
183
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İntihar düşüncesi olan hastaların intihar olasılıklarına göre kranial 18-FDG PET/BT ile bölgesel beyin glukoz metabolizmasının incelenmesi
Amaç: İntihar tüm dünyada önde gelen halk sağlığı sorunlarından biridir. İntihar ile ilgili nörogörüntüleme çalışmalarında intiharlarda çeşitli beyin bölgelerinde metabolik farklılıklar bulunduğu saptanmıştır. Biz de araştırmamızda intihar düşüncesi olan hastaların bölgesel beyin glukoz metabolizmasını intihar olasılığına göre 18- FDG PET/BT ile ölçümleyerek karşılaştırdık. Gereçler ve Yöntem: Araştırmaya intihar düşüncesi bulunan 20 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara İOÖ, İDÖ, BİDÖ, BUÖ, HAM-D ölçeği uygulanmıştır. Bu 20 katılımcı İntihar Olasılığı Ölçeği' ne göre "yüksek olasılıklı" ve "düşük-orta olasılıklı" olarak gruplanmış ve grupların bölgesel beyin glukoz metabolizması 18-FDG PET/BT ile uptake ratio ve z puanı parametreleriyle ölçümlenerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: İntihar olasılığı "yüksek" grup ile "düşük-orta" olan grup arasında incelenen beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio ve z puanı olarak kıyaslandığına gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.( p>0,05) İntihar girişimi öyküsü ve z puanına göre prefrontal kortekste hipometabolizma saptanması arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. (p>0,05) Katılımcıların İDÖ, BİDÖ, BUÖ puanları ile ilgili beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio olarak değeri arasında anlamlı bir Pearson korelasyonu tespit edilememiştir. (p>0,05) Sonuç: Araştırmamızda intihar olasılığı yüksek olan grup ile düşük-orta olan grup arasında bölgesel glukoz metabolizma değerleri açısından fark saptanmamıştır. Araştırma sonuçları ile literatür birlikte değerlendirildiğinde; bölgesel beyin glukoz metabolizmasında saptanan farklılıkların, bireyin İOÖ'ye göre saptanan intihar olasılığındansa; intihar girişiminin ölümcüllüğünün, intihar öyküsünün bulunup bulunmamasının ve somut intihar planları olmasının daha iyi bir ifadesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: FDG PET, intihar düşüncesi, intihar olasılığı
Dirençli depresyonda repetetif transkranial manyetik stimülasyonun semptomlar düzeyinde etkinliği
Repetetif Transkranial Manyetik Stimülasyon (rTMS), Tedaviye Dirençli Depresyon (TDD) tedavisi için kullanımı giderek artmakta olan bir tedavi yöntemidir. Çalışmamızda yüksek frekanslı rTMS tedavisinin TDD hastalarındaki etkinliğini araştırdık. Çalışma, haziran-2019 ile ağustos-2020 tarihleri arasında 26 uygulama 26 plasebo olmak üzere 52 katılımcıyla gerçekleştirilen randomize kontrollü tek kör bir çalışmadır. rTMS seansları günde bir kez olmak üzere 3 haftalık sürede toplam 15 seans olarak gerçekleştirildi. Tedavi protokolü, sol dorsolateral prefrontal kortekse (DLPFC) uygulanan yüksek frekans (10 hz), %120 motor uyarı eşiği (MT), 3000 atım/seans şeklinde gerçekleştirildi. Tedaviye olan yanıtı değerlendirmek için Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D 17) ve Montgomery Asberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADRS) ölçekleri kullanıldı. Ölçek puanlarında %50'den fazla düşüş olması tedavi cevabı olarak değerlendirildi. Tedavi sonucunda ölçek puanlarındaki düşüşler her iki grupta da anlamlı düzeyde bulunmuştur (p=0,001 p=0,001). Uygulama grubunun ölçek puanlarındaki düşüş plasebo grubuna göre anlamlı düzeyde daha fazla olmuştur (p=0,008 p=0,003). Tedaviye yanıt oranı uygulama grubunda %65 iken plasebo grubunda %19 olarak bulunmuştur. Remisyon oranı uygulama grubunda %30,8 iken plasebo grubunda %19 olarak bulunmuştur. Katılımcıların tedaviyi iyi tolere ettiği, ciddi bir yan etkinin olmadığı gözlenmiştir. Çalışmamız yüksek frekanslı rTMs uygulamasının TDD hastaları için etkin ve güvenli bir tedavi seçeneği olduğunu göstermiştir. Tedavi optimizasyonu için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dorsolateral Prefrontal Korteks, Tedaviye Dirençli Depresyon, Tek-kör Çalışma
İki uçlu bozuklukta triptofan hidroksilaz geni polimorfizmi: Bir ön çalışma
İkiuçlu bozuklukta triptofan hidroksilaz geni polimorfizmi: Bir ön çalışma
ikiuçlu bozukluk (iB), etiyolojisinde genetik yatkınlıgın esas etken olduğu düşünülen, daha çok genç ergenlik ve erken erişkinlikte tekrarlayan hecmelerle seyreden kronik gidişli sıraında kişinin sağlama ve davranışlarını bozabilmektedir. Toplumda yaklaşık %0.5-1.5 sıklıkta görülür. Uzun süre, depresyon da dahil duygudurum bozuklukları, migren, obsesif kompulsif bozukluk, obezite gibi birçok hastalık psikolojik zorlanmalara bağlanmış, nörotransmitterlerin bu hastallklarda rol oynadığı tespit edilmiştir. Serotonin göreceli olarak basit kimyasal yapısına karşın karmaşık rol oynamaktadır. Serotonin seviyesindeki dengesizlikler birçok hastalığa yol açar. Molekuler genetikteki son yıllardaki gelişmelerle kökeninin anlaşılmasında ileriye dönük yeni ümitler vermiştir. İB ile ilişkilendirilmiş birçok gen lokusu ve anormallikleri bildirilmiştir. Ancak çalışmaların tamamı destekler nitelikte degildir. Triptofan Hidroksilaz (TPH) enzimi serotonin (5-hidroksitriptamin, 5-HT) oluşumunda beyin omurilik sıvsı (BOS) serotonin etkinligi ve düzeyi TPH genindeki polimorfizmden doğrudan etkilenmektedir. TPH etkinligi de serotonin sentezini belirlemektedir. TPH genindeki polimorfizmin psikiyatrik hastallklara etkisi de çalışılmıştır. Bu çalışmada gen polimorfizminin bazı psikiyatrik bozukluklarla ilişkili norotransmitter monoaminlere etkisi ve ikiuçlu hastalarda BOS serotonin düzeyi ile ilgili çalışmaları sağlıklı kontrol örneklerinde TPH geni A/C polimorfizminin; A ve C allellerinin; AA, AC ve CC genotiplerinin sıklık ve dağılımını araştırmayı amaçladık. Bu amaçla, 116 iB hastası ve 150 sağlıklı kontrolde TPH A218C polimorfizmi dağılımını araştırdık. Kadın hastalarda AA gentopinin kadın kontrol vakalarına göre daha yüksek oranda görülmesi çalışmamızın en önemli bulgusudur. Hasta ve kontrol grupları arasında ne genotip ne de alel dağılımı farkı mevcut değildir. Biz bu çalışmada TPH geni A218C polimorfizmi dağılımının hasta olan ve olmayan kadınlar arasıdna farklı olarak ortaya çıktığını bildiriyor ve bunun ikiuçlu bozukluğun erkek ve kadınlarda farklı klinik görünüm ve seyrinin olası nedenlerinden biri olabileceğini açıklıyoruz. Sonuç olarak iB ile TPH geni A218C polimorfizmi ilişkisi birçok açıdan yeni incelemelere açıktır. Daha fazla sayıda hasta içeren gruplarla yapılacak bagımsız örneklemlerde çalışmalara ihtiyaç vardır. Hastalığın fenotipik alt tipleri üzerinde odaklanma genetik olarak daha homojen gruplarda çalışma imkanı verecek ve karmaşık bir hastalıktaki genleri daha yüksek bir güçle saptama imkanı sunacaktır. TPH geni polimorfizmi açısından olası önemli alt tipler, intihar davranışı, lityuma cevap veren/vermeyen ikiuçlu bozukluk, erken/geç başlangıçlı, hızlı döngülü, lityuma cevap veren/vereyen ikiuçlu hastallktır. Aynca hastalığın klinik görünümü ve belirtiler, seyre ilişkin veriler (atak sayısı ve tip vs.) ile bu genin ilişkisine dair çalışmalar yeni ufuklar açabilir.
