
185
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
10-12 yaş aralığındaki çocuklarda farklı motivasyon teknikleri kullanarak bilgi, tutum ve davranış üçgeninde diş fırçalama alışkanlığının araştırılması
Diş çürüğü ve periodontal hastalıklar çocukları etkileyen en yaygın kronik hastalıklar olarak kabul edilmektedir. Çocukluk döneminde, bu hastalıkların başlangıcı ve ilerlemesi yapısal ve davranışsal faktörler tarafından yönetilmektedir. Davranışsal faktörler; diyet, öz bakım ve oral hijyenden oluşmaktadır. Diş çürüğü ve periodontal problemlerin önlenmesinin temelini günlük ağız hijyen uygulamalarını içeren diş bakımı oluşturur. Çocukların ağız sağlığı davranışı, günlük oral hijyen uygulamaları ile güçlü bir ilişki içindedir. Bu çalışmanın amacı, farklı motivasyon yöntemlerinin çocukların ağız hijyeni uygulamaları ve ağız sağlığı davranışları üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmaya, 10-12 yaş aralığındaki 156 sağlıklı çocuk katılmıştır. Çocuklar rastgele 4 gruba ayrılmıştır. Birinci grupta temel oral hijyen eğitimi verilmiş ve plak indeksi skorları toplanmıştır. Doğru diş fırçalama, plastik model üzerinde anlatılmış ve eğitim bitiminde çocuklara uygun diş fırçası, diş macunu ve diş ipi verilmiştir. İkinci grupta, temel oral hijyen eğitimi verildikten sonra hazırlanan video ses ve görsel uyaranlar açısından izole bir odada, bilgisayar ekranı üzerinden izletilmiştir. İzlem sonrası anlaşılmayan ya da zorluk yaşanılan alanlar/konular değerlendirilip, anlaşıldığından emin olunmuştur. Üçüncü grupta, temel oral hijyen eğitimine ek olarak çocukların dişleri plak boyayıcı ajanla boyanmış ve fotoğraflanmıştır. Daha sonra çocukların temel oral hijyen eğitiminde öğretildiği şekilde dişlerini fırçalamaları istenmiştir ve fırçalama sonrasında plak seviyesini çocuklara göstermek için dişler tekrar boyanıp fotoğraflanmıştır. İlk fotoğraf ve son fotoğraf karşılaştılıp diş fırçalamanın plak oluşumunu önlemedeki rolü ile ilgili farkındalık sağlanmıştır. Motivasyonel görüşme yapılan son grupta temel oral hijyen eğitimi yapıldıktan sonra veri formunda verilen hatalı cevaplar değerlendirilmiştir. İdeal diş fırçalama ile çocuğun gerçek uygulamaları arasındaki çelişki konuşulmuş ve bu uyuşmazlığın çözümünün doğru fırçalama olduğu anlatılıp desteklenmiştir. Çocuklar 2. hafta, 1. ay ve 3. ay çağırılarak motivasyon yöntemlerinin etkinliği plak indeksine bakılarak değerlendirilmiştir. Bu dört grup değerlendirildiğinde, tüm gruplarda bilgi, tutum, davranış düzeyinde ve plak skorlarında olumlu değişiklikler gözlenmiştir. Bununla birlikte en büyük değişim motivasyonel görüşme grubunda gözlemlenmiştir. Motivasyonel görüşmenin çocuklara oral hijyen alışkanlıkları kazandırmada yararlı bir yöntem olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: bilgi tutum davranış, farklı motivasy
Kitosan modifiye cam iyonomer siman üzerine gastrik asit etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı; antibakteriyel özelliğe sahip olan kitosanın, cam iyonomer siman likiti içerisine farklı oranlarda ilave edilmesi ile birlikte elde edilen kitosan modifiye cam iyonomer siman ve kitosan ilave edilmeyen cam iyonomer siman örneklerinin yapay tükürük ve gastrik asit eroziv siklus ortamlarına maruz bırakılması ile yüzey mikrosertlik ve pürüzlülük özelliklerinin araştırılmasıdır. Düşük moleküler ağırlığa sahip kitosan % 1 lik asetik asit içerisinde çözündükten sonra konvansiyonel cam iyonomer olan (GC Fuji IX GP EXTRA, GC Corporation, Tokyo, Japonya) siman likiti içerisine hacimce % 5 ve % 10 oranında ilave edildi. Böylece kontrol ve deney grupları oluşturuldu. Oluşturulan bu grupların yarısı günde 6 defa 60 saniye boyunca gastrik asit eroziv siklus işlemine maruz bırakıldı. Örnekler her bir siklus arasında 30 dakika boyunca önceden hazırlanan yapay tükürük içerisinde bekletildi. Grupların diğer yarısı ise 10 gün boyunca sadece yapay tükürük içerisinde bekletildi. Tüm gruplara ait örneklerin mikrosertlik ölçümleri (Buehler MMT-3 digital microhardness tester Lake Bluff, IL,USA) cihazı ile Vickers testi ve yüzey pürüzlülüğü ölçümleri optik profilometre cihazı (Phaze View/Zee Scope, France), atomik mikroskop değerlendirmesi Veeco Multimode 8 (Santa Barbara, CA, USA) cihazı ile yapıldı. Kalitatif yüzey topografik değerlendirmeler ise Taramalı elektron mikroskop cihazı Quanta FEG 650 (FEI Company, Hillsboro, Oregon, USA) yardımıyla yapıldı. Sonuçların istatistiksel analizleri Kruscall Wallis ve Wilcoxon Signed Ranks Testleri ile gerçekleştirildi. Kitosan ilave edilmesi sonucunda cam iyonomer simanın mikrosertlik ve yüzey pürüzlülük özellikleri olumlu yönde etkilenmiştir. Yapay tükürük, çalışmamızdaki kontrol ve deney gruplarının mikrosertlik değerlerini artırmıştır. Fakat yüzey pürüzlülük açısından kitosan modifiye CİS grupları olumsuz yönde etkilenmiştir. Gastrik asit eroziv siklus uygulaması, örnek gruplarında mikrosertlik ve yüzey pürüzlülük özelliklerini olumsuz yönde etkilemiştir. İn vitro çalışmamızda, kitosan modifiye cam iyonomer siman örnekleri klinik açıdan kabul edilebilir yüzey pürüzlülük değerlerine sahiptir. Kitosan ilavesi mikrosertlik değerlerini olumlu yönde etkilemiştir. Kitosan modifiye cam iyonomer siman için in vitro ve in vivo çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.
Farklı çürük temizleme yöntemlerinin çocuk hastalarda klinik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; konvansiyonel tekniklerle karşılaştırıldığında Er:YAG lazer ile çürük temizleme işlemlerinin çocuk hastalar tarafından kabul edilebilirliğinin değerlendirilmesidir. Çalışma 9-12 yaş aralığında, alt daimî 1. molar dişlerden birinde sınıf 1 okluzal çürüğü olan 100 çocuk üzerinde yürütüldü. Hastalar konvansiyonel teknik grubu ve lazer grubu olmak üzere 2'ye ayrıldı. Çürük temizleme işlemleri konvansiyonel teknik grubunda döner aletler; lazer grubunda ise Er:YAG lazer ile yapıldı. Her hastanın işlem boyunca kalp atım hızları 30 saniye aralıklara ölçüldü. Hastaların işlem sırasındaki duydukları ağrı VAS ile belirlendi. Hastaların işlem öncesi ve işlem sonrası kaygısını belirlemek için CFSS-DS skalası kullanıldı. Hastaların işlem sonrası cihazların ses, koku, tat, titreşim ve görüntüsünden ne kadar rahatsız oldukları FIS skalası ile değerlendirildi. Çürük temizleme işlemi boyunca hastalardan video kayıtlar alındı ve işlem sırasında oluşan ağrı FLACC skalasıyla değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. Lazer grubunda hastaların hem VAS hem de FLACC skorlarına göre konvansiyonel teknik grubundan daha az ağrı ve rahatsızlık hissettiği görüldü (p<0,05). İşlem sonrası yapılan CFSS-DS'ye göre lazer grubunda dental kaygılı hasta oranında konvansiyonel tekniğe göre daha fazla düşüş gözlendi (p<0,05). FIS verilerine göre titreşim ve görüntü açısından lazerin, konvansiyonel tekniğe göre kabul edilebilirliği iyi bulundu (p<0,05). Kalp atım hızları işlem başlangıcı ve işlem sonu ölçümlerine göre lazer grubunda daha az bir yüzdelik artış görüldü (p<0,05). Lazer grubunda çürük temizleme süresinin daha uzun olduğu gözlendi (p<0,05). Çocuk hastalarda Er:YAG lazerle kavite preparasyonunun konvansiyonel tekniklere göre kabul edilebilir bir yöntem olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Farklı remineralizasyon ajanlarının rezin infiltrasyon tekniği uygulanan süt dişlerinin yüzey mikrosertliği üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Farklı Remineralizasyon Ajanlarının Rezin İnfiltrasyon Tekniği Uygulanan Süt Dişlerinin Yüzey Mikrosertliği Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi Bu in-vitro çalışmanın amacı, süt dişi başlangıç çürük lezyonlarına tek başına ICON-İnfiltrat uygulamanın ve ICON-İnfiltrat ile birlikte farklı remineralizasyon ajanı içeren diş macunları uygulamanın yüzey mikrosertlik değerinde oluşturduğu değişikliklerin değerlendirilmesidir. Çalışmada 50 adet çekilmiş çürüksüz insan süt kesici dişi kullanıldı. Tüm dişlerin labial mine yüzeyinde yapay başlangıç çürük lezyonu (demineralizasyon) oluşturuldu ve örnekler rastgele beş gruba ayrıldı: Grup 1 (Kontrol), Grup 2 (Rezin infiltrasyon), Grup 3 (Rezin infiltrasyon+ Sensodyne Promine çocuklar için), Grup 4 (Rezin infiltrasyon+ GC Tooth Mousse), Grup 5 (Rezin infiltrasyon+ Theodent kids). G2, G3, G4 ve G5'e rezin infiltrat uygulandı. Ardından tüm gruplar pH siklusuna tabi tutuldu. G3, G4 ve G5'e pH siklusuyla birlikte diş macunu uygulandı. Örneklerin başlangıç yüzey değerleri ve demineralizasyon, rezin infiltrat, pH siklusu uygulaması sonrasında yüzeyi değişiklikleri DIAGNOdent ve yüzey mikrosertlik ölçümleriyle belirlendi. Rezin infiltratın penetrasyon kalitesi ve diş macunlarının oluşturduğu değişiklikler Taramalı Elektron Mikroskobu ile değerlendirildi. Deneysel uygulamalar sonrasında gruplar arası istatistiksel farklılıklar rezin infiltrat, pH siklusu ve pH siklusuyla birlikte diş macunu uygulaması sonrasında görüldü. Kontrol grubunda her aşamada yüzeyin zayıfladığı, rezin infiltrat grubunda rezinin yüzeyi iyileştirdiği, pH siklusunun ise yüzeyi zayıflattığı görüldü. Diş macunu gruplarında rezin uygulaması ve pH siklusuyla birlikte diş macunu uygulamasının yüzeyi iyileştirdiği görülürken, gruplar arasında farklılık bulunamadı. Rezin infiltrat uygulandıktan sonra yüzeyin bir diş macunuyla fırçalanması mikrosertlik değerini artırarak rezin yapısını koruduğu görüldü. Anahtar Sözcükler: Diş Çürüğü, Diş Macunu, Mikrosertlik, Rezin İnfiltrasyon, Süt Dişi
Çocuk diş macunlarının poliasit modifiye kompozit rezinlerin yüzey pürüzlülüğü üzerine etkisinin in vitro olarak incelenmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı, çeşitli çocuk diş macunlarının poliasit modifiye kompozit rezin yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Çalışmada poliasit modifiye kompozit rezin (Voco, Glasiosite Caps, A2) kullanılarak 10x10 mm boyutlarında ve 2 mm kalınlığında kare şeklinde 50 adet örnek oluşturuldu ve Sof-Lex (3M ESPE Dental Products, St. Paul, MN. USA) polisaj diskleri kullanılarak cilalandı. 24 saat 37°C distile suda bekletilen örnekler rastgele beş gruba ayrıldı: Grup 1 (Kontrol), Grup 2 (Rocs Junior), Grup 3 (Sensodyne Promine Kids), Grup 4 (Jack and Jill), Grup 5 (Oral-B Kids). Hassas Terazi, Optik Profilometre ve Atomik Kuvvet Mikroskobu ile başlangıç ölçümleri yapıldı, Taramalı Elektron Mikroskobu ile başlangıç yüzey özellikleri değerlendirildi. Diş macunu ve yapay tükürük ağırlıkça 1: 3 oranında karıştırıldı ve örnekler bir yıllık fırçalama süresine eşdeğer olacak şekilde 15 gün boyunca günde iki kez iki dakika fırçalandı. Örnekler fırçalama seansları arasında yapay tükürük solüsyonunda saklandı. Hassas Terazi, Optik Profilometre ve Atomik Kuvvet Mikroskobu ve Taramalı Elektron Mikroskobu ile final değerlendirmeleri yapıldı. Hassas terazi ölçümlerinin baĢlangıç ve final bulgularının gruplar arasındaki farklılıklarının anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0,05). Sensodyne Promine Kids'den elde edilen final pürüzlülük ölçümlerinin, başlangıç ölçümlerine göre anlamlı olarak arttığı saptandı (p=0,002; p<0,05). AFM ile elde edilen ölçümlerin optik profilometre ile uyumlu olduğu gözlendi. Hem optik profilometre hem de AFM ile belirlenen Ra değerleri, bakteri kolonizasyonu için kritik eşik değeri olarak belirlenen 0. 2 μm' nin altında olduğu tespit edildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre macun formülasyonunda aşındırıclık oranını etkileyen pek çok unsur olmasına rağmen kompomer ile restore ettiğimiz vakalarda oral hijyen uygulamaları için aşındırıcı partikül olarak silika içeren diş macunlarının daha güvenilir olduğu söylenebilir.
