Aydın Adnan Menderes University
Anabilim Dalı

Nöroşirürji Anabilim Dalı

Aydın Adnan Menderes University

73

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip-1 chiari malformasyonlarında dekompresyon ve vertikal insizyon ile tek kat duroplasti cerrahisinin klinik sonuçlarıa

Chiari tip I malformasyonunda cerrahi tedavide; dekompresyon, dekompresyon sonrası duroplasti ve durasplit tekniği kullanılmaktadır. Ayrıca bizim cerrahi tekniğimizde olduğu gibi duranın sadece parietal yaprağını vertikal insizyonlar ile açarak akordiyon şeklinde dura genişlemesi sağlanmaktadır. Bu işlem BOS fistülü, serebellum ve beyin sapı herniasyon riskinin azaltılmasına önemli katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda araştırmamızın amacı; Chiari tip I malformasyonu tanısı ile duroplasti ve durasplit tekniğinden farklı olarak, BOS fistülü, serebellum ve beyin sapı herniasyonu riskini azaltmak amacıyla dekompresyon ve vertikal insizyonla tek kat duroplasti cerrahisi tekniği uygulanan hastaların sonuçlarının, klinik ve radyolojik olarak retrospektif değerlendirilmesidir. Araştırma T.C. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı Klinik Araştırmalar Etik Kurulu 04.01.2022-E.220530 tarih ve sayı numaralı izni ile Chiari Tip I tanısı almış 13 erkek 21 kadın hasta ile yapılmıştır. Hastalarda dekompresyon ve dural genişleme yapıldıktan sonra Chicago Chiari ölçeği, VAS ve Boyun özürlülük indeksi ile hastaların klinik özelliikleri değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 33.91±10.86 iken preop VAS 7.88, postop VAS 3.21, Chicago chiari son durum skalası-postop 6. ay sonucu ise 13.97 olarak tespit edildi. Boyun özürlülük sorgulama anketinden preop alınan puan 23.50 iken postop 6. ayda 12.03, 1. yılda ise alınan puanın 11.50 olduğu tespit edildi. Araştırma sonucunda Suboksipital ağrı, eklem ağrısı, ekstremitedeki uyuşukluk, dengesizlik, ekstremitede kasılma, uyku apnesi ve serebellar bulgunun istatistiksel olarak anlamlılık oluşturacak şekilde postop dönemde azalma gösterdiği belirlenmiştir (p<0,05). Uyguladığımız dekompresyon ve vertikal insizyonla tek kat duroplasti tekniği ile düşük komplikasyon oranları ve iyi cerrahi sonuçlar alındığı belirlenmiştir.

Arnold-Chiari malformasyonuBeyin sapıCerebellin+5
Ahmet Sancar Topal
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hidrosefali tedavisinde kullanılan şant sistemlerinde şant gövdesi ve kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemleri ile sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Hidrosefali beyin omurilik sıvısı üretimi ve emilimi arasındaki dengenin bozulduğu bir hastalıktır. Tedavisinde medikal yöntemler denensede asıl tedavisi cerrahidir. Cerrahide en çok tercih edilen yol ventriküloperitoneal şant cerrahisidir. Şant cerrahisinde en çok görülen komplikasyonlardan biri şant enfeksiyonu gelişmesidir. Biz çalışmamızda şant gövdesi ve kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemleri ile sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemlerinin enfeksiyon oranlarının karşılaştırılmasını hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Nöroşirürji Anabilim Dalında ocak 2018- temmuz 2021tarıhleri arasında hidrosefali tanısıyla ventriküloperitoneal şant takılan 120 hasta retrospektiv olarak incelendi.Bu hastaların 90-ı sadece ventriküloperitoneal kateterleri 30-u ise hem gövdesi hem kateterleri antibiyotikli şantlar takılan hastalardan oluşmuştur. Ventriküloperitoneal şant takılan tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik ve laboratuar tetkikleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak şant takılan operasyon tarihinden itibaren en az 6 ay süreyle incelenmiştir. Sonuçlar: Çalışmaya 90 (% 75,0)'ı kateterleri antibiyotikli; 30 (% 25,0)'u hem kataterleri hemde valfleri antibiyotikli olmak üzere 120 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 74 (% 61,7)'ü erkek, 46 (% 38,3)'sı da kız idi. Hastaların yaş ortalamaları 17,9±21,7 yıl iken; 32 (% 26,7) hasta 1 yaş ve altında, 88 (% 73,3) hasta ise 1 yaş üzerinde oldukları belirlendi. Sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli olan şant uygulanan hastalarda enfeksiyon oranı %28.9 hem valfleri hemde ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlar uygulanan hastalarda ise %10 tesbit edilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. (p=0,036; p<0,05) Hem valfleri hem ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlarda enfeksiyon oranlarının azaltdığı tesbit edilmiştir.1yaş ve altında enfeksiyon oranı %37.5'dir ve bu hastalarda konjenital hidrosefali etiolojisi %84.4 tesbit edilmiştir. Enfeksiyon gelişen hastaların revizyon ameliyatı olduğu ve revizyon cerrahilerinin şant enfeksiyon oranını ilk cerrahiye göre anlamlı şekilde artırdiği tesbit edilmiş ve enfeksiyon gelişen hastaların büyük çoğunluğunun 1 yaş ve altı ve konjenital hidrosefali etiolojisi olduğu görülmüştür. Tartışma: Literatürde standart şant uygulananların %5-22 oranında, antibiyotikli şant uygulananların %9-2'sinde enfeksiyon meydana geldiği görülmüş ve antibiyotikli şantların enfeksiyon oranını anlamlı şekilde azaltdığı belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda ise sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli olan şant uygulanan hastalarda %28.9 hem valfleri hemde ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlar uygulanan hastalarda ise %10 oranında enfeksiyon görülmüştür. Diğer antibiyotikli şantlardan farklı olarak valfleri de antibiyotikli olan şantların enfeksiyon oranlarını azaltmada daha etkili olduğu sonucuna varılmıştır. (p=0,036; p<0,05) Anahtar Kelimeler: Hidrosefaliya, Ventriküloperitoneal şant, Antibiyotikli şant

AntibiyotiklerHidrosefaliKateterizasyon+3
Mansur Mammadov
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fonksiyonel ve nonfonksionel hipofiz makro ve dev adenomlarının boyut ve histopatolojik tipine göre görme alanına etkisinin preoperatif değerlendirilmesi

Amaç: Hipofiz adenomları sıklıkla görme defisitleri ile ortaya çıkar. Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi (EETS) ile görme defisiti ve keskinliği çoğu hastada düzelir. Bu çalışamanın amacı cerrahinin görme defisiti ve keskinliğini üzerindeki etkisi ve iyileşmeyi etkileyen faktörleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Görme fonskiyonu bozuk 53 makro ve dev hipofiz adenenomu olan hasta çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi hastaların demografik özellikleri, tümör karakterleri, cerrahi oranı, patoloji sonucu, diyabet varlığı, preoperatif medikal tedavi, MD, PSD, LogMAR değerleri incelendi. Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) ile karşılaştırma yapıldı. Preop görme değerlerinin, postop görme değerlerinden büyük olması anlamlı olarak tanımlandı. Bulgular: 53 hastanın 30'u (%56,6) erkek, 23'ü (%43,4) kadın idi. Tanıda ortalama yaş 47,8 ±12,5 olarak bulundu. Hastaların ameliyat öncesi MD, PDS ve LogMAR değerleri ameliyat sonrası döneme göre daha yüksekti (p<0,001). İyileşme süresi için 3 ay altı ve üstü değerlendirldi. İyileşme süresini uzatan tek faktör diyabetes mellitus olarak saptandı (p=0,048, p <0,05) Sonuç: Görme fonskiyonları etkilenmiş hipofiz adenomlu hastalarda endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi görme fonskiyonlarını iyileştiren bir yöntemdir. İyileşme derecesi işlem, hasta, tümör karekterinden etkilenir. Tam düzelme hastaların yarısından azında olur. Bu hastalarda iyileşmeyi etkileyecek faktörler araştırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Pituiter adenoma, Endoskopik Endonazal Transsfenoidal Cerrahi, Görme sonuçlanımı

AdenomlarEndoskopiGörme alanları+4
Doğu Cihan Yıldırım
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karpal tunel sendromunda elektromiyografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının preoperatif ve postoperatif değerlendirilmesi

Bu çalışmada karpal tünelsendromunun tanısını koymada ve post operatif değelerlendirmede MR tetkikinin yeri ve bubub EMG ile karşılaştırması değerlendirilmiştir. Çalışmaya 21 hasta 23 el bilepği ve normal el bileğinine sahip 20 kişi kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. 23 el bileğine pre ve post operatif el bilek MR'ı ve 17 hastaya da pre ve post operatif emg tetkiki uygulanmıştır. MR tetkikinin hastaların tanısı koymada ve post operatif değerlendirmede etkili bir eylem olduğu sonucuna varılmıştır.

Birol Özkal
Manisa Celal Bayar University
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anterior sirkülasyon rüptüre anevrizmalarında lamina terminalis fenestrasyonunun şant bağımlı kronik hidrosefali gelişimine etkisinin retrospektif olarak incelenmesi

Amaç: Hidrosefali, genellikle anevrizmal subaraknoid kanamaların %20-35 kadarında oluşmaktadır. Hidrosefalinin bilinen en kesin tedavisi şant cerrahisidir. Şant bağımlı hidrosefaliye neden olabilecek tüm risk faktörlerinin incelenerek lamina terminalis fenestrasyonunun (LTF) şant bağımlı hidrosefali gelişimine etkisinin araştırılması ve elde edilecek verilerle rüptüre anterior sirkülasyon anevrizmalarında LTF gerekliliğinin öngörülebilmesini sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmayı, anterior sirkülasyon anevrizma cerrahisi esnasında 48 Lamina Terminalis Fenestrasyonu yapılan hastanın 90 Lamina Terminalis Fenestrasyonu yapılmayan hastayla şant bağımlı hidrosefali gelişme açısından karşılaştırması oluşturuyor. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler Statistical Package For The Social Sciences (SPSS) programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Multi değişkenlerin katıldığı analize göre mFisher derece kötü olanlarda 8 kat (%95 GA:1,005-65,139; p=0,050) ve Eksternal Ventriküler Drenaj (EVD) takılmış olanlarda 6 kat (%95 GA:1,972-16,999; p=0,001) şant takılma riski artmıştır. Anevrizma yeri ayırt edilmeksizin tüm hastalar incelendiğinde, Lamina Terminalis Fenestrasyonunun Şant Bağımlı Hidrosefali gelişimini önleme üzerine etkisi görülmemiştir (p>0,05). Sonuç: Şant bağımlı hidrosefaliyi önleyici tedavilerin limitli olması sebebiyle şant bağımlı hidrosefaliyi tahmin etmek ve subaraknoid kanama tedavisini bu doğrultuda yönetmek önem arz etmektedir. Şant ihtiyacı yüksek riskli olarak belirlenen hastalarda, şant takmak için belirlenen faktörlerin eşiği düşürülecektir. Bu, daha kısa süre içinde hastayı rehabilitasyona taburcu etme avantajını yaratacak ve yatarak tedavi süresini azaltacaktır. Anahtar Sözcükler: Şant Bağımlı Hidrosefali, Lamina Terminalis Fenestrasyonu, Eksternal Ventriküler Drenaj, mFisher Derecesi

Okay Baykara
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel omurilik yaralanmasında alfa-lipoik asitin doza bağımlı etkinliğinin araştırılması

Omurilik yaralanması yüzyıllardır bilinen, farklı klinik özellikler gösteren, mortalite ve morbidite açısından bireysel, sosyal, psikolojik ve ekonomik yasamı olumsuz etkileyen patolojik bir durumdur. Omurilik travma fizyopatolojisi daha iyi anlaşıldıkça tedavi seçenekleri de daha iyi planlanabilmekte ve birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Akut travmada omurilikte oluşan yıkım ve birincil hasarlanmayla mücadele etmek adına hala fazla bir tedavi seçeneği yoktur. Bu amaçla kalsiyum kanal blokerleri, opiad antagonistleri, sistemik glukokortikoidler, sistemik kan basıncının arttırılması, antioksidanlar, naloxane gibi birçok yol denenmiş olmakla birlikte erken hasarlanma mekanizmalarına karşı yüksek doz metilprednizolon ve immobilizasyondan başka etkin, rutin uygulamada kendine yer edinmiş bir tedavi seçeneği oluşturulamamıştır. Bizde mevcut bilgiler ışığında antioksidan, serbest radikal süpürücü ve lipid peroksidasyonu önleyici özelliği bilinen ?-lipoik asidin, ratlarda gerçekleştireceğimiz deneysel omurilik yaralanmasında ikincil hasarı önlemesindeki etkinliğini araştırmaya karar verdik. Hasarı değerlendirmek için, omurilik oksidatif stresinin ve lipid peroksidasyonun bir göstergesi olan MDA(malonildialdehit) doku düzeyleri biyokimyasal olarak ölçülüp, histopatolojik inceleme ve nörolojik muayenelerle de sonuçlar mukayese edilmeye çalışıldı.Çalışmada toplam 56 adet ortalama ağırlıkları 210-300 g. arası değişen Spraque-Dawley türü erişkin erkek rat kullanıldı. Denekler her biri 8 rat içeren 7 gruba rastgele ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Travma grubu,Grup 3: Travma ve Metilprednisolon 30 mg/kg tedavi grubuGrup 4: Travma ve Alfa-Lipoik asit 50 mg/kg tedavi grubu, Grup 5: Travma ve Alfa-Lipoik asit 100 mg/kg tedavi grubu, Grup 6: Travma ve Alfa-Lipoik asit 150 mg/kg tedavi grubu, Grup 7:Travma ve Alfa-Lipoik asit 200 mg/kg tedavi grubu olarak ayrıldı.İntraperitoneal yolla verilen 70 mg/kg Ketamin ile anestezi sağlanarak supin pozisyonda tespit edilen ratlara Rivlin Tator modeline uygun olarak travma oluşturulduktan sonra grubuna uygun tedaviler uygulandı. 24. saatin sonunda tüm deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri değerlendirildikten sonra yüksek doz anestezi altında dekapite edildiler. Çıkarılan omurilik örneğinin merkezindeki 0,5 cm'lik alan histopatolojik bakıya, kalanı MDA ölçümü için kullanıldı..SonuçBulgularımız, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik Asit uygulamasının lipid peroksidasyonu ve nöronal korunma üzerine olumlu etkili olabileceğini göstermiştir. Literatür taramamıza göre, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik asitin nöroprotektif etkisini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bu olumlu sonuçlarla, ileri araştırmalara yeni ufuklar açılmıştır.

