
460
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Sıçanlarda penisilinle oluşturulan epileptiform aktivite üzerine akut ve kronik metformin tedavisinin etkileri
Sıçanlarda Penisilinle Oluşturulan Epileptiform Aktivite Üzerine Akut ve Kronik Metformin Tedavisinin Etkileri Epilepsi dünya çapında her yaştan yaklaşık 50 milyon insanı etkileyen, tekrarlayan nöbetlerle karakterize nörolojik bir beyin hastalığıdır. Tedavisinde antiepileptik ilaçlar, özel diyetler, vagal sinir stimülasyonu ve cerrahi yöntemler kullanılmasına rağmen hastaların yaklaşık % 30'unda epilepsi hala kontrol edilememektedir. Kullanılan ilaçların birçoğunun ciddi yan etkileri vardır. Metformin, yeni tip 2 diabetes mellitus tanısı konmuş hastalarda temel tedavi olarak kullanılan biguanid grubu oral antidiyabetiktir. Ayrıca metforminin, oksidatif stres, nöroinflamasyon, apoptozis ve nöronal kayıp da dahil olmak üzere moleküler ve hücresel değişiklikleri modifiye etme potansiyeli olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı penisilin ile oluşturulan epileptiform aktivite üzerine metforminin kronik ve akut etkilerini belirlemek için nöbet başlangıç latensi, diken dalga sayısı, diken dalga genliğinin elektrofizyolojik olarak incelenmesidir. Ayrıca antioksidan özelliğini belirlemek amacıyla SOD (Süperoksit Dismutaz), GPx (Glutatyon Peroksidaz) ve CAT (Katalaz) enzim değerlerine bakılmıştır. Bu çalışmada 84 adet yetişkin erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar akut ve kronik gruplar olmak üzere iki büyük gruba ayrıldıktan sonra her bir grup kontrol, sham, penisilin, metformin 100 mg/kg intraperitoneal (i.p), 200 mg/kg (i.p) ve sadece metformin 200 mg/kg (i.p) dozlarda farklı alt gruba ayrıldı. Kronik gruplara maddeler 21 gün, akut gruplara ise sadece epileptiform aktivite öncesi uygulandı. Sıçanların 1.25 g/kg'lık üretan anestezisi altında somatomotor alana yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla elektrofizyolojik kayıtları alındı. Akut gruplara beş dakikalık bazal aktivite kaydından sonra metformin enjekte edildi. Metformin uygulamasının 30. dakikasında penisilin (500 IU) intrakortikal olarak uygulandı. Penisilin sonrası 120 dakika daha ECoG kaydı alındı. Kronik gruplarda beş dakikalık bazal aktivite kaydı sonrasında penisilin intrakortikal uygulanarak 120 dakika daha ECoG kaydı alındı. Kan serum örneklerinde süperoksit dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidaz seviyeleri belirlendi. Kayıtlardan elde edilen ECoG verileri yazılım programı labchart ile analiz edildi. Kontrol, Sham ve sadece metformin gruplarında hiçbir epileptiform aktivite görülmemiştir. Metforminin 100 mg/kg, 200 mg/kg'lık dozları hem akut hem de kronik gruplarda penisilin grubu ile kıyaslandığında, ilk epileptiform aktivite başlangıç latensi uzamış, diken dalga sayısı ve diken dalga genliği anlamlı olarak azalmıştır. Akut ve Kronik metformin gruplarında SOD, CAT ve GPx seviyeleri penisilin grubuna göre anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma metforminin, epileptik nöbetleri hafifletebileceği ve antioksidan enzimleri artırabileceği ve gelecekte epilepsi tedavisinde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Antioksidan, Elektrokortikografi,Epilepsi, Epileptiform Aktivite, Metformin
Üst ekstremitelere yönelik tıbbi tedavi girişimlerinin el kavrama gücüne etkisi
Yapılan birçok çalışmada hastaların el kavrama gücündeki azalma, acı, ağrı gibi faktörler araştırılmıştır. Bu çalışma ile İstanbul Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim Araştırma Hastanesi YBÜ'nde yatan bilinci açık, sözlü iletişim kurabilen hastaların üst ekstremitelerine yapılan tıbbi tedavi girişimlerin, hastaların el kavrama gücüne etkisi ölçülmüştür. Çalışmamız, gönüllü 105 hasta (33 kadın;72 erkek) ile yapılmıştır. Hastaların el kavrama güçleri Jamaar el dinamometrsi ile ölçülerek somut değerler kaydedilmiştir. Çalışmada kullanılan parametreler doğrultusunda elde edilen veriler hastaların yaş, boy uzunluğu, cinsiyet, solunum cihazı kullanım durumu, kas-kemik hastalıklarının bulunma durumu, evde bakım durumu gibi belirli parametreler arasında karşılaştırılmıştır. Araştırmada veri analizi SPSS 25.0(IBM SPSS Statistics 25) programı ile yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler veri cinsine göre ± standart sapma (SD)ortanca(interquartile range=IQR=çeyrekler arası aralık)ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Gruplar arasındaki karşılaştırmalar için veri testine göre Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. İstatistiksel analiz için SPSS 25.0(IBM SPSS Statistics25)programı kullanılmıştır. Yapılan testlerin sonucunda, YBÜ'de yatan hastalara uygulanılan tıbbi tedavi girişimlerinin sayısı arttıkça, hastaların el kavrama güçlerinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Penisilin G ile oluşturulan epileptik farelerde SAM-E takviyesinin etkileri
Epilepsi, merkezi sinir sisteminin bir kısmının veya tümünün anormal deşarjlar ile karakterize nöbetlere yol açan hastalıktır. Dünya genelimde yaklaşık 65 milyon epilepsi hastası vardır ve her yıl bu sayıya 40-70/100.000 yeni olgu eklendiği bildirilmiştir. Bu hastaların tedavileri için kullandıkları antiepileptik ilaçların yan etkileri ise fazladır. S-adenozil metiyonin (SAM-e), başlıca biyolojik metil donörüdür. Her hücrenin sitozolünde sentezlenir ve esas olarak transmetilasyon reaksiyonlarında kullanılır. Böylece metil grubu, DNA, histonlar ve diğer proteinlerin yanısıra fosfolipidlerde dahil olmak üzere çok çeşitli alıcı subsratlara aktarılır. Metilasyonun çeşitli hücresel süreçleri belirlemedeki kritik rolü göz önüne alındığında, SAM-e metabolizmasındaki anormalliklerin, nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların oluşumundaki kritik rolü daha iyi anlaşılır. Metil transfer reaksiyonları ile epilepsi arasındaki bağlantı iyi bilinmektedir. Ancak SAM-e epilepsi üzerindeki etkisini değerlendiren çalışmalar eksiktir. S-adenozil metiyonin (SAM-e) transmetilasyon reksiyonuna dahil olması nedeniyle potansiyel antiepileptik özelliklere sahip olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada 2-3 aylık ve 230±30 gr ağırlığında sprague dawley cinsi dişi sıçanlar (n=49) kullanılacaktır. Sıçanlar; kontrol, epilepsi oluşturulacak ratlara nöbete girmeden 2 saat önce 50 mg/kg, 100 mg/kg, 200 mg/kg SAM-e ve nöbet esnasında 50 mg/kg, 100 mg/kg, 200 mg/kg SAM-e verilen olmak üzere 7 gruba ayrılmıştır. Her hayvan için elde edilen kayıtlardan; epileptiform aktivite başlama latensi, diken-dalga frekansı ve diken dalga genliği software aracılığıyla hesaplanacaktır. Latens, her bir periyottaki diken-dalga sıklığı, diken-dalga genliği parametrelerin ölçümleri bakımından incelenecektir. Nöbet öncesi ve esnasında uygulanan SAM-e'nin gruplarda oluşturduğu farklılıklar Kruskal-Wallis testi ile incelenecektir. İstatistiksel olarak farklılık tespit edilen gruplar post hocDunn testi ile belirlenecektir. İstatistik anlamlılık düzeyi olarak P <0.05 kabul edilecektir. Analizlerde PASW programı kullanılacaktır. Bu çalışmanın sonucunda; Penisilin G ile oluşturulan epileptik farelerde SAM-e takviyesinin nöbetleri önleme veya hafifletme etkileri araştırılacaktır. Anahtar Sözcükler: epilepsi, metilasyon, S-adenozil metiyonin, SAM-e
Pandemi döneminde maske takan insanlarda pandemi öncesi ve sonrası kan parametreleri
COVID-19, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan kentinde ilk olarak görülmüş olup, Aralık 2019'dan bu zamana dek tüm dünyayı etkiliyor. Hastalığın damlacık, temas ve solunum yoluyla kişiden kişiye bulaştığı düşünülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Covid-19 virüsünün etkilerini pandemi olarak kabul etti. Virüsün solunum yoluyla bulaştığı düşüncesine dayanarak maskenin koruyucu olabileceği varsayımıyla maske takma zorunluluğu getirilmiştir. Bu nedenle uzun süre maske takılmasında kan parametrelerindeki değişimi araştırmayı amaçladık. Araştırmamızda bu parametrelerin nasıl değiştiğini ve değişen parametrelerde virüsün bağlanmasını kolaylaştırıcak bir etken olup olmadığını araştırdık. Buna bağlı olarak doğru maske kullanımının nasıl olması gerektiği yönünde bir kriter belirlemeye çalıştık. Çalışmamız doğru maske takma süreleri özellikle sağlık çalışanlarında hem kan değerleri hem de virüsün etkilerini değerlendirmek açısından katkı sağlayacaktır. Çalışmamızda 18 yaş üzeri Genel Cerrahi Polikliniği'ne gelen bilinci açık, iletişim kurabilen, kadın ve erkek hastalarda retrospektif olarak pandemi öncesi kan parametreleri ve pandemi sonrası günde ortalama 8 saat maske taktığı kabul edilen hastalarda kan parametrelerine baktık. Hasta verilerini G power güven aralığı 0,95 olan covid olmayan sağlıklı hastada bakıldı. Yaptığımız çalışmada maske takılmayan döneme göre maske takılan dönemde kreatin, sodyum, TSH, amilaz değerlerinde artış, magnezyum, pH, T3, PaO2, SaO2 değerlerinde azalış görülmüştür. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Albümin, eritrosit, hemoglobin, lenfosit, potasyum, protein değerlerinde artış; ALT, AST bazofil, bun, eozinofil, klorür, lökosit, monosit, nötrofil, T4, trombosit, üre değerlerinde azalma görülmüştür, bu sonuç kişi yetersizliğinden dolayı istatistiksek olarak anlamlı değildir (p>0.05). D-dimer ve PCO2 değerleri anlamlı olarak farklı değildir (p>0.05). Sonuç olarak Covid-19'dan bağımsız maske kullanımı kan parametrelerinde anlamlı değişiklikler meydana getirdiği görülmüştür. Anahtar kelimeler: Maske, pandemi, kan parametreleri, insan
Fibromiyalji hastalarında uyku parametrelerinin ağrı düzeyi ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Fibromiyalji hastalığında ağrı ve uyku bozuklukları sık görülen semptomlardır. Ağrı düzeyinin fazlalığı hastalarda uyku bozukluğuna yol açabileceği gibi; uyku bozukluğu olan hastalarda ağrı eşiğinin düşmesine bağlı olarak ağrı daha şiddetli algılanmaktadır. Bu çalışmada; fibromiyalji hastalarında ağrı ve uyku bozukluklarının değerlendirilmesi ve ayrıca uyuma alışkanlıklarının bu semptomlara olan etkilerinin araştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Fibromiyalji hastalarında hastalıktan etkilenme düzeyi Fibromiyalji Etki Anketi (FEA) ile değerlendirildi. Ayrıca, hasta ve kontrol grubu Pitsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ), Vizüel Ağrı Skalası (VAS) testleri ile değerlendirildi. Fibromiyalji hastaları kontrol grubuyla PUKİ, EUÖ ve VAS açısından ikili olarak karşılaştırıldı. FEA ile EUÖ, VAS, PUKİ arasında korelasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Fibromiyalji tanılı 60 hasta ve 60 kontrolden alınan veriler analiz edildi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek PUKİ, EUÖ ve VAS skorları saptandı. Hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede uykuya dalma süresi daha uzun; kesintisiz gece uyku süresi ise daha kısa idi. Hasta grubunda PUKİ toplam skoru ile VAS skorları, FEA toplam skorları arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı. Ayrıca, EUÖ ile VAS skorları, FEA toplam skorları arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı. Tartışma ve Sonuç: Fibromiyalji ağrı ile seyreden ve uyku parametrelerini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Çalışmamız, fibromiyalji hastalarında uyku parametrelerinin bozulduğunu ve bu bozulmanın hastalıktan etkilenme düzeyi ile korelasyon gösterdiğini ortaya konulmuştur. Fibromiyalji hastalarında uyku ile ilgili problemlerin tanınması ve tedavisi, hasta stresinin azaltılmasında ve tedavi başarısının artırılmasında önemli yer tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ağrı, fibromiyalji, uyku, uyku bozuklukları.
Sıçanlarda sinapik asit uygulamasının penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkilerinin araştırılması
Epilepsi, pek çok farklı nedene bağlı olarak gelişen, tekrarlayıcı nitelikte ve spontane nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Oksidatif strese yol açan birçok faktör, epilepsi gibi dejeneratif ve kronik nöronal bozuklukların fizyopatolojisinde rol oynar. Bu çalışmanın amacı; antioksidan, antimikrobiyal, antiinflamatuar ve antikanser özelliklere sahip olan sinapik asidin (3,5-dimetoksi-4-hidroksisinnamik asit, SA), penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkilerini araştırmaktır. Çalışmada 42 yetişkin 230±30 gr erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar SHAM, kontrol (KONT), diazepam (DZM), sadece SA (SSA), 10 mg/kg SA (SA_10) ve 20 mg/kg SA (SA_20), olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Penisilin dışındaki tüm maddeler intraperitoneal olarak (i.p.) uygulanmıştır. Sıçanlar intraperitoneal üretan uygulaması ile anestezi altına alınmış ve sıçanların sol korteks üzerindeki somatomotor alanına elektrotlar yerleştirilerek 120 dakikalık elektrokortikogram (ECoG) kaydı alınmıştır. Deney sonunda tüm hayvanlarından alınan serum örneklerinden ELİSA metodu ile süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri belirlenmiştir. ECoG kayıtlardan elde edilen veriler, ilk epileptiform aktivitenin başlama zamanı, epileptiform aktivitenin diken dalga sıklığı (DDS), toplam DDS ve diken dalga genliği (DDG) üzerindeki etkilerini incelemek için analiz edilmiştir. Veriler incelendiğinde, SA_10 ve SA_20 gruplarının epileptik nöbet başlama zamanı, KONT grubuna göre daha uzun bulunmuştur. Benzer şekilde, SA_10 ve SA_20 gruplarının zamana bağlı DDS ve toplam DSS'ları, KONT grubuna göre düşük bulunmuştur. DDG bakımından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (bazı zaman periyotları hariç). SA_10 ve SA_20 gruplarının SOD, CAT ve GPx seviyeleri, KONT ve SHAM gruplarından daha yüksek bulunurken MDA seviyelerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, SA'nın, ilk epileptik nöbetin başlama zamanını uzattığı, zamana bağlı DDS ve toplam DDS sayısı bakımından azaltıcı yönde etkisi olduğu saptanmıştır. Ayrıca önemli antioksidan seviyelerinde artışa sebep olduğu bulunmuştur. Elde edilen bu sonuçlar SA'nın epilepsi tedavisinde antiepileptik olarak kullanılacağı ve gelecekte yapılacak olan çalışmalara ışık tutacağını düşündürmektedir.
