Aydın Adnan Menderes University
Discipline

Nöroşirürji Anabilim Dalı

Aydın Adnan Menderes University

65

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan laminektomi modelinde halofuginonun epidural fibrozis üzerine etkisinin incelenmesi

Bel ağrısı toplumun %80'inin hayatında en az bir defa karşılaştığı, hastaneye başvuruların önemli bir kısmını oluşturan, yaşam kalitesini düşüren, iş gücü kaybına neden olan önemli bir sağlık problemidir. Bel ağrılarının en sık nedeni olan lomber disk hernisi medikal ve/veya cerrahi tedavi gerektirir. Spinal cerrahi sonrası bel ve bacak ağrısı gibi yakınmaların devam ettiği başarısız bel cerrahisi sendromunun en sık sebebi epidural fibrozistir. Nöral doku etrafında skar dokusuna neden olup bası yapar ve sinir köklerinin beslenmesini bozarak radiküler ağrıya yol açar. Günümüzde epidural fibrozisi engellemeye veya azaltmaya yönelik birçok çalışma yapılmasına rağmen kesin çözüm bulunamamıştır. Halofuginon, Dichroa febrifuga bitkisinden elde edilen februfigin isimli alkaloidin analoğudur. Veteriner hekimlerin antiprotozoon olarak kullandığı bu ilacın in vivo ve in vitro çalışmalarda oral ve/veya sistemik yoldan uygulandığında tip 1 kollajen sentezini inhibe ettiği ve antifibrotik etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan lomber laminektomi modelinde lokal olarak uygulanan Halofuginon'un antifibrotik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 3 ayrı grup ve her grupta 7 adet Wistar Albino erkek sıçan (n=7) olacak şekilde toplam 21 adet sıçan kullanılmıştır. 7'si laminektomi yapılan kontrol grubu, 7'si laminektomi sahasına hidrojel yerleştirilen grup ve 7'si laminektomi sahasına Halofuginon yüklü hidrojel yerleştirilen grup olarak ayrılmıştır. Post-operatif 21. günde sakrifiye edilen sıçanların laminektomi sahasının 1 cm altından ve üstünden olacak şekilde spinal kolon, vertebral kolon, paravertebral kaslar ve fasyayı içeren dokuları alınmıştır. Serum fizyolojik ile yıkanıp bir hafta boyunca formaldehit solüsyonunda bekletilmiş ve dekalsifikasyon sonrası dehidrate edilip parafin bloklara alınmıştır. Seri kesitler elde edildikten sonra hematoksilen-eozin (HE) ile Masson'un trikrom boyası ile boyanıp epidural fibrozis alanı ve fibrozisin adezyon derecesi analiz edilmiştir. Çalışmanın sonuçlarında öne çıkan noktalar ise kontrol grubunda yoğun fibrozis ile aktif fibroblastların olduğu, hidrojel grubunda mekanik bir bariyer oluşturarak fibrozis oluşumuna engel olabilecek membranöz bir yapının olduğu ve hidrojel ile Halofuginon grubunda da fibröz dokunun dağılımının düşük olması yanı sıra bazı bölgelerde dikkati çeken vasküler yapılarda genişleme ile aktif osteoblastların varlığı mevcuttu. Bunun yanında her üç grupta da infiltratif iltihabi hücre görülmedi, yabancı cisim reaksiyonu oluşmadı ve laminektomi alanını doldurabilecek yeni kemik oluşumu gözlenmedi. Her üç grup istatistiksel olarak milimetre kare cinsinden epidural fibrozis alanı değerlendirildiğinde anlamlı bir farkın olmadığı saptandı. Fibrozis adezyon derecesi açısından ise kontrol grubu ile hidrojel ile Halofuginon grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı.

FibrozHalofuginonHayvan deneyleri+1
Tülay Aslan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde ketaminin kortikal yayılan depolarizasyona etkisi

Yaşamı tehdit eden intrakranial anevrizma kanamasına bağlı gelişen subaraknoid kanamalar tüm inmelerin %5'lik kısmını oluştururlar. Subaraknoid kanamalar diğer inme tiplerinden daha genç yaşta görülmesi ve ölüm oranının yüksek olması nedeniyle yüksek sosyoekonomik yüke sebep olmaktadır. Anevrizmal subaraknoid kanama geçiren hastaların yaklaşık %15'i daha hastaneye ulaşmadan kaybedilmektedir. Hastanede ölümlerin %25'i ilk 24 saatte gerçekleşmektedir. Hastaların geri kalan %60'ı kanamaya neden olan anevrizma başarılı bir şekilde kapatılsa bile ilk kanamanın beyinde yol açtığı hasarlar ve devam eden patofizyolojik süreçler nedeniyle ciddi mortalite ve morbidite riski altındadır. Bu hastalarda mortalite nedeninin yaygın serebral enfarktlar olduğu uzun yıllar önce ortaya konulmuştur ve neden olarak kanama sonrası 3-15 günde ortaya çıkan büyük arter spazmları olduğu düşünülmüştür. Son yıllarda subaraknoid kanama sonrası gelişen mortalite ve morbiditeden sorumlu etkenin tek başına büyük damarlarda gelişen vazospazm olmadığı düşünülmüştür. İlk defa 2004 yılında, subaraknoid kanama (SAK) geçiren hastalarda henüz vazospazm gelişmeden, ilk 72 saatte oluşan akut patofizyolojik olayları açıklamaya yönelik "erken beyin hasarı" (early brain injury) kavramı ortaya atılmıştır. SAK geliştikten kısa süre sonra (yaklaşık 15 dakika içinde) intrakranial basınç, kanama sonrası meydana gelen intrakranial hematom boyutuna bağlı olarak değişmekle beraber kanama öncesine ya da kanama öncesine yakın değerlere geri döner. Erken beyin hasarında serebral iskemiye neden olan mikrodolaşım bozuklukları, kan beyin bariyeri harabiyeti, kortikal yayılan depolarizasyon, glutamat gibi eksitatör nörotransmitterlerin sorumlu olmasına ilişkin birçok çalışma yapılmıştır. Kortikal yayılan depolarizasyonlar, dakikada 2-6 mm hızında ilerleyen kortikal depolarizasyon dalgalarıdır. Kortikal yayılan depolarizasyonu normal nöronlarda repolarizasyon izler ve sonrasında bölgesel kan akımının artması eşlik eder. Kanama iii olan beyinde depolarizasyona kortikal yayılan iskemi eşlik eder. Kortikal yayılan depolarizasyonun erken beyin hasarındaki rolü ve kötü prognoz ile ilişkisi yapılan klinik çalışmalar ve hayvan deneyleriyle desteklenmiştir. Kortikal yayılan depolarizasyon modellerinde ilaç etkisinin araştırılmasının yeni medikal tedavilerin geliştirilmesinde önemli yeri vardır. Merkezi sinir sistemine etki edecek terapötik maddelerin hızla metabolize edilmesi ve kandan temizlenmesi, bunun yanısıra terapötik maddelerin kan-beyin bariyerinden kolay geçememeleri merkezi sinir sistemi için ilaç geliştirilmesinin önündeki önemli engellerdendir. Bu çalışmada farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde ketamin anestezisinin serebral kan akımı üzerindeki etkisi incelenecektir. Deneylerde 3 grup Swiss albino fare kullanıldı. Farelerde filaman perforasyon yöntemi kullanılarak subaraknoid kanama modeli oluşturuldu. Her üç grupta işlem öncesi, sonrası ve işlemden 24 saat sonra farelerde laser speckle altında kortikal yayılan depolarizasyon sayısı incelendi ve fareler sakrifiye edildi. İzofluran grubunda olan farelerde izofluran anestezisi altında, ketamin grubunda ketamin anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile subaraknoid kanama modeli oluşturuldu. Sham grubunda iki farede izofluran, diğer iki farede ketamin altında filaman ECA'dan ileri doğru ilerletildi ancak perforasyon yapılmadı. İzofluran grubunda 8, ketamin grubunda 8 ve sham grubunda 4 adet fare kullanıldı. Ketamin anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modellerinde serebral kan akımı değerlerinin izofluran anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modellerine göre arttığı görüldü. Anahtar kelimeler: Subaraknoid kanama, serebral kan akımı, laser speckle görüntüleme, ketamin, izofluran

HemorajilerKan akış hızıKetamin+3
Aysel Shıkhalıyeva
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sıçan hidrosefali modelinde deksmedetomidinin nöroenflamasyonun üzerine etkilerinin radyolojik olarak incelenmesi

Giriş: Hidrosefalide ventrikülomegali ve artmış intrakraniyal basınç sonucunda özellikle periventriküler beyaz cevherde ve subventriküler zonda kan akımında azalma ve iskemi oluşmaktadır. Buna bağlı olarak astroglial ve mikroglial hücrelerin proliferasyonu ile karakterize bir nöroenflamasyon durumu meydana gelmektedir. Bu olay zinciri sonuçta nöron kaybı, myelin kaybı ve nörogeneziste azalma dolayısıyla fonksiyon kaybı ile sonuçlanmaktdır. Hidrosefalide oluşan bu nöroenflamasyon radyolojik olarak corpus callosum kalınlığında ve kortikal kalınlıkta azalma şeklinde görülebilmektedir. Yapılan in vitro çalışmalarda deksmedetomidinin (DEX) antienflamatuvar ve nöroprotektif etkileri olduğu gösterilmiştir. Amaç: Bu çalışmada intrasisternal kaolin enjeksiyonu ile oluşturulan hidrosefali modelinde DEX'in nöroenflamasyon üzerine etkilerinin radyolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Metod: Bu çalışmada ağırlıkları 330-385 gr arasında değişen toplam 21 adet erkek Sprague-Dawley albino sıçan kullanıldı. Denekler 3 ayrı gruba (n=7) bölündü. Birinci gruptaki deneklerin (Sham grubu) sisterna magnalarına 30μL SF verildi. İkinci (hidrosefali grubu) ve üçüncü gruptaki (tedavi grubu) deneklerin sisterna magnalarına ise 30μL SF içerisinde çözdürülmüş %25'lik kaolin süspansiyonu enjekte edildi. İntrasisternal enjeksiyondan 14 gün sonra tüm deneklere beyin MRG çekildi ve ikinci ve üçüncü gruplardaki deneklerde hidrosefali geliştiği teyit edildi. Daha sonra bir hafta boyunca ikinci gruptaki deneklere intraperitoneal SF, üçüncü gruptaki deneklere ise intraperitoneal olarak 40 μg/kg/gün DEX enjekte edildi. Deneyin 22. Gününde tüm deneklere VI tekrar beyin MRG çekildi. Elde edilen görüntülerden Evans indeksi, ventrikül alan ölçümü, Corpus Callosum kalınlığı ve kortikal kalınlık değerleri hesaplandı. Verileri istatiksel analizi için GraphPad Prism 9 programı kullanıldı. Bulgu: İncelenen bütün parametreler (Evans indeksi, ventrikül alan ölçümü, corpus callosum kalınlığı, kortikal kalınlık) sham grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bulundu. Ancak hidrosefali ve tedavi grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Yapılan istatiksel analizin sonucunda sham grubu ile hidrosefali oluşturulan gruplar (hidrosefali grubu ve tedavi grubu) arasında istatiksel fark saptandı, bu da etkin bir hidrosefali oluştuğunun göstergesidir. Ancak hidrosefali grubu ile tedavi grubu arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç olarak, DEX hidrosefalide oluşan nöroenflamasyonun üzerine radyolojik olarak bir etkisi gösterilemedi. Bu sonuçları doğrulamak için histopatolojik çalışmaların yapılması önerilir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, Kaolin, Deksmedetomidin, Nöroenflamasyon.

DeksmedetomidinHayvan deneyleriHidrosefali+4
Dıaa K.a. Yahya
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst servikal travmalara posterior cerrahi yaklaşımlar

Amaç: Üst servikal travmalar, yüksek morbidite ve mortalite oranlarıyla sonuçlanan ciddi yaralanmalardır. Oksipitoservikal bileşke, anatomi ve biyomekanik farklılıkları nedeniyle dikkatli bir yaklaşım gerektirir.Bu çalışmanın amacı, üst servikal travmaların posterior cerrahi yaklaşımlar ile elde ettiğimiz klinik verilerin ve uygulanan tedavinin preoperatif ve postoperatif sonuçlarını analiz etmek, cerrahi stabilizasyon tekniklerinin etkinliğini değerlendirmek ve elde edilen bulguları literatürle karşılaştırarak cerrahi uygulamalara yönelik katkı sağlamaktır. Materyal ve metod: Ordu Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda retrospektif bir çalışma olarak yürütülmüştür. Çalışmaya, Şubat 2020-Mayıs 2022 tarihleri arasında üst servikal travma ile başvuran ve uygunluk kriterlerini karşılayan 31 hasta dahil edilmiştir. Preoperatif ve postoperatif dönemde radyolojik değerlendirmelerde üst servikal hizalanma parametreleri (C0-C2 lordoz ve C2-C7 lordozu, klivoaksiyel açı, C2 slope açısı, kraniyal slope açısı, SVA), nörolojik durum, cerrahi komplikasyonlar ve iyileşme süreçleri analiz edilmiştir. Cerrahi teknik olarak C1-2 seviyesi için postreior yaklaşım ile Harm's teknik, C2-3 stabilizasyon için C2 transpediküler fiksasyon ve C3 lateral mass füzyon yöntemleri ve ek patoloji olan hastalar için de destek füzyon yöntemleri kullanılmıştır. Veriler SPSS yazılımı ile p<0.05 anlamlılık düzeyi ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların %45,2'inde yüksekten düşme, %19,4'inde merdivenden düşme, %16,1'i kendi boyundan düşme, %12,9 motorlu taşıt kazası, %6,5 aksiyel kafa travması, travma sebebi olarak tespit edilmiştir. Fraktürlerin dağılımı; %54,83 C2 Tip 2 odontoid fraktürü, %9,64'ü C1 Jefferson fraktürü, %35,53'ü diğer fraktürler olmak üzere değerlendirilmiştir. Minimum takip süresi 6-24 ay olup, hastaların tamamında radyolojik olarak stabilizasyon sağlanmıştır takiplerinde füzyon kusuru izlenmemiştir. Çalışmamızda değerlendirilen servikal parametrelerden SVA (p=0.03) ve Kraniyal slope (p=0.026) ölçümlerinde anlamlı değişiklik izlenmiştir. Sonuç: Posterior cerrahi yaklaşımlar, üst servikal travmalarda etkili ve güvenli bir tedavi seçeneği sunmaktadır. Stabilizasyon tekniklerinin doğru uygulanması, nörolojik iyileşme ve komplikasyonların önlenmesinde kritik öneme sahiptir.Bu çalışma, üst servikal travmaların cerrahi tedavisine yönelik mevcut literatüre katkı sağlamak ve cerrahi uygulamalara yönelik klinik deneyimler ile katkı sunmayı amaçlamıştır.Daha uzun süreli ve geniş ölçekli çalışmalar ile bu bulguların desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: üst servikal travma, odontoid fraktür, Hangman's fraktürü, Jefferson fraktürü