Farklı remineralizasyon ajanlarının remineralizasyon etkinliğinin ve farklı kavite dezenfektanlarının cam iyonomer restorasyonlara mikromakaslama bağlanma dayanımlarının etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, kimyasal olarak demineralize edilen dentin yüzeylerine uygulanan iki farklı remineralizasyon ajanın remineralize edici etkisini incelemek, bu ajanlar uygulanmış yüzeyleri dezenfekte etmek için kullanılan kavite dezenfektanlarından sonra yapılan restorasyonların mikromakaslama bağlanma dayanımına etkisini değerlendirmektir. Remineralizasyon etkinliğini değerlendirmek için lazer floresans yöntemi(diagnodent), bağlanma dayanımını değerlendirmek için mikromakaslama bağlanma dayanımı testi kullanılmıştır. 30 adet çürüksüz insan premolar dişi toplanmıştır. Dişlerin bukkal yüzeyleri yüzeyel dentine ulaşıncaya kadar aşındırılmış, 500 gritlik zımparalarla düzleştirilmiştir. Oluşturulan yüzeyler diagnodentle ölçülüp değerler (Ö1) kaydedilmiştir. Demineralizasyon solüsyonunda 37 ° C'de bir hafta bekletilerek yapay çürükler oluşturulmuş ve diagnodent değerleri(Ö2) ölçülmüştür. Daha sonra örnekler rastgele 3 gruba ayrılmış, gruplara gümüş diamin flor, asidüle fosfat flor ve serum fizyolojik uygulanmış ve 14 gün sürecek pH döngü protokolüne tabi tutulmuşlardır. Birinci hafta (Ö3) ve ikinci hafta sonunda (Ö4) diagnodent değerleri ölçülmüştür. Her grup kendi içinde tekrar rastgele 2 gruba ayrılarak, gruplara kavite dezenfektanı olarak klorheksidin gluokonat ve sodyum hipoklorit uygulanmıştır. Tüm dişlerin bukkal yüzüne nişasta tüpler sabitlenerek cam iyonomer simanla restorasyonlar yapılmış ve 1 gün nemli ortamda bekledikten sonra tüpler çıkartılmıştır. Ardından yaşlandırma işlemi için örneklere 1000 döngü olacak şekilde termal siklus uygulanmıştır. Yaşlandırılan örnekler, mikromakaslama bağlanma dayanımı test cihazına yerleştirilerek kırılma meydana gelinceye kadar 1mm/dk hızla kuvvet uygulanıp kırılma değerleri kaydedilmiştir. Kırılma tipleri 40x büyütmede steromikroskopla değerlendirilmiştir. En iyi remineralizasyon etkinliğini Gümüş diamin flor göstermiştir(p<0,05). Asidüle fosfat florun remineralizasyon etkinliği gümüş diaminden az olup serum fizyolojikten fazla bulunmuştur(p<0,05). Klorheksidin ve sodyum hipokloritin bağlanma dayanımını etkilemediği, klorheksidin ve gümüş diamin flor kullanılan grubun bağlanma dayanımının arttığı bulunmuştur(p<0,05). En çok görülen kırılma tipi adeziv kırılma tipi olmuştur. Kavite dezenfektanı ve remineralizasyon ajanlarının kırılmayı etkilemediği bulunmuştur(p<0,05).
Çocukluk çağı astım ilaçlarının süt dişlerinin yüzey pürüzlülüğü üzerine etkisinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı, sık kullanılan çocukluk çağı astım ilaçlarının süt dişlerinin yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Çalışmada 60 adet çekilmiş çürüksüz insan süt kesici dişi kullanıldı. Tüm dişlerin labial mine yüzeylerinin düzensiz alanlarını pürüzsüz hale getirmek için su altında zımparalandı. Ölçümlere başlamadan önce 50 adet örnek rastgele numaralandırılarak 5 gruba ayrıldı: Grup 1 (budesonid - BUDECORT STERİ- NEB 0.25 mg/ml neb. TEVA), Grup 2 (flutikazon propiyonat- FLİXOTİDE 50 mcg), Grup 3 (salbutamol sülfat- VENTOLİN 2mg/5ml), Grup 4(montelukast - ONCEAİR 5mg) ,Grup 5(kontrol). SEM ölçümleri için her gruptan ekstra iki örnek olacak şekilde toplamda 10 örnek daha hazırlandı. Optik Profilometre ve Raman spektroskopisi ile başlangıç ölçümleri yapıldı, Taramalı Elektron Mikroskobu ile başlangıç yüzey özellikleri değerlendirildi. Daha sonra 14 günlük test süresi boyunca ilaçlar, nebülizatör, ölçülü doz inhaler, şurup ve tablet formlarında günde iki kez bir dakika süresince örneklere uygulandı. Örnekler ilaç uygulama seansları arasında yapay tükürük solüsyonunda saklandı. Optik Profilometre, Raman Spektroskopisi ve Taramalı Elektron Mikroskobu ile final değerlendirmeleri yapıldı. Optik profilometre ortalama yüzey pürüzlülüğü (Ra) ölçümlerinin grupların kendi içlerinde başlangıç ve final değerlerine bakıldığında sadece Grup 4'te anlamlı bir farklılık (p=0,013) saptanırken, diğer gruplarda bu farklılık anlamlı olmadı. SEM ile elde edilen değerlendirme ve Raman spektroskopisi analizinin sonuçlarının optik profilometre ile uyumlu olduğu gözlendi. Raman spektroskopisi analizinin sonuçlarına göre örneklerin mine içeriğinde bulunan (PO43-) yoğunluğunun final değerinde anlamlı derecede azalma (p<0,001)görüldü. Bu anlamlı fark Grup 3 ve Grup 4 'ten kaynaklı olarak görüldü. Sonuç olarak, in vitro koşullarda astım ilaçlarından olan montelukast içerikli Onceair ilacı süt dişi yüzey pürüzlülüğü değerlerini arttırdı ve Onceair ve Ventolin ilaçları süt dişi mine yüzeyinde demineralizasyon oluşturdu. Mevcut in vitro çalışmanın sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, farklı astım ilaçlarının süt dişi yüzey pürüzlülüğüne, içeriklerine ve uygulama yöntemine bağlı olarak farklı derecelerde etki edebileceği sonucuna varılabilir.
Epilepsi hastalarında genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavileri sonrası ağız ve diş sağlığına bağlı yaşam kalitesinin ölçülmesi
Bu çalışmanın amacı, özel bakım gereksinimi olan epilepsi hastalarında genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavileri sonrasında ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesindeki değişimin ölçülmesidir. Ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesinin ölçülmesi için Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) ölçeği kullanılmıştır. Bu çalışmadaki örneklem grubumuz , Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na ağız ve diş problemleri için başvurmuş ve genel anestezi altında ağız ve diş tedavileri tamamlanmış 55 özel gereksinimi olan epilepsi hastalarından oluşmaktadır. Bu hastaların bakımından sorumlu kişilerin, FHC- OHRQOL ölçeğinin yanı sıra içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular bulunan formları tedavi öncesi ve sonrasında doldurmaları sağlanmıştır. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. FHC- OHRQOL ölçeğinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL ölçeğinin skorları ; daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin genel yaşam kalitesini arttırdığı fakat genel yaşam kalitesinin ağız ve diş problemleri, günlük hayattaki problemler ve ebeveyn/bakıcı kaygısından bağımsız olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Epilepsi ,Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHC-OHRQOL
Farklı fiber içerikli kompozit rezin ve farklı uygulama yöntemleri kullanılarak restore edilen genç daimi dişlerin kırılma dayanımı ve mikrosızıntı özelliklerinin in vitro değerlendirilmesi
Bu çalışmada, inkremental teknikle uygulanan nanohibrit kompozit rezin materyali ile birlikte polietilen fiber kullanılarak ve kullanılmadan yapılan restorasyonların, ve bulk fill teknikle uygulanan kısa fiber takviyeli bir kompozit rezin ile yapılan restorasyonların in vitro şartlarda tüberkül kırılma dayanıklılığı ve mikrosızıntı değerlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 60 adet premolar diş kullanılmıştır. Dişlerin yüzeyleri temizlendikten sonra, MOD kaviteler hazırlanmıştır. Takiben dişler 3 gruba ayrılmıştır. Grup GP, G-Aenial Posterior (Kontrol Grubu); Grup EXP, EverX Posterior; Grup R, Ribbond ve G-Aenial Posterior restoratif materyalleri ile farklı teknikler kullanılarak restore edilmiştir. Kırılma dayanımı örnekleri hazırlandıktan sonra, üniversal test cihazı cihazı (Shimadzu, Tokyo, Japan) ile örneklere kuvvet uygulanmıştır. Restorasyon veya dişin kırıldığı değer Newton (N) cinsinden kaydedilmiştir. Kırılan örneklerin kırık tipleri, stereo mikroskop (Yashima, Tokyo) altında incelenerek, kırılma tipleri kaydedilmiştir. Mikrosızıntı örnekleri %2'lik metilen mavisi solüsyonu içinde 24 saat bekletildikten sonra su soğutması altında düşük devirli bir hassas kesme cihazı (Buehler Precision Saw, Düsseldorf, Germany) ve elmas kesme diski (Isomet-Buehler, Düsseldorf, Germany) ile mezio-distal yönde iki eşit parçaya ayrılıp skorlanmıştır. Verilerin analizi istatistiksel olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda, MOD kaviteli dişlerin tüberkül kırılma dayanımı ve mikrosızıntısına üzerine kullanılan restoratif materyal ve tekniğin değişik etkileri olduğu görülmüştür. Kırılma dayanımının incelendiği gruplar karşılaştırıldığında EverX Posterior grubunun en yüksek kırılma dayanımı gösterdiği saptanmıştır. Kırılma tipleri incelendiğinde gruplar arasında restore edilebilirlik açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Mikrosızıntı değerleri incelendiğinde; oklüzal mikrosızıntı sınıflamasında gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Gingival mikrosızıntı sınıflamasında ise en fazla mikrosızıntının G-Aenial Posterior grubunda, en düşük mikrosızıntının Ribbond grubunda olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular neticesinde geniş madde kayıplı premolar dişlerin restoratif tedavisinde fiber kullanılarak yapılan kompozit rezin restorasyonların laboratuvar testlerinin sonuçlarına göre MOD kavitelerin restorasyonlarında fiberlerin kullanımı tüberkül kırılma dayanıklılığı, kırılma tipleri ve mikrosızıntı yönüyle değerlendirildiğinde kompozit restorasyonlara avantaj sağladığı görülmektedir. Bu materyallerin in vitro testlerle başarılarının değerlendirildiği bu tip çalışmaların konuyla ilgili literatüre anlamlı katkılar sağlayacağı açıktır. Ancak uzun dönem başarılarının değerlendirilmesi için daha uzun süreli klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Fiber, Kırılma Dayanımı, Mikrosızıntı
Çocuklarda pulpal tedavilerde kullanılan materyallerin süt dişi pulpa kök hücrelerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; çocuklarda vital pulpa tedavilerinde uygulanan MTA (Angelus, Brezilya), Biodentin (Septodent, Fransa), Bio-c Repair (Angelus, Brezilya), Neoliner LC (Nusmile, ABD), Theracal PT (Bisco, ABD) gibi biyoaktif materyallerin ve lezyon sterilizasyonu ve doku onarımında (LSDO) ve rejeneratif endodontik tedavide kullanılan antibiyotik patlarının süt dişi pulpa kök hücreleri (SDPKH) üzerindeki sitotoksik, genotoksik ve hücre göçü üzerindeki etkisini incelemektir. Materyal-Metod: Materyallerin süt dişi pulpa kök hücresi (SDPKH) hücreleri üzerindeki sitotoksik etkilerini incelemek için MTT (3-(4,5-dimetiltiazol-2-yl)-2,5-difeniltetrazolyum bromür) testi, genotoksik etkilerini incelemek için Comet (tek hücre jel elektroforezi) testi ve hücre göçü üzerindeki etkilerini incelemek için Wound Healing yara çizik deneyi uygulandı. MTT testi için 96 kuyucuklu hücre plakalarının içine üretici talimatlarına göre hazırlanan test materyalleri üzerine hücre kültürü medyası ilave edildi. Elde edilen ekstratları uygun dilüsyonlarda (%1, %5, %10) hazırlanarak sitototoksisite deneyi için SDPKH hücreleri üzerine eklendi. Comet testi için ise test materyallerine maruz bırakılan hücreler agar ile kaplanmış lamlara yayıldı ve lising çözeltisinde bekletildi. Daha sonra elektroforez tankında 25 voltta 20 dk. süreyle uygulandı. Lamlar daha sonra floresan mikroskobunda genotoksisite açısından değerlendirildi. Yara çizik deneyi için hücreler ilk olarak, her kuyuda 3x105 hücre olacak şekilde 6 kuyucuklu plakalara ekildi ve çoğalmaları beklendi. Hücreler %100 yoğunluğa ulaştıktan sonra her kuyuda hücresiz bir alan oluşturuldu ve test grupları muamele edildi. 0. ve 24. saatlerde görüntü alınarak hücre migrasyonu saptandı. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı kullanıldı. Bulgular: MTT testi sonuçlarına göre %1 Biodentin kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir hücre canlılığı artışı göstermiştir (p0.05). Antibiyotik patlarının MTT testi sonucunda; %5'lik dilüsyonları arasında 3'lü antibiyotik patı hücresel canlılıkta kontrole göre anlamlı bir düşüş göstermiştir (p=0.001). Antibiyotik patlarının %10'luk dilüsyonları arasında 2'li patta hücre canlılığında kontrole göre bir düşüş görülse de bu istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamıştır (p>0.05). 3'lü patta görülen hücre canlılığındaki azalma istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.001). Comet testi sonuçlarına göre MTA'da genotoksisite kontrol grubuyla benzer sonuçlar vermiştir. Biodentin ve NeoLiner LC de birbiriyle benzer sonuçlar vermiştir; ancak hasar oranı kontrole göre yüksek sonuç vermiştir. En yüksek hasar oranı Bio C Repair ve Theracal PT'de bulunmuştur (p<0.001). Yara çizik deneyi sonucunda tüm materyaller kontrol grubundan daha yüksek değerler vererek hücre göçünü uyardığı düşündürmektedir. Sonuçlar: MTT testi sonuçlarına göre tüm biyoaktif materyallerinin SDPKH hücrelerinde proliferasyon artışı gösterdiği sonucuna ulaşıldı. En çok çoğalma %1 Biodentin dilüsyonda görülmüştür. Antibiyotik patlarının %1'lik konsantrasyonları hariç tüm konsantrasyonları %30'dan daha fazla hücre ölümüne sebep olarak sitotoksik etki göstermiştir. Comet testi sonuçlarına göre biyoaktif materyallerden Bio C Repair'in ve Theracal PT'nin genotoksik indeksi ve hasarlı hücre sayısı diğer materyallerden anlamlı derecede fazla gözlenmiştir. Yara çizik deneyi sonucunda tüm biyoaktif materyallerin hücre göçünü uyardığı görülmüştür. Bu materyallerle ilgili gelecekte yapılacak daha detaylı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Biyoaktif materyaller, Genotoksisite, Sitotoksisite, Süt dişi pulpa kök hücresi (SDPKH).
