Aydın Adnan Menderes University
Discipline

Nöroşirürji Anabilim Dalı

Aydın Adnan Menderes University

30

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

30 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fonksiyonel ve nonfonksionel hipofiz makro ve dev adenomlarının boyut ve histopatolojik tipine göre görme alanına etkisinin preoperatif değerlendirilmesi

Amaç: Hipofiz adenomları sıklıkla görme defisitleri ile ortaya çıkar. Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi (EETS) ile görme defisiti ve keskinliği çoğu hastada düzelir. Bu çalışamanın amacı cerrahinin görme defisiti ve keskinliğini üzerindeki etkisi ve iyileşmeyi etkileyen faktörleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Görme fonskiyonu bozuk 53 makro ve dev hipofiz adenenomu olan hasta çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi hastaların demografik özellikleri, tümör karakterleri, cerrahi oranı, patoloji sonucu, diyabet varlığı, preoperatif medikal tedavi, MD, PSD, LogMAR değerleri incelendi. Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) ile karşılaştırma yapıldı. Preop görme değerlerinin, postop görme değerlerinden büyük olması anlamlı olarak tanımlandı. Bulgular: 53 hastanın 30'u (%56,6) erkek, 23'ü (%43,4) kadın idi. Tanıda ortalama yaş 47,8 ±12,5 olarak bulundu. Hastaların ameliyat öncesi MD, PDS ve LogMAR değerleri ameliyat sonrası döneme göre daha yüksekti (p<0,001). İyileşme süresi için 3 ay altı ve üstü değerlendirldi. İyileşme süresini uzatan tek faktör diyabetes mellitus olarak saptandı (p=0,048, p <0,05) Sonuç: Görme fonskiyonları etkilenmiş hipofiz adenomlu hastalarda endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi görme fonskiyonlarını iyileştiren bir yöntemdir. İyileşme derecesi işlem, hasta, tümör karekterinden etkilenir. Tam düzelme hastaların yarısından azında olur. Bu hastalarda iyileşmeyi etkileyecek faktörler araştırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Pituiter adenoma, Endoskopik Endonazal Transsfenoidal Cerrahi, Görme sonuçlanımı

AdenomlarEndoskopiGörme alanları+4
Doğu Cihan Yıldırım
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anterior sirkülasyon rüptüre anevrizmalarında lamina terminalis fenestrasyonunun şant bağımlı kronik hidrosefali gelişimine etkisinin retrospektif olarak incelenmesi

Amaç: Hidrosefali, genellikle anevrizmal subaraknoid kanamaların %20-35 kadarında oluşmaktadır. Hidrosefalinin bilinen en kesin tedavisi şant cerrahisidir. Şant bağımlı hidrosefaliye neden olabilecek tüm risk faktörlerinin incelenerek lamina terminalis fenestrasyonunun (LTF) şant bağımlı hidrosefali gelişimine etkisinin araştırılması ve elde edilecek verilerle rüptüre anterior sirkülasyon anevrizmalarında LTF gerekliliğinin öngörülebilmesini sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmayı, anterior sirkülasyon anevrizma cerrahisi esnasında 48 Lamina Terminalis Fenestrasyonu yapılan hastanın 90 Lamina Terminalis Fenestrasyonu yapılmayan hastayla şant bağımlı hidrosefali gelişme açısından karşılaştırması oluşturuyor. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler Statistical Package For The Social Sciences (SPSS) programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Multi değişkenlerin katıldığı analize göre mFisher derece kötü olanlarda 8 kat (%95 GA:1,005-65,139; p=0,050) ve Eksternal Ventriküler Drenaj (EVD) takılmış olanlarda 6 kat (%95 GA:1,972-16,999; p=0,001) şant takılma riski artmıştır. Anevrizma yeri ayırt edilmeksizin tüm hastalar incelendiğinde, Lamina Terminalis Fenestrasyonunun Şant Bağımlı Hidrosefali gelişimini önleme üzerine etkisi görülmemiştir (p>0,05). Sonuç: Şant bağımlı hidrosefaliyi önleyici tedavilerin limitli olması sebebiyle şant bağımlı hidrosefaliyi tahmin etmek ve subaraknoid kanama tedavisini bu doğrultuda yönetmek önem arz etmektedir. Şant ihtiyacı yüksek riskli olarak belirlenen hastalarda, şant takmak için belirlenen faktörlerin eşiği düşürülecektir. Bu, daha kısa süre içinde hastayı rehabilitasyona taburcu etme avantajını yaratacak ve yatarak tedavi süresini azaltacaktır. Anahtar Sözcükler: Şant Bağımlı Hidrosefali, Lamina Terminalis Fenestrasyonu, Eksternal Ventriküler Drenaj, mFisher Derecesi

Okay Baykara
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel omurilik yaralanmasında alfa-lipoik asitin doza bağımlı etkinliğinin araştırılması

Omurilik yaralanması yüzyıllardır bilinen, farklı klinik özellikler gösteren, mortalite ve morbidite açısından bireysel, sosyal, psikolojik ve ekonomik yasamı olumsuz etkileyen patolojik bir durumdur. Omurilik travma fizyopatolojisi daha iyi anlaşıldıkça tedavi seçenekleri de daha iyi planlanabilmekte ve birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Akut travmada omurilikte oluşan yıkım ve birincil hasarlanmayla mücadele etmek adına hala fazla bir tedavi seçeneği yoktur. Bu amaçla kalsiyum kanal blokerleri, opiad antagonistleri, sistemik glukokortikoidler, sistemik kan basıncının arttırılması, antioksidanlar, naloxane gibi birçok yol denenmiş olmakla birlikte erken hasarlanma mekanizmalarına karşı yüksek doz metilprednizolon ve immobilizasyondan başka etkin, rutin uygulamada kendine yer edinmiş bir tedavi seçeneği oluşturulamamıştır. Bizde mevcut bilgiler ışığında antioksidan, serbest radikal süpürücü ve lipid peroksidasyonu önleyici özelliği bilinen ?-lipoik asidin, ratlarda gerçekleştireceğimiz deneysel omurilik yaralanmasında ikincil hasarı önlemesindeki etkinliğini araştırmaya karar verdik. Hasarı değerlendirmek için, omurilik oksidatif stresinin ve lipid peroksidasyonun bir göstergesi olan MDA(malonildialdehit) doku düzeyleri biyokimyasal olarak ölçülüp, histopatolojik inceleme ve nörolojik muayenelerle de sonuçlar mukayese edilmeye çalışıldı.Çalışmada toplam 56 adet ortalama ağırlıkları 210-300 g. arası değişen Spraque-Dawley türü erişkin erkek rat kullanıldı. Denekler her biri 8 rat içeren 7 gruba rastgele ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Travma grubu,Grup 3: Travma ve Metilprednisolon 30 mg/kg tedavi grubuGrup 4: Travma ve Alfa-Lipoik asit 50 mg/kg tedavi grubu, Grup 5: Travma ve Alfa-Lipoik asit 100 mg/kg tedavi grubu, Grup 6: Travma ve Alfa-Lipoik asit 150 mg/kg tedavi grubu, Grup 7:Travma ve Alfa-Lipoik asit 200 mg/kg tedavi grubu olarak ayrıldı.İntraperitoneal yolla verilen 70 mg/kg Ketamin ile anestezi sağlanarak supin pozisyonda tespit edilen ratlara Rivlin Tator modeline uygun olarak travma oluşturulduktan sonra grubuna uygun tedaviler uygulandı. 24. saatin sonunda tüm deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri değerlendirildikten sonra yüksek doz anestezi altında dekapite edildiler. Çıkarılan omurilik örneğinin merkezindeki 0,5 cm'lik alan histopatolojik bakıya, kalanı MDA ölçümü için kullanıldı..SonuçBulgularımız, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik Asit uygulamasının lipid peroksidasyonu ve nöronal korunma üzerine olumlu etkili olabileceğini göstermiştir. Literatür taramamıza göre, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik asitin nöroprotektif etkisini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bu olumlu sonuçlarla, ileri araştırmalara yeni ufuklar açılmıştır.

Lipid peroksidasyonuLipoik asitMetilprednizolon+6
Murat Sayın
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel omurilik yaralanma modelinde hiperbarik oksijen tedavisinin yeri