Oğuzhan Uzlu
Ordu University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde doksisiklinin inflamasyon uüzerine etkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH) dünyada gençlerin önemli ölüm nedenlerden biridir. TBH son yıllarda önemli bir halk sağlığı sorunu olup dünya genelinde sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Hasar oluşumunu takiben ilk 24 saatte mikroglialar tarafından TNF-α, IL-1β ve IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler salgılanır. Akut dönemin ardından, inflamazomlar (NLRP3) aktive olur. Bunun sonucunda inaktif formda bulunan kaspaz enzimi NLRP3 kompleksi tarafından aktif formuna dönüşür. Aktifleşen kaspaz-1 inflamatuar olaylarda rolü olan IL-1β ve IL-18 sitokinlerinin salınımını uyarır. Doksisiklin (DOX), Food and Drug Administration (FDA) tarafından onaylanmış olan bir antibiyotiktir ve kan-beyin bariyerinden iyi geçişi vardır. Doksisiklin mikrogliada, matriks metalloproteinaz-3(MMP-3)'ü azaltarak, nitrik oksid (NO), TNF alfa, İL-1, İL-6, İL-8 üzerine inhibitör etki yapar. Bu çalışmada, kafa travması modelinde düşük ve yüksek dozlarda verilen intraperitoneal doksisiklin'in, üçüncü günde inflamasyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 4 ayrı grup (sham, kontrol, düşük ve yüksek doz DOX) ve her grupta 5 fare (n=5) olacak şekilde toplam 20 adet fare kullanılmıştır. Hayvanlara 11 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna serum fizyolojik, düşük doz grubuna 10 mg/kg ve yüksek doz grubuna 100 mg/kg intraperitoneal doksisiklin enjeksiyonu yapılmıştır. Hayvanlar üçüncü günde sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immünhistokimyasal bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: IL-6 sinyal pozitifliği, 10 mg/kg DOX verilen grupta anlamlı olarak azalmıştır (p=0,003). 100 mg/kg DOX verilen grupta pozitif hücre sayısında azalma görülmüştür, fakat bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,58). Iba-1 (İyonize kalsiyum bağlayıcı adaptör molekül-1) ile işaretlenen mikrogliaların hasarlı bölgeye göçünün, kontrol grubuna göre 10 mg/kg ve 100 mg/kg DOX verilen gruplarda daha az olduğu görülmektedir (p=0,0001, p=0,003). CD-3 sinyal pozitifliği ve pozitif hücre sayısı, 10 mg/kg ve 100 mg/kg DOX verilen gruplarda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,00001, p=0,003). Son olarak, düşük ve yüksek doksisiklin verilen travma gruplarında, ilaçsız travma grubuna göre daha yüksek oranda apoptoza gitmeyen nöron ve glia oranları görüldmüştür. Sonuç: Kafa travmasında DOX kullanımı, akut nöroinflamasyon ve mikroglia aktivasyonunu inhibe ederek kafa travması sonrası ortaya çıkan ikincil hasarın azaltmasında etkin olarak kullanılabilecek yeni bir tedavi yöntemi olarak umut vaat etmektedir.

BeyinBeyin yaralanmalarıDoksisiklin+5
Saeıd Marjanı
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde brimonidin tartaratın nöroprotektif etkilerinin incelenmesi

Kafa travması sonucu ortaya çıkan ikincil beyin hasarı genellikle travma başlangıcından itibaren travmayı takip eden saatler veya günler boyunca süren hücresel ve moleküler hasarla ilgilidir. Brimonidin tartarat selektif alfa-2 reseptor agonistidir. Glokom tedavisinde kullanılan ve retinal ganglion hücrelerinde nöroprotektif etkileri olduğu bilinen Brimonidin tartaratın travmatik beyin hasarında nöroinflamasyona etkisini gösteren bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmada toplam 21 adet erkek Swiss albino fare 3 gruba ayrılmış ve ağırlık düşürme modeli ile kapalı kafa travması oluşturulmuştur. Travmadan 24 saat sonra fareler sakrifiye edilmiştir. Sakrifiye edildikten sonra beyin dokularının hemotoksilen&eozin boyası ve immünohistokimya yöntemi ile incelenmiştir. Sham grubuna göre NeuN pozitif hücre sayısı travma grubunda belirgin azalmıştır(p=0,0015). Travma sonrası brimonidin uygulanan grup sadece travma uygulanan grupla karşılaştırılınca NeuN'la işaretli hücrelerde artış gözlendi(p=0,13). CD163 antikor işaretlemesinde sham grubunda hücrelerin %46,6'sı, travma grubunda %65,1'i, travma+brimonidin grubunda ise %56,8'i CD163 antikoru ile pozitif işaretlenmiştir. MHC2 antikoru ile işaretlemede sham grubu ile travma uygulanan grup karşılaştırıldığında travma uygulanan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır(p=0.03). Travma ve travma+brimonidin uygulanan gruplar karşılaştırıldığnda ise; travma+brimonidin uygulanan grupta azalma olduğu saptanmıştır(p=0.09). BDNF antikoru ile işaretlemede travma ve travma+brimonidin uygulanan gruplar karşılaştırıldığında travma+brimonidin uygulanan grupta BDNF düzeyinin arttığı görülmekte ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir(p=0.19). Son olarak histopatolojik incelemelerde travma grubunda görülen yoğun hücre infiltrasyonu ve parankimde görülen güve yeniği şeklinde ödemin birimonidin uygulanan grupta görülmemesi antiinflamatuar etkisini göstermektedir. Fare kafa travması modelinde birimonidinin nöroinflamasyon ve mikroglial aktivasyonu baskıladığı gösterilmiştir. Brimonidinin erken dönemde istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmaması sekonder hasarın doğası gereği bu etkinin kümülatif olarak ilerleyen günlerde ortaya çıkabileceği düşünülmüştür.

Beyin yaralanmalarıBrimonidinFareler+3
Eray Tekirdaş
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde donepezilin beyin hasarına etkisi

Giriş ve amaç: Spontan subaraknoid kanama, yüksek mortalite ve morbiditeye neden olan ve en sık nedeni anevrizmalar olan bir patolojidir. Hastalar kanama anını atlatsalar dahi, hastanedeki izlemlerinde mortalite ve ağır morbiditeler gelişebilir. Hiperakut dönemdeki beyin hasarı ve buna bağlı mortaliteden artmış intrakranial basınç sorumlu iken, sonrasında hastaların önemli bir kısmında beyin hasarında artış görülmekte ve ek nörolojik defisitler ve ölümler görülmektedir. Eksitatör bir nörotransmitter olan glutamatın aşırı artışının, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerini uyararak hücre içine kalsiyum akışını artırdığı ve apoptoza neden olduğu düşünülmektedir. Aşırı artmış glutamatın neden olduğu nörotoksisite (eksitotoksisite) birçok patolojide (Travma, iskemi, nörodejeneratif hastalıklar vb.) etkin olduğu gösterilen ve beyin hasarına neden olan bir mekanizmadır. Subaraknoid kanamalı hastaların beyin omurilik sıvılarında yapılan ölçümlerde glutamat miktarının artmış olduğu gösterilmiş olup, bu hastalarda da eksitotoksisitenin nöron hasarında önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Çeşitli patolojilerdeki glutamat eksitotoksisitesini engelleyerek nöron hasarını durdurmak için, NMDA antagonistleri ve glutamat salınım blokörleri gibi ajanlar denenmiş, ancak klinik çalışmalardaki yetersiz sonuçları ve yan etkileri nedeniyle kullanıma sokulamamıştır. Donepezil ise, doğrudan bir glutamat antagonisti olmayıp, bir asetilkolinesteraz blokörüdür ve net etkisi asetilkolin miktarını artırmaktır. Artan asetilkolin, α7 nikotinik asetilkolin reseptörlerini (α7-nAchR) uyarır ve bu reseptörün uyarılması hücre yüzeyindeki glutamat reseptörlerini internalize ederek glutamat eksitotoksisitesini azaltır. Ancak sinapslardaki glutamat nörotransmisyonunu bozmaz, bu nedenle glutamat antagonizması için kullanılan ajanların olumsuz etkisine sahip olmadığı düşünülebilir. Alzheimer tedavisi için geliştirilen bir ajan olan donepezilin insandaki yan etki profili de iyi bilinmektedir. Donepezil, Alzheimer'in yanında, travma ve iskemi için hayvan modellerinde denenmiştir, ancak subaraknoid kanamada etkinliğini gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızda, Donepezilin subaraknoid kanamadaki nöroprotektif etkileri araştırıldı. Gereç ve yöntem: Deneylerde 5 grup Swiss albino fare kullanıldı. Sham, kontrol, düşük doz donepezil ile tedavi ve yüksek doz donepezil ile tedavi grupları için 7'şer, TUNEL/MAP-2 boyamasının standardizasyonu için oluşturulan naive grubu için 4 fare ile toplamda 32 denek kullanıldı. Farelerde subaraknoid kanama oluşturmak için, filaman perforasyon modeli kullanıldı. Subaraknoid kanamadan 2 saat ve 24 saat sonra tedavi gruplarına 1,8 mg/kg ve 5,6 mg/kg dozlarında donepezil intraperitoneal yolla verildi, kontrol ve sham gruplarına ise kg başına aynı hacimde %0,9 serum fizyolojik solüsyonu verildi. 2. saat, 24. saat ve 48. saatte tüm deneklerin nörolojik değerlendirmeleri yapıldı ve 48. saatteki muayeneden sonra fareler feda edilerek %4 formaldehit solüsyonu ile perfüze edildi, sonrasında beyinleri formaldehit solüsyonuna koyuldu. Beyinlerden elde edilen preparatlar, immünohistokimyasal yöntemler(TUNEL/MAP2, iNOS ve Hematoksilen Eozin) ile boyandı, muayene ve preparatların değerlendirilmesi ile elde edilen veriler gruplar arasında karşılaştırıldı. Sonuç: Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde, düşük doz donepezil(1,8 mg/kg/gün) subaraknoid kanama sonrasında gelişen apoptozu azaltmıştır ve koruyucu etki göstermiştir. Yüksek doz donepezil (5,6 mg/kg) uygulaması ile bu etki gözlenmemiştir.

ApoptozisAsetilkolinBeyin+7
Süleyman Çağrı Akpınar
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan spinal kord hasarı modelinde izoalantolakton'un nöroinflamasyon üzerine etkilerinin incelenmesi

Giriş ve amaç: Spinal kord hasarı (SKH) birçok vücut fonksiyonunu etkileyen kompleks ve yıkıcı bir durumdur. Spinal kord travmasından sonra, hasar oluşumunu takiben ilk 24 saatte serbest oksijen radikallerinin üretimi, mitokondri fonksiyonlarının bozulması ve hasarlı hücrelerdeki (mikroglia, astrosit, nöron) potasyum ve genetik materyalin hücre dışına çıkması ile omurilik dokusunun özelleşmiş makrofajları olan mikroglialar aktifleşir. Prostaglandin E2, cyclooxygenase 2 (COX2), nitrooksidase (İNOS) ve aktifleşen mikroglialar tarafından TNF-α, IL-1β, IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler salgılanır. Özetle, inflamasyon sürecinde görevli moleküler yolaklar aktive olur. Günümüzde temel tedaviler, bu hastaların hastaneye başvurması, tanı konması ve tedavilerinin başlamasına kadar geçen süreçte, ikincil hasarın azaltılması üzerinedir. İzoalantolakton (IAL), geniş biyolojik aktiviteye sahip yeni nesil bir ilaçtır. Yapılan çalışmalarda izoalantolakton'un antibakteriyel, antiinflamatuar ve antiapoptotik etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Ayrıca sıçan travmatik beyin hasarı modelinde nöroprotektif etkisi gösterilmesine rağmen, travmatik spinal kord hasarında bu ilacın etki mekanizmasını açıklayan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, spinal kord travması modelinde intraperitoneal olarak sıçanlara enjekte edilen İzoalantolakton (IAL)'un travmadan 24 saat sonra nöroinflamasyon üzerine etkilerinin incelenmesi ve sık kullanılan bir anti-inflamatuar ilaç olan metilprednizolon ile etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. 24. saatin sonunda post travmatik nörolojik değerlendirme yapılıp sakrifiye edilmiştir. Daha sonra TNF-α, IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler spinal kord dokusunda ELİSA yöntemi, IL-6, CD3, Mikroglia (Iba-1) ve Makrofaj (F4/80) antikorları, immünohistokimya yöntemi ile incelenip, kontrol gruplarıyla karşılaştırılmıştır. Ayrıca inflamatuar mediatörlerin sentezinden sorumlu olan transkripsiyon faktörü NF-κB'nin alt birimi olan NF-κB p65, immünohistokimyasal yöntem ile incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada her grupta 8 adet (n=8) olacak şekilde toplam 32 adet erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Gruplar Sham grubu, travma grubu, travma ve Metilprednizolon uygulanan grup, travma ve İzoalantolakton uygulanan grup olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Sıçanlara ketamin / xylazine anestezisi altında 10 cm yükseklikten 15 gr serbest ağırlık düşürülerek spinal travma modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra bir gruba tek doz intraperitoneal 20 mg/kg İzoalantolakton , kontrol gruplarına ise intraperitoneal yolla serum fizyolojik veya 60 mg/kg Metilprednizolon intraperitoneal uygulanmıştır. Tüm grupların sakrifiye edilmesinden önce davranış deneyleri yapılmış, 24. saatin sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek gruplar arasında spinal dokularındaki histopatolojık ve immunhistokimyasal bulgular karşılaştırılmıştır. Bulgular: Izoalantolakton (IAL), travmatik spinal kord hasarında inflamasyonu ceşitli yollarla azaltmaktadır, bunlardan birisi NF-κB yolağıdır. IAL kullanarak spinal kord hasarında nörolojik olarak anlamlı bir iyileşme ve düzelme sağlandığı (p<0,0001) saptanmıştır. IAL verilen grupta diğer gruplara göre NF-κB işaretli total hücre sayısı azalmıştır (p<0,0001). IAL, NF-κB yolağı üzerinden gelişen nöro-inflamasyonu inhibe edici etkisi gösterilmiştir. IAL verilen grupta doku TNF-α ve IL-6 düzeyleri travma, ve Sham gruplarına göre azalmıştır (p<0,002), Ancak bu bulgu MPZ alan travma grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmamıştır (p=0,068). Bu durumun örneklem sayısının yetersizliğinden kaynaklandığı düşünülmüştür. IAL verilen grupta IL-6 ve TNF-α salınımı anlamlı olarak azalmıştır (p=0,002). Iba-1 ve F4/80 ile mikroglial ve makrofaj hücreler değerlendirildiğinde, IAL etkisi altında mikroglia aktivasyonu ve makrofaj göçünün anlamlı olarak azaldığı görülmektedir (p=0,0025), (p=0,0363). IAL'nin travma sonrası gelişen mikroglia aktivasyonunu baskılamak yoluyla nöro-inflamasyonu azaltan etkileri gösterilmiştir (p<0,0001), CD3 + T lenfositler IAL ile anlamlı olarak azalmıştır (p=0,0084). IAL histopatolojık olarak travma sonrası ödemi belirgin olarak azaltmıştır. Ayrıca nörodejeneratif görünümdeki hücre sayısında travma grubuyla karşılaştırıldığında bir düşüşe sebep olduğu da anlaşılmıştır. Sonuç: Sonuç olarak IAL orta şiddette spinal travmaya bağlı nöro-inflamasyonda, makrofaj, mikroglia aktivasyonu ve NF-κB yolağını inhibe ederek nörolojik fonksiyonlarda düzelmeye katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Spinal kord hasarı, Metilprednizolon, İzoalantolakton, NF-κB, nöroinflamasyon

MetilprednizolonNöroinflamatuar hastalıklarNükleer faktör-kappa B+4
Basel I.s. Tarazı
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal multipl anevrizmalarda endovasükler ve açık cerrahi yönteminin klinik sonuçlarının karşılaştırılması