Sigara dumanına maruz bırakılan sıçanlarda GLP-1 ve DPP-4 düzeyi
Glukagon benzeri peptid-1 ( GLP-1 ), 30 veya 31 amino asitli bir peptitdir. GLP-1'in, insülin sekresyonunu artırması, mide boşalmasını yavaşlatması gibi birçok metabolik etkileri vardır. Dipeptidil peptidaz-4 (DPP-4) de glikoz metabolizmasında kritik bir rol oynayan peptidlerden biridir. DPP-4 inkretinlerin parçalanmasını sağlar ve kan glukozunu artırır. DPP-4, GLP-1'in parçalanmasında görev alır. Sigaranın içerdiği nikotin, GLP-1 hormonunu aktive ettiği düşünülmektedir. Sunulan çalışmanın amacı sigara dumanına maruz kalan sıçanlarda kandaki GLP-1 ve DPP-4 düzeylerinin değişimini araştırmaktır. Elde edilen veriler, sigara dumanına maruz kalmanın, GLP-1, DPP-4 ve insülin düzeylerine etkisi konusunda fikir verecektir. Bu çalışmada 2-3 aylık ve 200-250 gr ağırlığında 21 adet dişi Wistar albino sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar; kontrol, akut sigara dumanı, kronik sigara dumanı olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Sigara dumanı, duman odası oluşturularak inhalasyon yoluyla uygulanmıştır. Akut sigara grubundaki hayvanlar, toplam 10 adet sigara yakılarak dumana maruz bırakılmıştır. Kronik sigara dumanına maruz kalan grupta ise günde 2 defa her bir hayvan için 1 sigara yakılmış ve 14 gün boyunca bu işlem devam etmiştir. 24 saat sonra ise hayvanlardan kan örnekleri alınmıştır. Sıçanlardan alınan serumlardan GLP-1 ve DPP-4 düzeyleri Elisa yöntemiyle ölçülmüştür. Yapılan değerlendirmeler sonucunda sigara dumanı maruziyetinin GLP-1 düzeylerinin ortalamalarını yükselttiği bulunmuştur. Akut sigara dumanı maruziyeti kronik maruziyet ile karşılaştırıldığında; akut maruziyetin GLP-1 düzeyini daha fazla artırdığı bulunmuştur. Sigara dumanına akut ve kronik maruziyetinin DPP-4 düzeyi üzerine anlamlı etkisi bulunamamıştır. Sonuç olarak akut sigara dumanına maruz bırakılan sıçanlarda serum GLP-1 düzeyi daha yüksek bulunurken, DPP-4 düzeyleri üzerinde anlamlı etkisi görülmemiştir. Anahtar Sözcükler DPP-4, Elisa, GLP-1, Sigara dumanı, Wistar albino sıçan
Examination of serum ghrelin, IL-1β, IL-6 levels in migraine
Migraine, is defined as repetitive pain localized to one half of the head, throbbing, accompanied by nausea and vomiting, sensitivity to light and sound, affects more than 10 percent of people worldwide. The etiopathogenesis of migraine, which is a public health problem, has not been clarified yet. In this research, it was aimed to evaluate the effects of IL-1β and IL-6, which have a role in neurogenic inflammation, and Ghrelin levels, which have vasodilator effects and anti-inflammatory effects, on migraine disease.In the research, 44 patients diagnosed with migraine by Düzce University Application and Research Center Neurology Polyclinic and 44 people without migraine were included in the research as the control group. A patient information form was used in data collection, and blood samples were taken from the volunteers and Ghrelin, IL-1β, IL-6 measurements were made with the Elisa method. Data were evaluated using SPSS 24.0 statistical program. Descriptive statistics were evaluated by percentage, number, mean and median. The differences between the groups in terms of categorical variables were analyzed with the chi-square test. In the comparison of two independent groups in terms of numerical variables, Student's T-test was used when parametric test assumptions were met and Mann Whitney-U analysis was used for measurements where parametric test assumptions were not met. Confidence interval for p significance in statistics was accepted as p≤0.05. In the research, there was no statistically significant difference between migraine and control groups in terms of sociodemographic and medical characteristics. The median level of Ghrelin in the migraine group was 487.37±157.52 and the median level of control group was 264.48±124.08, the difference was statistically significant (p<0.001). There was no significant difference between IL-1β and IL-6 levels in migraine and control groups (p=0.673, p=0.336). There was no correlation between Ghrelin and IL1-β, IL-6 in the migraine group and control group (r<0.137, r<0.205 p=0.375 , p=0.181 in migraine, r<0.073, r<0.115, p=0.636 p=0,457 in control group, respectively). Ghrelin, is known to be released from the trigeminal ganglia together with CGRP, was high in the migraine patient group suggests that Ghrelin may have a role in the pathophysiology of migraine. Keywords: Ghrelin, IL-1β, IL-6, Migraine.
Migrende serum PROBDNF, BDNF ve plazminojen düzeylerinin incelenmesi
Migren, nüfusun yaklaşık %12'sini etkileyen, ciddi bir hastalık yükü oluşturan ve etyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamış bir baş ağrısı çeşididir. Nedenleri arasında genetik yatkınlığı ve patofizyolojik mekanizmaları içeren bazı teoriler bulunmaktadır. BDNF'de migren patofizyolojisinde CGRP ile ilişkisi sebebiyle önemli olabileceği düşünülen bir moleküldür. BDNF trigeminal ganglion nöronlarında CGRP ile ilişkilidir. BDNF ve CGRP'nin bu ilişkisinin, hastaların migrene duyarlılığını modüle etmede önemli bir rol oynayabileceğini öne sürülmüştür. Bu çalışmanın amacı migren tanısı almış hastalar ile migren tanısı almamış bireylerde serum BDNF, ProBDNF ve plazma plazminojen düzeyleri arasında bir farklılık olup olmadığını incelemektir. Düzce Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Polikliniğinde migren tanısı almış 43 hasta migrenli grubu, migren tanısı olmayan ve hastanenin diğer polikliniklerine başvurmuş 43 kişi de kontrol grubunu oluşturdu. Veri toplama aracı olarak araştırmacıların düzenlemiş olduğu Hasta Bilgi Formu kullanıldı ve çalışmaya katılan kişilerden kan örnekleri alınarak BDNF, ProBDNF ve Plazminojen seviyeleri ölçüldü. Sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler aritmetik ortalama±standart sapma ve ortanca (minimum-maksimum), kategorik yapıdaki veriler için sayı ve yüzde olarak verildi. Migren grubu ve kontrol grubunun karşılaştırmalı analizlerinde kategorik veriler kikare testi ile, ölçüm değerleri parametrik ve nonparametrik verilerde uygun testler ile analiz edildi. İstatistiklerde p anlamlılık düzeyi p≤0.05 olarak kabul edildi. Migren grubunda BDNF (112,23 ±12,49 pg/ml) ve ProBDNF (114,80±21,99 pg/ml) serum düzeyleri ortalamaları kontrol grubu BDNF ortalaması (168,04 ±59,48 pg/ml) ve ProBDNF (226,14 ±94,46 pg/ml) göre düşük bulunmuştur (p<0,001, p<0,001). Gruplar arasında plazma plazminojen düzeyi bakımından fark bulunmamıştır (p=0,577). Gruplar arasında BDNF ortalamalarının farklı olmasının, düşük dozlardaki BDNF'nin hiperaljezik etkisinden kaynaklandığı düşünülebilir. Anahtar Sözcükler: BDNF, Migren, Plazminojen, ProBDNF.
Deneysel alzheimer hastalığı modelinde voltaj bağımlı anyon kanalı-1 ve hiperfosforile tau inhibisyonunun araştırılması
Alzheimer Hastalığı (AH), idiyopatik (sebebi bilinmeyen) bir etiyolojiye sahip beynin primer bir nörodejeneratif hastalık olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, VDAC1'in pro-apoptotik aktivitesini önlemenin, AH'da hücre ölümünü inhibe etmek için ideal bir yöntem olabileceği düşünülmüştür. Çalışmada, AH modelinde gatekepeer olarakta bilinen voltaj bağımlı anyon kanalı proteininin inhibisyonunun ve davunetidin tedavisinin AH'nın primer patolojik belirteçleri üzerine ilişkisini ve hafıza - bellek eksikliklerini kurtarma yeteneklerini incelemek hedeflenmiştir. 2-3 aylık ve 230±30 gr ağırlığında 30 adet Wistar cinsi erkek sıçanlar tercih edildi. Her grupta 5 hayvan olacak şekilde rastgele KONTROL grubu, SHAM grubu, STZ grubu, STZ-DAV grubu, STZ-DIDS grubu ve STZ-DIDS-DAV grubu olmak üzere 6 gruba ayrıldı. AH modeli için intraserebroventriküler streptozotosin uygulandı. Deney süresince DIDS ve DAV ugulamaları intraperitonel yolla yapıldı. Davranış testlerinde radyal kol labirent (RKL) testi kullanıldı. Deney süresince 21 günlük uygulamadan sonra anestezi altındaki sıçanlardan kan ve beyin örnekleri alındı. Daha sonra ELIZA yöntemi ile biyokimyasal analizler yapıldı. SerumlardaTNF-α, caspase-3 ve MAPt değerleri bakımından gruplar arasında fark gözlenmezken, serum IL-10, TBARS, Aβ1-42, TSPO ve VDAC1 değerleri bakımından anlamlı fark saptandı. Gruplar arası beyin doku homejenatlarında IL-10 ve Aβ1-42 değerleri arası anlamlılık gözlenmezken, TNF-α, TBARS, caspase-3, MAPt, TSPO ve VDAC1 değerleri arasında anlamlı fark gözlemlendi. RKL testi verileri ön eğitim günleri ve eğitim günleri arasında farklılıklar saptandı. Deneysel AH modeli oluşturulan şıçanlarda, bu uygulamaların biyokimyasal ve davranış verileri üzerine hafıza - bellek eksikliklerini kurtarma yönünde etkili olabileceği daha fazla yapılacak çok yönlü çalışmalarla desteklenmelidir.
Kısa, orta, uzun zincirli yağ asitlerinin osteokalsin, leptin ve insülin düzeylerine etkilerinin araştırılması
Pankreas beta hücrelerinden salınan insülin, kemik dokuda hem aktif hem de inaktif osteokalsin ve yağ dokusunda salınan leptin ile ilgili çok sayıda çalışma mevcuttur. Fakat kombine kısa, orta ve uzun yağ asitlerinin osteokalsin, leptin ve insülinin serum/doku konsantrasyonuna etkilerine dair veriler azdır. Bütürik asit, kaprilik asit ve oleik asidin kombine kullanımının osteokalsin, leptin ve insülin salgılanması üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmada 49 adet erkek wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele kontrol grubu, bütirik asit grubu, kaprilik asit grubu, oleik asit grubu, bütirik asit+kaprilik asit grubu, bütirik asit+oleik asit grubu ve kaprilik asit+oleik asit grubu olmak üzere 7 gruba ayrıldı. 21 gün süresince oral olarak yağ asidi uygulandı. Çalışma sonunda sıçanlardan alınan serum örneklerinden osteokalsin, insülin ve leptin düzeyleri ELİSA yöntemi ile belirlendi. Sadece bütürik asit uygulanan grupta osteokalsin ve leptin seviyesi yüksek bulunurken, kombine kaprilik asit+oleik asit uygulanan grupta insülün seviyesi daha yüksek bulundu. Kaprilik asit uygulanan grubun kan glukoz seviyesi diğer gruplara göre daha yüksek olarak saptandı. Sonuç olarak, osteokalsin, leptin ve insülin arasındaki ilişki oldukça karmaşıktır. Farklı çalışmalar, osteokalsinin leptin direnci üzerinde etkili olabileceğini, farklı türdeki yağ asitlerinin özellikle kısa zincirli yağ asitlerinin tüketiminin osteokalsin salınımını artırarak insülin duyarlılığına katkıda bulunabileceğini, leptin direncinin azaltılmasına yardımcı olabileceğini ve osteokalsinin insülin direncini azaltabileceğini göstermektedir.
Migrenli hastalarda serum GLP-1 ve DPP-4 düzeyinin değerlendirilmesi
Migren, dünyada bir milyar kişiyi etkileyen ve günlük yaşamda kısıtlılığa yol açan nörovasküler bir bozukluktur. Patofizyolojisi hakkında birçok teori öne sürülse de halen kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Ataklar sırasında oluşan baş ağrısı, trigeminal sinir uçlarının aktivasyonu ile ilişkilidir. Glukagon benzeri peptid-1 (GLP-1), insülinin parçalanmasını engellediği düşünülen bir hormondur. İnce bağırsaklardaki L hücrelerinde, pankreasta alfa hücrelerinde ve beyin sapındaki nukleus traktus solitarius (NTS) gibi birçok beyin bölgesinde reseptörleri bulunmaktadır. Merkezi sinir sisteminde nöroprotektif birçok mekanizmada rol oynamaktadır. Aynı zamanda çeşitli nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde GLP-1 analogları kullanılmaktadır. Dipeptidil peptidaz-4 (DPP-4), GLP-1' i parçalayan proteaz ailesine ait bir enzimdir. İnkretinleri ve iştah baskılayıcı nöropeptidleri bileşenlerine ayırarak inaktif hale getirmektedir. Bu çalışmanın amacı, migren hastalarında GLP-1 ve DPP-4 enzim düzeylerinin migren patofizyolojisi ile ilişkili olup olmadığını göstermek ve migren tedavisinde yeni bir yaklaşım sağlayabilmektir. Çalışmamızda, migren tanısı almış 42 hasta migrenli grup olarak; migren tanısı almamış ve hastanedeki diğer polikliniklere başvurmuş 42 kişi kontrol grubuna seçilerek 2 grup oluşturulmuştur. Gönüllülerden en az 8 saat açlıktan sonra kanları alınarak serumlarında çalışma yapılmıştır. Serum GLP-1 ve DPP-4, ELİSA metodu ile ölçülüp istatistiksel analiz SPSS 22.0 programı ile yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar migren hastalarının serumlarında, kontrol grubuna göre GLP-1 ve DPP-4 düzeylerinin anlamlı derecede düşük olduğu bulunmuştur (p<0,001). Bu bilgiler ışığında GLP-1' in ve DPP-4' ün migrenli hastalarda azalmış olması, baş ağrısının oluşumunda bir faktör olarak değerlendirilebilir. Bu durum migrenli hastalarda diyabetin daha fazla görülme sıklığını açıklayabilir.
Lactobacillus rhamnosus uygulamasının sıçanlarda penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Epilepsi, her yüz insandan birinde görülebilecek kadar yüksek prevalansa sahip, henüz tam tedavisi mümkün olmayan ve yaşam kalitesini bozan nörolojik bir hastalıktır. Epilepsi tedavisi kullanılan antiepileptik ilaçların yanında mekanizmayı anlamak ve tedavide yeni ilaçlar geliştirmek için birçok yeni çalışmalar yapılmaktadır. Epilepsi oluş mekanizmaları içerisinde mikrobiyotanın da etkili olabileceği görüşü önem kazanmıştır. Epilepsi tedavisinde ana mekanizma GABAerjik sistemi güçlendirmektir. Mikrobiyotada bulunan, probiyotik bir bakteri olan Lactobacillus rhamnosus kolonda gama-aminobütrik asit (GABA) üretettiği çalışmalarda gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmamızda mikrobiyotanın doğal üyesi L. rhamnosus bakterisinin sıçanlarda deneysel epilepsi ve serbest radikal oluşumuna etkisini araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada 70 adet Wistar türü ergin sıçan kullanıldı. Deney hayvanları; sham, kontrol (penisilin) ve L. rhamnosus (LBR) olarak temel gruplara ayrıldı. LBR gruplarına ise 4 ve 10 hafta boyunca gavajla günlük 1 mL 1x1010 cfu/mL L. rhamnosus verildi. Sıçanları intraperitonal üretan enjeksiyonla anestezi altına alıp kafatasının sol korteks üstündeki kısmı kaldırdıktan sonra somatomotor alana elektrotlar yerleştirildi. Penisilin intrakortikal olarak uygulanıp sonrasında 120 dakika ECoG kaydı alındı ve veriye dönüştürülerek yazılım programı ile analizi yapıldı. Bu analizler epileptiform aktivitenin latensi, diken dalga sıklığı ve genliği açısından değerlendirildi. Ayrıca L. rhamnosus probiyotik takviyesinin GABA seviyesi ve antioksidan mekanizmalar üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacı ile deney gruplarından serum ve beyin dokusu örnekleri alınıp ELİSA testi yapıldı. ELİSA testi ile serum ve beyin dokusu örneklerindeki GABA, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) değerleri ölçüldü. LBR ve DZM'nin birlikte uygulandığı gruplarda epileptiform aktivite başlama latensinin uzadığı görülmüştür. LBR'nin toplam epileptiform aktivite diken dalga sıklığını kontrol grubuna göre azalttığı gösterilmiştir. LBR'nin epileptiform aktivite diken dalga genliğinde de benzer şekilde düşme gözlemlenmiştir. Özellikle LBR10 ve LBR-DZM-10 gruplarında bu anlamlılık daha belirgin olduğu gözlenmiştir. LBR uygulanan gruplardan alınan örneklerden CAT, SOD ve GPx seviyeleri, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında bir anlamlılık gözlenmemiştir. LBR uygulanan gruplardan alınan serum GABA düzeyi kontrol grubuyla benzer iken, beyin dokusunda LBR4 grubunun GABA düzeyi kontrol grubuna göre daha fazla olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak, epilepsinin oluşum ve tedavisinde probiyotiklerin önemli bir antiepileptik etkiye sahip olabileceği düşünülmektedir. Nörodejeneratif hastalıklar ve probiyotikler arasındaki bağıntının değerlendirilebilmesi, daha fazla klinik ve deneysel çalışmalarla mümkün olacaktır. Anahtar Kelimeler: Elektrokortikografi, Epilepsi, GABA, Lactobacillus rhamnosus, Sıçan, Oksidatif Stres
Uzun, orta ve kısa zincirli yağ asitlerinin nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin düzeyleri üzerine etkilerinin araştırılması
Nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin ile ilgili yapılmış çok sayıda çalışma mevcuttur fakat uzun, orta ve kısa zincirli yağ asitlerinin kandaki nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin serum/doku konsantrasyonuna etkilerine dair veriler azdır. Bu çalışma Bütürik asit, kaprilik asit ve oleik asidin kombine kullanımının nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin salgılanması üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmada 49 adet erkek wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele kontrol grubu, bütirik asit grubu, kaprilik asit grubu, oleik asit grubu, bütirik asit+kaprilik asit grubu, bütirik asit+oleik asit grubu ve kaprilik asit+oleik asit grubu olmak üzere 7 gruba ayrıldı. 21 gün süresince oral olarak yağ asidi uygulandı. Çalışma sonunda sıçanlardan alınan serum örneklerinden nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin düzeyleri ELİSA yöntemi ile belirlendi. Gruplar nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin seviyesi bakımından karşılaştırıldığında bütirik asit grubunun nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin seviyesi değerlerinin diğer gruplardan daha yüksek olduğu görüldü. Gruplar daha ayrıntılı incelendiğinde Kontrol grubunun deney sonrası ortalama ağırlık değerlerinin deney öncesi ortalama ağırlık değerlerinden istatistiksel olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,0002). Diğer gruplarda ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Sonuç olarak bütirik asit kullanımının serum protein düzeylerinde artışa yol açabileceği fakat kilo kaybında anlamlı bir etkisinin bulunmadığı görülmüştür.