Omurilik travması önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir ve spinal kord yaralanması sonrası hayatta kalanların yarısından fazlası normal yaşantısına geri dönememektedirler. Bu durum toplumda önemli bir işgücü kaybına neden olmaktadır. Günümüzde total lezyonlu olgularda, Metilprednizolon dışında nörolojik fonksiyonu düzeltebilecek etkili tedavi yoktur.Omurilik travmasında doku harabiyeti primer mekanik zedelenme ve sekonder omurilik zedelenmesi olmak üzere iki mekanizma ile meydana gelmektedir. Doku tahribatından kaynaklanan primer yaralanma nekrotik hücre ölümü ile sonuçlanır. Sekonder yaralanma ise, oluşan primer yaralanmanın başlattığı ve bunun sonucu saatler içinde, metabolik ve biyokimyasal nedenlerle oluşan hasardır. Sekonder yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerden biri iskemiye bağlı enerji yetersizliğidir. İskemi, dokulara yeterli glukoz ve oksijen sağlanamamasına, dolaylı olarakta enerji yetersizliği ve ATP depolarında azalmaya neden olur. Klinik gözlemler spinal kord lezyonunun sekonder yaralanma ile büyüdüğünü gösterir.Çalışmamızda beş grup oluşturuldu. Toplam 40 hayvan deneye dahil edildi. Kontrol grubuna sadece laminektomi yapıldı. Hasar oluşturulmadı. Travma grubuna T9 total laminektomi yapılarak Tator yöntemi pleji oluşturuldu. Tedavi verilmedi. III. gruptakilere birinci saatte, IV. gruptakilere 6. saatte, V. gruptakilere 24. saatte HBO tedavisi başlandı. Denekler her iki seansta 2,4 ATA basınçta %100 oksijene 90 dakika boyunca tabi tutuldular.Sekonder yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerden biri iskemiye bağlı enerji yetersizliğidir. Bu nedenle sistem anaerobik solunuma geçer. İskemi ve takip eden anaerobik solunum pek çok patolojik sürecin tetiklenmesine yol açar. Hiperbarik ortamda %100 oksijen solunduğunda plazmada oksijenin çözünürlüğü artar. Oksijen basıncının etkisi ile omurilikte sekonder hasara neden olan iskemi düzeyi azaltılmış olur.Deneklerin motor güçleri 1. gün, 3. gün, 5. günlerde eğik düzlem testi ile değerlendirildi. Birinci saatte HBO tedavisine alınan gruptaki eğik düzlem derecelerinde görülen artışlar istatistiksel olarak en anlamlısı idi.1., 3. ve 5. günlerde Drumond Moore kriterleri ile motor güçleri değerlendirilen deneklerden 1. saatte HBO tedavisine alınan gruptaki artış istatistiksel olarak anlamlı idi.Aşırı nitrik oksit sentezi sekonder hasara neden olur. NO oksijenle oksitlenerek çok kısa sürede NO2-(nitrit) oluşur. Biz çalışmamızda Griess reaksiyonu ile nitrit düzeylerini tespit ettik. Tedavi gruplarından 1. saatte HBO tedavisine girenlerle travma grubu arasında anlamlı fark mevcuttu.Travma grubundan elde edilen dokuların makroskobik görünümü yoğun kanamanın neden olduğu hafif koyu renk ve ezilmiş görünümdeydi. Travmadan sonra HBO uygulanan deneklerden elde edilen doku parçaları makroskopik olarak travma grubuna göre düzensiz, çökük ve daha az kanamalıydı. Travma sonrası 1. saatte HBO tedavisine alınan Grup III'de anevrizma klibinin konulduğu yerde hale şeklinde ekimotik alan mevcuttu. 6. saatte ve 24. saatte HBO tedavisine giren gruptaki kanama alanı 1. saatten daha fazla yayıldığı görüldü.Mikroskobik incelemede rutin hematoksilen-eozin boyasında kontrol grubunda ışık mikroskobik incelemelerinde omuriliğin normal nöronal ve vasküler yapısı izlendi. Travma grubunda gri ve beyaz cevher ayrımı tamamen bozulmuş olup, yaygın kanama, yer yer kavitasyon oluşturan likefaktif nekroz, ödem ve bol miktarda lökosit infiltrasyonu mevcuttu. Çevre dokuda infarkt ile uyumlu görünüm, aksonal şişme izlendi. Bu değişiklikler sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin olarak farklı olduğu görüldü. Travma sonrası 1. saatte HBO tedavisine giren deneklerde gri ve beyaz cevher sınırları belirgindi. Hücre yapısı travma grubu ile karşılaştırıldığında çok daha az kanamalı ve ödemli idi. Nekroz alanları sağlam hücreye göre çok daha az idi. Travma sonrası 6. ve 24. saatte HBO tedavisi alan gruptaki değişiklikler travma grubuna göre daha az olmakla birlikte çok belirgin fark görülmedi.Bu çalışmanın asıl amacı omurilik için tek başına tedavi geliştirmek değildir. Tıbbi ve cerrahi tedaviye yardımcı olabilecek bir yöntem ortaya koymaktır. HBO tedavisinin ödem çözücü ve dokularda oksijenizasyonu arttırıcı etkisi mevcuttur. Sekonder hasarın en önemli mekanizmalarından iskemiyi azaltması nedeni ile HBO tedavisi kullanılmıştır.Klinik, histopatolojik ve biyokimyasal olarak HBO tedavisinin travma grubuna göre anlamlı iyileşmesi mevcuttur. Yapılacak yeni çalışmalarla HBO tedavi süresinin uzatılması ve HBO tedavisine eklenecek kombine tedavilerle omurilik hasarı daha da azaltılabilir.

Onur Yaman
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole Tip 1 Chiari Malformasyonunda duraplasti ve vertikal insizyonla dural gevşetme yapılan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahisinde kullanlan teknik farklılıklar günümüzde tartışma konusudur. Genellikle kemik dekompresyon sonrası duraplasti veya vertikal insizyonlarla dural gevşetme yöntemleri kullanılmaktadır. Her iki yaklaşımın kendine özgü avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Bu çalışmada, tarafımızca da uygulanan her iki yöntemin sonuçları karşılaştırılarak literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 23 duraplasti, 10 vertikal insizyonla dural gevşetme tekniği uygulanan toplam 33 izole Chiari Malformasyonu Tip 1 tanılı hastadan oluşmaktadır. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Opere olan tüm hastaların yaş ortalaması 32,51 ± 15,61, 13'ü (% 39,4) erkek, 20'si (% 60,6)'u kadındı. En sık gözlenen şikayetler %42,4 oranla baş ağrısı ve ekstremitelerde uyuşma olarak tespit edildi. En sık fizik muayene bulgusu %33,3 ile motor defisit, en sık gözlenen komplikasyonlar ise %12,1 ile menenjit ve BOS fistülü olarak tespit edildi. Preoperatif sirinogomiyeli kalınlıkları ortalama 6,62±2,85 mm ve herniye serebellar tonsil uzunlukları ortalama 8,54±3,78 mm olarak ölçüldü. Duraplasti yapılan ve vertikal insizyonla dural gevşetme yapılan hastalar ayrı ayrı değerlendirildiğinde menenjit ve BOS fistülü başta olmak üzere komplikasyon gelişimi ve operasyon süresi konusunda vertikal insizyonla dural gevşetme tekniğinin avantajlı olduğu tespit edilip sonuçlar arasında istatiksel anlamlılık gözlenmemiştir. Hastane yatış süresinin kısa olmasının vertikal insizyonla dural gevşetme yöntemi lehine istatiksel anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Klinik iyileşme oranlarının birbirine yakın olduğu gözlenmiştir. Siringomiyelideki gerileme ve ortalama Chicago Son Durum Skalası puanları ise duraplasti lehine tespit edilip istatiksel olarak anlamlılık gözlenmemiştir. Sonuç: Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahi tedavisinde tercih edilen yöntemler arasında kesin bir üstünlük bulunmamaktadır. Çalışmamızın sonuçları, bu konuda genel literatürle uyumlu bir görünüm sergilemektedir. Duraplasti Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahisinde etkisi çok yüksek bir tekniktir. Ancak çalışmamızda çok daha az komplikasyon ve hastane yatış süreleri olan, klinik ve radyolojik düzelmelerde durapalasti tekniğine yakın sonuçlar veren vertikal insizyonla dural gevşetme tekniğiyle de iyi sonuçlar alınabileceği gösterilmiştir. Bu bağlamda, daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır ve tüm nöroşirürjiyenlerin her iki yönteme de teknik ve teorik olarak hâkim olması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Chiari tip 1 malformasyonu, duraplasti, vertikal insizyonla dural gevşetme

Oğuz Özdemir
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal dura grefti uygulamalarında gore-tex spongiostan ve kas fasiasının histopatolojik olarak karşılaştırılması

M.sabri Kaygısız
Gaziantep University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak ratlarda oluşturulan disk hernilerinde metil prednizolon ve meloksikamın etkilerinin araştırılması

IIIÖZETDENEYSEL OLARAK RATLARDA OLUŞTURULAN D SK HERN LER NDEMET L PREDN ZOLON VE MELOKS KAMIN ETK LER N NARAŞTIRILMASIDr. Eser BERKYÜREKUzmanlık tezi, Nöroşirürji Anabilim DalıTez danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Mehmet ALPTEK NMayıs 2007, 81 sayfaLomber disk hernilerinde, mekanik bası olmadan nukleus pulpozusa karşımeydana gelen inflamatuar reaksiyonla sinir kökünde yapısal ve fonksiyoneldeğişiklikler görülmektedir. Bu çalışmada, metil prednizolon ve meloksikamın budeğişiklikler üzerindeki etkileri araştırılmıştır.Deneyde 40 adet Wistar cinsi sıçan 5 gruba ayrıldı. Deneklerin sol L5 sinir köküve L5-L6 intervertebral diski ortaya konuldu. Sham (V.) grup hariç, diğer gruplardakideneklerde disk içine bir miktar hava verilerek disk modeli oluşturuldu. I. gruba metilprednizolon ve meloksikam, II. gruba meloksikam, III. gruba metil prednizolon tedavisiverildi ve bu tedaviler 5 gün boyunca uygulandı. Kontrol (IV.) grubuna herhangi birtedavi uygulanmadı. Bütün grupların hasar öncesi sinir iletim hızı ölçüldü. 7 gün sonra,yürüme analizi yapılarak, tekrar grupların sinir iletim hızı ölçüldükten sonra bütündeneklerin sol L5 sinir kökü histopatolojik inceleme için alındı.Sonuç olarak, nukleus pulpozusun mekanik bası olmadan sinir kökündeinflamatuar reaksiyonla, sinir iletim hızında yavaşlamaya, siyatik fonksiyon indeksindeazalmaya ve endonöral ödemde artmaya neden olduğu görüldü. Ayrıca bu çalışmasonucunda metil prednizolonun, meloksikamın ve iki ilacın birlikte kullanımının siniriletim hızındaki düşmeyi azalttığı, siyatik fonksiyon indeksini arttırdığı ve endonöralödemi azalttığı görülmüştür. Tedavi grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında isetedavi etkinliklerinin birbirlerine üstünlükleri olmadığı gözlendi.Anahtar kelimeler: Disk hernisi, nflamatuar reaksiyon, Metil prednizolon,Meloksikam