Multipl anevrizmalarda açık cerrahi tercih etmek için endovasküler tedaviye uygun olmaması öncelikli kuralımız olarak belirledik. Endovasküler tedavi uymayan, tek seansta kliplenecek anevrizmaları klipleyerek tedavi ettik. Koil-Stent uygun olan anevrizmalarda muhakkak koil/stent denendi. Eğer bir anevrizma uyuyor diğeri uymuyorsa öncelikli olarak endovasküler olan yapıldı.Endovasküler ile nadir de olsa aksilik çıkabildiği için açık cerrahi sonrası, bir diğer anevrizmayı endovasküler ile kapatmaya girdiğimizde problem yaşarsak tekrardan açık cerrahiye dönmek zorunda kalmayalım diye, önceliği endovasküler ile kapatılacak olan anevrizmaya verdik. Dom/boyun oranı 1.5-2'nin üstündeyse ve 2 mm'den büyükse ve içinden bir dal çıkmıyorsa koil sarma işlemi uygulandı. MCA anevrizmalarına stent uygulanmasını tıkanma ve emboli riski nedeniyle yanlış bulmaktayız. MCA anevrizmaları bifurkasyonda sık görüldüğü için genellikle koil sarmaya uygun olmamaktadır. Açık sonuçları da iyi olan anevrizmalardır.Bu yüzden koil sarmaya uygun değil ise açık cerrahi en uygun yöntemdir. ICA anevrizmaları genellikle stent ve koil ile tedaviye uygundur. Genel şartları sağlıyorsa endovasküler ile tedavi edilmesi iyi bir sonuç verecektir.Cerrahi olarak ulaşılması zor noktalarda olan ICA anevrizmalarında koil sarılamıyorsa, stent destekli koil en uygun yöntem olacaktır. ACom anevrizmaları posteriora bakıyorsa koil veya stent destekli koil için şartlar muhakkak zorlanmalıdır. Ancak anterior projeksiyonda ise yine dom/boyun oranı ve içinden dal çıkıp çıkmama kurallarına bağlı kalınarak endovasküler tedavi düşünülmelidir gerekirse açık cerrahi sonuçları da iyidir. Posterior sirkülasyon anevrizmalarında endovasküler yöntem yine zorlanmalıdır. Endovasküler yöntemle kapatılamayan anevrizmalar için açık cerrahiye gidilmeldir. Bu çıkarılan sonuçlarla beraber multipl anevrizmalarda hangi çeşit anevrizma beraber ise sonuçlar kombine edilmeli ve uygulanmalıdır. Günümüzde halen tedavisi kolay olmayan intrakraniyal anevrizmaların multipl olanları için uygulananlarla beraber bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır. Teknolojinin gelişmesi ile daha iyi sonuçlar aldığımız bir gerçektir.Bu çalışma daha büyük hasta grupları ve olabilecek yeni tekniler ile karşılaştıralarak ileride yapılacak sonuçlara ışık tutacaktır.

AnevrizmaAnjiyografi-dijital subtraksiyonCerrahi+7
Kaan Özalpay
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Suboksipital retrosigmoid yaklaşımda üst klivus, subkiazmal bölge ve 3.ventrikül tabanının cerrahi anatomisi

Üst klivus, subkiyazmal bölge ve 3.ventrikül tabanında yerleşen patolojilerin cerrahisi, bölgede bulunan kritik nörovasküler yapılar sebebiyle zorluk arz eder. Bu patolojilerin cerrahi tedavisi esnasında gelişebilecek komplikasyonlara karşı bölgenin detay anotomisi iyi bilinmelidir. Bu çalışmada bölge anatomisi ve güvenli cerrahi mobilizasyon teknikleri incelendi. 20 adet erişkin kadaverik spesimen disseke edildi. Retrosigmoid yaklaşıma uygun dural disseksiyonlar yapıldı, üst klivus bölgesinde kraniyal sinirlerin anatomik ilişkileri gözlendi. Okulomotor, troklear ve abdusens sinirlerinin intradural seyirleri ortaya konuldu ve mobilize edildi. Ayrıca 8 spesimen üzerinde hipofiz sapını destekleyen yapılar ortaya çıkarıldı, hipofiz sapı ve bezinin mobilizasyonu açısından değerlendirmeler yapıldı. Bilateral abdusens sinirleri intradural disseksiyonla mobilize edildi ve ortalama 4,21±1,02 mm birbirinden uzaklaştırılabildi. Troklear sinirin intradural seyri boyunca düz bir hatta ilerlediği, dural porusa ve kavernöz sinüs lateral duvarına girdiği yerlerde yön değişikliklerine uğradığı gözlendi. Troklear sinirin petroklinoid dura içindeki intradural seyri disseksiyonla ortaya konuldu. Sinirin intradural seyri; sağda 9,07±1,83, solda 9.29±1,77 mm'idi. Okulomotor ile troklear sinir arasında kavernöz sinüs lateral duvarında belirgin bir bariyer bulunmamaktaydı. Hipofiz sapını saran araknoid zarlar diseke edilip iç araknoid zarlar incelendiğinde; hipofiz sapını ve süperior hipofizyal arterlerleri saran birbirinden farklı 2 adet kalın araknoid bant yapısı görüldü. Bu kritik bölgede yerleşik kraniyal sinir çiftleri, anatomik seyirleri dikkate alınarak intradural disseksiyon ile mobilize edilebilir. Cerrahi esnasında defisitlerden kaçınmak ve total rezeksiyonlar gerçekleştirmek adına daha geniş manipülasyon alanları sağlanabilir. Hipofiz sapını fikse eden iç araknoid bantların kafa travmalarında gelişebilecek diabetes insipidus ve hipotalamik hasar gibi nöroendokrinolojik defisitlere karşı anatomik bir koruyucu sistem oluşturduğu düşünülmekle birlikte hipofiz glandının mobilizasyonunda dikkate alınması gereken anatomik bir yapı olarak önümüze çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Üst klival bölge, Subkiyazmal bölge, 3.ventrikül tabanı, hipofiz sapı.

AnatomiHipofiz beziNöroanatomi+4
Oğuz Altunyuva
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrasisternal uygulanan hiperosmolar albuminin tavşanlarda oluşturulan deneysel beyin ödemine etkisi

7. ÖZET Travmatik beyin ödemi ile ilgili olarak son yıllarda birçok klinik ve laboratuar çalışma yapılmaktadır. Beyin ödemi fızyopatolojisinin çoğu yönünün açıklık kazanmasına rağmen tedavi tamamen standartize edilememiştir. Bu amaçla geçmişten günümüze birçok tedavi ilkesi kabul edildiği gibi değişik tedavi ajanlarının da kullanıldığı görülmektedir. Ancak etkin tedavi olanaklarının kısıtlı olması halen travmatik beyin ödeminin mortalite ve morbidite nedeni oluşuna yol açmaktadır. Bu deneysel çalışmada; denek olarak kullanılan tavşanlara kraniektomi yapılarak, yüksekten ağırlık düşürme yöntemi uygulanmış ve travmatik beyin ödemi oluşturulmuştur. Denekler altı değişik çalışma gruplarına ayrılarak, tedavi gruplarına değişik zamanlarda hiperosmolar albumin verilmiştir. Fizyolojik bir makromolekül olan insan albumininin sisterna magnadan verilerek ödem sıvısını subaraknoid mesafeye çekerek ödemin çözülmesi amaçlanmıştır. Tedavi etkinliği ise, beyin omurilik sıvısı osmolalitesi ve beyin dokusu su oranı tayini olmak üzere iki parametre üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışma gruplarının sonuçları incelendiğinde; travma ile kontrol arasında farkın istatistiksel yönden bariz olduğu, tedavi grupları ile bu farkın göreceli olarak kontrole yaklaştığı görülmektedir. Özellikle travmadan sonraki ilk 72 saat içinde iki ve/veya üç doz hiperosmolar albumin verilen gruplardaki tedavi etkinliğinin oldukça anlamlı olduğu görülmektedir. Buna göre yapılan deneysel çalışmanın amacına ulaştığı bundan sonra da bu konuda yapılabilecek çalışmalara katkısı olabileceği düşünülmektedir. 31

Ayhan Tekiner
İnönü University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventrikülo-peritoneal şantların; proksimal kateterlerinde toplanan depozitlerin ışık, elektron mikroskopik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi

ÖZET Bu çalışmada malfonksiyonlu ventrikülo-peritoneal şantı çıkarılan 20 olgunun şant ventriküler kateter lümeninde toplanan depozitleri ışık mikroskobik, immfinohistokimyasal ve elektron mikroskobik olarak inceledik. Işık mikroskobisinde bu birikintilerin, proteinöz materyal, fibrin, eritrosit serpintileri, reovaskfilarizasyon, lenfosit, makrofaj, eozinofil, lökosit ve dev hücreler görüldü. tmmünohistokimyasal olarak bu birikintilerin IgA ile şiddetli, IgG daha az ve IgM ile zayıf boyanma gösterdi. Elektron mikroskobisinde, protein fibrin materyaleri yoğun fagositik hücreler, bu hücrelerin sitoplazmalannda fagosite edilmiş bakteriler ve dev hücreler gözlendi Bu çalışma sonucunda şant malfonksiyonu ile şant lümenine toplanan birikintiler arasında yakın bir ilişki olduğu kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Şant malfonksiyonu, depozitler, elektron mikroskobu, ışık mikroskobu, immünohistokimya.

Anastomoz-cerrahiHidrosefaliPeritoneovenöz şönt
Yurdal Gezercan
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

laparoskopik yolla ventrikülo-peritoneal şant ucu yerleştirilmesi

Hidrosefali tedavisinde kullanılan VPS şant takılması esnasında peritoneal kateterin yerleştirilmesı işleminin laparoskopik olarak yapılmasının hastaya faydalarını içeren bir çalışmadır.Bu teknikle 1.Hidrosefali vakalarında geleneksel olarak yapılan subumbilikal orta hat veya subkostal minilaparotomiler hastalarda post operatif ciddi batın rahatsızlıklarına neden olmaktadır.Laparoskopik distal uç yerleştirmesi bu rahatsızlıkları minimale indirmektedir. 2.Bağırsak nperforasyonu(kolon ve rektum),vajina, mesane,safra kesesi, ve karaciğeri içeren organ perforasyonları ,göbek içinden karın duvarının delinmesi,inguinal herni, hidrosel ,abdominal pseudokist, intestinal volvulus ve bağırsak obstruksiyonu gibiliteratürde bildirilen distal uç komplikasyonlarınıminimale indirmek, vizüel kontrol altında laparoskopik olarak yapılan bu teknikle daha mümkündür. 3.Distal kateterin geç dönemde omentum ile sarılarak disfonksiyone hale gelmesi,kateterin epiploik foremene yerleştrilmesi yolu ile önlenmiştir.

Mehmet Hakan Seyithanoğlu
Bezmialem Vakıf University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk hernisi hastalarında ameliyat öncesi ve sonrası lumbosakral açıların değerlendirilmesi ve hasta kliniği üzerine etkileri

Bel ağrısı, sosyal aktivite ve iş gücü kaybı yönünden ilk sırayı alan hastalıklar içindedir (1, 2, 3). Tüm dünya nüfusunun %80'inin, hayatlarının bir döneminde, bel ağrısından yakındıkları tespit edilmiştir (4). Tüm ağrılı bel sendromlarının %2-3'ü lomber disk hernisi sebebiyledir (11). Omurganın frontal, transvers ve sagittal plandaki duruş ve açı değişikliklerinin de bel ağrısına ve disk dejenerasyonuna neden olabileceği düşünülmüştür. Ancak lomber lordoz azalmasının veya artışının etkileri hala tam olarak bilinmemektedir. Lomber lordoz kaybının olumsuz etkileri olduğu ve fizyolojik duruşun korunmasının önemi vurgulanmıştır (14). Dejenere disk artmış ya da erken yaşlanma bulgularıyla birlikte yapısal hasar gösteren disktir. Dejeneratif disk hastalığı durumunda bu tanımlamaya ağrı da eklenir. Radyal fissür, disk prolapsusu, son plak hasarı, anulusun kollapsı ve disk daralması gibi yapısal bozukluklara hücre kaynaklı yanıt eklenmesi dejenere disk hastalığına giden son ortak yolu oluşturur (113). Disk dejenerasyon süreci ilerleyici bir yapısal bozukluğa hücre kaynaklı aberran bir yanıt olara tanımlanabilir. Dejenere disk ve erken dejeneratif değişiklikler tanımları da yapısal bozukluk içerirse de, dejenere disk hastalığında buna ağrılı durum eklenir. Disk dejenerasyonunun altta yatan nedenleri arasında kalıtım, yaşlanma, beslenme özellikleri ve devamlı yüklenme öyküsü vardır. Başlatıcı etken ise travma ya da yorgunluk bozukluğudur. Sağlıklı bir kişide her türlü fonksiyonunu yerine getiren omurganın normal sagittal konturunun sınırlarının bilinmesi önemlidir. Omurga bu fizyolojik konturla başı ve gövdeyi destekler; yeterli ve ağrısız hareketi sağlar.(116) Omurga sagittal konturunun doğal gelişimi tam olarak bilinmemektedir. Lomber lordozun primer olarak mı yoksa torakal kifoza sekonder olarak mı geliştiği hala tartışma konusu olmaya devam etmektedir.(12,116) Bu çalışmada Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde Aralık 2005-Ocak 2007 tarihleri arasında lomber disk hernisi tanısıyla yatırılıp ameliyat edilen 139 hasta retrospektif olarak ele alındı. Hastalar Oswestry skalası, Vizüel Analog skala, Narkotik Skoru ve Ağrı Skoru, Hasta Memnuniyeti Değerlendirilmesi, lomber biyomekanik açıların ölçülmesi, hastanın yaşı, mesleği, cinsiyeti, hangi mesafede herniasyonun olduğu, lomber MRG'de diskin tipi parametreleri kullanılarak değerlendirilmeye tabii tutuldu. Lomber disk hernisi teşhisi ile ameliyat edilip özgeçmişinde infeksiyöz, inflamatuar, tümöral, fraktür nedeniyle spinal cerrahi geçirmiş olanlar, spondilolistezis, spondilolizis gibi instabilite sorunu olanlar, nüks disk hernisi olanlar ve gebeler çalışmaya alınmadı. Çalışmaya alınan hastalara yaş sınırı getirilmedi. Çalışmamızda lomber lordoz açısının artması durumunda sakral inklinasyon açısının da arttığı, sakrumun daha eğik konuma geldiğini göstermektedir. Ayrıca lomber lordoz açısındaki değişikliğe paralel olarak sakral inklinasyon açısınında aynı yönde değiştiğini gördük. Lomber lordoz açısının azalması istenilmeyen bir durum olup, hastanın postoperatif dönemdeki omurga biyomekanik kuvvetlerini olumsuz yönde etkileyecek ve daha önce de belirttiğimiz gibi özellikle komşu üst disk mesafesinde hareketliliğin artmasına neden olabilecektir. Bu da ilerleyen dönemde dejeneratif süreçleri hızlandırabilir, komşu segment hastalığının ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu sonuçların 1. ve 6. ay arası takip sonuçları olduğu göz önüne alınıp, uzun dönem takiplerde daha farklı sonuçlarla karşılaşılabileceği de akılda tutulmalıdır. Bizim yaptığımız çalışmada da lordoz açılarındaki değişimin girişim sonrası 1. ayda istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; ancak postop 6. ayda istatistiksel olarak lordoz açılarında artışın (dolayısıyla lordozda düzleşmenin azalışının) belirgin derecede arttığı gösterilmiştir. Ayrıca biomekanik açılardaki bu artışın hastanın kliniği üzerine olumlu etki yaptığı çalışmamızda istatistiksel olarak ta kanıtlanmıştır. Buradan hareketle ameliyat sonrası hastalara (tabi ki komplikasyon olmadığı durumlarda) şikayetlerinin sinir ve kas rejenerasyonu ,lomber biomekaniksel açılar göz önünde bulundurularak aylarla tarif edilebilen zaman dilimi içinde azalacağı söylenebilir. Lomber disk hernili hastaların biyomekanik açılarının hasta kliniği üzerine etkiler açıktır. Bu açıdan bakıldığında ameliyat öncesi tedavide ,ameliyat sonrası yapılacak tedavi ve kontrollerde biyomekaniksel parametrelerin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Ameliyat kararı verirken hastanın lordoz açıları, disk yükseklikleri, diskin dejenerasyon seviyesi, komşu mesafelerdeki diskin yapısı, sakrum ile olan ilişkisi mutlak suretle değerlendirilmelidir. Ameliyat sonrası 1. aydaki biyomekanik açıların istatistiksel olarak bir anlamı olmadığı 6. ayda ise belirgin anlam ifade ettiğinden bu hastaların belirli aralıklarla kontrole çağrılıp tetkiklerinin yaptırılması, biyomekanik açılarının ölçülmesi önerilmektedir.

