/mL, Grup IV ortalama AMH düzeyi 0,73±0,173 ng/mL ve Grup V ortalama AMH düzeyi 0,09±0,0095 ng/mL olarak ölçüldü. AMH düzeylerinin yaş grupları arasında önemli düzeyde farklılık gösterdiği tespit edildi (p<0,001). Östrus siklusu evrelerine göre yapılan karşılaştırmada seksüel siklus durumlarına göre AMH düzeylerinde bir fark bulunmadı (p = 0,41). Kedilerin vücut ağırlıkları ile serum AMH düzeyleri arasındaki ilişki incelendiğinde ise negatif yönlü, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p = 0,005). Ovaryum ağırlıkları ve longitudinal uzunlukları ile AMH düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki kurulamadı (p>0,05). Bu tez kapsamında farklı yaş gruplarındaki kedilerde AMH düzeyleri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş ve elde edilen bulgular, yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunduğunu göstermiştir (p<0,001). Özellikle prepubertal ve geriatrik yaş gruplarında gözlenen farklılıklar, yaşla birlikte AMH düzeylerinde belirgin değişiklikler olabileceğini ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar, literatürde sınırlı sayıda bulunan yaş grubu (prepubertal ve geriatrik kediler) karşılaştırmalarına katkı sağlayarak, AMH'nin klinik ve araştırma alanındaki potansiyelini desteklemektedir.

Tuğba Baş
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Gebe koyunlarda plasentom çapı ve ovin plasental laktojen hormonu seviyesinin ilişkilendirilmesi

Bu doktora tezi, koyun gebeliğinde plasental yapısal değişimlerle endokrin fonksiyonlar arasındaki ilişkiyi ayrıntılı olarak inceleyerek, gebeliğin farklı evrelerindeki korelasyon dinamiklerini ortaya koymaktadır. Çalışma koyunlarda gebelik boyunca, ovine plasental laktojen (oPL) düzeyleri ile plasentom çapı arasındaki bağlantıyı değerlendirerek, sürü yönetiminde gebelik takibini iyileştirme amacını taşımaktadır. Çalışmada 26. günden 145. güne kadar, 12 ölçüm noktasında transrektal ve transabdominal ultrasonografiyle plasentom ölçümleri yapılmıştır; eş zamanlı kan örnekleriyle serum oPL konsantrasyonları belirlenmiştir. Veriler temel olarak Pearson korelasyon analiziyle ve çeşitli istatistiksel metotlarla değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar üç ayrı dönemi işaret etmektedir: Erken gebelikte (G26–G40) anlamlı ilişki bulunmazken; orta gebelikte (G54–G68) plasentom çapı ile oPL düzeyi arasında geçici olarak negatif korelasyon görüldü (r≈–0,34; p<0,05). Geç gebelikte (G96–G145) ise güçlü pozitif korelasyonlar saptandı (r=0,535–0,593; p<0,001). oPL düzeyleri 5,64±1,86'dan 15,60±5,32 µg/mL'ye yükselirken, plasentom çapı 1,26±0,53 cm'den 4,21±0,68 cm'ye ulaştı. Bu veriler, plasentom morfometrisi ile oPL salgılanmasının gebelik evresine bağlı olarak farklı hızlarda ilerlediğini ve ancak geç dönemde senkronize olduğunu gösterir. Sonuçlar, veteriner doğum ve jinekoloji alanında gebelik izleme protokollerine referans oluşturacak bir yaklaşım sunarak koyun yetiştiriciliğinde üreme yönetimini destekleyecek bilimsel temeli sağlamaktadır.

Kerem Baykal
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ovariohisterektomi yapılan köpeklerde preoperatif firocoxib ve meloksikam uygulamalarının postoperatif ağrı ve stres üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Sunulan çalışmada köpeklerde ovariohisterektomi operasyonu öncesi uygulanan farklı analjeziklerin postoperatif ağrı ve stres yönetimindeki etkisinin ortaya konulması amaçlandı. Planlanan çalışmada 30 adet köpek boyutlarına göre 3 eşit gruba ayrıldı. Firocoxib (5 mg/kg, n=10) veya Meloksikam (0.2 mg/kg, n=10) grubundaki köpeklere operasyondan 1 saat önce analjezik uygulanırken, Kontrol (n=10) grubundaki köpeklere preoperatif dönemde analjezik uygulanmadı. Tüm köpeklerin ovariohisterektomi operasyonu tecrübeli aynı veteriner hekim tarafından ve median hat üzerinden gerçekleştirildi. Tüm köpeklerde preoperatif 1. saat ile postoperatif 1, 2, 4 ve 24. saatlerde kalp atım sayısı, kapillar dolum zamanı ve rektal sıcaklık ölçüldü. Aynı saatlerde Glasgow, Melbourne ile Colorado ağrı skorlaması yapılarak, serum kortizol konsantrasyonun belirlenmesi amacıyla kan örnekleri de toplandı. Bununla birlikte preoperatif dönemde ve postoperatif 24. saatte tam kan analizi yapıldı. Rektal sıcaklık, kalp atım hızı, Glasgow ağrı skoru, serum kortizol düzeyi ve bazı kan parametrelerinde gruplar arasında istatistiki farklılık görülmemesine (p>0.05) rağmen zamansal farklılığın olduğu belirlendi (p<0.05). Perioperatif döneme göre, postoperatif 1. saatte rektal sıcaklığı ve kalp atım hızının en düşük seviyede olduğu, Glasgow ağrı skorunun ve serum kortizol konsantrasyonunun arttığı belirlendi. Serum kortizol konsantrasyonunun postoperatif 2. saatte artmaya devam ettiği, postoperatif 4. saatte yine düştüğü tespit edildi. Postoperatif 24. saatte fizyolojik parametreler, ağrı skoru ile serum kortizol düzeyindeki artışın preoperatif dönem seviyelerine gerilemesine rağmen tam kan analizinde stres lökogramı tespit edildi. Nötrofil/lenfosit oranı, kontrol grubunda diğer gruplara göre daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, postoperatif ilk saatlerde ağrının daha şiddetli olduğu tüm gruplarda tespit edilmesine rağmen postoperatif dönem ağrı üzerine tedavi grupları ve kontrol grubu arasında istatistiki farklılık belirlenmedi. Preoperatif dönemde analjezi kullanımı ve postoperatif ağrı ve inflamatuar yanıtın izlenmesinin ovariohisterektomi operasyonu geçiren köpeklerde önemli olduğu kanaatine varıldı.

AnaljeziAntiinflamatuar ajanlar-altınAğrı yönetimi+7
Osman Alp Şahin
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Nicholas Irkı Damızlık Hindilerde Yumurta Verimi, Yumurta Anormallikleri ve Yumurta Retensiyonun(Yumurtlayamama) Belirlenmesi

Bu tezde, damızlık hindilerde yumurta verimi, yumurta anormallikleri ve yumurta retensiyonun değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 6240 adet dişi Nicholas ırkı damızlık hindi kullanıldı. Kuluçkalık hindi yumurtaları haftalık olarak kayıt altına alındı. Haftalık yumurta verimi ve kümülatif damızlık dişi hindi başına düşen haftalık kuluçkalık yumurta sayısı hesaplandı. Yumurta anormallikleri; küçük (deforme), çift sarılı, kırık ve ince kabuk olarak sınıflandırıldı. Yumurta retensiyonu kaynaklı damızlık ölüm oranları hesaplandı. Haftalık yumurta verimlerinin %32.3- 74.18 arasında değiştiği belirlendi. Kümülatif damızlık dişi hindi başına düşen kuluçkalık yumurta sayısı yumurta dönemi sonunda 107.45 olarak tespit edildi. Yumurtalama dönemi sonunda, küçük (deforme) yumurta oranı %0.33, çift sarılı yumurta oranı %0.79, kırık yumurta oranı %1.47, ince kabuk oranı %0.37, toplam anormal yumurta oranı %2.96 olarak hesaplandı. Yumurtlama dönemi boyunca gerçekleşen toplam 476 adet dişi damızlık hindi ölümünün %3.76'sının yumurta retensiyonu kaynaklı olduğu izlendi. Sonuç olarak, takiplerin yapıldığı damızlık hindi işletmesindeki yumurta verimleri ve kümülatif damızlık dişi hindi başına düşen haftalık kuluçkalık yumurta sayısının ithalatçı firmanın hedeflerine yakın olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, işletmedeki hindilerde yumurta anormalliklerinin kabul edilebilir düzeylerde olduğu ve yumurta retensiyonunun düşük oranlarda olduğu belirlenmiştir.

Ali Berkant Filiz
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Assaf ırkı koyunlarda kuru dönemde meme içi ceftiofur uygulamasının etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmada Assaf ırkı koyunlarda kuru dönem başında meme içi seftiofur uygulamasının takip eden laktasyondaki sütte somatik hücre sayısı (SHS), subklinik ve klinik mastitis insidansleri ve süt verimi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu çalışma 1-2 yaş aralığında kuruya alırken birinci laktasyonda olan sağmal Assaf ırkı koyunda (n=60) yapılmıştır. Koyunlar kuruya alma sırasında rastgele olarak Tam Doz (n=20), Yarım Doz (n=20) ve Kontrol (n=20) gruplarına ayrılarak Tam Doz grubunda olan koyunların her iki memesine 500 mg seftiofur hidroklorür içeren kuru dönem meme içi tüplerin (Spectramast DC Zoetis Hayvan Sağlığı Ltd. Şti., 10 ml) tamamı, Yarım doz grubunda olan koyunların her iki memesine de 500 mg seftiofur hidroklorür içeren kuru dönem meme içi tüplerden yarım doz (5 ml; 250 mg seftiofur hidroklorür) uygulandı. Kontrol grubunda olan koyunlara ise herhangi bir uygulama yapılmadı. Her bir çalışma grubundaki alt gruplardaki (n=10) koyunların her iki meme loblarından kuruya alma sırasında ve postpartum 25 +/-5 günlerinde SHS için süt numunesi alındı. Herbir alt gruptaki koyunların (n=4) her iki meme loplarından kuruya alma sırasında alınan süt numunelerinde antibiyogram testi de yapıldı. On dötr farklı antibiyotik için yapılan antibiyogram analizlerinden Seftiofur'un antibiyotik dirençlilik oranı, %62,5 (5/24) olarak bulunmuştur. Kuru dönem antibiyotik tedavisini takip eden laktasyonda Tam Doz grubu %5 (1/20), Yarım Doz grubu %20 (4/20) klinik mastitis sebebi ile Kontrol grubundan ölen 1 adet koyun ile birlikte toplam 3 adet koyunda %15 (3/20) klinik mastitis tespit edildi. Subklinik mastitis insidansleri bakımından Tam Doz (%25; 5/20), Yarım Doz (%33,3; 6/18) ve Kontrol (%40; 8/20) grupları arasında istatistiki fark belirlenmiştir. SHS (Tam Doz: 89.000; Yarım Doz: 68.000; Kontrol 210.000) sayısal olarak düşük olmakla birlikte istatistiki olarak olumlu bir etki elde edilememiştir. Ancak kuruya alma sırasında SHS'na (>=1 X 106/ml) göre subklinik mastitis belirlenen meme loblarında meme içi seftiofur uygulaması sonrasında takip eden laktasyonda Yarım Doz grubunda %64 (9/14) istatistiki (P<0,05) olarak Tam Doz grubunda %63 (5/8) ise sayısal olarak daha fazla iyileşme gözlemlenmiştir. Kontrol grubunda %45 (5/11) iyileşme gözlemlenmiştir. Laktasyonun ilk 27 günlük süt verimleri bakımından çalışma grupları (Tam Doz [n=17; 42,0 ± 5,6 L], Yarım Doz [n=20; 41,7 ± 3,0 L] ve Kontrol [n=18; 39,6 ± 3,4 L]) arasında istatistiki olarak fark bulunamamıştır. Sonuç olarak, Assaf ırkı koyunlarda kuru dönem tedavisinde meme içi antibiyotik kullanımı ile sütte kısmen somatik hücre sayısı azaltılmış ve subklinik mastitis tedavisi sağlanmıştır.

Ramazan Çelik
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde meme tümörü olgularında doppler ultrasonografi indeksleri ve histopatoloji sonuçlarının karşılaştırılması ile tümör karakteristiğinin değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasında meme tümörlü dişi köpeklerin meme loblarına yapılan Doppler ultrasonografi muayenesi sonucunda elde edilecek bulguların Doppler indekslerinin belirlenmesi ve histopatoloji sonuçlarıyla karşılaştırılması ile tümör karakteristiğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın materyali olarak Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum ve Jinekoloji Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, 48 adet farklı yaş (2 ila 16 yaş arası değişen) ve çeşitli ırklardan (Alman Çoban Köpeği, Cocker, Poodle, Golden Retriever, İngiliz Setter, Kangal, Mix, Pekingese, Pointer, Terrier) dişi köpeklere ait toplam 61 kitle kullanıldı. Doppler ultrasonografik incemelesi yapılan materyaller histopatolojik olarak değerlendirildi. Mikroskobik incelemeler sonunda tümör tanıları (Karsinosarkoma, Simple Karsinoma, Karsinoma Mikst tip, Karsinoma Malignant Miyoepiteliyoma, Solid Karsinoma, Adenoskuamöz Karsinoma, Kompleks Karsinoma, Komedokarsinoma, Osteokondrosarkom,Yangılı Karsinoma, Benign Mikst Tümör, Kompleks Adenoma ve Simple Adenoma) konuldu. Bulgular operasyondan sonra histopatolojik tanı ile karşılaştırılarak meme tümörlerinde doppler indekslerinin meme tümör karakteristiğinin tahmininde güvenli olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, köpeklerden elde edilen doppler indekslerinden PSV ve HR değerlerinin (p<0,05) histopatoloji bulgularıyla benzerlik gösterdiği, doppler indekslerinin tümör karakterini önceden tahmin etmede etkin olduğu saptanmıştır.