Türk hastalarda anjiotensin-1 dönüştürücü enzim gen polimorfizmi ve şizofreni ilişkisi
Erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hastalarında oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi
Amaç: Erişkin Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (E-DEHB) hakkındaki farkındalığın giderek arttığı psikiyatrik bozukluklardandır. E-DEHB'in kesin nedenleri henüz bilinmemekle birlikte nörokimyasal ve nöroanatomik bozuklukların yanı sıra, genetik etmenler ve çevresel etmenler de tartışılmaktadır. Biz bu çalışmada EDEHB'de oksidatif metabolizmanın durumunu ve oksidatif metabolitlerin tanısal bir araç olarak kullanılıp kullanılamayacağını incelemeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmaya dâhil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS), toplam oksidan seviyesi (TOS) ve Oksidatif stres indeksi (OSİ), Harran Üniversitesi Biyokimya Labarotuvarı'nda çalışıldı. Sonuçlar gruplar arasında kıyaslandı ve tanısal performans değerlendirmesi için ROC eğrisi çizdirildi. Sonuçlar: Eştanılı olgular ile yalnız E-DEHB'li olgular arasında ölçülen hiçbir değer açısından anlamlı fark yoktu ancak hastaların TAS, TOS ve OSİ'si kontrollerden anlamlı olarak yüksekti. TAS 2.1855 ?mol Trolox Eqv./L serum değeri üzeri için %80 duyarlılıkta ve %100 özgüllükte, TOS 9.8575 ?mol H2O2 Eqv. / L serum değeri üzeri için %86 duyarlılıkta ve %100 özgüllükte ve OSİ 6.0216 değeri üzeri için %70 duyarlılıkta ve %100 özgüllükte DEHB öngörülebilmekteydi. Tartışma: E-DEHB'de oksidatif denge bozulmuştur. Antioksidan düzeyi, oksidan artışına karşı dengeliyici olarak artmış olabilir. Oksidatif parametreler E-DEHB tanısı için kullanılabilir.
Şizoaffektif bozukluklu hastalarda oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi
Bu çalışmada şizoaffektif bozukluklu hastalarda oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS) ve toplam oksidan seviyesi (TOS) Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Labarotuvarı'nda çalışıldı ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı. Sonuçlar gruplar arasında kıyaslandı. Hastalarda kontrollere göre TOS ve OSİ değerleri anlamlı olarak yüksek bulunurken TAS değerinde farklılık tespit edilmedi. Ayrıca manik hecme sayısı, depresif hecme sayısı ve toplam hecme sayısı artıkça TOS ve OSİ değerlerinde azalma olduğu saptanmıştır. Bu çalışmaya göre şizoaffektif bozuklukta oksidatif denge TOS'nin artması yönünde bozulmuştur. Artmış oksidatif stres hastalığın seyrini olumsuz yönde etkiliyor olabilir.
Şizofreni hastalarında metabolik sendrom sıklığı
Bu kesitsel çalışmada bölgemizdeki şizofreni hastalarında metabolik sendrom sıklığını saptamak ve metabolik sendrom sıklığı ile hastaların kullandıkları ilaçlar arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen olguların açlık kan glikozu, HDL ve trigliserid değerleri ve o sıradaki arterial kan basınçları, bel çevresi, boy ve kiloları değerlendirildi. Çalışmamızda 87 şizofreni hastasında metabolik sendrom sıklığı, Yetişkin Tedavi Paneli III (Adult Treatment Panel, ATP III) tanı ölçütlerine göre %29.9, ATP III A'ya göre %35.6 ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (International Diabetes Federation, IDF) tanı ölçütlerine göre ise %42.5 olarak tespit edilmiştir. Şizofreni hastalarında metabolik sendrom sıklığı önceden ülkemizde yapılan çalışmaların ikisine göre yüksek, birine göre daha düşük çıkmıştır. Diğer ülkelerde yapılmış olan çalışmalara göre ise metabolik sendrom sıklığı daha düşük bulunmuştur. Monoterapi ve kombine antipsikotik tedavisi alan hastalar arasında metabolik sendrom sıklığı açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Biperiden kullanan hastalarda metabolik sendrom sıklığı anlamlı olarak kullanmayanlara göre daha düşük tespit edilmiştir. Hasta sayılarının daha fazla olduğu daha sistemli çalışmaların yapılması ülkemizdeki şizofreni hastalarındaki metabolik sendrom sıklığını daha sağlıklı olarak ortaya koyacaktır.Anahtar kelimeler: Şizofreni, Metabolik sendrom, Antipsikotikler
Psikotik özellikli mani ve psikotik özellikli olmayan maninin oksidatif stres açısından karşılaştırılması
Biz bu çalışmada ikiuçlu bozukluğu olup, psikotik özellikli manik hecme ile psikotik özellik göstermeyen manik hecmeli hastaları oksidatif stres açısından karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya dâhil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS), toplam oksidan seviyesi (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ), Harran Üniversitesi Biyokimya Labarotuvarı'nda çalışıldı.Hastaların TAS, TOS ve OSİ değerleri kontrollerden anlamlı olarak yüksekti. Psikotik özellik gösteren ve göstermeyen hastalar arasında TAS, TOS, OSİ değerleri açısından anlamlı fark yoktu.Hastalığa psikotik belirtilerin eşlik etmesi ek bir oksidatif stres oluşturmamaktadır. Ancak İkiuçlu bozuklukta oksidatif denge bozulmuştur. Antioksidan düzeyi, oksidan artışına karşı dengeleyici olarak artmış olabilir.Anahtar kelimeler: İkiuçlu bozukluk, Psikotik belirti, Oksidatif stres, Toplam antioksidan seviye, Toplam oksidan seviye
Bir amaca sahip olmanın anksiyete bozuklukları ve depresyon ile ilişkisi
Bu araştırma, bireylerin yaşamda bir amaca sahip olmasının psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisini ve depresyon ile anksiyete bozukluklarıyla olan ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran ve DSM-5-TR'ye göre depresyon (n=50) ve anksiyete bozukluğu (n=50) tanısı almış toplam 100 hasta ile kontrol grubunu oluşturan 102 sağlıklı bireyden oluşan 202 kişi yer aldı. Örneklem grupları rastgele belirlenmiş, veriler gönüllü katılımcılarla çalışılarak toplanmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Özellikler Formu, Beck Anksiyete ve Depresyon Ölçekleri, Hayatın Anlam ve Amacı Ölçeği ile Warwick-Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği uygulanmıştır. Elde edilen bulgulara göre, hayatın anlamı ve amacı ölçeğinin olumlu boyut puanları hasta gruplarda sağlıklı bireylere göre daha düşük, olumsuz boyut puanları ise daha yüksek bulunmuştur. Depresyon ve anksiyete puanları ile hayatın anlamsızlığı ve amaç yoksunluğu arasında pozitif; psikolojik iyilik hali ile bu olumsuz boyutlar arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca mental iyi oluş puanındaki her 1 puanlık artış, depresyon puanını 0.464 ve anksiyete puanını 0.508 puan azaltmıştır. Geçmişte amacı olduğunu belirten bireylerde depresyon ve anksiyete düzeyleri daha düşük, psikolojik iyilik halleri ise daha yüksek bulunmuştur. Amacın hayattaki önemi arttıkça depresyon azalmakta, mental iyilik hali artmaktadır. Sonuç olarak, yaşamda bir amaca sahip olmak, depresyon ve anksiyete belirtilerini azaltmakta ve psikolojik iyi oluşu desteklemektedir. Bu nedenle bireylerde amaç oluşturma becerilerinin geliştirilmesi, ruh sağlığının korunmasında önemli bir adım olabilir.