Lipid peroksidasyonuLipoik asitMetilprednizolon+6
Murat Sayın
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel omurilik yaralanma modelinde hiperbarik oksijen tedavisinin yeri

Omurilik travması önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir ve spinal kord yaralanması sonrası hayatta kalanların yarısından fazlası normal yaşantısına geri dönememektedirler. Bu durum toplumda önemli bir işgücü kaybına neden olmaktadır. Günümüzde total lezyonlu olgularda, Metilprednizolon dışında nörolojik fonksiyonu düzeltebilecek etkili tedavi yoktur.Omurilik travmasında doku harabiyeti primer mekanik zedelenme ve sekonder omurilik zedelenmesi olmak üzere iki mekanizma ile meydana gelmektedir. Doku tahribatından kaynaklanan primer yaralanma nekrotik hücre ölümü ile sonuçlanır. Sekonder yaralanma ise, oluşan primer yaralanmanın başlattığı ve bunun sonucu saatler içinde, metabolik ve biyokimyasal nedenlerle oluşan hasardır. Sekonder yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerden biri iskemiye bağlı enerji yetersizliğidir. İskemi, dokulara yeterli glukoz ve oksijen sağlanamamasına, dolaylı olarakta enerji yetersizliği ve ATP depolarında azalmaya neden olur. Klinik gözlemler spinal kord lezyonunun sekonder yaralanma ile büyüdüğünü gösterir.Çalışmamızda beş grup oluşturuldu. Toplam 40 hayvan deneye dahil edildi. Kontrol grubuna sadece laminektomi yapıldı. Hasar oluşturulmadı. Travma grubuna T9 total laminektomi yapılarak Tator yöntemi pleji oluşturuldu. Tedavi verilmedi. III. gruptakilere birinci saatte, IV. gruptakilere 6. saatte, V. gruptakilere 24. saatte HBO tedavisi başlandı. Denekler her iki seansta 2,4 ATA basınçta %100 oksijene 90 dakika boyunca tabi tutuldular.Sekonder yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerden biri iskemiye bağlı enerji yetersizliğidir. Bu nedenle sistem anaerobik solunuma geçer. İskemi ve takip eden anaerobik solunum pek çok patolojik sürecin tetiklenmesine yol açar. Hiperbarik ortamda %100 oksijen solunduğunda plazmada oksijenin çözünürlüğü artar. Oksijen basıncının etkisi ile omurilikte sekonder hasara neden olan iskemi düzeyi azaltılmış olur.Deneklerin motor güçleri 1. gün, 3. gün, 5. günlerde eğik düzlem testi ile değerlendirildi. Birinci saatte HBO tedavisine alınan gruptaki eğik düzlem derecelerinde görülen artışlar istatistiksel olarak en anlamlısı idi.1., 3. ve 5. günlerde Drumond Moore kriterleri ile motor güçleri değerlendirilen deneklerden 1. saatte HBO tedavisine alınan gruptaki artış istatistiksel olarak anlamlı idi.Aşırı nitrik oksit sentezi sekonder hasara neden olur. NO oksijenle oksitlenerek çok kısa sürede NO2-(nitrit) oluşur. Biz çalışmamızda Griess reaksiyonu ile nitrit düzeylerini tespit ettik. Tedavi gruplarından 1. saatte HBO tedavisine girenlerle travma grubu arasında anlamlı fark mevcuttu.Travma grubundan elde edilen dokuların makroskobik görünümü yoğun kanamanın neden olduğu hafif koyu renk ve ezilmiş görünümdeydi. Travmadan sonra HBO uygulanan deneklerden elde edilen doku parçaları makroskopik olarak travma grubuna göre düzensiz, çökük ve daha az kanamalıydı. Travma sonrası 1. saatte HBO tedavisine alınan Grup III'de anevrizma klibinin konulduğu yerde hale şeklinde ekimotik alan mevcuttu. 6. saatte ve 24. saatte HBO tedavisine giren gruptaki kanama alanı 1. saatten daha fazla yayıldığı görüldü.Mikroskobik incelemede rutin hematoksilen-eozin boyasında kontrol grubunda ışık mikroskobik incelemelerinde omuriliğin normal nöronal ve vasküler yapısı izlendi. Travma grubunda gri ve beyaz cevher ayrımı tamamen bozulmuş olup, yaygın kanama, yer yer kavitasyon oluşturan likefaktif nekroz, ödem ve bol miktarda lökosit infiltrasyonu mevcuttu. Çevre dokuda infarkt ile uyumlu görünüm, aksonal şişme izlendi. Bu değişiklikler sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin olarak farklı olduğu görüldü. Travma sonrası 1. saatte HBO tedavisine giren deneklerde gri ve beyaz cevher sınırları belirgindi. Hücre yapısı travma grubu ile karşılaştırıldığında çok daha az kanamalı ve ödemli idi. Nekroz alanları sağlam hücreye göre çok daha az idi. Travma sonrası 6. ve 24. saatte HBO tedavisi alan gruptaki değişiklikler travma grubuna göre daha az olmakla birlikte çok belirgin fark görülmedi.Bu çalışmanın asıl amacı omurilik için tek başına tedavi geliştirmek değildir. Tıbbi ve cerrahi tedaviye yardımcı olabilecek bir yöntem ortaya koymaktır. HBO tedavisinin ödem çözücü ve dokularda oksijenizasyonu arttırıcı etkisi mevcuttur. Sekonder hasarın en önemli mekanizmalarından iskemiyi azaltması nedeni ile HBO tedavisi kullanılmıştır.Klinik, histopatolojik ve biyokimyasal olarak HBO tedavisinin travma grubuna göre anlamlı iyileşmesi mevcuttur. Yapılacak yeni çalışmalarla HBO tedavi süresinin uzatılması ve HBO tedavisine eklenecek kombine tedavilerle omurilik hasarı daha da azaltılabilir.

Onur Yaman
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mobil telefona bağlı manyetik alanın apopitotik sürece olan etkisinin erken dönem tavuk embriyosu nöral tüp gelişiminde değerlendirilmesi

AmaçBu çalışmada amacımız cep telefonunun yaydığı radyasyonun tavuk embriyosu üzerinde embriyolojik gelişim sürecindeki nöral gelişim üzerindeki etkilerini araştırmak.Materyal metodAraştırma kapsamında 4 farklı deneysel grub oluşturuldu. Grup 1: kontrol grubu Grup 2; stand by (Açık konumda cep telefonu etkisine maruz kalan grup) Grup 3: Call pozisyon ( Arama pozisyonundaki cep telefonu etkisine maruz bırakılan grup) Grup 4 : talk pozisyon ( Konuşma pozisyonuna maruz bırakılan grup). Bornova Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsünden alınan yaklaşık ağırlıkları 50 ile 72 gr arasında değişen 200 tane spesifik patojen içermeyen (SPF: Specific Patojen Free), fertil, günlük, beyaz Leghorn tipi yumartalar kullanıldı. Her bir grup için 50 adet yumurta işleme alındı. Her bir grup tavuk embriyoları içeren yumurtaları, 37+-0.2 C de %50-60 bağıl hava neminde yumurtaları kuluçkaya alınacak. İlk grup kontrol grubu olup fizyolojik sürece bırakıldı, ikinci grup mobil telefon açık bırakıldı, üçüncü grup mobil telefon 30 dk da bir 10 sn çalma konumunda, dördüncü grup mobil telefon 45 dk açık konumda bekletilerek her 30 dk da tekrarlandı. Tüm gruplarda mobil telefon yumurtalara <25 cm den yakın ve eşit uzaklıkta konuldu. Her bir gruba ait denekler 30., 48. ve 72. saatlerde kırılarak embriyo çıkarılıp ışık mikroskobu ile incelenmek üzere %10'luk formalin solüsyonu içerisine konuldu. Elde edilen embriyolar rutin parafin takip protokolü uygulandıktan sonra 5 mikronluk kesit alındı. Kesitlerin bir kısmı Hematoksilen Eosin ile rutin boyama protokolü uygulanarak elde edilen kesitlerde embriyolojik nöral tüp kesitleri incelenerek histolojik olarak farklılıklar normal gruplara göre karşılaştırıldı. Daha sonra her grupta nöral tüp bölümleri seri kesitleri alındı ve kesitler apopitotik süreç değerlendirilmesi amacıyla TUNEL yöntemi ile apoptotik hücreler belirlenecek, immünohistokimyasal boyama ilede Bcl-2, kaspaz-3, kaspaz-8 ve kaspaz-9 dağılımları değerlendirmeye alındı.BulgularTUNEL sonuçları ile H-E sonuçları karşılaştırıldığında birbirleri ile uyumlu olarak Grup 3'e ait örneklerde 30. saatte gözlenen nöral tüp açıklığın 48. saattede devam ettiği, fakat embriyonik gelişimin ilerleyen safhasında nöral tüpün kapandığı gözlendi. Grup 3'deki 30. ve 48. saatlerdeki TUNEL sonuçları diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı olarak gözlendi (P<0.001). Grup 1, 2, kısmen 4'de Bcl-2 seviyesi normale yaklaşırken, grup 3'de aktivite artışı devam etti. Bax immunoreaktivitesinin özellikle 3. ve 4. gruplarda zayıf şiddette devam etti. Kaspaz 3 immunoreaktivitesi kontrol grubunda 48. ve 72. saatlerde negatif iken, grup 3'de orta şiddette devam ettiği, diğer gruplarda ise 48. saattlerde zayıf ve 72. saatte negatif olduğu izlendi. Kaspaz 9 immunoreaktivtesi grup 1, 2 ve 3 de 30. saatte zayıf şiddette iken, grup 1 ve 4 de 48. ve 72. saattlerde de negatif idi. Grup 3 grubunda ise kaspaz 9 immunoreaktivitesi her üç dönemde de zayıf şiddette devam etti. Grup 3 grubunda ise kaspaz 8 immunoreaktivitesi orta şiddette pozitif her üç dönemde de gözlendi. düşündürmektedir.Sonuç:Çalışma sonucunda biz mobil telefonun yaydığı elektromanyetik radyasyonun doza bağımlı olarak erken embriyojenik dönemde tavuk embriyolarında gelişme gecikmesi yaptığını tespit ettik. Çalışma erken embriyonik dönemde sonlandırıldığı için geç dönem sonuçları için yorum yapılamamaktadır. Geç dönem sonuçları için daha uzun süreli çalışmaya ihtiyaç vardır.

Can Yaldız
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken tavuk embriyosunda valproik asitin nöral tüp gelişimindeki olumsuz etkisi üzerine folik asit etkinliğinin değerlendirilmesi.

Anormal nörulasyon aşaması sonucu oluşan nöral tüp defektleri, embriyonel ve fetal dönemde ölümle sonuçlanabildiği gibi, doğum sonrası dönemde medikal, finansal ve sosyal içerikli sorunları da beraberinde barındıran, uzun süreli rehabilitasyon ihtiyacı gösteren konjenital anomalilerdir.Bu çalışmanın amacı valproik asitin (VPA) oluşturduğu orta hat kapanma defektinin folik asit (FA) ile önlenebilirliği olasılığını erken dönem civciv embriyosu nöral tüp gelişiminde araştırmaktır. Nörülasyonu incelemek için 150 adet özel patojen bulunmayan (SPF) yumurta kullanıldı. SPF yumurtalar 5 grupta incelendi (n:30). Tüm gruplar 30 saat boyunca 37,2 ± 0,1 °C sıcaklık ve % 60 ± 5 nem oranında inkübe edildi ve Hamburger ? Hamilton sınıflamasına göre 9. evrede bir embriyolojik gelişme elde edildi. 30ncu saat çalışmasında A grubu kontrol grubu olarak, inovo B grubuna 0,2 ml serum fizyolojik (SF), C grubuna ? VPA grubu (120mg/1000ml-tedavi edici plazma seviyesi) 0,72 miligram / 0,2 mililitre valproik asit , D grubuna ? FA grubu (400mcg günlük doz) 0,342 mikrogram / 0,2 ml folik asit, E grubuna - VPA+FA grubu 0,72 miligram + 0,342 mikrogram / 0,2 ml valproik asit + folik asit enjekte edildi. 72. saatin sonunda tüm embriyolar yumurtadan çıkartıldı ve hematoksilen eozin ile histolojik, P53, bcl2, Tunnel, Caspase 3 ile immünohistopatolojik olarak incelendi. A, B, D, gruplarında nöral tüp defekti saptanmazken, C grubunda ölen 8 embriyonun tümünde NTD gözlendi, 12 embriyoda gelişme geriliği izlendi. E grubunda ölen embriyo saptanmazken, sadece 8 embriyoda gelişme geriliğine rastlandı.Bu bulgular, tavuk embriyosunda nörulasyon aşamasında valproik asitin yaratmış olduğu teratojenitenin, folik asit etkisiyle önlenebilir olduğunu göstermiştir.