HistopatolojiKarakteristik özelliklerKöpekler+5
Ezgi Dikmeoğlu Nemutlu
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Speed mam color ™ testi 'nin ineklerde önemli mastitis patojenlerinin teşhisinde spesifite ve sensitivitesinin araştırılması

Mastitis, meme bezinin yangısı olarak bilinen, süt inekçiliğinde yaygın olarak gözlenen ve en fazla ekonomik kayba neden olan bir hastalıktır. Hastalık etkenlerinin saha koşullarında hızlı teşhis edilmesi, hastalığa neden olan patojenlerin belirlenerek tedaviye erken başlanmasıyla birlikte tedavi başarı şansı artmakta ve antibiyotiklerin daha etkin kullanımı sağlanmaktadır. Sunulan bu tez çalışmasının amacı Speed Mam ColorTM testinin ineklerde önemli mastitis patojeni olarak bilinen Staphylococcus spp., Streptococcus spp., Streptococcus uberis ve Escherichia coli'nin teşhisinde güvenilirliğinin araştırılmasıdır. Çalışma kapsamında testin tespit limitinin belirlenmesi, spesifite ve sensitivite çalışmalarında kullanılmak üzere anamnezi alınmış sağlıklı sürülerden; en az bir kez doğum yapmış, laktasyonun 5. ve 200. günleri arasında, sağlıklı ve klinik herhangi bir belirti göstermeyen meme loblarından, 15 gün öncesine kadar antibiyotik veya nonsteroidal bir ilaç tedavisi uygulanmamış ineklerden toplanan sütler kullanılmıştır. Referans suşlar kullanılarak kontamine edilen süt örnekleriyle hedef her bir bakteri için 7 farklı dilüsyon hazırlanarak dilüsyon oranlarının kontrolü için test kitine paralel olarak her bir bakteri dilüsyonu mikrobiyolojik kültüre ekilmiş ve inkübasyona bırakılmıştır. İnkübasyon sonunda 10 katlı azalan bakteri üremelerinin gözlenmesi dilüsyonun doğru şekilde yapıldığını göstermiştir. Test kiti ile pozitif sonuç alınan en düşük konsantrasyon kitin deteksiyon limiti olarak belirlenmiştir. Buna göre yapılan testler sonucunda 48 saatin sonunda Speed Mam Color ™ kitine ait tespit limiti sonuçları Staphylococcus spp. için 101 CFU/ml; Streptococcus spp. için 103 CFU /ml; S. uberis için 103 CFU/ml; E. coli için 101 CFU/ml olarak bulundu. Duyarlılık ve özgüllüğün belirlenmesi amacıyla her bir hedef bakterinin referans suşu, kültür yöntemiyle nutrient broth sıvı besi yerinde üretilerek konsantrasyonları McFarland 0.5'e göre ayarlamış ve Speed Mam Color ™ prospektüsünde belirtilen tespit limitinin üzerinde olmak üzere farklı konsantrasyonları (>103) sağlıklı süt içeren 5 tüpte dilüe edilerek elde edilen faklı konsantrasyonlar bu tüplerden 1'er ml alınıp 4 ml sağlıklı süt içeren 25 adet tüpe rastgele dağıtıldı. Bu sayede her hedef için elde edilen 25 kontamine 25 sağlıklı süt numunesi mikrobiyolojik kültür yöntemi ve Speed Mam Color ™ ile test edilmiştir. Speed Mam Color ™ testinin spesifitesi Staphylococcus spp., Streptococcus spp., S.uberis ve E. coli için %100 iken, sensitivite ise Staphylococcus spp. %100, Streptococcus spp., için %92, S.uberis için %92 ve E. coli %96 olarak bulundu. Pozitif prediktif değeri (PPV) değeri Staphylococcus spp., Streptococcus spp., S.uberis ve E. coli için %100 iken, negatif prediktif değeri (NPV) değeri ilgili bakteriler için sırasıyla %100, %93, %93 ve %96; kesinlik (Ac) değeri ise sırasıyla %100, %96, %96 ve %98 olarak hesaplandı. Çalışmanın diğer aşaması olan testin doğrulanmasında, yukarı belirtilen kriterler göz önünde tutularak ineklere CMT uygulanmış ve CMT sonuçlarına göre pozitiflik gösteren 318 süt numunesi toplandı. Speed Mam Color ™ testinin doğrulaması amacıyla toplanan CMT pozitif olan 318 adet subklinik mastitisli süt numunesini karşılaştırmada altın standart yöntem olarak kabul edilen mikrobiyolojik kültür yöntemi kullanılmıştır. Kültür yöntemi ile test edilen sütler, Speed Mam Color ™ testinde analiz edilen bakteri sonuçları karşılaştırıldı. Süt örneğinde 3'ten fazla koloni tespit edilmesi kontaminasyon olarak kabul edilirken; 2-3 koloni tespit edildiğinde miks enfeksiyon olarak olarak tanımlandı. Subklinik mastitisli süt örnekleri yapılan araştırmada hedef bakterilerin 5 farklı farklı kombinasyonu elde edilirken, bazı hedef bakterilerin Speed Mam Color ™ ve mikrobiyolojik kültürde üreme durumları incelediğinde verifikasyon çalışmasının sonucunda Speed Mam Color ™ testinin spesifitesi Staphylococcus spp., S.uberis ve E. coli için %100 iken, Streptococcus spp., için %95, sensitivite ise Staphylococcus spp. %96, Streptococcus spp., için %83, S.uberis ve E. coli için %100 olarak bulundu. PPV değeri Staphylococcus spp., S.uberis ve E. coli için %100 iken, Streptococcus spp. için %94 olarak hesaplandı. NPV değeri ilgili bakteriler için sırasıyla %95, %87, %100 ve %100; Ac değeri ise sırasıyla %98, %90, %100 ve %100 olarak hesaplandı. Sonuç olarak Speed Mam Color ™ testinin saha koşullarında mastitise neden olan önemli mastitis patojenlerini teşhis etmede kullanılabilecek bir test olabileceği düşünüldü.

BakterilerMastitMeme+4
Tuğba Oğuz
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Effect of modified ovsynch synchronization program combined with vitamin and mineral application on fertility in cows

Objective: In this thesis study, it was aimed to investigate the effects of using bolus containing vitamin A, β-carotene, selenium, manganese, zinc, copper, palm oil and chestnut extract as a feed additive on fertility in dairy cows undergoing modified ovsynch synchronization. With the obtained results, it is aimed that the vitamin and mineral supplements used will increase fertility. Material and Methods: The thesis material consists of 64 cows that had a healthy postpartum period after calving. Cows were randomly divided into 2 groups as bolus (Group I, n=32) and control (Group II, n=32). Cows that had a healthy postpartum period were included in Group I and vitamin mineral bolus was administered orally on the 50th postpartum day at the earliest. On the 7th day following the bolus application, modified ovsynch synchronization was applied to the animals included in Group II and Group I as an ovulation synchronization program. Gonadotropin-releasing hormone (GnRH) was applied on the zeroth day, prostaglandin F2α on the 7th and 8th days, GnRH on the 9th day, and artificial insemination was performed 16-24 hours later. Pregnancy diagnosis was made by transrectal ultrasonography on the 30th-35th days after the artificial insemination application and statistically examined. Results: Based on the data obtained, it was found that bolus application before artificial insemination caused a statistically significant increase. Conclusion: It was concluded that the vitamin mineral bolus applied in this study contributed to the business economy by increasing the pregnancy rate and fertility.

İlker Yılmaz
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde ovaryohisterektomi operasyonlarında elektrotermal damar mühürleme sistemi kullanımının postoperatif serum kortizol ve CRP düzeyleri ile ağrı durumuna etkisi

Amaç: Bu tezin amacı, ovaryohisterektomi (OHE) operasyonunda; ovaryumlar ile uterusun ekstripasyonu sırasında damarların hemostazını sağlamak için, iplik yerine elektrotermal bipolar damar mühürleme sistemi (EBVS) kullanılmasının, postoperatif ağrı ve stres oluşumu üzerine etkisinin olup olmayacağının araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan 20 köpek, rastgele şekilde Kontrol OHE Grubu (Kontrol, n= 10) ve EBVS OHE Grubu (EBVS, n= 10) olarak 2 gruba ayrıldı. EBVS grubunda, tüm ligatür ve kesme işlemleri elektrotermal bipolar mühürleme cihazı ile, Kontrol grubunda ise, konvansiyonel yöntemle, iplik ve makas kullanılarak gerçekleştirildi. Her köpekten operasyondan önce, operasyon esnasında ovaryumların ligatür ve kesme işlemini takiben ve postoperatif 2., 4. ve 24. saatlerde olmak üzere, 5 kez kan örneği alınarak serum kortizol ve CRP düzeyleri ölçüldü. Postoperatif 0., 1., 2., 4. ve 24. saatlerde, Melbourne Üniversitesi Modifiye Ağrı Skalası (MMPS) ile ağrı değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Kontrol grubunda, ortalama serum kortizol düzeyinin EBVS grubuna göre, postoperatif 2. (Kontrol: 11.99 ± 1.67μg/ dl; EBVS 5.17 ± 1.74 μg/ dl) ve 4. (Kontrol: 6.17 ± 1.19 μg/ dl; EBVS: 2.67 ± 0.45 μg/dl) saatlerde anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görüldü (P<0.05). Grup içi değerlendirmede, Kontrol grubunda (T2) ve (T4) zamanlar arası fark anlamlı bulunurken (P=0,001), EBVS grubunda ise kortizolün zamana bağlı değişimi anlamlı bulunmadı (p=0.082). Serum CRP düzeylerinde, gruplar arasında önemli bir fark tespit edilmedi. Grup içi yapılan tekrarlı ölçümlerde, Kontrol grubunda postoperatif 4. saate kadar (T3) sayısal olarak yükselen (2.83 ± 0.70 mg/dl) serum CRP düzeyinin, postoperatif 24. saatte (T4) anlamlı şekilde artarak 4,98 ± 0.76mg/dl'ye yükseldiği ve zamana göre anlamlı farklılık gösterdiği görüldü (P<0.001). EBVS grubunda CRP'nin postoperatif 24. saatte 5.79 ± 0.49 mg/dl'ye yükseldiği ve diğer örnekleme zamanlarına göre anlamlı fark oluştuğu gözlendi (P<0.001). Ağrı ölçeği değerlendirmesinde, Kontrol ve EBVS grupları içinde ve gruplar arasında ağrı skorlarının istatistiksel olarak fark oluşturmadığı belirlendi. Sonuç: Serum kortizol düzeyinin postoperatif 2 ve 4. saatlerde, Kontrol grubunda istatistiki olarak daha yüksek bulunmasının, EBVS ile opere edilen grupta Kontrol grubuna göre daha iyi operatif stres kontrolünün sağlanabileceğini gösterdiği kanısına varılmıştır. Serum CRP'sinde gruplar arası farklılık görülmemesinin, örneklem aralığının bu çalışmada 24 saat ile sınırlı olmasına bağlı olabileceği, bu sürenin ileriki çalışmalarda en az 72 saate kadar uzatılmasının 24. Saatten sonra gruplar arası farklılığı gösterebileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak OHE operasyonlarında konvansiyonel ligatür yerine EBVS kullanımının postoperatif konfor ve iyileşme açısından potansiyel avantaj sağlayabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: C-reaktif protein, kortizol, köpek, ağrı, ovaryohisterektomi.

Merziye Figen Bağcık
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Tavşanlarda luteolizis sürecinde b-mod ve doppler ultrasonografi bulguları ile serum nitrik oksit düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Sunulan tez çalışmasında tavşanlarda fonksiyonel luteolizisin aşamalarından biri olan luteal perfüzyon değişikliğinin B-mod ve Doppler usg görüntülerindeki olası değişim üzerinden değerlendirilerek, serum Nitrik oksit (NO) seviyelerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan toplam 14 dişi tavşana gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH; 0,2 mL Buserelin, im) uygulanarak yalancı gebeliğin indüksiyonu yapıldı. Birinci çalışma grubunda (Grup 1, n=7) yalancı gebeliğin 9. günü Prostaglandin F2α (PGF2α) enjeksiyonu (200 µg alfaprostol) ile luteolizis uyarıldı. Grup 2' de ise (n=7) plasebo enjekte edilerek kontrol grubu oluşturuldu. Tüm tavşanlarda enjeksiyon öncesi, izleyen 40-80-360 dk. ve 24. saatlerde 18 MHz mikrokonveks prob eşliğinde B-mod ve Doppler ultrasonografi yapıldı. Alınan B-mod görüntülerinden Image-J programı yardımıyla total ovaryum dokusu üzerindeki alan (mm2), ortalama grilik değeri (MGV) ve heterojenite değerleri hesaplandı. Doppler ölçümlerinde luteal dokulara en yakın gözlenen arteriol üzerinden pulzatil (PI) ve rezistans (RI) indeks değerleri kaydedildi. Her bir ölçüm değeri sağ ve sol ovaryum için ayrı ayrı kaydedildi. Luteolizis öncesi (0-3-6-9. günler) ve usg sonrası ilgili saatlerde serum progesteron ölçümü için kulak venasından 4mL kan örneği alındı. Ek olarak, NO ölçümü için sadece usg sonrası ilgili saatlerde kan örneği alındı. Kan örnekleri ELISA yöntemi ile ölçümüne kadar -24 ºC'de saklandı. Buna göre ultrasonografik bulgular ve serum ölçüm sonuçları deney ve kontrol grupları arasında aynı yönlerdeki ovaryumlar gözetilerek gruplar arası Student T-test ve Mann Whitney U testi ile; yine grup içi zamana bağlı değişimin hesaplanabilmesi için varyans analizi ve Freidman Testi kullanarak istatistiki yönden değerlendirildi. Bulgular: Bireysel klinik yanıtlar incelendiğinde yalancı gebelik oluşturulan tavşanlarda tüy yolma, yuva yapma gibi davranışsal değişimler izlenmiş, ek olarak corpora luteanın usg ile gözlenebilmiş olsa da serum P4 seviyeleri açısından gruplar arası önemli bir farka rastlanmadı. Ultrasonografi parametreleri yönünden incelendiğinde: deney grubunun sol ovaryum alanı 360. dk'da kontrol grubuna oranla daha küçüktü (P<0,05). Grup içi değerlendirmelerde ise her iki grupta da 40. dk sağ ovaryum yüzey alanı sol ovaryuma göre daha büyüktü (P<0,05). Ortalama grilik değerleri (MGV) açısından, 0. dk ölçümlerinde deney grubunun sol ovaryumları kontrol grubuna göre daha yüksek idi (P<0,05). Ayrıca deney grubunun sol ovaryumların MGV değeri 80. dk'ya kadar belirgin şekilde artış, 360.dk'da ise düşüş gösterdi (P<0,05). Heterojenite değerleri gruplar arası değerlendirildiğinde, 360. dk'da deney grubunun sağ ovaryum heterojenite değerinin daha düşük olduğu görüldü (P<0,05). Deney grubunda 360.dk.'da sağ tarafta sol tarafa oranla artan heterojenite değeri kaydedildi (P<0,05). Doppler usg bulguları bakımından gruplar arası PI ve RI değerleri yönünden farklılık görülmedi. Ancak kontrol grubunun sağ ovaryum RI değeri 0. dk'da sonraki ölçümlere oranla daha yüksekti (P<0,05). Çalışma sırasında serum NO düzeyleri arasında gruplar arası herhangi bir fark görülmedi. Ancak kontrol grubunda 80. dk'da artış, 360. dk'da ise belirgin azalma kaydedildi (P<0,05). Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında tavşanlarda yalancı gebelik indüksiyonunun hormonal takibinde zorluk yaşanabileceği, olguların steroid düzeyleri kadar klinik yanıtın da izlenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Ek olarak, ölçüm öncesinde örneklerin saklanıp çalışma sonrasında ELISA yöntemi ile ölçülmesi yerine hızlı test kitlerinin geliştirilerek indüksiyonu izleyen günlerde gerçek zamanlı ölçümlerin yapılması daha faydalı olacağı düşünülmektedir. Tavşanlarda diğer türlere oranla oldukça küçük boyutlu ve uzun kornu yapısı nedeniyle abdominal boşluk içinde daha değişken bir lokasyona sahip olan ovaryumlar doğru teknik ile uygulanan ultrasonografi ile non invaziv şekilde görüntülebilir. Ancak uygulama sırasında lokasyon asimetrisi ve sağ taftaki sekum içi gaza bağlı artefakt artışı göz önünde tutulmalıdır. Çalışma sonrası diğer memeli ve kanatlı hayvanlarda geçmişte kanıtlanmış olan fonksiyonel/ yapısal asimetri olgusunun tavşan ovaryumları için de mümkün görünmektedir. Buna göre, sağ ovaryumun daha büyük ve daha aktif olabileceği kanısına varılmıştır. Luteolizis sonrası saptanan MGV ve Heterojenite değişimlerine dayanarak luteal regresyonun teyidinde ekotekstürel incelemeler kullanılabilir. Ancak burada lize olan ve yerini corpus albikansa bırakacak olan corpora luteanın daha uzun bir zaman diliminde, belki de günlük ekotekstürel incelemeler ile takibi gibi daha detaylı işlemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Yine tavşanlarda Doppler ultrasonografi ile ovaryum dokusunun perfüzyonu takibi yapılabildiği, Pulsed Doppler incelemeler ve ölçümler açısından klinik pratikte kolaylıkla yer alabileceği görülmüştür. Tavşanlarda luteal regresyon ve NO ilişkisine dair kısıtlı sayıda çalışma bulgusu olması ve bu denemede sözkonusu değişme ratlanmaması nedeniyle gelecekte farklı bir ölçüm tekniği ile ve daha ayrıntılı kurgulanmış bir çalışmada araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Luteolizis, Nitrik Oksit, Tavşan. Ultrasonografi, Yalancı Gebelik.