Abdurrahman Aycan
Bezmialem Vakıf University · İstanbul Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spinal stenoz cerrahisinde klasik laminektomi ve transspinöz split laminektomi yöntenlerinin klinik sonuçlarının karşılaştırılması

Lomber spinal stenoz cerrahisinde klasik laminektomi ve transspinöz split laminektomi yöntenlerinin klinik sonuçlarının karşılaştırılması

CerrahiLaminektomiLomber vertebra+3
Serkan Kitiş
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek Gradeli Glial tümörlerde EGFR,EPOR,VEGF düzeylerinin araştırılması

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, yüksek dereceli glial doku tümörlü hastalarda Eritropoetin Reseptörü (EPOR), Epidermal Büyüme Faktörü (EGFR), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF) seviyelerinin araştırılması ve bu bulguların hastaların sağ kalım süreleri ile ilişkisini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bezmialem Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2013-2014 yılları arasında ameliyat edilen 26 yüksek dereceli ve 5 düşük dereceli tümör dokusu çalışmaya dahil edildi. İmmünohistokimyasal olarak tümör dokularında EPOR, EGFR, VEGF boyanma paternleri değerlendirildi. Tümör dokuları boyanma şiddetine göre (1+), (2+) ve (3+) olarak derecelendirildi. Sonuçlar sağ kalım süreleri ile karşılaştırıldı. BULGULAR: EPOR 1(+) boyanan grupta median sağ kalım 8 ay (95% confidence interval [CI] 0,954 – 15,046 ay) ve EPOR 3(+) olanlarda median sağ kalım; 2 ay (95% confidence interval [CI] 0,400 – 3,600), EGFR ile boyanmayan grupta median sağ kalım; 10 ay (95% confidence interval [CI] 1,041-18,959) ve EGFR 3(+) olanlarda median sağ kalım; 5 ay (95% confidence interval [CI] 1,494 – 8,506), VEGF ile boyanmayan grupta median sağ kalım; 16 ay (95% confidence interval [CI] 3,522 – 28,478 ay) ve VEGF 3(+) olanlarda median sağ kalım; 3 ay (95% confidence interval [CI] 0 – 7,809) olarak bulundu. (Kaplan Meier; EPOR (p=0.002), EGFR (p=0.003), VEGF (p=0.006)) SONUÇ: Bu sonuçlar, EPOR, EGFR, VEGF seviyeleri ile ortalama yaşam süresi arasında ters orantı olduğunu göstermiştir. Bu moleküllere yönelik tedavinin yüksek gradeli glial tümörlü hastaların survisine yararlı etkilerinin olabileceğini düşündürmektedir.

Serdar Çevik
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

1988-1991 yılları arasında kliniğimizde transnazal transsfenoidal hipofizektomi yapılan hipofiz adenomlarının değerlendirilmesi

AdenomlarHipofiz beziHipofizektomi
Adil Güleryüz
Çukurova University
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

CO2 laser uygulamasına bağlı serebral ödemde kortikosteroid, barbitürat ve hipoterminin etkileri: Işık ve elektron mikroskopik çalışma

ÖZET Serebral dokuya, C02 laser uygulamasından sonra meydana gelen lezyon kraterinin en dış tabakası olan ödem tabakası, bazı olgularda genişleyebilmekte ve kontrol edilemez bir hal alarak hayati merkezleri içine alabilmektedir ve Laser'in kullanım güvenliğine gölge düşürmektedir. Bu ödemin kontrolünü sağlama amacı güden bu çalışmada,4 gurup halinde, toplam 20 adet domestik köpeğe C02 laser uygulaması sonrasında kortikosteroid.barbitürat ve hipotermi uyguladık ve 48 saat sonra elde edilen doku örneklerini ışık ve elektron mikroskopik bulgulara dayanarak, sadece C02 laser uygulanan kontrol gurubuyla kıyasladık. Kortikosteroid verilen I. gurupta ödem oransal olarak az bulunurken, barbitürat verilen II. gurupta ılımlı bir ödeme rastlandı. Hipotermi uygulanan III. gurubun bulguları kontrol gurubundan pek farklı değildi. Bu sonuçlarla kortikosteroidin oluşan bu ödemi tam olarak önleyememekle birlikte, diğer yöntemlere üstün olduğunu söyleyebiliriz. 44

Adrenal korteks hormonlarıBarbitüratlarBeyin ödemi+2
Alp İskender Göçer
Çukurova University
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spontan subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazmda serum ve beyin omurilik sıvısında endotelin-1 düzeylerinin araştırılması.

Amaç: Vazospazm; Subaraknoid Kanama (SAK) sonrası ortaya çıkan beyin vasküler yapıların daralması olarak tanımlanabilir. Serebral vazospazmın patogenezi net olarak anlaşılamamıştır. SAK sonrası gelişen vazospazm oluşumundan bir çok faktör sorumlu tutulmuştur. Bu faktörlerden birisi de immünoreaktif süreçtir. Biz bu çalışmamızda SAK ve sonrası hastaların, nörolojik muayenelerini, Bilgisayarlı Beyin Tomografisi'nde (BBT) tespit edilen kan miktarı ve Endotelin-1'in beyin omurilik sıvısı (BOS) ve serumdaki düzeyleri gelişen serebral vazospazm ile mukayese edilerek araştırıldı.Gereç ve yöntem: Hastalarımız 2007 ve 2009 tarihleri arasında Nöroşirurji Yoğun Bakım ünitesine SAK sonrası birkaç saat içinde başvuran hastalar arasından seçildi. SAK tanısı BBT ve Lomber Ponksiyon ( LP ) ile konuldu. Hastaların ilk nörolojik muayeneleri Hunt-Hess sınıflamasına göre, BBT'deki kan miktarı ise Fisher'e göre değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz 20 hastadan SAK sonrası 1. 3. 5. ve 7. günlerde eşzamanlı olarak serum, BOS örneği alındı. Kontrol grubu olarak ise vasküler hastalık, sinir sistemi travması veya inflamatuar hastalık kanıtı olmayan 10 kişi çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubundan da bir defaya mahsus BOS ve serum örneği alındı. Bu örnekler Mikro Elisa yöntemiyle çalışılarak serum ve BOS'da Endotelin-1 düzeyleri tespit edildi. Hastalarımız, Hunt-Hess sınıflamasına göre 7'si Evre (E) EI (Olgu 7, 9, 13, 15, 16, 17, 18), 10'u EII (Olgu 1, 2, 4, 5, 8, 10, 12, 14, 19, 20), 1'i EIII (Olgu 11), 2'si EIV (Olgu 3, 6) olarak değerlendirildi. Fisher sınıflamasına göre ise 17'si EII (Olgu 1, 2, 4, 5, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20 ) 3'ü EIV (Olgu 3, 6, 11) olarak tespit edildi. Hastalarımızdan olgu 3, 6 ve 11'de sereberal anjiografide vazospazm tespit edildi.Sonuç: Bu çalışmamızın sonucunda SAK sonrası Endothelin -1 düzeyleri yükselmektedir. Subaraknoid kanamalı hastalarda yapılan Hunt-Hess sınıflamasının, Fisher sınıflaması ile korele olduğunu, Fisher sınıflaması yükseldikçe, Hunt-Hess sınıflamasının da yükseldiğini ve serebral vazospazm riskinin arttığı tespit edildi. Bununla birlikte spontan SAK sonrası gelişen vazospazmda özellikle Endotelin-1 önemli rol oynayabilir.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Endotelin-1 (ET-1), Subaraknoid Kanama, Vazospazm.

EndotelinlerSerebrospinal sıvıSubaraknoid kanama+1
Emre Bilgin
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akromegalide endoskopik endonasal transsfenoidal cerrahi sonuçları ve endokrinolojik remisyonu predikte eden faktörler

AMAÇ: Akromegali, genellikle bir pitüiter adenoma bağlı gelişen, akral büyüme ve yüksek büyüme hormonu(GH) ve insulin benzeri büyüme faktörü-1(IGF-1) düzeyleriyle seyreden bir hastalıktır. Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi geçiren akromegalik hastalarda prognozu tahmin etmeye yardımcı faktörlerde bir fikir birliğinin olmaması, bu konu üzerinde ek araştırmalar gerektirmektedir. Bu çalışmamızda, büyüme hormonu salgılayan pitüiter adenomlarda endoskopik endonazal cerrahinin biyokimyasal sonuçlarını, remisyon oranlarını, remisyonu predikte eden faktörleri inceledik. GEREÇ VE YÖNTEM: Büyüme hormonu salgılayan pitüiter adenom sebebiyle endoskopik endonazal yaklaşımla opere olan akromegalik 47 hasta çalışmamıza dahil edildi. Ameliyat öncesinde ve sonrasında tümörün ve hastanın endokrinolojik özelliklerinin; tümör boyutu, invazyonu, GH/IGF-1 değerleri, histopatolojik subtipleri gibi; ameliyat sonrası hormonal remisyonu belirlemede potansiyel belirteç olup olmadığı değerlendirildi. Remisyon kriteri olarak, operasyon sonrası 6 ay içinde GH seviyesinin <1ng/ml olması, IGF-1'in yaşa ve cinsiyete göre normal değer aralıklarına gelmesi ve her ikisinin bu seviyelerde stabil kalması kabul edildi. SONUÇLAR:47 hastanın yaş ortalaması 45,0±9,7 yıl ve ortalama takip süresi 21,6±2,6 ay olarak hesaplandı. 10 hastanın (%21,3) mikroadenomu, 36 hastanın (%76,6) makroadenomu ve 1 hastanın da (%2,1) dev adenomu vardı.12 tümörün (%25,5) kavernöz sinus invazyonu vardı. 27 hastaya (%57,5) gross total rezeksiyon ve 20 hastaya da subtotal rezeksiyon yapıldı. 31 hastada(%68) sadece cerrahi rezeksiyon ile remisyon elde edildi. Bu oran operasyon sonrası medikal tedavi ile %76,5'a yükseldi. 10 mikroadenomun 7'sinde(%70), 37 makrodenomun 29'unda(%78,4) biyokimyasal remisyon sağlandı. Kadın cinsiyetin, post operatif 1.gündeki GH düzeyi ve rezeksiyon miktarının hormonal remisyon ile anlamlı ilişkisi saptandı. Yaşın, pituiter adenomun subtipinin, tümör boyutunun ve kavernöz sinus invazyonunun hormonal remisyon ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. TARTIŞMA: Büyüme hormonu salgılayan hipofiz adenomlarının endoskopik transsfenoidal rezeksiyonu, hormonal remisyonu sağlamada ve tümörü kontrol altına almada güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir. Kadın hastalarda, operasyon sonrası birinci günde düşük GH seviyesi olan hastalarda ve gross total rezeksiyon sağlanan hastalarda yüksek olasılıkla operasyon sonrası biyokimyasal remisyon elde edilecektir. ANAHTAR KELİMELER: Pitüiter Adenom, Akromegali, Endoskopik Transsfenoidal Cerrahi, Remisyon

AdenomlarAkromegaliCerrahi+2
Mehmet Kantaroğlu
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidrosefali tedavisinde kullanılan şant sistemlerinde şant gövdesi ve kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemleri ile sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Hidrosefali beyin omurilik sıvısı üretimi ve emilimi arasındaki dengenin bozulduğu bir hastalıktır. Tedavisinde medikal yöntemler denensede asıl tedavisi cerrahidir. Cerrahide en çok tercih edilen yol ventriküloperitoneal şant cerrahisidir. Şant cerrahisinde en çok görülen komplikasyonlardan biri şant enfeksiyonu gelişmesidir. Biz çalışmamızda şant gövdesi ve kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemleri ile sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemlerinin enfeksiyon oranlarının karşılaştırılmasını hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Nöroşirürji Anabilim Dalında ocak 2018- temmuz 2021tarıhleri arasında hidrosefali tanısıyla ventriküloperitoneal şant takılan 120 hasta retrospektiv olarak incelendi.Bu hastaların 90-ı sadece ventriküloperitoneal kateterleri 30-u ise hem gövdesi hem kateterleri antibiyotikli şantlar takılan hastalardan oluşmuştur. Ventriküloperitoneal şant takılan tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik ve laboratuar tetkikleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak şant takılan operasyon tarihinden itibaren en az 6 ay süreyle incelenmiştir. Sonuçlar: Çalışmaya 90 (% 75,0)'ı kateterleri antibiyotikli; 30 (% 25,0)'u hem kataterleri hemde valfleri antibiyotikli olmak üzere 120 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 74 (% 61,7)'ü erkek, 46 (% 38,3)'sı da kız idi. Hastaların yaş ortalamaları 17,9±21,7 yıl iken; 32 (% 26,7) hasta 1 yaş ve altında, 88 (% 73,3) hasta ise 1 yaş üzerinde oldukları belirlendi. Sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli olan şant uygulanan hastalarda enfeksiyon oranı %28.9 hem valfleri hemde ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlar uygulanan hastalarda ise %10 tesbit edilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. (p=0,036; p<0,05) Hem valfleri hem ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlarda enfeksiyon oranlarının azaltdığı tesbit edilmiştir.1yaş ve altında enfeksiyon oranı %37.5'dir ve bu hastalarda konjenital hidrosefali etiolojisi %84.4 tesbit edilmiştir. Enfeksiyon gelişen hastaların revizyon ameliyatı olduğu ve revizyon cerrahilerinin şant enfeksiyon oranını ilk cerrahiye göre anlamlı şekilde artırdiği tesbit edilmiş ve enfeksiyon gelişen hastaların büyük çoğunluğunun 1 yaş ve altı ve konjenital hidrosefali etiolojisi olduğu görülmüştür. Tartışma: Literatürde standart şant uygulananların %5-22 oranında, antibiyotikli şant uygulananların %9-2'sinde enfeksiyon meydana geldiği görülmüş ve antibiyotikli şantların enfeksiyon oranını anlamlı şekilde azaltdığı belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda ise sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli olan şant uygulanan hastalarda %28.9 hem valfleri hemde ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlar uygulanan hastalarda ise %10 oranında enfeksiyon görülmüştür. Diğer antibiyotikli şantlardan farklı olarak valfleri de antibiyotikli olan şantların enfeksiyon oranlarını azaltmada daha etkili olduğu sonucuna varılmıştır. (p=0,036; p<0,05) Anahtar Kelimeler: Hidrosefaliya, Ventriküloperitoneal şant, Antibiyotikli şant

AntibiyotiklerHidrosefaliKateterizasyon+3
Mansur Mammadov
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fonksiyonel ve nonfonksionel hipofiz makro ve dev adenomlarının boyut ve histopatolojik tipine göre görme alanına etkisinin preoperatif değerlendirilmesi

Amaç: Hipofiz adenomları sıklıkla görme defisitleri ile ortaya çıkar. Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi (EETS) ile görme defisiti ve keskinliği çoğu hastada düzelir. Bu çalışamanın amacı cerrahinin görme defisiti ve keskinliğini üzerindeki etkisi ve iyileşmeyi etkileyen faktörleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Görme fonskiyonu bozuk 53 makro ve dev hipofiz adenenomu olan hasta çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi hastaların demografik özellikleri, tümör karakterleri, cerrahi oranı, patoloji sonucu, diyabet varlığı, preoperatif medikal tedavi, MD, PSD, LogMAR değerleri incelendi. Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) ile karşılaştırma yapıldı. Preop görme değerlerinin, postop görme değerlerinden büyük olması anlamlı olarak tanımlandı. Bulgular: 53 hastanın 30'u (%56,6) erkek, 23'ü (%43,4) kadın idi. Tanıda ortalama yaş 47,8 ±12,5 olarak bulundu. Hastaların ameliyat öncesi MD, PDS ve LogMAR değerleri ameliyat sonrası döneme göre daha yüksekti (p<0,001). İyileşme süresi için 3 ay altı ve üstü değerlendirldi. İyileşme süresini uzatan tek faktör diyabetes mellitus olarak saptandı (p=0,048, p <0,05) Sonuç: Görme fonskiyonları etkilenmiş hipofiz adenomlu hastalarda endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi görme fonskiyonlarını iyileştiren bir yöntemdir. İyileşme derecesi işlem, hasta, tümör karekterinden etkilenir. Tam düzelme hastaların yarısından azında olur. Bu hastalarda iyileşmeyi etkileyecek faktörler araştırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Pituiter adenoma, Endoskopik Endonazal Transsfenoidal Cerrahi, Görme sonuçlanımı

AdenomlarEndoskopiGörme alanları+4
Doğu Cihan Yıldırım
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tunel sendromunda elektromiyografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının preoperatif ve postoperatif değerlendirilmesi

Bu çalışmada karpal tünelsendromunun tanısını koymada ve post operatif değelerlendirmede MR tetkikinin yeri ve bubub EMG ile karşılaştırması değerlendirilmiştir. Çalışmaya 21 hasta 23 el bilepği ve normal el bileğinine sahip 20 kişi kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. 23 el bileğine pre ve post operatif el bilek MR'ı ve 17 hastaya da pre ve post operatif emg tetkiki uygulanmıştır. MR tetkikinin hastaların tanısı koymada ve post operatif değerlendirmede etkili bir eylem olduğu sonucuna varılmıştır.