Eser Berkyürek
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan deneysel intraserebral hematomlarda siklosporin-A ve deferoksamin'in etkilerinin araştırılması

ivÖZETSIÇANLARDA OLU TURULAN DENEYSEL NTRASEREBRALHEMATOMLARDA S KLOSPOR N-A VE DEFEROKSAM N' NETK LER N N ARA TIRILMASIDr. lhan BÜYÜKBE EUzmanlık Tezi, Nöro irürji Anabilim DalıTez Yöneticisi:Prof.Dr. Abdulvahap GÖKMayıs 2007, 68 sayfaBu çalı mada, immünosupressif etkiye sahip siklosporin A (Cs-A) ve bir demirelatörü olan deferoksaminin (DFO), sıçanlarda olu turulan deneysel intraserebralhematom (ISH)'larda birlikte kullanımı sonucu olu an etkiler, histopatolojik olarakara tırılmı tır.Bu çalı mada 38 adet Wistar cinsi rat kullanıldı. Genel anestezi altında tümdeneklere stereotaktik frame uygulandı. Steril artlar altında burr-hole açılarak 0.2cc'lik otolog tam kan enjeksiyonu ile SH olu turuldu.Hematom olu turulan denekler tedavi ba langıç zamanlarına göre 4 gruba ayrıldı.Grup I'de (n=9) intraperitoneal yolla ilk 30 dakikada Cs-A (20 mg/kg) ve DFO(100mg/kg) yükleme dozlarına ba landı. Grup II (n=9), Grup III (n=10)'de Cs-A veDFO yükleme dozlarına sırasıyla 1. ve 4. saatlerde ba landı. Grup IV'e (n=10, kontrolgrubu) ise herhangi bir tedavi uygulanmadı. Tüm gruplarda (kontrol grubu hariç) Cs-A(10 mg/kg intraperitoneal yolla günde 1 defa, 3gün ) ve DFO (100 mg/kg her 12 saatte,1 defa, 3gün) idame tedavisi uygulandı. Tüm denekler 3. günün sonunda histopatalojikçalı ma için sakrifiye edildi.Sonuçta histopatolojik olarak bütün gruplar ele alındı ında (Kruskall-Wallis varyansanalizi ve Mann Whitney-U testi kullanılarak), kontrol grubuna göre tüm tedavigruplarında ödem parametresinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmü tür(p<0,05). Tedavi gruplarında ödem parametresinde azalma görülürken nekroz veinflamasyon parametrelerinde belirgin fark görülmemi tir (p>0,05). Siklosporin A veDeferoksaminin olu turdu u nöroprotektif etkilerin mekanizması henüzbilinmemektedir. Bununla beraber bu ajanların mekanizmalarını Fe ve Ca++ ++iyonlarına ba ımlı hücre hasarını inhibe ederek göstermeleri muhtemeldir.Anahtar Kelimeler : Deferoksamin, ntraserebral hematom, Siklosporin-A

İlhan Büyükbeşe
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde esmolol' un etkilerinin araştırılması

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde esmolol' un etkilerinin araştırılması adlı çalışmamızda spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında veya engellenmesinde Esmolol etkinliğini değerlendirmek için bu çalışma planlamıştır. Çalışmada 32 adet dişi rat 4 gruba ayrılarak yapılmıştır. 1. Grup kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu dışındaki gruplara Abdominal Aort'a 45 dakika klip kompresyonu uygulandı. 3. Gruba Esmolol, 4. Gruba metil prednizolon intraperitoneal yoldan uygulandı. Tüm gruplara 1. Ve 24. Saatte Tarlov skalasına göre motor muayene yapılarak 24 saat sonra tüm rat modellerinin spinal kordları çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ve MDA düzeyi tayini için spinal kord doku örnekleri alındı. Sonuç olarak; Esmolol, spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarlanmasını azaltmada veya önlemede yeterli etkinliğe sahip olmadığı anlaşılmıştır.

EsmololMetilprednizolonReperfüzyon+6
Gürkan Uzun
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral iskemi ve reperfüzyonda L-name ve steroidlerin değişen no düzeyleri ve enfarkt hacimleri üzerine olan etkileri

ÖZET Serebral iskemi ve reperfuzyonda NO düzeylerinin yükseldiği bilinmekte olup çalışmamızda da çeşitli aşamalarda yapılan NO düzeyi tayini ile bu artışı gözledik. İskemi ve reperfuzyonda yükselen NO 'nun birbirine zıt iki etkisi bulunmaktadır. Endotelyel NO serebral kan akımını artırarak nöroprotektif rol oynarken nöronal NO ortamda sürepoksit anyonu ile birleşerek potent nörotoksik ajan olan peroksinitrit oluşumuna neden olmaktadır bu da reperfüzyon hasarının temel mekanizmasını oluşturmaktadır. İnvivo koşullarda nörotoksik etki hakimdir. Çalışmamızda kullandığımız L-NAME gibi nonspesifık enzim inhibitörlerinin nöroprotektif etki yarattığının gözlenmesi de bu görüşü desteklemiştir. Çalışmamızın amacı L-NAME ve steroidlerin hem iskemi ve reperfüzyondaki değişen NO düzeylerine olan etkisini gözlemek hem de MCA'nın monofilaman oklüzyon yöntemi ile tıkanması sonucu oluşturulan geçici iskemi sonrası gelişen enfarkt boyutlarına olan etkilerini incelemekti. Çalışmada iskemi-reperfüzyon esnasında NO düzeylerinin yükseldiği, bu yükselmenin L-NAME ile steroidlere nazaran daha fazla önlenebildiği gözlendi. Enfarkt boyutlarında ise L- NAME kontrol gruplarına nazaran belirgin bir küçülme sağlarken steroidlerin enfarkt boyutları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişme yaratmadığın gözledik. Bu sonuçtan da kısmen steroidlerin sistemik yan etkileri sorumlu tutuldu. Sonuç olarak NO, iskemi ve reperfüzyon sürecinde yükselen önemli bir mediyatördür. Güçlü bir nöroprotektif etki için sistemik yan etkiye yol açmadan selektif olarak nNOS sentezinin inhibisyonu gereklidir. 62

Adrenal korteks hormonlarıBeyin iskemisiNitrik oksit+1
Ahmet Serhat Eroğlu
Gazi University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Riociguat ve momordica charantia (Kudret narı)'nın tavşanlarda oluşturulan deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazm üzerine etkileri

Amaç: Serebral vazospazm, subaraknoid kanamayı takiben mortalite ve morbiditeyi belirleyen en önemli komplikasyondur. Vazospazm tedavilerinin etkinliği henüz istenilen düzeyde değildir. Pulmoner hipertansiyon (PHT) tedavisinde kullanılan Riociguat bir guanilat siklaz aktivatörüdür. Guanilat Siklaza (GC) direkt etki ederek cGMP'a dönüşümünü sağlar ve GC'nin nitrik oksit (NO) duyarlılığını artırarak etki eder. NO, hücre içi kalsiyum miktarını azaltarak düz kasın gevşemesini sağlar. Ülkemizde kudret narı olarak tanınan dünyada yaygın olarak acı küspe veya acı kavun olarak bilinen Momordica Charantia'nın yapılan çalışmalarda ekstratlarının, güçlü antioksidan ve serbest radikal süpürücü aktiviteye sahip olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda deneysel SAK modeli ile oluşturulan vazospazm üzerinde uygulanacak ilaçların; baziler arter çapında ki değişikliklerin belirlenmesi ve olası nöroprotektif etkilerinin morfolojik, histopatolojik ve immünhistokimyasal açıdan değerlendirmesi ve araştırılması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada 2,5-4 kg ağırlığında, erkek, Yeni Zelenda beyaz tavşanları kullanıldı. Kontrol (n:7), SAK (n:7), Riociguat (n:7), M.Charantia (n:7) grupları olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu dışında SAK oluşturulan diğer gruplardan; riociguat grubuna SAK'ı takiben 10 mg/kg Riociguat, 3 gün boyunca, (1x1/24 saatte bir doz) peroral yolla uygulandı, SAK+M.Charantia grubuna SAK sonrası 500 mg/kg 3 gün boyunca, (1x1/24 saatte bir doz) per oral verildi. 72 saatin sonunda perfüzyon ve fiksasyon işlemini yapılarak beyin, beyincik ve beyinsapı çıkarıldı ve histopatolojik incelemeye alındı. Baziler arterin lümen alanı ve duvar kalınlığı, damar duvar yapısı ve serebral doku morfolojik, histopatolojik ve immunuhistolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Histolojik ve morfometrik incelemede SAK modeli uygulanan hayvanların vasküler yapılarında gözle görülür kontraksiyon, baziler Arter çevresinde yoğun eritrosit birikimi, daralmış arter lümeni ve perivasküler alanda ödem tespit edildi. Riociguat grubunda baziller arter çaplarının kontrol grubuna benzer, etkili vazodilatasyon sağlanmış, eritrosit birikimi ortadan kalkmış ve lümenleri açık izlenmiştir. Momordica Charantia grubunda ise baziller arterde etkin bir dilatasyon ve doku etrafında hemorajik birikim ve yer yer eritrosit agregasyonları saptanmıştır. Histopatolojik incelemede beyin sapı ve serebral doku kesitlerinde SAK grubunda nöroglial hücreler, nöron çekirdeklerinde piknotik değişiklikler ve kan beyin bariyerinde bozulma görülmüştür. Riociguat deney grubunda genel hücre ve çekirdek yapısının kontrol grubuyla uyumlu olduğu saptanmıştır. Momordica Charantia deney grubunda, SAK grubundaki değişikliklerin bir kısmı izlenmiş ve nöral dokunun genel yapısı kontrol grubuna benzerdir. Hücre yapıları düzensiz olmasına ve çekirdek yapılarındaki değişikliklere rağmen morfolojik yapı korunmuştur. Riociguat grubunun aksine nöral dokuda kısmi hemorajik infiltrasyon bulunmuştur. Sonuç: Tavşanlarda SAK sonrası gelişen vazospazmda uygulanan Riociguat ve M.Charantia, vazodilatör ve antiinflamatuvar etkileriyle SAK' ın neden olduğu vazospazmın önlenmesi veya etkilerinin geri çevrilmesinde etkinliği ve buna bağlı gelişen iskemide nöroproteksiyon sağladığı görülmüş olup vazospazm tedavi yaklaşımlarında kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid kanama, Vazospazm, Riociguat, Momordica Charantia