Sıçanlarda acve hurmasının irisin düzeyine etkisi
İrisin, beyaz yağ dokusunun esmerleşmesini sağlar ve glikoz ve lipid homeostazını düzenler. İrisinin anti-inflamatuar, anti-apoptotik ve anti-oksidatif özellikleri bilim camiasının büyük ilgisini çekmektedir. Metabolik bozuklukların tedavisi için terapötik potansiyeli bulunmaktadır. Acve hurmasının da antioksidan savunma sistemleri üzerindeki olumlu sonuçları ve oksidatif stres, inflamasyon, hiperglisemi, hiperlipidemi, glikoz homeostazı, hafıza ve öğrenme bozuklukları parametrelerinde iyileşme sağladığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı acve hurması tüketiminin irisin düzeyine etkisini araştırmaktır.
Viburnum opulus ekstraktının sıçanlarda izoprenalinle oluşturulmuş miyokart enfarktüsü üzerine antioksidatif ve kardiyoprotektif etkilerinin araştırılması: Bir moleküler değerlendirme
Miyokard enfarktüsü, koroner arter hastalığının ciddi bir sonucudur. Kalp kasının oksijen ve besin maddeleriyle eksikliği durumunda ortaya çıkar. Bu süreç oksidatif stres, serbest radikaller ile reaktif oksijen türlerinin aşırı üretilmesinden ve yetersiz antioksidan savunma mekanizmalarından kaynaklanır. Bu çalışmanın amacı, izoprenalinle indüklenen miyokard enfarktüsü modelinde Viburnum opulus (VO) ekstraktının antioksidatif, anti-inflamatuar ve kardiyoprotektif etkilerini incelemektedir. Çalışmaya 42 adet wistar erkek sıçanlar dahil edildi. Bu sıçanlar; Kontrol, izoprenalin (ISO), 400 mg/kg VO (VO400), izoprenalin +100 mg/kg VO (ISO+VO100), izoprenalin+200 mg/kg VO (ISO+VO200), izoprenalin+400 mg/kg VO (ISO+VO400) olmak üzere 6 alt gruba ayrıldı. Gruplara 30 gün süresince madde uygulandı. Çalışmanın son iki gününde (29 ve 30. günlerde) subkütan injeksiyon yoluyla izoprenalin (100 mg/kg/gün) uygulaması yapıldı. Son uygulamadan 24 saat sonra sıçanlar, 1.25 gr/kg üretan ile anestezi altına alındı. Anestezi işleminden sonra 2 dakika süresince Elektrokardiyografik (EKG) kaydı alındı. EKG işleminden sonra, kardiyak punktur yöntemi ile kan alma işlemi yapıldı. SOD, CAT, GPx, MDA, Nrf2, HO-1, CK-MB, cTn-I, TNF-α ve CRP düzeyleri ELİZA yöntemi ile belirlendi. Kalpler çıkarılarak histopatolojik değerlendirme için uygun ortamda saklandı. Çalışmada Elektrokardiyografik değerlendirmede R dalga genliği ortalaması ISO grubunda, kontrol ve VO400 grubunda anlamlı, ISO+VO200 VE ISO+VO400 grublarında anlamlı olmasada, ISO+VO100 grubu hariç diğer gruplara göre daha düşük olduğu belirlendi. Kalp hızı ISO grubunda ISO+VO200 hariç yüksek olarak belirlendi. ST segment ortalaması ve ISO+VO100 grubu hariç T dalga genliği ortalaması ISO grubunda diğer gruplarla kıyaslandığında istatistiksel olarak daha yüksek olduğu belirlendi. VO uygulanan gruplardaki TNF-α, CRP, HO-1, CK-MB, cTn-I ve MDA seviyeleri ISO grubuna göre istatistiksel olarak daha düşük bulundu (p<0,05). Bunun aksine Nrf2, CAT, GPx ve SOD değerleri VO gruplarında istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). CAT ve SOD seviyeleri ISO+VO400 grubunda daha yüksek bulundu. GPx seviyesilerindeki yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi. Histopatalojik skorlamada, ISO grubunun değerleri ISO+VO100 grubu hariç, Kontrol ile diğer VO gruplarından anlamlı seviyede daha yüksek bulundu. Sonuç olarak EKG bulguları, antioksidan, pro-inflamatuvar, kardiyak biyobelirteç ve histopatolojik değerlendirmeler göz önüne alındığında VO'nun; özellikle 400 mg/kg doz uygulanan grubu olmak üzere, kardiyoprotektif, antioksidan ve anti-inflamatuvar etkiye sahip olabileceğini düşündürmektedir.
Fare beyninde dorsal rafe çekirdeği nöronlarında pindololün serotonin cevabı üzerine etkisi
Majör depresyon gibi duygudurum bozukluklarının tedavisinde antidepresan ilaçlar etkilidir. Ancak kullanılmaya başlandığı ilk birkaç gün içerisinde serotonerjik dorsal rafe çekirdeği nöronlarında somatodendritik bölgede serotonin artışına yol açarak bu nöronların inhibisyonuna neden olmaktadırlar. Antidepresan ilaçlarla birlikte kullanıldığında pindololün bu inhibisyonu ortadan kaldırabileceği geçmiş çalışmalarda raporlanmıştır. Bu çalışmada 28-34 günlük Balb/c ırkı fareler kullanılmıştır. İn vitro yama kenetleme tekniği kullanılarak canlı dorsal rafe çekirdeği dorsal altçekirdeği (DRD) nöronlarından elektrofizyolojik kayıtlar elde edilmiştir. Yapılan deneylerde DRD nöronlarında serotonin (25µM) istirahat zar potansiyelinde 14.3 ± 3.14 mV (n=9) hiperpolarizasyona (p˂0.05) ve 23,36 ± 3,79 pA (n=27) dışa doğru akıma neden olmuştur. Bu etki ayrı ayrı kinin (GIRK blokörü, 1mM), WAY-100135 (5-HT1A blokörü, 21 µM) ve pindolol (10µM) ön uygulaması ile inhibe edilmiştir. (p˂0.05). 8-OHDPAT (5-HT1A agonisti, 30µM) serotonin benzeri dışa doğru akıma yol açmıştır (p˃0.05) ve bu akım pindolol (10µM) ön uygulaması ile inhibe edilmiştir (p˂0.05). İn vivo davranış deneylerinde, kuyruk asma ve zorunlu yüzme testlerinde pindolol (15 mg/kg/gün) – venlafaksin (20 mg/kg/gün) kombinasyonu, lokomotor aktivitede değişikliğe yol açmadan kontrol grubuna göre immobilizasyon süresini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşürmüştür (p<0.05) . Venlafaksin ya da pindolol tek başına uygulandığında immobilizasyon süresini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşürmemiştir (p>0.05). Bu çalışmada pindololün antidepresan ilaçların dorsal rafe çekirdeğinde yol açtığı serotonin artışından kaynaklanan inhibisyonu burada bulunan 5-HT1A otoreseptörlerini inhibe ederek engelleyebilme potansiyeline sahip olduğu gösterilmiştir. Ayrıca pindololün venlafaksinle birlikte kullanıldığında antidepresan etki açısından venlafaksini potansiyalize edebildiği davranış deneyleriyle gösterilmiştir. Özellikle antidepresan tedaviye cevap vermeyen duygudurum bozukluklarının tedavisinde geri alım inhibitörü antidepresan ilaçlarla pindolol kombine edilerek antidepresan etkinliğin artması sağlanabilir.
Sıçanlarda izoproterenol ile indüklenen miyokard enfarktüsü modelinde Momordica charantia'nın kardiyoprotektif etkilerinin araştırılması
Miyokardiyal enfarktüs (MI), kalbin bir kısmına kan akışı engellendiğinde ortaya çıkan ve geri dönüşü olmayan kalp dokusu hasarına neden olan akut miyokard nekrozu durumudur. Kalbe kan sağlayan koroner arterlerden biri, dengesiz plak, lökosit, kolesterol ve yağ birikimi nedeniyle bir tıkanıklık geliştirir. Dünyada temel halk sağlığı problemleri arasında yer almaktadır. MI ile ilişkili biyokanıtlar arasında aşırı sitozolik kalsiyum yüklenmesi, süperoksit anyonlarda, serbest radikallerde (ROS) ve reaktif nitrojen türleri (RNS) artış yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı antiinflamatuvar ve antioksidan etkileri bilinen Momordica charantia (MC)'nin sıçanlarda ISO ile oluşturulmuş akut MI üzerindeki kardiyoprotektif etkilerini, serum kardiyak enzim seviyelerini ve miyokardiyal antioksidan enzim aktivitelerini değerlendirmektir. Çalışmaya 49 adet Wistar erkek sıçanlar dahil edildi. Bu sıçanlar; kontrol (K), Gliserin (GLCN), izoprenalin (ISO), 500 mg/kg MC (MC500), izoprenalin +100 mg/kg MC (ISO+MC100), izoprenalin +250 mg/kg MC (ISO+MC250), izoprenalin +500 mg/kg MC (ISO+MC500) olmak üzere 7 alt gruba ayrıldı. Gruplara 30 gün süresince madde uygulandı. Çalışmanın son iki gününde (29 ve 30. günlerde) subkütan injeksiyon yoluyla izoprenalin (65 mg/kg/gün) uygulaması yapıldı. Son uygulamadan 24 saat sonra sıçanlar, 1.25 gr/kg üretan ile anestezi altına alındı. Anestezi işleminden sonra 2 dakika süresince Elektrokardiyografik (EKG) kaydı alındı. EKG işleminden sonra, kardiyak punktur yöntemi ile kan alma işlemi yapıldı. Çalışmada TNF-α, IL-6, IL-10, Nrf2, HO-1, CK-MB, cTn-I ve CRP düzeyleri ELİZA yöntemi ile belirlendi. ISO+MC500 grubunda IL-6 ve CRP düzeyleri ISO grubundakilere kıyasla anlamlı derecede daha düşük; TNF-α, HO-1, CK-MB ve cTn-I seviyesi değerleri MC ile tedavi edilen gruplarda ISO grubuna kıyasla anlamlı olarak daha düşük olduğu; IL-10 düzeyi ISO+MC100 ve ISO+MC500 gruplarında ISO grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu; Nrf2 düzeyi MC ile tedavi edilen gruplarda ISO grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlemlendi. Elektrokardiyografik değerlendirmede R dalga genliği ortalaması ve kalp atım hızı MC ile tedavi edilen gruplarda ISO grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu; ST segment ve T dalga genliği ortalaması MC ile tedavi edilen gruplarda ISO grubuna göre istatistiksel olarak daha düşük olduğu belirlendi. Sonuç olarak EKG değerlendirmesi ve kardiyak biyobelirteç seviyesi değerlerine göre MC'nin kardiyoprotektif özelliği olabileceği görülmüştür. MC'nin alternatif bir tedavi seçeneği olarak sunulabilmesi için daha fazla ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Antioksidan aktivite, Kardiyoprotektif Etki, İzoprenalin, Miyokardiyal Enfarktüs, Momordica charantia,
Sıçanlarda kısa, orta, uzun zincirli yağ asitlerinin büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü 1, insülin ve hormona duyarlı lipaz düzeylerine etkilerinin araştırılması
Kombine kısa (KZYA), orta (OZYA) ve uzun (UZYA) zincirli yağ asitlerinin büyüme hormonu (GH), insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1), insülin ve hormona duyarlı lipaz (HSL) gibi hormonların serum/doku konsantrasyonu üzerindeki etkilerine dair veriler azdır. Bu çalışmanın amacı kısa, orta ve uzun zincirli yağ asitlerinin kombine kullanımının GH, IGF, İnsülin ve HSL salgılanması üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla çalışmada kısa zincirli yağ asitlerinden bütirik asit (BA), orta zincirli yağ asitlerinden kaprilik asit (KA) ve uzun zincirli yağ asitlerinden oleik asit (OA) kullanıldı. Çalışmada 56 adet erkek wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele kontrol grubu, bütirik asit grubu (BA), kaprilik asit grubu (KA), oleik asit grubu (OA), bütirik asit+kaprilik asit grubu (BA+KA), bütirik asit+oleik asit grubu (BA+OA), kaprilik asit+oleik asit grubu (KA+OA) ve bütirik asit+kaprilik asit+oleik asit grubu (BA+KA+OA) olmak üzere 8 alt gruba ayrıldı ve 21 gün süresince sıçanlara oral olarak uygulandı. Çalışma sonunda sıçanlardan alınan serum örneklerinden GH, IGF, İnsülin ve HSL düzeyleri ELİSA yöntemi ile belirlendi. BA uygulaması GH, IGF1, insülin seviyelerini düşürürken HSL seviyesi üzerinde anlamlı bir etkisi gözlemlenmedi. KA uygulaması HSL seviyesini artırırken GH, İnsülin ve IGF-1 seviyeleri üzerinde ise anlamlı bir etki saptanmadı. OA uygulaması GH, HSL seviyesini artırırken IGF-1 ve insülin üzerinde anlamlı bir etki göstermedi. KA uygulaması glikoz seviyesini artırırken BA ve OA uygulamaları glikoz seviyeleri üzerinde anlamlı bir etki göstermedi. BA, KA ve OA uygulamalarının ağırlık üzerine etkisi gözlemlenmedi. Yağ asitlerinin kombine uygulanması GH seviyesini artırırken, insülin, IGF-1 ve HSL seviyelerini azalttı. Sonuç olarak, kısa, orta ve uzun zincirli yağ asitlerinin GH, IGF-1, HSL ve insülin üzerindeki etkilerini gözleyebilmek için daha uzun süreli ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Sıçanlarda metformin ve egzersizin GLP-1 ve GIP salgılanması üzerindeki etkileri
Egzersiz veya egzersiz kapasitesi, hayati öneme sahip fizyolojik bir işlevdir. Ayrıca birçok hastalığın önlenmesinde ve tedavi edilmesinde önemli etkilere sahiptir. Egzersiz uygulamaları glikoz metabolizmasının düzenlenmesinde görev almaktadırlar. Diyabet tedavisinde yaygın olarak kullanılan metformin de glikoz homeostazında etkilidir. Glikoz homeostazında ortak etki mekanizmalarına sahip olan egzersiz ve metformin ile çeşitli kombinasyon çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmada egzersiz ve metforminin, GLP-1, GIP, insülin ve ghrelin seviyeleri üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2-3 aylık ve 230±30 gr ağırlığında 42 adet Wistar cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar rastgele bir şekilde kontrol, sadece egzersiz (EGZ), metformin 100 mg/kg (Met100), metformin 200 mg/kg (Met200), metformin 100 mg +egzersiz (Met100+EGZ) ve metformin 200 mg +egzersiz (Met200+EGZ) olmak üzere 6 alt grubu ayrılmıştır. Metformin, intraperitoneal olarak verilmiştir ve egzersiz artırmalı egzersiz protokolüne göre uygulanmıştır. Egzersize alıştırma uygulaması dâhil olmak üzere 10 haftalık bir çalışma yapılmıştır. Çalışma sonunda sıçanlardan alınan serum örneklerinden GLP-1, GIP, insülin ve ghrelin düzeyleri ELİSA yöntemi ile belirlenmiştir. Met200 grubunun kan glikoz seviyeleri, kontrol, egzersiz ve kombinasyon gruplarına göre anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. Metformin ve kombinasyon gruplarının insülin seviyesi, kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük olduğu belirlenmiştir. Egzersiz grubunun ortalama insülin seviyesi kontrol grubuna göre daha düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Egzersiz grubunun GLP-1 seviyesi tüm gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Egzersiz ve kombinasyon gruplarının GIP seviyesi kontrol ve Met100 grubundan anlamlı derecede daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Egzersiz ve Met200 grubunun ghrelin seviyesi kontrol grubundan anlamlı derecede daha yüksek oldukları görülmüştür. Çalışmamız sonucunda egzersiz ve metforminin glikoz homeostazındaki önemli etkileri ve GIP, GLP-1, insülin ve ghrelin üzerinde anlamlı sonuçlara yol açtıkları belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Egzersiz, İnsülin, GIP, GLP-1, Ghrelin, Metformin
Deneysel fibromiyalji sıçan modelinde acve hurmasının (Phoenix dactylifera L.) serotonin düzeylerine etkisi
Fibromiyalji, birçok semptomu bulunan ve toplumda sık görülen bir hastalıktır. Fibromiyaljide, kandaki serotonin seviyelerinin azaldığı bilinmektedir. Acve hurması (Phoenix dactylifera L.), içerdiği birçok aminoasit, vitamin ve mineral açısından sağlığa oldukça yararlı olan bir meyvedir ve içeriğindeki bu besinler, meyve ve çekirdek kısımlarında farklı konsantrasyonlarda bulunmaktadır. Bu hurmanın içerisindeki B6 vitamini ve triptofan, serotonin üretimini etkilemektedir. Fibromiyalji üzerine acve hurmasının etkileriyle ilgili literatürde yeterli çalışma bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu çalışmanın amacı, acve hurmasının serotonin düzeyi üzerinden fibromiyalji üzerine bir etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmamızda 2-3 aylık ve 230 ± 30 gr ağırlığında 35 adet Wistar cinsi dişi sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar rastgele kontrol (K), fibromiyalji (FM), fibromiyalji + acve çekirdeği tozu (FM + ÇT), fibromiyalji + acve meyvesi (FM + M) ve fibromiyalji + acve çekirdek tozu ile meyvesi karışımı (FM + MIX) olmak üzere 5 alt gruba ayrılmıştır. Fibromiyalji oluşturma süreci dahil olmak üzere 9 günlük bir uygulama yapılmıştır. Sıçanlara günde 1 kez, 3 gün boyunca subkutan yoldan 1 ml/kg (216 mg/kg) dozda reserpin uygulanarak fibromiyalji indüklenmiştir. Son reserpin enjeksiyonundan 24 saat sonra, hot plate cihazında Kontrol ve FM gruplarındaki sıçanların pati çekme süreleri ölçülmüş ve pati çekme sürelerindeki azalma fibromiyalji olarak kabul edilmiştir. Sıçanlarda 3 gün içerisinde fibromiyalji indüklenmiş ve dördüncü günden dokuzuncu güne kadar sıçanlara 0,5 gr/kg acve hurması, gavaj yoluyla verilmiştir. Çalışma sonunda sıçanlardan alınan serum örneklerinden serotonin düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiş ve istatistiksel analiz için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile Holm-Šídák's çoklu karşılaştırma testi kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlar, FM grubunun serotonin seviyesi değerlerinin Kontrol, FM+M, FM+ÇT ve FM+MIX gruplarına göre istatistiksel olarak daha düşük olduğunu göstermiştir (p<0,05). Bu değerler baz alındığında, acve hurmasının kandaki serotonin seviyelerinin artmasını sağlayarak fibromiyaljiyi iyileştirdiği sonucuna varılmıştır. Bu durum acve hurmasının fibromiyalji tedavisinde kullanılabilecek doğal bir besin maddesi olabileceğini göstermektedir.