GebelikHayvan deneyleriLuteolizis+3
Oğuz Varoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde subklinik mastitislerin araştırılması

Mastitis, bakım ve beslenme koşulları, çevre, mikroorganizmalar, hayvan ve insan faktörlerinin birbirleriyle etkileşimleri neticesinde meme dokusuna giren mikroorganizmalara ve travmalara karşı meme dokusunun gösterdiği yangısal tepkidir. Bu çalışma, Hatay, Adana, Kahramanmaraş ve Gaziantep'te barınaklarda geçici olarak bulunan emziren dişi köpeklerde klinik ve subklinik mastitis olgularının prevalansının belirlenmesi, mastitise neden olan etkenlerin izolasyonu ve identifikasyonu amacıyla yapıldı. Bu amaçla 4 barınaktaki 29 köpekten 179 süt örneği toplandı. Yirmi dokuz köpekten 8'inde, 179 meme lobundan 16 tanesinde klinik mastitis tablosuna rastlandı. Laboratuvarda klasik yöntemle aerobik şartlarda ekilen örnekler cins düzeyinde identifiye edildikten sonra, %15 gliserinli tryptic soy broth içinde -20 oC'de saklandı. MALDI-TOF ile identifikasyon amacıyla -20 oC'de saklanan suşlardan kanlı agara pasaj yapıldı. MALDI-TOF ile tür düzeyinde identifikasyon sonrasında izolatlardan 19'unda (%10,61) miks üreme kaydedildi. MALDI-TOF sonuçları esas alınarak en sık elde edilen izolatlar 69 S pseudointermedius 28 S simulans, 25 S canis şeklinde tespit edildi. Bu türlerin ardından diğer mikroorganizmalar ise 7 S thoraltensis, 5 S felis, 2 S aureus ve 1 S equorum, 1 Corynebacterium mastiditis ve 1 Pasteurella canis şeklinde belirlendi. Köpek mastitislerinin prevalansı konusunda bir veriye ulaşılamamış ya da sahadan toplanan örneklerle elde edilmiş prevalansı ve etken listesini içeren bir yayın bulunamamıştır. Bu çalışma ile Türkiye'de ilk kez ve Dünya'da da bu genişlikte ve izolat çeşitliliğinde muhtemelen ilk kez böyle bir çalışma ortaya konulmuştur. Sonraki çalışmalara rehberlik ve öncülük etmesi umulan çalışma sonuçlarının evde bakılan köpekler için de yapılmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz.

EmzirmeKöpeklerMastit+2
Esin Kıroğlu
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Postpartum sütçü ineklerde GnRH ve hCG uygulamalarının gebelik oranı üzerine etkisi

Çalışma postpartum sütçü ineklerde, suni tohumlama anında tek başına GnRH ve suni tohumlama anında GnRH ile tohumlama sonrası 5. günde hCG'nin birlikte kullanımının gebelik oranları üzerine etkisinin belirlenmesi amacıyla düzenlendi. Çalışma; yaşları 3-6 arasında değişen, postpartum 70-120 günler arasında olan ve herhangi bir reprodüktif probleme rastlanılmayan 120 baş Holstein ırkı inek üzerinde gerçekleştirildi. İneklerin östrüs göstermeleri için herhangi bir hormonal uygulama yapılmadı. Çalışma süresince östrüs belirtileri gösteren ineklerin ovaryum muayeneleri rektal yoldan 6–8 MHz linear problu real-time ultrason (Falco, Pie Medical, Netherlands) ile yapıldı. Hayvanlar rastgele 3 eşit gruba ayrıldı. I. gruba (n=40) suni tohumlama anında kas içi yoldan bir GnRH analoğu olan buserelin asetat içeren Receptal® (0,004 mg Buserelin/ml, İntervet) 10 µg dozda kas içi yolla uygulandı. II. gruba (n=40) suni tohumlama anında kas içi yoldan 10 μg dozda buserelin asetat ve tohumlama sonrası 5. günde 1500 IU hCG (Pregnyl® 3x1500 IU, MSD) kas içi yoldan uygulandı. III. grup ise kontrol grubu olarak bırakıldı, suni tohumlama anında ve sonrasında herhangi bir uygulama yapılmadı. İneklerin gebelik muayeneleri suni tohumlama sonrası 30. günde rektal yoldan ultrasonografik muayene ile yapıldı. Gebelik oranları grup I, II ve III'de sırasıyla % 80 (32/40), %80 (32/40), %57.5 (23/40) olarak belirlendi. Çalışmada gebe kalma oranı bakımından grup I ve II ile kontrol grubu arasında istatistiki bir fark tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak, postpartum sütçü ineklerde gebelik oranlarının artırılması amacıyla suni tohumlama anında tek başına GnRH ve suni tohumlama anında GnRH ile suni tohumlama sonrası 5. günde hCG'nin birlikte kullanımının ineklerde gebelik oranlarını artırdığı belirlendi. Fakat 5. günde yapılan hCG uygulamasının, yalnızca GnRH uygulamasına kıyasla gebelik oranlarını artırmadığı, bu nedenle ilave hCG uygulamasına gerek olmadığı kanısına varıldı.

GebelikGnRHKoryonik gonadotropinler+4
Emre Karsavuranoğlu
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Üreme sezonunda östrüsleri senkronize edilen ivesi ırkı koyunlarda selenyum, vitamin E, vitamin A ve vitamin D3 ilavesinin fertilite parametrelerine etkileri

Çalışma, üreme mevsiminde östrüs senkronizasyonu yapılan İvesi koyunlarında, Se, vit E, vit A ve vit D3 ilavelerinin fertilite parametrelerindeki etkisinin belirlenmesi amacıyla düzenlendi. Çalışmada, 75 baş koyuna 20 mg flugeston asetat içeren intravaginal süngerler (Chronogest CR®, Intervet, Türkiye) uygulandı. Daha sonra koyunlar iki gruba ayrıldı. Birinci gruptaki koyunlara (Grup I, n=38) 1 ml selenyum ve vit E (1 mg/1 ml sodyum selenit ve 60 mg/ml vit E, Yelvit®, Teknovet, Türkiye) ile 1 ml/50 kg CA vit A, vit D3 ve vit E (200.000 IU vit A /ml vit A, 30.000 IU/ml vit D3 ve 20 mg/ml vit E, Adevil®, Vilsan, Türkiye) enjeksiyonu kas içi yolla uygulandı. İkinci gruptaki koyunlar (Grup II, n=37) kontrol grubu olarak bırakıldı. Her iki grupta da süngerler 9 gün süreyle tutuldu ve süngerlerin çıkartılması sırasında 500 IU PMSG (Chronogest/PMSG, 6000 IU, Intervet, İstanbul, Türkiye) ve 250 mcg kloprostenol sodyum (Minoprost®, Vilsan, Türkiye) kas içi yolla uygulandı. Süngerlerin uzaklaştırıldığı gün birinci gruptaki koyunlara (Grup I) 1 ml/50 kg CA Adevil'in ikinci enjeksiyonu yapıldı. Koçlar süngerler çıkartıldıktan 24 saat sonra sürüye katıldı ve günde iki kez sabah-akşam 1 saat boyunca koyunlar arasında kaldı. Östrüsleri tespit edilen ve aşımları tamamlanan koyunlar sürüden ayrılarak farklı bir bölmeye alındı. Grup I ve Grup II'de sırasıyla östrüs oranları %86.11 ve %85.29 (p=0,922), konsepsiyon oranları % 74.19 ve %58.62 (P=0,275), gebelik oranları %63.88 ve %50 (P=0,334). doğum oranları % 100 ve %100, yavru verimleri %126.08 ve %123.52 (P=0,858) olarak belirlendi. Sunulan çalışmada vit A, D3, E ve Se uygulanan İvesi ırkı koyunlarda fertilite parametrelerinin istatistiksel olarak farklı çıkmadığı fakat oransal olarak olumlu etkilendiği görüldü. Vitamin A, D3, E ve Se uygulamasının fertilite parametreleri üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılabilmesi için farklı çalışmaların yapılması gerektiği sonucuna varıldı.

KolekalsiferolKısırlıkSelenyum+7
Mehmet Efe
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Dişi köpeklerde diöstrus, proöstrus ve anöstrus dönemlerine ait vajinoskopi görüntülerinden bilgisayarla görme teknikleriyle seksüel siklusun belirlenmesi

Dişi köpeklerde seksüel siklusun belirlenmesinde kullanılan klasik yöntemler; vajinal sitoloji, progesteron ve LH hormonu ölçümleri, vajinal ve vulvar inspeksiyon, davranış değişimlerinin gözlenmesi ve anamnezdir. Bunların uygulanması ekipman, tecrübe ve zaman gerektirmektedir. Bu çalışmada hedeflenen, diğer teknikleri de destekleyen daha hızlı ve güncel bir görüntü analiz metodu geliştirmektir. Bu amaçla, köpeklerden alınan vajinoskopi görüntülerinin ilgili görüntü işleme teknikleri ile analiz edilmesi planlanmıştır. Çalışmada, 9 farklı sağlıklı dişi köpekten çeşitli siklus evrelerinde görüntüler toplanmıştır. Siklus evreleri vajinal smear yöntemi ile belirlenmiştir. Görüntüler, 7 mm çapında, LED ışık kaynağı olan bir USB kamera ile toplanmıştır. Kameranın yerleştirilmesi için, 9mm-15 mm arasında farklılık gösteren 3 boyutlu olarak basılmış tüpler kullanılmıştır. Tüpler dişi köpeğin vajinasına kameraya kılavuzluk edecek şekilde yerleştirilmiş, kamera aracılığıyla toplanan görüntüler yazılım analizi için depolanmıştır. Görüntü analiz metodunun amacı, görüntüyü işlemek ve seksüel siklus aşamasını bir güven değeriyle tahmin etmektir. Bu bir veri sınıflandırma problemi olarak modellenir ve metodun doğru seksüel siklus bilgisini içeren bir veriye standardize edilmesi gerekir. Bu çalışmada 3 farklı evreden toplanmış 47 görüntü kullanıldı. Oluşturulmuş bilgi grubu çeşitli yazılımsal aşamalardan geçirildi ve yüksek doğruluk oranı hedeflendi. Çalışmadaki kullanılan aşamalardan biri, görüntüdeki pikselleri renk bilgisine göre ayrıştırmak, yerel ikilik düzen (LBP) öznitelikleriyle histogramını çıkartmak, destek vektör makinası (SVM) algoritmaları elde etmektir. Denenen işlemlerin performansı çapraz doğrulama ve karışıklık matrisi yöntemleriyle hesaplanmıştır. Yöntemler arasında Kappa değerleri belirlenmesiyle karşılaştırmalar arasındaki uyuşma istatistiki olarak gösterilmiştir ve uygulanan tüm metodlarda P<0.001 hassasiyeti elde edilmiştir. Çalışma sonucunda, yazılımsal yaklaşımların kombinasyonlarıyla vajinal görüntü analiz tekniklerinin rutin klinik hizmetlerde kullanımının, örnek sayısının arttırılmasıyla hem veteriner jinekoloji alanına hizmet edecek detaylı bir görüntü bilgi seti oluşturmanın hem de elde edilen görüntülerle güvenilir tahminler yapmanın mümkün olabileceği düşünülmektedir. Klinik pratisyen hekimlik yaklaşımları için ayırıcı tanı listesini oluşturmada, laboratuar teknik yeteneği gerektirmeksizin köpeğin içinde bulunduğu seksüel siklus evresini ve hatta bazı patolojik durumların tanısının konulabilmesi alanlarında ileride yapılacak çalışmalara ışık tutabileceği düşünülmektedir.

AnöstrusDiöstrusGörüntü analizi+7
Öge Gözütok
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılması

Gebe ve gebe olmayan köpeklerde luteal dönem hormonal mekanizması doğuma yakın prostaglandin F2 alfa (PGF2α) üretimi hariç benzerlik gösterir. Gebe köpeklerde uteroplasental bölgeden doğuma yakın korpus luteum (CL) yapısını lize eden PGF2α üretilmektedir. Ancak gebe olmayan köpeklerde PGF2α üretimi bulunmamakta, CL yavaş olarak regrese olmaktadır. Bu yavaş regresyon, köpeklerde luteal dönemde CL fonksiyonuna destek olan birçok luteotropik faktör bulunmasına rağmen gerçekleşmektedir. Bu yönleri ile köpeklerde luteolizis sürecindeki mekanizmalar hala tam olarak anlaşılamamıştır. Sunulan tezde amaç, gebe olmayan köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılmasıdır. Bu amaçla, gebe olmayan köpeklerde luteolizisi uyarmak için CL'nin PGF2α'ya duyarlı olduğu diöstrüsun 30-35. günlerinde deri altı olarak PGF2α, enjeksiyonları uygulandı. Gebe olmayan köpekler; kontrol grubu (n=4), 1 defa PGF2α uygulama grubu (1PGF, n=4), 2 defa PGF2α uygulama grubu (2PGF, n=4) ve 3 defa PGF2α uygulama grubu (3PGF, n=4) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yüksek doz PGF2α'nin köpeklerdeki yan etkilerinden dolayı düşük doz (20 µg/kg) PGF2α uygulaması tercih edildi. Luteolizis sırasındaki moleküler değişimleri incelemek için, uygulama gruplarından son PGF2α enjeksiyonundan 1 saat sonra (1, 9 ve 25. saatlerde) ve kontrol grubundan (uygulama yok) CL örnekleri ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu ile toplandı. Toplanan CL'lerden total RNA izole edilerek ters transkriptaz reaksiyonu ile komplementer DNA (cDNA) elde edildi. Luteolitik mekanizmada rol oynadığı bilinen genlerin (Steroidogenik akut regulatör protein (StAR), Kolesterol yan zincir bölünme enzimi (P450scc/CYP11A1), Lüteinleştirici hormon reseptörü (LH-R), Monosit kemoatraktan protein 1 (MCP-1), İnterlökin 8 (İL-8), Nukleer reseptör alt aile 4 grup A eleman 1 (NR4A1/Nurr77), Siklooksijenaz 1 ve 2 (COX-1, COX-2), Prostaglandin transporter (PGT), Prostaglandin F2α reseptörü (PGFR), BAX, Caspase-3, Fas-Ligand (Fas-L)) mRNA ekspresyonları Real-Time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Real-Time PZR) ile değerlendirildi. Luteal dokuda NR4A1 ve MCP-1'in mRNA düzeyinin hücresel lokalizasyonu, ile StAR'ın protein düzeyinin hücresel lokalizasyonu ve yoğunluğu sırasıyla İn situ hibridizasyon (İSH) ve immunohistokimya (İHK) metotları ile belirlendi. Prostaglandin F2α uyarımı sonrası NR4A1'in mRNA ekspresyon değerinin tedavi gruplarında daha yüksek olduğu, İSH yönteminde de luteal ve endoteliyal hücrelerde lokalize olduğu gözlemlendi. PGF2α enjeksiyon sayısı arttıkça PGFR, PGT ve COX-2'nin mRNA düzeyinin azaldığı tespit edildi. Siklooksijenaz 1'in ekspresyonunun gruplar arasında değişmediği gözlemlendi. İmmun yanıt ile ilgili MCP-1 ve İL-8 genlerinin mRNA ekspresyonlarında ilk enjeksiyon sonrası (1PGF) belirgin düzeyde artış olduğu saptandı. İn situ hibridizasyon ile PGF2α sonrası MCP-1'in luteal dokuda luteal ve endoteliyal hücreler aralarında lokalize olduğu gösterildi. Fas-L'nin mRNA ekspresyon değerinin sadece 3PGF grubunda yüksek olduğu belirlendi. Progesteron (P4) sentezinden sorumlu genler LH-R, StAR ve CYP11A1'in mRNA ekspresyonlarının PGF2α enjeksiyonları sonrası azaldığı tespit edildi. PGF2α enjeksiyon sayısı artışına bağlı StAR proteininin yoğunluğunun azalması İHK ile mikroskop altında görüntülendi. Apoptozis ile ilgili BAX ve Caspase-3 genlerinin mRNA ekspresyon değerleri gruplar arasında benzer bulundu. Serum P4 düzeyinin uygulama gruplarında PGF2α enjeksiyonları sonrası belirgin bir şekilde düştüğü ancak, çalışmanın sonunda hala bazal seviyenin üstünde olduğu belirlendi. Sonuçlara göre (serum P4 ve çalışılan genlerin mRNA ve protein (StAR) ekspresyon seviyeleri) gebe olmayan köpeklerde diöstrüsun 30-35. günlerinde tekrarlayan PGF2α enjeksiyonlarının CL'de fonksiyonel luteolizisi uyardığı düşünülmektedir. Uyarılmış luteolizis modelinde tekrarlayan PGF2α uygulamaları sonrası, PGF2α üretimi, etkisi ve taşınması ile P4 üretimi ve devamlılığından sorumlu mekanizmaların CL'de mRNA seviyesinde düştüğü tespit edildi. Ayrıca, LH-R'nin PGF2α uygulamaları ile azalması, ekzojen PGF2α uygulamalarının köpek CL'sinde luteotropik etkiyi engellediğini işaret etmektedir. Bununla birlikte, immun yanıt genlerinin ekspresyonunun PGF2α enjeksiyonu sonrası artması, köpek CL'sinde akut yangıyı uyardığını göstermektedir. Bu deneysel koşullar altında, apoptozis ile ilişkili genlerin PGF2α enjeksiyonlarına duyarsızlığı, PGF2α'nın fonksiyonel luteolizisi uyardığı fakat apoptozisi başlatmadığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarak, ekzojen tekrarlayan PGF2α uygulamaları ile gebe olmayan köpek CL'lerinde luteolitik mekanizmanın uyarılabildiği belirlenmiştir. Ayrıca, gebe olmayan köpek CL'lerindeki luteolizisin moleküler mekanizmasının, diğer evcil hayvan türleri ile bazı yönlerden benzerlik gösterdiği kanatine varıldı.

Corpus luteumDinoprostDiöstrus+4
Eyyüp Hakan Uçar
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Sağmal sütçü ineklerde cinsiyeti belirlenmiş spermanın kullanımı

Bu çalışmada senkronizasyon protokolü uygulanan sağmal ineklerde cinsiyeti belirlenmiş sperma ile farklı zamanlarda tohumlamanın gebelik oranları üzerine etkisini belirlemek amaçlandı. Bu amaçla doğum sonrası 43-49. günler arasında ilk tohumlama için pre-senkronizasyon protokolüne (G7G;PGF2α-2g-GnRH-7g-GnRH-7g-PGF2α-56s-GnRH) alınan ikinci laktasyon Holstein ırkı inekler (n=611), tohumlamadan önce rastgele 4 gruba ayrıldı. Protokolün son GnRH uygulamasından sonra kontrol grubundaki inekler (KON, n=154) 12,0-16,0. saatler arasında konvansiyonel sperma ile; CBS grubundaki inekler (n=152) 12,0-16,0. saatler arasında; CBS4 grubundaki inekler (n=153), tohumlama zamanı 4 saat ertelenerek, 16,1-20,0 saatler arasında; CBS8 grubundaki inekler ise (n=152) tohumlama zamanı 8 saat ertelenerek 20,1-24,0. saatler arasında cinsiyeti belirlenmiş dişi sperma (CBS) ile tohumlandı. Tüm tohumlamalarda aynı boğaya ait sperma kullanıldı. Tüm ineklerde, protokole alınan ovaryan yanıtın değerlendirilmesi amacıyla kritik kabul edilen noktalarda ve gebelik tespiti için tohumlama sonrası 36±3. ve73±3. günlerde ultrasonografik muayeneler gerçekleştirildi. Gruplar arasında VKS, süt verimleri, protokol başındaki siklik durum, protokole yanıt oranları ve tohumlama günü folikül çapları yönünden fark saptanmadı. Gebelik oranları, konvansiyonel sperma ile KON'da %50,0 (77/154), cinsiyeti belirlenmiş dişi sperma ile CBS'de %42,8 (65/152), CBS4'te %48,4 (74/153) ve CBS8'de %43,4 (66/152) olarak tespit edildi. Embriyonik kayıp oranları KON'da %5,2, CBS'de %9,2, CBS4'te %4,1 ve CBS8'de %13,6 olarak tespit edildi. Sonuç olarak, sağmal ineklerde zaman ayarlı tohumlama protokolleriyle birlikte cinsiyeti belirlenmiş sperma kullanımı söz konusu olduğunda, tohumlama zamanının 4 saat ertelenerek, son GnRH uygulamasından sonra 16-20. saatlerde uygulanması ile sayısal olarak daha iyi gebelik oranları elde edilmiş ve neredeyse konvansiyonel sperma ile benzer elde edilen gebelik oranlarına ulaşılmıştır.

CinsiyetCinsiyet tayiniDölleme+3
Enes Serim
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen buzağıların kan kalsiyum ve glukoz seviyelerinin karşılaştırılması

Bu araştırmada güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen yavrularının kan total ve iyonize kalsiyum ile glukoz seviyeleri birlikte karşılaştırıldı. Çalışmanın materyalini Almanya Giessen Justus Liebig Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum, Jinekoloji ve Androloji Kliniği'ne doğumun takibi ya da güç doğuma müdahale için getirilen gebe hayvanlara ait buzağıların verileri oluşturdu. Bu hayvanlar içerisinden seçilen 30 düve ve 30 inek olmak üzere toplam 60 adet anneden elde edilen 60 buzağıya ait veriler bu çalışmada kullanıldı. Değerlendirmeye alınan buzağılar normal ve güç doğumdan elde edilen yavrular olarak iki gruba, her grup da kendi içerisinde düve ve ineklerden elde edilen buzağılar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Buzağılardan doğum anından (PP0) başlayarak postpartum (PP) 2, 4, 6, 8, 12, 16, 24, 36, 48 ve 72'nci saatlerde alınmış kan örneklerinden ölçülmüş glukoz, total ve iyonize kalsiyum düzeyleri grup içerisinde ve gruplar arasında değerlendirildi. Buzağıların glukoz seviyelerine ölçüm zamanının etkisi anlamlı olup, glukoz seviyesi örnekleme zamanı içerisinde linear, kuadratik ve kübik değişimler göstermiştir (p<0,001). PP2 ve PP48 arasında, buzağıların kan glukoz seviyesi bakımından istatistiksel açıdan önemli doğum sayısı x doğum şekli interaksiyonları gözlenmekte olup (p>0,05), bu dönemlerde, güç doğum yapan düvelere ait buzağılarda kan glukoz düzeyinin diğer gruplardaki buzağılardan göre daha düşük ortalama değere sahip olduğu görülmektedir. İyonize ve total kalsiyum değerlerinin PP0' da tüm gruplarda yüksek olduğu PP2'den itibaren referans değerler arasına yerleştiği ve gruplar arasında bir fark bulunmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Buzağıların kan glukoz ve kalsiyum değerlerinin doğumdan kısa süre sonra bağımsız olduğu ancak hem glukoz hem de kalsiyum değerlerinin intrauterin yaşamda anneden etkilenerek regüle edildiği, PP0 değerlerine yansıması ile anlaşılmaktadır.

BuzağılarDoğumDüveler+4
Taner Kulay
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde lokal ileri evre meme tümörlerinde neoadjuvant kemoterapide kullanılan iki farklı kemoterapi protokolünün etkinliğinin araştırılması

Köpek meme tümörleri dişi köpeklerde görülen en yaygın tümördür. Bu tümörlerde güncel tedavi seçeneği operasyondur. Bu çalışmada; lokal ileri evre meme tümörlü köpeklerde doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu ve paklitaksel'den oluşan iki farklı neoadjuvant kemoterapi protokolünün tedavide klinik etkinliği ve güvenilirliğinin gösterilmesi, neoadjuvant kemoterapi öncesi alınan biyopsi numunelerinde Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlere dayanarak subtiplerinin belirlenip, bu subtiplerin neoadjuvant kemoterapiye klinik cevabı tahmin etmede prognostik değerinin belirlenmesi ve operasyon sonrası alınan meme dokularında da neaodjuvan kemoterapinin bu biyobelirteçler üzerinde yapmış olduğu değişikliklerin immunohistakimyasal olarak karşılaştırılmalı değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 30 adet lokal ileri evre meme tümörlü köpek rastgele iki gruba ayrılarak gruplardan birine neoadjuvant doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu doksorubisin 25-30 mg/m2ve siklofosfamid 100 mg/m2 hesabıyla i.v yavaş enjeksiyon şeklinde 3 hafta ara ile 4 kür şeklinde kullanılırken diğer gruba paklitaksel kemoterapisi 60mg/m2 i.v yavaş enjeksiyon şeklinde haftada 1 kez 12 hafta süre ile uygulandı. Kemoterapiden önce ve kemoterapinin bitiminden 4 hafta sonra alınan tümör dokularında immunohistokimyasal olarak Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlerinde meydana gelen değişiklikler araştırıldı. Çalışmadaki köpeklerde antrasiklin/siklofosfamid(A/C) kemoterapisi uygulananların 3/15(%20)'si tam cevap, 10/15 (%66,66) 'ı parsiyel cevap, 1/15(%6,66)'si stabil hastalık ve ilerleyen hastalık gösterdiği belirlendi. Paklitaksel kemoterapisi uygulanan köpeklerin de 1/15(%86,66) 'sı parsiyel cevap verirken,1/15(%6,66) 'si tam cevap ve ilerleyen hastalık gözlendiği tespit edildi. Her iki grupta da tedaviye cevap verenlerin oranı tedaviye cevap vermeyenlerin oranına göre istatistiki olarak anlamlı bulundu. Neoadjuvant kemoterapi öncesi alınan biyopsi numunelerinde Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlerine dayanarak KMT'lerin subtipleri belirlendi. Luminal A tipi meme tümörünün fazlalığı istatistiki olarak anlamlı bulundu. Antrasiklin/Siklofosfamid grubunda triple-negatif subtipinin tam cevap verme yüzdesi diğerlerinden yüksek olarak tespit edildi. Tedavi öncesi ve sonrası biyobelirteçlerdeki değişiklikler istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak, bu kemoterapi protokollerinin neoadjuvant kullanımının uygulanan doz ve aralıkta etkili, güvenilir ve güncel tedavi yaklaşımına alternatif bir tedavi seçeneği olduğu tespit edildi.

AntrasiklinKemoterapi-adjüvantKöpekler+6
Fikriye Ecem Kuruoğlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sütçü düvelerde cinsiyeti belirlenmiş sperma ile östrus başlangıcını takiben farklı saatlerde tohumlamanın gebelik oranı üzerine etkisi

Bu çalışmada düvelerde cinsiyeti belirlenmiş sperma (CBS) ile östrus başlangıcını takiben farklı zamanlarda tohumlamanın gebelik oranı üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada 299 adet 13 aylık ve üzeri Holstein ırkı düve kullanıldı. Çalışmaya hem östrus indüksiyonu/senkronizasyonu (tek doz PGF2α) sonrası hem de doğal östrusa gelen düveler dahil edildi. Düvelerin östrus takibi aktivite-geviş ölçer sistemi (SCR Dataflow II) ile yapıldı. Östrusları tespit edilen düveler rastlantısal olarak üç gruba ayrıldı; Grup1 (n=100) östrus başlangıcından itibaren 12-16. saatler, Grup2 (n=100) 16,1-20. saatler, Grup3 (n=99) ise 20,1-24. saatler arasında üç farklı boğaya ait CBS ile tohumlandı. Düvelere 30±3 ve 60±3 günlerde olmak üzere ultrasonografi ile iki kez gebelik muayenesi yapıldı. Sıcaklık stresini değerlendirmek amacıyla Sıcaklık-Nem İndeksi (SNİ) kullanıldı. İstatistiki değerlendirmeler SPSS paket programı kullanılarak yapıldı. Birinci gebelik muayenesinde Grup1'de %49,0 (49/100); Grup2'de %49,0 (49/100) ve Grup3'de %58,6 (58/99) gebelik oranı tespit edildi. Gruplar arasında istatistiki fark belirlenemezken, Grup3'te diğer gruplara göre yaklaşık %10'luk sayısal bir farklılık belirlendi. İkinci gebelik muayenesinde (Grup1'de %49,0; Grup2'de %47,0 ve Grup3'de, %55,6) gruplar arası fark saptanamadı. Kullanılan spermalar karşılaştırıldığında C boğasına ait sperma ile (%65,6) diğer iki boğaya ait spermalara (A boğası sperması %41,4; B boğası sperması %49,5) göre daha fazla (p<0,02) gebelik elde edildi. Tohumlama günü SNİ'nin 72'nin üzerinde (%50,0) ve altında (%52,5) olması durumunda gebelik oranın değişmediği belirlendi. Sonuç olarak, boğalar arasında fertilite farkının olduğu ve sütçü düvelerde CBS ile östrus başlangıcından 20,1-24 saat sonra (Grup3) yapılan tohumlamanın gebelik oranını yaklaşık %10 arttırdığı ancak gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı saptandı. Anahtar Kelimeler: Düve, Cinsiyeti Belirlenmiş Sperma, Gebelik Oranı, Tohumlama Zamanı

DöllemeDüvelerGebelik-hayvanda+4
Barış Güner
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