Hayvan deneyleriKudret narıMomordica charantia+5
Burak Atlas
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut kafa travması ve subaraknoid kanama vakalarında BOS kreatin fosfokinaz enzim değişiklerinin incelenmesi

Kadir Yıldız
Dicle University
1986
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dimethyl sülfaxyde ile post travmatik cerebral ödem tedavisi

Ahmet Metin Akar
Dicle University
1988
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial beyin abseleri

Nevzat Uğurlu
Dicle University
1989
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik beyin ödemine bağlı artmış intra kranial basıncın mannitol ile kontrolü

Ömer Rahmanlı
Dicle University
1989
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel orta serebral arter oklüzyonu sonucu gelişen serebral iskemik zedelenmenin önlenmesinde meksiletinin rolü

Beyinde gelişen iskemik zedelenmenin patogenezinde serbest radikaller, lipid peroksidasyonu, artmış hücre içi sodyum ve kalsiyum konsantrasyonları rol oynamaktadır. Çalışmamızda sodyum ve kalsiyum kanal blokörü olmasının yanında antioksidan ve serbest radikal oluşumunu önleyici özellikleri bulunan meksiletinin iskemik beyin zedelenmesindeki tedavi edici rolü incelenmiştir. Daha önceki çalışmalarda meksiletinin deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen serebral vazospazmın ve travmatik spinal kord zedelenmesinin önlenmesinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ağırlıkları 285-425 gram arasında olan 30 adet erkek erişkin Spraque-Dawley ırkından ratlar kullanıldı. Mikrokraniektomi ile ratlara sol orta serebral arter oklüzyonu uygulanarak eş zamanlı olarak bilateral karotid arterler kliplendi. Hayvanlar herbiri 10 rattan oluşan 3 gruba ayrılmıştır. Postoperatif 1. saatte, sadece iskemi uygulanan gruba herhangi bir tedavi verilmezken sham grubuna normal salin, tedavi grubuna meksiletin verildi. Postoperatif 24. saatte, ratlara ağır anestezi verilerek ratlar sakrifiye ve dekapite edildi. Beyinleri bir bütün olarak çıkarıldıktan sonra %10'luk formol çözeltisinde 1-2 gün bekletildi. Standart doku takibine alınarak parafin bloklara rostro-kaudal yönde gömüldü. Gerekli işlemlerden geçtikten sonra parafin bloklardan kızaklı mikrotomla alınan 20μm'lik koronal kesitler hematoksilen-eozin (H&E) boyası ile boyandı. Elde edilen preparatlardan bilgisayar yardımıyla ve gerekli yazılımlar kullanılarak serebral enfarkt hacimleri hesaplandı. Serebral enfarkt volümleri ANOVA ve Post-Hoc Bonferroni testleri kullanılarak karşılaştırıldı. Sonuçta kontrol (121,57±11,41mm³) ve sham (116,08±12,36mm³) grupları ile tedavi grubu (81,98±12,58mm³) arasında meksiletinin serebral iskemide koruyucu etkisi açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık (p<0,0001) saptandı. Meksiletin, multipotent etkinliği nedeniyle serebral iskeminin önlenmesinde ve tedavisinde alternatif bir ilaç olarak düşünülmeli ve bu konuda zamana bağımlı olarak daha fazla deneysel çalışma yapılmalıdır.

Özkan Özger
Başkent University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal meningiomlarda matriks metalloproteinaz-2 ve matriks metalloproteinaz-2 doku inhibitörü gen polimorfizmlerinin ve immünohistokimyasal ekspresyonlarının incelenmesi

Meningiomlar araknoid membranın dış tabakasını oluşturan cap hücrelerinden köken alırlar. Erişkin yaş grubundaki tüm primer intrakranial tümörlerin % sini oluştururlar ve en sık görülen benign intrakranial tümörlerdir. Meningiomların sınıflandırılmasında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından geliştirilmiş histopatolojik sistem kullanılmaktadır. Rekürrens sıklığı, agresif büyüme potansiyeli, hücre tipi ve buna paralel klinik, biyolojik aktivite esas alınarak yapılan bu sınıflamaya göre meningiomlar 3 gruba ayrılırlar. Genetik ve diğer tıp bilimleri tarafından meningiomların biyolojik aktivitesi ve dolayısıyla intrakranial meningiomu olan hastaların yaşam süreleri hakkında yeni bilgiler edinilmesi için çeşitli araştırmalar yürütülmektedir. Tüm hücrelerin beyin parankimine invaze etmesi için gerekli olan enzimler matriks metalloproteinazlardır (MMP). Bu nedenle MMP lerin inhibisyonu tümör infiltrasyonunu önlemekte geçerli bir tedavi yöntemi olabilir. Çalışma kapsamında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi nde opere edilmiş 50 meningiom olgusuna ait 30 µm kalınlıkta keşilmiş parafin blok doku kesiti ve 100 adet aile öyküsünde meningiom, başka benign ve malign tümör öyküsü bulunmayan sağlıklı yaş ve cinsiyet uyumlu bireylerden alınan periferik kan örneğinden DNA eldesini takiben MMP-2 geni promotor bölgesine ait 735C>T, 1575G>A, 1306C>T polimorfizmleri ve TIMP-2 geni promotor bölgesine ait 418G>A, 303C>T polimorfizmleri belirlenmiştir. Hastaların doku kesitlerinde immünohistokimyasal olarak MMP-2 ve TIMP-2 ekspresyonu ayrıca beyin invazyonu ve Ki-67 indeksi incelenmiştir. Çalışmamızda Ki-67 indeksinin menengiom derecesi ile orantılı olarak yüksek olduğu, ama Ki-67 indeksinin, beyin invazyonu ile korelasyon göstermediği bulunmuştur. MMP 2 polimorfizmi; Ki-67 indeksi ve menengiomların derecesinden bağımsız olmak üzere MMP-2 nin üçlü polimorfizmi saptananlarda beyin invazyonu ile korelasyon göstermiştir. MMP-2 ve TIMP-2 tüm polimorfizmleriyle immünohistokimyasal olarak patolojik boyanma artışı arasında paralellik gözlendi. Tümör gelişiminde rol oynadığı bilinen MMP-2 ve TIMP-2 nin polimorfizmlerinin belirlenmesinin meningiom patogenezindeki genetik mekanizmalara ışık tutacağı inancındayız. Anahtar kelimeler: beyin invazyonu, Ki-67, matriks metalloproteinazlar, matriks metalloproteinaz inhibitörleri, meningiom, polimorfizm.

İlker Çöven
Başkent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk cerrahisi komplikasyonları ve reoperasyon nedenleri

Recai Tuncer
Akdeniz University
1985
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel omurilik travma modelinde nimodipin ve melatoninin lipid peroksidasyon ve fonksiyonel iyileşme üzerine etkisi

Serkan Torun
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda akut prenatal etanol uygulamasına bağlı olarak optik sinirde gelişen postnatal teratojenik değişiklikler üzerine eksojen melatonin verilmesinin etkilerinin değerlendirilmesi