Tek uçlu depresyon tanısıyla Elektrokonvulzif Terapi almış hastalarda Oksidatif Metabolizma
Unipolar Depresyon (UD), mani ya da hipomani olmadan bir ve ya birden fazla majör depresif epizod ile karakterize bir psikiyatrik bozukluktur. UD'nun kesin nedenleri henüz bilinmemekle birlikte nörokimyasal ve nöroanatomik bozuklukların yanı sıra, genetik etmenler ve çevresel etmenler de tartışılmaktadır. Medikal tedaviye dirençli UD'da, özkıyım içerikli olgularda, psikotik belirtili UD'da etkin bir tedavi olarak Elektro Konvulzif Tedavi (EKT) kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada UD'da EKT uygulamasının oksidatif metabolizmaya olan etkisini incelemeyi amaçladık.Çalışmaya dâhil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS), toplam oksidan seviyesi (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ), Mega Tıp Laboratuarı'nda çalışıldı.EKT uygulaması öncesi hasta grubunda antioksidan seviye kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur. Hasta grubunda EKT uygulaması sonrası antioksidan seviye EKT öncesine göre anlamlı düzeyde artmıştır. EKT uygulaması sonrası antioksidan seviye kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı farklılık kalmamıştır. Bu bulgular EKT'nin UD hastalarında antioksidan seviye artışına neden olduğunu düşündürtmektedir. Oksidan seviye ve OSİ açısından hasta (EKT öncesi ve sonrası) ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: Unipolar Depresyon, Elektro Konvülzif Terapi, Oksidatif Stres, Toplam Antioksidan Seviye, Toplam Oksidan Seviye
Şizofreni hastalarinin psikiyatrik tedavilere olan tutumlari
Şizofreni hastalarının psikiyatrik tedavilere karşı tutumlarını incelemek, tedavi sürecine olumlu katkı sağlayabilecek değişkenlerin belirlenmesi açısından önemlidir. Çalışmamız Kahramanmaraş Devlet Hastanesi ve Kahramanmaraş Yenişehir Devlet Hastanesi Psikiyatri Polikliniklerine başvurmuş, şizofreni tanısı almış, akut psikotik dönemde olmayan, ayaktan tedaviye devam eden, çalışmaya katılmaya gönüllü 76 şizofreni hastası ile yapılmıştır. Bu hastalara öncelikle sosyodemografik bilgi formu doldurulmuş, ardından ilaç tutum envanteri (DAI-10), tedavi sürecini değerlendirme ve elektokonvülsif tedavi değerlendirme anketi uygulanmıştır. Alınan sonuçlara göre şizofreni hastalarının %59.2'sinin ilaç tedavisine yönelik tutumu olumlu, %40.8'inin tutumu olumsuzdur. Sosyodemografik veriler ile ilaca yönelik tutumlar arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Doktorun hastaya karşı ilgili tavrının olumlu tutum geliştirmede etkili olduğu saptanmıştır. Bunun yanısıra ilacı doktora danışmadan bırakmama ve ilaç takibi yapma gibi davranışlar ile ilaca yönelik tutumlar arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, doktorun hastaya yönelik tavrının, tedavi sürecinde ilaca yönelik tutumu belirleyen en önemli etkenler arasında olduğu sonucuna varılmıştır.
Obez hastaların obsesif-kompulsif belirtileri ile yeme tutumları ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin araştırılması
. Bu araştırmada obez bireylerin yeme tutumu, obsesif -kompulsif belirtileri, dürtüsellik özelliklerinin ve DEHB tanısı ile I. ve II. Eksen özelliklerinin belirlenmesi ve tanımlanan böyle bir alt grubun varlığının tespiti amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 110 obez (VKİ? 30kg/m²), 80 kilolu (VKİ=29,9-25 kg/m²) ve 105 normal kilolu ( VKİ= 18,5-24,9 kg/m²) bireyler alınmıştır. Bireylere sosyodemografik veri formu, SCIDI ve SCIDII, Yeme Tutumu Testi, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi ve SCL90 uygulanmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada obez bireylerin kontrollere göre daha fazla psikiyatrik eş tanı aldıkları, daha fazla psikiyatrik belirtiler gösterdikleri, daha fazla bozulmuş yeme davranışı ve dürtüsellik sergiledikleri saptanmıştır. Tedavi arayışında olan obez grupta da daha fazla dürtüsellik ve yeme tutumunda bozukluk, daha sık eksen I ve II tanıları mevcuttur. Çalışmayla bireylerde dürtüsellik, anormal yeme davranışı, DEHB benzeri belirtilerinin artan VKİ ile olan pozitif ilişkisi gösterilmiştir. Obez hastalarda tüm bu özellikleri daha fazla gösteren bir alt grubun varlığı belirlenmiştir fakat bu grubun OKSB içinde yer alan bir grup olduğunu söyleyebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Üniversite öğrencilerinde internet bağımlılığı, disosiyatif belirtiler ve sosyodemografik özellikler arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmanın amacı, genç erişkin üniversite öğrencileri arasında internet bağımlılığını araştırmak ve aşırı internet kullanımı ile disosiyatif belirtiler ve bazı sosyodemografik özellikler arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ayrıca, üniversite öğrencilerinin internet kullanma örüntüleri de değerlendirilmiştir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi'nden, 18 ila 27 yaşları arasındaki 1034 öğrenci dahil edilmiştir. Veri toplama araçları olarak İnternet Bağımlılık Ölçeği (İBÖ), Disosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DYÖ) ve bir sosyodemografik veri formu kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, Pearson korelasyon analizi, t test, tek yönlü varyans analizi ve ki kare testleri kullanılmıştır.Bulgular: İBÖ'ye göre çalışma örnekleminin %9.7'si internet bağımlısı idi. İnternet bağımlılarının alkol kullanmaya daha meyilli oldukları bulundu (p<0.001). Pearson korelasyon analizine göre disosiyatif yaşantılar ile internet bağımlılığı (r = 0.220, p<0.001) ve haftalık internet kullanma süresi (r = 0.227, p<0.001) arasında olumlu bir korelasyon tespit edildi. İnternet bağımlılığının erkeklerde, kızlardan daha yaygın olduğu gözlemlendi (p<0.001). İnternet kullanma örüntüsü de cinsiyetler arasındaanlamlı olarak farklılık göstermekteydi.Sonuç: Çalışmamızın bulgularına göre, internet bağımlılığı, Türkiye'de üniversite öğrencileri arasında görece yaygın bir olgudur. Aşırı internet kullanımı, daha fazla disosiyatif belirti ve alkol kullanımı ile ilişkilidir.
Alkol ve madde bağımlılarında erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtileri
Alkol ve madde bağımlılığı tüm dünyada ve ülkemizde giderek gündemde daha fazla yer kaplayan, biyopsikososyal olarak bağımlıları ve daha çok psikososyal olarak da sosyal çevreyi etkileyen önemli bir sorundur ve üzerinde çalışılması ve çoklu bakış açısı ile yaklaşılması gereken bir konu başlığıdır.Erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ise sadece çocukluk çağında olduğu düşünülen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hastalığının erişkin dönem belirtilerinin saptanması ve klinik tanısının konması ile her geçen gün daha fazla bilgi edinilen yeni, araştırılmaya müsait bir hastalık olarak erişkin psikiyatrisi gündeminde yerini almıştır.Bu çalışmada 59 alkol ve 40 madde bağımlısı hasta sosyodemografik özellikler, dikkat eksikliği hiperaktivite belirtileri, depresyon belirtileri açısından kendi aralarında ve 100 bağımlı olmayan bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği: (ASRS-v1.1) ile değerlendirilmiştir.Madde ve alkol bağımlılığı gruplarında erkek örneklem sayıca daha fazla bulunmuş; madde bağımlılığı grubunun yaş ortalaması alkol bağımlılığı grubunun yaş ortalamasına göre daha düşük bulunmuştur. Medeni durum, gelir düzeyi ve eğitim durumu açısından kontrol grubu alkol ve madde bağımlılığı gruplarına göre daha iyi düzeyde iken, en düşük düzeyde madde bağımlılığı grubu olduğu saptanmıştır. Adli olay ve ceza açısından bakıldığında, bağımlı grupta kontrol grubuna göre daha fazla, bağımlılık grupları arasında ise madde bağımlılarında alkol bağımlılarına göre daha fazla ceza alma sıklığı bulunmuştur.Hem alkol bağımlısı, hem de madde bağımlısı hastaların kontrol grubuna göre daha fazla depresif belirtilere sahip olduğu madde bağımlısı hastalarında aynı zamanda alkol bağımlısı hastalardan da daha fazla depresif belirtilere sahip olduğu saptanmıştır.Dürtüsellik ve irritabilite alt test puanları açısından bakıldığında hem alkol bağımlısı, hem de madde bağımlısı hastaların kontrol grubuna göre daha fazla dürtüsel olduğu, madde bağımlısı hastaların aynı zamanda alkol bağımlısı hastalardan da daha fazla dürtüsel ve irritabl olduğu bulunmuştur. Hem dikkat hem okul sorunları alt test puanı alanlarında, madde bağımlısı hastalar kontrol grubuna göre daha fazla puan almıştır. Sonuç olarak, alkol ve madde bağımlılığı ile erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş zamanlı hastalık oranları yüksek iki hastalıktır. Çocukluk çağı DEHB tanısı olan hastaların ilerleyen yıllarda bağımlılığa yatkın bireyler olduğu biliniyor. Buna yönelik daha geniş kapsamlı araştırmalara ve DEHB tanılı çocukların izleminde koruyucu önlemlerin hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.