Gümüş diamin florür'ün restoratif materyallerinmekanik özellikleri üzerine etkisi
Gümüş Diamin Florür'ün Restoratif Materyallerin Mekanik Özellikleri Üzerine Etkisi Bu çalışmanın amacı, farklı ülkelerde son dönemlerde kullanımı yaygınlaşan gümüş diamin florür ajanının doğal çürüklü demineralize dentine uygulanmasının, yapılan rezin kompozit restorasyonların mikro makaslama bağlanma dayanımlarına olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmada 35 adet çürüklü insan süt molar dişi kullanıldı. Proksimal çürüklü ve diş yapısının en az iki yüzeyi sağlam kalan, mine dentin birleşim yeri ile pulpa odası arasındaki mesafenin yarısından daha fazla uzanan dentin çürüklü süt dişleri seçilmiştir. Bu dişler daha sonra DiagnodentPEN cihazıyla belli değer aralığına göre ayrılmıştır. Toplanan dişler 1 hafta süreyle dezenfeksiyon için formalin solüsyonunda bekletilmiştir. Ardından dişler dental elmas separe ile bukkal ve lingual olarak iki simetrik parçaya bölünmüş ve rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Test grubuna yüzde 38'lik gümüş diamin florür uygulanmıştır. Kontrol grubundaki dişler ise sadece distile su ile yıkanmıştır. Bu örnekler 2 hafta boyunca 37 santigrat derecede bekletilmiştir. Ardından aeratör yardımıyla kavitasyon bölgesinde kararmış dentin tabakası kalacak şekilde kompozitin bağlanacağı düz dentin yüzeyleri elde edilmiştir ve 600 gritlik zımpara ile parlatılmıştır. Oluşturulan düz yüzeylere nişasta tüpler sabitlenerek kompozit restorasyonlar yapılmış ve 1 gün nemli ortamda bekledikten sonra nişasta tüpler çıkarılmıştır. Daha sonra yaşlandırma işlemi için her bir örneğe 1000 döngü olacak şekilde termal döngü işlemi uygulanmıştır. Yaşlandırılan örnekler mikro makaslama cihazına yerleştirilerek kırılma meydana gelinceye kadar kuvvet uygulanmış ve bu değerler kaydedilmiştir. Kırılan dolgularda başarısızlık tipi steromikroskop kullanılarak değerlendirilmiştir. Demineralize dentine uygulanan % 38'lik gümüş diamin florür uygulaması rezin kompozit restorasyonların dentine olan bağlanma dayanımlarını artırmıştır(p<0,05). En çok görülen kırılma tipi ise her iki grupta da adeziv kırılma tipi olmuştur. Anahtar sözcükler: gümüş diamin florür, diagnodent, mikromakaslama bağlanma dayanımı, rezin kompozit
Yeni nesil kompozit rezinlerin renk değişimlerinin karşılaştırılması
Estetik restorasyonların başarısında renk seçimi, kritik bir faktördür. Renk seçiminin tek aşamaya indirgenmesi hem klinisyenlere hem de hastalara kolaylık sağlayarak hem kompozit tüketimin hem de koltukta geçirilen sürenin azaltılmasına katkı sağlayacaktır. Bu nedenle, tek renkli bir kompozit ile tüm kavitelerin restore edilmesi hedeflenmektedir. Bu tez çalışmasının amacı, diş renginin ve renklendirme solüsyonlarının farklı renk sistemlerine sahip kompozitlerin renk stabilitesi ve renk uyumu üzerindeki etkilerini incelemektir. Çalışmada, 240 adet çift katmanlı akrilik diş (Ardiş Color G2, Dentaş, Ankara, Türkiye) VITA Classic skalasına göre üç ana gruba ayrılmıştır: A1 (n=80), A2 (n=80) ve A3 (n=80). Dişler daha sonra daldırma solüsyonlarına göre iki alt gruba ayrılmıştır: kahve ve distile su (n=40). Örnekler, test edilecek kompozitlere göre bukalemun etkisine sahip 3 farklı tek renkli kompozit rezin Omnichroma (Tokuyama, Japonya), Zenchroma (President, Almanya), Charisma Diamond One (Kulzer, Almanya) ve kontrol grubu olarak çok renkli kompozit rezin G-aenial Anterior (GC, Japonya) olmak üzere dört alt gruba ayrılmıştır (n=10). Diş ve kompozit restorasyon renk ölçümleri, kompozit restorasyonların dişlere yerleştirilmesinden hemen sonra ve 1., 7. ve 30. günlerde daldırma prosedürlerini takiben bir spektrofotometre (Vita Easyshade V, Vita Zahnfabrik, Bad Säckingen, Almanya) kullanılarak L*, a* ve b* değerlerinin kaydedilmesiyle gerçekleştirildi. Farklı zaman dilimlerinde kompozit rezinlerden elde edilen ölçüm değerleri, başlangıç değerleri ile karşılaştırılarak renk stabilitesi CIEDE2000 formülü ile hesaplanmıştır. Ayrıca, diş ile kompozit restorasyonun başlangıç ve 30. gün ölçümleri karşılaştırılarak renk uyumu CIEDE2000 formülü ile tekrar hesaplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi, Mann- Whitney U testi, Kruskal Wallis testi ve post hoc testleri ile yapılmıştır (α = 0,05). Bu çalışmada, distile su ortamında çok renkli kompozit rezinlerin, tek renkli kompozitlere kıyasla daha düşük ve stabil renk değişimi gösterdiği belirlenmiştir. Charisma kompozit rezini, A3 renk tonunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) ve klinik olarak kabul edilemez düzeyde renk değişimi sergilemiştir. Zenchroma, distile suya daldırıldığında, tüm renk gruplarındaki dişler ile renk uyumları kabul edilebilir sınırı aşsa da, başlangıç ve 30. gün arasındaki renk uyumu farkı anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Kahve solüsyonunda tüm kompozit ve renk gruplarında zamanla artan renk değişimi gözlemlenmiş, 7. günden itibaren yalnızca tek renkli kompozitler klinik olarak kabul edilemez düzeyde değişiklik göstermiştir. 30. gün itibarıyla tüm kompozitler klinik sınırı aşmıştır. Omnichroma, kahveye daldırıldığında tüm renk gruplarındaki dişlerle renk uyumları kabul edilebilir sınırı aşsa da, başlangıç ve 30. gün ölçümleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Ayrıca, tek renkli kompozitlerin renk uyumu, dişin rengine bağlı olarak değişim göstermiş; açık renk tonlarında daha iyi uyum sağlanırken, koyu tonlarda bu uyum azalmıştır. Mevcut bilgiler ışığında kompozit türü, uygulandığı diş rengi ve solüsyona maruz kalma süresi, renk stabilitesi ve renk eşleşme yeteneği üzerinde doğrudan etkili bulunmuştur. Tüm analizlerde, çok renkli kompozit rezinlerin tek renkli kompozitlere kıyasla daha stabil olduğu ve istatistiksel olarak daha az renk değişimi sergilediği tespit edilmiştir (p<0.05). Anahtar Kelimeler: çok renkli kompozit, tek renkli kompozit, renk stabilitesi, renk uyumu, bukalemun efekti
Emzirme süresinin, maloklüzyon ve besleyici olmayan emme alışkanlıklarının gelişimine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı çocuklarda emzirme süresi ile maloklüzyon ve besleyici olmayan emme alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ayrıca besleyici olmayan emme alışkanlıkları ile çocukluk döneminde oluşabilecek maloklüzyon türleri arasındaki ilişki de incelenecektir. Bu kesitsel ve gözlemsel araştırmaya Nisan 2023 ile Eylül 2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Kliniği'ne muayene için başvuran 3 ile 6 yaş aralığındaki 322 çocuk dahil edilmiştir. Bu çalışma hekimin maloklüzyonu incelediği bir klinik muayeneyi ve ardından çocuğun velisiyle yüz yüze yapılan anketi içermektedir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 22.0 paket programı kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda bebeklik döneminde altı aydan fazla süre emzirilen çocuklarda ön çapraz kapanış ve ön açık kapanış görülme olasılığı anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca emzirme süresi arttıkça biberon ve emzik kullanımı anlamlı derecede azalmaktadır (p<0,05). Bir diğer önemli sonuç da emzik kullanan çocuklarda ön açık kapanış görülme olasılığı, emzik kullanmayanlara göre 7,88 kat daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, elde edilen bulgular doğrultusunda Dünya Sağlık Örgütü'nün genel sağlık açısından önerdiği gibi bebeklerin en az altı ay emzirilmesi, hem emzirmenin orofasiyal yapıların güçlenmesini desteklemesi hem de emzik emme gibi besleyici olmayan emme alışkanlıklarının oluşma ihtimalini azaltması bakımından, çocuklarda gelişebilecek maloklüzyon türlerini önlemede önemli bir rol oynayabilir. Anahtar Kelimeler: emzirme süresi, maloklüzyon, emzik emme, besleyici olmayan emme alışkanlıkları, parmak emme
Cam iyonomer, cam karbomer ve rezin içerikli restoratif materyallerin mikrosertliklerinin in-vitro olarak değerlendirilmesi
Çalışmamızda süt azı dişlerinde oluşturulan Sınıf I kavitelere yapılan restorasyonlarda yüksek viskoziteli cam iyonomer siman, cam karbomer, yüzey örtüsü uygulanmış cam karbomer ve bulk-fill kompozit rezin materyallerinin mikrosertlik değerlerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada toplam 48 adet çekilmiş süt azı dişi kullanılmıştır. Sınıf I kavite hazırlıklarının ardından, dişler rastgele olarak 4 gruba ayrılmıştır (n = 12). İlk gruba yüksek viskoziteli cam iyonomer siman uygulanmıştır. İkinci gruba bulk-fill kompozit rezin uygulanmıştır. Üçüncü grup cam karbomer ile restore edilmiştir. Dördüncü gruptaki örneklere cam karbomer uygulanmış ve üzerine yüzey örtüsü (surface coat) uygulanmıştır. Tüm gruplarda mikrosertlik ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Mikrosertlik ölçümleri karşılaştırıldığında, en yüksek mikrosertlik değeri kompozit ile restore edilen grupta gözlenmiştir. Bunu sırasıyla cam iyonomer ile restore edilen grup ve yüzey örtüsü uygulanmış cam karbomer uygulanan grup takip etmektedir. En düşük mikrosertlik değeri ise sadece cam karbomer ile restore edilen grupta bulunmuştur. Gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalarda Games–Howell post hoc testi ile tüm gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (tüm karşılaştırmalar için p < 0.001). Sonuç: Sınıf I kavite restorasyonlarında kompozit rezin kullanımı, cam iyonomer ve cam karbomere kıyasla daha uygundur. Ancak cam karbomer üzerine yüzey örtüsü uygulandığında, mikrosertlik değerinin arttığı gözlenmiştir. Bu nedenle, rezin bazlı materyallerin tercih edilmediği durumlarda cam karbomer alternatif olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Cam iyonomer, cam karbomer, mikrosertlik, yüzey örtüsü, süt azı dişi
Cam hibrit ve çinko içerikli iki farklı cam iyonomer simanın fiziksel özelliklerinin incelenmesi
Günümüzde çocuk diş hekimliğinde en yaygın materyal olarak cam iyonomer simanlar kullanılmaktadır. Biyouyumlu olması, uzun dönem florür salabilmesi, remineralizasyonu desteklemesi, antibakteriyel etki göstermesi, polimerizasyon büzülmesi göstermemesi ve rezin içerikli dolgu materyallerine göre nem duyarlılığının daha az olması cam iyonomer simanların bu kadar yaygın kullanılmasını sağlamaktadır. Yürütülen bu in vitro çalışmanın amacı geleneksel cam iyonomer siman, çinko içerikli cam iyonomer siman ve cam hibrit içerikli cam iyonomer simanların fiziksel özelliklerinin karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla yüzey pürüzlülüğü, su emilimi ve suda çözünürlük, yüzey mikrosertliği ve basma dayanımı testleri yapılmıştır. 37°C'de distile su içerisinde bekletilen örneklerin 1 gün sonra ve 1 hafta sonra ölçümleri yapılmıştır. Elde edilen bu sonuçlara göre; geleneksel cam iyonomer simanları güçlendirmek için ilave edilmiş olan çinko ve cam hibritin simanların fiziksel özelliklerini tamamen iyileştirmediği görülmüştür. Cam iyonomer simanların fiziksel özelliklerini ve dolayısıyla klinik başarısını arttırmak için daha birçok çalışmanın yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Tek renkli kompozit rezinlerin mikrosertlik değişimlerinin karşılaştırılması: In vıtro çalışma
Son yıllarda geliştirilen tek renkli kompozit rezinler, ışık etkileşimi yoluyla çevredeki diş dokusunun rengini yansıtabilme yetenekleri sayesinde çoklu ton seçim ihtiyacını ortadan kaldırmıştır. Bu özellik, klinik uygulama süresini azaltmakta ve materyal stok yükünü düşürmektedir. Ancak bu materyallerin optik performanslarıyla ilgili çalışmalar yaygın olmasına rağmen, mekanik özelliklerinin özellikle farklı alt tabaka renkleri altında nasıl değiştiğine yönelik veriler sınırlıdır. Bu tez çalışmasının amacı, farklı içeriklere sahip tek renkli kompozit rezinlerin mikrosertlik değerlerini karşılaştırmak ve restorasyonun altında bulunan diş renginin bu değerler üzerinde bir değişikliğe yol açıp açmadığını değerlendirmektir. Çalışmada, alt tabaka renginin kontrollü biçimde değiştirilebilmesi ve ölçümlerde standardizasyon sağlanabilmesi amacıyla akrilik dişler substrat olarak kullanılmıştır ve VITA Classic skalasına göre üç ana gruba ayrılmıştır: A1 (n=80), A2 (n=80) ve A3 (n=80)(Ardiş Color G2, Dentaş, Ankara, Türkiye). Örnekler, çalışmada değerlendirilecek kompozit türlerine göre dört gruba ayrılmıştır; bukalemun etkisine sahip üç tek renkli kompozit rezin Omnichroma (Tokuyama, Japonya), Zenchroma (President Dental, Almanya), Charisma Diamond One (Kulzer, Almanya) kullanılmış ve çok renkli yapıdaki G-aenial Anterior (GC, Japonya) kontrol grubu olarak kullanılmıştır. Toplam 240 örnek, kompozit tipi ve alt tabaka rengi kombinasyonlarına göre 12 alt gruba ayrılmıştır. Hazırlanan örnekler polimerize edildikten sonra 24 saat distile suda bekletilmiş ve Vickers mikrosertlik testi 300 gf olacak şekilde 15 sn (Buehler MMT-3 dijital test cihazı, Waukagen Lake Bluff, IL, ABD) uygulanmıştır. Her örnekten üç ölçüm alınmış ve ortalama değerler istatistiksel olarak analiz edilmiştir (ANOVA, p<0,05). Çalışmanın bulgularına göre, kompozit türleri arasında mikrosertlik açısından anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). En yüksek mikrosertlik değeri Charisma Diamond One'da, en düşük değer ise çok renkli kompozit rezin olan G-aenial Anterior'da ölçülmüştür. Buna karşın, alt tabaka renginin (A1, A2, A3) sertlik değerleri üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak, tek renkli kompozit rezinlerin mikrosertlik değerlerini belirleyen temel faktörün alt tabaka rengi değil, materyalin formülasyon özellikleri (monomer yapısı, doldurucu morfolojisi, çapraz bağlanma kapasitesi) olduğu görülmüştür.