EmbriyoEmbriyogenezFolik asit+2
Adem Bursalı
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İzole Tip 1 Chiari Malformasyonunda duraplasti ve vertikal insizyonla dural gevşetme yapılan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahisinde kullanlan teknik farklılıklar günümüzde tartışma konusudur. Genellikle kemik dekompresyon sonrası duraplasti veya vertikal insizyonlarla dural gevşetme yöntemleri kullanılmaktadır. Her iki yaklaşımın kendine özgü avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Bu çalışmada, tarafımızca da uygulanan her iki yöntemin sonuçları karşılaştırılarak literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 23 duraplasti, 10 vertikal insizyonla dural gevşetme tekniği uygulanan toplam 33 izole Chiari Malformasyonu Tip 1 tanılı hastadan oluşmaktadır. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Opere olan tüm hastaların yaş ortalaması 32,51 ± 15,61, 13'ü (% 39,4) erkek, 20'si (% 60,6)'u kadındı. En sık gözlenen şikayetler %42,4 oranla baş ağrısı ve ekstremitelerde uyuşma olarak tespit edildi. En sık fizik muayene bulgusu %33,3 ile motor defisit, en sık gözlenen komplikasyonlar ise %12,1 ile menenjit ve BOS fistülü olarak tespit edildi. Preoperatif sirinogomiyeli kalınlıkları ortalama 6,62±2,85 mm ve herniye serebellar tonsil uzunlukları ortalama 8,54±3,78 mm olarak ölçüldü. Duraplasti yapılan ve vertikal insizyonla dural gevşetme yapılan hastalar ayrı ayrı değerlendirildiğinde menenjit ve BOS fistülü başta olmak üzere komplikasyon gelişimi ve operasyon süresi konusunda vertikal insizyonla dural gevşetme tekniğinin avantajlı olduğu tespit edilip sonuçlar arasında istatiksel anlamlılık gözlenmemiştir. Hastane yatış süresinin kısa olmasının vertikal insizyonla dural gevşetme yöntemi lehine istatiksel anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Klinik iyileşme oranlarının birbirine yakın olduğu gözlenmiştir. Siringomiyelideki gerileme ve ortalama Chicago Son Durum Skalası puanları ise duraplasti lehine tespit edilip istatiksel olarak anlamlılık gözlenmemiştir. Sonuç: Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahi tedavisinde tercih edilen yöntemler arasında kesin bir üstünlük bulunmamaktadır. Çalışmamızın sonuçları, bu konuda genel literatürle uyumlu bir görünüm sergilemektedir. Duraplasti Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahisinde etkisi çok yüksek bir tekniktir. Ancak çalışmamızda çok daha az komplikasyon ve hastane yatış süreleri olan, klinik ve radyolojik düzelmelerde durapalasti tekniğine yakın sonuçlar veren vertikal insizyonla dural gevşetme tekniğiyle de iyi sonuçlar alınabileceği gösterilmiştir. Bu bağlamda, daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır ve tüm nöroşirürjiyenlerin her iki yönteme de teknik ve teorik olarak hâkim olması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Chiari tip 1 malformasyonu, duraplasti, vertikal insizyonla dural gevşetme

Oğuz Özdemir
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üçüncü ventrikül yerleşimli kolloid kist tedavisinde endoskopik ve mikroşirürjikal yöntemlerin retrospektif olarak karşılaştırılması

Amaç: Kolloid kist cerrahisi, günümüzde tartışmalı bir konudur ve genellikle mikrocerrahi ve endoskopik yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Her iki yaklaşımın kendine özgü avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Bu çalışmada, tarafımızca da uygulanan her iki yöntemin sonuçları karşılaştırılarak literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 21 endoskopik, 19 açık mikrocerrahi yöntem ile opere edilen toplam 40 kolloid kist tanılı hastadan oluşmaktadır. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Endoskopik cerrahi uygulanan hastaların açık mikrocerrahi grubuna göre daha kısa postoperatif yatış sürelerine sahip olduğu (p<0,001), açık mikrocerrahi'nin ise gross total rezeksiyon açısından daha etkili olduğu görüldü (p=0,004; p<0,05). Endoskopik yöntemle tedavi edilen hastalarda %9,5 olan rekürrens oranı, mikrocerrahi grubunda sıfır olarak izlendi; ancak bu fark anlamlı bulunmadı (p=0,488; p<0,05). Morbidite, mortalite ve reoperasyon oranlarında anlamlı farklılık saptanmadı. Kist çapındaki her bir birimlik artışın, mikrocerrahi uygulanan hastalarda komplikasyon riskini yaklaşık 1,1 kat artırdığı (kesim noktası 14,5 mm) görüldü (p=0,052; p<0,05). Kalıcı şant uygulaması ile cerrahi yöntemler arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Sonuç: Kolloid kistlerin cerrahi tedavisinde tercih edilen yöntemler arasında kesin bir üstünlük bulunmamaktadır. Çalışmamızın sonuçları, bu konuda genel literatürle uyumlu bir görünüm sergilemektedir. Cerrahi kararın birçok faktöre bağlı olarak değişebileceği, bu nedenle her hastanın kendi özel durumu detaylı bir şekilde değerlendirilip, uygun bir tedavi planlanması gerekmektedir. Bu bağlamda, daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır ve tüm Nöroşirürjiyenlerin her iki yönteme de teknik ve teorik olarak hâkim olması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: endoskopik kist eksizyonu, kolloid kist, kolloid kist risk skoru, mikroskopik kist eksizyonu, üçüncü ventrikül tümörleri

Araz Alıyev
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda deneysel omurilik hasarında tocilizumabin nöral dokuda iyileşme üzerine etkileri

Sitokinler, organizmada immün sistemin düzenlenmesinde ve proinflamatuar-inflamatuar süreçlerde önemli rol oynayan moleküllerdir. Yabancı antijen ve ajanlara karşı Sitokinler lokal ve sistemik inflamatuar reksiyonlarda rol alırlar. Sitokinlerin önemli bir bölümü interlökinlerdir. İnterlökin (IL)-6 ilk olarak preaktivasyon halindeki normal insan lenfositleri tarafından immünglobülin salgılatan bir faktör olarak tanımlanmıştır. IL-6 reseptörü membranda olan (IL-6R) ve çözünür (sIL-6R) olmak üzere 2 formdadır. Tosilizumab bu reseptörlere bağlanarak IL-6'nın rol aldığı sinyalizasyon ve inflamasyon sürecini inhibe eder. Bu çalışmada tosilizumab tedavisinin akut omurilik yaralanması (AOY) ile oluşan hasarda nöral doku üzerinde olumlu etkisinin olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada deney ortamındaki düzenek yardımıyla sıçanlarda omurilik hasarlanması oluşturulmuş, omurilikte hasar oluşturduktan sonra sıçanlara düşük ve yüksek doz tosilizumab intraperitoneal olarak verilmiştir. Tosilizumab tedavisinin sonunda 8. günde sıçanlar sakrifiye edilerek patolojik inceleme için gönderilmiştir. Sonuçlar omuriliği hasarlanmış tosilizumab verilmeyen ve metil prednizolon verilen sıçanların sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Eğik düzlem, Drummond ve Moore Kriterleri, Hemotoksilen-eozin ve Cleaved caspase 3 immunohistokimyasal boyamasının sonuçlarına göre tosilizumab AOY ile oluşan hasarın giderilmesinde etkili bulunmuştur. Tedavi dozu yükseldiğinde bu etkinin arttığı izlenmiştir. Tosilizumabın AOY tedavisinde faydalı olabileceği görülmüştür. Ancak daha geniş serilerde yapılmış klinik ve laboratuar çalışmalarıyla bulguların desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tosilizumab, Akut omurilik yaralanması, Anti inflamatuvar, İnterlökin (IL)-6, Metil prednizolon

Antiinflamatuar ajanlarBiyolojik ajanHayvan deneyleri+6
Muammer Yakupoğlu
Düzce University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel spinal dura grefti uygulamalarında gore-tex spongiostan ve kas fasiasının histopatolojik olarak karşılaştırılması

M.sabri Kaygısız
Gaziantep University
2000
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel siyatik sinir enjeksiyon hasarında siklosporin-a'nın etkinliğinin araştırılması

Bu deneysel çalışmada siklosporin-A'nın Penisilin-G ile oluşturulan periferik sinir enjeksiyon hasarına olan etkisi araştırılmıştır. Deneyde 250-300 gram ağırlığında 20 adet albino rat kullanıldı. Genel anestezi altında her hayvanın sağ siyatik siniri ortaya konuldu. Hasardan önce normal fizyolojik bileşik kas aksiyon potansiyelleri kaydedildi. Sonra intranöral Penisilin-G ile enjeksiyon hasarı oluşturuldu. Hasar sonrası bileşik kas aksiyon potansiyeli tekrar ölçüldü. Hayvanlar 4 gruba ayrıldı. İlk gruba hasar sonrası 30.dakikada 20 mg/kg siklosporin-A yükleme dozu intraperitoneal olarak verildi. Daha sonra 3 gün boyunca 10 mg/kg/gün günde bir kez siklosporin-A aynı yolla uygulandı. Diğer iki grupta ise hasar sonrası 8. ve 24. saatte grup I deki gibi aynı doz ve yol ile siklosporin-A uygulandı. Kontrol grubuna ise profilaktik antibiyotik dışında herhangi bir medikasyon uygulanmadı. Hasardan 4 hafta sonra tüm gruplarda bileşik kas aksiyon potansiyelleri ölçüldü ve hayvanlar sakrifiye edildi. Her hayvandan doku örnekleri alınarak ışık mikroskobisi ile inceleme yapıldı. Tedavi sonrası grup I deki bileşik kas aksiyon potansiyel amplitüdünün iyileşme oranı istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Diğer gruplarda ise (grup I,II ve Kontrol grubu) sonuçlar istatistiki olarak anlamlı değildi (p>0.05). Hem elektrofizyolojik hemde histopatolojik araştırmalar siklosporin-A'nın hasar sonrası ilk 30 dakikada verildiğinde nöroprotektif etkisi olduğunu göstermiştir. Fakat geç dönemde ( 8. ve 24 saat) siklosporin-A tedavisi uygulanan gruplarda istatistiki olarak anlamlı bir iyileşme gözlenmemiştir.

Siyatik sinir
İbrahim Erkutlu
Gaziantep University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak ratlarda oluşturulan disk hernilerinde metil prednizolon ve meloksikamın etkilerinin araştırılması

IIIÖZETDENEYSEL OLARAK RATLARDA OLUŞTURULAN D SK HERN LER NDEMET L PREDN ZOLON VE MELOKS KAMIN ETK LER N NARAŞTIRILMASIDr. Eser BERKYÜREKUzmanlık tezi, Nöroşirürji Anabilim DalıTez danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Mehmet ALPTEK NMayıs 2007, 81 sayfaLomber disk hernilerinde, mekanik bası olmadan nukleus pulpozusa karşımeydana gelen inflamatuar reaksiyonla sinir kökünde yapısal ve fonksiyoneldeğişiklikler görülmektedir. Bu çalışmada, metil prednizolon ve meloksikamın budeğişiklikler üzerindeki etkileri araştırılmıştır.Deneyde 40 adet Wistar cinsi sıçan 5 gruba ayrıldı. Deneklerin sol L5 sinir köküve L5-L6 intervertebral diski ortaya konuldu. Sham (V.) grup hariç, diğer gruplardakideneklerde disk içine bir miktar hava verilerek disk modeli oluşturuldu. I. gruba metilprednizolon ve meloksikam, II. gruba meloksikam, III. gruba metil prednizolon tedavisiverildi ve bu tedaviler 5 gün boyunca uygulandı. Kontrol (IV.) grubuna herhangi birtedavi uygulanmadı. Bütün grupların hasar öncesi sinir iletim hızı ölçüldü. 7 gün sonra,yürüme analizi yapılarak, tekrar grupların sinir iletim hızı ölçüldükten sonra bütündeneklerin sol L5 sinir kökü histopatolojik inceleme için alındı.Sonuç olarak, nukleus pulpozusun mekanik bası olmadan sinir kökündeinflamatuar reaksiyonla, sinir iletim hızında yavaşlamaya, siyatik fonksiyon indeksindeazalmaya ve endonöral ödemde artmaya neden olduğu görüldü. Ayrıca bu çalışmasonucunda metil prednizolonun, meloksikamın ve iki ilacın birlikte kullanımının siniriletim hızındaki düşmeyi azalttığı, siyatik fonksiyon indeksini arttırdığı ve endonöralödemi azalttığı görülmüştür. Tedavi grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında isetedavi etkinliklerinin birbirlerine üstünlükleri olmadığı gözlendi.Anahtar kelimeler: Disk hernisi, nflamatuar reaksiyon, Metil prednizolon,Meloksikam

Eser Berkyürek
Gaziantep University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda oluşturulan deneysel intraserebral hematomlarda siklosporin-A ve deferoksamin'in etkilerinin araştırılması

ivÖZETSIÇANLARDA OLU TURULAN DENEYSEL NTRASEREBRALHEMATOMLARDA S KLOSPOR N-A VE DEFEROKSAM N' NETK LER N N ARA TIRILMASIDr. lhan BÜYÜKBE EUzmanlık Tezi, Nöro irürji Anabilim DalıTez Yöneticisi:Prof.Dr. Abdulvahap GÖKMayıs 2007, 68 sayfaBu çalı mada, immünosupressif etkiye sahip siklosporin A (Cs-A) ve bir demirelatörü olan deferoksaminin (DFO), sıçanlarda olu turulan deneysel intraserebralhematom (ISH)'larda birlikte kullanımı sonucu olu an etkiler, histopatolojik olarakara tırılmı tır.Bu çalı mada 38 adet Wistar cinsi rat kullanıldı. Genel anestezi altında tümdeneklere stereotaktik frame uygulandı. Steril artlar altında burr-hole açılarak 0.2cc'lik otolog tam kan enjeksiyonu ile SH olu turuldu.Hematom olu turulan denekler tedavi ba langıç zamanlarına göre 4 gruba ayrıldı.Grup I'de (n=9) intraperitoneal yolla ilk 30 dakikada Cs-A (20 mg/kg) ve DFO(100mg/kg) yükleme dozlarına ba landı. Grup II (n=9), Grup III (n=10)'de Cs-A veDFO yükleme dozlarına sırasıyla 1. ve 4. saatlerde ba landı. Grup IV'e (n=10, kontrolgrubu) ise herhangi bir tedavi uygulanmadı. Tüm gruplarda (kontrol grubu hariç) Cs-A(10 mg/kg intraperitoneal yolla günde 1 defa, 3gün ) ve DFO (100 mg/kg her 12 saatte,1 defa, 3gün) idame tedavisi uygulandı. Tüm denekler 3. günün sonunda histopatalojikçalı ma için sakrifiye edildi.Sonuçta histopatolojik olarak bütün gruplar ele alındı ında (Kruskall-Wallis varyansanalizi ve Mann Whitney-U testi kullanılarak), kontrol grubuna göre tüm tedavigruplarında ödem parametresinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmü tür(p<0,05). Tedavi gruplarında ödem parametresinde azalma görülürken nekroz veinflamasyon parametrelerinde belirgin fark görülmemi tir (p>0,05). Siklosporin A veDeferoksaminin olu turdu u nöroprotektif etkilerin mekanizması henüzbilinmemektedir. Bununla beraber bu ajanların mekanizmalarını Fe ve Ca++ ++iyonlarına ba ımlı hücre hasarını inhibe ederek göstermeleri muhtemeldir.Anahtar Kelimeler : Deferoksamin, ntraserebral hematom, Siklosporin-A

İlhan Büyükbeşe
Gaziantep University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel subaraknoid kanamada melatoninin vazospazm üzerine etkilerinin histolojik, biyokimyasal ve morfometrik açıdan araştırılması