Birincil insomni olgularında bdt'nin etkinliği ve bu olguların genel klinik özellikleri
İnsanların%50?si yaşamlarının bir döneminde uykusuzluk çekmektedirler. Uykusuzluk şikayetini kronik olarak yaşayan önemli bir alt grup da birincil insomni hastalarıdır. Uykuyla ilişkili inançlar, aşırı uyarılmışlık hali ve uyku bozucu davranışların tümü kronik insomninin etiyolojisini ve sürmesini destekleyen faktörler olarak kabul edilmekte ve BDT?nin bu alanlar üzerinde çalışarak uyku bozukluğuna daha kalıcı çözümler bulabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada birincil insomni olgularının klinik özelliklerinin tanımlanması, altta yatan hazırlayıcı ve sürdürücü psikolojik süreçlerinin ortaya konulması ve bunlar içerisinden izleme alınan olguların BDT sürecinde uykusuzluğa bakışlarında, uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inanç ve tutumlarında değişiklik olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya alınan 52 hastaya sosyodemografik bilgi formu, uyku günlüğü, UŞİ, PUKÖ, DBAS, Beck depresyon, Beck anksiyete ölçekleri verilmiş ve yarıyapılandırılmış DSM-IV temelli psikiyatrik görüşmeye göre klinik özellikleri açısından değerlendirilmiştir. Başlangıç örnekleminin 16?sı BDT ve farmakoterapiden oluşan tedavi sonrası, 9?u ise müdahale yapılmadan 2. Kez değerlendirilmiştir. Kalan hastalar 2. değerlendirme yapılamadığı için çalışmayıtamamlayamamıştır. Veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Tedavi alan grupta tedavi sonrası sadece PUKÖ ve DBAS endişe- umutsuzluk alt ölçeğinde anlamlı bir düşüş tespit edilirken, müdahale yapılmayan 67 grupta 2. Değerlendirmede ilk değerlendirmeye göre herhangi bir ölçekte anlamlıdeğişiklik oluşmamıştır. Klinik özellikler açısından incelendiğinde büyük bölümünün artmış bilişsel ve fiziksel uyarılmış yaşadıkları, anksiyöz ve mükemmeliyetçi kişilik özellikleri taşıdıkları tespit edilmiştir. Sonuç olarak tedavi sonrası hastaların uyku kaliteleri kısmen artsa da uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inanç ve tutumlarında değişim oluşmamıştır. Bu sonuç insomninin uyku bozukluğu olmanın ötesinde uykuyla ilişkili bir düşünce bozukluğu olduğu fikrini desteklemekle birlikte toplumumuzda BDT?nin insomni üzerindeki etkinliğini değerlendirmek açısından çok sayıda kısıtlılıklar içermektedir. Anahtar kelimeler: İnsomni, BDT, Uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inançlar
Fibromyalji ve somatoform bozukluk hastalarında kişilik özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Bizim bu çalışmadaki amacımız Fibromyalji Sendromu (FMS) ve Somatoform Bozukluğu (Somatizasyon Bozukluğu (SB), Farklılaşmamış Somatoform Bozukluk (FSB), Konversiyon Bozukluğu (KB), Hipokondriyazis (HP), Psikojenik Ağrı Bozukluğu (PAB) olan hastaların kişilik özelliklerini ve sosyodemografik özelliklerini karşılaştırmak ve fibromyaljinin bir somatoform bozukluk alt tipi olup olamayacağı sorusuna cevap aramaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya DSM-IV'e göre somatoform bozukluğu tanısı konulan (28 SB, 30 FSB, 30 KB, 20 HP, 18 PAB) 136 hasta ile fibromyalji tanısıyla takip edilen 30 hasta ve kontrol grubu olarak benzer sosyodemografik özelliklere sahip 30 birey alındı. Çalışmaya katılan bireylerin kişilik özellikleri Hacettepe Kişilik Envanteri (HKE) ile değerlendirildi. Sosyodemografik bilgileri için de yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim, meslek, ekonomik durum ve yaşadığı yer olmak üzere 7 parametre sorgulandı.Bulgular: FMS'li grubun sosyodemografik özelliklerinin somatoform bozukluklarla benzer (p>0,05) düzeyde olduğunu bulduk. Tüm alt ölçekleriyle birlikte HKE değerlendirildiğinde kontrol grubunun uyumunun diğer çalışma gruplarına göre daha iyi olduğunu. Fibromyalji grubunun uyumunun ise Somatoform Bozukluklarla benzer şekilde olduğunu (p>0,05) gördük.Sonuç: Romatolojik bir hastalık olarak tanımlanan FMS'nin Somatoform Bozukluklar ile benzer sosyodemografik özelliklere sahip olması, benzer klinik semptomların görülmesi, benzer şekilde tanı kriterleri arasında herhangi bir pozitif laboratuvar bulgusunun olmaması, kesinleşmemiş etyolojik hipotezlerinin benzer olması, komorbid psikiyatrik bozuklukların her iki hastalıkta da sık görülmesi, farklı çalışmalar üzerinden yapılan yorumlarla ve bizim çalışmamızda da desteklediğimiz benzer kişilik özelliklerine sahip olmaları sebebiyle FSB bir somatoform bozukluk alt tipi olabilir. Bu savımızı destekleyecek daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak olan yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Major depresyon hastalarında tedavi öncesi ve sonrası no ve adma düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı MD hastalarında NO düzeyleri ve ADMA düzeylerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılarak ayırıcı bir belirteç olarak kullanılıp kullanılmayacağını araştırmak, NO ve ADMA düzeylerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı ve hasta gruplarında ADMA ve NO düzeylerinin bağlantılı olup olmadığına cevap bulmaktır. Gereç ve yöntem: Çalısmaya DSM-IV-TR?e göre 40 major depresyon tanılı ve kontrol grubu olarak benzer sosyodemografik özelliklere sahip 40 birey alındı. Çalışmaya katılan bireylerin depresyon şiddeti montgomery asberg depresyon değerlendirme ölçeği ile değerlendirildi. Ayrıca kan nitrik oksit ve ADMA değerleri tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmek üzere hastalardan ve kontrol grubundan 5cc venöz kan alındı. Sosyodemografik bilgileri içinde yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim, ekonomik durum, sigara kullanımı olmak üzere 6 parametre sorgulandı. Bulgular: Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama nitrit değeri ile tedavi sonrası nitrit değeri karşılaştırıldığında, tedavi sonrası nitrit değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.(p<0,01;p=0,002) Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama nitrat değeri ile tedavi sonrası nitrat değeri karşılaştırıldığında, tedavi sonrası nitrat değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.(p<0,01,p=0,001) Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama ADMA değeri ile tedavi sonrası ADMA değeri karşılaştırıldığında, tedavi öncesi ortalama ADMA değeri tedavi sonrası ADMA değerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu.(p>0,01=0.000) Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların tedaviye yanıtı MADDÖ ile saptandı. Tedavi sonrasında depresyonun şiddet düzeyinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p>0,01=0.000) Sonuç: Bulgular bize MD lu hastalarda başlangış NO düzeylerinin kontrol grubuna göre düşük, NO sentezini sağlayan NOS enzimini inhibe eden ADMA düzeyinin kontrol grubuna göre yüksek ve depresyonun şiddetini belirlemek için kullandığımız MADDÖ nün yüksek olduğunu gösterdi. Antidepresan (essitalopram) tedavi sonrası ise yapılan ölçümlerde NO düzeylerinin tedavi öncesine göre yüksek, kontrol grubuna benzer olduğunu, ADMA düzeylerinin ve MADDÖ puanlarının düştüğünü gösterdi. Çalışmamız major depresyon hastalarında NO ve ADMA düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu, MD hastalarında NO düzeyleri ve ADMA düzeylerinin ayırıcı bir belirteç olarak kullanılabileceğini, NO ve ADMA düzeylerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olduğunu ve hasta gruplarında ADMA ve NO düzeylerinin bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bu savımızı destekleyecek daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: NO,ADMA,major depresyon,kontrol grubu
Alkol ve madde bağımlılarında şiddet sıklığı ve şiddet özelliklerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması
Bu çalışmada 15-65 yaş arası DSM-IV kriterlerine göre 49 alkol ve 31 madde bağımlısı hasta şiddete başvurma ve şiddete maruz kalma sıklığı, şiddet türleri ve şiddeti etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi; şiddet davranışının dürtüsellik, agresyon, öfke, çocukluk çağı örselenme yaşantıları ile ilişkisi; alkol/madde etkisindeyken, ayık/temizken ve yoksunluk dönemi arasında şiddet uygulama açısından fark olup olmadığı açısından kendi aralarında ve 62 bağımlılığı olmayan sağlıklı bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılar sosyodemografik özellikleri de içeren şiddetle ilgili soruların yer aldığı anket formu, Buss-Perry Agresyon Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği, Çocukluk Örselenme Yaşantıları Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri ile değerlendirilmiştir.