Birol Özkal
Manisa Celal Bayar University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anterior sirkülasyon rüptüre anevrizmalarında lamina terminalis fenestrasyonunun şant bağımlı kronik hidrosefali gelişimine etkisinin retrospektif olarak incelenmesi

Amaç: Hidrosefali, genellikle anevrizmal subaraknoid kanamaların %20-35 kadarında oluşmaktadır. Hidrosefalinin bilinen en kesin tedavisi şant cerrahisidir. Şant bağımlı hidrosefaliye neden olabilecek tüm risk faktörlerinin incelenerek lamina terminalis fenestrasyonunun (LTF) şant bağımlı hidrosefali gelişimine etkisinin araştırılması ve elde edilecek verilerle rüptüre anterior sirkülasyon anevrizmalarında LTF gerekliliğinin öngörülebilmesini sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmayı, anterior sirkülasyon anevrizma cerrahisi esnasında 48 Lamina Terminalis Fenestrasyonu yapılan hastanın 90 Lamina Terminalis Fenestrasyonu yapılmayan hastayla şant bağımlı hidrosefali gelişme açısından karşılaştırması oluşturuyor. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler Statistical Package For The Social Sciences (SPSS) programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Multi değişkenlerin katıldığı analize göre mFisher derece kötü olanlarda 8 kat (%95 GA:1,005-65,139; p=0,050) ve Eksternal Ventriküler Drenaj (EVD) takılmış olanlarda 6 kat (%95 GA:1,972-16,999; p=0,001) şant takılma riski artmıştır. Anevrizma yeri ayırt edilmeksizin tüm hastalar incelendiğinde, Lamina Terminalis Fenestrasyonunun Şant Bağımlı Hidrosefali gelişimini önleme üzerine etkisi görülmemiştir (p>0,05). Sonuç: Şant bağımlı hidrosefaliyi önleyici tedavilerin limitli olması sebebiyle şant bağımlı hidrosefaliyi tahmin etmek ve subaraknoid kanama tedavisini bu doğrultuda yönetmek önem arz etmektedir. Şant ihtiyacı yüksek riskli olarak belirlenen hastalarda, şant takmak için belirlenen faktörlerin eşiği düşürülecektir. Bu, daha kısa süre içinde hastayı rehabilitasyona taburcu etme avantajını yaratacak ve yatarak tedavi süresini azaltacaktır. Anahtar Sözcükler: Şant Bağımlı Hidrosefali, Lamina Terminalis Fenestrasyonu, Eksternal Ventriküler Drenaj, mFisher Derecesi

Okay Baykara
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel omurilik yaralanmasında alfa-lipoik asitin doza bağımlı etkinliğinin araştırılması

Omurilik yaralanması yüzyıllardır bilinen, farklı klinik özellikler gösteren, mortalite ve morbidite açısından bireysel, sosyal, psikolojik ve ekonomik yasamı olumsuz etkileyen patolojik bir durumdur. Omurilik travma fizyopatolojisi daha iyi anlaşıldıkça tedavi seçenekleri de daha iyi planlanabilmekte ve birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Akut travmada omurilikte oluşan yıkım ve birincil hasarlanmayla mücadele etmek adına hala fazla bir tedavi seçeneği yoktur. Bu amaçla kalsiyum kanal blokerleri, opiad antagonistleri, sistemik glukokortikoidler, sistemik kan basıncının arttırılması, antioksidanlar, naloxane gibi birçok yol denenmiş olmakla birlikte erken hasarlanma mekanizmalarına karşı yüksek doz metilprednizolon ve immobilizasyondan başka etkin, rutin uygulamada kendine yer edinmiş bir tedavi seçeneği oluşturulamamıştır. Bizde mevcut bilgiler ışığında antioksidan, serbest radikal süpürücü ve lipid peroksidasyonu önleyici özelliği bilinen ?-lipoik asidin, ratlarda gerçekleştireceğimiz deneysel omurilik yaralanmasında ikincil hasarı önlemesindeki etkinliğini araştırmaya karar verdik. Hasarı değerlendirmek için, omurilik oksidatif stresinin ve lipid peroksidasyonun bir göstergesi olan MDA(malonildialdehit) doku düzeyleri biyokimyasal olarak ölçülüp, histopatolojik inceleme ve nörolojik muayenelerle de sonuçlar mukayese edilmeye çalışıldı.Çalışmada toplam 56 adet ortalama ağırlıkları 210-300 g. arası değişen Spraque-Dawley türü erişkin erkek rat kullanıldı. Denekler her biri 8 rat içeren 7 gruba rastgele ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Travma grubu,Grup 3: Travma ve Metilprednisolon 30 mg/kg tedavi grubuGrup 4: Travma ve Alfa-Lipoik asit 50 mg/kg tedavi grubu, Grup 5: Travma ve Alfa-Lipoik asit 100 mg/kg tedavi grubu, Grup 6: Travma ve Alfa-Lipoik asit 150 mg/kg tedavi grubu, Grup 7:Travma ve Alfa-Lipoik asit 200 mg/kg tedavi grubu olarak ayrıldı.İntraperitoneal yolla verilen 70 mg/kg Ketamin ile anestezi sağlanarak supin pozisyonda tespit edilen ratlara Rivlin Tator modeline uygun olarak travma oluşturulduktan sonra grubuna uygun tedaviler uygulandı. 24. saatin sonunda tüm deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri değerlendirildikten sonra yüksek doz anestezi altında dekapite edildiler. Çıkarılan omurilik örneğinin merkezindeki 0,5 cm'lik alan histopatolojik bakıya, kalanı MDA ölçümü için kullanıldı..SonuçBulgularımız, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik Asit uygulamasının lipid peroksidasyonu ve nöronal korunma üzerine olumlu etkili olabileceğini göstermiştir. Literatür taramamıza göre, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik asitin nöroprotektif etkisini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bu olumlu sonuçlarla, ileri araştırmalara yeni ufuklar açılmıştır.

Lipid peroksidasyonuLipoik asitMetilprednizolon+6
Murat Sayın
Manisa Celal Bayar University
2009
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel omurilik yaralanma modelinde hiperbarik oksijen tedavisinin yeri

Omurilik travması önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir ve spinal kord yaralanması sonrası hayatta kalanların yarısından fazlası normal yaşantısına geri dönememektedirler. Bu durum toplumda önemli bir işgücü kaybına neden olmaktadır. Günümüzde total lezyonlu olgularda, Metilprednizolon dışında nörolojik fonksiyonu düzeltebilecek etkili tedavi yoktur.Omurilik travmasında doku harabiyeti primer mekanik zedelenme ve sekonder omurilik zedelenmesi olmak üzere iki mekanizma ile meydana gelmektedir. Doku tahribatından kaynaklanan primer yaralanma nekrotik hücre ölümü ile sonuçlanır. Sekonder yaralanma ise, oluşan primer yaralanmanın başlattığı ve bunun sonucu saatler içinde, metabolik ve biyokimyasal nedenlerle oluşan hasardır. Sekonder yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerden biri iskemiye bağlı enerji yetersizliğidir. İskemi, dokulara yeterli glukoz ve oksijen sağlanamamasına, dolaylı olarakta enerji yetersizliği ve ATP depolarında azalmaya neden olur. Klinik gözlemler spinal kord lezyonunun sekonder yaralanma ile büyüdüğünü gösterir.Çalışmamızda beş grup oluşturuldu. Toplam 40 hayvan deneye dahil edildi. Kontrol grubuna sadece laminektomi yapıldı. Hasar oluşturulmadı. Travma grubuna T9 total laminektomi yapılarak Tator yöntemi pleji oluşturuldu. Tedavi verilmedi. III. gruptakilere birinci saatte, IV. gruptakilere 6. saatte, V. gruptakilere 24. saatte HBO tedavisi başlandı. Denekler her iki seansta 2,4 ATA basınçta %100 oksijene 90 dakika boyunca tabi tutuldular.Sekonder yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerden biri iskemiye bağlı enerji yetersizliğidir. Bu nedenle sistem anaerobik solunuma geçer. İskemi ve takip eden anaerobik solunum pek çok patolojik sürecin tetiklenmesine yol açar. Hiperbarik ortamda %100 oksijen solunduğunda plazmada oksijenin çözünürlüğü artar. Oksijen basıncının etkisi ile omurilikte sekonder hasara neden olan iskemi düzeyi azaltılmış olur.Deneklerin motor güçleri 1. gün, 3. gün, 5. günlerde eğik düzlem testi ile değerlendirildi. Birinci saatte HBO tedavisine alınan gruptaki eğik düzlem derecelerinde görülen artışlar istatistiksel olarak en anlamlısı idi.1., 3. ve 5. günlerde Drumond Moore kriterleri ile motor güçleri değerlendirilen deneklerden 1. saatte HBO tedavisine alınan gruptaki artış istatistiksel olarak anlamlı idi.Aşırı nitrik oksit sentezi sekonder hasara neden olur. NO oksijenle oksitlenerek çok kısa sürede NO2-(nitrit) oluşur. Biz çalışmamızda Griess reaksiyonu ile nitrit düzeylerini tespit ettik. Tedavi gruplarından 1. saatte HBO tedavisine girenlerle travma grubu arasında anlamlı fark mevcuttu.Travma grubundan elde edilen dokuların makroskobik görünümü yoğun kanamanın neden olduğu hafif koyu renk ve ezilmiş görünümdeydi. Travmadan sonra HBO uygulanan deneklerden elde edilen doku parçaları makroskopik olarak travma grubuna göre düzensiz, çökük ve daha az kanamalıydı. Travma sonrası 1. saatte HBO tedavisine alınan Grup III'de anevrizma klibinin konulduğu yerde hale şeklinde ekimotik alan mevcuttu. 6. saatte ve 24. saatte HBO tedavisine giren gruptaki kanama alanı 1. saatten daha fazla yayıldığı görüldü.Mikroskobik incelemede rutin hematoksilen-eozin boyasında kontrol grubunda ışık mikroskobik incelemelerinde omuriliğin normal nöronal ve vasküler yapısı izlendi. Travma grubunda gri ve beyaz cevher ayrımı tamamen bozulmuş olup, yaygın kanama, yer yer kavitasyon oluşturan likefaktif nekroz, ödem ve bol miktarda lökosit infiltrasyonu mevcuttu. Çevre dokuda infarkt ile uyumlu görünüm, aksonal şişme izlendi. Bu değişiklikler sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin olarak farklı olduğu görüldü. Travma sonrası 1. saatte HBO tedavisine giren deneklerde gri ve beyaz cevher sınırları belirgindi. Hücre yapısı travma grubu ile karşılaştırıldığında çok daha az kanamalı ve ödemli idi. Nekroz alanları sağlam hücreye göre çok daha az idi. Travma sonrası 6. ve 24. saatte HBO tedavisi alan gruptaki değişiklikler travma grubuna göre daha az olmakla birlikte çok belirgin fark görülmedi.Bu çalışmanın asıl amacı omurilik için tek başına tedavi geliştirmek değildir. Tıbbi ve cerrahi tedaviye yardımcı olabilecek bir yöntem ortaya koymaktır. HBO tedavisinin ödem çözücü ve dokularda oksijenizasyonu arttırıcı etkisi mevcuttur. Sekonder hasarın en önemli mekanizmalarından iskemiyi azaltması nedeni ile HBO tedavisi kullanılmıştır.Klinik, histopatolojik ve biyokimyasal olarak HBO tedavisinin travma grubuna göre anlamlı iyileşmesi mevcuttur. Yapılacak yeni çalışmalarla HBO tedavi süresinin uzatılması ve HBO tedavisine eklenecek kombine tedavilerle omurilik hasarı daha da azaltılabilir.

Onur Yaman
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken tavuk embriyosunda valproik asitin nöral tüp gelişimindeki olumsuz etkisi üzerine folik asit etkinliğinin değerlendirilmesi.

Anormal nörulasyon aşaması sonucu oluşan nöral tüp defektleri, embriyonel ve fetal dönemde ölümle sonuçlanabildiği gibi, doğum sonrası dönemde medikal, finansal ve sosyal içerikli sorunları da beraberinde barındıran, uzun süreli rehabilitasyon ihtiyacı gösteren konjenital anomalilerdir.Bu çalışmanın amacı valproik asitin (VPA) oluşturduğu orta hat kapanma defektinin folik asit (FA) ile önlenebilirliği olasılığını erken dönem civciv embriyosu nöral tüp gelişiminde araştırmaktır. Nörülasyonu incelemek için 150 adet özel patojen bulunmayan (SPF) yumurta kullanıldı. SPF yumurtalar 5 grupta incelendi (n:30). Tüm gruplar 30 saat boyunca 37,2 ± 0,1 °C sıcaklık ve % 60 ± 5 nem oranında inkübe edildi ve Hamburger ? Hamilton sınıflamasına göre 9. evrede bir embriyolojik gelişme elde edildi. 30ncu saat çalışmasında A grubu kontrol grubu olarak, inovo B grubuna 0,2 ml serum fizyolojik (SF), C grubuna ? VPA grubu (120mg/1000ml-tedavi edici plazma seviyesi) 0,72 miligram / 0,2 mililitre valproik asit , D grubuna ? FA grubu (400mcg günlük doz) 0,342 mikrogram / 0,2 ml folik asit, E grubuna - VPA+FA grubu 0,72 miligram + 0,342 mikrogram / 0,2 ml valproik asit + folik asit enjekte edildi. 72. saatin sonunda tüm embriyolar yumurtadan çıkartıldı ve hematoksilen eozin ile histolojik, P53, bcl2, Tunnel, Caspase 3 ile immünohistopatolojik olarak incelendi. A, B, D, gruplarında nöral tüp defekti saptanmazken, C grubunda ölen 8 embriyonun tümünde NTD gözlendi, 12 embriyoda gelişme geriliği izlendi. E grubunda ölen embriyo saptanmazken, sadece 8 embriyoda gelişme geriliğine rastlandı.Bu bulgular, tavuk embriyosunda nörulasyon aşamasında valproik asitin yaratmış olduğu teratojenitenin, folik asit etkisiyle önlenebilir olduğunu göstermiştir.