Subaraknoidal kanama sonrası lipid peroksidasyonunun aktive olması ve araşidonik asit metabolitlerinin artması, geç dönem vazospazm da görülen nöronal hasarın indikatörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Bizim bu deneysel çalışmada amacımız bir antioksidan olan melatoninin subaraknoid kanamaya bağlı geç dönem vazospazmdaki baziler arter tonus değişikliklerini ve melatoninin oksidatif dengelere olan etkisini histopatolojik, biyokimyasal ve morfometrik açıdan incelemektir.Çalışmada ağırlıkları 300?350 g olan toplam 24 adet erkek Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Denekler randomizasyon ile 4 gruba ayrıldı. IV. Grup hariç; I., II. ve III. grup deneklerde genel anestezi altında steril şartlarda interparietal-oksipital sutürün hemen üstünden bir adet burr-hole açılarak sisterna magna ortaya kondu. Yaklaşık 0.3 ml beyin omurilik sıvısı (BOS) drene edildikten sonra ratların kuyruk arterinden alınan otolog kan (0.2ml) yavaş olarak sisterna magna içerisine enjekte edildi. Tedavi grubundaki ratlara (grup I (n=6, 10 mg) ve grup III (n=6, 5mg)) operasyon sonrası cilt kapatıldıktan hemen sonra melatoninin ilk dozu ve 24 saat sonrasında da ikinci dozu yine intraperitoneal yolla uygulandı. II.(n=6) ve IV.(n=6) gruplara ise herhangi bir tedavi uygulanmadı.Sonuçta baziler arter morfometrik çalışmalarında bütün gruplar ele alındığında (Kruskall-Wallis varyans analizi), melatonin 5 mg ve 10 mg verilen gruplarda (I. ve III. gruplar) baziler arter toplam alan ve damar duvar alanında kontrol grup ve yalnız subaraknoid kanama grubuna göre istatistiki olarak belirgin derecede vazodilatasyon lehine artma olduğu görüldü (p<0.05). Melatonin verilen gruplarda (I. ve III. gruplar) kontrol ve yalnız SAK yapılıp tedavi verilmeyen grubuna göre total antioksidan seviye, total oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi seviyelerinde anlamlı bir değişiklik görülmedi (p>0.05).Bu çalışmada mevcut literatürde önerilen terapotik dozlar uygulanmış fakat melatoninin total antioksidan düzeyini anlamlı ölçüde değiştirmediği gözlenmiştir. Sonuç olarak melatonin deneysel subaraknoid kanamaya bağlı gelişen baziler arter vazospazmında morfometrik açıdan vazodilatasyona neden olsa da, beyin dokusundaki oksidatif dengeyi beklenen düzeyde etkilememiştir..Anahtar Kelimeler: Serebral vazospazm, Subaraknoid kanama, Oksidatif metabolizma, Morfometri, Histopatoloji

AntioksidanlarBeyinHistoloji+4
Abidin Murat Geyik
Gaziantep University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde esmolol' un etkilerinin araştırılması

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde esmolol' un etkilerinin araştırılması adlı çalışmamızda spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında veya engellenmesinde Esmolol etkinliğini değerlendirmek için bu çalışma planlamıştır. Çalışmada 32 adet dişi rat 4 gruba ayrılarak yapılmıştır. 1. Grup kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu dışındaki gruplara Abdominal Aort'a 45 dakika klip kompresyonu uygulandı. 3. Gruba Esmolol, 4. Gruba metil prednizolon intraperitoneal yoldan uygulandı. Tüm gruplara 1. Ve 24. Saatte Tarlov skalasına göre motor muayene yapılarak 24 saat sonra tüm rat modellerinin spinal kordları çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ve MDA düzeyi tayini için spinal kord doku örnekleri alındı. Sonuç olarak; Esmolol, spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarlanmasını azaltmada veya önlemede yeterli etkinliğe sahip olmadığı anlaşılmıştır.

EsmololMetilprednizolonReperfüzyon+6
Gürkan Uzun
Karadeniz Technical University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde karvedilol'un etkilerinin araştırılması

Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde karvedilol'un etkilerinin araştırılması adlı çalışmamızda spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında veya engellenmesinde Karvedilol etkinliğini değerlendirmek için bu çalışma planlamıştır. Çalışmada 32 adet Sprague-Dawley dişi rat 4 gruba ayrılarak yapılmıştır. 1. Grup kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu dışındaki gruplara Abdominal Aort'a 45 dakika klip kompresyonu uygulandı. 3. Gruba Karvedilol, 4. Gruba metil prednizolon intraperitoneal yoldan uygulandı. Tüm gruplara 1. Ve 24. Saatte Tarlov skalasına göre motor muayene yapılarak 24 saat sonra tüm rat modellerinin spinal kordları çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ve MDA düzeyi tayini için spinal kord doku örnekleri alındı. Sonuç olarak; Karvedilol, spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarlanmasını azaltmada veya önlemede yeterli etkinliğe sahip olmadığı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Spinal Kord, İskemi, Reperfüzyon, Karvedilol, Metilprednizolon

Hayvan deneyleriKarvedilolMalondialdehit+6
Atanur Kuru
Karadeniz Technical University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Serebral iskemi ve reperfüzyonda L-name ve steroidlerin değişen no düzeyleri ve enfarkt hacimleri üzerine olan etkileri

ÖZET Serebral iskemi ve reperfuzyonda NO düzeylerinin yükseldiği bilinmekte olup çalışmamızda da çeşitli aşamalarda yapılan NO düzeyi tayini ile bu artışı gözledik. İskemi ve reperfuzyonda yükselen NO 'nun birbirine zıt iki etkisi bulunmaktadır. Endotelyel NO serebral kan akımını artırarak nöroprotektif rol oynarken nöronal NO ortamda sürepoksit anyonu ile birleşerek potent nörotoksik ajan olan peroksinitrit oluşumuna neden olmaktadır bu da reperfüzyon hasarının temel mekanizmasını oluşturmaktadır. İnvivo koşullarda nörotoksik etki hakimdir. Çalışmamızda kullandığımız L-NAME gibi nonspesifık enzim inhibitörlerinin nöroprotektif etki yarattığının gözlenmesi de bu görüşü desteklemiştir. Çalışmamızın amacı L-NAME ve steroidlerin hem iskemi ve reperfüzyondaki değişen NO düzeylerine olan etkisini gözlemek hem de MCA'nın monofilaman oklüzyon yöntemi ile tıkanması sonucu oluşturulan geçici iskemi sonrası gelişen enfarkt boyutlarına olan etkilerini incelemekti. Çalışmada iskemi-reperfüzyon esnasında NO düzeylerinin yükseldiği, bu yükselmenin L-NAME ile steroidlere nazaran daha fazla önlenebildiği gözlendi. Enfarkt boyutlarında ise L- NAME kontrol gruplarına nazaran belirgin bir küçülme sağlarken steroidlerin enfarkt boyutları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişme yaratmadığın gözledik. Bu sonuçtan da kısmen steroidlerin sistemik yan etkileri sorumlu tutuldu. Sonuç olarak NO, iskemi ve reperfüzyon sürecinde yükselen önemli bir mediyatördür. Güçlü bir nöroprotektif etki için sistemik yan etkiye yol açmadan selektif olarak nNOS sentezinin inhibisyonu gereklidir. 62

Adrenal korteks hormonlarıBeyin iskemisiNitrik oksit+1
Ahmet Serhat Eroğlu
Gazi University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Riociguat ve momordica charantia (Kudret narı)'nın tavşanlarda oluşturulan deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazm üzerine etkileri

Amaç: Serebral vazospazm, subaraknoid kanamayı takiben mortalite ve morbiditeyi belirleyen en önemli komplikasyondur. Vazospazm tedavilerinin etkinliği henüz istenilen düzeyde değildir. Pulmoner hipertansiyon (PHT) tedavisinde kullanılan Riociguat bir guanilat siklaz aktivatörüdür. Guanilat Siklaza (GC) direkt etki ederek cGMP'a dönüşümünü sağlar ve GC'nin nitrik oksit (NO) duyarlılığını artırarak etki eder. NO, hücre içi kalsiyum miktarını azaltarak düz kasın gevşemesini sağlar. Ülkemizde kudret narı olarak tanınan dünyada yaygın olarak acı küspe veya acı kavun olarak bilinen Momordica Charantia'nın yapılan çalışmalarda ekstratlarının, güçlü antioksidan ve serbest radikal süpürücü aktiviteye sahip olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda deneysel SAK modeli ile oluşturulan vazospazm üzerinde uygulanacak ilaçların; baziler arter çapında ki değişikliklerin belirlenmesi ve olası nöroprotektif etkilerinin morfolojik, histopatolojik ve immünhistokimyasal açıdan değerlendirmesi ve araştırılması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada 2,5-4 kg ağırlığında, erkek, Yeni Zelenda beyaz tavşanları kullanıldı. Kontrol (n:7), SAK (n:7), Riociguat (n:7), M.Charantia (n:7) grupları olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu dışında SAK oluşturulan diğer gruplardan; riociguat grubuna SAK'ı takiben 10 mg/kg Riociguat, 3 gün boyunca, (1x1/24 saatte bir doz) peroral yolla uygulandı, SAK+M.Charantia grubuna SAK sonrası 500 mg/kg 3 gün boyunca, (1x1/24 saatte bir doz) per oral verildi. 72 saatin sonunda perfüzyon ve fiksasyon işlemini yapılarak beyin, beyincik ve beyinsapı çıkarıldı ve histopatolojik incelemeye alındı. Baziler arterin lümen alanı ve duvar kalınlığı, damar duvar yapısı ve serebral doku morfolojik, histopatolojik ve immunuhistolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Histolojik ve morfometrik incelemede SAK modeli uygulanan hayvanların vasküler yapılarında gözle görülür kontraksiyon, baziler Arter çevresinde yoğun eritrosit birikimi, daralmış arter lümeni ve perivasküler alanda ödem tespit edildi. Riociguat grubunda baziller arter çaplarının kontrol grubuna benzer, etkili vazodilatasyon sağlanmış, eritrosit birikimi ortadan kalkmış ve lümenleri açık izlenmiştir. Momordica Charantia grubunda ise baziller arterde etkin bir dilatasyon ve doku etrafında hemorajik birikim ve yer yer eritrosit agregasyonları saptanmıştır. Histopatolojik incelemede beyin sapı ve serebral doku kesitlerinde SAK grubunda nöroglial hücreler, nöron çekirdeklerinde piknotik değişiklikler ve kan beyin bariyerinde bozulma görülmüştür. Riociguat deney grubunda genel hücre ve çekirdek yapısının kontrol grubuyla uyumlu olduğu saptanmıştır. Momordica Charantia deney grubunda, SAK grubundaki değişikliklerin bir kısmı izlenmiş ve nöral dokunun genel yapısı kontrol grubuna benzerdir. Hücre yapıları düzensiz olmasına ve çekirdek yapılarındaki değişikliklere rağmen morfolojik yapı korunmuştur. Riociguat grubunun aksine nöral dokuda kısmi hemorajik infiltrasyon bulunmuştur. Sonuç: Tavşanlarda SAK sonrası gelişen vazospazmda uygulanan Riociguat ve M.Charantia, vazodilatör ve antiinflamatuvar etkileriyle SAK' ın neden olduğu vazospazmın önlenmesi veya etkilerinin geri çevrilmesinde etkinliği ve buna bağlı gelişen iskemide nöroproteksiyon sağladığı görülmüş olup vazospazm tedavi yaklaşımlarında kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid kanama, Vazospazm, Riociguat, Momordica Charantia

Hayvan deneyleriKudret narıMomordica charantia+5
Burak Atlas
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mikrodiskektomi(ligamentum flavumun korunması)klinik ve radyolojik analiz

ÖZETHalil İbrahim GündüzMikrodiskektomi (Ligamentum Flavumun Korunması):Klinik ve Radyolojik AnalizDisk cerrahilerinde postoperatif bel ağrısı ve radikülopatinin en sık nedeni epiduralfibrozis ve rekürrens herniasyondur. Diskektomi sonrası oluşan epidural fibrozisin etkilerisadece hasta ve doktor arasında bir problem olarak kalmayıp, tıbbi masrafların yanısıra iş veüretkenlik kaybına da yol açtığı için önemli oranda ekonomik bir yük getirmekte vesosyoekonomik bir problem olarak karşımıza çıkmaktadırSeksen Hasta randomize olarak iki gruba ayrıldı. Grup-1'deki hastalara klasikmikrolomber diskektemi ve Grup-2'deki hastalara ise ligamantum flavum korunarakmikrolomber diskektomi yapıldı. Hastalara preoperatif ve postoperatif altıncı ayda VizuelAnalog Skala (VAS) formu ve Düzeltilmiş Oswestry Özğürlük Sorgulama (DOÖS) formuverildi. Preoperatif ve postoperatif bulgular istatistiksel olarak t-test ile karşılaştırıldı. Bütünhastalara postoperatif altıncı ayda postoperatif fibrozis ve skar gradesini belirlemek içinManyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) yapıldı. Bütün hastalara postoperatif altıncı aydaprolonun ekonomik ve fonksiyonel takip skalası verildi. Grupların bulguları Chiqure test ilekarşılaştırıldı.Ligamentum flavumun korunduğu ve korunmadığı her iki grupta da klinik sonuçlarmemnun edicidir. Fakat Ligamentum flavumun korunduğu grupta daha iyi sonuçlar eldeedildi. Ligamentum flavumun korunduğu grupta postoperatif altıncı ayda lokal fibrozis dahaazdı.Bu koruyucu cerrahi teknikte lomber disk cerrahisinden sonra fibrozisle ilişkilikomplikasyonları azaltabileceği kanaati oluşmuştur.Anahtar kelimeler: Epidural fibrosis, Ligamentum flavum, Microlumbardiscectomy, Postoperative fibrosis.1

Halil İbrahim Gündüz
Dicle University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lomber dar kanal ve lomber disk hastalarının oswestry fonksiyonel ağrı değerlendirilmesi skalası ile klinik sonuçları