Travmatik yaşantıların benlik saygısı üzerine etkisi
Amaç: Psikiyatrik hasta grubu ile psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun yaşadıkları travma şiddetini karşılaştırarak, travmanın benlik saygısı üzerine olan etkisini ve benlik saygısının psikiyatrik semptomlarla ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran psikotik hastalığı olmayan, depresyon, anksiyete bozuklukları, somatoform bozuklukları, obsesif kompulsif bozuklukları, posttravmatik stres sendromu olan 100 hasta ile 100 sağlıklı kontrol grubu alındı. Çalışmaya alınanların sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Travma algısının şiddeti 1-10 arasında numaralandırılan Görsel Anolog Skala (VAS) ile değerlendirildi. Yaşanılan travmayı tespit etmek için Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ), bilişsel durumu belirlemek için Travma Sonrası Bilişsel Ölçek (TSBE), benlik saygısı için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), ve psikolojik semptomları belirlemek için ruhsal belirti tarama listesi (SCL-90R) ölçeği kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun eğitim seviyesi, ailelerinin eğitim seviyesi kontrol grubundan düşük, VAS yüksek bulundu. RBSÖ'de; benlik saygısı, kendilik kavramının sürekliliği, tartışmalara katılabilme, anne-baba ilgisi, babayla ilişki düşük, eleştiriye duyarlılık, depresif duygulanım, hayalperestlik, psikosomatik belirtiler, kişilerarası ilişkilerde tehdit, psikolojik izolasyon yüksek saptandı. Hasta grubunda TYÖ, TSBE değerleri yüksek görüldü. SCL-90R'deki tüm semptomlar hasta grubunda daha fazla bulundu. Sonuç: Hasta grubunda kontrol grubuna göre travma puanları yüksek benlik saygısı ise düşük bulunmuştur. Hem Travmanın kendisi hem de benlik saygısının düşüklüğü psikiyatrik belirtilerin hasta grubunda daha fazla olmasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Travma, benlik saygısı, psikiyatrik semptomlar
Alkol ve madde bağımlılarının sosyodemografik özellikler çocukluk çağı travmaları başa çıkma yöntemleri ve kişilik özellikleri açısından karşılaştırılması
Alkol ve madde kullanımı son yıllarda giderek artmakla beraber ülkemizin önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmiştir. Alkol ve madde kullanımı sadece kullanan bireyi değil, aileyi ve toplumu derinden etkilediğinden fiziksel ve ruhsal sorunların yanında birçok sosyal, hukuki ve ekonomik soruna da yol açmaktadır. Kimlerin bağımlı olabileceğinin tespit edilmesi tam olarak mümkün olmamasına rağmen belirli bazı ortak özelliklerin varlığını söylemek de mümkündür. Bu özelliklerin belirlenmesinde çocuğun içinde bulunduğu aile ve ortam, halen içinde yaşadığı çevre ve bu çevrede üstlendiği rollerin yanında geçmiş yaşantısı ve geçirdiği çocukluk travmaları, başa çıkma tutumları ve kişilik özellikleri önemlidir.Bu çalışmada 51 alkol ve 31 madde bağımlısı hasta sosyodemografik özellikler, çocukluk çağı travmaları, başa çıkma yöntemleri ve kişilik özellikleri açısından kendi aralarında ve 40 bağımlı olmayan bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Soru Listesi, Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği ve Mizaç ve Karakter Envanteri uygulanmıştır.Madde ve alkol bağımlılığı grublarında erkek örneklem sayıca daha fazla bulunmuş; madde bağımlılığı grubunun yaş ortalaması alkol bağımlılığı grubunun yaş ortalamasına göre daha düşük bulunmuştur. Medeni durum, gelir düzeyi ve eğitim durumu değişkenleri kontrol grubunda alkol grubuna göre daha fazla iken, en düşük olarak madde grubunda saptanmıştır. Sigara kullanımı, ailede alkol veya madde kullanımı madde grubunda daha fazla gözlenirken en az kontrol grubunda gözlenmiştir. Çocukluk çağı travmaları açısından alkol ve madde grubunun bütün alt ölçek ve toplam puanları kontrol grubundan yüksekken, kendi aralarında belirgin bir fark saptanmamıştır. Başa çıkma tutumları gözden geçirildiğinde madde grubu alkol grubuna göre ölçeğinin soruna odaklanma ve duygusal açığa vurma, davranışsal olarak boşverme, geri durma, madde kullanma alt ölçeklerinde anlamlı derecede yüksek, plan yapma alt ölçeğinde ise anlamlı derecede düşük puan almıştır. Alkol bağımlıları ise kontrol grubuna göre sorunlara odaklanma ve duygusal açığa vurma, geri durma, kabullenme, madde kullanımı alt ölçeklerinde anlamlı derecede yüksek puan almıştır. Alkol ve madde bağımlılarında, uyuma yönelik olmayan duygu odaklı başa çıkma tutumlarının kontrol grubuna yüksek olduğu görülmüştür. Grupları Mizaç ve Karakter Envanteri açısından gözden geçirdiğimizde alkol ve madde bağımlıları kontrol grubu ile teker teker karşılaştırıldığında hasta gruplarının yenilik arayışı ve zarardan kaçınma alt ölçek puanları kontrol grubuna göre yüksek iken, kendi kendini yönetme alt ölçek puanları ise düşüktür. Ayrıca madde grubunda ek olarak ödül bağımlılığı ve işbirliği yapma alt ölçek puanları kontrol grubuna göre daha düşüktür.Sonuç olarak; kişinin yaşadığı çevre ve sosyal ortamı, aile yapısı, çocukluk çağı travmaları, baş etme tutumları ve kişilik özellikleri, kişinin alkol veya madde kullanımını etkileyen özellikler olduğu söylenebilir. Madde bağımlılığı daha kısa sürede ve genç yaşlarda başladığı için risk faktörleri atlanmamalıdır. Alkol ve madde bağımlılarında medikal tedavinin yanında baş etme tutumları ve kişilik özelliklerini değiştirmeye yönelik psikoterapotik müdahaleler, hastalığın tedavi sürecini olumlu yönde etkileyebilir. Alkol ve madde bağımlılığı uzun yıllar seyreden ve tedavisi güç hastalıklardır. Hastalığın tedavisinden ziyade önlenmesine yönelik koruyucu psikiyatrik yaklaşımlar gerekmektedir.