Bu çalısmada, deneysel olarak, gebe sıçanların yavrularında teratojenik etki olusturan ve akut kullanımda optik sinire toksik etkisi bilinen alkole karsı, antioksidan ve nöroprotektif özellikleri bilinen melatoninin ne ölçüde etkili oldugu arastırıldı. Çalısmada, toplam 24 adet Wistar albino disi eriskin sıçan kullanıldı ve denekler üç trimestirde degerlendirildi. Her bir trimestirde kendi içinde 4 gruba ayrıldı ve her grup için 6 yavru sıçan, her trimestir için 24 ve toplam ise 72 yavru sıçan çalısmaya alındı. 1. kontrol grubuna 1mL/kg serum fizyolojik, 2. gruba etanol tek doz 2 gr/kg, 3. gruba ise etanol + melatonin tek doz 2 gr/kg etanol + 10 mg/kg melatonin ve 4. gruba tek doz 10 mg/kg G7, G15 ve G21. günleri i.p. olarak verildi. Postnatal 2 haftalık (P14) dönem sonrası her bir yavru sıçan i.p. ketamine (60-100 mg/kg) + xylazine (5-10 mg/kg) anestezisi sonrası, VEP çalısmasına alındı. VEP sonrası hayvanlar i.p. ketamine (60-100 mg/kg) + xylazine (5-10 mg/kg) anestezisi sonrası hazırlanan % 2 formaldehit + glutareldehit karısımı 0,1 M Fosfat ile tamponize 150 ml sıvı ile intra-kardiyak perfüzyon yapıldı. Daha sonra optik sinir disseke edildi. Sag optik sinir ısık ve elektron mikroskobik olarak, sol optik sinir ise biyokimyasal olarak incelendi. Elektrofizyolojik incelemede, her 3 trimestirde etanole maruz kalanların latanslarında anlamlı uzama oldugu, sadece 1. trimestirde amplitüd de azalma oldugu gözlendi. Etanol + melatonine maruz kalanların her 3 trimestirinde latanslarda belirgin uzama tespit edildi 1. ve 2. trimestirde amplitüdlerinde artma gözlendi. Biyokimyasal doku MDA çalısmasında sadece 1. trimestirde etanol gurubunda, kontrol (P=0.040) ve melatonin grubuna göre MDA arttırdıgı (P=0.000) tespit edildi. Etanol+melatonin grubunda MDA degeri etanol grubuna göre anlamlı derecede azaldıgı (P=0.008) gözlendi. 2. ve 3. trimestirlerde istatistiksel olarak MDA degerlerinde anlamlı degisiklik görülmedi. Biyokimyasal doku SOD düzeyi çalısmasında ise 1. trimestirde etanol+melatonin grubunda, etanol grubuna göre SOD aktivitesini istatistiksel olarak arttırdıgı (P=0.043) gözlendi. 2. ve 3. trimestirlerde istatistiksel olarak anlamlı degisiklik gözlenmedi. Isık mikroskobik görüntülere dayalı kalitatif olarak degerlendirmede etanol grubunda kontrol grubuna göre her üç trimestirin optik sinirlerinde miyelinli aksonların miyelin kılıflarında incelme ve akson çapında azalma görülmekle beraber, glial hücrelerin sayısında ve büyüklüklerinde de kontrol grubuna göre artma gözlendi. Etanolun sitotoksik etkisi sonucunda ölüme giden dens yapılı hücrelerin sayısı ilk iki trimestirde daha belirgindi. Etanol+melatonin grubunun etanol grubuna göre optik sinirlerinde her üç trimestirde miyelin kalınlıgı ve akson çapında artma görülmüstür. Melatonin grubunun optik sinirinde miyelinli aksonların kalınlıkları ve akson çapı kontrol grubuyla benzer özellikte oldugu gözlendi. Elektron mikroskobik görüntüle dayalı stereolojik analize ait kantitatif olarak sonuçları incelendiginde, etanolün her üç trimestirde de miyelin kalınlıgı, akson alanı ve akson çapını azalttıgı, etanol+melatonin verilen grupta ise 1. trimestirde miyelin kalınlıgı, akson alanı ve akson çapında artma oldugu görülmekte olup, 2. trimestirde ise etkisi görülmedi. 3. trimestirde ise miyelin kalınlıgı ve akson alanında artma gözlenirken akson çapında bir degisiklik görülmedi. Melatonin grubunun optik sinirlerinde miyelinli aksonların miyelin kılıfının kalınlıgı, akson alanı ve akson çapının kontrol grubuyla benzer özellikte oldugu gözlendi. Sonuç olarak, elektrofizyolojik, biyokimyasal ve histolojik olarak, özellikle 1. trimestirde etanolün teratojenik etkisi oldugu görülmekle beraber, melatoninin de antioksidan ve nöroprotektif bir etki gösterdigi görülmüstür. Anahtar kelimeler: Alkol (etanol), melatonin, VEP, optik sinir, MDA, SOD

Orhan Akyüz
Aydın Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parasagital venöz anatominin cerrahi açıdan değerlendirilmesi

Amaç: Parasagittal meningiomalar(6), duramater kökenli tümörler(7), parietal yerleşimli glial tümörler(8),arteriovenöz malformasyonlar(9), gelişimsel venöz anomaliler(9), intrakranyal osteomalar(10) ,kemiğe invaze olmuş kavernom(11) ya da melanomlar, interhemisferik yaklaşım gerektiren pineal bölge tümörleri, lateral ventrikül tümörleri, falks yerleşimli menengiomlar, bikoronal kraniotomi ile boşaltılması gereken tüm patolojik lezyonlara yapılacak cerrahi girişimlerde(12,13) sinus sagittalis superior ve buraya drene olan venlerin anatomik yerleşimlerini tanımlamak, dural venöz yapışıklıkları belirlemek ve bu yapışıklıkların koronal sütür ve superior sagital sütür, lambdoid sütür gibi landmarklara uzaklıkarını tanımlamak kanama kontrolü, venöz enfarkt v.b. komplikasyonların azaltılması ile, cerrahi başarı açısından önem taşır. Bu nedenlerle, bu çalışmada sinus sagittalis superior ve sinusa drene olan venler ile dural venöz yapışıklıklar morfometrik olarak değerlendirilmiştir.Gereç-Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Laboratuarında bulunan 6 erişkin erkek kadavrası üzerinde çalışıldı. Kadavralar, C5 vertebra düzeyinde dekapite edilerek arteria carotis communis, arteria vertebralis ve vena jugularis interna'lar sağ ve sol tarafta kanule edilerek, sütürle tespit edildi. Damarların yıkanarak temizlenmesi sonrasında arterler kırmızı renkli ve venler mavi renkli silikonla dolduruldu. Burun kökünden foramen magnuma kadar sutura sagitalis orta hatta olacak şekilde sağ ve soldan 5'er cm laterale kadar burrholeler açılarak gigli teli yardımı ile kraniotomi ile kemik kaldırıldı. Zeiss Disseksiyon mikroskobu altında disseksiyon yapıldı. Sinus sagittalis superiorün koronal sütür önündeki, koronal sütür lambdoid sütür ve lambdoid sütürden sonraki boyutları, açılan venlerin çap ve sayıları, lakünlerin genişlik ve uzunlukları 0.1mm'ye duyarlı kumpas ile ölçülerek değerlendirildi.Bulgular: Sinus sagittalis superior çapı, sutura koronalis'te 14. 4± 5.4 mm, sutura lambdoidea'da 13. 1± 1.6 mm ve konfluens sinium'a dökülmeden önce 12. 2± 2. 3 mm bulundu. Sinus sagittalis superior'a açılan venler, cerrahi girişim sırasında referans olması açısından sutura koronalis ve sutura lambdoidea'ya göre bölümlendirildi. Sutura koronalis'in anteriorunda açılan ven sayısı ortalama 2. 9± 1. 5 (R 3. 3± 2. 1, L 2. 5± 0. 6), sutura koronalis-sutura lambdoidea arasında 5. 8± 1. 4 (R 6. 3± 1. 2, L 5. 2± 1. 5), sutura lambdoidea-konfluens sinium arasında 0. 3± 0. 5 (R 0. 2± 0.4, L 0. 5± 0. 6) adet bulundu. Sutura koronalis'in anteriorunda açılan venlerin ortalama çapı 2. 4± 1. 0 (R 2. 5± 1. 0 mm, L 2. 4± 1. 0) p değeri 0.759(p>0.05), sutura koronalis ?sutura lambdoidea arasında 2. 8± 1. 0 mm ( R 3. 0± 1. 2mm, L 3. 0± 1. 2 mm) p değeri 0.906(p>0.05), sutura lambdoidea-konfluens sinium arasında 2. 2± 0. 5 (R 1. 7, L 2.3± 0. 5 mm) p değeri 0.374 (p>0.05)bulundu. Hemisferik değerlendirmede ise sağ taraftan sutura sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 8, maksimum 15, ortalama 10.7±2.1 olarak ölçüldü. Hemisferik değerlendirmede sol taraftan sinus sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 7, maksimum 10, ortalama 8.7±1.2 olarak ölçüldü. Hemisferik genel değerlendirmede sinus sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 7, maksimum 15, ortalama 9.7±2.3 olarak ölçüldü. Sağ ve sol taraftan sinus sagitalis superiora dökülen ven sayılarında p değeri p=0.140 ( p>0.05) olmak üzere istatistiksel anlamlı fark olmadığı gözlendi. Koronal sütür anteriorunda en yakın venin ortalama uzaklığı 11. 3± 9. 1 mm ( R 13. 8± 6. 5 mm, L 8. 7 ± 11. 1 mm) p değeri 0.357 (p>0.05), koronal sütür posteriorundaki ilk venin koronal sütüre ortalama uzaklığı 19. 4± 14. 6 mm (R 12. 9 ± 10. 4 mm, L 26. 0 ± 16. 0 mm) p değeri 0.124 (p>0.05) olarak bulundu. Verteks ? sutura lambdoide arasında sinus sagittalis'e dökülen venlerden sutura lambdoidea'ya en yakın venin sutura lambdoidea'ya uzaklığı 16. 8 ± 7. 9 mm ( R 16. 5 ± 5. 5 mm, L 17. 0 ± 10. 2 mm) p değeri 0.926(p>0.05), sutura lambdoidea-konfluence sinium arasında sinus sagittalis'e dökülen venlerden sutura lambdoidea'ya en yakın venin sutura lambdoidea'ya uzaklığı 21. 9 ± 10. 3 mm ( R 23. 3 mm, L 21. 4 ± 12.6 mm) p değeri 0.906(p>0.05) olarak bulundu. Lakün uzunluğu, 97. 9 ±12. 8 mm, lakünün anteriorda genişliği 16. 3 ± 2. 5 mm, ortada 20. 9 ± 11.3 mm ve posteriorda 17. 4 ± 2.6 mm bulundu.Sonuç:Parasagital bölge hem genel anatomik bilgi açısından hem de superior sagital sinusu ve ona dökülen önemli kortikal venleri içermesi sebebi ile nöroşirürjyenler için bilinmesinde fayda olan bir bölgedir. Bu çalışmamızla superior sagital sinus ve ona drene olan venlerle laküner morfolojinin morfometrik değerlendirmelerle daha net ortaya konmasını amaçladık. Supratentoriyal menejionların 1/3'ünün parasagital yerleşimli olması ve bu menejiomların %50'den fazlasının SSS invazyonu ve/veya basısı göstermesi sebebi ile parasagittal venöz anatominin cerrahi açıdan değerlendirilmesi önem arz etmektedir.Bu çalışmada supratentoryal yaklaşımlarda her zaman karşımıza çıkan parasagital venler ve SSS cerrahi bakış açısıyla incelenmiş; süperior sagital sinuse 5 cmlik parasagital alandan drene olan venler morfometrik olarak değerlendirilmiş ve kraniumla ve sütüral landmarklarla ilişkileri saptanmaya çalışılmıştır.