Açık apeksli dişlerin apeksifikasyon tedavisinde apikal matriks ve mineral trioksit agregat kullanımının değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmada nekrotik pulpalı immatür anterior maksiller dişlerde kollajen süngerli veya kollajen süngersiz MTA kullanılarak yapılan apikal plug işleminin klinik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya 18 hastanın 20 üst kesici dişinde uygulanan apeksifikasyon tedavileri ve 12 aylık takip sonuçları dahil edildi. Dişler apeksifikasyon protokolüne göre her grupta 10 vaka olacak şekilde 2 gruba ayrıldı: Grup 1; MTA ile apikal plug, Grup 2; kollajen sünger ve MTA ile apikal plug. MTA her grupta yapay bir apikal bariyer oluşturmak amacıyla yaklaşık 4 mm kalınlığında yerleştirildi. Klinik ve radyografik kriterlere bağlı olarak sonuç, 2 kalibre edilmiş araştırmacı tarafından periapikal indeks (PAI) kullanılarak değerlendirildi. Grup 1'de takibi devam eden 6 dişten 3'ü (%50) ve Grup 2'de ise 8 dişten 5'i (%62,5) tamamen iyileşmiştir. Bununla birlikte, her iki grup arasında tedavi sonrası PAI değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Çalışmadan elde edilen verilere göre apeksifikasyon tedavilerinde apikal matriks olarak kollajenin kullanılması önerilebilir.
Erken çocukluk döneminde kullanılan vitamin ve demir preparatlarının eroziv etkilerinin değerlendirilmesi
Özetler daha sonra eklenecektir.
Kaygılı çocuklarda intravenöz Ketamin, Propofol ve Ketofol sedasyonunun klinik etkinliklerinin değerlendirilmesi
Bu araştırmada diş tedavisi planlanan kaygı düzeyi yüksek çocuklarda intravenöz ketamin, propofol ve ketofol sedasyonunun etkinliklerinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışma; 6-12 yaş arası, ASA I grubu, yüksek kaygı seviyesindeki çocuklar arasından seçilen 75 olgu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Olgular randomize olarak Ketamin (Grup K) (yükleme dozu 1 mg/kg, devamlı infüzyon dozu 50-60 µg/kg/dk), Propofol (Grup P) (yükleme dozu 2 mg/kg, devamlı infüzyon dozu 70-90 µg/kg/dk) ve Ketofol (Grup KP) (yükleme dozu 0,6 mg/kg, devamlı infüzyon dozu 40-60 µg/kg/dk infüzyon) olarak 3 gruba ayrılmıştır. Olguların vital bulguları, derlenme süreleri ve sedasyon derinliği 5 dk aralıklarla kaydedilmiştir. Olguların kaygı düzeylerindeki değişim ise MCDASf ve CFSS-DS skalaları ile ölçülmüştür.Çalışma bulgularımız değerlendirildiğinde tüm gruplarda ciddi bir komplikasyon ile karşılaşılmadan tedavi işlemleri başarıyla gerçekleştirilmiştir. Grup K'de komplikasyon oranı diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Grup K'de derlenme süresi Grup P ve Grup KP' ye göre belirgin derecede uzun olarak saptanmıştır (p<0,05). BİS değerleri ile kullanılan sedasyon değerlendirme skalaları (RSS-OAAS) arasında Grup KP ve P'de korelasyon bulunurken, Grup K'de korelasyon tespit edilmemiştir. Propofol ve ketofol ile sağlanan sedasyon ile çocuklardaki kaygı düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı tespit edilmiştir (p<0,05). Ketamin uygulanan grupta ise işlem öncesi ve sonrası kaygı skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p?0,05).Ketamin, propofol ve ketofol infüzyonunun derin sedasyon uygulamalarında ciddi bir komplikasyona neden olmadan etkili bir sedasyon sağladığı sonucuna varılmıştır. Ancak ketofol infüzyonunun, ketamin ve propofole kıyasla hasta ve hekim açısından daha konforlu ve güvenli olduğu ayrıca çocuk hastalarda tercih edilebilecek bir kombinasyon olduğu düşüncesindeyiz.
Yeni bir rezin infiltrant Icon®'un mikro - invaziv çürük tedavisinde etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada, rezin infiltrant Icon®?un süt ve daimi dişlerde oluşturulan başlangıç mine lezyonlarına etkinliğinin in vitro olarak incelenerek Ambar® ve Helioseal® ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 264?er adet süt molar ve daimi premolar dişte başlangıç mine lezyonu oluşturulmuş ve Icon®?un her iki diş grubundaki etkinliklerini incelemek amacıyla mikrosertlik, yüzey pürüzlülüğü ve renk analizleri yapılmıştır. Mine lezyonlarının yapısını ve materyallerin lezyonla olan ilişkisi taramalı elektron mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Ayrıca Icon® ve Ambar®?ın makaslama bağlanma kuvvetleri analiz edilmiş, kopma tipleri stereomikroskopta incelenmiştir. Mikrosertlik analizinde; Ambar® ve Helioseal® birbirine yakın ancak sağlam mine ve Icon®?a oranla oldukça düşük değerler vermiştir. Yeni asit atağı sonrasında Helioseal® en az mikrosertlik değişimi göstermiştir. Yüzey pürüzlülüğü analizinde sağlam mineye en yakın değeri Helioseal® verirken, bu grubu Icon® ve Ambar® izlemiştir. Mikrosertlik ve yüzey pürüzlülüğü diş grupları açısından karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı bir farklılık bulunmamıştır(p>0,0028). Icon®, başlangıç mine lezyonunu maskelemede Ambar® ve Helioseal®?a göre daha başarılı olurken, Icon® ve Ambar® süt dişlerinde daimi dişe oranla daha başarılı bulunmuştur(p< 0,0083). Çayda, kakaolu sütte ve portakal suyunda bekletilen örnekler arasında en fazla renklenme Ambar® grubunda olmuş(p>0,0083) ve diş grupları arasında renk değişimi açısından istatistiksel anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0,0056). Icon®?un lezyona iyi penetre olduğu izlenmiş, Ambar® ve Helioseal® örneklerinde lezyon ile materyal arasında boşluklar saptanmıştır. Her iki diş grubunda Icon®-mineye daha kuvvetli bağlanmıştır. Icon® uygulanan dişlerde koheziv, Ambar® uygulanan dişlerde ise adeziv tip kopma örneklerinin daha fazla olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak başlangıç mine lezyonlarının rezinle infiltrasyonu umut vaat eden bir yaklaşımdır. Fakat oral hijyen ve diet alışkanlığı kontrolü gözardı edilmemelidir.
İki farklı ofis tipi beyazlatma sisteminin klinik etkinliğinin ve güvenilirliğinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Bu klinik çalışmanın amacı; 13-18 yaş arası bireylerde, spektrofotometrik yöntemle yüksek fiyatlı, düşük konsantrasyonlu (Zoom2 Advanced Power,%25 HP) ve düşük fiyatlı, yüksek konsantrasyonlu (Beaming White, %36 HP) iki farklı ofis tipi beyazlatma sisteminin kısa ve uzun dönem etkinliklerinin ve güvenilirliklerinin, karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. 13-18 yaş aralığındaki 28 hasta, rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Bu gruplara; G1 (n=14): ZOOM2 %25 HP (Discus Dental, ABD) ofis tipi beyazlatma ajanı ve G2 (n=14): Beaming White (ABD) %36 HP ofis tipi beyazlatma ajanı 3?15 dakika süre ile uygulanmıştır. Diş renkleri; işlemden önce, işlem sonrası, 48. saat, 1., 6. ve 12. aylarda spektrofotometre yardımıyla (Vita EasyShade Compact, Vita Zahnfabrik, Almanya) belirlenmiştir. Sonuçlar Wilcoxon İşaret testi, Mann Whitney U ve Student?s t testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. İki grup L* değerleri açısından karşılaştırıldığında tedavi öncesine göre tedavi bitimi, 48.saat, 6.ay ve 12.ayda istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken; 1.ay sonunda L* değerlerindeki artış Zoom2 grubunda, istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha fazla olmuştur. Tedavi öncesine göre tedavi bitimi, 48.saat ve 1.aydaki b* değerleri kıyaslandığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken; 6.ay ve 12.ay sonunda b* değerlerindeki azalma Zoom2 grubunda daha az olmuştur. İki grup arasında a* değerleri, spektrofotometre ile ölçülen Vita skorları ve ?E ortalamaları kıyaslandığında, takip periyodu boyunca istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Her iki grupta da 12 ay sonunda renk değişikliğinin korunduğu belirlenmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre her iki beyazlatma ajanı da estetiği geliştirmiştir. Yüksek konsantrasyonda ve daha ulaşılabilir kit, daha düşük konsantrasyonda ve daha pahalı kit ile benzer beyazlatma etkinliği göstermiştir.
Eksfoliasyon zamanı gelmiş süt dişlerinin kök hücre potansiyellerinin karşılaştırılmalı incelenmesi
Bu çalışmanın amacı düşme zamanı gelmiş süt dişlerinden kök hücre elde etme yöntemlerinin karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla 5-12 yaşındaki 32 hastanın ebeveynleri bilgilendirilip onam formu alındı. Düşme zamanı gelmiş süt dişleri kesici, kanin ve molar olmak üzere 3 grupta toplandı. Yeterli pulpa dokusu elde edilen dişlerden başarıyla kök hücre izolasyonu yapıldı. Hücreler yeterli sayıya ulaşınca kök hücre işaretlemeleri ve apopitozproliferasyon dengesi değerlendirildi. Bu çalışmanın sonucunda süt kesici dişlerinin köklerinin aşırı rezorbe olması ve yeterli pulpa dokusuna sahip olmaması nedeniyle kök hücre izolasyonu için uygun kaynak olmadığı bulunmuştur. Süt molar ve süt kanin dişlerden elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde %100 kültür doygunluğuna ulaşma süresi, kök hücre indeksi, proliferasyon indeksi ve apopitoz indeksi açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Her iki diş grubunda da kök hücre işaretleyicilerinden CD146 ve STRO-1 pozitif bulunmuştur. Apopitoz proliferasyon dengesinin belirlenmesi amacıyla Ki-67 işaretlemeri pozitif bulunmuş bu da proliferatif kapasitelerinin yüksek olduğunu göstermiştir. Bu bulgular ışığında düşme zamanı gelen süt kanin ya da molar dişlerin bir kök hücre kaynağı olarak kullanılabileceği, birbirlerine bir üstünlüğünün olmadığı, diş kök hücre izolasyonu için pulpa dokusu miktarının fazla olmasının daha önemli olabileceği sonuçlarına ulaşılmıştır.
Teobrominin başlangıç mine çürükleri üzerindeki etkisinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Fluorid uzun yıllardır remineralizasyon ajanı olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda fluoridin olası yan etkileri nedeniyle yeni remineralizasyon ajanı arayışına gidilmiştir. Kakao çekirdeğinden elde edilen teobromin güncel remineralizasyon ajanlarından bir tanesidir. Bu in vitro çalışmanın amacı başlangıç çürük lezyonlarının tedavisinde teobromin ve fluoridin farklı konsantrasyonlarının remineralizasyon etkinliğini değerlendirmektir. Bu amaçla sığır dişlerinden hazırlanmış 10 mine örneğinden oluşan 5 deney grubu [200 mg/l Teobromin grubu (Grup T1), 500 mg/l Teobromin grubu (Grup T2), 500 ppm Fluorid grubu (Grup F1), 1450 ppm Fluorid grubu (Grup F2), Kontrol grubu (Grup K)] oluşturulmuştur. Bütün örnekler yapay çürük lezyonu oluşturmak amacı ile 32 saat boyunca demineralizasyon solüsyonunda bekletilmiştir. Yüzey sertlik değerleri (KHN) Knoop mikrosertlik cihazı, kalsiyum (Ca), fosfor (P) miktarları ve Ca/P oranları enerji dağılımlı X-ışını spektroskopisi (SEM-EDX) kullanılarak analiz edilmiştir. Remineralizasyon ajanları deney gruplarına 8 gün boyunca bir pH döngüsü içerisinde uygulanmıştır. Örneklerin mikrosertlik ve mineral ölçümleri tedavi sonrasında tekrarlanmıştır. Araştırmamızın sonuçlarına göre K grubu hariç tüm gruplarda KHN, Ca ve P tedavi sonrası değerleri demineralizasyon sonrası değerleri ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. Tedavi sonrası KHN ve Ca değerleri açısından F2 ve T2 grupları diğer tüm gruplardan istatiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre 500 mg/l Teobromin'in, 1450 ppm Fluoride yakın düzeyde yüzey sertliğini ve Ca ile P birikimini arttırdığı söylenebilir. Anahtar kelimeler: Fluorid, Mikrosertlik, Remineralizasyon ajanları, SEM-EDX, Teobromin.
Süt dişlenme döneminde diş çürüklerinin fasiyal ve dento-oklüzal karakteristikler üzerine etkisi
Amaç: Süt dişlenme döneminde görülen diş çürükleri sadece diş dokularını değil, aynı zamanda dento-oklüzal ve fasiyal karakteristikleri etkileyebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, şiddetli erken çocukluk çağı çürüğü tanısı almış hastalarda, diş çürüklerinin dento-oklüzal ve fasiyal karakteristikler üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışma kapsamında, 3, 4 ve 5 yaşlarındaki hastaların muayene formları retrospektif olarak incelenerek, şiddetli erken çocukluk çağı çürüğü tanısı almış 240 hasta değerlendirildi. Hastaların dento-oklüzal değerlendirmesi için molar ve kanin ilişki, fizyolojik boşluk, maymun diastema, çapraşıklık, overjet, overbite, openbite ve dental orta hat sapması; fasiyal karakteristiklerinin belirlenmesi için yüz profili, vertikal yüz analizi, fasiyal asimetri ve orta hat sapması bulguları kayıt altına alındı. Elde edilen veriler Kruskal–Wallis H Testi, Dunn Testi, Pearson's Ki-Kare testi ve Monte Carlo Düzeltmeli Fisher's Exact Testi kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi (p<0,05). Bulgular: En sık gözlenen molar ilişki vertikal terminal düzlem, kanin ilişki ise sınıf I olarak tespit edildi. Fizyolojik boşluklar hastaların %46,7'sinde gözlenmedi. Maymun diastema çoğu hastada gözlenirken hastaların %69,6'sında çapraşıklık saptanmadı. Overjet değerleri normal sınırlarda izlendi. Overbite miktarı ile yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu gözlendi (p=0,016). Hastaların %71,7'sinde dental orta hat sapması saptandı. Hastaların büyük çoğunluğunda düz profil ve orantılı yüz yapısı gözlendi; fasiyal asimetri saptanmadı. Sonuç: Süt dişlenme dönemindeki diş çürüklerinin dişlerin yanı sıra dento-oklüzal karakteristikler üzerinde de olumsuz etkiler oluşturabileceği gözlenmektedir. Fasiyal yapı üzerinde doğrudan iskeletsel bir etkisi saptanmamakla birlikte, dental kaynaklı sapmaların zaman içinde fasiyal yapıyı etkileyebileceği düşünülmektedir.