Şizofreni hastalarında intihar girişiminin pozitif ve negatif semptomlar, depresyon, umutsuzluk, içgörü ve bilişsel işlevlerle ilişkisi
Şizofreni hastalarında intihar girişimi ve tamamlanmış intihar oranları genel nüfustan yaklaşık 15 ile 20 kat daha fazladır. Şizofrenide intihara teşebbüs oranları yaklaşık olarak % 20 ile % 40 arasında bildirilmiştir. Bununla birlikte, şizofrenide tamamlanmış intihar oranı, yaklaşık olarak % 5 ile % 10'dur. İntihar öyküsü, depresyon, umutsuzluk, içgörü ve daha iyi bilişsel işlevler şizofreni hastalarında intihar riskini artıran etmenlerdir. Şizofreni hastalarında görülen bilişsel işlevlerdeki bozulma hastalığın en önemli belirtilerinden biridir. Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Bölümü'ne başvuran şizofreni tanısı konan 50 hastada intihar girişimi ile hastalık belirtileri, içgörü, umutsuzluk, depresyon ve bilişsel işlevlerin ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen hastalar sosyodemografik ve klinik veri toplama formu, Negatif belirtileri değerlendirme ölçeği (SANS), Pozitif belirtileri değerlendirme ölçeği (SAPS), Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği, İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği, bilişsel işlevleri Stroop Testi ve Wisconsin Kart Eşleme Testi ile değerlendirilmiştir.İntihar girişimi olan (n:19) ve olmayan (n:31) şizofreni hastaları karşılaştırıldığında; Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (p=0.001), Beck Umutsuzluk Ölçeği (p=0.005), Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (p=0.004) puanları, WKET toplam doğru sayısı (p=0.005) intihar girişimi olan grupta anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. WKET perseveratif tepki (p=0.04), perseveratif hata (p=0.031) ve perseveratif hata yüzdesi (p=0.006) intihar girişimi olan grupta olmayan gruba göre anlamlı olarak daha iyi saptanmıştır.
Alkol bağımlılığının Tip D kişilik ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu araştırmada Alkol Bağımlılığı ile Tip D kişilik arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Psikodermatolojik hastalıklarda Tip D kişilik, stres ve psikiyatrik semptomatoloji: Ruhum mu hasta derim mi?
AMAÇ:Koo ve Lee sınıflamasına göre psikiyatrik semptoma yol açan dermatolojik hastalıklar ve psikofizyolojik/stresle oluşan ya da artan hastalıklarda Tip D kişilik prevalansının belirlenmesi ve tip D olan ile olmayanların demografik özellikler, stresli yaşam olayları, stres karşısında yaşadıkları subjektif deneyimler, stresle baş etme tarzları, algılanan sosyal destek ve psikiyatrik komorbidite açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.METOD:Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniği'ne ayaktan başvuran ya da yatarak tedavi gören, Koo ve Lee sınıflamasına göre psikodermatolojik hastalık tanısı almış, okur yazar olup yaşları 18-65 arası 181 hasta ve 57 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır.Olgulara sosyodemografik veri formu, DS 14 Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri (KSE), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), Stresli Yaşam Olaylarını Tarama Formu (SYOTF), Stres İle Başetme Tarzı Ölçeği (SBTÖ), Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS) uygulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 17 programı kullanılarak yapılmıştır.BULGULAR:Psikodermatoloji hastaları ile sağlıklı kontroller arasında yapılan karşılaştırmalarda, stresli yaşam olayları sayısı ve bundan subjektif etkilenme oranları, stresle baş etme tarzları, algılanan sosyal destek, HADÖ ve KSE alt ölçek puanları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Psikodermatoloji hastalarında Tip D kişilik prevelansı %34.8 bulunmuştur. Psikodermatolojik hastalık tanısı alan Tip D kişiliği olan ve olmayanlar arasında hastalığın başladığı dönemde psikososyal stresör varlığı, stresli yaşam olayları sayısı ve bundan subjektif etkilenme oranları, stresle baş etme tarzları, algılanan sosyal destek,HADÖ ve KSE alt ölçek puanları arasında anlamlı fark saptanmıştır.SONUÇ:Psikiyatriye yönlendirilmiş olan psikodermatolojik hastalık tanılı hastaların psikiyatrik değerlendirmesinde Tip D kişilik özelliklerinin öncelikli olarak saptanmasının bu hastalardaki psikiyatrik değerlendirmeyi daha da kolaylaştırabileceğini ve bu grup hastaların psikiyatrik değerlendirilmesinin daha detaylı yapılması gerekliliğini göstermektedir.
Alkol bağımlıları ve eşlerinde evlilik uyumu, bağlanma biçimi ve mizaç karakter özellikleri arasındaki ilişki
Bu araştırmada alkol bağımlıları ve eşlerinde ki bağlanma biçimi, mizaç - karakter özellikleri ve evlilik uyumu arasındaki ilişkinin kontrol grubu ile karşılaştırılarak incelenmesi amaçlanmıştır. Alkol bağımlısı 49 erkek ve sağlıklı 48 erkek ile eşleri çalışmaya alınmış, değerlendirmeleri MKE, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği ve Çiftler evlilik Uyumu Ölçeği kullanılarak yapılmıştır. Yapılan değerlendirmelerde bağlanma biçimi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Literatürden farklı olarak alkol bağımlılarında güvenli bağlanma daha fazla bulunmuştur. Bu durum bekar ve eşinden ayrı yaşayan alkol bağımlılarının çalışma dışı kalmasına bağlanmıştır. Literatür ile uyumlu olarak Alkol bağımlılarının ve eşlerinin kontrollere göre evlilik uyumunun daha kötü olduğu bulunmuştur. Yine literatür ile uyumlu olarak tüm gruplarda güvenli bağlanan bireylerin kaçıngan ve ikircikli bağlananlara göre daha uyumlu evlilik sürdürdükleri bulunmuştur. MKE sonuçlarına göre alkol bağımlılarında ?Yenilik Arayışı? alt ölçeği anlamlı düzeyde yüksekken alkol bağımlılarının eşlerinde ?Ödül Bağımlılığı 3(bağımlılık)? diğer gruplardan anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Bu sonuç düşük evlilik uyumuna ve doyumuna rağmen evliliğin devam ettirimesindeki nedenler açısından önem taşımaktadır. Çalışmamızda yer alan hasta sayısının az oluşu ve ölçeklerin katılımcıların kendisi tarafından doldurulmuş olması önemli kısıtlılıklar arasındadır. Bu çalışma yukarıda bahsedilen ölçeklerin bir arada kullanıldığı, alkol bağımlılarında evlilik uyumu, bağlanma biçimi, mizaç ve karakter boyutlarının bakıldığı ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Sonuçların genelleştirilebilmesi açısından gelecekte daha geniş örneklem grupları ile yapılacak benzer çalışmalara ihtiyaç vardır
Şizofreni tanısı konan hastalarda bir işte çalışmanın ve derneğe üye olmanın işlevsel iyileşme, tedaviye uyum, ve stresli durumlarla baş etme üzerine etkisi
Bu araştırma çalışan ve derneğe üye olan şizofreni hastalarının işlevselliğini, tedaviye uyumunu ve stresle başetme tarzlarını belirlemek amacıyla karşılaştırmalı olarak tanımlayıcı türde yapılmıştır. Araştırma, Ankara Şizofreni Hastaları Ve Yakınları Dayanışma Derneği, Mavi At kafe, Gazi Üniversitesi Sağlık, Araştırma Ve Uygulama Hastanesi ve Ankara Üniversitesi Eğitim Ve Araştırma Hastanesinde yapılmıştır. Araştırmaya katılan bireyler derneğe üye olup çalışan/çalışmayan, derneğe üye olmayıp çalışan/çalışmayan olarak 4 gruba ayrılmış ve her grupta 15 kişi olmak üzere toplam 60 hasta örneklemi oluşturmuştur. Araştırma verileri Kişisel Bilgi Formu, Tıbbi Tedaviye Uyum Oranı Ölçeği, Şizofreni Hastalarında İşlevsel İyileşme Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği ile toplanmıştır. Veri toplama araçları araştırmacı tarafından 45-60 dakikada uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde frekans ve yüzdeleme, T-testi ve ANOVA testi kullanılarak istatistiksel analiz ve yorumları yapılmıştır.Araştırmanın bulgularında araştırmaya katılan şizofreni hastalarının derneğe üye olması ve bir işte çalışmasının sosyallik ve mesleki işlevsellik alanlarını, derneğe üye olmasının sosyallik, sağlık ve tedavi işlevsellik alanlarını ve bir işte çalışmasının mesleki işlevsellik alanını etkilediği, tedavi uyumlarını ve stresle başetme tarzlarını ise etkilemediği görülmektedir. Araştırmadaki bireylerin işlevsellik alanını etkileyen faktörlerin cinsiyet, tedavide ilk başlanan antipsikotik türü ve tedavi süresi olduğu, tedavi uyumlarını etkileyen özelliklerin de cinsiyet ve tedavi süresi olduğu saptanmıştır. Ayrıca hastalık süresi, tedavide ilk başlanan antipsikotik türü ve tedavinin yan etkisi de stresle başa çıkma tarzlarını etkilediği bulunmuştur. Son olarak hastaneye yatış sayısı ve şuanki kullanılan antipsikotik türü işlevsellik alanlarını, tedavi uyumunu ve stresle başa çıkma tarzlarını etkilemediği görülmüştür.Anahtar Kelimeler: şizofreni, işlevsellik, tedaviye uyum, stresle başetme, iş, dernek.