EmbriyoEmbriyogenezFolik asit+2
Adem Bursalı
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole Tip 1 Chiari Malformasyonunda duraplasti ve vertikal insizyonla dural gevşetme yapılan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahisinde kullanlan teknik farklılıklar günümüzde tartışma konusudur. Genellikle kemik dekompresyon sonrası duraplasti veya vertikal insizyonlarla dural gevşetme yöntemleri kullanılmaktadır. Her iki yaklaşımın kendine özgü avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Bu çalışmada, tarafımızca da uygulanan her iki yöntemin sonuçları karşılaştırılarak literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 23 duraplasti, 10 vertikal insizyonla dural gevşetme tekniği uygulanan toplam 33 izole Chiari Malformasyonu Tip 1 tanılı hastadan oluşmaktadır. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Opere olan tüm hastaların yaş ortalaması 32,51 ± 15,61, 13'ü (% 39,4) erkek, 20'si (% 60,6)'u kadındı. En sık gözlenen şikayetler %42,4 oranla baş ağrısı ve ekstremitelerde uyuşma olarak tespit edildi. En sık fizik muayene bulgusu %33,3 ile motor defisit, en sık gözlenen komplikasyonlar ise %12,1 ile menenjit ve BOS fistülü olarak tespit edildi. Preoperatif sirinogomiyeli kalınlıkları ortalama 6,62±2,85 mm ve herniye serebellar tonsil uzunlukları ortalama 8,54±3,78 mm olarak ölçüldü. Duraplasti yapılan ve vertikal insizyonla dural gevşetme yapılan hastalar ayrı ayrı değerlendirildiğinde menenjit ve BOS fistülü başta olmak üzere komplikasyon gelişimi ve operasyon süresi konusunda vertikal insizyonla dural gevşetme tekniğinin avantajlı olduğu tespit edilip sonuçlar arasında istatiksel anlamlılık gözlenmemiştir. Hastane yatış süresinin kısa olmasının vertikal insizyonla dural gevşetme yöntemi lehine istatiksel anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Klinik iyileşme oranlarının birbirine yakın olduğu gözlenmiştir. Siringomiyelideki gerileme ve ortalama Chicago Son Durum Skalası puanları ise duraplasti lehine tespit edilip istatiksel olarak anlamlılık gözlenmemiştir. Sonuç: Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahi tedavisinde tercih edilen yöntemler arasında kesin bir üstünlük bulunmamaktadır. Çalışmamızın sonuçları, bu konuda genel literatürle uyumlu bir görünüm sergilemektedir. Duraplasti Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahisinde etkisi çok yüksek bir tekniktir. Ancak çalışmamızda çok daha az komplikasyon ve hastane yatış süreleri olan, klinik ve radyolojik düzelmelerde durapalasti tekniğine yakın sonuçlar veren vertikal insizyonla dural gevşetme tekniğiyle de iyi sonuçlar alınabileceği gösterilmiştir. Bu bağlamda, daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır ve tüm nöroşirürjiyenlerin her iki yönteme de teknik ve teorik olarak hâkim olması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Chiari tip 1 malformasyonu, duraplasti, vertikal insizyonla dural gevşetme

Oğuz Özdemir
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü ventrikül yerleşimli kolloid kist tedavisinde endoskopik ve mikroşirürjikal yöntemlerin retrospektif olarak karşılaştırılması

Amaç: Kolloid kist cerrahisi, günümüzde tartışmalı bir konudur ve genellikle mikrocerrahi ve endoskopik yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Her iki yaklaşımın kendine özgü avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Bu çalışmada, tarafımızca da uygulanan her iki yöntemin sonuçları karşılaştırılarak literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 21 endoskopik, 19 açık mikrocerrahi yöntem ile opere edilen toplam 40 kolloid kist tanılı hastadan oluşmaktadır. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Endoskopik cerrahi uygulanan hastaların açık mikrocerrahi grubuna göre daha kısa postoperatif yatış sürelerine sahip olduğu (p<0,001), açık mikrocerrahi'nin ise gross total rezeksiyon açısından daha etkili olduğu görüldü (p=0,004; p<0,05). Endoskopik yöntemle tedavi edilen hastalarda %9,5 olan rekürrens oranı, mikrocerrahi grubunda sıfır olarak izlendi; ancak bu fark anlamlı bulunmadı (p=0,488; p<0,05). Morbidite, mortalite ve reoperasyon oranlarında anlamlı farklılık saptanmadı. Kist çapındaki her bir birimlik artışın, mikrocerrahi uygulanan hastalarda komplikasyon riskini yaklaşık 1,1 kat artırdığı (kesim noktası 14,5 mm) görüldü (p=0,052; p<0,05). Kalıcı şant uygulaması ile cerrahi yöntemler arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Sonuç: Kolloid kistlerin cerrahi tedavisinde tercih edilen yöntemler arasında kesin bir üstünlük bulunmamaktadır. Çalışmamızın sonuçları, bu konuda genel literatürle uyumlu bir görünüm sergilemektedir. Cerrahi kararın birçok faktöre bağlı olarak değişebileceği, bu nedenle her hastanın kendi özel durumu detaylı bir şekilde değerlendirilip, uygun bir tedavi planlanması gerekmektedir. Bu bağlamda, daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır ve tüm Nöroşirürjiyenlerin her iki yönteme de teknik ve teorik olarak hâkim olması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: endoskopik kist eksizyonu, kolloid kist, kolloid kist risk skoru, mikroskopik kist eksizyonu, üçüncü ventrikül tümörleri

Araz Alıyev
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel omurilik hasarında tocilizumabin nöral dokuda iyileşme üzerine etkileri

Sitokinler, organizmada immün sistemin düzenlenmesinde ve proinflamatuar-inflamatuar süreçlerde önemli rol oynayan moleküllerdir. Yabancı antijen ve ajanlara karşı Sitokinler lokal ve sistemik inflamatuar reksiyonlarda rol alırlar. Sitokinlerin önemli bir bölümü interlökinlerdir. İnterlökin (IL)-6 ilk olarak preaktivasyon halindeki normal insan lenfositleri tarafından immünglobülin salgılatan bir faktör olarak tanımlanmıştır. IL-6 reseptörü membranda olan (IL-6R) ve çözünür (sIL-6R) olmak üzere 2 formdadır. Tosilizumab bu reseptörlere bağlanarak IL-6'nın rol aldığı sinyalizasyon ve inflamasyon sürecini inhibe eder. Bu çalışmada tosilizumab tedavisinin akut omurilik yaralanması (AOY) ile oluşan hasarda nöral doku üzerinde olumlu etkisinin olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada deney ortamındaki düzenek yardımıyla sıçanlarda omurilik hasarlanması oluşturulmuş, omurilikte hasar oluşturduktan sonra sıçanlara düşük ve yüksek doz tosilizumab intraperitoneal olarak verilmiştir. Tosilizumab tedavisinin sonunda 8. günde sıçanlar sakrifiye edilerek patolojik inceleme için gönderilmiştir. Sonuçlar omuriliği hasarlanmış tosilizumab verilmeyen ve metil prednizolon verilen sıçanların sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Eğik düzlem, Drummond ve Moore Kriterleri, Hemotoksilen-eozin ve Cleaved caspase 3 immunohistokimyasal boyamasının sonuçlarına göre tosilizumab AOY ile oluşan hasarın giderilmesinde etkili bulunmuştur. Tedavi dozu yükseldiğinde bu etkinin arttığı izlenmiştir. Tosilizumabın AOY tedavisinde faydalı olabileceği görülmüştür. Ancak daha geniş serilerde yapılmış klinik ve laboratuar çalışmalarıyla bulguların desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tosilizumab, Akut omurilik yaralanması, Anti inflamatuvar, İnterlökin (IL)-6, Metil prednizolon

Antiinflamatuar ajanlarBiyolojik ajanHayvan deneyleri+6
Muammer Yakupoğlu
Düzce University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal dura grefti uygulamalarında gore-tex spongiostan ve kas fasiasının histopatolojik olarak karşılaştırılması

M.sabri Kaygısız
Gaziantep University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak ratlarda oluşturulan disk hernilerinde metil prednizolon ve meloksikamın etkilerinin araştırılması

IIIÖZETDENEYSEL OLARAK RATLARDA OLUŞTURULAN D SK HERN LER NDEMET L PREDN ZOLON VE MELOKS KAMIN ETK LER N NARAŞTIRILMASIDr. Eser BERKYÜREKUzmanlık tezi, Nöroşirürji Anabilim DalıTez danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Mehmet ALPTEK NMayıs 2007, 81 sayfaLomber disk hernilerinde, mekanik bası olmadan nukleus pulpozusa karşımeydana gelen inflamatuar reaksiyonla sinir kökünde yapısal ve fonksiyoneldeğişiklikler görülmektedir. Bu çalışmada, metil prednizolon ve meloksikamın budeğişiklikler üzerindeki etkileri araştırılmıştır.Deneyde 40 adet Wistar cinsi sıçan 5 gruba ayrıldı. Deneklerin sol L5 sinir köküve L5-L6 intervertebral diski ortaya konuldu. Sham (V.) grup hariç, diğer gruplardakideneklerde disk içine bir miktar hava verilerek disk modeli oluşturuldu. I. gruba metilprednizolon ve meloksikam, II. gruba meloksikam, III. gruba metil prednizolon tedavisiverildi ve bu tedaviler 5 gün boyunca uygulandı. Kontrol (IV.) grubuna herhangi birtedavi uygulanmadı. Bütün grupların hasar öncesi sinir iletim hızı ölçüldü. 7 gün sonra,yürüme analizi yapılarak, tekrar grupların sinir iletim hızı ölçüldükten sonra bütündeneklerin sol L5 sinir kökü histopatolojik inceleme için alındı.Sonuç olarak, nukleus pulpozusun mekanik bası olmadan sinir kökündeinflamatuar reaksiyonla, sinir iletim hızında yavaşlamaya, siyatik fonksiyon indeksindeazalmaya ve endonöral ödemde artmaya neden olduğu görüldü. Ayrıca bu çalışmasonucunda metil prednizolonun, meloksikamın ve iki ilacın birlikte kullanımının siniriletim hızındaki düşmeyi azalttığı, siyatik fonksiyon indeksini arttırdığı ve endonöralödemi azalttığı görülmüştür. Tedavi grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında isetedavi etkinliklerinin birbirlerine üstünlükleri olmadığı gözlendi.Anahtar kelimeler: Disk hernisi, nflamatuar reaksiyon, Metil prednizolon,Meloksikam

Eser Berkyürek
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan deneysel intraserebral hematomlarda siklosporin-A ve deferoksamin'in etkilerinin araştırılması

ivÖZETSIÇANLARDA OLU TURULAN DENEYSEL NTRASEREBRALHEMATOMLARDA S KLOSPOR N-A VE DEFEROKSAM N' NETK LER N N ARA TIRILMASIDr. lhan BÜYÜKBE EUzmanlık Tezi, Nöro irürji Anabilim DalıTez Yöneticisi:Prof.Dr. Abdulvahap GÖKMayıs 2007, 68 sayfaBu çalı mada, immünosupressif etkiye sahip siklosporin A (Cs-A) ve bir demirelatörü olan deferoksaminin (DFO), sıçanlarda olu turulan deneysel intraserebralhematom (ISH)'larda birlikte kullanımı sonucu olu an etkiler, histopatolojik olarakara tırılmı tır.Bu çalı mada 38 adet Wistar cinsi rat kullanıldı. Genel anestezi altında tümdeneklere stereotaktik frame uygulandı. Steril artlar altında burr-hole açılarak 0.2cc'lik otolog tam kan enjeksiyonu ile SH olu turuldu.Hematom olu turulan denekler tedavi ba langıç zamanlarına göre 4 gruba ayrıldı.Grup I'de (n=9) intraperitoneal yolla ilk 30 dakikada Cs-A (20 mg/kg) ve DFO(100mg/kg) yükleme dozlarına ba landı. Grup II (n=9), Grup III (n=10)'de Cs-A veDFO yükleme dozlarına sırasıyla 1. ve 4. saatlerde ba landı. Grup IV'e (n=10, kontrolgrubu) ise herhangi bir tedavi uygulanmadı. Tüm gruplarda (kontrol grubu hariç) Cs-A(10 mg/kg intraperitoneal yolla günde 1 defa, 3gün ) ve DFO (100 mg/kg her 12 saatte,1 defa, 3gün) idame tedavisi uygulandı. Tüm denekler 3. günün sonunda histopatalojikçalı ma için sakrifiye edildi.Sonuçta histopatolojik olarak bütün gruplar ele alındı ında (Kruskall-Wallis varyansanalizi ve Mann Whitney-U testi kullanılarak), kontrol grubuna göre tüm tedavigruplarında ödem parametresinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmü tür(p<0,05). Tedavi gruplarında ödem parametresinde azalma görülürken nekroz veinflamasyon parametrelerinde belirgin fark görülmemi tir (p>0,05). Siklosporin A veDeferoksaminin olu turdu u nöroprotektif etkilerin mekanizması henüzbilinmemektedir. Bununla beraber bu ajanların mekanizmalarını Fe ve Ca++ ++iyonlarına ba ımlı hücre hasarını inhibe ederek göstermeleri muhtemeldir.Anahtar Kelimeler : Deferoksamin, ntraserebral hematom, Siklosporin-A

İlhan Büyükbeşe
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde esmolol' un etkilerinin araştırılması

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde esmolol' un etkilerinin araştırılması adlı çalışmamızda spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında veya engellenmesinde Esmolol etkinliğini değerlendirmek için bu çalışma planlamıştır. Çalışmada 32 adet dişi rat 4 gruba ayrılarak yapılmıştır. 1. Grup kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu dışındaki gruplara Abdominal Aort'a 45 dakika klip kompresyonu uygulandı. 3. Gruba Esmolol, 4. Gruba metil prednizolon intraperitoneal yoldan uygulandı. Tüm gruplara 1. Ve 24. Saatte Tarlov skalasına göre motor muayene yapılarak 24 saat sonra tüm rat modellerinin spinal kordları çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ve MDA düzeyi tayini için spinal kord doku örnekleri alındı. Sonuç olarak; Esmolol, spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarlanmasını azaltmada veya önlemede yeterli etkinliğe sahip olmadığı anlaşılmıştır.