Ön dişlerdeki diş çürüklerinin çocukların özgüven düzeyine etkisi
Amaç: Özgüven, bireyin ruh sağlığı, sosyal ilişkileri ve kişisel gelişimi üzerinde önemli bir rol oynar. Bu çalışmanın amacı, ön dişlerinde diş çürüğü bulunan çocuk hastaların özgüven düzeylerini değerlendirerek, ön dişlerdeki diş çürükleri ve özgüven düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışma kapsamında, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'nde, rutin muayene işlemleri yapılmış 4-6 yaş aralığında ön süt dişlerinde diş çürüğü bulunan 120 çocuk çalışma grubunda, bulunmayan 120 çocuk kontrol grubunda olmak üzere toplam 240 çocuğun özgüven düzeyleri DeMoulin Çocuklar için Benlik Algısı Ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Elde edilen veriler Mann Whitney U Testi, Bağımsız İki Örnek T Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Kruskal Wallis H Testi kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. (p<0,05). Bulgular: Ön dişlerinde diş çürüğü bulunmayan çocukların özgüven düzeyleri cinsiyetten bağımsız olarak değerlendirildiğinde, diş çürüğü bulunan çocuklardan istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha yüksek bulundu (p<0,001). Çocukların ön süt dişlerinde diş çürüğü bulunma durumundan bağımsız olarak cinsiyetlerine göre özgüven düzeyleri değerlendirildiğinde 6 yaş grubunda erkek çocukların öz yeterlilik düzeyleri kız çocuklarından istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p<0,05). Yaş gruplarına göre özgüven düzeyleri değerlendirildiğinde 6 yaş grubu erkek çocukların öz yeterlilik ve toplam benlik algısı düzeyleri 4 yaş grubundan istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p<0,05). Sonuçlar: Ön dişlerde bulunan diş çürüklerinin çocukların dış görünüşünü ve estetik algısını olumsuz yönde etkileyerek özgüven düzeylerini etkilediği görülmüştür. Özgüven, çocuğun uzun vadeli yaşamını etkileyen temel bir özellik olması nedeniyle ön dişlerde bulunan diş çürüklerinin yalnızca fiziksel değil, psikososyal açıdan da dikkate alınması gerekmektedir.
Diş fırçalamanın çocuk diş hekimliğinde kullanılan farklı restoratif materyallerde yüzey pürüzlülüğü üzerine etkisi
Çocuk diş hekimliğinde çürük nedeniyle kaybedilen diş sert dokularının yerine koyulabilmesi amacıyla kullanılan restoratif materyallerin klinik başarısında birçok faktör rol oynamaktadır. Bu faktörlerden biri olan yüzey pürüzlülüğü, kullanılan materyallerin dayanıklılık ve uzun dönem performanslarını doğrudan etkilemektedir. Diş fırçalamanın abraziv etkisi de restoratif materyallerin yüzey pürüzlülüğünde etkendir. Çalışmamızın amacı, diş fırçalamanın çocuk diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan rezin modifiye cam iyonomer siman, kompomer ve kompozit materyallerinin yüzey pürüzlülüğü üzerine etkisinin incelenmesidir. Bu amaçla çalışmamızda üç farklı restoratif materyalden diskler hazırlanarak 3 farklı deney grubu oluşturuldu. Her grup için 20 örnek hazırlandıktan sonra, örneklerin yüzey pürüzlülük değerleri profilometre cihazı kullanılarak ölçüldü. Ardından fırçalama simülatörü kullanılarak, örneklere 1 yıllık diş fırçalamaya eşdeğer fırçalama siklusu uygulandı ve fırçalama sonrası yüzey pürüzlülük değerleri kaydedilerek, fırçalama öncesi ve sonrası yüzey pürüzlülük değerleri karşılaştırıldı. Sonuçlar değerlendirildiğinde, 1 yıllık fırçalama sonucunda, rezin modifiye cam iyonomer siman grubunda kompomer ve kompozit gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla yüzey pürüzlülüğü artışı gözlenirken, kompozit ve kompomer grupları arasında yüzey pürüzlülüğü değişimi açısından anlamlı fark gözlenmedi. Bir yıllık fırçalamanın ardından rezin modifiye cam iyonomer simanların klinik açıdan pürüzlü yüzey gösterdikleri ve plak birikimi açısından risk oluşturabileceği gözlendi. Bu nedenle rezin modifiye cam iyonomer simanlar kullanıldığında, düzenli aralıklarla kontrollerin yapılması ve oluşabilecek yüzey pürüzlülüğünün uygun bitirme ve cila sistemleriyle azaltılması önemlidir.
Daimi birinci molar çekim endikasyonu olan çocuklarda diş çürüklerinin CAST indeksi ile değerlendirilmesi
Daimi birinci molarlarda erken dönemde çürük oluşumu gerçekleşebilmekte, tedavilerinin ihmal edilmesi de bu dişlerin erken kaybedilmelerine neden olabilmektedir. Süt molarlarda görülen çürüklerin ise daimi birinci molarlarda çürük oluşum riskini arttırdığı düşünülmektedir. Çalışmamızda herhangi bir daimi birinci molar dişine çekim endikasyonu konulan hastaların, süt molarları ve daimi birinci molarlarındaki çürük seviyelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla muayeneleri sonucunda herhangi bir daimi birinci molar dişine çekim endikasyonu konulan 7-9 yaş aralığındaki 236 hastanın süt ve daimi birinci molarlarına ait, Caries Assessment Spectrum and Treatment (CAST) indeksi ile elde edilen kodlarının yer aldığı muayene formları retrospektif olarak incelenmiştir. Süt molarlar ve daimi birinci molarlar için ortalama ve maksimum CAST kodlarının yaş ve cinsiyet ile ilişkisi ve dağılımı incelenmiştir. Çalışmamızın sonuçları incelendiğinde hastaların %70,8'inde en az bir süt moların çürüğe bağlı kaybedildiği belirlenmiş olup, tüm süt molarları sağlıklı olan hastanın bulunmadığı tespit edilmiştir. Çekim endikasyonu konulan daimi birinci molarlar hariç, diğer daimi birinci molarlar incelendiğinde, bu dişlerin de önemli oranda morbidite (%42,8) ve ciddi morbidite (%37,3) gösterdikleri belirlenmiştir. Çalışmamızda herhangi bir daimi birinci molar dişine çekim endikasyonu verilen çocukların, hem süt molarları hem de diğer daimi birinci molarlarının sağlık durumlarının oldukça düşük seviyede olduğu belirlenmiştir.
Polimerizasyon öncesi ısıtma işleminin fissür örtücülerin akışkanlığına etkisi
Fissür örtücü uygulaması çürüklerin önlemesinde sıklıkla kullanılan koruyucu diş hekimliği uygulamalarından biridir. Fissür örtücünün viskozitesi materyalin dişe retansiyonunu doğrudan etkilemektedir. Fissür örtücüler gibi rezin içerikli materyallerin polimerizasyon öncesi ısıtılması materyalin viskozitesini azaltarak, akıcılığını arttırmaktadır. Bu çalışmanın amacı; farklı doldurucu oranlarına sahip rezin içerikli dört farklı fissür örtücünün polimerizasyon öncesi farklı sıcaklıklarda olması sağlanarak, akışkanlık düzeylerinin in vitro koşullarda incelenmesi ve elde edilen verilerin karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Bu amaçla çalışmamızda, farklı doldurucu oranlarına sahip (%0, %30, %55 ve %70) rezin içerikli dört farklı fissür örtücü materyali polimerizasyon öncesi farklı sıcaklıklarda (4ºC, 23ºC, 39ºC ve 55ºC) ısıtıldı. İstenilen sıcaklığa getirilen fissür örtücüler cam tabakalar arasına yerleştirilerek üzerlerine ağırlık konuldu. Ardından iki cam arasında yayılan fissür örtücünün yayılım çapı ölçüldü, her bir sıcaklık değerinde 20'şer akışkanlık ölçüm değeri elde edilerek toplam 320 ölçüm yapıldı. Veriler iki yönlü robust ANOVA analiziyle istatiksel olarak değerlendirildi. Sonuçlar değerlendirildiğinde; Polimerizasyon öncesi ısıtma işlemiyle fissür örtücülerin akışkanlık değerlerinde artış olduğu, doldurucu içermeyen fissür örtücülerde akışkanlık açısından en iyi sonucun en az 23ºC sıcaklıkta elde edildiği, %30 ve %55 doldurucu içeren fissür örtücülerde ise sıcaklık dereceleri arasındaki fark fazla olduğunda akışkanlık değerlerinde anlamlı fark gösterdiği saptandı. Doldurucu oranı %70 olan fissür örtücüye ısıtma işlemi uygulandığında ise akışkanlık değerinde anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Fissür örtücülerde doldurucu oranı ve sıcaklığın akışkanlık üzerinde etkili olduğu, akışkanlık açısından en iyi sonucun elde edilebilmesi için doldurucu oranları dikkate alınarak uygun sıcaklığın seçilmesi gerektiği düşünülmektedir.
Çocuk içeceklerinin polimerizasyon öncesi ısıtma işlemi uygulanan poliasit modifiye kompozit rezinlerin renk değişimine etkisi
Restoratif materyallerin estetik başarılarında renk stabilitesi oldukça önemlidir. Bu renklenmede hem içsel hem de dışsal faktörler etkilidir. İçsel renklenmeler materyalin derin tabakalarından kaynaklanırken, tüketilen yiyecek/içeceklerdeki renklendirici maddeler ise dışsal faktörlerdendir. Restoratif materyallerin geliştirilmesi amacıyla yapılan araştırmalar sonucunda, rezinlere ön ısıtma işlemi uygulanması, viskoziteyi ve ışık uygulama süresini azaltması, marjinal adaptasyonu ve monomer dönüşüm derecesini arttırması gibi avantajlarından dolayı dikkat çekmektedir. Çalışmanın amacı çocuk içeceklerinin ön ısıtma işlemi uygulanan poliasit modifiye kompozit rezinlerin renk stabilitesine etkisini in vitro koşullarda inceleyip elde edilen bulguların karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda polimerizasyon öncesinde dört farklı sıcaklıkta (4°C, 23°C, 39°C, 55°C) bekletilen A2 rengindeki poliasit modifiye kompozit rezin materyalinden diskler hazırlanarak dört ana grup oluşturuldu. Bu gruplar distile su, kola, vişne suyu ve çikolatalı sütte bekletilmek üzere dört alt gruba ayrıldı. Çalışma boyunca diskler günde 3 saat içeceklerde bekletildi. Disklerin içeceklerde bekletilmeden önce ve sonra Commision on Illumination (CIE) Lab sistemine göre renkleri ölçüldü. Çalışmanın 1.,7.,30. ve 60. günlerinde oluşan renk değişimleri hesaplanarak elde edilen veriler iki yönlü Robust ANOVA analiziyle istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuçlar incelendiğinde, çikolatalı süt grubunda polimerizasyon öncesi tüm sıcaklıklarda ve çalışma süresinin tüm günlerinde distile suya göre anlamlı renk değişimi görülmedi. Kola grubunda 39°C ve 55°C'lik ön sıcaklık değerlerinde altmış güne kadar, 4°C ve 23°C'lik sıcaklık değerlerinde otuz güne kadar ilk günküyle benzer renk değişimi görüldü. Restorasyonların renk stabilitesinin uzun ömürlü olması için poliasit modifiye kompozit rezinlere uygulanan ön ısıtma işleminin faydalı olabileceği ve farklı içecek gruplarının poliasit modifiye kompozit rezinlerde farklı etkiler oluşturabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Flor vernik uygulamasının poliasit modifiye kompozit rezinde pediatrik ilaç kullanımına bağlı renk değişimine etkisi
Restoratif materyallerin uzun dönem estetik başarısında renk stabilitesi önemlidir ve hem içsel hemde dışsal faktörlerden etkilenmektedir. İçsel renklenmeler restoratif materyallerin özelliklerinden kaynaklanırken, dışsal renklenmeler ise yiyecek ve içeceklerin sık tüketimiyle ve renklendirici/katkı maddesi içeren süspansiyon veya şurupların kullanımıyla ilişkilendirilebilir. Flor vernik uygulaması ise koruyucu diş hekimliği uygulamalarında önemli bir yere sahiptir. Çalışmanın amacı, renksiz flor vernik uygulamasının, çeşitli pediatrik ilaç kullanımının poliasit modifiye kompozit rezin restoratif materyallerde oluşturduğu renk değişimi üzerine koruyucu etkisinin incelenmesidir. Bu amaçla çalışmamızda poliasit modifiye kompozit rezin materyalinden diskler hazırlanarak flor vernik uygulamasına göre iki gruba ayrıldı. Gruplardan birine flor vernik uygulaması yapılırken, diğer gruba flor vernik uygulaması yapılmadı. Gruplar yapay tükürük, amoksisilin+klavulanik asit, sefuroksim aksetil, klaritromisin, parasetamol, ıbuprofen ve demir takviyesi ilaç solüsyonlarında bekletilmek üzere yedi alt gruba ayrıldı. Çalışmada disklerin, ilaç solüsyonlarına daldırma döngüsü öncesi ve sonrası 7., 14.,21.ve 28. günleri sonunda renk değişim değerleri spektrofotometre cihazı kullanılarak ölçüldü. Elde edilen veriler hesaplanarak veriler IBM SPSS V23 analiziyle istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuçlar incelendiğinde, demir takviyesi ilaç grubunda flor vernik uygulanması 28 gün boyunca poliasit modifiye kompozit rezinlerin renk değişimini önledi. Amoksisilin+klavulanik asit, sefuroksim aksetil ve parasetamol grubunda 14.gün sonunda flor vernik poliasit modifiye kompozit rezin restoratif materyallerde renk değişimini önlemediği gözlendi. Flor vernik uygulamasının çeşitli pediatrik ilaç kullanıma bağlı poliasit modifiye kompozit rezinlerin renk değişiminde koruyucu olarak faydalı olabileceği ve bu koruyucu özelliğinin belli süreye kadar etkili olabileceği düşünülmektedir.