RIA yöntemiyle kanda ovPAG ölçümüne dayalı koyunlarda erken gebelik teşhisi

Koyunlar ülkemizin coğrafi konumundan dolayı mevsime bağlı poliöstrik hayvanlardır. Koyunlarda, çiftleşme sezonu içinde gebe kalmadıkları sürece 17-20 günde bir ovulasyon şekillenir. İdeal bir sürü yönetiminde, çiftleştirilmiş ya da tohumlanmış koyunların gebelikleri 17 gün içinde tespit edilerek, gebe kalmamış olanların bir sonraki östrus siklusunda gebe bırakılması önemlidir. Bu yüzden gebelik teşhisinin çiftleşmeden sonraki 17 gün içinde yapılması üretim planlaması açısından büyük önem arz etmektedir. Bu sebeple, koyunlarda, kanda gebelikle ilişkili glikoprotein (Pregnancy Associated Glycoprotein, PAG) konsantrasyonlarının radyoimmunoassay (RIA) yöntemiyle ölçülerek gebelik teşhisinin mümkün olan en kısa sürede yapılması amaçlanmıştır. Bu tezde PAG konsantrasyonları, serum örneklerinden RIA yöntemi ile doku örneklerinden real-time PCR yöntemi ile ölçüldü. Materyal olarak Türkiye' de Bursa ili Nilüfer ilçesine bağlı Görükle mahallesinde bulunan bir (40⁰ 23' N, 28⁰ 85' E) özel koyun çiftliğinden, T.C. Gıda Tarım ve Orman Bakanlığı'na bağlı Bursa İl Tarım ve Orman Müdürlüğü kayıtları esas alınarak 2-4 yaş aralığındaki multipar özellikte olan ve en son 4 ay önce doğum yapmış koyunlar kullanıldı. Kan örnekleri için 20 koyun (Gebe:10, Gebe olmayan:10, n=20), doku örnekleri içinde 12 adet koyun (n=12) kullanıldı. Örneklerin toplanması için gerekli olan koyunların östrus senkronizasyonuna 2017 yılı mayıs ayında başlandı. Koyunlarda erken dönemde gebelik teşhisi için 6 farklı RIA yöntemi test edildi. Bu amaçla koyunlar çiftleştirildikten sonra 0., 10., 15., 16., 17., 18., 19. ve 20. günlerde kan örnekleri alınarak kan serumunda ovPAG konsantrasyonu RIA-497, RIA-706, RIA-780, RIA-860, RIA-srPool ve RIA-wbPool yöntemleriyle ölçüldü. Koyunlarda gebelik teşhisi için RIA-860 ve RIA-wbPool yöntemleri ilk defa bu tez çalışmasında test edildi. Ayrıca uterus dokusunda ovPAG ekspresyonunu ortaya koymak için real-time PCR ölçümü yapıldı. Doku örnekleri çiftleştirmeyi takiben 0., 14., 20. ve 30. günlerde toplandı. Ortalama PAG konsantrasyonları, RIA-780'de 17. günden, RIA-706'da 18 günden, RIA-srPool ve RIA-wbPool'da 19. günden itibaren arttığı görüldü (P <0.001). Real-time PCR'da ölçülen PAG1 ekspresyonunun, upregüle veya downregüle olmadığı tespit edildi. Periferal kan serumu örneklerinde 17. günden itibaren ovPAG konsantrasyonunun ölçülebiliyor olması, RIA yönteminin hem güvenilir hem de erken dönemde gebelik teşhisi yapabildiğini göstermiştir.

GebelikGlikoproteinlerKoyunlar+3
Ahmet Yavuz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Aydın İli söke ilçesinde siyah-alaca sütçü ineklerde subklinik mastitis prevalansının belirlenmesi

Bu çalışmada, Aydın ili Söke ilçesinin farklı mahallelerinde bulunan Siyah-Alaca ineklerde subklinik masititis oranının belirlenmesi ve subklinik mastitise neden olan bakterilerin moleküler (sekans analizi) identifikasyonun yapılması amaçlandı. Materyal olarak 312 baş Siyah-Alaca ineğin 1231 meme lobu kullanıldı. California Mastitis Test (CMT) sonucunda, ineklerin %72.44'ünün ve meme loblarının %46.63'ünün subklinik mastitisli olduğu belirlendi. Subklinik mastitisli inekler, yaş, laktasyon ayı, altlık yapısı, sağım sistemi ve bulundukları mahallelere göre değerlendirildi. Yaş ve laktasyon ayının artışı subklinik mastitis için riskli olduğu düşünüldü. Sağım sisteminin subklinik mastitise etkisi yüzdesel olarak farklı bulunsa da istatistiksel olarak önemli olmadığı (P>0.05) gözlenirken; kauçuk altlığın kullanıldığı işletmelerde subklinik mastitisin önemli derecede azaldığı kaydedildi (P<0.001). CMT pozitif 226 inekten aseptik şartlarda alınan süt numunelerinin 128'inde (%56.64) patojen mikroorganizmalar tespit edilirken 98'inde (%43.36) üreme görülmedi (P<0.05). Yüzyirmisekiz numuneden, 178'inde mikroorganizma ürediği, bunlardan 77'sinin (%43.75) bulaşıcı, 99'unun (%56.25) çevresel mastitis etkeni bakteri, 2'sinin ise maya olduğu tespit edildi. Streptecoccus spp., Stapylococcus spp., Corynebacterium spp., Bacillus spp. ve koliform grubu bakterilerin en çok identifiye edilen türler olduğu görüldü. Altlık materyali olarak gübrenin kullanıldığı işletmelerde, çevresel mastitis etkenlerinin subklinik mastitisde başlıca risk faktörü olduğu tespit edildi. Farklı bölgelerde yapılan çalışmalarda olduğu gibi Aydın ili Söke ilçesinde de subklinik mastitisin önemli bir sorun olduğu, ayrıca yetiştiricilerin hastalığın tanı, tedavi ve daha önemlisi koruma-kontrol yolları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları belirlendi. Belirli aralıklarla subklinik mastitis taraması yapılması, etken izolasyonu ve identifikasyonu ile mastitise karşı alınacak tedbirlerin işletmelerin karlılığı ve sürdürebilirliği için önemli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: California Mastitis Test, Moleküler identifikasyon, Subklinik mastitis

Aydın-SökeMastitMoleküler tanı+4
Özkan Çelik
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde ovaryohisterektomi operasyonunda lidokain ve meloksikam uygulamalarının postoperatif glutatyon peroksidaz, katalaz ve malondialdehit konsantrasyonları üzerine etkileri

Bu tezin amacı, rutin ovaryohisterektomi (OHE) geçiren sağlıklı köpeklerde lidokain ve meloksikam uygulamalarının postoperatif oksidatif stres belirteçleri üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışmada Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne OHE talebiyle getirilen 28 adet dişi köpek kullanıldı. Köpekler rastgele 4 eşit gruba [Grup Kontrol (n=7), Grup Lidokain (n=7), Grup Meloksikam (n=7) ve Grup Lidokain-Meloksikam (n=7)] ayrıldı. Grup Lidokain'e OHE operasyonunu takiben 1 mg/kg dozda Lidokain intraperitoneal olarak karın boşluğunun kraniyal ve kaudal kısımlarına püskürtüldü ve ensizyon bölgesi kapatıldı. Grup Meloksikam'a OHE operasyonunu takiben 0,2 mg/kg dozda Meloksikam deri altı (SC) tek doz uygulandı. Grup Lidokain-Meloksikam'a OHE operasyonunu takiben 1 mg/kg dozda Lidokain intraperitoneal olarak karın boşluğunun kraniyal ve kaudal kısımlarına püskürtüldü ve SC tek doz Meloksikam 0,2 mg/kg dozda uygulanarak ensizyon bölgesi kapatıldı. Grup Kontrol'de ise operasyon takiben lidokain veya meloksikam uygulanılmadan rutin ovaryohisterektomi gerçekleştirildi. Oksidatif stres değerlerini belirlemek amacıyla; preoperatif dönemde, postoperatif 2., 12. ve 24. saatlerde kan örnekleri alınarak serumları çıkarıldı. Bu örneklerden serum malondialdehit (MDA), serum glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve serum katalaz (CAT) değerleri ölçüldü. Çalışmada lidokain-meloksikam grubunda MDA, GSH-Px ve CAT konsantrasyonları zamanla azalmakla birlikte lidokain grubunda sadece CAT konsantrasyonunun zamanla azaldığı görülmektedir. Sonuç olarak lidokain ve meloksikamın kombine olarak uygulanması oksidatif stresin azaltılmasında yararlı bir ilaç kombinasyonu olabileceği kanısına varıldı.

Glütatyon peroksidazHisterektomiKatalaz+5
Abdullah Gündüz
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Pyometralı köpeklerde postoperatif izlemde infrared termografi bulgularının değerlendirilmesi

Amaç: Sunulan tez çalışmasında kistik endometriyal hiperplazi (KEH)-pyometra kompleksi bulunan köpeklerde kısırlaştırma operasyonu sonrası infrared termografi (IRT) uygulamalarının postoperatif izlemde kullanılabilirliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışma toplamda 14 dişi köpekte olmak üzere, KEH-Pyometra tanısı konulmuş (Grup 1, n=7) ve elektif kısırlaştırma operasyonu uygulanan sağlıklı hayvanlar (Grup 2, n=7) üzerinde yürütüldü. Hastalardan operasyon öncesi ve postoperatif 1, 4 ve 7. günlerde serum CRP düzeyi ölçüldü. Göz ve ensizyon bölgesinden termografik görüntüler kaydedilerek sonuçlar istatistikî yönden incelendi. Bulgular: Her iki çalışma grubunda da intraoperatif ve postoperatif komplikasyon gelişmedi ve Grup 1 içindeki tüm köpekler sorunsuz şekilde iyileşti. Serum CRP düzeyleri Grup 1'de 0, 4 v 7. günlerde daha yüksekti (P<0,05), her iki grupta da 1. günde pik düzeyde iken (P>0,05), 4. ve 7. günlerde azalma görüldü (P<0,05). Tüm hayvanlarda postoperatif CRP düzeyi 4. ve 7. günlerde azalma eğilimi gösterdi. Göz ve abdominal termografik incelemelerde gruplar arasında ve grup içinde istatiksel olarak bir fark görülmedi (P>0,05). Sonuç: Sağlıklı ve hasta gruplarda cerrahi sonrasında serum CRP değerleri 1. günde maksimum düzeye ulaşırken, bu artış KEH-Pyometra grubunda var olan yangısal reaksiyona bağlı olarak daha hafif bir artış şeklinde görüldü. Çalışmanın komplikasyonsuz tamamlanması nedeniyle 4. günde CRP değerleri azalma eğilimine girmiş ve termografik görüntülerde belirgin bir farklılık görülmemiştir. İstatiksel verilere yansımasa da KEH-Pyometra grubunda 1. ve 4. günlerde göz; diğer tüm günlerde abdomen sıcaklığı kontrol grubuna kıyasla yüksek seyretti. Gelecekte daha büyük popülasyonlarda uygulanacak benzer çalışmalarda ovaryohisterektomi sonrası serum CRP ölçümüne ek olarak, non-invaziv ve pratik bir uygulama olan termografi kullanımının prognozun belirlenmesinde yardımcı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Köpek, Postoperatif izlem, Pyometra, Termografi

KöpeklerPiyometraPostoperatif dönem+2
Dilara Ceylan Şenkula
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İneklerde subklinik mastitislere sebep olan bakteri türüne göre sütteki TH1/TH2 sitokin dengesinin belirlenmesi

Bu tezde, ineklerde subklinik mastitislere neden olan bakteri türlerine (Escherichia coli, Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus) göre sütteki Th1/Th2 sitokin dengesinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya 180 adet inek dahil edildi. İneklere Kaliforniya Mastitis Testi (CMT) uygulandı. Kaliforniya Mastitis Testinde, dört meme lobuda negatif olan inekler CMT (-) grubuna (n=45) dahil edildi. Escherichia coli grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Escherichia coli üreyen ineklerden; Streptococcus agalactiae grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Streptococcus agalactiae üreyen ineklerden ve Staphylococcus aureus grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Staphylococcus aureus üreyen ineklerden oluşturuldu. Süt numunelerindeki somatik hücre sayımı Cell Counter cihazı kullanılarak ölçüldü. Süt kompozisyon analizi Laktoscan cihazı kullanılarak ve sitokin analizleri ise tür spesifik ticari ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Escherichia coli grubunda süt TNF-α ve IFN-γ düzeyi yüksek bulunurken, IL-2 düzeyi düşük bulundu. En düşük süt IL-4 düzeyi CMT (-) grubunda bulundu. Süt IL-5 düzeyi en yüksek Streptococcus agalactiae grubunda bulunurken, süt IL-10 düzeyi en yüksek Staphylococcus aureus grubunda tespit edildi. Ayrıca, sütteki somatik hücre sayısının (SHS) artması, TNF-α ve IFN-γ düzeyinin azalmasına, IL-5 düzeyinin ise artmasına neden oldu. Ancak, IL-2, IL-4 ve IL-10 düzeylerinin SHS değişikliğinden etkilenmediği tespit edildi. Ayrıca, süt örneklerinde yağ yüzdesi Escherichia coli grubunda en yüksek oranda bulunurken, yağsız kuru madde, protein, laktoz ve mineral madde yüzdesi en düşük oranda bulundu. Sonuç olarak, Escherichia coli grubunda Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th1 yönüne kaydığı belirlendi. Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus gruplarında ise Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th2 yönünde olduğu bulundu. Bulgularımıza göre, Escherichia coli'ye bağlı mastitis olgularında hücresel bağışıklığın güçlü tutulması gerekirken, Staphylococcus aureus ve Streptococcus agalactiae'nın neden olduğu mastitislerde ise hümoral bağışıklığın desteklenmesi kanaatine varıldı.

Hayvan hastalıklarıLenfositlerMastit+5
Tarık Şafak
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Postpartum sorunlu ineklerde asprosin ve beta-hidroksibütirik asit düzeylerinin araştırılması

Bu tezde, ineklerde asprosin düzeylerinin tespit edilmesi, bu hormonun postpartum hastalıklar ve β- hidroksibütirik asit (BHBA) ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi ayrıca asprosin hormonunun postpartum dönem hastalıkları özelliklede ketozis için bir belirteç olması ihtimalinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla tez iki aşamalı olarak dizayn edilmiştir. Birinci aşamada, yaşları 3-4 arasında değişen sağlıklı 20 Simental ırkı ineğin doğum anında, doğumdan sonra 3, 6, 9, 12 ve 15. günlerde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. İkinci aşamada ise 200 inek sağlıklı (n=100) ve hastalıklı (retensiyo sekundinarum, hipokalsemi, metritis, topallık, abomazum deplasmanı, mastitis) (n=100) olarak iki gruba ayrıldı ve doğum sonrası sadece 15. günde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. Her iki aşamada da asprosin düzeyleri ticari ELISA kiti ve BHBA değerleri ise ketometre kullanılarak ölçüldü. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde ineklerde asprosin hormonunun kan serumunda ölçülebilir düzeyde ve BHBA ile arasında negatif korelasyon (r= -0.194) olduğu belirlendi (P<0.01). Diğer yandan çalışmanın ilk aşamasında elde edilen verilere göre BHBA (P=0.242) ve asprosinin (P=0.889) günlere göre değişiminde herhangi bir paralellik görülmedi (P>0.05). Hastalıklı ve sağlıklı hayvanların BHBA ve asprosin düzeyleri birbiriyle karşılaştırıldığında ise hastalıklı grubun BHBA (0.77±0.31 mmol/L) ve asprosin (0.99±0.41 ng/mL) düzeylerinin sağlıklı gruba göre daha yüksek (BHBA = 0.66±0.31 mmol/L, asprosin= 0.86±0.27 ng/mL) olduğu (P<0.05); hastalıklı grubu oluşturan hayvanlar kendi içerisinde karşılaştırıldığında ise retensiyo sekundinarumlu hayvanların BHBA düzeyinin (0.90±0.4 mmol/L) daha yüksek (P<0.05), asprosin değerinin (0.90±0.37 ng/mL) farklı olmadığı, yine topallık yaşayan hayvanların BHBA düzeyinin düşük (0.54±0.05 mmol/L), asprosin düzeyinin (1.84±0.51 ng/mL) ise daha yüksek (P<0.01) olduğu tespit edildi. Ketozis olmayan (BHBA <1.2 mmol/L) hayvanlarda asprosin düzeyi (0.95±0.35 ng/mL) subklinik ketozisli (BHBA ≥1.2 mmol/L) (0.71±0.21 ng/mL) gruptan daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, ineklerde asprosin ile postpartum dönem hastalıkları arasındaki ilişkilerin belirlenmesi için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı kanaatine varıldı.