Beyin ve sinir cerrahlarının en çok karşılaştıkları hastalık olan lomber disk hernileri, iş gücü ve maddi kayıplara neden olan hastalıkların başında gelir . Lomber disk hernisi en sık genç ve orta yaş hastalarda görülür. Olguların % 70' i 30?50 yaş arasında iken, % 10'u 60 yaşını geçmiştir. Ağrı ve diğer bulgular duyarlı yapıların irritasyonuna bağlı olarak ortaya çıkar. Bel ağrısının kökeni anulus fibrozusun posterior kısmı, posterior longitudinal ligaman (PLL), faset eklem kapsülü ve periosttur. Herniasyonla anulus fibrosus rüptüre olur ve PLL gerilir. Lomber disk herniasyonu ile bel ağrısının ortaya çıkmasının nedeni PLL ve anulus fibrozusun etkilenmesidir (40).Hastaların % 15'i her türlü tedaviye rağmen operasyona gider. Son bir yıl içinde Kliniğimizde flaviotomi ile mikroşirürjik diskektomi yöntemiyle ameliyat edilen 286 hasta incelendi. Hastalara preoperatif ve postoperatif 3. ay Oswestry Ağrı Skalası formu uygulandı. Operasyon sonrası ileri düzeyde anlamlı iyileşmeye rastlandı. Ayrıca olguların preoperatif ve postoperatif Oswestry değerlerindeki iyileşme de ileri düzeyde anlamlı bulundu.Lomber spinal stenoz, ileri yaşlarda bel ve alt ekstremite ağrılarının sık görülen bir nedenidir. Spinal stenozlu hastalar yaşlı ve uzun süredir bel ağrısı olan kişilerdir. Spinal kanal ve sinir kökü kanalı çevresinde kemik ve bağ dokularındaki değişiklikler, disk dejenerasyonu, ligaman ve faset hipertrofisi, osteofit oluşumları sonucu hastalarda lomber spinal dar kanalın belirti ve bulguları ortaya çıkar. En sık bel ağrısı, bacak ağrısı, nörojenik kladikasyon ve sfinkter kusuru yakınmaları ile başvuran hastalarda yaşam kalitesi düşer. Konservatif tedavinin yarar sağlamadığı olgularda, sinir kökleri basısının cerrahi olarak dekompresyonu gereklidir. Spinal stenoz olgularında klasik yöntem olan total laminektomi ameliyatları sonrasında hastalarda instabilite bulguları ortaya çıkması ve bu ameliyatlar sonrası yaşlı hastalarda bazı komplikasyonların artması, cerrahları minimal invaziv cerrahi yöntemlere yöneltmiştir. Kliniğimizde uygulanmakta olan tek taraftan yaklaşımla bilateral mikrodekompresyon yöntemi, stabiliteyi bozmadan, düşük komplikasyon oranına sahip ve hastalarda erken mobilizasyonu sağlayan bir yöntemdir. Bu çalışmada 49 olgu prospektif olarak incelendi. Hastalara preoperatif ve postoperatif Oswestry Ağrı Skalası formu uygulandı. Operasyon sonrası ileri düzeyde anlamlı iyileşmeye rastlandı. Ayrıca olguların preoperatif ve postoperatif 3. ay Oswestry değerlerindeki iyileşme de ileri düzeyde anlamlı bulundu.Anahtar kelimeler: Oswestry Ağrı Skalası, flaviotomi ile mikroşirürjik diskektomi, lomber spinal stenoz

Ağrı ölçümüDiskektomiLomber vertebra+5
Mehmet Başoğul
Dicle University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ağır kafa travmalarında serumda protein S100b ve nöron spesifik enolaz'ın prognostik değeri

Künt kafa travması günümüzün en ciddi sağlık problemlerinden birini teşkil eder ve epidemiyolojisi daha fazla incelemeyi hak eder. Unutmamak gerekir ki yaralanma, sakatlık, ölüm ve iş gücü kayıplarına yol açan kafa travmalarını önlemek kayıpları ödemekten hem ucuz, hem daha insancıldır. Genel olarak tüm travmalarda ölümlerin %40' ı koruyucu hekimlik hizmetleri ve halkın eğitimi ile önlenebilecek ölümlerdir. Bu sonuca travmadan korunmayı, tüm topluma bir yaşam tarzı olarak benimsetmek ve uygulama alışkanlığı kazandırmakla ulaşılabilir.Travmatik beyin hasarı sonrası tanı konulması ve prognoz tahmini; akut durumun yönetimi, aileye tavsiyelerde bulunmak ve rehabilitasyon servislerinin hazırlığı için önemlidir. Ancak günümüzdeki klinik ve radyolojik göstergeler standardizasyon, subjektivite ve maliyet sorunları içerir. Bu nedenle yeni bir stratejiye dolayısıyla klinik biyokimyasal biyobelirteçlere ihtiyaç bulunmaktadır.Biyobelirteçler, yalnız başlarına ve tek ölçümle yeterince hassas değildir ancak destekleyici olarak kullanılmaları avantaj sağlar.Avrupa' da S100B hızlı şekilde ölçülebilmekte; eğer normalse baş BT' sine gerek duyulmamaktadır. Ancak Birleşik Devletler' de biyobelirteçlerin herhangi biri için, böylesi bir klinik kullanım henüz onaylanmamıştır. Yaptığımız çalışmada travmaya sekonder cevaptaS100B proteini daha anlamlı bulunmuştur.Biyobelirteçlerin kullanımında temel engellerden biri, kötü prognoz için cut-off değeri konusunda fikir birliği olmamasıdır. Ayrıca post-travmatik nöbet veya hipoksemi, önceki felçler ya da kırıklar biyobelirteçler üzerinde değişime yol açarak akıbet tahminin olumsuz etkileyebilir.Klinik kararda biyobelirteçlerin rehberliği için aşılması gereken engeller; yaygın kullanım, biyobelirteçlerin cut-off değerlerinin tanımlanması, kontrol grubu ile uyumlu homojen bir çalışma popülasyonu ve tutarlı-titiz prognoz ölçümleridir.Buna göre ağır kafa travmalı hastalarda prognozu belirlemede serun S100B ve NSE düzeyleri GKS, GOS gibi basit fakat biraz sübjektif travma skorlama sistemlerine alternatif, kolay, ucuz ve objektif bir ölçüt olarak kullanılabilir. Hasara uğruyan dokuların daha çok glial ya da nöronal mı olduğunun tahmininde, hastalık prognozunun saptanmasında, hasar büyüklüğü ve uygulanacak tedavi stratejisinin belirlenmesinde, hastalıkların ayırıcı tanısında ve tedavi etkinliğinin belirlenmesinde değerli bilgiler verir. Ancak bu konuda daha çok sayıda ve geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Kafa yaralanmalarıNöron spesifik enolazPrognoz+1
İlker Takmaz
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut kafa travması ve subaraknoid kanama vakalarında BOS kreatin fosfokinaz enzim değişiklerinin incelenmesi

Kadir Yıldız
Dicle University
1986
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dimethyl sülfaxyde ile post travmatik cerebral ödem tedavisi

Ahmet Metin Akar
Dicle University
1988
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntrakranial beyin abseleri

Nevzat Uğurlu
Dicle University
1989
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik beyin ödemine bağlı artmış intra kranial basıncın mannitol ile kontrolü

Ömer Rahmanlı
Dicle University
1989
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel omurilik yaralanmasında metilprednizolon ve eritropoetin birlikteliğinin etkinliği

ÖZET İskeminin sonrası dokuda serbest radikaller birikerek omurilikte hasarının oluşmasında önemli rol oynamaktadır. Metilprednizolon potent bir fipidperoxidasyon inhibitörüdür, ama Braughler ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada travmatik spinal kord da metilprednizolonun yeterli doku konsantrasyonuna ulaşamadığı görülmüştür p?). Yapılan çalışmalarda Eritropoietin'in antioksidan, antienflamatuvar(io7,i25) ve vazodilatatör (us) etkisinin olduğu görülmüştür. Biz yaptığımız çalışmada Eritropoietin ile metilprednizolon'un biyoyararlanımını arttırabilir miyiz sorusuna cevap aradık. Çalışmamızda iki parametreye baktık 1 -Ratlarm nöromotor(swimming testi ile) yanıtı 2- Histopatolojik inceleme yapıldı. Yaptığımız çalışmada 48 adet rat kullanıldı. Nörolojik fonksiyon tesetlerinden sonra histopatolojik inceleme yapıldı. OY, anevrizma küp modeli ile oluşturuldu. İşlem sonunda bütün ratlarm paraplejik olduğu gözlendi. Kör olarak, kontrolgrubu, metilprednizolon grubu, EritropoietinlOOOi.ü./kg tek doz, Eritropoietin 1 000i. ü./kg üç doz, Eritropoietin 1 000i. ü./kg tek doz + Metilprednizolon, ve Eritropoietin 1000i. ü./kg üç doz + Metilprednizolon grupları oluşturuldu. Yaptığımız çalışmada Eritropoietin 1 000i. ü./kg tek dozda intraperitoneal Eritropoietin 1 000i. ü./kg üç dozda intraperitoneal olarak verildi. Metilprednizolon 30 mg / kg bolus, 5.4 mg / kg sekiz saat boyunca verildi. İşlem sonucunda diğer dört grubun skorları, kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı olduğu gözlendi.. Yaptığımız çalışmada kontrol grubu ile Metilprednizolon grubunu değelendirdiğimizde ortaya çıkan fark istatiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. ( P<0,01 )Nöromotor fonksiyon testleri (swimming testi ile)sonuçlarma göre; Kontrol grubu ile Eritropoetin 1000 ünite grubunu değerlendirdiğimizde ortaya çıkan fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. ( P<0,01 ) Kontrol grubu ile Eritropoetin 3000 ünite grubunu değerlendirdiğimizde ortaya çıkan fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. ( P<0,01 ) Kontrol grubu ile Eritropoetin 1000 ünite + Metilprednizolon grubunu 51değerlendirdiğimizde ortaya çıkan fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (P<0,01) Kontrol grubu ile Eritropoetin 3000 ünite + Metilprednizolon grubunu değerlendirdiğimizde ortaya çıkan fark diğer gruplardan istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (P<0,01) Bu durum, Eritropoetin 3000 ünite+ metilprednizolon birlikteliğinin omurilik zedelenmesi sonucu oluşan nörolojik fonksiyon kaybının anlamlı derecede düzeldiğini gözlemledik., mevcut çalışmamızın devam edecek çalışmalar ile desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. 52

Abdurrahman Çetin
Dicle University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel hayvan modelinde ağır kafa travması sonrası intrakarotid mannitol infüzyonunun beyin ödemi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, ağır kafa travması oluşturulan ratlarda, mannitolün intravenöz ve intrakarotid olarak uygulanmasının beyin ödemi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı.Gereçler ve yöntem: Wistar Albino türü 24 adet dişi sıçanın oluşturduğu dört grup çalışmaya alındı. Oluşturulan gruplar şu şekildeydi: Grup 1: Sham (Anestezi uygulanıp travma oluşturulmayan grup), Grup 2: Travma uygulanan, tedavi uygulanmayan, Grup 3: Travma uygulanan, tedavide mannitol %20'lik 1 gr/kg intravenöz verilen, Grup 4: Travma uygulanan, tedavide mannitol %20'lik 1 gr/kg intrakarotid verilen gruplardı. Kafa travması oluşturduktan bir saat sonra 3. ve 4. gruplara 1 gr/kg mannitol uygulandı. Travma sonrası 4. saatte sakrifikasyon sonrası biyokimyasal olarak beyin dokusunda malondialdehid (MDA) ve katalaz düzeyleri bakıldı. Doku örnekleri rutin histolojik doku takibinden geçirilerek, prefrontal korteks kesitlerinde hücre sayımı yapıldı.Bulgular: Travma oluşturulan grupta sham grubuna göre nöron sayılarının anlamlı oranda azaldığı görüldü. İntravenöz ya da intrakarotid mannitol uygulaması ile nöron sayılarının sham grubuna yakın olması sağlandı. Histopatolojik incelemede, uygulama yöntemleri arasında anlamlı fark gözlenmedi. Sağ karotid arterden mannitol uygulamasında sağ hemisferlerden elde edilen sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olmasa da intravenöz gruba göre daha iyi olduğu görüldü. Beyin dokusunda biyokimyasal olarak ölçülen MDA düzeylerinin, travma grubunda sham grubuna göre belirgin olarak arttığı gösterildi. Travma sonrası intravenöz mannitol tedavisi verilmesi ile MDA düzeylerinin anlamlı ölçüde azaldığı gösterildi. İntrakarotid mannitol verilen grupta beklenenin aksine MDA düzeylerinin arttığı görüldü. Katalaz düzeylerinin, kafa travması grubunda sham grubuna göre artması beklenirken azaldığı görüldü. Sadece travma uygulanan gruba göre intravenöz ve intrakarotid mannitol gruplarında katalaz düzeylerinin yükseldiği görüldü. İntrakarotid mannitol grubunda katalaz düzeyleri intravenöz mannitol uygulanan gruba göre daha yüksekti.Sonuç: Sonuç olarak, kafa travması sonrası yapılan intrakarotid mannitol tedavisi sağ hemisfer hücre sayımı sonuçları açısından bakıldığında intravenöz kullanıma göre istatiksel olarak anlamlı olmasa da daha iyi sonuçlar vermiştir. MDA ölçümü sonuçlarının intravenöz uygulama lehine biraz daha iyi olması mannitolün lokal uygulanımda oksidatif stresi artırmasıyla açıklanabilir. Katalaz ölçüm sonuçları, literatürde olduğu gibi henüz katalazın travmadaki rolünün ortaya konamaması ile açıklanabilir.Anahtar kelimeler: Ağır kafa travması, beyin ödemi, mannitol

BeyinBeyin ödemiKafa yaralanmaları+4
Ceren Kızmazoğlu
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı kafa travmalarında klinik analiz