Migren ve gerilim tipi baş ağrılı hastaların yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Migren ve GTB en sık görülen birincil baş ağrılarıdır. Bu çalışmada migrenli ve gerilim tipli baş ağrılı hastaların yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmamızda IHS 2004 kriterlerine göre tanı alan GTB' li ve migrenli hastalar değerlendirildi. Çalışmamıza dahil olan 184 kişinin 99' u GTB, 55' i migren tanısı almış ve 30' u da kontrol grubuydu. Çalışmamıza alınan GTB' li hastalara, migrenli hastalara ve kontrol grubuna hazırlanan sosyodemografik sorular, Whoqol Bref TR, SMMT ve edingburg lateralizasyon anketleri uygulandı. Sonuçların istatistik karşılaştırmalarında ki- kare, Independent Sample T- testi, Manny Whitney U testi ve gruplar arasındaki farkın karşılaştırılmasında tek yönlü (One Way ANOVA) kulanıldı. Grupların birbirleriyle olan anlamlılıklarında Tukey HSD testi kullanıldı. P değerinin <0.05 olması anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamızda bayanların yaşam kalitesi puan ortalamalarını erkeklerden daha düşük saptadık (p<0,05). Çalışmaya alınan migrenli hasta grubunun yaşam kalitesini anlamlı olarak daha düşük saptadık (p<0.05). Gerilim tipli baş ağrılı grubunda yaşam kalitesi puan ortalaması kontrol grubuna göre daha düşüktü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Bu çalışma sonucunda migrenin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği ve yaşam kalitesini düşürücü etkisinin olduğu sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Migren, Gerilim Tipi Baş Ağrısı, Yaşam Kalitesi
İdiopatik epilepsi üzerine toksoplazma gondii enfeksiyonunun etkisi; mikro RNA'ların rolü
Epilepsi, merkezi sinir sisteminin en yaygın hastalıklarından biridir. Epilepsinin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, etiyolojisinde inflamasyonun önemli bir rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu inflamatuvar sürecin ise bazı enfeksiyonlar, özellikle hücre içi parazitler ile ilişkili olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada, idiopatik epilepsi hastalarında Toxoplasma gondii enfeksiyonu, inflamasyon ve ilişkili mikroRNA'ların (miRNA-146a, miRNA-155, miRNA-26, miRNA-106b) incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya toplam 40 katılımcı dahil edilmiş ve dört gruba eşit olarak dağıtılmıştır: Grup 1 (Epilepsi− / T. gondii−), Grup 2 (Epilepsi+ / T. gondii−), Grup 3 (Epilepsi− / T. gondii+), Grup 4 (Epilepsi+ / T. gondii+). Serum HMGB1, NF-κB, TLR4, TNF-α, TRAF6, RAGE ve IL-1β düzeyleri ELISA yöntemi ile; HMGB1, IL-1β, IL-10, IRAK1, IRAK2, TLR4, TNF-α, RAGE gen ekspresyon seviyeleri ile miRNA-146a, miRNA-155, miRNA-26 ve miRNA-106b ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemiyle belirlenmiştir. HMGB1 düzeyleri Grup 4'te Grup 1 ve 2'ye; Grup 3'te ise Grup 1 ve 2'ye kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). NF-κB düzeyi en yüksek Grup 4'te (p<0,05), TLR4 düzeyi ise en yüksek Grup 3'te tespit edilmiştir (p<0,05). TNF-α ve TRAF6 seviyeleri en yüksek Grup 4'te, ardından Grup 3, Grup 2 ve Grup 1'de gözlenmiştir (p<0,05). RAGE düzeyi Grup 3 ve 4'te, Grup 1 ve 2'ye göre anlamlı olarak yüksektir (p<0,05). Gen ekspresyon analizinde, IL-10 en yüksek Grup 2'de (p<0,05), IL-1β en yüksek Grup 3'te (p<0,05) ve TLR4 en yüksek Grup 2'de tespit edilmiştir (p<0,05). IRAK1 ve IRAK2 ekspresyonu en yüksek Grup 4'te, Grup 3 ise Grup 1 ve 2'ye göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). RAGE mRNA ekspresyonu gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,05). MikroRNA analizinde, miRNA-146a enfeksiyon gruplarında yüksek bulunmuş ve enfeksiyon kaynaklı inflamasyonun düzenlenmesinde rol oynayabileceği değerlendirilmiştir. miRNA-155 ve miRNA-106b düzeyleri en yüksek Grup 3'te tespit edilmiş (p<0,05) ve T. gondii enfeksiyonuna bağlı immün yanıtın güçlü bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. miRNA-26 düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,05). Sonuç olarak, T. gondii enfeksiyonunun özellikle epilepsi ile birlikte görüldüğünde nöroenflamatuar süreçleri güçlendirdiği, ayrıca enfeksiyona bağlı immün aktivasyonun belirli mikroRNA'lar aracılığıyla düzenlendiği gösterilmiştir. Bu bulgular, yeni terapötik hedeflerin belirlenmesinde önemli bir moleküler temel oluşturmaktadır.
Elektroensefalogramdaki yavaş potansiyel kaymalarının bilişsel potansiyeller üzerine etkileri
ÖZET Bu çalışmada, elektroansefalogramdaki (EEG) negatif ve pozitif yavaş potansiyel kaymaları sırasında elde edilen bilişsel potansiyellerin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya yaşlan 28 ile 35 arasında değişen 10 sağlıklı gönüllü (5 erkek ve 5 kadın) katıldı. Elektrik ve sesten izole, hafifçe aydınlatılmış bir odada; işitsel oddball paradigması kullanılarak uluslararası 10/20 sistemine göre Fz, Cz, Pz, P3 ve P4 bölgelerine yerleştirilen elektrotlar aracılığı ile olaya ilişkin potansiyeller (OİP) kaydedildi. Kullanılan oddball paradigmasında hedef uyaranların oranı %20 idi ve düzenli olarak her dört standart uyarandan sonra gelmekteydi. Uyaranlar arası süre (ISI) 2000 ms idi. Negatif ve pozitife kayma yapan EEG dilimlerindeki ortalama yanıtlarda N100, P200 ve P300 bileşenlerine ait latans ve genlik değerleri ölçüldü. Yavaş potansiyel kaymalarının bilişsel fonksiyonlara olan etkisini araştırmak üzere, elde edilen veriler yavaş potansiyel kayması (negatif / pozitif) ve kanal (Fz / Cz / Pz / P3 / P4) olmak üzere iki faktör ve bunların etkileşimini içeren yinelenmiş ölçümler için ANOVA testi ile değerlendirildi. Negatif yavaş potansiyel kaymalarında P300 genliğinin daha büyük olduğu tespit edildi (p<0.05). Bunun yanısıra, yavaş potansiyel kaymaları P200 ve P300 genliklerinin topografisi üzerine anlamlı etki gösteriyordu (yavaş potansiyel kayması X kanal, p<0.05). N100 genlik ve latansı ise yavaş potansiyel kaymaları ile değişiklik göstermezken, sadece kanal faktöründen etkileniyordu (p<0.05). Elde edilen bulgular, yavaş potansiyel kaymalarının P300 tipi bilişsel OİP yanıtlarının genliklerini anlamlı oranda etkileyerek uyanıklık düzeyini (arousal state) belirlediğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Bilişsel potansiyeller, Yavaş potansiyel kaymaları, DC potansiyeller, Olaya ilişkin potansiyeller, Oddball paradigması.
Mesane kanserlerinde TRPM2 gen ekpresyonu
Mesane kanserinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki sıklığı, diğer bölgelerden daha yüksektir. Mesane kanserleri üzerine yapılan genomik görüntüleme çalışmalarında kromozom 21q bölgesinde ciddi kromozomal kayıplar gözlenmiştir. Bu lokusta yer alan genlerden bir tanesinin TRPM2 geni olduğu görülmüştür. Bu çalışmalardan yola çıkarak, mesane kanseri ile TRPM2 gen ifadeleri arasındaki ilişki çalışıldı. Bu çalışma; Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Üroloji Anabilim Dalı'nda, mesane kanseri tanısı konmuş 28 hastadan, cerrahi olarak alınmış normal ve tümörlü dokular üzerine yapıldı. TRPM2 geninin mRNA ekspresyonu için RT-PCR tekniği kullanıldı. Çalışma sonucunda TRPM2 geninin mesane kanseri vakalarındaki ekspresyonunun çok az olduğu görüldü. 28 hastadan 22'sinde ekspresyon izlenmedi. 6 hastada az da olsa ekspresyon izlendi. Bu 6 hastadan 3'ünde düşük ekspresyon, 1'inde normal ekspresyon, 2'sinde ise yüksek ekspresyon görüldü. TRPM2 gen ifade seviyesinin düşüklüğü, mesane kanseri dokularında hücre döngüsü ve çoğalma kontrolünün bozulmasıyla ve neticesinde apoptozisin çalışmaması ile kanser gelişimin ilişkili olabileceğini düşündürdü. TRPM2 ve diğer TRPM ailesi üyelerinin hücre içi dağılımları ve mesane kanserli dokulardaki işlevlerinin ortaya çıkarılması, TRPM2'nin mesane kanseri gelişimindeki rolünün daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Miyokardiyal infarktüs ile rock2 gen polimorfizmi arasındaki ilişkinin araştırılması
Miyokard infarktüsü (Mİ), ciddi morbidite ve mortalite ile seyreden, temelinde başlıca ateroskleroz bulunan yaygın bir hastalıktır. Rho-kinaz aktivasyonu, stres lif oluşumu, fokal adezyonlar, düz kas kasılması, hücre büyümesi, adezyonu, migrasyonu, motilitesi, gen ekspresyonu ve apoptoz, kardiyovasküler sistemin fizyolojik ve patofizyolojik regulasyonunda yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türk popülâsyonunda ROCK-2 geninin Thr431Asn (ekzon 10), Lys1083Met (ekzon 26) ve Asp601Val (ekzon 16) polimorfizmleri için genotip dağılımlarını ve allel frekansını araştırmak ve bu polimorfizmler ile Mİ arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu çalışma, Mİ'de ROCK-2 gen polimorfizmlerinin rolünü araştıran ilk çalışmadır. 100 Mİ hastası ve 100 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hastaların sosyodemografik özellikleri sorgulandı. DNA izolasyonu için 100 hasta ve 100 sağlıklı bireyden kan örnekleri toplandı. RFLP yöntemi ile ekzon 16 ve 26 bölgeleri, Real Time PCR yöntemi ile ekzon 10 bölgesi için SNP tespitleri yapıldı. ROCK2 geni ekzon 10 bölgesi Thr431Asn polimorfizmi için Thr-Thr, Thr-Asn ve Asn-Asn genotip frekansları ile Thr ve Asn allel frekansları; ekzon 16 bölgesi Asp601Val polimorfizmi için Asp-Asp, Asp-Val ve Val-Val genotip frekansları ile Asp ve Val allel frekansları; ekzon 26 bölgesi Lys1083Met polimorfizmi için Lys-Lys, Lys-Met ve Met-Met genotip frekansları ile Met ve Lys allel frekansları incelendi. Thr431Asn, Asp601Val ve Lys1083Met polimorfizmleri açısından ne genotip dağılımlarında ne de allel frekanslarında kontrol ve hasta grupları arasında önemli bir farklılık yoktu. Sonuç olarak, bu veriler, Türk toplumunda Mİ ile ROCK2 geni Thr431Asn, Asp601Val ve Lys1083Met polimorfizmleri arasında bir ilişki olmadığını göstermektedir.Anahtar sözcükler: Ateroskleroz, Miyokard İnfarktüs, ROCK2, Rho-kinaz, Polimorfizm
Kablosuz internet sistemlerinin kanser hücre hatlarına olan etkisinin araştırılması
Bilgisayarları birbirine bağlayan internet, dünyanın en büyük bilgi, bilgisayar ve teknoloji ağı olarak tanımlanabilir. Modern insan her yerde, evde, işte hatta hastanede internet bağlantısına ihtiyaç duyuyor. Kablosuz internet sistemleri(WLAN veya WIFI) internet bağlantısını sağlamanın en kolay yoludur. WLAN aygıtları PC'leri, yazıcıları ve kameraları birbirine bağlarken elektromanyetik alan (EMA) oluştururlar. Sadece WLAN sistemleri değil radyo ve televizyon vericileri, radarlar, mikrodalga fırınlar, bazı medikal cihazlar, cep telefonları gibi cihazlarda EMA oluşturur. EMA'ların canlı organizmalar üzerinde zararlı etkileri olabileceğine dair bazı hipotezler vardır.Bu tezin amacı; WLAN sistemlerinin yaydığı 2.4 Ghz frekanslı EMA'nın kanserli hücre hatları üzerine apoptotik etkileri hakkında bilgi sağlamaktır.Bu çalışmada, kolon kanseri (HCT 116), prostat kanseri (LNCaP) ve meme kanseri (MCF-7) hücre hatlarına günde 3, 6, 12 saat olmak üzere iki gün kablosuz modemlerin yaydığı 2.4 Ghz frekanslı EMA'ya maruz bırakıldı. Maruziyet sonrasında hücrelere 3-(4,5-dimethylthiazol-2-yl)-2,5-diphenyltetrazolium bromide (MTT) assay uygulanarak hücre canlılıkları, apoptozis incelendi.Deney sonuçlarımız WLAN sistemlerinin yaydığı 2.4 Ghz frekanslı EMA'nın rastgele apoptotik etkileri olduğunu gösterdi. EMA kolon kanseri (HCT 116) hücre hattında hücre bölünmesini artıran, meme kanseri (MCF-7) ve prostat kanseri (LNCaP) hattında apoptozisi artıran veya hücre bölünmesini yavaşlatan bir etki göstermektedir.