AsprosinBiyobelirteçlerHormonlar+6
Mehmet Akif Kılınç
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İneklerde doğum anındaki TH1/TH2 sitokin dengesi ve SOCS3 düzeyinin bazı postpartum hastalıklarla ilişkisi

Bu tezde ineklerde, hümoral ve hücresel immün sistem aktivitesinin önemli göstergelerinden olan Th1/Th2 polarizasyonu ve sitokin sinyal baskılayıcı (SOCS) 3'ün doğum anındaki düzeylerinin postpartum (pp) hastalıklarla ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 90'ı normal doğum (ND), 90'ı güç doğum (GD) olmak üzere 180 baş inek materyal olarak kullanıldı ve ineklerden doğum anında bir defa kan örneği alındı. Normal doğum yapan inekler herhangi bir pp problem şekillenmeyen (ND (-) (n=45)) ve pp problem şekillenen (ND (+) (n=45)) olmak üzere; benzer şekilde güç doğum yapan inekler de herhangi bir pp problem şekillenmeyen (GD (-) (n=45)) ve pp problem şekillenen (GD (+) (n=45)) olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Sitokin analizleri tür spesifik ticari ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Serum IFN-γ düzeyi ND (-) grubunda diğer gruplara göre daha yüksek bulunurken (P<0,001); ND (-) ile GD (-) arasında istatistiki bir fark olmadığı, fakat ND (+) ve GD (+) grupları arasındaki farkın anlamlı derecede önemli olduğu tespit edildi. Serum SOCS3 düzeyinde, ND (-) grubunun, GD (+) grubu ile istatistiki olarak önemli farklılık gösterdiği, ancak GD (-) grubu ineklerle aralarında herhangi bir fark olmadığı görüldü (P>0.05). Sonuç olarak gruplar arası Th1/Th2 polarizasyonu ND (-) grubunda IFN-γ, TNF-α ve IL-2 düzeyi diğer gruplara göre yüksek bulundu. Buna göre gruplar arası ND (-) grubunda polarizasyon dengesinin Th1 yönünde olduğu ve hücresel immünitenin desteklenmesi gerektiği kanaatine varıldı.

DoğumLenfositlerPostpartum dönem+3
Öznur Yılmaz
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The investigation of levels of anti-mullerian hormone, kisspeptin 1 and kisspeptin 1 receptor in rats

In this thesis study, it was aimed to investigate the levels of kisspeptin 1 receptor in ovaries, Anti-mullerian hormone (AMH) and kisspeptin 1 (KiSS-1) in blood sera with cystic ovarian degeneration (COD), ovarian hyperstimulation (HS) experimentally, estrus and diestrus stages of sexual cycle in rats. For this purpose, 28 Sprague Dawley female rats aged 3-4 months were used. Rats divided into 4 groups; group 1 consisted animals in the cycle of estrus (n=7); group 2 from animals in the cycle of diestrus (n=7); group 3, animals with HS (n=7); group 4 consisted animals with COD (n=7). Animals in group 1 and 2 were decapitated when they were in estrus and diestrus cycles, group 3 and 4 were decapitated after HS and COD were created. Ovaries of animals from all groups were collected. AMH and KiSS-1 concentrations in blood sera obtained and kisspeptin 1 receptor levels in ovaries were determined using commercial ELISA kits. At the end of statistical analysis of the data obtained after the measurements revealed that the levels of kisspeptin 1 receptors on the ovary tissue were higher in estrus (1,271.43 ± 51.98 pg/ml) and HS (1,191.43 ± 85.67 pg/ml) group (p <0.05). AMH levels in blood sera were found to be higher in the group of estrus (16.91 ± 2.12 ng/ml) (p <0.05). There was no difference between the groups in terms of KiSS-1 concentrations in the blood serum. As a result, it was observed that AMH levels were lower in the experimental HS and COD cases than in the estrus phase and that the kisspeptin 1 receptor levels were similar to the estrus period in the HS rats.

Antimullerian hormoneKisspeptinOvarian diseases+4
Pınar İpek
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Koyunlarda meydana gelen nonenfeksiyöz abortların önlenmesinde bazı vitamin ve minerallerin etkilerinin araştırılması

Bu tezde, koyunlarda enfeksiyonlara bağlı olmayan abortlardan korunmak için uygulanan Cu, Co, Zn ve Se mineralleri ile A, D, E ve B vitaminlerinin koruyucu etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma materyali, yaşları 3 ile 5 arasında değişen daha önce en az bir doğum yapmış 1600 baş gebe koyundan oluşturuldu. Koyunlar Hamdani ve Akkaraman ırkı iki sürüden seçildi. Her çalışma grubunda iki yüz (200)'er hayvan olacak şekilde, hayvanlar 4 gruba ayrıldı. Mineral ve vitamin preparatları koçların sürüden ayrıldığı gün başlangıç kabul edilerek uygulanmaya başlandı. Gebeliğin 70. gününde, 1. gruptaki hayvanlara B1, B2, B6 ve B12 vitaminleri, 2. gruptaki hayvanlara A, D ve E vitaminleri, 3. gruptaki hayvanlara Cu, Co, Zn ve Se mineralleri içeren preparatlar uygulandı. Her iki ırkta 4. grup koyunlar kontrol olarak belirlendi ve herhangi bir uygulama yapılmadı. Gebelik süresince koyunlar takip edildi. Abort yapan hayvanlar kayıt altına alındı. Her abort yapan hayvan için brucella analizi yapıldı ve abort gerçekleşen tüm hayvanlardan negatif sonuç alındı. Sürülerde doğumlar tamamlandıktan sonra, elde edilen veriler kaydedildi. B vitamini (B1, B2, B6 ve B12) uygulanan hayvanlarda 9 adet koyunda (Akkaraman, 200/4, Hamdani 200/5), A, D ve E vitamini uygulanan hayvanlarda 9 adet koyunda (Akkaraman, 200/5, Hamdani 200/4), mineral madde (Cu, Co ve Se) uygulanan hayvanlarda 10 adet koyunda (Akkaraman 200/4, Hamdani 200/6) yavru atma gözlenirken, bu sayı kontrol grubu hayvanlarda 18 adet (Akkaraman 200/9, Hamdani 200/9) olarak tespit edildi. İstatistiki değerlendirme sonucunda sürülerde ırk faktörü, kullanılan mineral madde ve vitaminlerin abort görülme oranı üzerinde gruplar arasında önemli bir etki oluşturmadığı, ancak kontrol grubu hayvanlar ile karşılaştırıldığında gebelik sırasında kullanılan mineral maddelerin ve vitaminlerin abortları önlemede önemli bir etkiye sahip olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Koyun, yavru atma, A, D, E ve B vitamini, Cu, Co, Se, Zn, Hamdani, Akkaraman

AbortusAbortus-veteriner hekimlikAkkaraman koyunları+7
Seyitcan Gürbüz
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İneklerde tohumlama sonrası uygulanan lesirelin asetat (GnRH analogu)'ın gebelik üzerine etkisi

Bu tezde, ineklere suni tohumlama ile birlikte farklı yollardan lesirelin asetat enjeksiyonlarının gebelik oranları üzerindeki etkisi araştırıldı. Materyal olarak postpartum 50-120. günler arasında kendiliğinden kızgınlığa gelen, düzenli aralıklarla seksüel siklus gösteren ve bu süreçte herhangi bir klinik bozukluk göstermeyen farklı ırk ve yaştan 180 inek kullanıldı. Materyali oluşturan inekler rastgele 4 gruba ayrıldı. A grubunda bulunan (n= 50) hayvanlara suni tohumlamadan hemen sonra 50 µg lesirelin asetat, B grubu (n=40), hayvanlara 2 ml serum fizyolojik üst epidural boşluğa uygulandı. C grubu (n=50), hayvanlara suni tohumlamadan hemen sonra 50 µg lesirelin asetat, D grubuna (n=40) ise, 2 ml serum fizyolojik kas içi olarak enjekte edildi. A ve B grubunda hayvanların gebelik oranları (sırasıyla % 64, % 45) arasında farklılığın olduğu (P<0,05) görüldü. Kas içi uygulama yapılan C ve D grubunda gebelik oranları (sırasıyla % 60, % 52,5) yönüyle farkın olmadığı (P>0,05) belirlendi. Ayrıca, epidural ve kas içi GnRH uygulanan gruplar arasında da istatistiki bir farkın (P>0,05) olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, yapılan tezde kendiliğinden östrüse gelen ineklere tohumlama ile birlikte epidural yolla uygulanan GnRH enjeksiyonlarının gebelik oranlarını artırmada faydalı olacağı kanaatine varıldı.

DöllemeDölleme-yapayGebelik+5
Coşkun Can
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Safkan arap kısraklarında folikül gelişimi ve erken gebeliklerin ultrasonografi ile izlenmesi

Bu çalışmada, 2014 yılı aşım sezonu süresince Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü Sultansuyu Tarım İşletmesinde bulunan damızlık kısraklarda preovulator folikül çapları ve embriyonik ölüm oranlarını belirlemek, bu oranlar üzerine etkili faktörleri analiz etmek amaçlandı. Yaşları 4-22 arasında değişen 18'i ilk kez çiftleştirilen (Maiden; Grup I), 21'i bir önceki sezon gebe kalamamış (Barren; Grup II) ve 92'si yeni doğum yapmış (taylı kısrak; Grup III) olmak üzere toplam 131 safkan Arap kısrağı materyal olarak kullanıldı. Grup I ve II kısraklarla Grup III'deki kısraklardan tay kızgınlığında tohumlanması planlanmayanlarda aşım sezonunun başladığı 15 Şubat'tan itibaren; tay kızgınlığında tohumlanması planlananlarda ise doğumu izleyen 5. günde ovaryum ve uterusun ultrasonografik muayenelerine başlandı. Ovaryumların ardışık transrektal ultrasonografik muayeneleri ile folikül gelişimi izlenerek preovulator folikül çapları belirlendi. Uterusların transrektal ultrasonografik muayenesinde endometriyal ödemin varlığı ve derecesi, endometriyal sıvı birikimi, uterus kistlerinin varlığı araştırıldı. Aşım/tohumlama sonrası 15, 20, 35, 40 ve 55. günlerde transrektal ultrasonografik muayenelerle gebelikler izlenerek, embriyonik ölümler belirlendi. Embriyonik ölümlerle kısrağın yaşı, reprodüktif durumu (maiden, barren, taylı kısrak), gebelikteki embriyo sayısı (tek, ikiz), tay kızgınlığı veya izleyen kızgınlıklarda tohumlanmış olması, endometriyal kistlerin varlığı, aşım yapan aygır arasında ilişki araştırıldı. Preovulator folikül çaplarının I. Grup kısraklarda 41-55 mm (48,60 ± 3,84 mm), II. Grup kısraklarda 37-55 mm (46,61 ± 4,70 mm) ve III. Grup kısraklarda 36-63 mm (47,88 ± 5,10 mm) arasında değiştiği ve gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Aşım sonrası 15-45. günlerde şekillenen embriyonik ölüm oranları, I. Grup kısraklarda %5,55, II. Grup kısraklarda %4,76 ve III. Grup kısraklarda %10,86 olarak tespit edilmiş olup, gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Embriyonik kayıplarla aşım yapan aygır, gebelikteki embriyo sayısı, tay kızgınlığı veya izleyen kızgınlıklarda tohumlanmış olması, endometrial kistlerin varlığı arasında bir ilişkinin olmadığı (p>0,05), ancak 13 yaş ve üzeri kısraklarda diğer yaş gruplarına göre embriyonik ölümlerin daha yüksek oranda şekillendiği belirlendi (p<0,05). Birinci gruptaki kısrakların hiçbirinde uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı tespit edilmezken, uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı sırasıyla II. Grup kısraklarda %4,76, %19,04, III. Grup kısraklarda %11,95, %21,73 olarak belirlendi. Uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı yönüyle gruplar arasında farkın olmadığı (p>0,05), ancak 13 yaş ve üzeri kısraklarda diğer yaş gruplarındaki kısraklara göre uterus kisti insidensinin yükseldiği (p<0,05) ve endometriyal sıvı varlığı insidensinin daha yüksek (p<0,001) olduğu belirlendi. Sonuç olarak, farklı reprodüktif durumdaki kısraklarda (maiden, barren, taylı kısrak) preovulator folikül çapları, aşım/tohumlama öncesi endometriyal ödem varlığı ve derecesi, uterusta sıvı birikimi, uterus kistleri ve embriyonik ölüm oranları açısından farkın olmadığı; ancak yaşlanmanın endometriyal sıvı varlığı, uterus kisti ve embriyonik ölüm oranını artıran önemli bir faktör olduğu sonucuna varıldı.

AtlarEmbriyoEmbriyoloji+5
Eren Karabulut
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Malatya arguvan yöresinde süt ineklerinde subklinik mastitis prevalansı

Bu çalışma, Malatya ili Arguvan ilçesindeki süt ineklerinin subklinik mastitis oranlarını belirleyip, bu oranların, ırk, yaş, laktasyon sayısı, laktasyon ayı, ortalama süt verimi, doğum şekli, retensiyo sekundinarum olgusu, sağım yöntemi, sağım hijyeni ve işletmedeki hayvan sayısıyla ilişkisini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Aynı zamanda bu hayvanlara ait sütlerdeki Kaliforniya mastitis testi (CMT), somatik hücre sayısı (SHS) ve sütün elektrik direnci (SED) sonuçları arasındaki ilişkiler de belirlendi. Materyal olarak Malatya ili Arguvan ilçesinden, Mart-2013 - Mayıs-2013 tarihleri arasında, çeşitli ırklardaki 649 baş ineğe ait 2.596 meme lobu kullanıldı. Bu hayvanlara ait süt örneklerine tümüne CMT yapıldı. Bu hayvanlardan ayrıca 477 meme lobunda SHS ve 652 meme lobunda da SED'ne de bakılarak sonuçları belirlendi. Çalışmaya alınan ineklerin %51,77'si, meme loplarının %28,04'ü CMT pozitif sonuç verdi. Çalışmada CMT pozitiflik oranı Yerli Kara ırkında, günlük süt verimleri 21-25 lt olan gruptaki hayvanlarda, makineyle sağım yapılanlarda, güç doğum veya retensiyo sekundinarum geçiren hayvanlarda daha yüksek, laktasyonun 0-2 aylık döneminde ve sağım hijyeni iyi olanlarda daha düşük bulundu. CMT, SHS ve SED arasında istatistiksel bir benzerlik olduğu da görüldü. Sonuç olarak; CMT pozitiflik oranının yüksek çıkması, bölgede subklinik mastitisin önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Çalışmada ayrıca CMT ve SHS'nin subklinik mastitisin teşhisinde yalnız başına da önem taşıdığı ancak SED'nin teşhiste tek başına çok anlamlı bilgi veremediği, diğer teşhis yöntemleriyle birlikte kullanmanın güvenilirliği artıracağı kanaatine varıldı.