ÖZETGiriş ve Amaç: Bu çalışmada 43 tip 1 diyabetik erişkin ve 41 kontrol grubunukarşılaştırarak osteoporoz ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.Olgular ve Yöntemler: Hasta ve kontrol grubunun kemik minerak dansitesi DEXAyöntemi ile ölçüldü. Her iki grubun yaş, boy, ağırlık, BMI, bel/kalça çevresi, günlük Caalımı belirlendi. Kemik yıkım markırı olarak deoksipiridinolin, piridinolin, idrarda Cave fosfor, kemik yapım markırı olarak osteokalsin, ALP, IGF- 1, IGF-BP3 her iki gruptaölçüldü. Ayrıca plazma HbA1c, kortizol, albumin, LDL, trigliserit çalişıldı. Diyabet vekontrol grubunun kreatinin klirensi hesaplandı. Her iki grubun karşılaştırılmasındaindependent t testi ve ki-kare testi kullanıldı. Korelasyon analizleri için pearsonkorelasyon testi kullanıldı.Bulgular: Diyabetik grupta lumbal total BMD (sırasıyla 0.88±0.1, 0.93±0.1 g/cm² ;p<0.05), total femur BMD (sırasıyla 0.93±0.14 , 0.99±0.1 g/cm²; p<0.05) ve total femurZ- skoru (sırasıyla -0.16±1, 0.53±0.7 , p<0.005) kontrol grubuna göre istatistiksel olarakdüşük saptandı. Yaş, boy, ağırlık, BMI, bel/kalça oranı, günlük Ca alımı bakımındangruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). İdrar DPD/ kreatinin düzeyi (sırasıyla7.6±6.1, 4.9±3.8 pmol/µmol; p<0.05), kan ALP düzeyi ( sırasıyla 113±62, 74±18 U/L;p<0.001), IGF-BP3 düzeyi ( sırasıyla 5.4±0.9, 4.7±1 µg/ml; p<0.001) istatistiksel olarakyüksekti. Diyabet grubunun kreatinin klirensi kontrol grubuna göre istatistiksel olarakdüşük saptandı (sırasıyla, 80±24 ml/dk, 95±17 ml/dk. p<0.01). Serum kortizol düzeyleridiyabet grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak yüksek saptandı (sırasıyla,14.7±3 µg/dl, 12.8±2.7 µg/dl, p<0.005). Her iki grupta bakılan HbA1c ile total lumbalve sol kalça BMD arasında negatif korelasyon saptandı. (sırasıyla, r=-0.260 p<0.05, r=-0.242 p<0.05 )Sonuçlar:1- Tip 1 diyabetik hastalarda kemik mineral dansitesinde azalma vardır. Artmışkemik turnoveri bunun neden olabilir.2- Tip 1 diyabetik hastalarda artmış kortizol düzeyi kemik mineral dansitesindeazalmadan sorumlu olabilir.3- Tip 1 diyabetik hastalarda kötü metabolik kontrol kemik mineral dansitesindeazalmaya katkıda bulunuyor olabilir.Anahtar kelimeler: Osteoporoz, kemik mineral dansitesi, deoksipiridinolin, tip 1 diybet2

Okan Derin
Dicle University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endoskopik transsfenoidal üçüncü ventriküle yaklaşım anatomik çalışması(kadavra anatomik çalışması)

Giriş-Amaç: Çalışmamızın amacı kranyumun merkezinde ve orta hatta bulunan üçüncü ventriküle veya burada bulunan lezyonlara komşu vasküler ve nöral yapılara zarar vermeden endoskopik transsfenoidal cerrahi (ETC) yaklaşımla güvenli ulaşmak ve komşu anatomik yapıları tanımlamaktır. Materyal&Metod: Çalışmamız Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Laboratuvarında gerçekleştirilmiştir. Kadavralamız silikon boya enjekte edilmiş %70 alkoldde bekletilen materyallerdir. Aesculap Full HD endoskop ünitesi ve 0-30 derece rijit düz ve açılı teleskoplar ve profesyonel dijital fotoğraf makinesi(Canon EOS 200D) kullanılarak anatomik yapılar görüntülenmiştir.Bulgular: Spesmenlerde ETC yaklaşımla sella tabanına ulaşıldı. Bu sırada komşu kavernöz sinüs, sfenoid sinüs, internal karotid arterler (IKA), hipofiz bezi gibi kafa tabanındaki nörovasküler yapılar ve bunların aşılması ile derin bir kavite olan üçüncü ventriküle ulaşılarak cerrahi uygulandı. Böylece anatomik yapıların görüntülenmesi ve uygulanan cerrahinin sınırlarının tanımlaması sağlanmıştır. Sonuç: Endoskopik transsfenoidal olarak kafa tabanı yapıları aşılıp üçüncü ventriküle ve lezyonlarına ulaşımda endoskopik yaklaşımın gelişen teknolojik ve cerrahi deneyimlerin gelişimleri ile doğal bir koridor olan nazal kaviteden en derin gibi duran anatomik bölgelere ulaşılması ilerleyen dönemde standart bir uygulama haline gelmesi olası bir durum olabilir. Anahtar Kelimeler: Endoskop, Transsfenoidal, Kafa Tabanı, Üçüncü Ventrikül

AnatomiEndoskopiKadavra+2
Hasan Çağrı Postuk
Karadeniz Technical University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel subaraknoid kanama ile oluşturulan serebral vazospazm etyopatogenezinde rol oynayan apopitozis ve lipid peroksidasyonunun önlenmesinde sildenafil'in rolü

Subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazmın meydana gelişi ve oluşum mekanizmaları ile ilgili yapılan klinik ve labaratuar çalışmalar neticesinde, bu patolojik durumun multifaktöriyel ve içiçe girmiş bir çok biyokimyasal reaksiyonlar sonucunda oluştuğu düşünülmektedir. Ancak anevrizma rüptürü neticesinde subaraknoid alana olan kanamada eritrositlerin hemolizi sonucunda ortaya çıkan oksihemoglobinin, vasküler ve nöronal yapılarda patolojik süreci başlatan bir çok reaksiyonda rol alması nedeniyle vazospazmın oluşumuna neden olan en önemli faktörlerden biri olduğu kabul edilmektedir. Bununla beraber hemoglobine olan affinitesi oksijenden 1000 kat daha fazla olduğu tespit edilen Nitrik oksid adlı moleküler yapının keşfiyle beraber, SAK sonrası miktarının azalmasının, vazospazm gelişiminde çok önemli bir faktör olduğu ileri sürülmektedir(1). Oksihemoglobinin ve diğer kan hücrelerinin kanama sahasında başlattığı inflamasyon, serbest radikal üretimi, lipid peroksidasyonu ve apopitoz, vasküler yapılarda vazospazma neden olarak damarsal yapıların konstrikte olmasına ve nöronal ve vasküler yapıların iskemiye girmesine neden olmaktadır. Vasküler endotelyal hücrelerde olan bu hasar ve serbest radikal üretimi nedeniyle NO'in hem yapımı azalmakta hemde varolan NO tüketilerek damarlar konstrikte olmaktadır. Bu amaçla vazodilatatör, antienflamatuar, antioksidan ve serebral kan akımı regülasyon özellikleri olan NO'in miktarının arttırılmasının vazospazmda iyi bir tedavi seçeneği olacağını düşündük. Bu amaçla fosfodiesteraz V inhibitör etkisi ile NO-cGMP yolağının artımına neden olan, klinikte erektil disfonksiyon ve pulmoner hipertansiyon tedavisinde kullanılan sildenafil sitratın vazospazm tedavisindeki etkilerini araştırmak amacıyla deneysel çalışmamızı gerçekleştirdik. Bu çalışmada 7 adet Sprague-Dawley cinsi ağırlıkları 245-550 gr arası olan erkek ratlardan oluşan 4 grup oluşturuldu. Grup 1'de yer alan ratlara hiç bir işlem uygulanmadan sakrifikasyon uygulandı. Grup 2'de yer alan ratların sisterna magnalarına 0.4 cc/kg'a otolog arteryal kan verilerek deneysel subaraknoid kanama oluşturuldu. Grup 3'te yer alan ratlara aynı şekilde subaraknoid kanama oluşturularak kanamadan hemen sonra 5 mg/kg/gün sildenafil oral olarak verildi. Grup 4'te yer alan ratlarada aynı usulde deneysel v subaraknoid kanama oluşturularak kanamadan hemen sonra 15 mg/kg/gün sildenafil oral verildi. Deneyde, östrojenin iskemide eksitoksisiteyi, glutamat reseptör etkinliğini ve immun enflamasyonu azaltarak akson myelinizasyonunu sinaptogenezisi ve dendritik dallanmayı arttırarak nöroprotektif etki göstermesi nedeniyle erkek rat kullanıldı(2). Subaraknoid kanama yapılan tüm ratlar 48.saatte sakrifiye edildi. Tüm ratların baziller arterlerinden 3'er kesit alınarak baziller arterin çapı freeware imaj analiz sistemleri (ImageJ, version 1.341; National Institutes of Health, Bethesda, MD) bilgisayar programı ile ölçüldü. Lipid peroksidasyon değerleri için baziller arterin beslediği serebellumdan örnekler alındı ve tiyo barbitürik asit yöntemi ile nmolTBA/g yaş doku olarak hesaplandı. Gruplardaki baziller arter kesitlerindeki apopitozu göstermek amacıyla In Situ Cell Detection Kit, POD (Roche, Germany) kullanıldı. Apopitotik indeks immünreaktif nukleusların total endotel hücre sayısına oranı ile hesaplandı. Sonuçlar yüzde olarak ifade edildi. Buna göre boyanma saptanmayan kesitler Grade 0, %0-24 oranında apopitoz Grade 1, %25-49 arasındakiler Grade 2, %50-74 arasındakiler Grade 3 ve %75-100 oranında arteriyal apopitotik hücre boyanması gösterenler Grade 4 olarak ifade edildi. In Situ Cell Detection Kit ile yapılan çalışmalarda apopitotik hücrelerle beraber nekrotik hücrelerde de TUNEL reaksiyonunun yanlış pozitif reaksiyona neden olmasından dolayı kaspaz 3, kaspaz 8, p53 ve sitokrom c adlı apopitotik markerlarda çalışılmıştır(3). Çalışmamızda sitokrom c'yi apopitotik mitokondriyal yolağı, kaspaz 8'i kaspaz bağımlı yolağı, kaspaz 3'ü kaspaz bağımlı ve bağımsız yolun ortak ürünü, p53'ü ise tüm apopitotik sürecin en önemli markerı olduğu için kullandık(100,101). Buna göre SAK grubundaki ratların baziller arterler kesit alanlarının kontrol grubuna göre %57 oranında daraldığı, sildenafil 5mg/kg/gün verilen grupta ise daralmanın kontrol grubu olan grup 1'e göre %16.8 olduğu tespit edildi. Sildenafil 15 mg/kg/gün verilen grupta ise bu daralmanın %7.1 olduğu görüldü. Elde edilen kesit alanları istatiksel açıdan Post Hoc Tukey testi ile karşılaştırıldığında sildenafilin vazospazma karşı koruyucu etkisinin olduğu saptandı (p<0.0001). Lipid peroksid değerlerine bakıldığında SAK oluşturulan Grup 2'deki lipid peroksid değerinin kontrol grubu olan grup 1'e göre belirgin olarak arttığı görüldü. Tedavi gruplarındaki lipid peroksid miktarlarının grup 2'deki değerlere göre anlamlı derecede azaldığı tespit edildi (p<0.0001). Gruplardaki In Situ Cell Detection Kit (POD (Roche, Germany) ile yapılan immunohistokimyasal boyama yöntemi ile apopitotik hücre oranlarına baktığımızda grup 2, 3 ve 4'teki apopitotik hücre yüzdelerinin sırasıyla %88, %83 ve %81 olduğu, kontrol grubundaki apopitotik hücre vi yüzdesinin %0 olduğu saptandı. Kaspaz 3, kaspaz 8, sitokrom c ve p53 ile yapılan incelemede herhangi bir işlem yapılmayan kontrol grubu grup 1de endotelyal hücrelerde apopitotik bir boyanma saptanmazken, tedavi grupları ile SAK grubu arasında apopitotik endotelyal hücreler incelendiğinde herhangi bir fark saptanmadı. Tedavi gruplarının apopitoz üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı görüldü. Sonuçlar dahilinde sildenafilin vazospastik damarlar üzerindeki iyileştirici etkisi ve lipid peroksidasyonunu önlemedeki anlamlı sonuçları nedeniyle yakın gelecekte vazospazm tedavisinde yer alabilecek bir ilaç olduğuna inanıyoruz. Apopitozu engellemenin vazospazm oluşumunu engellemeyeceğini, vasküler ve nöronal hücreleri canlı tutmada yeterli olmadığını, tedavinin amacının ve asıl önem verilmesi gereken konunun kan pıhtısının kimyasal reaksiyonlarını engellemek, lipid peroksidasyon oluşumunu önlemek ve NO miktarını arttırmak olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Subaraknoid kanama, Vazospazm, apopitoz, lipid peroksidasyonu, sildenafil.

Emre Cemal Gökce
Başkent University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel orta serebral arter oklüzyonu sonucu gelişen serebral iskemik zedelenmenin önlenmesinde meksiletinin rolü

Beyinde gelişen iskemik zedelenmenin patogenezinde serbest radikaller, lipid peroksidasyonu, artmış hücre içi sodyum ve kalsiyum konsantrasyonları rol oynamaktadır. Çalışmamızda sodyum ve kalsiyum kanal blokörü olmasının yanında antioksidan ve serbest radikal oluşumunu önleyici özellikleri bulunan meksiletinin iskemik beyin zedelenmesindeki tedavi edici rolü incelenmiştir. Daha önceki çalışmalarda meksiletinin deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen serebral vazospazmın ve travmatik spinal kord zedelenmesinin önlenmesinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ağırlıkları 285-425 gram arasında olan 30 adet erkek erişkin Spraque-Dawley ırkından ratlar kullanıldı. Mikrokraniektomi ile ratlara sol orta serebral arter oklüzyonu uygulanarak eş zamanlı olarak bilateral karotid arterler kliplendi. Hayvanlar herbiri 10 rattan oluşan 3 gruba ayrılmıştır. Postoperatif 1. saatte, sadece iskemi uygulanan gruba herhangi bir tedavi verilmezken sham grubuna normal salin, tedavi grubuna meksiletin verildi. Postoperatif 24. saatte, ratlara ağır anestezi verilerek ratlar sakrifiye ve dekapite edildi. Beyinleri bir bütün olarak çıkarıldıktan sonra %10'luk formol çözeltisinde 1-2 gün bekletildi. Standart doku takibine alınarak parafin bloklara rostro-kaudal yönde gömüldü. Gerekli işlemlerden geçtikten sonra parafin bloklardan kızaklı mikrotomla alınan 20μm'lik koronal kesitler hematoksilen-eozin (H&E) boyası ile boyandı. Elde edilen preparatlardan bilgisayar yardımıyla ve gerekli yazılımlar kullanılarak serebral enfarkt hacimleri hesaplandı. Serebral enfarkt volümleri ANOVA ve Post-Hoc Bonferroni testleri kullanılarak karşılaştırıldı. Sonuçta kontrol (121,57±11,41mm³) ve sham (116,08±12,36mm³) grupları ile tedavi grubu (81,98±12,58mm³) arasında meksiletinin serebral iskemide koruyucu etkisi açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık (p<0,0001) saptandı. Meksiletin, multipotent etkinliği nedeniyle serebral iskeminin önlenmesinde ve tedavisinde alternatif bir ilaç olarak düşünülmeli ve bu konuda zamana bağımlı olarak daha fazla deneysel çalışma yapılmalıdır.