Deneysel karaciğer sirozu oluşturulan sıçanlarda karakrolün etkisi
Bu çalışmada sıçanlarda dimetilnitrozamin (DMN) ile oluşturulan karaciğer fibrozisinde karvakrolün antifibrotik etkisinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Çalışmada 70 adet Wistar cinsi erkek sıçan kullanıldı. Yedi eşit gruba ayrıldı: GrupI kontrol grubu (serum fizyolojik), GrupII (karvakrol 40mg/kg), GrupIII model grubu (DMN,10mg/kg/%1' lik), GrupIV (önce karvakrol,40mg/kg sonra DMN,10mg/kg/%1'lik), GrupV (önce DMN, 10mg/kg/%1'lik sonra karvakrol,40mg/kg), GrupVI (önce DMN,10mg/kg/%1'lik sonra karvakrol,10mg/kg), GrupVII (eş zamanlı karvakrol,40mg/kg, DMN,10mg/kg/%1'lik). Deneyler sonunda kan örnekleri alındı. Karaciğerler çıkarıldı. Gruplardaki ortalamalar arasındaki farkın karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi (oneway ANOVA), grupların birbiriyle olan anlamlılıklarında ise Tukey testi kullanıldı. P<0.01 anlamlı kabul edildi. DMN uygulaması ile ALT, AST, GGT, T. BİL, d. BİL' deki artış önemli bir şekilde karvakrol ile bastırıldı. Karvakrol, DMN uygulanan sıçanlarda plazma bilirübin miktarındaki artışı engelledi. Siroz öncesi karvakrol kullanımı, DMN uygulaması ile oluşan serum parametrelerindeki anormalileri normale dönüştürmede etkili olmadı. DMN ile görülen vücut ağırlıklarındaki azalmayı karvakrol anlamlı şekilde önledi. Modifiye knodell yöntemiyle 6 üzerinden yapılan skorlamada grupI, grupII ve grupV arasında fibrozis açısından fark bulunamadı. Eş zamanlı grup ise model grubundan farklı değildi. Karvakrolün anormal kan biyokimyası (ALT, AST, GGT, T. BİL, d. BİL, ALB) üzerinde düzenleyici etkisinin olduğu ve en önemlisi erken evre fibrozisi gerilettiği görüldü. Karvakrolün erken evre sirozda tedavi edici ve koruyucu etkisinin olduğu sonucuna varıldı.
Diyete Antep fıstığı eklenmesinin lipit parametreleri oksidan-antioksidan sistem ve endotel fonksiyonları üzerine etkisi
Antepfıstığının lipit profili üzerine olumlu etkileri hakkında kanıtların olmasınarağmen, geçmiş çalışmalar daha çok fındığın üzerine yoğunlaşmıştır. Bu çalışma; kontrollükoşullarda yaşayan genç, sağlıklı erkeklerde; Antepfıstığının lipid parametreleri, endotelyalfonksiyon ve oksidasyon üzerine etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Genç, sağlıklınormolipidemik 32 erkeğe 8 hafta boyunca Akdeniz diyeti verilmiştir. 4 hafta sonra; katılankişilere Akdeniz diyeti verilmeye devam edilirken; günlük kalori alımının yaklaşık %20`siniiçeren antepfıstığı verilmiştir. Kan örnekleri ve brakiyal endotelyal fonksiyon ölçümleri herdiyetten sonra yapılmıştır. Akdeniz diyetine kıyasla antepfıstığı diyeti glikoz'u düşürdü.(p<0.001- 8.8 ± %8.5 ), Düşük Dansiteli Lipoproteini düşürdü (p<0.001, -21.2± %9.9) vetrigliseriti önemli düzeyde düşürüp (p=0.008-13.8± %33.8) ve Yüksek DansiteliLipoproteinde önemli anlamlılığa rastlanılmamıştır (p=0.069,-3.1±%11.7). TotalKolesterol/Yüksek Dansiteli Lipoprotein ve Düşük Dansiteli Lipoprotein/ Yüksek DansiteliLipoprotein oranı önemli düzeyde düşmüştür (p<0.001 her ikisi için). Antepfıstığı diyetiendotelyuma bağlı vazodilatasyonu önemli düzeyde arttırmıştır (p=0.002, %30 relatif artış).Antepfıstığı diyeti serum interlökin- 6, toplam oksidan kapasite, lipoperoksit vemalondialehid önemli düzeyde düşürüp, süperoksit dismutaz arttırmıştır (p<0.001). C- reaktifprotein ve Tümör Nekrotizan Faktör-? düzeyini etkilememiştir. Bu çalışma ile sağlıklı gençerkeklerde diyete antepfıstığı eklemenin lipid parametreleri üzerine faydalı etkileri, endotelyalfonksiyon ve oksidatif durumlarında gelişmeler görülmüştür.Anahtar Kelimeler: Diyet, Antepfıstığı, Endotel, Lipit, Oksidasyon
Akciğer iskemi-reperfüzyon sonrası, Bmp-2, Bcl-Xl, Smad1, Caspase-3, TGF, b-FGF ve PDGFR gen ifadelerinin değerlendirilmesi
İskemi, arteryel ya da venöz kan akımı azalmasına bağlı olarak, organ ve dokunun yetersiz perfüzyonu sonucu bu doku veya organların oksijenden yoksun kalması şeklinde tanımlanmaktadır. İskemik dokunun reperfüzyonu, dokuda paradoksal olarak iskemi ile oluşan hasara göre, çok daha ciddi bir hasara yol açar. İskemi ve sonrasında hem hücrenin rejenerasyonu, hem de toksik metabolitlerin temizlenmesi için gereken yeniden kan akımı sonucu oluşan hücre ölümünde birçok mekanizma rol oynamaktadır. İskemi/Reperfüzyon ile indüklenen akciğer hasarı akciğer tranplantasyonunda sık karşılaşılan bir durumdur. Apoptozis (programlanmış hücre ölümü), hücre intiharı olarak da bilinen fizyolojik bir olaydır. Embriyolojik gelişim ve erişkin dokunun yaşamının sürdürülmesinde anahtar rol oynar.Çalışmamızda, akciğerde oluşturulan iskemi/reperfüzyon (İ/R) modeli sonrası, akciğer dokularındaki moleküler değişiklikler için SMAD-1, Bmp-2, Bcl-XL, b-FGF, Caspase-3, TGF, PDGFR genlerinin gen seviyelerine bakıldı. Bunun için, toplam 40 Wistar albino sıçan eşit olarak 4 gruba ayrıldı. Grup I= Kontrol grubu, Grup II = 60 dakika iskemi + 0 saat reperfüzyon, Grup III= 60 dakika iskemi + 2 saat reperfüzyon, Grup IV= 60 dakika iskemi + 4 saat reperfüzyon grupları olarak belirlendi. RNA izolasyonu, cDNA sentezi ve RT-PCR (Revers Transkriptaz-PCR) yapıldı. Ayrıca akciğer dokuları histopatolojik olarak incelendi.Yapılan gen seviyesi sonuçlarına göre gruplarda Caspase-3 (p<0,0001), Bcl-XL (p=0,0011) ve TGF (p<0.0001) genlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görüldü (p<=0,05). b-FGF (p<0.0001) geninde istatistiksel olarak anlamlı artış görüldü (p<=0,05). Bmp-2 ve PDGFR genlerinde istatistiksel olarak anlamlılık görülmedi. SMAD1 geninde ise mRNA ekspresyonu görülmemiştir.
İzoproterenol ile oluşturulmuş miyokard enfarktüsü modelinde Viburnum opulus uygulaması yapılan sıçanlarda neprilisin ve natriüretik peptit düzeyinin araştırılması
Miyokardiyal enfarktüs (MI), kısaltılmış adıyla MI, kalbi besleyen damarlarda meydana gelen ve geri dönüşü olmayan, aynı zamanda kalp dokusu hasarına da neden olan akut miyokard nekrozu durumudur. Kalbe kan sağlayan koroner arterler; dengesiz plak oluşumu, trombosit, kolesterol ve yağ birikimi nedeniyle bir tıkanıklık geliştirir. Bundan dolayı MI dünyada en temel sağlık problemlerinin başında gelmektedir. MI ile ilişkili biyokanıtlar arasında aşırı sitozolik kalsiyum yüklenmesi, süperoksit anyonlarda ve serbest radikallerde artış (ROS), reaktif nitrojen türleri (RNS) artış yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı antiinflamatuar ve antioksidan etkileri bilinen Viburnum opulus'un sıçanlarda ISO ile oluşturulmuş akut MI üzerindeki kardiyoprotektif etkilerini, serum Neprilisin, Atriyal Natriüretik Peptid (ANP), BNP, CK-MB, cTn-I, Adrenomedullin, Bradikinin, TAS, TOS ve OSI seviyelerini belirlemektir. Çalışmaya 42 adet Wistar erkek sıçan dahil edildi. Bu sıçanlar; kontrol (K), izoprenalin (ISO), 400 mg/kg VO (VO400), izoprenalin +100 mg/kg VO (ISO+VO100), izoprenalin +200 mg/kg VO (ISO+VO200), izoprenalin +400 mg/kg VO (ISO+VO400) olmak üzere 6 alt gruba ayrıldı. Gruplara 30 gün süresince madde uygulandı. Çalışmanın son iki gününde (29 ve 30. günlerde) subkütan injeksiyon yoluyla izoprenalin (65 mg/kg/gün) uygulaması yapıldı. Son uygulamadan 24 saat sonra sıçanlar, 1.25 gr/kg üretan ile anestezi altına alındı. Deney sonunda EKG ölçümleri alınmış, kardiyak doku ve kan örnekleri toplanarak cTn-I, CK-MB, ANP, BNP, ADM, NEP, BK, TAS, TOS ve OSI düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. ISO uygulanan grupta miyokardiyal hasar belirteçlerinin (cTn-I, CK-MB) ve oksidatif stres parametrelerinin (TOS, OSI) anlamlı şekilde arttığı, antioksidan savunma göstergesi olan TAS seviyesinin ise azaldığı belirlenmiştir. VO tedavisi uygulanan gruplarda, özellikle VO200 ve VO400 dozlarında, bu parametrelerde ISO grubuna kıyasla anlamlı iyileşmeler gözlemlenmiştir. Ayrıca bradikinin ve adrenomedullin düzeylerinde VO'nun düzenleyici etkisi dikkate değer bulunmuştur. Elde edilen bulgular, VO meyvesinin fenolik bileşikler ve flavonoidler açısından zengin yapısının ISO ile indüklenen kardiyak hasarı azalttığını ve kalp dokusunun korunmasına katkı sağladığını ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda VO'nun kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi ve destekleyici tedavisinde potansiyel bir doğal ajan olarak değerlendirilebileceği düşünülmektedir
Diyabetik nefropati modeli oluşturulmuş sıçanlarda Bongardia Chrysogonum'un etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, streptozotosin (STZ) ile indüklenerek oluşturulan diyabetik sıçan modelinde, diyabetik nefropati oluşturularak böbrekler üzerinde Bongardia chrysogonum'un etkisi incelendi. Çalışmada Wistar Albino cinsi 40 adet erişkin erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar; kontrol grubu (K) , B. chrysogonum verilen grup (B), diyabet oluşturulmuş grup (D) ve diyabet oluşturulduktan sonra tedavi amaçlı B. chrysogonum verilmiş grup (DB) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. D ve DB gruplara intravenöz olarak 45 mg/kg STZ verildi. Bir gün sonra sıçanların idrarına bakıldı, sarı striplerin yeşile dönüşmesiyle ve glikometre ile de kan şeker düzeylerine bakılan sıçanlardan 300 mg/dl üzeri değerler diyabet kabul edildi. B ve DB gruplarına 5 hafta boyunca her gün 3 gram tartılarak hazırlanan B. chrysogonum infüzyonu gavaj ile verildi. Her hafta ağırlıkları ölçüldü. Glikometre ile kan şeker düzeyleri ölçülerek kaydedildi. 5 haftanın sonunda DB grubunun D grubuna göre kan şeker düzeyinin önemli ölçüde düştüğü gözlendi. Daha sonra sıçanlar ketamin (90mg/kg)+ksilazin (3mg/kg) anestezi verilerek böbrekleri alındı. Histopatolojik inceleme sonucunda D grubunun böbreklerinde glomerül bazal membran kalınlaşması, mezengiyal hücre artışı gözlemlendi. DB grubu sıçanların böbrekleri ile K grubunun böbreklerinde benzer histopatolojik bulgular olduğu görüldü, Periyodik asit Schiff (PAS) ve retiküler boyama ile bu sonuçlar desteklendi. Bu çalışma sonucunda, B. chrysogonum'un diyabet sonrası kan şeker düzeyini düşürdüğü ve oluşan böbrek hasarlarını azalttığı gözlemlendi. B. chrysogonum, diyabetik sıçanlarda kan şekerini düzenlemesi ve yaygın olarak ortaya çıkan sekonder hasarlanmalara etkisinin hangi mekanizma üzerinde olduğu detaylı olarak araştırılmalıdır.
Sıçanlarda renal iskemi sonrası biyokimyasal parametreler ve demir metabolizmasından sorumlu hepsidin ve hepsidin bağımlı genlerin (BMP6, GDF-15, HJV) incelenmesi
Amaç: Demir homeostazisinin düzenlemesinde merkezi bir rol üstlenen peptid yapıdaküçük bir hormon olan hepsidinin vücut savunmasında, inflamasyonda aracı olarakgörev aldığı bulunmuştur. Hepsidinin demir homeostazisi ile anemi ve anemiye sebepolan hastalıklarla olan ilişkisini belirlemek amacıyla myokardial ve karaciğeriskemi/reperfüzyon (İ/R) modelleri üzerinde çalışmalar yapılmıştır, ancak renal i/Rmodeli üzerinde bir çalışma yapılmamıştır. Çalışmamızda renal İ/R yapılarak serumbiyokimyasal belirteçlerin [tam kan sayımı, eritropoetin seviyesi, retikülosit sayımı,demir (Fe), transferrin (Tfr), solubl transferrin reseptörü (sTfR), hepsidin ve IL-6]ölçümü değerlendirilecektir. Günümüzde artış gösteren anemi, renal hastalıklar ve diğerinflamasyonla ilişkili hastalıkların tanı ve tedavisine ışık tutması amacı ile yukarıda ismigeçen parametrelerle birlikte hepsidin bağımlı genlerin (GDF-15, BMP-6, HJV/HFE2)ekspresyonları Revers Transkriptaz PCR (RT-PCR) tekniği kullanılarak gösterilmiştir.Ayrıca dokular histopatolojik olarak değerlendirilmiştir.Gereç ve Yöntem: Çalışma için toplam 20 adet Wistar Albino sıçan eşit olarak 2 grubaayrıldı. Grup I=kontrol grubu (n: 10), Grup II= İ/R grubu (60 dakika iskemi+48 saatreperfüzyon) (n: 10). 1. grup kontrol grubu olarak planlandı. 2. grupta deneysel olaraksol böbrekte İ/R oluşturulması planlandı. mRNA çalışmasında İ/R yapılacak olanböbreğin cevaplarının gerçek olabilmesi ve genetik farklılıkların göz ardı edilebilmesiiçin İ/R grubundaki sıçanların referans böbreği olarak iskemi yapılmayan sağ böbreğikullanıldı. Daha sonra 2. gruptaki tüm sıçanların böbreğinden sol renal arterin (İ/Roluşturulan kısım) İ/R alanının çıkarılması planlandı. Aynı şekilde gruplardaki her birsıçanın sağ renal arter kısmından da normal dokunun alınması planlandı.Bulgular-Sonuç: Böbrek fonksiyon bozukluğu ve İ/R sonucu biyokimyasalparametlerde yapılan çalışmaların sonuçlarına göre Hgb (p=0.593), RBC (p=0.842),demir (Fe) (p=0.364), Ret % (p=0.402), Tfr (p=0.849), sTfR (p=0.895), Epo (p=0.283),IL-6 (p=0.111) ve hepsidin (p=0.149) değerlerinde yapılan istatistikî analize göreanlamlılık görülmemiştir. Trombosit (p=0.043) değerinde istatistiki olarak anlamlılıkgörülmüştür (p<0,05). Yapılan gen seviyesi sonuçlarına göre İ/R grubunda GDF-15(p=0,126), BMP-6 (p=0,420) ve Hjv/Hfe2 (p=0,673) genlerinin ekspresyonlarındaistatistiksel olarak anlamlılık görülmedi. Histopatolojik sonuçlarımızda, hematoksileneosin (HE) ile yapılan genel doku değerlendirilmesinde ise kontrol grubu (Grup I) ileİ/R grubunun (Grup II) iskemik ve non-iskemik böbrek skorlaması karşılaştırıldığındaİ/R grubundaki böbrek dokusunda hipoksik ? iskemik belirtiler anlamlı bulundu. Ayrıcaİ/R grubunda iskemi yapılan böbrek ile iskemi yapılmayan böbrek dokusu arasında dahipoksik ? iskemik belirtiler anlamlı bulundu.