Psikiyatri polikliniğine başvuran hastalarda çocukluk çağı travmalarının mizaç, karakter özellikleri ve öfke ile ilişkisi
Çocuk, doğduğu andan itibaren büyüme süreci içinde ailesi ve çevresi ile kurduğu etkileşimden çıkardığı sonuçları özümseyerek kişiliğinin ve ruhsal yapısının temellerini oluşturur. Çocuk, anne ve babaya sadece bakım ve beslenme açısından değil aynı zamanda sevgi ve ilgi açısından da gereksinim duyar. Bu nedenle, ebeveynlerin çocuklarına karşı gösterdikleri davranış biçimleri, çocuğun yetiştiği ortam, çevresindeki diğer yetişkinlerin davranışları çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesi açısından önemlidir.Mevcut benlik savunma mekanizmaları ve baş etme yolları ile üstesinden gelinemeyecek düzeydeki ağır sarsıcı yaşantılar kişinin ruhsal yapısı üzerinde özgül etkiler yaratır. Bu tür yaşantılar ruhsal travmalar olarak tanımlanır. Son yıllarda insan psikolojisi alanında yapılan birçok çalışmada, ruhsal bozuklukların temelinde yatan nedenler içinde çocukluk çağındaki örselenme yaşantılarına odaklanılmıştır.Çocukluk çağı travmatik yaşantıları; bir sorumluluk, güven ya da güç ilişkisi bağlamında çocuğun sağlığı, yaşamı, gelişmesi ve saygınlığı açısından, fiilen zararlı ya da zararlı sonuçlar verebilecek her türlü fiziksel ve/ veya duygusal kötü muamele, cinsel istismar, ihmal ya da ihmalkar davranışları içermektedir . 1999 WHO Çocuk İstismarını Önleme İstişare Toplantısı, çocukluk çağı örselenme yaşantılarının 4 türünü tanımlamaktadır:1-Fiziksel İstismar2-Cinsel İstismar3-Duygusal İstismar4-İhmalGenel anlamda; çocuk istismarı ve ihmali ebeveyn ya da bakıcı gibi bir erişkin tarafından çocuğa yöneltilen, toplumsal kurallar ve profesyonel kişilerce uygunsuz ya da hasar verici olarak nitelendirilen, çocuğun gelişimini engelleyen ya da kısıtlayan eylem ya da eylemsizliklerin tümüdür. Çocuğa yönelik kötü muamele ya da çocuk istismarı insanlık tarihi kadar eski bir olgu olmakla birlikte günümüzde istismar olgularının halen büyük çoğunluğu bilinmemekte, bildirilmemektedir. Çocuk istismarı yinelenebilirliği, çocuğa genellikle en yakını olan kişiler tarafından yapılıyor olması ve çocuk üzerinde yaşamının ilerleyen yıllarını dahi etkileyecek uzun süreli etkilerinin tanımlanması ve tedavi edilmesi güç bir travma türüdür.Çocukluk yaşantılarında ihmal ve istismar öyküsü bulunan yetişkinler ruhsal sorunlar açısından daha çok risk altındadırlar. Yapılan pek çok çalışmada, çocukluk çağında yaşanan travmaların ileriki yıllarda kişilik bozuklukları, depresyon, madde kullanımı, antisosyal davranış bozuklukları, dissosiyatif bozukluk, somatizasyon bozukluğu, anksiyete bozuklukları, kendine zarar verme davranışları gibi pek çok ruhsal sorunla ilişkisi ortaya konmuştur. Ayrıca bu kişiler başkaları ile kurdukları sosyal ilişkilerde de çekingen, korkak, antisosyal davranışlar sergilemektedirler. Daha önce yapılan çalışmalarda çocukların travmatik yaşantı durumlarında travmaya özgül davranış kalıpları (çabuk tepki verme, kaçınma, çaresizlik, yıkıcı davranışlar) geliştirdikleri ve bunların oluşan bilişsel şemalarla yetişkin yaşama taşındığı ileri sürülmüştür. Bu çocukların erişkin dönemdeki ilişkilerinde çocukluktaki kötüye kullanma, saldırıya uğrama, şiddet ve örselenme sahnelerini yineleyici bir şekilde yaşadıkları düşünülmektedir.Çocukluk çağı ihmal ve istismar yaşantılarının erişkin dönemde ruhsal sağlık üzerindeki muhtemel etkilerinden yola çıkarak, çalışmamızda bu yaşantıların polikliniğimize başvuran hastalardaki sıklığını belirlemeyi, mizaç/ karakter gelişimi ve öfke üzerine etkilerinin araştırılmasını ve bunun travmatik yaşantısı olmayan hastalarla karşılaştırılmasını amaçladık. Ülkemizde çocukluk çağı travmaları sıklığı ve etkileri ilgili verilerin kısıtlı olması nedeni ile çalışmamızın sonuçlarının önem taşımasını ummaktayız.
Major depresyonu olan hastalarda tedaviye uyumun mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisi
ÖZET Ülkü Beşiktepe. Major Depresyonu olan Hastalarda Tedaviye Uyumun Mizaç ve Karakter Özellikleri ile İlişkisi. Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Tezi. Zonguldak, 2013. Major depresyon (MD), her yaşta görülebilen, kişinin biyopsikososyal yaşam alanlarını olumsuz yönde etkileyen ruhsal bir hastalıktır. Depresyon kliniğini etkileyen özelliklerden biri olarak kişilik, hastalığın seyir özelliklerinin anlaşılması için kullanılabilecek bir değişkendir. MD olanlarda; tedavi yöntemleri ve tedaviye cevabın öngörücüleri de önemlidir. Birçok çalışmada major depresyonda antidepresanlara cevabı öngörmek için mizaç özellikleri araştırılmıştır. Bu çalışmada major depresyonda tedaviye cevabı ve uyumu öngörmek için Mizaç Karakter Envanteri (Temperament and Character Inventory, TCI) ile mizaç ve karakter özelliklerine bakılması, depresif hastalarda önerilen antidepresan tedaviye uyum oranının tespit edilmesi, tedaviye uyumlu olan ve olmayan hastaların klinik ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılarak tedaviye uyumu etkileyen faktörlerin tartışılması ve cevapla ilişkisine bakılması amaçlanmıştır. Literatürde MD olan hastalarda ödül bağımlılığı (ÖB) ve kendini yönetme (KY) skorları daha düşük, zarardan kaçınma (ZK) skoru daha yüksek olarak görülmüştür. Bizim çalışmamızda yenilik arayışı (YA), ZK ve KY skorları hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. Yapılan çalışmalarda düşük ZK, yüksek ÖB, yüksek işbirliği yapma (İY) ve KY skorları olanlarda tedaviye cevabın daha iyi olduğu belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda ise tedaviye cevap ve uyum açısından kişilik özellikleri benzerdi. Hasta grubunda YA skorları erkeklerde kadınlara göre daha yüksekti. Hastaların ailelerinde psikiyatrik hastalık görülme oranı daha fazlaydı. Bu çalışmada MKE?nin YA, ZK, KY parametrelerinin MD?ye yatkınlık açısından öngörücü etkisi bulunmuştur. Tedaviye uyumu ve cevabı etkileyen etkenlerin belirlenebilmesi için, daha geniş hasta gruplarında ve daha uzun süreli izlem yapılmasının gerekli olduğu inancındayız. Tedavi takip süresinin kısa olması, MKE?nin MD üzerindeki geçerliliğinin henüz çalışılmamış olması gibi kısıtlılıklarına rağmen bu çalışmada elde edilen ön bulgular MKE?nin hastalığın klinik gidişini öngörmede yerini araştıracak gelecekteki çalışmaların değerli olacağı konusunda fikir vermektedir.