Hayvan hastalıklarıHayvancılıkMalatya+7
Mehmet Saydan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Östrüs döneminde uygulanan buserelin asetat'ın (GNRH analoğu) in vivo inek miyometriyal kontraksiyonları üzerine etkisi

Bu tezde, ineklerde östrüs döneminde tohumlama sırasında, ovulasyonun uyarılması amacıyla yaygın şekilde kullanılan bir GnRH agonisti olan buserelin asetat'ın, uterus kontraktilitesi üzerine in vivo etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada östrüste olan 26 adet inek kullanıldı. Açık uçlu kateter tekniği ile uterus içi basınç (UİB) ölçüm sisteminin kurulumu tamamlandıktan sonra serum progesteron (P4) düzeyinin belirlenmesi amacıyla kan örneği alındı. Çalışmanın ilk 30 dakikası süresince uterusun spontan kasılmaları (T1-3) izlendikten sonra birinci gruptaki inekler (n=7, KON) kontrol grubu olarak belirlenerek 5 ml serum fizyolojik, ikinci gruba (n=6, BUS1) 0,01 mg buserelin asetat, üçüncü gruba (n=6, BUS2) 0,02 mg buserelin asetat ve dördüncü gruba (n=7, OXT) 50 IU oksitosin damar içi yolla uygulandı. Gruplara uygun ajanların enjeksiyonu sonrası uterus kasılmaları 60 dakika (T4-9) süre ile kaydedildi. Uterusun spontan ve uygulama sonrası kasılma özellikleri, kasılmaların sıklığı (kasılma sayısı/10dk), büyüklüğü (mmHg), süresi (sn) ve eğri altında kalan alanları (EAKA, mmHg X sn) yönünden irdelendi. Uterusun spontan kasılmalarının (T1-3), östrüs döneminde düzenli ve şiddetli olduğu belirlenirken, uygulama gruplarında enjeksiyon sonrası (T4-9), kasılmaların sıklığı ve süresinde farklılık tespit edilmedi (P>0,05). KON, BUS1 ve BUS2 gruplarında, spontan kasılmaların izlenmesinin ardından uygulanan ajanların kasılmaların büyüklüğünü değiştirmediği (P>0,05), OXT grubunda ise 50 IU oksitosin uygulamasının kasılmaların büyüklüğünü önemli ölçüde artırdığı belirlendi (P<0,05). Kasılmaların EAKA'da, KON, BUS1 ve BUS2 gruplarında, ajanların uygulanmasından sonra farklılık tespit edilmezken (P>0,05), OXT grubunda ise önemli düzeyde artış belirlendi (P<0,05). İneklerde östrüs döneminde 0,01 mg ve 0,02 mg buserelin asetat uygulamasının, uterusun kontraktil aktivitesi üzerine etkili olmadığı, 50 IU oksitosinin ise uterusun kontraktil aktivitesini artırdığı, kasılmaların büyüklüğü ve eğri altında kalan alanlarını artırırken, sıklığını ve süresini değiştirmediği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Buserelin asetat, Kontraktilite, Uterus, İn vivo, İnek

BuserelinGnRHKas kontraksiyonu+5
Halef Doğan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Keçilerde prepartum uygulanan bazı vitamin ve minerallerin ıgg düzeyleri, oksidatif stres, pasif transfer ve metabolik profil üzerine etkileri

Bu çalışmada, keçilerde gebeliğin son döneminde uygulanan bazı vitaminlerin ve iz elementlerin; annedeki IgG düzeyi, oksidatif stres parametreleri, kolostrum brix ve IgG düzeyleri, metabolik profil test parametreleri ile yavrularda pasif transfer yetmezliği ve oksidatif stres üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Sunulan çalışmada gebeliğin 3. ayında bulunan sağlıklı 60 keçi çalışma (n=40) ve kontrol (n=20) grubu olarak ayrıldı. Gebeliğin 3. ve 4. ayında çalışma grubundaki keçilere vitamin ve mineral enjeksiyonları, kontrol grubundaki keçilere ise serum fizyolojik uygulaması yapıldı. Her iki gruptan gebeliğin 3. ayında kan, doğum esnasında kan ile kolostrum örnekleri alındı. Alınan kanlardan IgG, TAS, TOS ve OSİ düzeyleri, kolostrumda ise brix değeri ve IgG konsantrasyonları ölçüldü. Gebeliğin 4. ayında, doğum esnasında ve doğumdan 21 gün sonra alınan kan örneklerinden metabolik profil parametreleri ölçüldü. Oğlaklardan ise doğumdan 24-48 saat sonra IgG ve TP düzeylerinin ölçülmesi için, 72-96 saat sonra ise TAS, TOS, OSİ düzeylerinin ölçülmesi için kan örnekleri alındı. Ayrıca oğlakların doğum ağırlıkları, canlı ağırlık artışları, sağ kalım oranları ve keçilerde mastitis oranları belirlendi. Elde edilen bulgulara göre; Keçilerde, IgG seviyelerinde zamana bağlı (p=0,440) ve yavru sayısına bağlı (p=0,034) olarak anlamlı bir fark oluşmamıştır. TAS, TOS, OSİ değerlerinde zamana bağlı anlamlı değişim görülürken (p<0,001) TAS ve TOS düzeylerinde gebelik ve doğum dönemlerinde anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Yavru sayısına göre TAS düzeylerinde anlamlı bir fark görülmezken TOS düzeylerinde iki grupta da düşüş görülmüştür (p<0,001). OSİ düzeylerinde gruplar arasi anlamlı bir fark oluşmuştur (p>0,042) çalışma grubunda OSİ düzeyinde düşüş daha anlamlı olmuştur (p=0,046). Kolostrum brix değerlerinde (p<0,001) ve IgG düzeylerinde (p=0,038) çalışma grubu anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Her iki grupta da ikiz yavruların hem brix (p=0,021) hem de IgG (p=0,024) düzeyleri tek yavrulara göre daha yüksek bulunmuştur. Brix düzeylerinde çalışma grubunun ikizlerinin ortalaması kontrol grubu ikizlerinden anlamlı derecede daha yüksekti (p=0.027). Oğlakların serum IgG ve TP seviyelerinde grup içi ve gruplar arası anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Oğlaklarda TOS ve OSİ düzeylerinde anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), TAS değerinde anlamlı fark görülmüştür (p=0,011). Doğum ağırlığı ve canlı ağırlık artışında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Sağ kalım oranlarında çalışma grubunda oğlak kaybı daha az olmuştur (p=0,008). Mastitis açısından çalışma grubunda daha az mastitis vakasına rastlanmıştır. Metabolik profil için ölçülen parametrelerin hepsinin zamana bağlı anlamlı değişim gösterdiği görülmüştür (p<0,001). BUN, Glu, GGT, Ca, NEFA, GLDH, TG parametrelerinde zamana bağlı anlamlı bir fark görülürken (p<0,001) gruplar arası gebelik, doğum ve doğum sonrası dönemlerde anlamlı bir fark oluşmadığı saptandı (p>0,05). AST, ALB, CHOL, Mg, P, BHBA düzeylerinde doğum esnasında, TP, GLB düzeylerinde gebelik ve doğum sonrası alınan kan örneklerinden yapılan ölçümlerde gruplar arası anlamlı bir fark oluştuğu görüldü (p<0,001). Yavru sayısına göre; BUN (p<0,05), AST (p<0,001), GGT (p<0,001), ALB (p<0,001), TP (p<0,001), GLB (p=0,003), CHOL (p=0,008), Mg (p=0,010), P (p=0,008), BHBA (p=0,008) parametrelerinde çalışma ve kontrol gruplarında anlamlı bir fark oluştuğu görülmektedir. Sonuç olarak, veteriner hekimlerin ve yetiştiricilerin kolaylıkla ulaşabileceği ve uygulayabileceği vitamin ve minerallerin keçilerde IgG seviyeleri, oksidatif stres ve metabolik profil parametreleri üzerine etkileri ortaya konulmuş oldu. Çalışmada elde edilen bu sonuçların bilim dünyasına ve ülkemiz hayvancılığına faydalı olacağı düşünülmektedir.

Yavuz Musabeşeoğlu
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ovariohisterektomi yapılan kedilerde meloksikam ve rektal ozon uygulamasının postoperatif ağrı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Kedilerde ovariohisterektomi operasyonu orta şiddette ağrıya sebep olan en yaygın cerrahi prosedürlerden biridir. Bu çalışmanın amacı rutin ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu geçiren sağlıklı kedilerde farklı analjezik prosedürlerinin postoperatif ağrı üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışma Burdur Mehmet Akif Ersoy Veteriner Fakültesi'ne ovariyohisterektomi talebiyle gelen 72 dişi kedi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Kediler meloksikam (Grup- 1, n=24), ozon uygulama (Grup- 2, n=24) ve kontrol grubu (Grup- 3, n=24) olmak üzere rastgele 3 gruba ayrılmıştır. Çalışmadaki kedilerin anestezisi için 0.08ml/kg dozunda medetomidin, 0.05-0.075 ml/kg dozunda ketamin intramuskuler olarak uygulanmıştır. Ketamin uygulamasından 10 dakika sonra kedilere iki ağrı kesici tedaviden biri uygulanmıştır. Ozon uygulama grubuna, 30 μg/ml rektal ozon insuflasyonu gerçekleştirilmiştir. Meloksikam grubuna ise 0.2 mg/kg subkutan meloksikam enjeksiyonu yapılmıştır. Kontrol grubuna ise hiçbir analjezik uygulanmamıştır. Tüm kedilerin benzer koşullar altında, median hattan ovariyohisterektomi operasyonu gerçekleştirilmiştir. Her kedi için UNESP-Botucatu çok boyutlu bileşik ağrı ölçeğine göre takip formu oluşturulmuş ve kedilerin postoperatif gözlem sonuç bilgileri kayıt edilmiştir. Ağrının değerlendirilmesi için postoperatif 0, 1, 2, 4, 6, 10 ve 24. saatlerde kullanılarak puanlama yapılmıştır. Tüm gruplarda postoperatif ilk saatlerde, sonraki zaman noktalarına kıyasla ağrı skorlarının en yüksek olduğu belirlenmiştir. Zaman ilerledikçe kedilerin ağrı skorlarında belirgin bir düşüş olmuş ve bu düşüş özellikle 4. saat sonrasında anlamlı hale gelmiştir. Dördüncü saatten itibaren, kontrol grubundaki kedilerin ağrı skorlarının, meloksikam ve ozon uygulanan gruplara kıyasla anlamlı şekilde yükseldiği belirlenmiştir. Meloksikam ve ozon grupları arasındaki istatistiksel fark ise altıncı saatten sonra belirginleşmiştir. Bu bulgular doğrultusunda, meloksikamın ağrıyı en hızlı şekilde kontrol altına alan yöntem olduğu, ozon uygulamasının ise zamanla etkili bir analjezik alternatif olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, Meloksikam, Ovariyohisterektomi, Ozon, Postoperatif Ağrı

Özlem Önür
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Diyarbakır ili ergani ilçesinde döl tutmayan ineklerde sığırların bulaşıcı rinotrakeitisi hastalığının yaygınlığı

Bu tezde, Diyarbakır İli Ergani İlçesinde döl tutmayan (repeat breeder) ineklerde sığırların bulaşıcı rinotrakeitisi (Infectious bovine rhinotracheitis; IBR)'nin yaygınlığı araştırıldı. Ergani ve çevresinde bulunan farklı işletmelerdeki yaşları 3-10 arasında değişen 108 inekten; kan numuneleri toplandı. Bu numunelerdeki IBR antikorlarının varlığı Enzime Bağlı İmmunosorbent Deneyi (ELİSA) yöntemi ile incelendi.Enzime bağlı immunosorbent deneyi ile 108 hayvanın 52'si (% 48,15) seropozitif, 56'sı (% 51,85) ise seronegatif bulundu. Sonuçların, ırklara göre dağılımında gruplar arasında fark bulunmazken; yaşa göre dağılımında 7 yaş (% 86,67) grubundaki hayvanlarda IBR seropozitifliği en fazla tespit edildi (P<0,01).Sonuç olarak, Diyarbakır İli Ergani İlçesindeki döl tutmayan ineklerde IBR seropozitifliğinin yüksek olduğu ve hayvanların yaşları ilerledikçe bu oranın daha da arttığı belirlendi. Bu nedenle bölgedeki ineklerde döl verimliliğini artırmak için IBR'e karşı tedbirlerin alınmasının gerekli olduğu kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Repeat breeder, IBR, İnek.

Diyarbakır-ErganiDöllemeDölleme-yapay+5
Sidal Alparslan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilerde östrus senkronizasyonu amacıyla uygulanan uzun ve kısa süreli intravaginal progestagen uygulamalarının süt bileşenleri ve oksidatif stres indeksi üzerine etkilerinin doğal aşım süreci ile karşılaştırmalı analizi

Bu çalışmada mevsim içi dönemde bulunan Saanen keçilerinde uygulanan uzun ve kısa süreli intravaginal progestagen protokollerinin süt bileşenleri ve oksidatif stres indeksi (OSİ) üzerindeki etkileri araştırılmış ve sonuçlar doğal çiftleşme ile karşılaştırılmıştır. Yaşları 2 ile 4 arasında değişen, laktasyonun ortasında bulunan ve en az bir kez doğum yapmış toplam 60 sağlıklı keçi kullanılmıştır. Hayvanlar rastgele üç gruba ayrılmıştır. Grup 1 (n=20) 12 gün süreyle intravaginal sünger uygulamasına; Grup 2 (n=20) 7 gün süreyle aynı uygulamaya tabi tutulmuştur. Grup 3 (n=20) ise herhangi bir hormonal müdahale yapılmaksızın doğal çiftleşmeye bırakılmıştır. Çalışma süresince, süt örneklerinde yağ, protein, laktoz, yoğunluk, yağsız kuru madde (YKM), tuz, pH ve donma noktası parametreleri değerlendirilmiştir. Kan örneklerinde ise toplam antioksidan kapasite (TAS), toplam oksidan kapasite (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) analiz edilmiştir. Gebelik muayeneleri 30. günde ultrasonografi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgulara göre Grup 1'de süt bileşenleri zaman içinde daha stabil bir seyir sergilemiştir. Grup 2'de bazı parametreler başlangıçta hızlı bir artış göstermiş, ancak takip eden haftalarda dalgalı bir seyir gözlenmiştir. Grup 3'te ise bazı süt bileşenlerinde azalma eğilimi tespit edilmiştir. OSİ açısından istatistiksel olarak anlamlı artış yalnızca Grup 2'de gözlenmiştir; Grup 1'deki artış ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Gebelik oranları Grup 1'de %80, Grup 2'de %85 ve Grup 3'te %75 olarak belirlenmiştir (p>0.05). Çalışma süresince hiçbir grupta klinik mastitis vakasına rastlanmamıştır. Bununla birlikte, sünger uygulanan gruplardaki bazı hayvanlarda geçici vaginitis bulguları gözlenmiş ve bu durum herhangi bir tedavi gerekmeksizin kendiliğinden iyileşmiştir. Sonuç olarak, uzun süreli progestagen uygulamasının kısa süreli protokole kıyasla süt bileşenlerinde daha stabil sonuçlar ve oksidatif stres düzeylerinde daha kontrollü bir seyir sağladığı görülmüştür. Bununla birlikte bu bulguların genellenebilirliğini artırmak amacıyla daha fazla sayıda hayvanın yer aldığı ve farklı mevsimsel koşulların değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır

İsmail Akar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde Ligasure destekli ovariohisterektomi operasyonlarından sonra uygulanan lazer tedavisinin yara iyileşmesi üzerine etkisinin termal kamera ve doppler ultrasonografi ile takip edilmesi