Salih Sayhan
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel omurilik yaralanmasında Etomidat'ın nöroprotektif etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Ratlarda deneysel omurilik yaralanması modelinde, Etomidat'ın travma öncesi ve travma sonrası uygulanmasının nöroprotektif açıdan, histopatolojik ve nörodavranışsal olarak etkinliğinin değerlendirilmesi planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, normal motor aktiviteye sahip Wistar Albino türü 30 adet dişi rat kullanıldı. Çalışma, her grupta 6 denek bulunan 5 grup şeklinde planlandı. Deneklerde, cerrahi işlem öncesi 35 mg ketamin ve 5 mg ksilazin verilerek anestezi sağlandı. Grup 1: Laminektomi ve travma uygulanan grup, Grup 2: Laminektomi, Etomidat (2mg/kg intraperitoneal), 5 dakika sonra travma uygulanan grup, Grup 3: Laminektomi , travma ve hemen sonrasında Etomidat uygulanan grup, Grup 4: Laminektomi, %10'luk lipid emülsiyonu (1ml intraperitoneal) 5 dakika sonra travma uygulanan grup, Grup 5: Laminektomi, travma ve hemen sonrasında %10'luk lipid emülsiyonu uygulanan grup olarak düzenlendi. Standart travma amacıyla, 63 gramlık kuvvet uygulayan Yaşargil anevrizma klibi (Aesculap FE 721 K) ile dura ve spinal kordu çepeçevre saracak şekilde bir dakika süreyle kliplendi. Cerrahi sonrasında tüm deneklere, fonksiyonel iyileşmenin değerlendirilmesi amacı ile 1.,3.,5.,7.,10. günlerde nörodavranışsal testler uygulandı ve 10. gün sonunda denekler sakrifiye edilerek travma alanından alınan örnekler histopatolojik değerlendirmeye alındı.Bulgular: Nörodavranışsal testlerin ve histopatolojik değerlendirmelerin sonuçları karşılaştırıldığında, Etomidat uygulanan gruplardaki iyileşmenin diğer gruplardan anlamlı derecede iyi olduğu görüldü. Grup 2 ve grup 3 karşılaştırıldığında; nörodavranışsal olarak grup 2'deki iyileşme anlamlı derecede iyi bulunurken, histopatolojik olarak belirgin fark saptanmadı.Sonuçlar: Spinal kord travması oluşturulan ratlarda Etomidat uygulamasının, nörodavranışsal ve histopatolojik olarak iyileşmeyi arttırdığı saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Etomidat, nöroprotektif etki, Spinal travma, spinal kord yaralanması

Cenk Ergüden
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Optik kanal ve optik sinir dekompresyonunun anatomik ve tomografik değerlendirilmesi

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı Çalışmamda güvenli optik kanal ve optik sinir dekompresyon sınırlarını ortaya koymak için optik kanalın bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile kadavra anatomik değerlerini korale etmek ve cerrahi için bu değerleri yol gösterici olarak kullanmak amaçlandı. % 10 formolde fiske edilmiş on adet kadavrada 20 adet optik kanal ve daha önceden çekilen 25 paranazal sinüs bilgisayarlı tomografide 50 adet optik kanal cerrahi anatomiye yönelik değerlendirmeye alındı. Anatomik çalışmalarda elde edilen optik sinirler ve çevre yapıları histolojik kesitlerde değerlendirildi. Bulgular; Optik kanal multpl yönelimdedir. Kanal aksisi ve sagittal plan arasındaki açı uygun baş pozisyonları ve cerrahi yönelim için kullanılabilir. Hasta başının 30 derece dışa çevrilmesi ve 15 derece ekstansyona getirilmesi ile kanal operasyon masasına dik hale gelecektir. Transkranial dekompresyon optik kanalın arka deliğinden başlar. Bu bölge internal karotit arter ile yakın ilişkidedir. Genellikle arter kanalın alt dış kısmında yer alır. Karotid sifonda olabilecek bir tortiyosite bu damarı dekompresyon alanına yaklaştırır. Dekompresyon kanal üst durası açılmasını takiben kanalın üst duvarının ortasından yapılmalıdır. Güvenli dekompresyon için en ideal alandır. Oftalmik arter benim hiçbir materyalimde ve diğer yazarlar tarafından optik sinir üzerinde tarif edilmediğinden üst duvar açılması ile oluşabilecek oftalmik arter yaralanması şansı düşüktür. Dekompresyonun orbital sınırını anuler tendonun yapışma alam belirler. Anuler tendon oküler kasların başlangıç tendonlannı oluşturur. Bu alanda dura kemik yapılara çok sıkı yapışmıştır. Bu bölgede optik kanal üst duvarı kranial kısma göre daha kalındır. Dekompresyonda enstrümanların bu bölgede zorlanması ile optik sinir hasarlanmasında artış olabilir. Optik kanal üst duvarının açılması sırasında kanal ortasından kanal iç duvarına doğru ilerleme kontrollü olmalıdır. İç duvarı oluşturan sfenoid sinüs dış duvarı çok incedir. Aletlerin kontrolsüz kullanımı ile sfenoid sinüs içine girmek kolaydır. Üst duvarın açılmasını takiben dış duvarı yerinde tutabilen yapılar alt duvara bağlantı sağlayan ince kemik yapı ve superior orbital fıssür üst sınırını oluşturan orbita dış duvarı iledevam eden kısa segmentli bir kemik yapıdır. Dekompresyon sırasında dış duvarın bu özellikleri nedeni ile kolaylıkla mobilize olabileceği görüldü. Böylece superior orbital fissür içinden geçen yapıların yaralanması mümkündür. Dekompresyon orbita sınırına kadar yapılmalıdır. Benim çalışmamda ölçülen subdural alan kranial açıklıktan orbital açıklığa doğru gittikçe azalmaktaydı. Sinirin kanal içinde kompresy ondan en fazla etkileneceği alan orta ve orbital kısımdır. Optik siniri saran duranın açılması kanal orta kısmından yapılmalıdır. Özellikle orbital kısımda anuler tendonun orta hat dışında kesilmesi oküler kasların başlangıç tendonlarının hasarlanmasına neden olabilir. Oftalmoparaziler gelişebilir. Oftalmik foramenin olması oftalmik segment anevrizma cerrahisinde önemli olabilir. Konvansiyonel serebral anjiografide internal karotid ve oftalmik arter arasında 90 derecelik açı olması aksesuar oftalmik foramen olabileceğini düşündürmeli ve cerrahide bu özellik göz ardı edilmemelidir. Anahtar kelimeler: Optik kanal, anatomi, transkranial dekompresyon.

Güven Çıtak
Dokuz Eylül University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber dar kanal nedeniyle posterior dekompresyon uygulanan hastalarda uzun dönem klinik ve radyolojik sonuçlar

Adem Can
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler hadiselere sekonder yapılan dekompresif kraniektomilerin retrospektif olarak incelenmesi

Serebrovasküler hastalıklar (inme) dünyada maligniteler ve kardiyak hastalıklardan sonra en sık ölüm sebebidir. Çalışmamızda serebrovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan dekompresif kraniektomi yönteminin hastaların sağkalımları ve operasyon sonrası dönemde hayat kalitelerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2010-2020 yılları arasında inme geçirmiş ve kliniğimizde dekompresyon cerrahisi uygulanan 54 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, inmeye sebep olan vasküler yapı, etkilenen hemisfer, preoperatif ve postoperatif dönem muayeneleri, motor defisitleri, görüntülemeleri, uygulanan cerrahi sonrası hayatta kalımları kaydedildi. Kraniektomi alanları postoperatif BBT'lerinden hesaplandı. Hastaların %53,7'si erkekti. Yaş ortalamaları 64,87±12,61 olarak belirlendi. Hastaların %46,3'ü 65 yaş ve altındaydı. %59,3'ünde hastaların sağ hemisferlerinin etkilendiği görüldü. Hastaların oklüde olan arter dağılımlarına bakıldığında %85,2'si OSA, %14,8'i ise IKA'ydı. Hastaların preop GKS puanları ile mortaliteleri karşılaştırıldığında operasyona daha düşük GKS ile giren hastalarda mortalite oranının daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p<0,05). Hastaların preop dönemde çekilen BBT'lerinde bazal sisternlerinin açık olup olmadığı değerlendirilmiş olup bazal sisternleri açık olan hastalarda mortalite oranının daha düşük olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı. Dekompresyon cerrahisi inme sonrası gelişen kitle etkisi ve ödem için medikal tedaviye yeterli cevap alınamayan olgularda hayat kurtarıcı bir cerrahi olup uzun yıllardır uygulanmaktadır. Bizler de çalışmamızda dekompresyon cerrahisinin doğru hasta ve doğru zamanda uygulandığında hastalar için yararlı bir işlem olduğunu gözlemledik.