EsmololMetilprednizolonReperfüzyon+6
Gürkan Uzun
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde karvedilol'un etkilerinin araştırılması

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde karvedilol'un etkilerinin araştırılması adlı çalışmamızda spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında veya engellenmesinde Karvedilol etkinliğini değerlendirmek için bu çalışma planlamıştır. Çalışmada 32 adet Sprague-Dawley dişi rat 4 gruba ayrılarak yapılmıştır. 1. Grup kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu dışındaki gruplara Abdominal Aort'a 45 dakika klip kompresyonu uygulandı. 3. Gruba Karvedilol, 4. Gruba metil prednizolon intraperitoneal yoldan uygulandı. Tüm gruplara 1. Ve 24. Saatte Tarlov skalasına göre motor muayene yapılarak 24 saat sonra tüm rat modellerinin spinal kordları çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ve MDA düzeyi tayini için spinal kord doku örnekleri alındı. Sonuç olarak; Karvedilol, spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarlanmasını azaltmada veya önlemede yeterli etkinliğe sahip olmadığı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Spinal Kord, İskemi, Reperfüzyon, Karvedilol, Metilprednizolon

Hayvan deneyleriKarvedilolMalondialdehit+6
Atanur Kuru
Karadeniz Technical University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral iskemi ve reperfüzyonda L-name ve steroidlerin değişen no düzeyleri ve enfarkt hacimleri üzerine olan etkileri

ÖZET Serebral iskemi ve reperfuzyonda NO düzeylerinin yükseldiği bilinmekte olup çalışmamızda da çeşitli aşamalarda yapılan NO düzeyi tayini ile bu artışı gözledik. İskemi ve reperfuzyonda yükselen NO 'nun birbirine zıt iki etkisi bulunmaktadır. Endotelyel NO serebral kan akımını artırarak nöroprotektif rol oynarken nöronal NO ortamda sürepoksit anyonu ile birleşerek potent nörotoksik ajan olan peroksinitrit oluşumuna neden olmaktadır bu da reperfüzyon hasarının temel mekanizmasını oluşturmaktadır. İnvivo koşullarda nörotoksik etki hakimdir. Çalışmamızda kullandığımız L-NAME gibi nonspesifık enzim inhibitörlerinin nöroprotektif etki yarattığının gözlenmesi de bu görüşü desteklemiştir. Çalışmamızın amacı L-NAME ve steroidlerin hem iskemi ve reperfüzyondaki değişen NO düzeylerine olan etkisini gözlemek hem de MCA'nın monofilaman oklüzyon yöntemi ile tıkanması sonucu oluşturulan geçici iskemi sonrası gelişen enfarkt boyutlarına olan etkilerini incelemekti. Çalışmada iskemi-reperfüzyon esnasında NO düzeylerinin yükseldiği, bu yükselmenin L-NAME ile steroidlere nazaran daha fazla önlenebildiği gözlendi. Enfarkt boyutlarında ise L- NAME kontrol gruplarına nazaran belirgin bir küçülme sağlarken steroidlerin enfarkt boyutları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişme yaratmadığın gözledik. Bu sonuçtan da kısmen steroidlerin sistemik yan etkileri sorumlu tutuldu. Sonuç olarak NO, iskemi ve reperfüzyon sürecinde yükselen önemli bir mediyatördür. Güçlü bir nöroprotektif etki için sistemik yan etkiye yol açmadan selektif olarak nNOS sentezinin inhibisyonu gereklidir. 62

Adrenal korteks hormonlarıBeyin iskemisiNitrik oksit+1
Ahmet Serhat Eroğlu
Gazi University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Riociguat ve momordica charantia (Kudret narı)'nın tavşanlarda oluşturulan deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazm üzerine etkileri

Amaç: Serebral vazospazm, subaraknoid kanamayı takiben mortalite ve morbiditeyi belirleyen en önemli komplikasyondur. Vazospazm tedavilerinin etkinliği henüz istenilen düzeyde değildir. Pulmoner hipertansiyon (PHT) tedavisinde kullanılan Riociguat bir guanilat siklaz aktivatörüdür. Guanilat Siklaza (GC) direkt etki ederek cGMP'a dönüşümünü sağlar ve GC'nin nitrik oksit (NO) duyarlılığını artırarak etki eder. NO, hücre içi kalsiyum miktarını azaltarak düz kasın gevşemesini sağlar. Ülkemizde kudret narı olarak tanınan dünyada yaygın olarak acı küspe veya acı kavun olarak bilinen Momordica Charantia'nın yapılan çalışmalarda ekstratlarının, güçlü antioksidan ve serbest radikal süpürücü aktiviteye sahip olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda deneysel SAK modeli ile oluşturulan vazospazm üzerinde uygulanacak ilaçların; baziler arter çapında ki değişikliklerin belirlenmesi ve olası nöroprotektif etkilerinin morfolojik, histopatolojik ve immünhistokimyasal açıdan değerlendirmesi ve araştırılması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada 2,5-4 kg ağırlığında, erkek, Yeni Zelenda beyaz tavşanları kullanıldı. Kontrol (n:7), SAK (n:7), Riociguat (n:7), M.Charantia (n:7) grupları olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu dışında SAK oluşturulan diğer gruplardan; riociguat grubuna SAK'ı takiben 10 mg/kg Riociguat, 3 gün boyunca, (1x1/24 saatte bir doz) peroral yolla uygulandı, SAK+M.Charantia grubuna SAK sonrası 500 mg/kg 3 gün boyunca, (1x1/24 saatte bir doz) per oral verildi. 72 saatin sonunda perfüzyon ve fiksasyon işlemini yapılarak beyin, beyincik ve beyinsapı çıkarıldı ve histopatolojik incelemeye alındı. Baziler arterin lümen alanı ve duvar kalınlığı, damar duvar yapısı ve serebral doku morfolojik, histopatolojik ve immunuhistolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Histolojik ve morfometrik incelemede SAK modeli uygulanan hayvanların vasküler yapılarında gözle görülür kontraksiyon, baziler Arter çevresinde yoğun eritrosit birikimi, daralmış arter lümeni ve perivasküler alanda ödem tespit edildi. Riociguat grubunda baziller arter çaplarının kontrol grubuna benzer, etkili vazodilatasyon sağlanmış, eritrosit birikimi ortadan kalkmış ve lümenleri açık izlenmiştir. Momordica Charantia grubunda ise baziller arterde etkin bir dilatasyon ve doku etrafında hemorajik birikim ve yer yer eritrosit agregasyonları saptanmıştır. Histopatolojik incelemede beyin sapı ve serebral doku kesitlerinde SAK grubunda nöroglial hücreler, nöron çekirdeklerinde piknotik değişiklikler ve kan beyin bariyerinde bozulma görülmüştür. Riociguat deney grubunda genel hücre ve çekirdek yapısının kontrol grubuyla uyumlu olduğu saptanmıştır. Momordica Charantia deney grubunda, SAK grubundaki değişikliklerin bir kısmı izlenmiş ve nöral dokunun genel yapısı kontrol grubuna benzerdir. Hücre yapıları düzensiz olmasına ve çekirdek yapılarındaki değişikliklere rağmen morfolojik yapı korunmuştur. Riociguat grubunun aksine nöral dokuda kısmi hemorajik infiltrasyon bulunmuştur. Sonuç: Tavşanlarda SAK sonrası gelişen vazospazmda uygulanan Riociguat ve M.Charantia, vazodilatör ve antiinflamatuvar etkileriyle SAK' ın neden olduğu vazospazmın önlenmesi veya etkilerinin geri çevrilmesinde etkinliği ve buna bağlı gelişen iskemide nöroproteksiyon sağladığı görülmüş olup vazospazm tedavi yaklaşımlarında kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid kanama, Vazospazm, Riociguat, Momordica Charantia

Hayvan deneyleriKudret narıMomordica charantia+5
Burak Atlas
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikrodiskektomi(ligamentum flavumun korunması)klinik ve radyolojik analiz

ÖZETHalil İbrahim GündüzMikrodiskektomi (Ligamentum Flavumun Korunması):Klinik ve Radyolojik AnalizDisk cerrahilerinde postoperatif bel ağrısı ve radikülopatinin en sık nedeni epiduralfibrozis ve rekürrens herniasyondur. Diskektomi sonrası oluşan epidural fibrozisin etkilerisadece hasta ve doktor arasında bir problem olarak kalmayıp, tıbbi masrafların yanısıra iş veüretkenlik kaybına da yol açtığı için önemli oranda ekonomik bir yük getirmekte vesosyoekonomik bir problem olarak karşımıza çıkmaktadırSeksen Hasta randomize olarak iki gruba ayrıldı. Grup-1'deki hastalara klasikmikrolomber diskektemi ve Grup-2'deki hastalara ise ligamantum flavum korunarakmikrolomber diskektomi yapıldı. Hastalara preoperatif ve postoperatif altıncı ayda VizuelAnalog Skala (VAS) formu ve Düzeltilmiş Oswestry Özğürlük Sorgulama (DOÖS) formuverildi. Preoperatif ve postoperatif bulgular istatistiksel olarak t-test ile karşılaştırıldı. Bütünhastalara postoperatif altıncı ayda postoperatif fibrozis ve skar gradesini belirlemek içinManyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) yapıldı. Bütün hastalara postoperatif altıncı aydaprolonun ekonomik ve fonksiyonel takip skalası verildi. Grupların bulguları Chiqure test ilekarşılaştırıldı.Ligamentum flavumun korunduğu ve korunmadığı her iki grupta da klinik sonuçlarmemnun edicidir. Fakat Ligamentum flavumun korunduğu grupta daha iyi sonuçlar eldeedildi. Ligamentum flavumun korunduğu grupta postoperatif altıncı ayda lokal fibrozis dahaazdı.Bu koruyucu cerrahi teknikte lomber disk cerrahisinden sonra fibrozisle ilişkilikomplikasyonları azaltabileceği kanaati oluşmuştur.Anahtar kelimeler: Epidural fibrosis, Ligamentum flavum, Microlumbardiscectomy, Postoperative fibrosis.1

Halil İbrahim Gündüz
Dicle University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağır kafa travmalarında serumda protein S100b ve nöron spesifik enolaz'ın prognostik değeri

Künt kafa travması günümüzün en ciddi sağlık problemlerinden birini teşkil eder ve epidemiyolojisi daha fazla incelemeyi hak eder. Unutmamak gerekir ki yaralanma, sakatlık, ölüm ve iş gücü kayıplarına yol açan kafa travmalarını önlemek kayıpları ödemekten hem ucuz, hem daha insancıldır. Genel olarak tüm travmalarda ölümlerin %40' ı koruyucu hekimlik hizmetleri ve halkın eğitimi ile önlenebilecek ölümlerdir. Bu sonuca travmadan korunmayı, tüm topluma bir yaşam tarzı olarak benimsetmek ve uygulama alışkanlığı kazandırmakla ulaşılabilir.Travmatik beyin hasarı sonrası tanı konulması ve prognoz tahmini; akut durumun yönetimi, aileye tavsiyelerde bulunmak ve rehabilitasyon servislerinin hazırlığı için önemlidir. Ancak günümüzdeki klinik ve radyolojik göstergeler standardizasyon, subjektivite ve maliyet sorunları içerir. Bu nedenle yeni bir stratejiye dolayısıyla klinik biyokimyasal biyobelirteçlere ihtiyaç bulunmaktadır.Biyobelirteçler, yalnız başlarına ve tek ölçümle yeterince hassas değildir ancak destekleyici olarak kullanılmaları avantaj sağlar.Avrupa' da S100B hızlı şekilde ölçülebilmekte; eğer normalse baş BT' sine gerek duyulmamaktadır. Ancak Birleşik Devletler' de biyobelirteçlerin herhangi biri için, böylesi bir klinik kullanım henüz onaylanmamıştır. Yaptığımız çalışmada travmaya sekonder cevaptaS100B proteini daha anlamlı bulunmuştur.Biyobelirteçlerin kullanımında temel engellerden biri, kötü prognoz için cut-off değeri konusunda fikir birliği olmamasıdır. Ayrıca post-travmatik nöbet veya hipoksemi, önceki felçler ya da kırıklar biyobelirteçler üzerinde değişime yol açarak akıbet tahminin olumsuz etkileyebilir.Klinik kararda biyobelirteçlerin rehberliği için aşılması gereken engeller; yaygın kullanım, biyobelirteçlerin cut-off değerlerinin tanımlanması, kontrol grubu ile uyumlu homojen bir çalışma popülasyonu ve tutarlı-titiz prognoz ölçümleridir.Buna göre ağır kafa travmalı hastalarda prognozu belirlemede serun S100B ve NSE düzeyleri GKS, GOS gibi basit fakat biraz sübjektif travma skorlama sistemlerine alternatif, kolay, ucuz ve objektif bir ölçüt olarak kullanılabilir. Hasara uğruyan dokuların daha çok glial ya da nöronal mı olduğunun tahmininde, hastalık prognozunun saptanmasında, hasar büyüklüğü ve uygulanacak tedavi stratejisinin belirlenmesinde, hastalıkların ayırıcı tanısında ve tedavi etkinliğinin belirlenmesinde değerli bilgiler verir. Ancak bu konuda daha çok sayıda ve geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Kafa yaralanmalarıNöron spesifik enolazPrognoz+1
İlker Takmaz
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut kafa travması ve subaraknoid kanama vakalarında BOS kreatin fosfokinaz enzim değişiklerinin incelenmesi

Kadir Yıldız
Dicle University
1986
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dimethyl sülfaxyde ile post travmatik cerebral ödem tedavisi

Ahmet Metin Akar
Dicle University
1988
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial beyin abseleri

Nevzat Uğurlu
Dicle University
1989
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik beyin ödemine bağlı artmış intra kranial basıncın mannitol ile kontrolü

Ömer Rahmanlı
Dicle University
1989
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel orta serebral arter oklüzyonu sonucu gelişen serebral iskemik zedelenmenin önlenmesinde meksiletinin rolü

Beyinde gelişen iskemik zedelenmenin patogenezinde serbest radikaller, lipid peroksidasyonu, artmış hücre içi sodyum ve kalsiyum konsantrasyonları rol oynamaktadır. Çalışmamızda sodyum ve kalsiyum kanal blokörü olmasının yanında antioksidan ve serbest radikal oluşumunu önleyici özellikleri bulunan meksiletinin iskemik beyin zedelenmesindeki tedavi edici rolü incelenmiştir. Daha önceki çalışmalarda meksiletinin deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen serebral vazospazmın ve travmatik spinal kord zedelenmesinin önlenmesinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ağırlıkları 285-425 gram arasında olan 30 adet erkek erişkin Spraque-Dawley ırkından ratlar kullanıldı. Mikrokraniektomi ile ratlara sol orta serebral arter oklüzyonu uygulanarak eş zamanlı olarak bilateral karotid arterler kliplendi. Hayvanlar herbiri 10 rattan oluşan 3 gruba ayrılmıştır. Postoperatif 1. saatte, sadece iskemi uygulanan gruba herhangi bir tedavi verilmezken sham grubuna normal salin, tedavi grubuna meksiletin verildi. Postoperatif 24. saatte, ratlara ağır anestezi verilerek ratlar sakrifiye ve dekapite edildi. Beyinleri bir bütün olarak çıkarıldıktan sonra %10'luk formol çözeltisinde 1-2 gün bekletildi. Standart doku takibine alınarak parafin bloklara rostro-kaudal yönde gömüldü. Gerekli işlemlerden geçtikten sonra parafin bloklardan kızaklı mikrotomla alınan 20μm'lik koronal kesitler hematoksilen-eozin (H&E) boyası ile boyandı. Elde edilen preparatlardan bilgisayar yardımıyla ve gerekli yazılımlar kullanılarak serebral enfarkt hacimleri hesaplandı. Serebral enfarkt volümleri ANOVA ve Post-Hoc Bonferroni testleri kullanılarak karşılaştırıldı. Sonuçta kontrol (121,57±11,41mm³) ve sham (116,08±12,36mm³) grupları ile tedavi grubu (81,98±12,58mm³) arasında meksiletinin serebral iskemide koruyucu etkisi açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık (p<0,0001) saptandı. Meksiletin, multipotent etkinliği nedeniyle serebral iskeminin önlenmesinde ve tedavisinde alternatif bir ilaç olarak düşünülmeli ve bu konuda zamana bağımlı olarak daha fazla deneysel çalışma yapılmalıdır.