Sıçanlarda penisilin ile oluşturulan epilepsiye eritropoetinin etkisi
Çalışmamızda, sitokin bir hormon olan eritropoetinin (Epo) 2000-4000-6000 I.U./kg intraperitoneal (i.p.) dozlarının penisilinle oluşturulan deneysel epilepsi üzerine etkilerini elektrokortikografi (ECoG) kaydıyla incelemeyi amaçladık.Deneylerde 200-250 g ağırlığında, 39 adet Wistar-Albino cinsi, erkek erişkin sıçan kullanıldı. Deney grupları penisilin uygulanan kontrol (n=10) grubu, penisilin + 2000 I.U./kg Epo (n=10), penisilin + 4000 I.U./kg Epo (n=9), penisilin + 6000 I.U./kg Epo (n=10) grupları olarak planlandı. Üretan anestezisi altında ECoG kaydına başlandı. Kayıtlar devam ederken tüm hayvanlara 500 I.U./2.5 ? l intrakortikal penisilin uygulanarak epileptiform aktivitenin oluşturulması sağlandı. Diken ve diken dalgaların kararlı hale gelmesinden sonra gruplara belirtilen dozlarda Epo enjeksiyonu i.p. olarak yapıldı. Kayıtlara 120 dakika daha devam edildi. Alınan kayıtların analizinde Epo öncesi 10 dakikalık ve Epo sonrası 10'ar dakikalık zaman periyotlarındaki diken dalgaların sayı/dk. ve genlik değerleri hesaplandı. Grupların Epo sonrası periyotlardaki değerlerinin başlangıç değerlerine göre değişimi istatistiksel olarak analiz edildi. Karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi kullanıldı ve anlamlı farklılıklar Tukey post hoc testi ile belirlendi.Elde edilen sonuçlara göre epileptiform aktivitenin diken dalga sayı/dk ve genliğinde 2000 I.U./kg Epo'nun anlamlı değişikliğe neden olmadığı saptandı. Buna karşılık 4000 ve 6000 I.U./kg Epo'nun dakikadaki ortalama diken dalga sayısını kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı bulundu (p < 0,05). Sırasıyla 4000 ve 6000 I.U./kg Epo gruplarında Epo'nun bu azaltıcı etkileri 11-60. dakikalar arası periyotlarda ve 21-60. dakikalar arası periyotlarda gözlendi. Her iki grupta da diken dalga genliğinde anlamlı bir değişiklik saptanmadı.Eritropoetinin sıçanlarda penisilin ile oluşturulan epileptiform aktiviteyi azaltıcı etkisi gelecekte bu maddenin antiepileptik özelliklerinden faydalanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Eritropoetin, epilepsi, ECoG, sıçan, penisilin.
Deneysel hemorajik sistit modelinde ankaferdin etkileri
Amaç: Siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistit modelinde Ankaferd'in etkinliğini araştırmak.Gereç ve Yöntem: 8-12 haftalık 24 adet dişi Wistar albino rat randomize olarak sekizerli üç gruba ayrıldı. Grup 1'e (kontrol grubu) CP dozu kadar intraperitoneal (i.p) saline enjekte edildi. Grup 2'ye sadece ürotoksik doz olan 100 mg/kg i.p. CP verilirken, Grup 3'e i.p. CP yanında, CP enjeksiyonundan 60 dakika önce ve CP enjeksiyonundan sonraki 12'nci, 24'üncü, 36'ncı, 48'inci ve 60'ıncı saatlerde intravezikal olarak Ankaferd verildi. Deney sonunda hayvanlar uyutularak mesaneler çıkarıldı ve iki eşit parçaya ayrıldı. Yarısı SOD ve MPO aktivitesi ile MDA ve NO seviyelerinin saptanması için -80 0C'de muhafaza edildi. Diğer yarısı ise histolojik değerlendirme için 24 saat boyunca % 10'luk formaldehid solüsyonunda bekletildi.Bulgular: CP verilerek HS oluşturulan grupta oksidatif stresin göstergesi olan MDA seviyeleri yüksek saptanmakla beraber, Ankaferd tedavisi MDA seviyelerini azalttı ve istatistiksel olarak anlamlıydı. Antioksidan bir enzim olan SOD düzeyleri de Ankaferd tedavisi alan gruplarda anlamlı olarak artmıştı. MPO aktivitesinde Ankaferd tedavisi alan grupta CP alan gruba göre anlamlı bir azalma bulundu. Ancak her üç grup arasında da NO seviyeleri açısında anlamlı bir fark bulunamadı. Kontrol grubundaki tüm ratlarda mesane histolojileri ödem hariç normaldi. Bunun da mesanenin çıkarılması esnasında travmaya bağlı olabileceği düşünüldü. CP uygulanan grupta mikroskopik olarak ciddi mukozal hasar saptandı. Ankaferd'in ise histolojik hasara karşı koruyucu etkisi olmadı. Mesane ağırlıklarının tüm vücut ağırlığına oranı da mesane histolojisiyle uyumlu olarak CP+Ankaferd alan grupta sadece CP alan gruba göre anlamlı olarak artmıştı. CP ile CP+Ankaferd alan gruplar arasında hematüri açısından da anlamlı bir fark saptanmadı.Sonuçlar: Klinik ve histopatolojik iyileşme sağlanabilmesi için Ankaferd'in hangi dozda ve hangi sürede verileceğine yönelik yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Hemorajik sistit, siklofosfamid, Ankaferd, rat, oksidatif stres.
Yaşlı sıçanlarda hipokampusta oksidatif stres ve bcl-2 ilişkisi
Yaşlanmada çeşitli dokularda radikal yapımı artarken, antioksidan kapasitede azalma görülür. Bu durum hipokampusta dahil beynin farklı bölgelerinde gözlenen nörodejeneratif hastalıklarla birliktedir. Güçlü bir radikal süpürücü olarak bilinen melatonin yaşlanmada azalır. Curcumin ise oldukça güçlü antinflamatuar, antiproliferatif ve antioksidan özellikleri olan bir polifenoldür. Hücresel redoks dengenin sağlanmasında rol oynayan bcl-2?nin de antioksidan ve antiapoptotik özellikleri tanımlanmıştır.Çalışmamızda orta yaşlı sıçanlarda melatonin ve curcumin uygulamasının hipokampus dokusunda oksidatif stresin göstergesi MDA, antioksidan sistem göstergesi olarak fonksiyon gören GSH ve hücresel redoks düzenleyici bcl-2 düzeylerini nasıl etkilediğini araştırdık. Bu amaçla, MDA tayini için TBARS, GSH için modifiye Ellman, bcl-2 düzeyinin belirlenmesi için de western blot yöntemi kullanıldı. Etik kurul onayını takiben Wistar sıçanlardan laboratuvar şartları altında 12 saat aydınlık- karanlık siklusunda kalacak şekilde 5 grup oluşturuldu (13 aylık, n=30). Kontrol grubu (%1 etanol-PBS sc, saat 17:00?de, 30 gün), dimetilsülfoksit grubu (DMSO 100?l/bw ip, saat 17:00?de, 30gün), melatonin (MEL) grubu (10mg/kg+etanol-PBS sc, saat 17:00`de, 30 gün), Curcumin (CUR) (30mg/kg+DMSO ip, saat 17:00?de, 30 gün) veMEL+CUR grubu. MEL, CUR ve MEL+CUR çalışma gruplarında hipokampus doku MDA düzeyleri PBS kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalırken (p<0,05); CUR ve MEL+CUR gruplarındaki hipokampus doku GSH düzeylerinin PBS ve DMSO kontrol gruplarına kıyasla anlamlı olarak arttığı bulundu (p<0,05). Ayrıca; CUR ve MEL+CUR uygulaması yapılan her iki grupta da MDA ve GSH düzeyleri arasında negatif koreleasyon bulundu (sırasıyla r(6)= - 0,74; p=0,05 ve r(6)= - 0,78; p<0,05). CUR, MEL+CUR ve DMSO uygulaması yapılan gruplar, PBS kontrol grubu ve MEL uygulaması yapılan çalışma grubuyla karşılaştırıldığında hipokampal bcl2/beta aktin oranının anlamlı olarak azaldığı bulundu (p<0,05).Sonuç olarak, melatonin uygulaması radikal hasar düzeyini anlamlı düzeyde azaltırken, curcumin, curcumin ve melatoninin birlikte uygulanması radikal hasar düzeyini azaltmakla beraber GSH düzeyini de arttırmıştır. Ayrıca; Curcumin, curcumin ve melatoninin birlikte uygulanması bcl-2 düzeylerini de azaltmıştır. Dolayısıyla melatonin ve curcumin gibi antioksidanların orta yaşlardan itibaren kullanılması, yaşlanma sürecinden en çok etkilenen hipokampus gibi nöral yapıları nörodejeneratif hasarlara karşı korumada etkili olabilir.Anahtar kelimeler: Yaşlanma, oksidatif stres, melatonin, curcumin, hipokampus, bcl-287
Sıçanlarda penisilin g ile oluşturulan epilepsi modelinde atp bağımlı K (KAPT) kanal agonist (pinacidil) ve antogonistlerinin (glibenclamide) etkileri
Genel olarak epileptik nöbetler, beyindeki uyarıcı ve duraklatıcı sistemler arasındaki dengenin, uyarıcı sistemlerin aktivitelerinin artısı yönünde bozulması sonucunda meydana gelir. Deneysel epilepsi modellerinin geliştirilmesi fizyopatoloji ve tedaviye katkı sağlaması açısından önemli kabul edilmektedir. Epilepsi oluşturan bu maddeler arasında penisilin de vardır. Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr aralığında 32 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Deney hayvanları, rastgele olarak seçilen dört gruba ayrıldı. Gruplar sırası ile 500 I.U. penisilin-G + distile su, 500 I.U. penisilin-G + DMSO, penisilin-G +0.01 mg/kg pinacidil, penisilin-G + 1.0 mg/kg glibenclamide uygulanarak oluşturuldu. Tüm sıçanlar 1.2 gr/kg üretan i.p yoldan verilerek anesteziye alındı. Kafatası kemiği tamamen uzaklaştırıldıktan sonra dura mater dikkatlice çıkarıldı. Klemp elektrot kullanılarak ECoG kaydı alındı. İstatistiksel değerlendirme, her grub kendi içinde paired t-testi ile, dört grup arasındaki farklılıklar da tek yönlü varyans analizi kullanılarak yapıldı. Anlamlı farklar Tukey post hoc testi ile değerlendirildi. Çalışmamız sonuçları; penicilin_G ile oluşturulan deneysel epilepsi modelinde 0,01µl pinacidilin intrakortikal yolla verilmesinin nöronal KATP kanalları üzerinde agonist etkileri oluşturduğu (p<0,05), penicilin_G ile oluşturulmuş deneysel epilepsi modelinde KATP bloker glibenclamidenin 1.0 mg/kg intraperitoneal olarak uygulanması sonucu epileptik deşarjlar üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını ortaya koymaktadır. Sonuç olarak; KATP açıcı pinacidilin, epileptojenik odaktaki hücrelerin, bozulmuş hücre dışı K+ iyonlarını tamponlama kabiliyetini geri kazandırdığı ve hücre dışında K+ iyon artışına engel olduğu, epileptik nöbetlerin oluşmasına yol açan düşük nöronal uyarılabilme eşiğini normal seviyeye getirdiği, ancak KATP kanalları üzerinde seçici ve güçlü bir blokör olan glibenclamidenin pek çok antogonize etkisinin olmasına rağmen epileptik nöbetlerin baskılanmasında herhangi bir etkisinin olmadığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Glibenclamide, KATP Kanalları, Penicilin_G, Pinacidil,
Sıçanlarda timokinonun penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkisi
Timokinon, geleneksel tıpta bir ilaç ve baharat olarak kullanılan çörekotu (Nigella sativa) bitkisinden elde edilmiştir. Bu çalışmanın amacı, antikonvülsan, antikanser, antioksidan ve nöroprotektif etkileri olduğu gözlenen timokinonun sıçanlarda penisilinle oluşturulan deneysel epilepsi modeli üzerindeki akut etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada 56 yetişkin erkek Wistar rat kullanılmış ve bu ratlar; sham, kontrol (saline), sadece timokinon, vehicle (çözücü grubu) ve 10 mg/kg, 50 mg/kg ve 100 mg/kg'lık dozlarda timokinon grupları olarak 7 farklı gruba ayrılmıştır. Penisilin dışındaki tüm maddeler intraperitonal olarak uygulanmıştır. Ratlar 1.25 g/kg'lık üretan dozunun intraperitoneal olarak uygulanmasıyla anestezi altına alınıp, sol korteks açılmış ve somatomotor alana elektrotlar yerleştirilmiştir. Timokinon uygulanmasının 30. dakikasında penisilinin (500 IU, 2.5 μl) intrakortikal olarak uygulanmasıyla epileptiform aktivite başlatılmıştır. Kayıtlardan elde edilen elektrokortikografik veriler yazılım programı ile analiz edilmiştir. Aynı zamanda ilk epileptiform aktivitenin başlama latensi, epileptiform aktivitenin diken dalga sıklığı ve diken dalga genliği istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sham ve sadece timokinon gruplarında herhangi bir epileptiform aktiviteye rastlanmamıştır. 10 mg/kg, 50 mg/kg ve 100 mg/kg'lık timokinon dozlarında ise kontrol ve çözücü gruplarla kıyaslandığında, ilk diken dalga latensini belirgin bir biçimde arttırdığı ve diken dalga frekansını azalttığı gözlenmiştir. Buna rağmen epileptiform aktivitenin diken dalga genliği diğer parametrelerle kıyaslandığında, penisilin uygulandıktan itibaren 20. dakikadan sonra gruplar arasında herhangi bir önemli farklılık bulunmamıştır. Sonuç olarak, yapılan çalışmada timokinonun ratlarda penisilinle oluşturulmuş deneysel epilepsi modeli üzerine uygulanmasının antiepileptik etkiye neden olduğunu ortaya çıkarmış ve bu durum timokinonun gelecekte potansiyel bir antiepileptik ilaç olabileceğini göstermiştir.
Menopoz hastalarında uyku kalitesi
Menopoz, kadınlarda üremenin sona erdiği dönemdir. Yumurtalıkların cerrahi operasyonlarla karşılıklı olarak çıkartılması durumuna cerrahi menopoz olarak adlandırılır. Doğal menopoz ise kadınlarda ortalama 45-55 yaş dönemleridir. Yumurtalıkların yaşlanmayla birlikte işlevsizleşmesi sonucu kadınlarda artık yumurta oluşumu gözükmez ve üreme dönemi sonlanır. Menopoz başlangıcıyla birlikte kadınlarda pek çok hormon seviyelerinde düşüşler görülmeye başlar. Bu durum vazomotor semptomlara sebep olurken uyku kalitesini olumsuz yönde etkiler. Bu çalışmada; menopoza girmiş bayanlarda yaşanan uyku problemlerinin önce öznel daha sonra nesnel olarak izlenmesiyle birlikte ortaya konulması ve uyku kalitesi üzerine olan etkilerinin daha iyi anlaşılması, elde edilecek bilgilerle de literatüre, gelecek çalışmalar için ön bilgi sunulması amaçlandı. Araştırmaya Kadın Hastalığı ve Doğum polikliniğinde menapoz tanısı konmuş ve bilgilendirilmiş onam formu alınmış hastalar dahil edildi. Tüm katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve menapozal dönemlerine ilişkin veriler kaydedildikten sonra, yüz yüze görüşme yöntemiyle Pittsburg Uyku Kalite İndeksi anketi (PUKÖ) uygulandı, subjektif uyku kalitesi değerlendirmesi yapıldı. Anket formlarının skorlanmasını takiben PUKÖ skorları uyku kalitesinde bozulmaya işaret eden hastalar çağırılarak, uyku laboratuvarımızda non-invaziv bir teknik olan polisomnografi (PSG) tetkikine alındı. Uyku kalitesi bozukluğunun objektif olarak incelendi. Sürekli değişkenler bakımından grupların karşılaştırılmasında verilerin dağılım şekline bağlı olarak Independent Samples t test veya Mann-Whitney U test kullanıldı. Kategorik verilerin analizinde Chi-Square veya Fisher's Exact testlerinden yararlanıldı. Çalışmamızda PUKÖ sonuçları anlamlı çıkan hastaların 17 tanesine PSG uygulandı ve bu hastalardan 11 tanesine OUAS tanısı konuldu. Ayrıca hastaların Non-Rem 1 evrelerinin sürelerinin uzadığı ve REM döneminin kısaldığı görüldü. Hastaların REM latans değerlerinin arttığı, uyku etkinliklerinin düştüğü sonuçlarına ulaşıldı. Sigara içen ve içmeyen hastalar arasında PUKÖ sonuçları bakımından yapılan karşılaştırmada, yüksek PUKÖ sonuçları ve sigara içmek arasında anlamlılık bulundu. Sigara içen hastaların uyku düzenlerinden daha fazla şikâyetçi oldukları görüldü. Sonuç olarak; çalışmamızdan elde edilen veriler doğrultusunda yapılacak olan ileri çalışmalarla, uyku kalitesini düzeltmeye yönelik çalışmaların olumlu sonuçlarının literatüre katılmasıyla, hastaları fizyolojik ve mental olarak dinlendirici etkin bir uyku sürecine kavuşturacağını, bunun sonucu olarak da yaşam kalitelerini yükselteceğini söyleyebiliriz.