Farklı sıcaklıklardaki süt diş kök kanal patlarının kök kanallarını doldurma kapasitesinin ve kalitesinin değerlendirilmesi
Çürük veya travma sonrası vitalitesini kaybetmiş süt dişlerine endodontik tedavi uygulanmaktadır. Süt dişi kök kanallarının kompleks anatomisi, ideal kök kanal tedavisini ve tam kanal dolumunu zorlaştırmaktadır. Bu durum; endodontik tedavinin başarısında kanal dolumunun kalitesinin ve kapasitesinin önemini arttırmaktadır. Kanal dolum materyalleri de radyoopasite, viskozite gibi ısı değişiminden etkilenen fizikokimyasal özellikleriyle hermetik dolumun temel gereksinimlerini karşılamalıdırlar. Bu nedenle çalışmanın amacı; farklı sıcaklıkların süt dişi kanal dolum patlarının dolum kalitesi ve kapasitesi üzerindeki etkisinin incelenmesidir. Bu amaçla çalışmada; baryum sülfat içerikli kalsiyum hidroksit ve iyodoform içerikli kalsiyum hidroksit süt kanal dolum patları 4 farklı sıcaklıkta (4°C, 23°C, 39°C, 55°C) ısıtıldı. Toplamda 240 kanal içeren 80 endodontik blok, enstrümantasyon sonrasında pat gruplarına ve sıcaklık değerlerine göre her bir alt grupta 30 kanal olacak şekilde (n=30) ayrıldı ve kök kanal patlarıyla dolduruldu. Ardından kanalların (30 mm, 0.18 sn, 70 kVp) dijital radyografik kayıtları alındı ve kayıtlar ImageJ yazılımı ile analiz edilerek kanal dolum kapasitesi ve kalitesi değerlendirildi. Veriler IBM SPSS V23 ile analiz edildi. Sonuçlar değerlendirildiğinde; 4°C, 23°C ve 39°C sıcaklıklarına ait total dolmayan alan değerleri ile 55°C sıcaklık değeri arasında anlamlı fark gözlendi (p=0,025). Yine, 4°C, 55°C ile 23°C, 39°C grupları arasında hem baryum sülfat içerikli kalsiyum hidroksit patı radyoopasite değerlerinde hem de total radyoopasite değerlerinde anlamlı farka rastlandı (p<0,001). Veriler doğrultusunda, dolum öncesi ısıtma işleminin, süt kanal patlarının kanalları doldurma kalitesi ve kapasitesi üzerinde özellikle yüksek sıcaklıkta pozitif etkili olduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca, baryum sülfat içerikli kanal patının sıcaklık değişimlerinden daha çok etkilendiği fark edilmiştir.
Çocuk ve ebeveyn arasındaki dental anksiyete ilişkisinin çocukların ağız diş sağlığına etkisi
Dental anksiyete herhangi bir dış kaynaklı uyarıcı olmaksızın kişinin içsel olarak her türlü dental işleme karşı gösterdiği korku ve endişe olarak tanımlanmaktadır. Genellikle çocukluk ve ergenlik döneminde kendini gösteren dental anksiyete, yaş, cinsiyet, kişilik özellikleri, sosyoekonomik durum, ebeveyn davranışı gibi birçok faktörden etkilenmekte ve çocuğun diş hekimi randevularına karşı tutum ve davranışını dolayısıyla ağız ve diş sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Çalışmanın amacı hem çocuk hastalarda hem de ebeveynlerinde dental anksiyete düzeyinin belirlenerek, ebeveynlerin anksiyete düzeylerinin çocuklarda görülebilen dental anksiyete üzerindeki etkisinin incelenmesi ve mevcut anksiyete düzeyinin ağız ve diş sağlığına etkisinin değerlendirilmesidir. Bu amaçla çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne, Aralık 2020-Mayıs 2021 tarihleri arasında çeşitli sebeplerle başvurmuş ve rutin muayene işlemi yapılmış 8-12 yaş aralığındaki uygun kriterleri karşılayan 400 çocuk ve ebeveynine çalışma anketi uygulanarak hem çocukların hem de ebeveynlerinin dental anksiyete düzeyleri Dental Korku ve Anksiyete İndeksi (IDAF-4C+) ile belirlendi. Çocukların muayene formlarından elde edilen DMFT (decayed, missing, filled, teeth) indeks verileri kayıt altına alındı. Ebeveyn ile çocukların dental anksiyete düzeyleri ilişkisi ve dental anksiyete düzeyi ile çocukların DMFT verileri arasındaki ilişki incelendi. Elde edilen veriler IBM SPSS V23 analiziyle istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuçlar incelendiğinde çocuğun dental anksiyete düzeyi ile ebeveyn dental anksiyete düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir ilişki tespit edildi (p<0,001). Çocukların anksiyete düzeyi ile DMFT skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0,427). Ebeveynlerin sahip oldukları dental anksiyeteyi çocuklarına davranışlarıyla ve sosyal öğrenme yoluyla aktarabilecekleri düşünülürken dental anksiyete ile çürük arasındaki ilişkinin diğer risk faktörleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Dental anksiyete, dental korku, ağız sağlığı, çocuk, ebeveyn
İmmatür daimi birinci büyükazı dişlerinde diş çürüğü kaynaklı pulpal enfeksiyon görülen çocuklarda dental gelişimin değerlendirilmesi
Amaç: Karışık dişlenme döneminde gelişimini tamamlamadan ağız ortamına süren daimi birinci molar dişlerin çürüğe karşı özel bir hassasiyeti vardır. Bu çalışmada diş çürüğü nedeniyle pulpası etkilenmiş immatür daimi birinci molar dişlere sahip çocukların diş gelişim seviyelerinin bu dişlerde çürük ve pulpal enfeksiyon oluşumu üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma kapsamında 6-10,5 yaş aralığında immatür daimi birinci molar dişlerinde diş çürüğü kaynaklı pulpal enfeksiyon bulunan 220 hasta (121 kız, 99 erkek) çalışma grubu olarak, çalışma grubundaki hastalarla yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş sağlıklı immatür daimi birinci molar dişlere sahip 220 hasta kontrol grubu olarak değerlendirildi. Hastaların muayene kayıtları restrospektif olarak değerlendirilerek kronolojik yaşları, etkilenen diş bilgileri kaydedildi. Panoramik röntgenlerinin Demirjian methodu ile değerlendirilmesi ile diş yaşları hesaplandı. Elde edilen veriler t testi, Mann Whitney U testi, Wilcoxon testi, Fisher Freeman Halton testi ve Pearson Kikare testi kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi (p<0,05). Bulgular: Verilerin değerlendirilmesi sonucunda kızlara ve erkeklere ait diş yaşı değerleri arasında anlamlı bir fark olmadığı ve diş gelişiminin cinsiyetler arasında farklılık göstermediği bulundu. Çalışma grubu ve kontrol grubu arasındaki diş yaşı ve kronolojik yaş farkı (DY-KY) ortalamaları karşılaştırıldığında, kızlarda kontrol grubundaki DY-KY ortalaması 0,12 iken çalışma grubundaki DY-KY ortalaması 0,74'tür. Erkeklerde kontrol grubundaki DY-KY ortalaması 0,2 iken çalışma grubundaki DY-KY ortalaması 0,6'dır ve değerler arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Sonuç: Daimi birinci molar dişlerin erken diş gelişimine bağlı olarak ağız ortamına erken sürmesi bu dişlerde çürük riskini arttırdığı düşünülmektedir. Diş gelişimindeki değişikliklerin değerlendirilmesi çocuk diş hekimliğinde tedavi planlaması ve zamanlamasında büyük öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: Daimi birinci molar, Demirjian metodu, diş çürüğü, diş yaşı, immatür diş
Çocuklarda dental kaygının önlenmesinde eğitici kitap, video ve mobil uygulama kullanımının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Amaç: Dental anksiyete genellikle çocuklarda görülen bir halk sağlığı problemidir. Davranış yönlendirme teknikleri, dental anksiyetesi bulunan çocukların tedavilerinin başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için kullanılan temel araçlardır, ancak bu yöntemler her zaman işe yaramayabilir ve alternatif tekniklere başvurmak gerekebilir. Bu çalışmanın amacı dental tedavilerinden önce çocuklara eğitici kitap okumanın, eğitici video izletmenin ve eğitici mobil oyun oynatmanın anksiyetelerine olan etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Bu çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne, Kasım 2022-Kasım 2023 tarihleri arasında başvuran 3-6 yaş arası 160 hasta rastgele 4 gruba ayrıldı. Her gruptaki hastaların anksiyeteleri Görsel Yüz Skalası, Frankl Davranış Skalasına göre skorlandı ve pulse oksimetre ile nabızları ölçüldü. Ebeveynlere göre çocuğun anksiyetesini değerlendirmek amacıyla, velilerden Corah Dental Anksiyete Skalası'ndaki soruları çocuğunun bakış açısıyla cevaplaması istendi. Daha sonra ilk gruba anlat-göster-uygula tekniği uygulandı; ikinci gruba eğitici kitap okundu, üçüncü gruba eğitici video izletildi; dördüncü gruba eğitici mobil oyun oynatıldı. Çocukların muayeneleri yapıldıktan sonra tekrar aynı ölçekler kullanılarak anksiyeteleri ölçüldü. Elde edilen verilerin IBM SPSS 25 programı ile istatiksel analizleri yapıldı. Bulgular: Sonuçlar incelendiğinde Görsel Yüz Skalası ve Frankl Davranış Skalası'na göre oyun ve video grubunun; Corah Dental Anksiyete Skalasına göre, oyun, video ve kitap grubunun; nabız sayılarına göre video grubunun dental anksiyetelerinde azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Sonuç: Dental kaygıyı azaltmak için kullanılan en başarılı tekniğin eğitici video izlemek ve eğitici mobil oyun oynamak olduğu, eğitici kitap okumak ve anlat-göster-uygula yönteminin kaygıyı azaltmada daha az etkiye sahip olduğu sonucuna varıldı.
Çocukların dental anksiyete düzeyleri ile kompomer restorasyon renk tercihleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Dental anksiyetenin erken dönemde belirlenmesi ve dental tedavinin başarı şansını artırmak oldukça önemlidir. Bu çalışmada çocukların dental anksiyete düzeyleri ile kompomer restorasyon renk tercihleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma kapsamında 5-10 yaş aralığında süt molar dişlerinde restoratif tedavi gereksinimi bulunan 275 hastanın anksiyete düzeyleri ile kompomer restorasyondaki renk tercihleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Çocukların dental anksiyete düzeyleri Modifiye çocuk dental anksiyete skalası, yüzler versiyonu (MÇDAS-y) kullanılarak belirlendi. Anksiyete düzeyleri belirlenen çocuklardan kompomer restorasyonları için 9 renkten (pembe, mavi, altın, gümüş, turuncu, sarı, yeşil, mor, beyaz) oluşan kompomer renk skalasından renk seçmeleri istendi. Çocukların seçtiği kompomer restorasyon renklerinin sevdiği renklerle ilişkisini değerlendirmek amacı ile çocuklara en çok sevdikleri rengin ne olduğu soruldu ve elde edilen veriler kayıt altına alındı. Veriler IBM SPSS 25 programı ile analiz edildi, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak değerlendirildi. Bulgular: Verilerin değerlendirilmesi sonucunda çocukların anksiyete düzeyleri ile kompomer restorasyon renk tercihleri arasında anlamlı bir fark bulundu (p=0,000). Anksiyete düzeyi yüksek olan hastaların restorasyon rengi olarak pembe, anksiyete düzeyi düşük olan hastaların restorasyon rengi olarak çoğunlukla beyazı seçtiği görüldü. Hastaların sevdiği rengi seçme durumuna göre anksiyete skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar belirlendi (p=0,000). Sevdiği rengi restorasyon rengi olarak seçen hastaların anksiyetesinin yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Çocukların kompomer restorasyon rengi olarak beyaz seçimi yapmasının düşük veya orta anksiyete düzeyine; pembe seçimi yapmalarının ise yüksek anksiyete düzeyine sahip olduklarını gösterdiği düşünülmektedir. Kompomer restorasyon renk tercihleri dental anksiyete ve belirli duygusal durumları yansıtan bir ölçü olarak kullanılabilir.
Pedodonti klinik uygulama eğitimi sürecindeki diş hekimliği öğrencilerinin empati düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Empati, bir diş hekiminin sahip olması gereken temel özelliklerden biri olmakla birlikte çocuk diş hekimliğinde de önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, pedodonti klinik uygulama eğitimi sürecindeki diş hekimliği öğrencilerinin empati düzeylerinin ve bu empati düzeyindeki değişime etki eden çeşitli faktörlerin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışma kapsamında, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'nde, Ekim 2022-Aralık 2023 tarihleri arasında pedodonti klinik uygulama eğitimi alan ve/veya gözlem yapan 70 üçüncü sınıf, 140 dördüncü sınıf ve 140 beşinci sınıf öğrencisi olmak üzere toplam 350 öğrencinin empati düzeyi pedodonti klinik uygulama eğitimi öncesi ve sonrasında Jefferson Hekim Empati Ölçeği Öğrenci Versiyonu (JSPE-S) kullanılarak değerlendirildi ve JSPE-S puanları kayıt altına alındı. Elde edilen veriler Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Wilcoxon testi, Dunn Testi kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi (p<0,05). Bulgular: En yüksek empati düzeyi 3. sınıf öğrencilerinde görülürken en düşük empati düzeyi 5. sınıf öğrencilerinde gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,001). Kız öğrencilerin empati düzeyleri erkek öğrencilerden istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha yüksek bulundu (p<0,001). Aynı zamanda öğrencilerin empati düzeyi ile kardeş sayısı, uzmanlık eğitimi alma istekleri, tercih etmeyi düşündükleri uzmanlık branşı arasında da pedodonti klinik uygulama eğitimi öncesi ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlendi (p<0,001). Sonuç: Öğrencilerin bulundukları sınıfın, sahip oldukları kardeş sayısının ve cinsiyetlerinin empati düzeylerinde farklılıklara neden olduğu izlenmiştir. Öğrencilerin meslek hayatlarında önemli olan empati becerilerinin artırılmasına yönelik yapılacak eğitimlerin; hasta ile daha etkili iletişim kurabilen insan odaklı hekimlerin yetişmesine yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Opak lezyonun tedavisinde CPP-ACP kullanımının etkinliği
Bu klinik çalışmada opak lezyon gelişimi üzerine, standart bir remineralizasyon protokolüne ek olarak kullanılan fluoridli vernik, CPP-ACP ve CPP-ACP+fluoridli vernik uygulamalarının etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışma 8-15 yaş arası 21 çocukta opak lezyon saptanan toplam 101 diş yüzeyi üzerinde 12 hafta boyunca yürütülmüştür. Hastalar rastgele dört gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu oral hijyen eğitimi, klorheksidin gargara ve xylitollü sakız çiğnenmesini içeren günlük bir remineralizasyon protokolü ile tedavi edilmiştir. Kontrol grubundaki protokole ek olarak, ikinci grupta fluoridli vernik, üçüncü grupta CPP-ACP ve dördüncü grupta fluoridli vernik ve CPP-ACP kullanılmıştır. Bütün protokollerin etkinliğini değerlendirebilmek için remineralizasyon öncesi ve sonrasında görsel skorlamalar ve DIAGNOdent Pen değerleri kaydedilmiştir.Bu çalışmanın sonucu CPP-ACP' nin gözle muayenede başarısının, vernik ile veya vernik olmadan anlamlı derecede yüksek olduğunu göstermiştir (p <0.001 ve p <0,001). Buna ek olarak CPP-ACP kullanılan gruplarda DIAGNOdent Pen değerinde anlamlı olarak azalma belirlenmiştir.CPP-ACP' nin standart protokole olumlu ve önemli katkı sağladığı ve opak lezyonu tedavi potansiyeli olduğu bu kısa süreli klinik çalışmada gösterilmiştir.