Özkan Özger
Başkent University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal meningiomlarda matriks metalloproteinaz-2 ve matriks metalloproteinaz-2 doku inhibitörü gen polimorfizmlerinin ve immünohistokimyasal ekspresyonlarının incelenmesi

Meningiomlar araknoid membranın dış tabakasını oluşturan cap hücrelerinden köken alırlar. Erişkin yaş grubundaki tüm primer intrakranial tümörlerin % sini oluştururlar ve en sık görülen benign intrakranial tümörlerdir. Meningiomların sınıflandırılmasında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından geliştirilmiş histopatolojik sistem kullanılmaktadır. Rekürrens sıklığı, agresif büyüme potansiyeli, hücre tipi ve buna paralel klinik, biyolojik aktivite esas alınarak yapılan bu sınıflamaya göre meningiomlar 3 gruba ayrılırlar. Genetik ve diğer tıp bilimleri tarafından meningiomların biyolojik aktivitesi ve dolayısıyla intrakranial meningiomu olan hastaların yaşam süreleri hakkında yeni bilgiler edinilmesi için çeşitli araştırmalar yürütülmektedir. Tüm hücrelerin beyin parankimine invaze etmesi için gerekli olan enzimler matriks metalloproteinazlardır (MMP). Bu nedenle MMP lerin inhibisyonu tümör infiltrasyonunu önlemekte geçerli bir tedavi yöntemi olabilir. Çalışma kapsamında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi nde opere edilmiş 50 meningiom olgusuna ait 30 µm kalınlıkta keşilmiş parafin blok doku kesiti ve 100 adet aile öyküsünde meningiom, başka benign ve malign tümör öyküsü bulunmayan sağlıklı yaş ve cinsiyet uyumlu bireylerden alınan periferik kan örneğinden DNA eldesini takiben MMP-2 geni promotor bölgesine ait 735C>T, 1575G>A, 1306C>T polimorfizmleri ve TIMP-2 geni promotor bölgesine ait 418G>A, 303C>T polimorfizmleri belirlenmiştir. Hastaların doku kesitlerinde immünohistokimyasal olarak MMP-2 ve TIMP-2 ekspresyonu ayrıca beyin invazyonu ve Ki-67 indeksi incelenmiştir. Çalışmamızda Ki-67 indeksinin menengiom derecesi ile orantılı olarak yüksek olduğu, ama Ki-67 indeksinin, beyin invazyonu ile korelasyon göstermediği bulunmuştur. MMP 2 polimorfizmi; Ki-67 indeksi ve menengiomların derecesinden bağımsız olmak üzere MMP-2 nin üçlü polimorfizmi saptananlarda beyin invazyonu ile korelasyon göstermiştir. MMP-2 ve TIMP-2 tüm polimorfizmleriyle immünohistokimyasal olarak patolojik boyanma artışı arasında paralellik gözlendi. Tümör gelişiminde rol oynadığı bilinen MMP-2 ve TIMP-2 nin polimorfizmlerinin belirlenmesinin meningiom patogenezindeki genetik mekanizmalara ışık tutacağı inancındayız. Anahtar kelimeler: beyin invazyonu, Ki-67, matriks metalloproteinazlar, matriks metalloproteinaz inhibitörleri, meningiom, polimorfizm.

İlker Çöven
Başkent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk cerrahisi komplikasyonları ve reoperasyon nedenleri

Recai Tuncer
Akdeniz University
1985
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk hernilerinde reoperasyon nedenleri

İsmail Civelek
Akdeniz University
1988
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel omurilik travma modelinde nimodipin ve melatoninin lipid peroksidasyon ve fonksiyonel iyileşme üzerine etkisi

Serkan Torun
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda akut prenatal etanol uygulamasına bağlı olarak optik sinirde gelişen postnatal teratojenik değişiklikler üzerine eksojen melatonin verilmesinin etkilerinin değerlendirilmesi

Bu çalısmada, deneysel olarak, gebe sıçanların yavrularında teratojenik etki olusturan ve akut kullanımda optik sinire toksik etkisi bilinen alkole karsı, antioksidan ve nöroprotektif özellikleri bilinen melatoninin ne ölçüde etkili oldugu arastırıldı. Çalısmada, toplam 24 adet Wistar albino disi eriskin sıçan kullanıldı ve denekler üç trimestirde degerlendirildi. Her bir trimestirde kendi içinde 4 gruba ayrıldı ve her grup için 6 yavru sıçan, her trimestir için 24 ve toplam ise 72 yavru sıçan çalısmaya alındı. 1. kontrol grubuna 1mL/kg serum fizyolojik, 2. gruba etanol tek doz 2 gr/kg, 3. gruba ise etanol + melatonin tek doz 2 gr/kg etanol + 10 mg/kg melatonin ve 4. gruba tek doz 10 mg/kg G7, G15 ve G21. günleri i.p. olarak verildi. Postnatal 2 haftalık (P14) dönem sonrası her bir yavru sıçan i.p. ketamine (60-100 mg/kg) + xylazine (5-10 mg/kg) anestezisi sonrası, VEP çalısmasına alındı. VEP sonrası hayvanlar i.p. ketamine (60-100 mg/kg) + xylazine (5-10 mg/kg) anestezisi sonrası hazırlanan % 2 formaldehit + glutareldehit karısımı 0,1 M Fosfat ile tamponize 150 ml sıvı ile intra-kardiyak perfüzyon yapıldı. Daha sonra optik sinir disseke edildi. Sag optik sinir ısık ve elektron mikroskobik olarak, sol optik sinir ise biyokimyasal olarak incelendi. Elektrofizyolojik incelemede, her 3 trimestirde etanole maruz kalanların latanslarında anlamlı uzama oldugu, sadece 1. trimestirde amplitüd de azalma oldugu gözlendi. Etanol + melatonine maruz kalanların her 3 trimestirinde latanslarda belirgin uzama tespit edildi 1. ve 2. trimestirde amplitüdlerinde artma gözlendi. Biyokimyasal doku MDA çalısmasında sadece 1. trimestirde etanol gurubunda, kontrol (P=0.040) ve melatonin grubuna göre MDA arttırdıgı (P=0.000) tespit edildi. Etanol+melatonin grubunda MDA degeri etanol grubuna göre anlamlı derecede azaldıgı (P=0.008) gözlendi. 2. ve 3. trimestirlerde istatistiksel olarak MDA degerlerinde anlamlı degisiklik görülmedi. Biyokimyasal doku SOD düzeyi çalısmasında ise 1. trimestirde etanol+melatonin grubunda, etanol grubuna göre SOD aktivitesini istatistiksel olarak arttırdıgı (P=0.043) gözlendi. 2. ve 3. trimestirlerde istatistiksel olarak anlamlı degisiklik gözlenmedi. Isık mikroskobik görüntülere dayalı kalitatif olarak degerlendirmede etanol grubunda kontrol grubuna göre her üç trimestirin optik sinirlerinde miyelinli aksonların miyelin kılıflarında incelme ve akson çapında azalma görülmekle beraber, glial hücrelerin sayısında ve büyüklüklerinde de kontrol grubuna göre artma gözlendi. Etanolun sitotoksik etkisi sonucunda ölüme giden dens yapılı hücrelerin sayısı ilk iki trimestirde daha belirgindi. Etanol+melatonin grubunun etanol grubuna göre optik sinirlerinde her üç trimestirde miyelin kalınlıgı ve akson çapında artma görülmüstür. Melatonin grubunun optik sinirinde miyelinli aksonların kalınlıkları ve akson çapı kontrol grubuyla benzer özellikte oldugu gözlendi. Elektron mikroskobik görüntüle dayalı stereolojik analize ait kantitatif olarak sonuçları incelendiginde, etanolün her üç trimestirde de miyelin kalınlıgı, akson alanı ve akson çapını azalttıgı, etanol+melatonin verilen grupta ise 1. trimestirde miyelin kalınlıgı, akson alanı ve akson çapında artma oldugu görülmekte olup, 2. trimestirde ise etkisi görülmedi. 3. trimestirde ise miyelin kalınlıgı ve akson alanında artma gözlenirken akson çapında bir degisiklik görülmedi. Melatonin grubunun optik sinirlerinde miyelinli aksonların miyelin kılıfının kalınlıgı, akson alanı ve akson çapının kontrol grubuyla benzer özellikte oldugu gözlendi. Sonuç olarak, elektrofizyolojik, biyokimyasal ve histolojik olarak, özellikle 1. trimestirde etanolün teratojenik etkisi oldugu görülmekle beraber, melatoninin de antioksidan ve nöroprotektif bir etki gösterdigi görülmüstür. Anahtar kelimeler: Alkol (etanol), melatonin, VEP, optik sinir, MDA, SOD

Orhan Akyüz
Aydın Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parasagital venöz anatominin cerrahi açıdan değerlendirilmesi

Amaç: Parasagittal meningiomalar(6), duramater kökenli tümörler(7), parietal yerleşimli glial tümörler(8),arteriovenöz malformasyonlar(9), gelişimsel venöz anomaliler(9), intrakranyal osteomalar(10) ,kemiğe invaze olmuş kavernom(11) ya da melanomlar, interhemisferik yaklaşım gerektiren pineal bölge tümörleri, lateral ventrikül tümörleri, falks yerleşimli menengiomlar, bikoronal kraniotomi ile boşaltılması gereken tüm patolojik lezyonlara yapılacak cerrahi girişimlerde(12,13) sinus sagittalis superior ve buraya drene olan venlerin anatomik yerleşimlerini tanımlamak, dural venöz yapışıklıkları belirlemek ve bu yapışıklıkların koronal sütür ve superior sagital sütür, lambdoid sütür gibi landmarklara uzaklıkarını tanımlamak kanama kontrolü, venöz enfarkt v.b. komplikasyonların azaltılması ile, cerrahi başarı açısından önem taşır. Bu nedenlerle, bu çalışmada sinus sagittalis superior ve sinusa drene olan venler ile dural venöz yapışıklıklar morfometrik olarak değerlendirilmiştir.Gereç-Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Laboratuarında bulunan 6 erişkin erkek kadavrası üzerinde çalışıldı. Kadavralar, C5 vertebra düzeyinde dekapite edilerek arteria carotis communis, arteria vertebralis ve vena jugularis interna'lar sağ ve sol tarafta kanule edilerek, sütürle tespit edildi. Damarların yıkanarak temizlenmesi sonrasında arterler kırmızı renkli ve venler mavi renkli silikonla dolduruldu. Burun kökünden foramen magnuma kadar sutura sagitalis orta hatta olacak şekilde sağ ve soldan 5'er cm laterale kadar burrholeler açılarak gigli teli yardımı ile kraniotomi ile kemik kaldırıldı. Zeiss Disseksiyon mikroskobu altında disseksiyon yapıldı. Sinus sagittalis superiorün koronal sütür önündeki, koronal sütür lambdoid sütür ve lambdoid sütürden sonraki boyutları, açılan venlerin çap ve sayıları, lakünlerin genişlik ve uzunlukları 0.1mm'ye duyarlı kumpas ile ölçülerek değerlendirildi.Bulgular: Sinus sagittalis superior çapı, sutura koronalis'te 14. 4± 5.4 mm, sutura lambdoidea'da 13. 1± 1.6 mm ve konfluens sinium'a dökülmeden önce 12. 2± 2. 3 mm bulundu. Sinus sagittalis superior'a açılan venler, cerrahi girişim sırasında referans olması açısından sutura koronalis ve sutura lambdoidea'ya göre bölümlendirildi. Sutura koronalis'in anteriorunda açılan ven sayısı ortalama 2. 9± 1. 5 (R 3. 3± 2. 1, L 2. 5± 0. 6), sutura koronalis-sutura lambdoidea arasında 5. 8± 1. 4 (R 6. 3± 1. 2, L 5. 2± 1. 5), sutura lambdoidea-konfluens sinium arasında 0. 3± 0. 5 (R 0. 2± 0.4, L 0. 5± 0. 6) adet bulundu. Sutura koronalis'in anteriorunda açılan venlerin ortalama çapı 2. 4± 1. 0 (R 2. 5± 1. 0 mm, L 2. 4± 1. 0) p değeri 0.759(p>0.05), sutura koronalis ?sutura lambdoidea arasında 2. 8± 1. 0 mm ( R 3. 0± 1. 2mm, L 3. 0± 1. 2 mm) p değeri 0.906(p>0.05), sutura lambdoidea-konfluens sinium arasında 2. 2± 0. 5 (R 1. 7, L 2.3± 0. 5 mm) p değeri 0.374 (p>0.05)bulundu. Hemisferik değerlendirmede ise sağ taraftan sutura sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 8, maksimum 15, ortalama 10.7±2.1 olarak ölçüldü. Hemisferik değerlendirmede sol taraftan sinus sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 7, maksimum 10, ortalama 8.7±1.2 olarak ölçüldü. Hemisferik genel değerlendirmede sinus sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 7, maksimum 15, ortalama 9.7±2.3 olarak ölçüldü. Sağ ve sol taraftan sinus sagitalis superiora dökülen ven sayılarında p değeri p=0.140 ( p>0.05) olmak üzere istatistiksel anlamlı fark olmadığı gözlendi. Koronal sütür anteriorunda en yakın venin ortalama uzaklığı 11. 3± 9. 1 mm ( R 13. 8± 6. 5 mm, L 8. 7 ± 11. 1 mm) p değeri 0.357 (p>0.05), koronal sütür posteriorundaki ilk venin koronal sütüre ortalama uzaklığı 19. 4± 14. 6 mm (R 12. 9 ± 10. 4 mm, L 26. 0 ± 16. 0 mm) p değeri 0.124 (p>0.05) olarak bulundu. Verteks ? sutura lambdoide arasında sinus sagittalis'e dökülen venlerden sutura lambdoidea'ya en yakın venin sutura lambdoidea'ya uzaklığı 16. 8 ± 7. 9 mm ( R 16. 5 ± 5. 5 mm, L 17. 0 ± 10. 2 mm) p değeri 0.926(p>0.05), sutura lambdoidea-konfluence sinium arasında sinus sagittalis'e dökülen venlerden sutura lambdoidea'ya en yakın venin sutura lambdoidea'ya uzaklığı 21. 9 ± 10. 3 mm ( R 23. 3 mm, L 21. 4 ± 12.6 mm) p değeri 0.906(p>0.05) olarak bulundu. Lakün uzunluğu, 97. 9 ±12. 8 mm, lakünün anteriorda genişliği 16. 3 ± 2. 5 mm, ortada 20. 9 ± 11.3 mm ve posteriorda 17. 4 ± 2.6 mm bulundu.Sonuç:Parasagital bölge hem genel anatomik bilgi açısından hem de superior sagital sinusu ve ona dökülen önemli kortikal venleri içermesi sebebi ile nöroşirürjyenler için bilinmesinde fayda olan bir bölgedir. Bu çalışmamızla superior sagital sinus ve ona drene olan venlerle laküner morfolojinin morfometrik değerlendirmelerle daha net ortaya konmasını amaçladık. Supratentoriyal menejionların 1/3'ünün parasagital yerleşimli olması ve bu menejiomların %50'den fazlasının SSS invazyonu ve/veya basısı göstermesi sebebi ile parasagittal venöz anatominin cerrahi açıdan değerlendirilmesi önem arz etmektedir.Bu çalışmada supratentoryal yaklaşımlarda her zaman karşımıza çıkan parasagital venler ve SSS cerrahi bakış açısıyla incelenmiş; süperior sagital sinuse 5 cmlik parasagital alandan drene olan venler morfometrik olarak değerlendirilmiş ve kraniumla ve sütüral landmarklarla ilişkileri saptanmaya çalışılmıştır.

Salih Sayhan
Dokuz Eylül University
2008
00