Rapamisin'in sıçanlarda maternal agresyon üzerindeki etkileri
Modern tıpta immünosupresif bir ajan olarak kullanılan mTOR (mammalian target of rapamycin) inhibitörü rapamisinin antikanser, yaşlanmayı geciktirici, antienflamatuar ve nöroprotektif etkileri olduğu bildirilmiştir. Bunun yanı sıra mTOR yolunun agresyonun altında yatan önemli bir moleküler mekanizma olabileceği düşünülmektedir. Genellikle yeni doğum yapmış dişiler yavrularını, yuvaya giren yabancılara karşı korumak amacıyla maternal agresyon olarak adlandırılan agresif davranışlar gösterirler. Bu çalışmada mTOR inhibitörü rapamisinin sıçanlarda maternal agresyon üzerine akut etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Model olarak seçilen maternal agresyon modelinde yeni doğum yapmış 63 adet dişi Wistar sıçan kullanıldı. Hayvanlar; çözücü (DMSO), 5 ve 10 mg/kg rapamisin dozları olmak üzere üç gruba ayrıldı. Her bir grup 8 hayvandan oluşan iki alt gruba ayrıldı. Maddelerin sıra etkisini ortadan kaldırmak amacıyla crossover deney düzeneği kullanıldı. Doğumdan sonraki 2. ve 3. günlerde deneye başlamadan 30 dakika önce çözücü grubuna DMSO, madde gruplarına ise 5 veya 10 mg/kg rapamisin intraperitoneal uygulandı. Maddeler uygulandıktan 30 dakika sonra yabancı dişi sıçan kafese konuldu ve saldırganlık testi süresi olan 20 dakika boyunca video kaydı alındı. Her iki test gününde de agresyon göstermeyen 15 hayvan non-agresif kabul edilip ileri hesaplamalardan çıkarıldı. Gruplar; agresyon aktivitenin başlama latensi, agresif atak sayısı, toplam agresyon süresi ve agresyon şiddeti açısından karşılaştırıldı. İlk agresyon başlama latensi bakımından gruplar karşılaştırıldığında 5 ve 10 mg/kg rapamisin dozlarının latensi anlamlı düzeyde uzattığı saptandı (sırasıyla p=0.028 ve p=0.024). Atak sayısı açısından yapılan değerlendirmeler sonucunda, 5 mg/kg rapamisinin atak sayısını anlamlı düzeyde azalttığı bulundu (P=0.014). Agresyonda geçen toplam süre değerlendirildiğinde, 5 mg/kg rapamisin agresyonda geçen toplam süreyi anlamlı derecede kısalttığı bulundu (P=0.033). Atak şiddeti açısından bakıldığında, 5 mg/kg rapamisin verilen hayvanlarda salin grubuna göre atak şiddeti anlamlı derecede daha düşük bulundu (P=0.0125), fakat diğer madde uygulamalarına göre herhangi bir farklılık belirlenmedi (p>0.05). Bu sonuçlara göre akut rapamisin uygulamasının, özellikle 5 mg/kg dozda, sıçanlarda maternal agresyonun başlama latensini uzatması, atak sayısı, atak şiddeti ve agresyonda geçen toplam süreyi kısaltması bu maddenin insanlarda görülen ve doğum sonrası dönemde ortaya çıkan psikiyatrik bozuklukların en şiddetlilerinden olan postpartum psikozun tedavisinde kullanılabilecek bir potansiyele sahiptir. Ancak bu yönde daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerekmektedir
Sıçanlarda epigalokateşin galat'ın penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkisi
Epigalokateşin galat, flavanoid bakımından zengin bazı meyve-sebzeler ve çay içerisinde bulunan bir kateşin türüdür. İçinde bulundurduğu özellikler bakımından kateşinler içerisinde en fazla antioksidan özelliğe sahip bir bileşiktir. Yeşil çay içerisinde bolca bulunmaktadır. Bu çalışmadaki temel amaç, antikonvulsant, antikanser, antioksidant ve nöroprotektif etkilere sahip olduğu iddia edilen Epigalokateşin galat' ın sıçanlarda penisilinle oluşturulan deneysel epilepsi modeli üzerindeki etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada, 48 yetişkin Wistar rat kullanıldı ve bu ratlar; penisilin kontrol grubu, 100 mg/kg epigalokateşin galat kontrol grubu, penisilin öncesi verilen 50 ve 100 mg/kg epigalokateşin galat grubu, nöbet sırasında verilen 50 ve 100 mg/kg epigalokateşin galat grubu olmak üzere 6 gruba atandı. Penisilin hariç diğer tüm maddeler intraperitonal olarak uygulandı. Ratlar 1,25 g/kg' lık üretanın intraperitonal olarak verilmesiyle anesteziye alındı. Beyin sol korteks üzerindeki kemik kısımları açılarak, somatomotor alan yüzeyine elektrotlar yerleştirildi. Penisilin öncesi ve nöbet sırasında uygulanan Epigalokateşin galat ve kontrol gruplarında ilk epileptiform başlama latensi, frekans ortancaları ve genlik amplitüdündeki değişiklikler elektrokortikografi ile kayıt edilerek bilgisayar programında analiz edildi. Yanlızca Epigalokateşin galat verilen kontrol grubunda herhangi bir epileptiform aktiviteye rastlanmadı. Yanlızca 21-30. dakikalar arasında ölçülen kontrol ve penisilin öncesi 50 ve 100 mg/kg grupları arasında frekans ortancaları bakımından gruplar arasında anlamlı farklılığa rastlandı (P değeri = 0.050). Kontrol grubunun 21-30. dakikaları arasındaki ölçülen frekans ortancasının diğer iki gruptan (penisilin öncesi 50 ve 100 mg/kg) anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlendi. Diğer karşılaştırmada kontrol, penisilin öncesi ve nöbet sırasında 50 ve 100 mg/kg gruplarındaki genlik ortancaları karşılaştırıldı, yalnızca 11-20. ve 21-30. dakikaları arasında ölçülen penisilin öncesi gruplarda genlik değişkeni bakımından gruplar arasında anlamlı bir farklılığa rastlandı sırasıyla ( P=0.049, P=0.046). Latens bakımından değerlendirmede hiç bir grupta anlamlı bir farklılığın olmadığı sonucu gözlemlendi. Sonuç olarak, yapılan çalışmada epigalokateşin galat ratlarda penisilinle oluşturulmuş deneysel epilepsi modeli üzerine uygulanmasının antiepileptik etkiye neden olmadı ve epileptiform aktivite üzerindeki bazı noktalarda aktivitenin frekansı ve genlik değişkeninde zayıf bir etki gösterdi Epigalokateşin galat ile yapılacak olan çalışmalara kaynaklık etmesi bakımından bu sonuçlar önem arzetmektedir. Anahtar Kelimeler: Epigalokateşingalat, Epileptiform Aktivite, Yeşil Çay, Kateşin, Antioksidan
Sıçanlarda usnik asit'in penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkisi
Yeryüzünde epilepsi hastalığı olan yaklaşık 50 milyon insan vardır. Bu hastaların %30'u günümüze kadar keşfedilen anti epileptik ilaçlara dirençlidir. Ayrıca bu ilaçların yan etki profili çok geniştir. Mantar ve fotosentetik alglerin simbiyotik yaşamından meydana gelen likenler gıda, ilaç, kozmetik gibi birçok alanda kullanılmıştır. Likenlerden izole edilen usnik asit, ilk izolasyonundan bu yana üzerinde çalışılan ve ticari olarak yaygın kullanılan metabolitlerden olmuştur. Buna ek olarak usnik asit hepatositeler üzerinde de çalışılmış ve hücresel değişikliklere neden olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı usnik asidin sıçanlarda penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkisini elektrofizyolojik olarak araştırmaktır. Bu çalışmada yetişkin erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Bu sıçanlar sham, kontrol (penisilin), diazepam, sadece usnik asit, 50 mg/kg, 100 mg/kg ve 200 mg/kg penisilin öncesi ve 50mg/kg, 100mg/kg ve 200 mg/kg penisilin sonrası usnik asit uygulama dozlarıyla birlikte 10 gruba ayrılmıştır. Penisilin dışındaki tüm maddeler intraperitonal (i.p.) olarak verilmiştir. Sıçanlar 1.25 g/kg üretan dozunun intraperitoneal olarak uygulanmasıyla anestezi altına alınmış, sol korteks üzerindeki kemik kaldırılmış ve somatomotor alana elektrotlar yerleştirilmiştir. Beş dakikalık bazal aktivite kaydından sonra penisilin öncesi gruplarına dimetilsülfoksit (DMSO) ile çözünmüş usnik asit intraperitoneal olarak enjekte edilmiştir. Bu uygulamanın 30. dakikasında penisilinin (500 IU) intrakortikal (i.c.) olarak uygulanmıştır. Penisilin sonrası 120 dakika daha ECoG kaydı alınmıştır. Penisilin sonrası gruplarında ise 1.25 g/kg üretan dozunun uygulanmasından sonra anestezi altına alınmış, sol korteks üzerindeki kemik kaldırılmış ve somatomotor alana elektrotlar yerleştirilmiştir. Beş dakikalık bazal aktivite kaydından sonra penisilinin (500 IU) intrakortikal olarak uygulanmıştır. 30 dakikalık ECoG kaydının ardından usnik asit intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Kayıtlardan elde edilen elektrokortikografik veriler yazılım programı ile analiz edilmiştir. Aynı zamanda ilk epileptiform aktivitenin başlama latensi, epileptiform aktivitenin diken dalga sıklığı ve diken dalga genliği istatistiksel olarak analiz edilmiş ve usnik asidin epileptiform aktivite ve diken dalga sıklığı üzerinde etkin olmadığı bulunmuştur.
Galanin ve egzersizin ratlarda uzaysal hafıza performansına etkisi
Öğrenme, edinilen deneyimlerin kalıcı hale gelmesi ve davranışa yansımasıdır. Bellek ise tüm bu öğrenilenlerin depolanması işlemidir. Öğrenme; beynin birçok bölümünün işbirliği içinde gerçekleştirdiği bir işlem olup, birçok farklı yöntemle edinilebilir. Bellek kayıtları da beynin farklı kısımlarınca depo edilebilir. Bu çalışmanın amacı; egzersizle birlikte verilen eksojen galaninin hafıza ve öğrenme üzerine etkilerinin gösterilmesi olup, hafıza ve öğrenmeyi azaltıcı yönde etki yapan galaninin etkilerinin egzersizle azaltılabilir olup olmadığının araştırılmasıdır. Çalışmamızda 108 adet Wistor Albino cinsi rat kullanıldı. Ratlar 12' şerli 9 gruba ayrıldı ve 5 gruba 6 hafta boyunca düzenli egzersiz yaptırıldı. Grupların yarısına ıntraperitoneal yarısına da ıntracelebroventriküler şekilde galanin ve her grubun kendi kontrol grubuna da salin enjekte edildi. 6. Hafta sonunda morris su tankında 4 gün süreli eğitime alınan ratlara, 5. gün hafıza ve öğrenme testi uygulanarak, kamera ile kayıtları yapıldı. Kayıtlar bilgisayar programına aktarılarak istatistik analizleri yapıldı. Çalışma öncesi ve sonrası ratlardan alınan kanlar santrifüj edilerek eliza testi yapıldı. Kan sonuçları SPSS programında post - hoc testi uygulanarak istatistik analizi yapıldı. Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz bulgulara göre, düzenli egzersiz yapan ratların kontrol grubuna göre platformu bulma süresinin kısalmış olduğu ve ICV galanin verilen ratlarda platformu bulma süresinin kontrol gruplarına göre artmış olduğu, düzenli egzersizin ratlarda hafıza ve öğrenme potansiyelini artırdığı bunun yanısıra ICV verilen galaninin hafıza ve öğrenme potansiyelini azalttığı gözlendi. IP verilen galaninin ise hafıza ve öğrenme üzerine herhangi bir etkisi tespit edilemedi. Düzenli egzesizin, galaninin hafıza ve öğrenme üzerine olan olumsuz etkisini azaltamadığı, yapılan eliza testi sonucuna göre egzersiz yapan ratlarda kanda galanin seviyesini arttığı belirlendi. Sonuçlarımıza dayanarak, düzenli egzersizin galaninin hafıza ve öğrenme üzerine olan olumsuz etksini azaltamadığını, egzersizin hafıza ve öğrenme üzerine olan olumlu etkisini ise galaninin etkilerini azaltarak ya da bloke ederek gerçekleştirmediğini söyleyebiliriz. Ayrıca çalışmamız sonuçlarından yola çıkarak, alzheimer gibi hafıza ve öğrenme bozukluğu yaşanan hastalıklarda, tedavi yaklaşımlarına destek olunabileceğini düşünmekteyiz.
Konjenital adrenal hiperplazi olan çocuk ve ergenlerde otistik özellikler ve 2D:4D parmak oranlarının ilişkisi
Hem KAH hem de OSB çok nadir olarak görüldüğünden KAH (Konjenital adrenal hiperplazi) olan çocuk ve ergenlerde OSB (Otizim spektrum bozuklukları) görülme oranlarında artış olup olmadığını tespit etmek güçtür. KAH ile OSB'nin düşük 2D:4D parmak oranları arasında ilişki olabileceği bildirilmiştir. Bu çalışmada KAH olan çocuk ve ergenlerde ve normal kontrol grubu çocuklarda OSB ve 2D:4D parmak oranları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya yaşları 3 ile 18 arasında değişen Düzce ve Erciyes Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Endokrinolojisi bölümünde takip edilen klasik KAH tanısı olan otuz çocuk ve ergen dahil edildi. Kontrol grubuna yaş ve cinsiyet açısından hasta grubuyla birebir eşleştirilmiş 30 sağlıklı çocuk ve ergen alınmıştır. Araştırma kapsamındaki çocuk ve ergenlerin ebeveynlerinden, Otizm Davranış Kontrol Listesi (Autism Behavior Checklist: ABC) ve sosyodemografik veri formunu doldurmaları sağlandı. Sosyodemografik veri formunda öncelikle olgunun; yaş, cinsiyet, annenin gebeliği esnasında yaşadığı psikiyatrik ve fiziksel sorunlar, sigara, alkol kullanım öyküleri, aldığı ilaç ve tedaviler, gebelik komplikasyonları, erken ve zor doğum öyküsü sorgulandı. Çalışmaya alınan tüm olgularla psikiyatrik eş tanıları dışlamak amacıyla klinik görüşmeler yapıldı. KAH ve kontrol grubunun sağ ve sol el 2D:4D oranları karşılaştırıldığında, KAH'lı grupta sağ el 2D:4D oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. KAH grubu, kontrol grubu ile kıyaslandığında, KAH grubunun ABC ölçeği puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi. KAH'li grupta ABC ölçeği puanları ile sağ el 2D:4D oranları arasında pozitif korelasyon tespit edildi Çalışmamızdan elde ettiğimiz, düşük sağ el 2D:4D oranı ve OSB'nin nedeni; testosteron hormonunun etkinden kaynaklanmış olabileceği şeklinde yorumlanabilir. Bu ilişkilerin daha iyi tanımlanabilmesi için; her iki cinsiyetteki çocuk ve ergenlerin alt tip dağılımındaki sayıları arttırarak çalışmalara yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
Mogolistan gerbillerinde çörek otu (nigella sativa) ekstraktının ve kronik egzersiz uygulanmasının penisilin modeli deneysel epilepsi üzerine etkileri
Epilepsi, tekrarlayan nöbetlerle karakterize, insan yaşamını mental ve fiziksel olarak olumsuz etkileyen en yaygın sinir sistemi hastalıklarından birisidir. Eksitatör ve inhibitör mekanizmalar arası dengenin bozulması sonucu oluşan senkronize deşarjlarla karakterizedir. Bu çalışmanın amacı, moğolistan gerbillerinde çörek otu (Nigella sativa) ekstraktı ve koşubandı egzersizi uygulamalarının penisilin G ile oluşturulan epilepsi modeli üzerindeki etkilerinin elektrofizyolojik olarak araştırılması ve oksidatif stres üzerine olan etkilerinin incelenmesidir. Bu çalışmada 40 adet yetişkin erkek Moğolistan gerbili kullanıldı. Hayvanlar kontrol (saline) grubu, kontrol (penisilin) grubu, egzersiz grubu, çörek otu grubu ve çörek otu-egzersiz grubu olmak üzere toplam 5 gruba ayrılmıştır. Egzersiz gruplarına iki ay süre ile haftada beş gün ilk toplamda 30 dak. koşu bandı egzersizi uygulanmıştır. Çörek otu gruplarına ise iki ay süre ile haftada 5 gün gavaj yolu ile 50 mg/kg dozda 0,2 ml hacimde çörek otu ekstraktı verilmiştir. İki aylık egzersiz ve gavaj uygulamalarından sonra epileptiform aktivite, intrakortikal penisilin (500 IU/ 2,5 μl) uygulanmasıyla oluşturulmuş, power lab sistemi ile her hayvandan 120 dak.'lık elektrokortikografi (ECoG) kayıtları alınarak analizi yapılmıştır. Kontrol (saline) grubunda herhangi epileptik aktiviteye rastlanmamıştır. Çalışmada elde edilen bulgulara göre çörek otu ve egzersiz ayrı ayrı uygulandığında, epileptiform aktivitenin başlama zamanını geciktirdiği ancak çörek otu-egzersiz kombinasyonunun daha fazla etkili olduğu görülmüştür. Moğolistan gerbillerinde çörek otu ve egzersiz uygulaması hem nöbeti geciktirmiş hem de diken dalga sayısını azaltmıştır. Epileptiform aktivite genlikleri değerlendirildiğinde bazı periyotlar hariç kontrol grubu ile diğer gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak, çörek otu ve egzersizin birlikte uygulanmasının ilk epileptiform aktivitenin başlama zamanını geciktirdiği, epileptiform aktivitenin diken dalga sıklığını ve genliğini azalttığı gösterilmiştir. Bu durum epilepsili hastaların çörek otu tüketimi ile birlikte egzersiz yapmaların yararlı olabileceğini düşündürmektedir.