Kütlesel yerleştirilebilen kompozit rezinlerin polimerizasyon derecelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı kütlesel yerleştirilebilen 7 farklı kompozit rezinin polimerizasyon derecelerini belirlemektir. QuixfilTM, SonicFillTM, Tetric EvoCeram Bulk Fill, X-tra fil, SureFil® SDR® flow, Venus® Bulk Fill ve X-tra base kompozit rezinlerden 5 mm çapında ve 4 mm kalınlığında disk şeklinde örnekler hazırlandı ve LED cihazı ile 20 s ışık uygulandı. Örneklerin ışık uygulanan yüzeylerine Sof-Lex diskler ile polisaj yapıldı ve 37º C kuru, karanlık ortamda 24 saat bekletildi. 24 saatin sonunda örneklerin alt ve üst yüzeylerinden Vickers sertlik cihazı ile 5' er ölçüm yapıldı. Örnekler tekrar 37º C kuru, karanlık ortama yerleştirildi ve 7 gün bekletildi. Mikrosertlik ölçümleri 7 günün sonunda tekrarlandı. Her örneğin alt ve üst yüzey Vickers sertlik değerlerinin ortalamaları hesaplandı. Alt yüzey sertlik değeri üst yüzey sertlik değerine bölündü ve sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Alt/üst Vickers sertlik oranının minimum 0,8 olduğu SonicFillTM, X-tra fil, SureFil® SDR® flow, Venus® Bulk Fill ve X-tra base kompozit rezinler polimerizasyon derecesi açısından başarılı bulundu. 1. ve 7. günlerdeki sertlik değerleri ve polimerizasyon dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi.
6-8 yaş çocuklarında farklı dozlarda ağızda emilebilen xylitol tabletlerin tükürükteki streptococcus mutans ve lactobacillus spp. suşları üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Son yıllarda çocuk diş hekimliğinde gerçekleştirilen çalışmalar, diş çürüklerini önleme yollarını ve diş çürüğüne neden olan mikroorganizmaların kolonizasyonunu engellemeyi amaçlamaktadır. Bu çalışmalarda, diş çürüklerinin önlenmesinde öne çıkan yöntemlerden bir tanesi prebiyotik bir ürün olan xylitolün kullanımıdır. Bu çalışmanın amacı, karma dişlenme dönemindeki çocuklarda farklı dozlarda emilebilen xylitol tabletlerin 6 ay süreyle kullanımlarının tükürükteki S.mutans ve laktobasil değerleri üzerindeki etkilerini değerlendirmektir.Gazi Üniversitesi Pedodonti Anabilim Dalı'na başvuran 6-8 yaş arası çocuklardan CAT yöntemi ile S.mutans ve laktobasil değerleri orta - yüksek çürük riski grubunda olduğu belirlenen hastalar üç gruba ayrıldı. Grup 1: 2 gr /gün xylitol tablet, Grup 2: 4 gr/ gün xylitol tablet ve Grup 3: kontrol grubu. Hastaların 1.ay, 3.ay ve 6. ayda CRT kiti ile tükürük S.mutans ve laktobasil değerleri tespit edildi.2 gr/gün ve 4 gr/ gün emilebilen xylitol tablet kullanan iki grupta da başlangıç değerlerine göre 1. ay, 3. ay ve 6. ay S. mutans ve laktobasil düzeylerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p<0,01). İki farklı xylitol grubu karşılaştırıldığında S. mutans ve laktobasil düzeylerindeki azalma oranıile xylitol dozları arasında anlamlı fark saptanmadı.
Amalgam restorasyonların postoperatif hassasiyetinde oksalat bazlı hassasiyet gidericilerin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada amaç, farklı kavite derinliklerindeki süt dişlerine uygulanan amalgam restorasyonların postoperatif hassasiyetinde oksalat bazlı bir hassasiyet giderici ajan ile total-etch adeziv sistem ve bunların kombine kullanımının etkinliğinin copal vernikle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesinin in vivo ve in vitro olarak yapılmasıdır.7-10 yaş grubu hastalardan çalışmada belirlenen kriterlere göre toplam 100 adet Sınıf I çürüklü süt molar diş seçilerek çalışmaya dahil edilmiştir. Seçilen dişlere, lokal anesteziyi takiben rubber-dam izolasyonu altında standart frezlerle sınıf-I kavite preparasyonları yapılarak dişler rastgele 4 gruba ayrılmıştır:Grup 1: Smartprotect® (oksalat bazlı hassasiyet giderici)Grup 2: Adper Single BondTM 2 (total-etch adeziv)Grup 3: Smartprotect® + Adper Single BondTM 2Grup 4: Copal vernikKavite yüzeylerine çalışmada kullanılan ajanlar uygulanan dişler amalgamla restore edilmiştir. Hastaların dişlerine 1, 7, 30 ve 90. günlerde soğuk testi uygulanarak hassasiyet değerlendirmeleri yapılmıştır. Çalışmada kullanılan ajanların dentin yüzey morfolojisinde yaptıkları değişikliklerin değerlendirilmesi amacıyla her gruptan ikişer diş SEM'de incelenmiştir. Her gruptan üçer diş fizyolojik çekim zamanı gelince çekilerek histolojik değerlendirme yapılmıştır.Çalışmanın sonuçlarına göre gruplar arasında yapılan değerlendirmede 1, 7, 30 ve 90. günlerde hassasiyet insidansı yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p>0,05). Kalan dentin miktarı arttıkça hassasiyet görülme oranı düşerken, zamanla hassasiyetin azaldığı gözlenmiştir. SEM analizi sonuçlarına göre tüm gruplardaki dişlerde dentin tübül ağızlarının tıkanmış olduğu gözlenmiştir. Histolojik incelemede, 4 gruptaki dişler arasında uygulanan ajanlara karşı gelişen pulpa cevapları arasında belirgin bir fark olmadığı tespit edilmiştir.
Ergenlik çağı çocuklarında yeni bir ağız kokusu tedavi protokolünün mikrobiyolojik olarak incelenmesi
Bu çalışmada sistemik kökenli olmayan ağız kokusu problemi olan çocuklarda tedaviye yönelik yeni bir protokol oluşturulması ve bu protokolün oral mikroflorada hidrojen sülfür üreten bakteriler üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışma ağız kokusu şikayeti olan, yaşları 12-16 arasında değişen 40 çocuk hasta üzerinde yürütüldü. Hastalardan kliniğe geldikleri gün, restoratif ve periodontal tedavilerinin bittiği gün ve bir hafta süren tedavi protokolü uygulamasının bittiği gün olmak üzere organoleptik yöntem ve halimetre cihazı kullanılarak ağız kokusu ölçümleri yapıldı ve mikrobiyolojik inceleme için tükürük ve dil pası örnekleri alındı. Tedavi protokolü olarak, klorheksidin glukonat içerikli gargara (Grup I), çinko içeren diş macunu ve sakız (Grup II), klorheksidin glukonat içerikli gargara ile çinko içeren diş macunu ve sakız (Grup III), su gargarası (Grup IV kontrol grubu) ve parafin (Grup V) kullanıldı.Çalışmanın sonuçlarına göre organoleptik koku skorlarıyla halimetrenin bulguları anlamlı benzerlik gösterdi (p<0.001). Ağız kokusu ile plak indeksi (p<0.001), CPITN (p<0.0017) ve dil pası (p<0.001) indeksi arasında anlamlı ilişki tespit edildi. Diş ve diş eti tedavisi ve oral hijyen prosedürleri uygulandıktan ve bir haftalık tedavi protokolü uygulandıktan sonra uçucu sülfür molekülü ve bakteri miktarında azalma gözlendi (p<0.001). Tedavi prosedürü uygulamalarından sonra ağız kokusunda en fazla azalma grup III' te gözlendi. Çinkolu ürün kullanımının öncesi ve sonrası tükürük çinko konsantrasyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık kaydedildi (p<0,001). Ağız kokusu tedavisinde diş ve diş eti tedavileri ve oral hijyen eğitimi verilmesi, bir haftalık klorheksidin gargara, çinkolu sakız ve diş macunu kullanılmasına hem klinik hem de mikobiyolojik olarak etkin bir tedavi protokolü olduğu belirlendi.
Süt molar dişlere üç farklı akışkan kompozit materyalinin uygulanması sonrası polisajlama ve yüzey koruyucu işlemlerinin etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, yeni geliştirilen akışkan kompozitlerle süt dişlerinde yapılan restorasyonlarda, polisajlama ve yüzey koruyucu uygulamasının marjinal adaptasyon ve mikrosızıntı üzerine etkinliğinin ve mikrogerilim testi ile kompozitlerin süt dişi dentinine bağlanma kuvvetlerinin değerlendirilmesidir.Çalışma için 120 adet çürüksüz süt molar diş kullanılmıştır. Dişlerden 60 tanesinin bukkal ve lingual yüzlerinde sınıf V kaviteler hazırlanmış ve dişler üç gruba ayrılarak üç farklı akışkan kompozit uygulanmıştır (Vertise Flow, G-aenial Universal Flo, Tetric N-Flow). Gruplardaki restorasyonların yarısına polisaj yapılmıştır. Daha sonra alt gruplar yine ikiye ayrılarak yarısına yüzey koruyucu (G-Coat Plus) uygulanmıştır. Marjinal adaptasyon değerlendirmeleri dişlerden hazırlanan replikalar üzerinde; mikrosızıntı değerlendirmeleri dişler üzerinde yapılmıştır.Geriye kalan 60 adet diş, dentin yüzeyleri açığa çıkacak şekilde bukkalden aşındırılmıştır. Dişler üç gruba ayrılarak dentin yüzeylerine üç farklı akışkan kompozit uygulanmıştır. Mikrogerilim testi ile bağlanma kuvvetleri ölçülerek kopma tipleri SEM'de incelenmiştir.Çalışmanın sonuçlarına göre, polisaj yapılması tüm gruplarda marjinal adaptasyonu azaltarak mikrosızıntıyı arttırmıştır. Yüzey koruyucu uygulandığında ise, marjinal adaptasyon ve mikrosızıntı ölçümleri anlamlı derecede daha başarılı bulunmuştur. Bağlanma kuvveti değerleri sırasıyla G-aenial için 15.5MPa, Tetric için 13MPa, Vertise için 2.3MPa olarak ölçülmüştür.Sonuç olarak, yüzey koruyucu uygulamasının restorasyonların başarılarını arttırdığı ve self-adeziv akışkan kompozit Vertise Flow'un bağlanma kuvvetinin yetersiz olduğu görülmüştür. Yeni geliştirilen materyaller ile ilgili daha fazla laboratuvar ve klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Yeni geliştirilen iyontoforez etkili fluorid kaşığının remineralizasyondaki etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, iyontoforez tekniği ile fluorid uygulanmasını sağlamak üzere özel olarak geliştirilmiş ?Fluorinex? fluorid kaşığının remineralizasyondaki etkilerini; fluoridin konvansiyonel fluorid kaşığı ile jel halinde uygulanması ve konvansiyonel iyontoforez cihazı ile uygulanmasının etkileri ile lazer floresans ölçümleri kullanarak karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir.Çalışmada gelişimini tamamlamamış, herhangi bir anomaliye sahip olmayan 60 adet çürüksüz premolar ve molar dişte in vitro koşullarda başlangıç çürük lezyonu oluşturuldu. Dişler rastgele seçilerek dört gruba ayrıldı. Birinci grupta yer alan örneklere konvansiyonel teknikle 4 dakika, %1.23' lük APF jel, ikinci gruba ise konvansiyonel iyontoforez cihazı ile 4 dakika, %2' lik NaF uygulaması yapıldı. Diğer çalışma grubu olan Fluorinex grubunda yer alan lezyonlara ise öncelikle iyon akımının arttırılması amacıyla 1 dakika CuCl2 solüsyonu, daha sonra ise Fluorinex kaşık ile %1.23' lük APF jel 4 dakika uygulandı. Kontrol grubunda bulunan örnekler, herhangi bir işlem uygulanmadan 4 dakika distile su içerisinde bekletildi. Uygulamalardan sonra tüm örnekler ağız ortamının taklit edilmesi amacıyla iki hafta süre demineralizasyon ve remineralizasyon döngülerinden oluşan pH siklusuna alındı.DIAGNOdent pen ölçümleri başlangıç mine lezyonlarının oluşturulmasını takiben, fluorid uygulamalarından ve pH siklusundan sonra kaydedildi. Lezyonların oluşturulmasından ve fluorid uygulamalarından sonra örnekler SEM analizi ile değerlendirildi.Bu çalışmanın sonucunda tedavi öncesi ve sonrasında elde edilen DIAGNOdent pen değerlerine göre, Fluorinex uygulanan gruptaki değişimin, konvansiyonel APF jel (p=0.011), konvansiyonel NaF iyontoforezi (p<0.001) ve kontrol grubunda (p<0.001) meydana gelen değişimlere göre istatistiksel olarak anlamlı fark yarattığı belirlendi. pH siklusu sonrasında elde edilen değerler incelendiğinde ise; Fluorinex ve konvansiyonel APF jel grubunda tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı değişimler gözlendi. (p<0.001)
ATP biyolüminesans yöntemi ile çalışan bir apareyin çürük riski tayininde ve çürük ile ilgili klinik araştırmalarda hasta başında kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, yeni bir aparey olan CariScreen ATPmetre'nin süt, karışık ve daimi dişlenme dönemindeki çocukların çürük risk durumunu belirlemek için kullanılması sonucu elde edilen değerlerin DMFS/dfs skorları ve tükürük mutans streptokok ve laktobasil değerleri ile karşılaştırılması ve klinik araştırmalarda kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlandı.CariScreen ATPmetre çürük risk değerleri ile DMFS/dfs, mutans streptokok ve laktobasil değerleri çürük riski düşük(DMFS/dfs=0) ve yüksek(DMFS/dfs?10) toplam 100 çocukta karşılaştırılarak CariScreen ATPmetre'nin tanısal performans değerleri belirlendi.CariScreen ATPmetre ile ölçülen risk değerleri DMFS/dfs skorları ve mutans streptokok değerleri ile karşılaştırıldığında, süt ve karışık dişlenme gruplarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulgulanmazken(p>0.05), daimi dişlenme grubunda anlamlı fark bulgulandı(p<0.05). Tüm dişlenme grupları bir arada değerlendirildiğinde DMFS/dfs değerlerine göre CariScreen ATPmetre'nin duyarlılığı %92, seçiciliği %62 bulundu. Mutans streptokok değerlerine göre ise duyarlılık %88, seçicilik %54 olarak saptandı.Laktobasil ile CariScreen ATPmetre değerleri karşılaştırıldığında süt, karışık ve daimi dişlenme gruplarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulgulanmazken(p>0.05), tüm gruplar birlikte değerlendirildiğinde laktobasil değerlerine göre CariScreen ATPmetre'nin duyarlılığı %89 seçiciliği %62 olarak belirlendi.Bu çalışmanın sonucu, CariScreen ATPmetre değerlerinin DMFS/dfs skorları ve mikrobiyolojik sayımlarla korelasyonunun en yüksek olduğu dönemin süt dişlenme dönemi olduğunu, CariScreen ATPmetre'nin çürük riskinin belirlenmesi konusunda etkinliğinin arttırılabilmesi için diğer çürük risk değerlendirme metotlarıyla desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Ergenlerde uyku bruksizminin yüz profili açısından incelenerek Bitestrip® ve çiğneme basınçlarını ölçen T-Scan® ile değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı, ergenlerde % maksimum ısırma kuvveti ve kraniofasial morfolojilerin uyku bruksizmi ile ilişkisinin araştırılmasıdır.