Bu tez çalışmasında dişi kedilerde uygulanan farklı ovariohisterektomi (OHE) tekniklerinin ardından lazer tedavisinin yara iyileşmesi üzerine olan etkileri termal kamera ve renkli Doppler ultrasonografi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında klinik olarak sağlıklı, anöstrus döneminde bulunan toplam 40 dişi kedi rastgele olarak dört gruba ayrılmıştır. Bu gruplar Grup 1 (LigaSure™ destekli OHE + lazer tedavisi), Grup 2 (LigaSure™ destekli OHE + plasebo tedavi), Grup 3 (geleneksel ligatür tekniği ile OHE + lazer tedavisi) ve Grup 4 (geleneksel ligatür tekniği ile OHE + plasebo tedavi) olarak isimlendirilmiştir. Tüm operasyonlar aynı cerrahi ekip tarafından eşit koşullarda gerçekleştirilmiştir. Yara bölgesine ait deri sıcaklığı termal kamera ve Doppler ultrasonografi kullanılarak belirlenen ROI (region of interest) alanı üzerinden değerlendirilmiştir. Ayrıca sistemik inflamatuvar yanıtın değerlendirilmesi Serum Amiloid A (SAA) düzeyleri operasyon öncesi ve postoperatif 24., 48., 72. saatler ile 7. günde ölçülmüştür. Elde edilen bulgulara göre en kısa operasyon süresi LigaSure™ uygulanan gruplarda kaydedilmiş, geleneksel teknik uygulanan gruplarda süre anlamlı düzeyde uzamıştır (p<0.05). Termal görüntülemelerde, lazer tedavisi uygulanan gruplarda minimum yüzey sıcaklığındaki düşüş postoperatif dönemde daha kısa sürede normale dönmüştür. Bu durum yara bölgesinde daha hızlı bir termal toparlanma süreci olduğunu düşündürmüştür. Doppler ultrasonografi bulgularına göre, özellikle ilk 24 saatte tüm gruplarda vasküler parametrelerde anlamlı bir azalma görülmüş, ancak lazer uygulanan gruplarda 7. gün itibarıyla bu parametreler preoperatif değerlere yakın düzeylere ulaşmıştır (p < 0.001). SAA düzeyleri değerlendirildiğinde, lazer uygulanan gruplarda daha sınırlı inflamatuvar yanıt gözlenmiş, özellikle 48. saatte Grup 1 ile Grup 4 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p < 0.05). Sonuç olarak, LigaSure™ cihazı ile gerçekleştirilen OHE operasyonları, cerrahi sürenin kısaltılması ve doku travmasının azaltılması açısından avantaj sağlamaktadır. Postoperatif dönemde uygulanan lazer tedavisinin ise yara iyileşmesini hızlandırdığı, mikrovasküler perfüzyonu desteklediği ve sistemik inflamatuvar yanıtı azaltarak iyileşme sürecine olumlu katkıda bulunduğu belirlenmiştir.

Erdem Şahin
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe kediler ile piyometralı kedilerde serum amiloid A (SAA) ve bazı hematolojik değerlerin karşılaştırılması

Bu çalışma, gebeliğin erken ve erken-orta dönemlerinde kedilerde serum amiloid A'nın (SAA) seyri ile piyometra olgularındaki SAA ve hemogram/biyokimya profillerini karşılaştırmayı amaçladı. Toplam 14 dişi kedi iki gruba ayrıldı: gebe grup (GK, n=7) ve piyometralı grup (PK, n = 7). Gebe grupta 12-18. gün ve 20-30. gün olmak üzere iki farklı zamanda, piyometralı grupta ise tanı anında kan örnekleri alındı. Hemogram, temel biyokimya parametreleri ve SAA analizleri aynı gün gerçekleştirildi. Grup içi karşılaştırmalar eşleştirilmiş testlerle, gruplar arası farklar bağımsız testlerle, zaman ve grup etkileri ise doğrusal karma model (LMM) ile değerlendirildi. Gebe kedi grubunda iki zaman noktası arasında SAA ve temel hemogram/biyokimya değişkenlerinde anlamlı farklılık saptanmadı. LMM analizinde eritrosit sayısı (RBC) (β = −0,67; p = 0,03) ve albümin (ALB) (β = −0,73; p = 0,01) düzeylerinde azalma belirlendi. Gruplar arası karşılaştırmada piyometralı kedilerin orta hücre popülasyonu (MID) (p = 0,05) ve ortalama korpusküler hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) (p = 0,01) anlamlı olarak daha yüksekti ve lökosit (WBC) (p = 0,07) ve lenfosit sayısı (LYM) (p = 0,08) artış eğilimi gösterdi. Piyometralı grupta alkalin fosfataz (ALP) düzeyleri daha düşüktü (p = 0,07). LMM analizinde piyometralı grupta WBC (p = 0,04), MID (p = 0,03) ve MCHC (p = 0,03) yüksek; ALP ise düşük (p = 0,05) saptandı. SAA düzeyi piyometralı grupta artış eğilimi gösterdi (p = 0,06). Sonuç olarak, gebeliğin erken ve erken-orta dönemlerinde SAA düzeyleri fizyolojik sınırlar içinde kalmakta ve durağan seyretmektedir. Piyometra olgularında ise SAA'da artış eğilimi, nötrofilik yanıt ve MID yükselişi dikkat çekmektedir. SAA'nın hemogram ve biyokimya paneli ile birlikte ve seri ölçümlerle değerlendirilmesi, klinik tanısal değerini artırmaktadır.

Doğuş Oyar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

The compration of TWO different vaginal cytology staining and rapid progesterone test in bitch different time of sexuel cycle

In this study, we aimed to compare the advantages and disadvantages of two different vaginal cytology staining methods in different stages of sexual cycles in female dogs and to find out the reliability of the results of the determined sexual period and fast progesterone test results. In the study material, 37 female dogs were used, and female dogs were divided into three groups (10 dogs in each group) according to their sexual period (prooestrus, oestrus, metoestrus). A group of different female dogs with pyometra was also formed. As a result of smears performed during the progestus period, both erythrocytes and neutrophils were observed in both staining methods. 12.3 ± 2.89% parabasals, 52.4 ± 1.67% intermediates, 27.5 ± 1.23% superficials and 7.8 ± 1.07% keratinized superficial cells with papanicolaou staining method; 10.5 ± 2.7% parabasals, 52.4 ± 1.28% intermediates, 28.4 ± 1.43% superficials with nucleus, 8.7 ± 1.07% keratinized superficial cells were seen by diff quick staining method. Papanicolau staining method when applied during the oestrus period 77.5 ± 0.93% keratinized superficials, 20.3 ± 1.14% superficials with nucleus, 2.2 ± 0.786% intermediary cells; in the diff quick staining method, 78.7 ± 1.08% keratinized superficials, 20 ± 1.06% superficials, 1.3 ± 0.473% intermediary cells were observed and no parabasic cells were observed in both of the methods. Papanicolaou staining method was applied as diuretic stage with 0.8 ± 0.512% keratinized superficials, 11.7 ± 1.12% superficials, 29 ± 1.18% intermediates, 58.5 ± 1.80% basal-parabasal cells; In diff quick dyeing, 1.5 ± 0.885% keratinized superficials, 14% 1.29 core superficials, 28.8 ± 1.19% intermediates, 55.8 ± 1.74% basal-parabasal cells and metoestrus cells were seen in both staining methods. At the same time, a large amount of basal and parabasal type cells, neutrophils and bacteria were seen in smears of group pyometra. The progesterone test kit showed C1-C2 in the proestrous phase, C4 in the estrous stage,C4 in the diestrus stage and C2 scale in the pyometra case. Two different staining methods were compared in terms of cost, ease of use, reliability, image quality of cells. The reliability of the test was determined by comparing the sexual cycle determined by vaginal cytology and rapid progesterone test color scale. The same procedure was applied to dogs with pyrometers. As a result of this study; reliability, advantages and disadvantages were compared by using two different staining methods in vaginal cytology method and it was found that the differentiation of vaginal cells with papanicolaou staining method was easier than diff quick painting method, however, diff quick staining method could be preferred because of its rapid results in clinics. In addition, it was concluded that vaginal cytology and progesterone test kit can be used to diagnose the periods of sexual cycle Key Words: Progesterone test kit, Pyometra, Sexual cycles, Vaginal cytology

Animal diseasesDogsProgesterone+5
Birol Can Eren
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Holştayn düve ve ineklerde serum anti müllerian hormon düzeyleri il fertilite ilişkisinin araştırılması

Sığırlarda Anti Müllerian Hormon (AMH) konsantrasyonları ile antral folikül sayısı pozitif olarak ve yüksek seviyede ilişkilidir. Bu nedenle ovaryum rezervinin belirlenmesinde, oosit kalitesi, süperovulasyon cevabı, fertilite, verim ömrü gibi kriterlerin belirlenmesi için biyomarker olarak kullanılabilmektedir. Bu çalışmada inek ve düvelerde serum AMH düzeyleri ile fertilite parametreleri arasında olası ilişkilerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Araştırmada 44 düve ve 40 inek materyal olarak kullanıldı. İneklerde ilk tohumlama gebelik oranı, gebelik başına ortalama tohumlama sayısı, postpartum 200 günde gruplarda gebelik oranları, açık gün sayısı fertilite parametreleri olarak analiz edildi. Düvelerin ilk tohumlamada gebe kalma oranları, gebe kalmayanların ikinci ve üçüncü tohumlama gebelikleri de ilave edilerek iki grubun gebelik oranları ve gebelik başına ortalama tohum sayıları karşılaştırıldı. Düvelerde ve ineklerde en düşük AMH düzeyi 0,001 ng/ml iken en yüksek seviye her iki grupta da 0,7 ng/ml olarak bulunmuştur. İnek ve düvelerde ortalama AMH düzeyi sırasıyla 0,26±0,17 ve 0,21±0,16 ng/ml±SD olarak belirlendi (p>0,05). AMH ölçümlerinden sonra tohumlanan ineklerde ve düvelerde 1., 2. veya 3. tohumda gebe kalanlar ile gebe kalmayanların ortalama AMH düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak düvelerde ve ineklerde tohumlamalar sonrasında gebelik oranlar ile AMH seviyeleri arasında bir ilişki kurulamamıştır. İnek ve düvelerde bireyler arasında AMH düzeyleri açısından varyasyonun çok yüksek düzeyde olması dikkat çekici bir bulgu olmuştur. İneklerde AMH düzeyleri ve fertilite ilişkisini ortaya koymak için yeni araştırmalar yapılarak bu konudaki bilgi birikiminin arttırılması gerekmektedir Anahtar Kelimeler: AMH, Fertilite, Ġnek, Düve

Antimüllerian hormonDüvelerFertilite+2
Esra Saltık
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Akkaraman ve pırlak ırkı koyunlarda serum antimüllerian hormon seviyeleri ile koyun başına düşen kuzu sayısı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Yetiştiricilikte kullanılacak olan koyunların fertilite durumlarının tahmin edilebilmesi, hayvan yetiştiriciliğini daha kârlı hale getirebilmek için önem taşımaktadır. Bu bağlamda ovaryum rezervinin belirlenmesi, çiftlik hayvanlarının döl verimleri hakkında bilgi verebilme potansiyeline sahiptir. Bazı çalışmalarda, sağlıklı ve gelişmekte olan foliküller tarafından üretilebildiği bilinen antimüllerian hormon konsantrasyonları ile morfolojik olarak sağlıklı foliküller arasında pozitif bir ilişki olduğu bildirilmektedir. Bu bilgiden yola çıkarak yapılan bu çalışmada, Pırlak ve Akkaraman koyunlarında serum AMH seviyeleri ile koyun başına düşen kuzu sayısı arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu amaçla, serum AMH seviyelerini belirlemek için üreme mevsimi öncesinde, 40 baş Pırlak ve 40 baş Akkaraman koyunundan kan örneği toplanmıştır. Serum AMH seviyeleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Doğum yapan koyunların sayısı, doğum tipi (tekiz, ikiz, üçüz), kuzuların cinsiyetleri, doğum kolaylığı gibi veriler kaydedilmiştir. Yapılan çalışmada; Pırlak koyunlarının serum AMH değerlerinin (51.29 - (9.8 -180.12) pg/ml), Akkaraman koyunlarının serum AMH değerlerinden (20.66 - (10.49 - 49.97) pg/ml) istatistiksel olarak yüksek olduğu (p<0.01) ve Pırlak koyunlarında çoğul gebeliği bulunan koyunların, tek yavru doğuran koyunlara oranla istatistiksel olarak daha yüksek serum AMH seviyesine sahip olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak Pırlak koyunlarında çoğul gebe kalma ihtimali yüksek hayvanların seçilmesinde serum AMH düzeyinin bir belirteç olabilme potansiyeline sahip olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Antimülerian Hormon, Fertilite, Koyun

Akkaraman koyunlarıAntimüllerian hormonFertilite+4
Cengiz Çırak
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Anöstrus döneminde; 9 gün ve 12 gün süreyle progestagen içeren intravaginal sünger ile senkronize edilen koyunlarda kızgınlık ve gebelik oranlarının araştırılması

Araştırmada 2-3 yaşta, ortalama 40-50 kg canlı ağırlığında 300 adet mor karaman ırkı koyun kullanılmıştır. Koyunlar, herbirinde 100 adet koyun bulunacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. I. gruba 9 gün süreyle, II. gruba ise 12 gün süreyle intravaginal sünger uygulaması yapılmıştır. III. grup ise kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Süngerlerin çıkarılmasını takiben 500 IU PMSG enjeksiyonu yapıldı. 24- 48 saat içinde kızgınlığa gelme oranlarına bakılmıştır. Kızgınlığa gelen ve çiftleşen koyunlara 39. gün ve 42. gün ultrasonla gebelik muayenesi yapıldı. İntravaginal süngerin uygulandığı 0. gün, 5. gün, 9. gün ve 12. günlerde koyunlardan kan alınarak progesteron değerlerine bakıldı. Bu sonuçlara göre; 12 gün süreyle uygulanan intravaginal süngerin ikizlik ve üçüzlük sayısı bakımından daha başarılı sonuçlar verdiği kanısına varılmıştır.

AnöstrusGebelikKoyunlar+4
Özer Dalaman
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İneklerde farklı sürelerde yapılan progesteron uygulamalarının gebelik oranına etkisinin araştırılması

Bu araştırmada, ineklerde döl verimini artırmak amacıyla farklı sürelerde kullanılan intravaginal gereçlerin gebelik oranlarına etkisi araştırıldı. Araştırmada 1-3 laktasyon geçirmiş 100 baş Holştayn ırkı inek kullanılmıştır. İnekler, her grupta 50 adet bulunacak şekilde CL olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrıldı. I. gruptaki ineklere progesteron içeren silikon 7 gün süreyle, II. gruptakilere ise progesteron içeren silikon 12 gün süre ile uygulanmıştır. Her iki gruba silikonların çıkarıldığı gün PGF2α enjeksiyonu yapılmıştır. İneklere PGF2α uygulamasından 60 saat sonra fix time suni tohumlama ve suni tohumlama esnasında GnRH enjeksiyonu yapılmıştır. Tohumlamadan sonraki 30. gün USG ile gebelik muayenesi yapılmış ve gebelik oranları, sırasıyla %56 (28/50) ve %44 (22/50) olarak belirlenmiştir ve farkın istatistiki olarak önemli olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, progesteron içeren intravaginal araçların, uzun süreli uygulamalar yerine kısa süreli uygulamalarında alternatif olabileceği görüldü.

Fatih Onay
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00