CerrahiDekompresyonRetrospektif çalışmalar+4
Fazlı Oğuzhan Durak
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik subdural hematomların cerrahi sonuçlarının retrospektif incelenmesi

Kronik subdural hematom beyin cerrahisi pratiğinde sık rastlanan kafaiçi kanama tiplerinden biridir. Kronik subdural hematom tedavisinde uygulanacak cerrahi teknik için ortak bir davranış biçimi henüz kabul görmemiştir. Sıklıkla twist-drill kraniostomi, burr-hole kraniostomi ve kraniotomi cerrahi teknikleri uygulanmaktadır.1 Burr-hole kraniostomi, hematomun olduğu tarafa 1 yada 2 adet burr-hole açılarak hematomun boşaltılması, dünyada en popüler cerrahi teknik olmuştur. 1 Bütün cerrahi tekniklerin amacı serebral hemisferlerin dekompresyonunu sağlamak ve minimal morbidite ve mortalite ile rekürrensi önlemektir. Son 20 yılda kronik subdural hematomun burr-hole ile boşaltılması sonrasında kaviteye dren konulmasının rekürrensi azalttığı fikri kabul görmüştür. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinde 2007-2018 yılları arasında kronik subdural hematom tanısıyla ameliyat edilen 87 hasta seçilerek fakültemizin nöroşirurji arşivinden hasta epikrizlerine ulaşılarak retrospektif olarak incelendi. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, travma öyküsü, komorbiditeleri, antikoagülan yada antiagregan kullanımları, ameliyat öncesi ve sonrası GSS (glaskow sonuç skalalası), BT görüntülemesinde hematomun karekteristik görünümü (düşük dansiteli, isodens, karışık dansitede), hematomun tek taraflı yada çift taraflı olmasına, membran tipine göre (tek tabakalı, çift tabakalı yada multipl tabakalı), preoperatif ve postoperatif orta hat şiftine, ameliyatta açılan burr-hole sayılarına, dren kullanımı ve kullanılan dren tipine göre değerlendirildi. Hastalar subgaleal dren konulan grup, subdural dren konulan grup ve drensiz grup olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Radyoloji biriminde dren takılan hastalara postop 1. gün dren yerinin görülmesi ve olası komplikasyonları değerlendirmek amacıyla kontrol BT çekildi. Ameliyat sonrası hastalara 3.ayda ve 6.ayda kontrol Kranyal BT çekildi ve poliklinik kontrolüne çağırılarak muayene edildi. Rekürrens, kontrol görüntülemelerde hematom hacminin artması ve hastanın semptomlarının devam etmesi olarak tanımlandı. Dren konulmayan grupta %26,9 rekürrens oranı saptanırken, subdural alana dren konulan grupta %20 ve subgaleal alana dren konulan grupta %13,3 oranında rekürrens izlendi. Rekürrens izlenen olguların 8 tanesinde (%40) tek membranlı subdural hematom, 11 tanesinde (%55) çift membranlı subdural hematom, 1 tanesinde (%5) multipl membranlı subdural hematom izlendi. Membran tiplerine göre hastalar karşılaştırıldığında çift membranlı subdural hematom nedeniyle ameliyat edilen hastalarda diğerlerine kıyasla daha çok rekürrens olduğu saptandı. (p=0,043) Sonuç istatiksel olarak anlamlı bulundu. Çalışmamızda rekürrens izlenen 20 hastanın 6'sında (%30) ameliyat öncesi dönemde antiagregan kullanımı mevcuttu. 1 (%5) hastada ise ameliyat öncesi dönemde antikoagülan kullanımı mevcuttu ve rekürrens izlendi. Sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p=0,581 antiagregan tedavi alan hastalar, p=0,640 antikoagülan tedavi alan hastalar) Rekürrens izlenen 20 hastadan 1 hasta (%5) tek burr-hole açılarak, 15 hasta (%75) 2 burr-hole açılarak, 4 (%20) hasta 3 veya daha fazla burr-hole açılarak ameliyat edildiği anlaşıldı. Gruplar arasında rekürrens açısından burr-hole sayısı ile ilişki saptanmadı. Sonuç istatiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,177) Sonuç olarak kronik subdural hematom tanılı hastalarda kaviteye dren konulması rekürrensi azaltmaktadır ve subgaleal alana dren konulması subdural alana dren konulmasına kıyasla mortalitesinin ve rekürrensin daha az olması nedeniyle tercih edilen bir yöntemdir. Ameliyat öncesi olguların radyolojik görüntülemeleri incelendiğinde, literatürde ve çalışmamızda elde edilen veriler ışığında membran tipleri ve hematom dansitesi değerlendirilerek rekürrens hakkında fikir sahibi olunabilir. Geniş popülasyonlarla ve daha fazla dren konulan hasta sayısıyla beraber bu sonucun desteklenmesi ve randomize prospektif çalışmalarla daha güçlü kanıtlar edinilerek mevcut sonuçlarla karşılaştırılması gerekmektedir.

Utku Özgen
İstanbul University
2019
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travması modelinde dekspantenolün nöroprotektif etkililiğinin araştırılması

Deneysel Kafa Travması Modelinde Dekspantenol'ün Nöroprotektif Etkililiğinin Araştırılması Amaç: Travmatik beyin hasarı sonrasında gelişen inflamasyon, apopitoz ve oksidatif stres beyin dokusundaki hasarın şiddetlenmesine yol açmaktadır. Nöroprotektif etkileri bilinen dekspantenolün çeşitli deneysel modellerde ve iskemik hastalıklarda yararlı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada travmatik beyin hasarı modelinde dekspantenolün (DXP) olası antiinflamatuar, antiapopitotik, antioksidan ve nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Araştırmada yaklaşık 6 aylık, 220-285 gr. ağırlığında 36 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Bütün ratlar, hazırlanan kafa travması modeli düzeneğinde parietal bölge üzerine 50cm yükseklikten180 derece açıyla, 350 gr. ağırlık düşürülerek, kapalı kafa travması oluşturuldu. Ratlar kontrol grubunda (Grup-1) 8,travma grubunda (Grup-2) 10, travma+ DXP grubunda (Grup-3) 10 ve DXP grubunda( Grup-4) 8adet olacak şekilde 4 grupta incelendi. Kontrol grubunda kafa travması oluştuulmadı ve DPX uygulanmadı.Grup-2 de kafa travması oluşturuldu fakat DXP uygulanmadı. Grup-3'te kafa travmasıoluşturulan ratlara30.dakika, 6. saat, 12. saat, 24 saat, 36. saat ve 48. saatlerinde toplam 6 kez DXP 500 mg/kg dozunda intraperitoneal(ip) olarak uygulandı. 4.gruba kafa travması oluşturulmadan Grup-3 ile eş zamanlı olarak DXP intraperitoneal (ip) verilerek çalışma yapıldı. Tüm ratlardan 72 saat sonra biyokimyasal inceleme için kan örnekleri alındı. Kan örnekleri alındıktan sonra ratlar genel anestezi altında dekapite edildi. Dekapite edilen ratlardan immünohistokimyasal ve histopatolojik inceleme için serebral doku örnekleri alındı. Bulgular: Travma sonrası beyin dokusunda değerlendirilen sitokin markerlarında artış bulundu.Malondialdehit ve glutatyon redüktaz düzeylerinin travma sonrası DXP verilen grupta travma grubuna göre daha düşük olduğu bulundu (p<0.05). Ayrıca süperoksid dismutaz,glutatyon peroksidaz ve katalaz düzeylerinin travma sonrası DXP verilen grupta travma grubuna göre daha anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı.(p<0.05) Histolojik değerlendirmede travma sonrası DXP verilen Grup-sadece travma grubuna kıyaslandığındabeyin dokusunda piamater tabakasında konjesyon, hücre infiltrasyonu, vasküler konjesyon, hemoraji ve nöron dejenerasyonun belirgin derecede azalma gösterdiği belirlendi. Sonuç: Sıçanlarda kafa travması sonrasıDXP'nin histolojik ve oksidatif değişiklikler açısından nörolojik iyileşmede faydalı olduğugörülmektedir.Grup-4'teki sıçanların beyin dokularına oksidatif hasar ve apoptoz baskılandığı sonucuna ulaşıldı. DXP'nin travmatik beyin hasarındaki olası terapötik etkisi açısından daha fazla değerlendirilmesi gerekmektedir.

DekspantenolHayvan deneyleriKafa+4
Durmuş Emre Karatoprak
İnönü University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde deksmedetomidinin inflamasyon üzerine etkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Doğal bağışıklık sistemi, steril inflamasyonda hasarlı hücreler tarafından salınan ve inflamatuar yanıtı başlatan "damage-associated molecular patterns" (DAMPs) tarafından aktive edilir. İnflamazom adı verilen sitozolik multiprotein komplekslerinin aktive olması aktif kaspaz-1 oluşumunu, kaspaz-1 ise prointerlökin-1β ve 18'in matür formlarına dönüşümünü sağlar. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Deksmedetomidin (DEX), antiinflamatuar etkileri birçok deneysel hayvan modellerinde gösterilmiş, solunum baskılanmasına neden olmadan ağrı kesici ve sedasyon etkileri olan, güçlü ve selektif bir α2-adrenoseptör (adrenerjik reseptör) agonistidir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde antiinflamatuar ve sedatif dozlarda verilen intraperitoneal DEX'in, 3. günde inflamasyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 4 ayrı grup ve her grupta 5 adet Swiss Albino fare (n=5) olacak şekilde toplam 20 adet fare kullanılmıştır. 5'i sham grubu, 5'i kontrol grubu, 10 tanesi ise deney grubu olarak ayrılmıştır. Farelere 9 cm yükseklikten 80 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplarına ise intraperitoneal sırasıyla 40 ve 200 µg/kg DEX enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 3. gün sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immünhistokimyasal bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: 40 µg/kg dozunda verilen DEX ile nörolojik olarak anlamlı bir iyileşme sağlandığı (p=0,024), 200 µg/kg DEX verildiğinde ise iyileşmenin istatistiksel olarak anlamlılığa yakın olduğu görülmüştür (p=0,06). IL-1b sinyal pozitifliği, 200 µg/kg DEX verilen grupta anlamlı olarak azalmıştır (p=0,028). Iba-1 (İyonize kalsiyum bağlayıcı adaptör molekül-1) ile işaretlenen mikrogliaların hasarlı bölgeye göçünün, kontrol grubuna göre 200 µg/kg DEX verilen grupta daha az olduğu görülmektedir (p=0,031). 40 ve 200 µg/kg DEX verilen gruplarda kontrol grubuna göre aktif mikroglia sayısı da anlamlı olarak azalmıştır (p=0,0357 ve p=0,0357). T lenfosit infiltrasyonu değerlendirildiğinde, 40 µg/kg DEX verilen grupta kontrol grubuna göre CD3 + hücre sayısının anlamlı olarak daha az olduğu görülmüştür (p=0,05). Kontrol grubu, 40 ve 200 µg/kg DEX verilen gruplar ile karşılaştırıldığında NLRP3 sinyali ilaç verilen gruplarda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,031 ve p=0,031). Son olarak, histopatolojik incelemelerde, DEX verilen deney gruplarında sitotoksik ödemin azaldığı görülmüştür. Sonuç: Fare kafa travması modelinde DEX kullanımı, nöroinflamasyon ve mikroglial aktivasyonu inhibe ederek nörolojik fonksiyonlarda düzelmeye katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Travmatik beyin hasarı, inflamasyon, inflamazom, mikroglia