Özkan Özger
Başkent University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntrakraniyal meningiomlarda matriks metalloproteinaz-2 ve matriks metalloproteinaz-2 doku inhibitörü gen polimorfizmlerinin ve immünohistokimyasal ekspresyonlarının incelenmesi

Meningiomlar araknoid membranın dış tabakasını oluşturan cap hücrelerinden köken alırlar. Erişkin yaş grubundaki tüm primer intrakranial tümörlerin % sini oluştururlar ve en sık görülen benign intrakranial tümörlerdir. Meningiomların sınıflandırılmasında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından geliştirilmiş histopatolojik sistem kullanılmaktadır. Rekürrens sıklığı, agresif büyüme potansiyeli, hücre tipi ve buna paralel klinik, biyolojik aktivite esas alınarak yapılan bu sınıflamaya göre meningiomlar 3 gruba ayrılırlar. Genetik ve diğer tıp bilimleri tarafından meningiomların biyolojik aktivitesi ve dolayısıyla intrakranial meningiomu olan hastaların yaşam süreleri hakkında yeni bilgiler edinilmesi için çeşitli araştırmalar yürütülmektedir. Tüm hücrelerin beyin parankimine invaze etmesi için gerekli olan enzimler matriks metalloproteinazlardır (MMP). Bu nedenle MMP lerin inhibisyonu tümör infiltrasyonunu önlemekte geçerli bir tedavi yöntemi olabilir. Çalışma kapsamında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi nde opere edilmiş 50 meningiom olgusuna ait 30 µm kalınlıkta keşilmiş parafin blok doku kesiti ve 100 adet aile öyküsünde meningiom, başka benign ve malign tümör öyküsü bulunmayan sağlıklı yaş ve cinsiyet uyumlu bireylerden alınan periferik kan örneğinden DNA eldesini takiben MMP-2 geni promotor bölgesine ait 735C>T, 1575G>A, 1306C>T polimorfizmleri ve TIMP-2 geni promotor bölgesine ait 418G>A, 303C>T polimorfizmleri belirlenmiştir. Hastaların doku kesitlerinde immünohistokimyasal olarak MMP-2 ve TIMP-2 ekspresyonu ayrıca beyin invazyonu ve Ki-67 indeksi incelenmiştir. Çalışmamızda Ki-67 indeksinin menengiom derecesi ile orantılı olarak yüksek olduğu, ama Ki-67 indeksinin, beyin invazyonu ile korelasyon göstermediği bulunmuştur. MMP 2 polimorfizmi; Ki-67 indeksi ve menengiomların derecesinden bağımsız olmak üzere MMP-2 nin üçlü polimorfizmi saptananlarda beyin invazyonu ile korelasyon göstermiştir. MMP-2 ve TIMP-2 tüm polimorfizmleriyle immünohistokimyasal olarak patolojik boyanma artışı arasında paralellik gözlendi. Tümör gelişiminde rol oynadığı bilinen MMP-2 ve TIMP-2 nin polimorfizmlerinin belirlenmesinin meningiom patogenezindeki genetik mekanizmalara ışık tutacağı inancındayız. Anahtar kelimeler: beyin invazyonu, Ki-67, matriks metalloproteinazlar, matriks metalloproteinaz inhibitörleri, meningiom, polimorfizm.

İlker Çöven
Başkent University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel omurilik yaralanmasında gabapentin'in nöroprotektif etkinliğinin değerlendirilmesi

DENEYSEL OMURİLİK YARALANMASINDA GABAPENTİN'İN NÖROPROTEKTİFETKİNLİĞİNİN DEĞERLENDİRİLMESİDr. Gündüz Kadir İstan, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp FakültesiDEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi, Nöroşirürji Anabilim Dalı, 35330 İnciraltı/ İZMİRÖZETAmaç: Ratlarda deneysel omurilik yaralanması modelinde, Gabapentin'in travma öncesi ve travma sonrası uygulanmasının nöroprotektif açıdan, histolojik ve nörodavranışsal olarak etkinliğinin değerlendirilmesi planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, normal motor aktiviteye sahip Wistar Albino türü 24 adet dişi rat kullanıldı. Çalışma, her grupta 7 adet rat kullanılan 3 ana grup ve 3 adet rat kullanılan sham grubu olarak planlandı. Deneklerde, cerrahi işlem öncesi 35 mg ketamin ve 5 mg ksilazin verilerek anestezi sağlandı. Grup1 (sham): Sadece laminektomi,Grup2(kontrol):Laminektomi ve travma uygulanan grup,Grup3 (ilaç): Laminektomi ve travma uygulanmasınından 2 saat sonrasında Gabapentin 150mg/kg intravenöz uygulanan grup,Grup 4 (ilaç): Laminektomi ve Gabapentin 150mg/kg intravenöz uygulanmasını takiben, 5 dakika sonra travma uygulanan grup olarak düzenlendi. Standart travma amacıyla, 63 gramlık kuvvet uygulayan Yaşargil anevrizma klibi (Aesculap FE 721 K) ile dura ve spinal kordu çepeçevre saracak şekilde bir dakika süreyle kliplendi. Cerrahi sonrasında tüm deneklere, fonksiyonel iyileşmenin değerlendirilmesi amacı ile 1.,10.,20. ve 30. günlerde nörodavranışsal testler uygulandı ve 30. gün sonunda denekler sakrifiye edilerek travma alanından alınan örnekler Hemaktoksilen&Eosin, Tunel ve Kaspaz3 boyama uygulanarak histolojik değerlendirmeye alındı.Bulgular: Nörodavranışsal testlerin ve histolojik değerlendirmelerin sonuçları karşılaştırıldığında, Gabapentin uygulanan gruplardaki iyileşmenin diğer gruplardan anlamlı derecede iyi olduğu görüldü.Grup3 ve grup4 karşılaştırıldığında; nörodavranışsal ve histolojik olarak grup 4'deki iyileşme anlamlı derecede iyi bulundu.Sonuçlar: Spinal kord travması oluşturulan ratlarda Gabapentin uygulamasının, nörodavranışsal ve histopatolojik olarak iyileşmeyi arttırdığı saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Gabapentin, nöroprotektif etki, Spinal travma, spinal kord yaralanması

Spinal kord yaralanmalarıSpinal yaralanmalar
Gündüz Kadir İstan
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lomber spinal stenoz

Mehmet Yüzgeç
Akdeniz University
1985
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lomber disk cerrahisi komplikasyonları ve reoperasyon nedenleri

Recai Tuncer
Akdeniz University
1985
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lomber disk hernilerinde reoperasyon nedenleri

İsmail Civelek
Akdeniz University
1988
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Baziler bifurkasyon çevresi mikrovasküler anatomisi

İzzet Demirez
Akdeniz University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anterior üçüncü ventrikülün mikrocerrahi anatomisi

Teoman Özdemir
Akdeniz University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sylvian sistrn ve orta serebral arter mikrocerrahi anatomisi

Özcan Rahat
Akdeniz University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anevrizma cerrahisinde geçici klip uygulamasının remnant üzerine etkileri

Mahmut Akyüz
Akdeniz University
2000
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel omurilik travma modelinde nimodipin ve melatoninin lipid peroksidasyon ve fonksiyonel iyileşme üzerine etkisi

Serkan Torun
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda akut prenatal etanol uygulamasına bağlı olarak optik sinirde gelişen postnatal teratojenik değişiklikler üzerine eksojen melatonin verilmesinin etkilerinin değerlendirilmesi

Bu çalısmada, deneysel olarak, gebe sıçanların yavrularında teratojenik etki olusturan ve akut kullanımda optik sinire toksik etkisi bilinen alkole karsı, antioksidan ve nöroprotektif özellikleri bilinen melatoninin ne ölçüde etkili oldugu arastırıldı. Çalısmada, toplam 24 adet Wistar albino disi eriskin sıçan kullanıldı ve denekler üç trimestirde degerlendirildi. Her bir trimestirde kendi içinde 4 gruba ayrıldı ve her grup için 6 yavru sıçan, her trimestir için 24 ve toplam ise 72 yavru sıçan çalısmaya alındı. 1. kontrol grubuna 1mL/kg serum fizyolojik, 2. gruba etanol tek doz 2 gr/kg, 3. gruba ise etanol + melatonin tek doz 2 gr/kg etanol + 10 mg/kg melatonin ve 4. gruba tek doz 10 mg/kg G7, G15 ve G21. günleri i.p. olarak verildi. Postnatal 2 haftalık (P14) dönem sonrası her bir yavru sıçan i.p. ketamine (60-100 mg/kg) + xylazine (5-10 mg/kg) anestezisi sonrası, VEP çalısmasına alındı. VEP sonrası hayvanlar i.p. ketamine (60-100 mg/kg) + xylazine (5-10 mg/kg) anestezisi sonrası hazırlanan % 2 formaldehit + glutareldehit karısımı 0,1 M Fosfat ile tamponize 150 ml sıvı ile intra-kardiyak perfüzyon yapıldı. Daha sonra optik sinir disseke edildi. Sag optik sinir ısık ve elektron mikroskobik olarak, sol optik sinir ise biyokimyasal olarak incelendi. Elektrofizyolojik incelemede, her 3 trimestirde etanole maruz kalanların latanslarında anlamlı uzama oldugu, sadece 1. trimestirde amplitüd de azalma oldugu gözlendi. Etanol + melatonine maruz kalanların her 3 trimestirinde latanslarda belirgin uzama tespit edildi 1. ve 2. trimestirde amplitüdlerinde artma gözlendi. Biyokimyasal doku MDA çalısmasında sadece 1. trimestirde etanol gurubunda, kontrol (P=0.040) ve melatonin grubuna göre MDA arttırdıgı (P=0.000) tespit edildi. Etanol+melatonin grubunda MDA degeri etanol grubuna göre anlamlı derecede azaldıgı (P=0.008) gözlendi. 2. ve 3. trimestirlerde istatistiksel olarak MDA degerlerinde anlamlı degisiklik görülmedi. Biyokimyasal doku SOD düzeyi çalısmasında ise 1. trimestirde etanol+melatonin grubunda, etanol grubuna göre SOD aktivitesini istatistiksel olarak arttırdıgı (P=0.043) gözlendi. 2. ve 3. trimestirlerde istatistiksel olarak anlamlı degisiklik gözlenmedi. Isık mikroskobik görüntülere dayalı kalitatif olarak degerlendirmede etanol grubunda kontrol grubuna göre her üç trimestirin optik sinirlerinde miyelinli aksonların miyelin kılıflarında incelme ve akson çapında azalma görülmekle beraber, glial hücrelerin sayısında ve büyüklüklerinde de kontrol grubuna göre artma gözlendi. Etanolun sitotoksik etkisi sonucunda ölüme giden dens yapılı hücrelerin sayısı ilk iki trimestirde daha belirgindi. Etanol+melatonin grubunun etanol grubuna göre optik sinirlerinde her üç trimestirde miyelin kalınlıgı ve akson çapında artma görülmüstür. Melatonin grubunun optik sinirinde miyelinli aksonların kalınlıkları ve akson çapı kontrol grubuyla benzer özellikte oldugu gözlendi. Elektron mikroskobik görüntüle dayalı stereolojik analize ait kantitatif olarak sonuçları incelendiginde, etanolün her üç trimestirde de miyelin kalınlıgı, akson alanı ve akson çapını azalttıgı, etanol+melatonin verilen grupta ise 1. trimestirde miyelin kalınlıgı, akson alanı ve akson çapında artma oldugu görülmekte olup, 2. trimestirde ise etkisi görülmedi. 3. trimestirde ise miyelin kalınlıgı ve akson alanında artma gözlenirken akson çapında bir degisiklik görülmedi. Melatonin grubunun optik sinirlerinde miyelinli aksonların miyelin kılıfının kalınlıgı, akson alanı ve akson çapının kontrol grubuyla benzer özellikte oldugu gözlendi. Sonuç olarak, elektrofizyolojik, biyokimyasal ve histolojik olarak, özellikle 1. trimestirde etanolün teratojenik etkisi oldugu görülmekle beraber, melatoninin de antioksidan ve nöroprotektif bir etki gösterdigi görülmüstür. Anahtar kelimeler: Alkol (etanol), melatonin, VEP, optik sinir, MDA, SOD

Orhan Akyüz
Aydın Adnan Menderes University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Parasagital venöz anatominin cerrahi açıdan değerlendirilmesi