Çalışmaya 13 ile 16 yaşları (yaş ort.14.6) arasında daimi dentisyona sahip 34 hasta katılmıştır. BiteStrip® uyku bruksizmini teşhis etmek amacıyla tasarlanan, küçük, tek kullanımlık elektromiyografik elektronik bir cihazdır. Üretici firmanın 5 saatlik uyku laboratuvarı kayıtları ile karşılaştırmalı olarak verdiği BiteStrip® skorları (B.S skor) şöyledir: B.S skor L: Bruksizm yok. B.S skor 1: hafif, B.S skor 2: orta, B.S skor 3: ciddi. Yüzde maksimum ısırma kuvveti T-Scan® okluzal analiz sistemi ile ölçüldü. Sistemde yazılım programı, el ile tutulan cihaz ve hastanın çeneleri arasında konumlandırılan U şeklinde bir düzlem ile basınca duyarlı sensör aracılığıyla ölçüm yapmaktadır. T-Scan® USB ile bilgisayara bağlanmaktadır. Program her diş için % değeri vermekte ve 2 boyutlu olarak ısırma kuvvetlerini göstermektedir. Yazılım mümkün olduğu kadar hastanın çenesini taklit eden bir ark model oluşturmaya çalışmaktadır. Kraniofasial morfolojiler ise alınan konvansiyonel lateral sefalometrik filmler üzerinde bir ortodontist tarafından ölçüldü.Çalışmada SBa mesafesi dışında kraniofasial morfolojiler ile bruksizm arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. (p<0,05) Bu değer bruksizmi olanlarda olmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Bruksizm ile % maksimum ısırma kuvvetleri arasında ise anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Bunun yanı sıra % maksimum ısırma kuveti ile kraniofasial morfoloji ölçümlerinden SBa, Ar-Go-Me (Gonial açı) ve Sn-ArGo (Mandibular açı) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Uyku bruksizmi, ısırma kuvveti, kraniofasial morfoloji, oklüzyon, erg
Genç sürekli dişlerde protaper rotary sisteminin etkinliğinin mikro bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Kök kanal tedavisinde kullanılan Ni-Ti dönen sistemlerin başarısı ve güvenilirliği birçok çalışma ile kanıtlanmıştır. Ancak kök ucu yeni kapanmış genç sürekli dişlerde kullanımına dair yeterli bilgi mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı, ProTaper sistemi ve Ni-Ti el eğesi ile genç sürekli dişlerde kanal şekillendirme özelliklerinin; kök kanal hacim değişiklikleri, prepare edilmemiş yüzey alanı ve kanalın merkez hattında meydana gelen sapma miktarları açısından Mikro Bilgisayarlı Tomografi (?BT) kullanılarak değerlendirilmesidir.Çalışmada, 15-18 yaş arası hastalardan çekilen 30 adet 2.molar diş kullanılmıştır. 1.Grup (Ni-Ti el eğesi): Geleneksel ?step-back? tekniği ile %2,25'lik NaOCl irrigasyon solüsyonu kullanılarak kök kanal şekillendirmesi yapılmıştır. 2.Grup (ProTaper sistemi): Glyde kayganlaştırıcı jel ve %2,25'lik NaOCl solüsyonu birlikte kullanılarak ?crown-down? tekniği ile kök kanal şekillendirmesi yapılmıştır. Kök kanal şekillendirmeleri öncesi ve sonrasında dişlerin ?BT yöntemiyle kayıtları alınmıştır. Bu çalışmada; preparasyon öncesi ve sonrası kök kanal hacimleri, bu hacimler arasındaki yüzdesel farklılıklar, prepare edilmemiş yüzeylerin toplam yüzeye oranı, kanalın merkez hattında meydana gelen sapma miktarları incelenmiş ve istatistiksel analizleri yapılmıştır.Çalışma sonucunda, her iki grupta da tüm kanallarda preparasyon öncesi ve sonrası kanal hacmi farkı ve hacmindeki artış oranları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Hem Ni-Ti el eğesi grubu ile ProTaper dönen Ni-Ti eğe sistemi grubu arasında, hem de gruplar içinde (dar ve geniş kanallar) değerlendirme yapıldığında kanal hacmi farkı, hacmindeki artış oranları, prepare edilmemiş yüzey alanı ve kök kanalının merkez hattında meydana gelen sapma miktarı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05).Apeksi kapalı genç sürekli dişlerin kök kanal tedavisinde, ProTaper sisteminin el eğelemesine alternatif olabileceği, seans süresinin kısalması açısından çocuk hasta gruplarında önemli bir avantaj sağlayacağı düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: ProTaper, Mikro Bilgisayarlı Tomografi (?BT), Genç Sürekli Diş
Cam iyonomer içerikli farklı restoratif materyallerin fluorid salınım ver geri alım özelliklerinin, yüzey pürüzlülüklerinin ve dentine bağlanma değerlerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, farklı yapıda cam doldurucu içeren restoratif materyallerin fluorid salınım ve geri alım kapasitelerini, değişik pH seviyelerinin yüzey pürüzlülüğüne etkisini ve bu materyallere mikro gerilme test yöntemi uygulayarak bağlanma kuvvetlerini karşılaştırmaktır.Çalışma için 5 farklı cam iyonomer içerikli restoratif materyal seçildi. Bu materyaller; geleneksel cam iyonomer siman, rezin modifiye cam iyonomer siman, nano dolduruculu rezin modifiye cam iyonomer siman, giomer (pre-reacted glass ionomer) ve poliasit modifiye kompozit rezin(kompomer)`dir.Çalışmada materyallerin fluorid salınım ve geri alım miktarlarını belirlemek için iyon analiz cihazına (pH/ISE meter, model 710A) bağlı iyon-spesifik elektrot (96-09BN) kullanıldı. Yüzey pürüzlülüğü, uç çapı 5 µm olan bir profilometre cihazı (Surftest; Mitutoyo Corp, Tokyo, Japan) kullanılarak belirlendi. Mikro gerilme test tekniği için ise Universal test cihazı (Micro Tensile Tester T-61010K Bisco, US) kullanıldı.Çalışmada tüm materyallerin bütün test periyodlarında fluorid salınımı yaptığı görüldü. 1. gün fluorid salınım değerleri geleneksel CİS'de tüm materyallere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu, diğer test günlerinde ise en yüksek fluorid salınımı istatistiksel olarak anlamlı şekilde geleneksel CİS ve RMCİS'lerin sahip olduğu bulgulanmıştır (p<0.05). Giomerin fluorid salınımının ise tüm test edilen günlerde kompomerden fazla olduğu tespit edilmiştir. Topikal fluorid uygulamasının ardından tüm materyallerin fluorid salınımlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede artış görülmüştür (p<0.05). Giomerin fluorid alım kapasitesinin yüksek olduğu bulgulandı.En düşük pürüzlülük değerlerinin RMCİS grubunda olduğu; bunu sıra ile giomer, kompomer, geleneksel CİS ve nano dolduruculu RMCİS'in takip ettiği saptandı.Bağlanma testi sonucunda en yüksek bağlanma kuvvetleri giomer grubunda saptanmış olup bunu sıra ile kompomer, RMCİS, nano dolduruculu RMCİS ve geleneksel CİS grubunun takip ettiği belirlendi. Ayrıca giomerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek adeziv tip kopma saptandı (p<0.05).
Trabzon ili ve çevresinde 3-6 yaş grubu hastalarda dmf-t indeksi ve çürük prevalansının değerlendirilmesi
Erken çocukluk çağı çürüğü (EÇÇ) kompleks, multifaktöriyel ve kronik olmasına rağmen önlenebilir bir hastalıktır. Ülkemizde EÇÇ üzerine odaklanan çalışmaların sayısının oldukça az olduğu ve EÇÇ ile ilgili verilerin önemli kısmının altı yaşından büyük çocuklardan elde edildiği belirtilmektedir. Bu tez çalışmasının amacı, 3-6 yaş grubu çocukların çürük prevalans ve dmf-t indeks değerlerini bulup, koruyucu diş hekimliği hizmetinin önemini vurgulamaktır. Çalışma kapsamı içerisinde Trabzon İli içerisindeki özel ve devlet anaokullarına gidilerek, toplam 1083 çocuk muayene edildi, elde edilen veriler kayıt altına alındı. Tarama öncesinde aileler bilgilendirilerek çalışma için onay alındı ve doldurulmak üzere anket ve beslenme analiz formları ailelere gönderildi. Akabinde diyet düzenlemesi yapıldı ve çalışmada yer alan tüm çocuklara ve öğretmenlere oral hijyen eğitimi uygulamalı olarak verildi. Araştırmada elde edilen tüm verilere ki-kare testi yapıldıktan sonra anlamlı çıkan verilere lojistik regresyon analizi yapıldı. Trabzon İlinde yapılan bu araştırmada, 3-6 yaş arasındaki çocuklarda ortalama dmf-t skoru 2,95±3,60 ve çürük prevalansı %63,1 olarak tespit edildi. Muayene edilen çocukların %20,4'ünde Ş-EÇÇ saptandı. Sonuç olarak, çürüksüz çocuklara kıyasla EÇÇ'lilerin ve EÇÇ'li çocuklara kıyasla da Ş-EÇÇ'lilerin diş problemiyle karşılaşıp doktora gitme olasılığının daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Ayrıca, yapılan istatistiksel değerlendirmeye göre; yoğurt ve peynir tüketiminin diş çürüklerini önlemede ve çürüğün şiddetini azaltmada önemli bir faktör olduğu sonucuna ulaşıldı (p˂0,05). Trabzon İlindeki okul öncesi çocuklardaki çürük prevalansının çok yüksek olduğu görülmüştür. Aileler süt dişlerinin önemi ve çocuklarını diş problemi yaşamadan diş doktoruna götürmeleri ve doğru beslenme konusunda bilgilendirilmelidir. Bununla beraber, EÇÇ'yi önleyebilmek için çocukların kalsiyum içerikli ürünleri daha çok tüketmesi önerilmelidir.
Genç daimi ve süt azı dişlerine uygulanan cam iyonomer içerikli farklı restoratif materyallerin klinik başarısının değerlendirilmesi
Restoratif materyallerin özelliklerinin, diş dokusuna yakın olmasının yanında mekanik olarak ağızda uzun süre kalabilmesi ve estetik özelliklerinin iyi olması önemlidir. Çalışmamızın amacı, yüksek viskositeli cam iyonomerin (Equıa Fil) klinik başarısının, genç daimi azı dişlerinin sınıf I kavitelerine uygulanan kompozit rezin (Filtek Z250) ve süt azı dişlerinin sınıf II kavitelerine uygulanan yüzey örtücü(G Coat Plus) uygulanmış/uygulanmamış cam iyonomer içerikli farklı restoratif materyaller (Fujı IX GP, Ketac Molar Quick Aplicap) ve kompomer (F2000) restorasyonlarının klinik başarıları ile karşılaştırmalı olarak modifiye USPHS kriterlerine göre değerlendirmektir.Çalışmamıza kliniğe başvuran 6-14 yaş aralığında olan 82 çocuk hastanın 194 dişi dahil edildi. 138 süt azı dişlerinin sınıf II kavitelerine Equıa Fil (GC), G Coat Plus (GC) uygulanmış/uygulanmamış Fujı IX GP (GC) ve Ketac Molar Quick Aplicap (3M ESPE), F2000 (3M ESPE) restorasyonlar uygulandı. 56 adet genç daimi dişlerin sınıf I kavitelerine de Equıa Fil (GC), Filtek Z250 (3M ESPE) restorasyonlar uygulanıp 18 ay takip süresince değerlendirildi. Çalışma sonucunda, süt dişlerinde 'retansiyon' parametresi açısından G Coat Plus uygulanmamış Ketac Molar Quick Aplicap restorasyonlarının kendi içinde 18. ayda diğer tüm zaman dilimlerinden, ayrıca ikili karşılaştırmalarda F2000 restoratif materyalden farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Genç daimi dişlerde ise 'kenar renklenme' parametresinde Filtek Z250'nin kendi içinde 18. ayda diğer tüm zaman dilimlerinden farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç olarak; Equıa Fil, genç daimi dişlerin sınıf I ve süt dişlerinin sınıf II kavitelerinde başarılı bulundu. Ayrıca geleneksel cam iyonomer simanlar süt sınıf II kavitelere uygulanırken yüzey örtücü ile birlikte kullanılmasının daha uygun olacağı sonucuna varıldı.
3-6 yaş çocuklarının dişlerindeki siyah lekelenmelerin prevalansının ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi ve ailelerin farkındalıklarının saptanması
Siyah lekelenme, dişin servikal üçlüsünde gingival marjin konturunu takip eden, diş yüzeyine sıkı şekilde yapışık olan koyu çizgi ya da tam olmayan birleşme olarak tanımlanır. Literatürde yaş grupları arasında siyah lekelenme prevalansı hakkında ortak görüş yoktur. Bu konuda çocuklardaki çoğu çalışma daimi dişlere odaklanmıştır ayrıca Türk çocukların süt dişlerindeki siyah lekelenme prevalansı ve özellikleri ve etiyolojisine ilişkin ve dental çürüklerle olası ilişkisine dair bilgiler az sayıdadır. Bu tez çalışmasının birincil amacı K.T.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti kliniğine 1 yıl içinde başvuran 3-6 yaş arasındaki çocuklardaki siyah lekelenme prevalansını saptamak; hazırlanan anketlerle siyah lekelenme etiyolojisini, oluşumunu etkileyen faktörleri bulmak ve ekstrinsik lekelenme ile süt dentisyonda dental çürük seviyeleri arasında ilişki olup olmadığını belirlemektir. İkincil amaç ise ebeveyn farkındalığını saptamaktır. Çalışma kapsamında belirlenen süre içinde kliniğe gelen 257 çocuk muayene edilerek velilerine sosyodemografik durum, diyet alışkanlıkları, oral hijyen alışkanlıkları, profesyonel dental bakım ve sistemik hastalık olarak 5 ana başlıktan oluşan anketler uygulandı, dmft indeksleri ve siyah lekelenme varlığı/yokluğu kaydedildi. Elde edilen verilere Mann Whitney U ve Ki-kare testi yapıldıktan sonra anlamlı çıkan verilere çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldı. p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Çalışma sonucunda siyah lekelenme prevalansı %15.56 olarak saptandı. Siyah lekelenme oluşumunu etkileyen faktörler olarak karyojenik beslenme (p<0.01), protein-kalsiyum içerikli beslenme (p<0.05), dmft (p<0.01) ve sistemik hastalık (p<0.05) belirlendi. Lojistik regresyon modeli sonucunda dmft (p=0.003) ve sistemik hastalığın (p=0.031) en etkili faktörler olduğu belirlendi. Lekelenme olan çocukların velilerinin farkındalık oranı %82.5 oranında bulundu. Küçük yaş grubu velilerinde farkındalık daha yüksek olarak bulundu.