DeksmedetomidinFarelerHayvan deneyleri+4
Dicle Karakaya
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

18ß-glycyrrhetinik asid'in deneysel subaraknoid kanama modelinde vazospazm üzerine etkisinin araştırılması

Bu çalışmada, antioksidan savunma sistemini indükleme özelliği olan 18ß- glycyrrhetinik asid in, deneysel subaraknoid kanama modelinde meydana gelen vazospazmı engelleyici ve vazospazma bağlı oluşacak iskemi/reperfüzyon beyin hasarını azaltıcı etkisini görmeyi amaçladık. Bu çalışmada ortalama ağırlıkları 250 gr olan 28 adet Spraque-Dawley cinsi sıçan kontrol, SAK, SAK+GA50, SAK+GA100 gruplarına ayrılarak; SAK, SAK+GA50 ,SAK+GA 100 gruplarındaki sıçanlara sisterna manga ponksiyonu yapıldı.SAK+GA100 gurubuna 100 mg/kg; SAK+GA50 grubuna 50 mg/kg olacak şekilde GA verildi. Sıçanlara 30.dakika,12.saat. 24.saatte gavaj yolu ile mısır yağında çözülmüş GA verildi.Sıçanlar 48.saatte sakrifiye edildi. Histopatolojik incelemede GA uygulamalarının baziler arterde meydana gelen ve SAK'ın neden olduğu değişiklikleri doz bağlı olarak anlamlı düzeyde tersine çevirdiği belirlendi. Işık mikroskobu ile incelemelerinde damar duvar kalınlıklarındaki artışın gerilediği ve baziler arter çapı ve lümen çapında artış olduğu görüldü.Elde edilen sonuçların istatiksel olarak anlamlı olduğu ve çalışmamız sonucunda elde edilen biyokimyasal değerlerle korelasyon içinde olduğu görüldü. Biz tüm bu bulgular ışığında, calışmamızda GA'in deneysel SAK modelinde oluşan vazospazm medikal tedavisinde efektif olabileceğini düşünmekteyiz.

AntioksidanlarBeyin iskemisiEtyoloji+5
Ahmet Yardım
İnönü University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel siyatik sinir travmatik hasarı modelinde bevacizumabın tedavi edici etkisinin araştırılması

Giriş-Amaç: Periferik sinir hasarları günümüzde kişilerin motor ve duyusal fonksiyon bozukluklarına sebep olabilen ve sinir hasarının tedavisinin zorluğu nedeniyle halen büyük bir sorun olan bir durumdur. Artan endüstrileşme ile birlikte periferik sinir hasarları toplumumuzda önemli ve sık karşılaşılan yaralanmalardan biri haline gelmiştir. Bu yaralanma türü hastalar için psikolojik, maddi ve işlevsel kayıplara sebep olması nedeniyle zorlu bir süreç olur. Kişinin fonksiyonel olarak iş göremezliğine sebep olabileceği için toplumu maddi olarak etkileyip aynı zamanda iş gücü kaybına sebep olabilmektedir. Bu yüzden günümüzde yeni çıkan moleküller periferik sinir hasarlarının tedavisinde denenmekte ve hastalar için bir umut olabilmektedir. Periferik sinir hasarının seviyesine göre hastalarda duyusal ve motor fonksiyon bozuklukları gelişebilir. Bu bozuklukların altında yatan sebep ise sinir hasarı ve hasarın düzeyidir. Hasarın ardından akut ve kronik belirtiler zaman içinde oluşur.Nadiren olsa da (hasarın düzeyi ve kişinin rejeneratif kapasitesine bağlı olarak) kendiliğinden iyileşme olabilir. Bu hasarın prognozu hakkında kestirimde bulunmak ve tanı amacıyla histolojik inceleme ve elektrofizyolojik testler (ve bazı durumlarda da sinirin bütünlüğünü tespit etmek amacıyla manyetik rezonans gibi görüntüleme yöntemleri de) uygulanmaktadır. Hasar sonrası, sinirin distal ve proksimal kısımlarında histopatolojik değişimler oluşur. Periferik sinir hasarı sonrası fonksiyonel iyileşme genellikle iyi düzeyde değildir; fakat merkezi sinir sistemine kıyasla periferik sinir sisteminde rejenerasyon mümkündür. Ancak, bu kendiliğinden olmaz veya kendiliğinden olan süreç yavaştır. Dolayısıyla, bu rejenerasyona katkı sağlayabilecek farmakolojik tedavi uygulamalarının ortaya konulmasına yönelik çalışmalar son derece önemlidir. Bir periferik sinirin işlevine devam edebilmesi için periferik sinirin merkezi sinir sistemindeki hücre gövdesi ile bağlantısının olması ve yeterli oksijen desteğinin sağlanması gerekmektedir. Sinirde oluşan iskemi durumunda kan sinir bariyerinin bozulması ile ortaya çıkan oksidatif stress ve lipit peroksidasyonu sonucu birçok biyokimyasal ve patolojik değişiklik oluşmaktadır. Bu durumla alakalı birçok ilaç deneyi yapılmıştır ancak tam olarak sonuç alınamamıştır. Yapılan çalışmalarda vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) anjiopoetinler sayesinde sinir sistemi üzerinde nöroprotektif etkisinin olduğu görülmüş olup vasküler permeabilite artışına yol açarak sinir dokularının oksijenlenmesinde ve dolayısıyla rejenerasyonunda etkisi oldugu kanıtlanmıştır. VEGF antagonistlerinin de yapılan bir çok çalışmada ödemi azaltarak, serbest radikal oluşumunu engelleyerek, skar dokusu oluşumunu engelleyerek veya dejenerasyonu engelleyerek dokuların iyileşmesinde etkili olduğu görülmüştür. Hasarlanan bir sinir sistemi bölgesinde anjiyogenezin yararlı etkisi olduğu bilinmekle beraber aşırı anjiyogenezin zararlı olacağı bildirilmiş, iyileşme için limitli bir anjiyogez gerekli olduğu gösterilmiştir. Anti VEGF tedavisinin limitli bir anjiyogenez sağlayarak sinir sistemi patolojileri üzerine olumlu etkisi olabileceği düşünülmüştür. Anti VEGF tedavinin bu sebeplerden ötürü periferik sinir hasarlanmalarında nöroprotektif etkisinin olabileceği düşünülmüştür. Gereç ve Yöntem: Çalışmada her grupta 10 adet (n=10) olacak şekilde 4 grupta toplam 40 adet Wistar Albino sıçan kullanılmıştır. Gruplar kontrol grubu, travma grubu, orta doz bevacizumab uygulanan grup, yüksek doz bevacizumab uygulanan grup olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Tüm deneklere motor koordinasyon testeleri (Rotarod), termal plantar testler ve sağ alt ekstremite EMG testleri yapılmıştır. Sonrasında sıçanlara sağ siyatik sinire klipleme ile sinir hasarı modeli oluşturulmuştur. Kontrol grubuna ise siyatik sinir diseksiyonunun ardından herhangi bir hasar uygulanmamış ve katlar kapatılmıştır. Tedavi gruplarına travmadan hemen sonra, yedinci gün ve ondördüncü gün Bevacizumab(Anti VEGF) tedavisi verilmiştir. Bu tedavilerin dozları orta doz tedavi grubuna 5mg/kg yüksek doz tedavi grubuna ise 10mg/kg Bevacizumab (Anti VEGF) hesaplanıp intraperitoneal yol ile uygulanmıştır. Tüm gruplar işlemlerden sonra 21 gün boyunca bakıma alınmıştır. Sıçanlar 21. gününde tekrar motor koordinasyon testlerine, termal plantar teste ve EMG ölçümlerine tabi tutulmuş, ardından dekapitasyon yöntemi ile sakrifikasyon işlemi yapılmış, sağ siyatik sinirleri travma oluşturulan alanın 1 cm proksimal ve 1 cm distal yönünde çıkartılmıştır ve histopatolojik olarak incelenmiştir. Bulgular: Bevacizumab (Anti VEGF), siyatik sinir travma hasarı modelinde uygun dozlarda kullanıldığında skar dokusunun gelişmesini azaltmakta, anjiyogenezi sınırlandırmakta, ödemi azaltmakta, dejenerasyonu azaltmakta ve sinir hasarına nöroprotektif etki sağlayarak sinirin iyileşmesine olumlu yönde etki etmektedir. Yapılan testlerde veistatistiksel analizlerde travma grubu ile yüksek doz ve orta doz tedavi alan gruplar arasında anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Orta doz tedavi alan ve yüksek doz tedavi alan gruplar ile kontrol grubu arasında ise benzerlikler bulunmuştur. Bevacizumab' ın ödem, inflamasyon ve dejenerasyonu azalttığı histopatolojik olarak görülmüştür Sonuç: Sonuç olarak periferik sinir travma hasarı modelinde, Bevacizumab(Anti VEGF) tedavisi, kontrollü bir anjiyogenez sağlayarak, dejenerasyonu azaltarak, ödem miktarını azaltarak sinir hasarının iyileşmesi yönünde etkisi olmuştur. Anahtar Kelimeler: Siyatik sinir, Periferik sinir, Bevacizumab, Anti VEGF, Dejenerasyon, Ödem, Anjiyogenez.

AnjiyogenezBevacizumabHayvan deneyleri+6
Sercan Aydın
Karadeniz Technical University
2023
00