Amaç: Parasagittal meningiomalar(6), duramater kökenli tümörler(7), parietal yerleşimli glial tümörler(8),arteriovenöz malformasyonlar(9), gelişimsel venöz anomaliler(9), intrakranyal osteomalar(10) ,kemiğe invaze olmuş kavernom(11) ya da melanomlar, interhemisferik yaklaşım gerektiren pineal bölge tümörleri, lateral ventrikül tümörleri, falks yerleşimli menengiomlar, bikoronal kraniotomi ile boşaltılması gereken tüm patolojik lezyonlara yapılacak cerrahi girişimlerde(12,13) sinus sagittalis superior ve buraya drene olan venlerin anatomik yerleşimlerini tanımlamak, dural venöz yapışıklıkları belirlemek ve bu yapışıklıkların koronal sütür ve superior sagital sütür, lambdoid sütür gibi landmarklara uzaklıkarını tanımlamak kanama kontrolü, venöz enfarkt v.b. komplikasyonların azaltılması ile, cerrahi başarı açısından önem taşır. Bu nedenlerle, bu çalışmada sinus sagittalis superior ve sinusa drene olan venler ile dural venöz yapışıklıklar morfometrik olarak değerlendirilmiştir.Gereç-Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Laboratuarında bulunan 6 erişkin erkek kadavrası üzerinde çalışıldı. Kadavralar, C5 vertebra düzeyinde dekapite edilerek arteria carotis communis, arteria vertebralis ve vena jugularis interna'lar sağ ve sol tarafta kanule edilerek, sütürle tespit edildi. Damarların yıkanarak temizlenmesi sonrasında arterler kırmızı renkli ve venler mavi renkli silikonla dolduruldu. Burun kökünden foramen magnuma kadar sutura sagitalis orta hatta olacak şekilde sağ ve soldan 5'er cm laterale kadar burrholeler açılarak gigli teli yardımı ile kraniotomi ile kemik kaldırıldı. Zeiss Disseksiyon mikroskobu altında disseksiyon yapıldı. Sinus sagittalis superiorün koronal sütür önündeki, koronal sütür lambdoid sütür ve lambdoid sütürden sonraki boyutları, açılan venlerin çap ve sayıları, lakünlerin genişlik ve uzunlukları 0.1mm'ye duyarlı kumpas ile ölçülerek değerlendirildi.Bulgular: Sinus sagittalis superior çapı, sutura koronalis'te 14. 4± 5.4 mm, sutura lambdoidea'da 13. 1± 1.6 mm ve konfluens sinium'a dökülmeden önce 12. 2± 2. 3 mm bulundu. Sinus sagittalis superior'a açılan venler, cerrahi girişim sırasında referans olması açısından sutura koronalis ve sutura lambdoidea'ya göre bölümlendirildi. Sutura koronalis'in anteriorunda açılan ven sayısı ortalama 2. 9± 1. 5 (R 3. 3± 2. 1, L 2. 5± 0. 6), sutura koronalis-sutura lambdoidea arasında 5. 8± 1. 4 (R 6. 3± 1. 2, L 5. 2± 1. 5), sutura lambdoidea-konfluens sinium arasında 0. 3± 0. 5 (R 0. 2± 0.4, L 0. 5± 0. 6) adet bulundu. Sutura koronalis'in anteriorunda açılan venlerin ortalama çapı 2. 4± 1. 0 (R 2. 5± 1. 0 mm, L 2. 4± 1. 0) p değeri 0.759(p>0.05), sutura koronalis ?sutura lambdoidea arasında 2. 8± 1. 0 mm ( R 3. 0± 1. 2mm, L 3. 0± 1. 2 mm) p değeri 0.906(p>0.05), sutura lambdoidea-konfluens sinium arasında 2. 2± 0. 5 (R 1. 7, L 2.3± 0. 5 mm) p değeri 0.374 (p>0.05)bulundu. Hemisferik değerlendirmede ise sağ taraftan sutura sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 8, maksimum 15, ortalama 10.7±2.1 olarak ölçüldü. Hemisferik değerlendirmede sol taraftan sinus sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 7, maksimum 10, ortalama 8.7±1.2 olarak ölçüldü. Hemisferik genel değerlendirmede sinus sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 7, maksimum 15, ortalama 9.7±2.3 olarak ölçüldü. Sağ ve sol taraftan sinus sagitalis superiora dökülen ven sayılarında p değeri p=0.140 ( p>0.05) olmak üzere istatistiksel anlamlı fark olmadığı gözlendi. Koronal sütür anteriorunda en yakın venin ortalama uzaklığı 11. 3± 9. 1 mm ( R 13. 8± 6. 5 mm, L 8. 7 ± 11. 1 mm) p değeri 0.357 (p>0.05), koronal sütür posteriorundaki ilk venin koronal sütüre ortalama uzaklığı 19. 4± 14. 6 mm (R 12. 9 ± 10. 4 mm, L 26. 0 ± 16. 0 mm) p değeri 0.124 (p>0.05) olarak bulundu. Verteks ? sutura lambdoide arasında sinus sagittalis'e dökülen venlerden sutura lambdoidea'ya en yakın venin sutura lambdoidea'ya uzaklığı 16. 8 ± 7. 9 mm ( R 16. 5 ± 5. 5 mm, L 17. 0 ± 10. 2 mm) p değeri 0.926(p>0.05), sutura lambdoidea-konfluence sinium arasında sinus sagittalis'e dökülen venlerden sutura lambdoidea'ya en yakın venin sutura lambdoidea'ya uzaklığı 21. 9 ± 10. 3 mm ( R 23. 3 mm, L 21. 4 ± 12.6 mm) p değeri 0.906(p>0.05) olarak bulundu. Lakün uzunluğu, 97. 9 ±12. 8 mm, lakünün anteriorda genişliği 16. 3 ± 2. 5 mm, ortada 20. 9 ± 11.3 mm ve posteriorda 17. 4 ± 2.6 mm bulundu.Sonuç:Parasagital bölge hem genel anatomik bilgi açısından hem de superior sagital sinusu ve ona dökülen önemli kortikal venleri içermesi sebebi ile nöroşirürjyenler için bilinmesinde fayda olan bir bölgedir. Bu çalışmamızla superior sagital sinus ve ona drene olan venlerle laküner morfolojinin morfometrik değerlendirmelerle daha net ortaya konmasını amaçladık. Supratentoriyal menejionların 1/3'ünün parasagital yerleşimli olması ve bu menejiomların %50'den fazlasının SSS invazyonu ve/veya basısı göstermesi sebebi ile parasagittal venöz anatominin cerrahi açıdan değerlendirilmesi önem arz etmektedir.Bu çalışmada supratentoryal yaklaşımlarda her zaman karşımıza çıkan parasagital venler ve SSS cerrahi bakış açısıyla incelenmiş; süperior sagital sinuse 5 cmlik parasagital alandan drene olan venler morfometrik olarak değerlendirilmiş ve kraniumla ve sütüral landmarklarla ilişkileri saptanmaya çalışılmıştır.

Salih Sayhan
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel omurilik yaralanmasında Etomidat'ın nöroprotektif etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Ratlarda deneysel omurilik yaralanması modelinde, Etomidat'ın travma öncesi ve travma sonrası uygulanmasının nöroprotektif açıdan, histopatolojik ve nörodavranışsal olarak etkinliğinin değerlendirilmesi planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, normal motor aktiviteye sahip Wistar Albino türü 30 adet dişi rat kullanıldı. Çalışma, her grupta 6 denek bulunan 5 grup şeklinde planlandı. Deneklerde, cerrahi işlem öncesi 35 mg ketamin ve 5 mg ksilazin verilerek anestezi sağlandı. Grup 1: Laminektomi ve travma uygulanan grup, Grup 2: Laminektomi, Etomidat (2mg/kg intraperitoneal), 5 dakika sonra travma uygulanan grup, Grup 3: Laminektomi , travma ve hemen sonrasında Etomidat uygulanan grup, Grup 4: Laminektomi, %10'luk lipid emülsiyonu (1ml intraperitoneal) 5 dakika sonra travma uygulanan grup, Grup 5: Laminektomi, travma ve hemen sonrasında %10'luk lipid emülsiyonu uygulanan grup olarak düzenlendi. Standart travma amacıyla, 63 gramlık kuvvet uygulayan Yaşargil anevrizma klibi (Aesculap FE 721 K) ile dura ve spinal kordu çepeçevre saracak şekilde bir dakika süreyle kliplendi. Cerrahi sonrasında tüm deneklere, fonksiyonel iyileşmenin değerlendirilmesi amacı ile 1.,3.,5.,7.,10. günlerde nörodavranışsal testler uygulandı ve 10. gün sonunda denekler sakrifiye edilerek travma alanından alınan örnekler histopatolojik değerlendirmeye alındı.Bulgular: Nörodavranışsal testlerin ve histopatolojik değerlendirmelerin sonuçları karşılaştırıldığında, Etomidat uygulanan gruplardaki iyileşmenin diğer gruplardan anlamlı derecede iyi olduğu görüldü. Grup 2 ve grup 3 karşılaştırıldığında; nörodavranışsal olarak grup 2'deki iyileşme anlamlı derecede iyi bulunurken, histopatolojik olarak belirgin fark saptanmadı.Sonuçlar: Spinal kord travması oluşturulan ratlarda Etomidat uygulamasının, nörodavranışsal ve histopatolojik olarak iyileşmeyi arttırdığı saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Etomidat, nöroprotektif etki, Spinal travma, spinal kord yaralanması

Cenk Ergüden
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda implant ilişkili spinal infeksiyon oluşturularak tedavi seçeneklerinin karşılaştırılması

RATLARDA İMPLANT İLİŞKİLİ SPİNAL İNFEKSİYONOLUŞTURULARAK TEDAVİ SEÇENEKLERİNİNKARŞILAŞTIRILMASIDr. Orhan KALEMCİ, DEÜ Tıp FakültesiDEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroşirurji AD 35330 İnciraltı / İZMİRAMAÇ: Ratlarda implant ilişkili spinal infeksiyon oluşturularak antibiyotik, irrigasyon veimplant çıkarılmasının tedaviye etkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır.YÖNTEM: Wistar suşu 40 albino dişi rata uygulanan lumbar 5 laminektomi sonrasılaminektomi sahasına titanyum implant yerleştirilerek 108 CFU / 1 cc Metisilin DirençliStaphylococcus aureus (MRSA) suşu inoküle edilerek hayvanlar beş gruba ayrıldı. İlksekiz rat ön çalışma grubu olarak değerlendirilerek sadece infeksiyon oluşturuldu. Diğerdört gruptan biri kontrol grubu olarak çalışılırken; diğer gruplar ise sadece antibiyotik,antibiyotik ile irrigasyon ve implant çıkarılarak antibiyotik tedavisine alındı. Bir haftasonra sakrifiye edilen ratlardan doku örnekleri alınarak mikrobiyolojik inceleme yapıldı.BULGULAR: Tüm doku örnekleri bakteri sayısı CFU / gr olarak değerlendirildi.Sonuçlar Kruskal-Wallis varyans analizi ve Mann-Whitney-U testi ile karşılaştırıldı.Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tüm tedavilerin etkili olduğu gözlendi.SONUÇ: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında en anlamlı fark implant çıkarılan gruptagözlenirken (p=0.02); Kruskal-Wallis varyans analizi ile değerlendirme sonrası verilenher üç tedavi şekli arasında anlamlı fark saptanmamıştır.ANAHTAR KELİMELER: İmplant, İnfeksiyon, Laminektomi, Tedavi

Orhan Kalemci
Dokuz Eylül University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radyofrekans uygulanarak yapılmış deneysel intervertebral disk dejenerasyonu modeli

RADYOFREKANS UYGULANARAK YAPILMIŞ DENEYSELİNTERVERTEBRAL DİSK DEJENERASYONU MODELİDr. Cem Hakan YURTSEVER, DEÜ Tıp FakültesiDEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroşirurji AD 35330 İnciraltı / İZMİRÖZETAMAÇ: Tavşanlarda radyofrekans (RF) uygulanarak oluşturulan disk dejenerasyonumodeli ile biyokimyasal ve histopatolojik değişikliklerin gösterildiği standart bir hayvanmodeli oluşturmak.YÖNTEM: Bu çalışmada 18 adet tavşan kullanıldı. İki tavşanın kontrol grubu olarakalındı. Kalan tavşanların tümünde L4-5 disk mesafesine 19g iğne ile girilmesi, L3-4 diskmesafesine seviye 3 (42 derece) ve L2-3 disk mesafesine seviye 2 (52 derece) RFuygulaması yapıldı. Altı tavşanın İVD' leri 15. günde histopatolojik incelemeye alındı.Kalan 10 tavşan ise 30. günde sakrifiye edilerek İVD' ler histopatolojik ve biyokimyasalolarak incelendi. Histopatolojik olarak kollajen (K) yapısı, neovaskülarizasyon vekondrositler incelenirken, biyokimyasal olarak Nükleus pulpozus (NP) su içeriği, tip IIkollajen miktarı ve sülfatlanmış glikozaminoglikan içeriği araştırıldı. Sonuçlar Kruskal -Wallis varyans analizi ve Mann-Whitney-U testi ile karşılaştırıldı.BULGULAR: 15. günde altı tavşanın histopatolojik incelemesinde: üç işlemindeyapıldığı İVD'lerin tümünde belirgin fark olmaksızın anulus fibrozus (AF)'undevamlılığının bozulduğu ve homojenizasyonun kaybolduğu gözlenirken, NP'dakondrositlerin gruplar şeklinde ortaya çıktığı ve düzensiz yerleşimli K demetleri ilekarakterize fibröz bantlar izlendi. Üç işlemde 15.günde histoplatolojik olarak diskdejenerasyonunu desteklemekteydi. 30.gündeki İVD'lerin histopatolojik incelemelerindebenzer bulgular saptanırken, farklı olarak RF uygulanan disklerde neovaskülarizasyonizlendi. Biyokimyasal olarak İVD'lerin tümünde olmakla birlikte istatistiksel anlamlıolarak grup 3'te nükleus su içeriğinin azaldığı, grup 2'de tip II K miktarının düştüğüsaptanırken sGAG oranlarında değişim saptanmadı.SONUÇ: Biyokimyasal ve histopatolojik bulgular ışığında RF ile standart, güvenilir vekolay uygulanabilir bir hayvan modeli oluşturulmuştur.ANAHTAR KELİMELER: İntervertebral disk dejenerasyonu, radyofrekans, hayvanmodeli.1

Cem Hakan Yurtsever
Dokuz Eylül University
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nöroşirürji servisinde yatan hastalarda doktor istem formları ile hemşire takip formları arasındaki uyum

8ÖZETAraştırma; nöroşirurji servisinde yatan hastalarda doktor istem formları ile hemşiretakip formları arasındaki uyumun saptanması amacıyla tanımlayıcı olarakyapılmıştır.Araştırma örneklemini; Şubat-2004 ile Aralık- 2005 tarihleri arasında nöroşirurjiservisinde yatan hastalar oluşturmaktadır. Nöroşirurji arşivinin taranmasıyla 50 hastadosyasına ulaşılmıştır.Hastanın protokolü, adı, soyadı, yaşı cinsiyeti, adresi, tanısı, yattığı bölüm ve yatışsüresinin de belirtildiği bir form hazırlanmıştır.Formda, hastanın yatışından itibaren bir haftadaki, doktor isteminde yer alanyaşam bulguları; ateş, nabız, tansiyon, solunum, EŞPT, mayi takibi ve ilaçuygulamaları ile hemşire takip ve uygulama formları karşılaştırılmıştır.Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik sayılar ve aritmetik ortalamakullanılmıştır.Araştırmada elde edilen bulgulara göre; ateş takibinin %13,90, nabız, tansiyon,solunum takibinin %11,92 oranında isteme uygun yapılmadığı bulunmuştur.Mayi takibi %6,94, aldığı çıkardığı takibi %24,61, ekstremite, şuur, pupillatakibinin %40 oranında isteme uygun yapılmadığı saptanmıştır.Oral ilaçlar %4,18, parenteral ilaç uygulamaları %2,88 oranında isteme uygunyapılmadığı saptanmıştır.Anahtar kelimeler: Doktor istem formu, Hemşire takip formuPDF created with pdfFactory trial version www.pdffactory.com

Mehtap Saymalı
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00