Sıçanlarda akut ve kronik uygulanan elajik asidin penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkisi
Yeryüzünde epilepsi hastalığı olan yaklaşık 65 milyon insan vardır ve bunların büyük bir kısmı şimdiye dek keşfedilen antiepileptik ilaçlara karşı dirençlidir. Ayrıca bu ilaçların yan etki profili çok geniştir. Elajik asit (EA); nar, kuruyemiş ve elma gibi birçok bitkide bulunan polifenolik bir bileşiktir. Bu çalışmanın amacı, analjezik, antidepresan, antioksidan ve antikanser etkileri olduğu gözlenen elajik asidin akut ve kronik uygulamasının sıçanlarda penisilinle oluşturulan deneysel epilepsi modeli üzerindeki etkisini elektrofizyolojik olarak araştırılmasının yanı sıra oksidatif stres üzerindeki etkilerinin de incelenmesidir. Bu çalışmada 94 yetişkin erkek Wistar sıçan kullanıldı. Sıçanlar akut ve kronik gruplar olmak üzere iki büyük gruba ayrıldıktan sonra her bir grup sham, kontrol (penisilin), sadece elajik asit ve 10, 50 ve 100 mg/kg dozlarda elajik asit grupları olarak farklı alt gruba ayrıldı. Penisilin dışındaki tüm maddeler intraperitoneal olarak uygulandı. Kronik çalışma gruplarına maddeler 21 gün boyunca uygulanırken, akut çalışma grubuna ise sadece epileptiform aktivitesi öncesi uygulandı. Sıçanlar 1.25 g/kg'lık üretan dozunun intraperitoneal uygulanmasıyla anestezi altına alınıp, sol korteks üzerindeki kemik kaldırılmış ve somatomotor alana elektrotlar yerleştirildi. Akut gruplarına beş dakikalık bazal aktivite kaydından sonra elajik asit enjekte edildi. Elajik asit uygulanmasının 30. dakikasında penisilin (500 IU) intrakortikal olarak uygulandı. Penisilin sonrası 120 dakika daha ECoG kaydı alındı. Kronik çalışma gruplarında ise beş dakikalık bazal aktivite kaydından sonra penisilin intrakortikal uygulanarak 120 dakika daha ECoG kaydı alındı. Ayrıca elajik asidin antioksidan mekanizması üzerindeki etkilerini tespit etmek amacıyla süperoksit dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidaz miktarları serumda, ELİSA metodu ile belirlendi. Kayıtlardan elde edilen elektrokortikografik veriler yazılım programı ile analiz edildi. Aynı zamanda ilk epileptiform aktivitenin başlama zamanı, epileptiform aktivitenin diken dalga sıklığı ve diken dalga genliği istatistiksel olarak analiz edildi. Sham ve sadece EA (penisilin uygulanmamış) gruplarında herhangi bir epileptiform aktiviteye rastlanmamıştır. 10 mg/kg, 50 mg/kg ve 100 mg/kg'lık EA dozlarının hem akut hem de kronik grupları kontrol grubu ile kıyaslandığında, ilk epileptiform diken dalga zamanını belirgin bir biçimde arttırmış ve diken dalga sıklığını ve genliğini bazı zaman periyotları hariç azaltmıştır. Kronik EA gruplarında SOD, CAT ve GPx seviyeleri kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak, yapılan çalışmada elajik asidin penisilinle oluşturulmuş deneysel epilepsi modeli üzerine uygulanmasının antiepileptik etkiye sebep olduğunu ortaya çıkarmış ve bu durum elajik asidin gelecekte potansiyel bir antiepileptik ilaç olabileceğini düşündürmüştür.
Aurasız migren hastalarında plazma kolesistokinin (cck) düzeyinin belirlenmesi
Migren, bulantı ve kusmanın eşlik ettiği, tekrarlayan orta veya şiddetli ataklarla kendini gösteren, 4-72 saat süren bir baş ağrısı türüdür. Hormonal, çevresel ve genetik faktörler migren duyarlılığında önemli rol oynamaktadırlar. Karmaşık bir durum olan migren fizyopatolojisi hala tam olarak anlaşılamamıştır. Ancak yapılan çalışmalarda vazodilatatör bir takım ajanların migren oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada vazodilatatör etkiye sahip bir nöropeptid olan kolesistokininin migrene etkisi araştırılmıştır. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte tasarlananmış olan bu araştırmanın amacı, aurasız migren tanısı almış hastalar ile migren tanısı almamış bireylerde plazma kolesistokinin düzeyleri arasında bir farklılık olup olmadığının incelenmesidir. Düzce Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Merkezi Nöroloji Polikliniği tarafından Aurasız Migren tanısı almış 36 hasta migrenli grubu, migren tanısı olmayan ve hastanenin diğer polikliniklerine başvurmuş 37 kişi de kontrol grubunu oluşturdu. Veri toplama aracı olarak araştırmacının düzenlemiş olduğu Hasta Bilgi Formu kullanıldı ve çalışmaya katılan kişilerden kan örnekleri alınarak laboratuar ortamında çalışıldı. Elde edilen veriler SPSS 22.0 programı kullanılarak bilgisayar ortamında bir istatistik uzmanından danışmanlık alınarak değerlendirildi. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, tıbbi öyküleri, vital bulguları ve migren hastalığına ilişkin bilgileri tanımlayıcı istatistikler (yüzde, sayı, ortalama) ile değerlendirildi. Migren grubu ve kontrol grubunun karşılaştırmalı analizlerinde alt gruplar arasındaki karşılaştırmalarda x² testi, ortalamalar arasındaki karşılaştırmalarda non-parametrik test olarak kullanılması önerilen Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testi kullanıldı. İstatistiklerde p anlamlılık için güven aralığı p≤0.05 olarak kabul edildi. Çalışmaya katılan gruplar içerisinde migrenli grubun yaş ortalaması 35,53 ± 6,83, kontrol grubunun yaş ortalaması 34,99 ± 7,79, toplam grup yaş ortalaması 35,23 ± 7,29'dur. Migrenli grup ve kontrol grubunun kolesistokinin (CCK) değerleri karşılaştırıldığında, migrenli grubun CCK değeri 1,83 ± 0,60 olduğu görülürken, kontrol grubunun CCK değeri 1,73 ± 0,49 olarak bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Migren, Kolesistokinin, Baş ağrısı, Nöropeptit, Serebral vazodilatasyon
Sıçanlarda ( R)-(+) ve (S)-(-) carvon'un penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkisi
(R)-(-) ve (S)-(+) karvon, nane (Mentha spicata) ve kimyon (caraway) tohumlarından elde edilir. Geleneksel tıpta bu madde sakinleştirici, gevşetici ve anticonvulsant gibi terapotık etkisi için halk tarafından elde edilmiş ve kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı, anksiyete giderici, antiepileptik, antinociceptive gibi koruyucu ve ayrıca membran lipid peroksidazyonu inhibisyonu olan (R)-(-) ve (S)-(+) karvonun sıçanlarda penisilinle oluşturulan deneysel epilepsi modeli üzerindeki akut etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada 91 yetişkin erkek Wistar rat kullanılmış ve bu ratlar; 500 I.U. penisilin-G uygulandığı kontrol grubu (n: 7), salin uygulanan sham grubu(n: 7), sadece 200 mg/kg (R)-(-) karvon grubu(n: 7), sadece 200 mg/kg (S)-(+) karvon grubu (n: 7), çözücü olarak kullanılan Dimetil sülfoksit (DMSO) grubu (n: 7), nöbet öncesi penisillin-G +100 mg/kg (R)-(-) karvon grubu (n: 7), penisillin-G +200 mg/kg (R)-(-) karvon grubu (n: 7), penisillin-G +100 mg/kg (S)-(+) karvon grubu (n: 7), penisillin-G +200 mg/kg (S)-(+) karvon grubu (n: 7), nöbet sırasında penisillin-G +100 mg/kg (R)-(-) karvon grubu (n: 7), penisillin-G +200 mg/kg (R)-(-) karvon grubu (n: 7), penisillin-G +100 mg/kg (S)-(+) karvon grubu (n: 7), penisillin-G +200 mg/kg (S)-(+) karvon grubu (n: 7) olacak şekilde 13 gruba ayrılmıştır. Penisilin dışındaki tüm maddeler intraperitonal olarak uygulanmıştır. Ratlar 1.25 g/kg'lık üretan dozunun intraperitoneal olarak uygulanmasıyla anestezi altına alınıp, sol korteks açılmış ve somatomotor alana elektrotlar yerleştirilmiştir. Tüm gruplarda beşer dakikalık bazal aktivite kaydı alındıktan, sonra nöbet öncesi gruplara (R)-(-) ve (S)-(+) karvon verildi. 30 dakika sonra intrakortikal olarak penisilin (500 IU) uygulandı. Nöbet esnası gruplarda ise beşer dakikalık bazal aktivite kaydı alındıktan sonra intrakortikal olarak penisilin (500 IU) verildi. 30 dakika sonra (R)-(-) ve (S)-(+) karvon uygulandı. İlk epileptiform aktivitenin başlama latensi, epileptiform aktivitenin diken dalga sıklığı ve genliği verileri istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Sadece madde uygulanan gruplarda, sham ve çözücü gruplarında herhangi bir epileptiform aktiviteye rastlanılmadı. Nöbet öncesi 100 mg/kg (S)-(+) grubunun ilk epileptik nöbetin başlama latensi ortancası kontrol, nöbet öncesi 100 ve 200 mg/kg (R)-(-) gruplarının ortancalarından anlamlı derecede daha düşük bulundu (p=0,008). Gruplar arasında 0-120 dakikalarında ölçülen epileptiform aktivitenin diken dalga sıklığı ve diken dalga genliği ortancaları bazı zaman periyotları hariç (0-5, 6-10, 31-35, 36-40 ve 41-45), gruplar arasında anlamlı farklılık belirlenmedi (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmada yalnızca 100 mg/kg (S)-(+) karvonun epileptiform aktivite başlama latensini azaltmasına rağmen, penisilin ile oluşturulmuş epilepsi modelinde diken dalga sıklığı ve genliği üzerinde etkili olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, elde ettiğimiz verilere göre yapılan çalışmada karvonun ratlarda penisilinle oluşturulmuş deneysel epilepsi modeli üzerine uygulanmasının antiepileptik etkiye neden olduğunu ortaya çıkarmış ve bu durum karvonun gelecekte potansiyel bir antiepileptik ilaç olabileceğini göstermiştir.
Marangozhanede çalışan işçilerin spirometre ile solunum fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Odun tozları çok sayıda toksin, mikroorganizma, mantar ve kimyasal maddeler içermekte olup, sağlık açısından önemli etkileri bulunmaktadır. İşçilerin maruz kaldığı organik tozlar ve inhalasyon yoluyla maruz kalınan maddeler akciğerleri etkileyen faktörlerdir. Bu çalışmanın amacı marangozhanelerde odun tozuna ve uçucu kimyasal maddelere maruz kalanlarda solunum fonksiyonlarının nasıl etkilendiğini tespit etmektir. Marangozhanede kesim hattı, ağaç işleme cilalama ve boyama bölümlerinde çalışan toplam 60 işçi çalışma grubu ve odun tozuna ve uçucu kimyasallara maruziyet öyküsü olmayan benzer demografik özelliklere sahip 60 kişi kontrol grubu olarak belirlendi. Olgulara anket uygulaması ile elde edilen sosyo-demografik bilgiler ve spirometrik ölçümle elde edilen akciğer fonksiyon değerlerinin karşılaştırılması yapıldı. Marangozhanelerde çalışan işçilerde çalışmaya başlamadan önceki durumdan farklı olarak en çok balgamlı öksürük hikayesi artmıştır. Ayrıca nefes darlığı oranı da artmış ve bunlar dışındaki hastalıklarda önemli bir fark görülmemiştir VC, FVC ,FEV1 ,FEV1/FVC ,ve MVV değerleri kontrol grubunda sırasıyla 3,05, 4,16, 3.24, %77,93 ve 79,76 iken marangozhane çalışanları grubunda 3,11, 4,32, 3,4, %80.5 ve 49,26 bulunmuştur. VC,FVC,FEV1 ve FEV1/FVC açısından gruplar arasında anlamlı bir fark yok iken MVV değeri ortalaması marangozhane işçilerinde anlamlı düzeyde düşüş görülmüştür. İşçilerin çoğu iş güvenliği materyali kullanıldığını belirtmesine rağmen derin ve hızlı soluma kapasitelerinin düşmesi odun tozunun yanı sıra melamin veya fenol üre formaldehit tutkalları ve boyalar gibi kimyasal içerikli maddelere maruziyete de bağlı olabilir. Sigara kullanmayan, bırakan ve aktif olarak kullanan işçiler arasında FVC ve MVV değerleri açısından anlamlı bir farka rastlamadık. Ancak VC değeri sigarayı bırakan grupta en yüksek düzeyde kaydettik. Dolayısıyla sigara kullanım durumunun akciğer fonksiyon testlerini etkileyebileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak çalışmamızda marangozhanelerde odun tozuna ve uçucu kimyasal maddelere maruz kalan işçilerin solunum sistemi fonksiyonlarının olumsuz etkilendiği gösterilmiştir. Bu çalışma Türkiye'de marangozhanelerde çalışan işçilerin odun tozuna ve uçucu kimyasal içerikli materyallere maruziyetinin akciğer solunum fonksiyon testlerini etkilediğini gösteren ilk çalışmadır. Bulgularımız marangozhane işçilerinin sık sık solunum fonksiyonlarının test edilmesi gerekliliğini gözler önüne sermektedir.
Hepsidinin kalp iskemi reperfüzyonuna etkisi
Hepsidin, demir metabolizmasının düzenlenmesindeki temel hormondur. Hepsidin kalpten de salınabilen intrensek kardiyak bir hormondur, salınımı hipoksi ve inflamasyon ile düzenlenir. Çalışmamızda hepsidinin kalp iskemi-reperfüzyon hasarına olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Langendorff sistemi ile perfüze sıçan kalpleri 30'ar dk. stabilizasyon, global iskemi ve takiben reperfüzyona tabii tutuldu. Gruplara iskemi baslangıcında 10-5 M konsantrasyonda hepsidin verildi. Tüm bulgularda kontrol(İ/R) grubu hepsidin grubu ile karşılaştırıldı. Kalp dokusunda da MDA, GSH ve NOx düzeyleri ölçüldü. İskemi öncesi ve reperfüzyonun 1, 5, 10, 20, 30. dk.'larında toplanan perfüzatlarda NOx düzeyleri, viskozite ve iyon miktarı ölçüldü. Son olarak da histolojik değerlendirme ve immunohistokimyasal inceleme yapıldı. Hepsidin verilen grupta kalp dokusunda NOx ve MDA düzeylerinde anlamlı düşüş ve GSH düzeyinde anlamlı olmayan bir düşüş oldu. Perfüzatta NOx düzeylerinde ve viskozite değerlerinde grup içi ve gruplar arası fark bulunamamıştır. Perfüzat iyon analizi yapıldığında; demir, kalsiyum, magnezyum, potasyum, sodyum ve talyum da kontrol (İ/R) grubuna göre hepsidin grubunda daha düzgün iyon değerleri izlendi. Histolojik değerlendirmede kalp kası hücre içi ve hücreler arası yapılarda hepsidin grubunda normale daha yakın bir izlenim oldu. İmmunohistokimyasal bulgularda hepsidin uygulanmış grupta, kontrol (İ/R) grubundaki artmış apoptozis bulgularına rastlanmadı. Histolojik ve immunohitokimyasal sonuçlarımıza dayanarak ve biyokimyasal bulguların ışığı altında 10-5 M konsantrasyonda iskemi başlangıcında uygulanan hepsidinin kalp üzerinde koruyucu bir etkide olduğu tesbit edilmiştir.