Bipolar bozukluk ve şizofreni hastalarında yürütücü işlevlerin karşılaştırılması
Bipolar bozukluğun ötimik dönemi ve stabil dönemdeki şizofreni hastalarının yürütücü işlev bozukluğunun kalıcı olduğunu bildiren kanıtlar daha önce yapılan bir çok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmalarda manik dönem sayısı ve psikotik bulgulu dönem öyküsünün olması bipolar bozuklukta; erken başlangıç ve negatif belirtilerin fazla olması da şizofreni hastalarında yürütücü işlev bozukluğu ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızın birincil amacı ötimik bipolar bozukluk ve stabil dönem şizofreni hastalarının yürütücü işlevler açısından karşılaştırıldığında aralarında fark olup olmadığı, hastalarda görülebilecek yürütücü işlev bozukluklarının hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi, hastaneye yatış sayısı ile ilişkisi olup olmadığının değerlendirilmesidir. Hasta grubu DSM V kriterlerine göre tanı almış 54 ötimik bipolar ve 54 stabil şizofreni hastasından oluştu, bipolar bozukluk hastalarının 47'si bipolar I, 7'si bipolar II tanılıyken, şizofreni hastalarının 45'i rezidüel, 9'u paranoid alt tipteydi. Yürütücü işlevleri değerlendirmede kullanılan Wisconsin Kart Eşleme Testi ve Stroop Testi her iki hasta grubuna uygulandı. Her iki hasta grubu yaş, cinsiyet ve eğitim yılı açısından birbirine benzer bulundu. Bipolar bozukluk ve şizofreni hastaları yürütücü işlevler bakımından biribirine benzer bulundu. Her iki hasta grubu arasında klinik değişkenler ile yürütücü işlev bozukluğu açısından anlamlı bir ilişki bulunmadı. Bulgularımız bipolar bozukluk (manik dönem) ve akut psikotik dönemdeki şizofreni hastalarının değerlendirildiği çalışmalarla uyumlu bulunurken, ötimik dönemdeki bipolar bozukluk ve stabil dönemdeki şizofreni hastaların yürütücü işlevlerinin karşılaştırıldığı çalışmaların pek azıyla uyumlu bulundu. Çalışmamızda her iki hasta grubunda yürütücü işlevlerin benzer bulunması, eğitim düzeyleri arasında anlamlı farklılık olmamasından kaynaklanmış olabileceğini düşünmekteyiz. Daha geniş hasta ve kontrol gruplarıyla oluşturulacak uzun sureli izlem çalışmaları bu konuya açıklık getirilmesinde faydalı olacaktır.
Tıp öğrencileri ve hekimlerin eşcinsellik hakkındaki tutumları ve gey ve lezbiyenlerin sağlık hizmeti deneyimleri
Eşcinsellik uluslararası sınıflandırma sistemlerinden uzun yıllar önce çıkartılmış olsa bile bazı tıp çevrelerinde halen tedavi edilmeye çalışılan bir durum olmaya devam etmektedir. Eşcinsel bireylerin toplumda karşılaştığı olumsuz tutum ve davranışlar, bir takım ruhsal sorunlar yaşamalarına neden olduğu gibi benzer tutum ve davranışlara sağlık çalışanlarından da maruz kalmaları, sağlık hizmeti alma temel haklarını engellemektedir.Bu çalışmada; sağlık hizmeti sunan psikiyatri hekimleri, psikiyatri dışı hekimler ve tıp fakültesi birinci sınıf öğrencilerinin eşcinsellik hakkındaki tutum ve yargılarının saptanması ile gey ve lezbiyen cinsel yönelimi olan insanların sağlık hizmeti alırken karşılaştıkları tutumların araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmada eşcinselliğe karşı tutumları belirlemek için 4 alt ölçekten oluşan (heteroseksizm, homofobi, homonegativizm, yansızlık) geçerli ve güvenilir yeni bir ölçek oluşturulmuştur.Çalışmanın sonuçlarına göre tüm gruplarda erkeklerin kadınlara, bekarların evlilere, meslek lisesi ve imam hatip lisesi mezunlarının düz lise ve anadolu lisesi mezunlarına, öğrenciler ve akademisyenlerin uzmanlara, üniversitede görev yapanların diğer kurumlarda görev yapanlara oranla eşcinselliğe karşı daha olumsuz tutumlar taşıdıkları saptanmıştır. Kırdan kente geçtikçe ve dini inançlar arttıkça yine olumsuz tutumlar artmaktadır. Üç grup içinde en olumsuz grup öğrenci grubuyken, onları sırasıyla psikiyatri dışı hekimler ve psikiyatrlar izlemiştir.Eşcinsel bireylerin yaşadıkları deneyimlerden; eşcinsel bireylerin sağlık sisteminde de olumsuz tutum ve davranışlara maruz kaldıkları ve mağdur oldukları, homofobik ve heteroseksist tutumların özellikle ruh sağlığı alanında daha ziyade örtük şekilde kendisini gösterdiği ve hekimlerin eşcinsellik konusunda oldukça bilgisiz oldukları sonuçları ortaya çıkmıştır.Bu sonuçlara bakıldığında; Türkiye'deki özellikle tıp eğitimi başta olmak üzere yüksek öğretimin kalitesini artırmanın, hem eşcinsel bireylerin hak ve özgürlüklerinin toplumdaki diğer bireylerle eşit düzeye taşınmasına, hem de sağlık sektöründe çalışan hekim ve diğer uzmanların eşcinsellik ve eşcinsel bireylerle ilgili farkındalıklarını artırmada gerekli ve önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.Anahtar sözcükler: cinsel yönelim, eşcinsellik, homofobi, sağlık hizmeti
Panik bozukluğu, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriaziste sağlık kaygısı
Sağlık kaygısı, kişinin bedensel belirtilerini yanlış yorumlamasına bağlı olarak, ciddi bir hastalığa yakalanmış olduğu ya da yakalanacağı korkusunu taşımasıdır. Şiddetli sağlık kaygısı, hipokondriazis olarak da adlandırılır. Panik bozukluğu ve somatizasyon bozukluğunda da bedensel duyumların yanlış yorumlanması sonucu, bir hastalığı olduğu inancı oluşmaktadır. Sonuçta daha fazla sağlık hizmeti kullanımı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle ruhsal bozuklukların tanı ve tedavisi aşamasında, sağlık kaygısını değerlendirmek gerekir.Bu çalışmanın amacı, panik bozukluğu, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriazisde görülen sağlık kaygısını araştırmak ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmaktır.Çalışmaya, DSM-IV-TR tanı kriterlerine göre, 56 panik bozukluğu, 19 somatizasyon bozukluğu ve 16 hipokondriak hasta ile 50 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hasta gruplarına, SCID-I uygulanmıştır. Hasta gruplarının, klinik durumlarını ve hastalık şiddetlerini belirlemek amacıyla panik bozukluğu olan hastalara; Panik Agorafobi Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Depresif Belirti Envanteri, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriak hastalara; Belirti Yorumlama Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Depresif Belirti Envanteri uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerin var olan psikopatolojilerini saptamak için Kısa Semptom Envanteri uygulanmıştır. Sağlık kaygısını değerlendirmek amacıyla hem hasta gruplarına hem sağlıklı gönüllülere Sağlık Kaygısı Envanteri (Haftalık Kısa Form) uygulanmıştır.Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen bulgular hipokondriaziste sağlık kaygısı boyutunun çok önemli bir ana element olduğunu desteklemiştir. Sağlık kaygısı teriminin hipokondriazisle eş anlamlı kullanılması etiketlemeyi azaltarak hastanın yardım alma isteğini olumlu yönde destekleyecektir. Öte yandan panik bozukluk ve somatizasyon da sağlık kaygısının sık yaşandığı ruhsal sorunlardır. Sağlık kaygısı bunların yanı sıra sağlıklı kişilerin ve depresyon tablolarının da bir parçası olarak karşımıza çıkabilir. Gelecek çalışmalarda sağlık kaygısının nasıl daha iyi yönetilebileceği, hangi psikoterapötik müdahalelerin daha etkili olduğunun incelenmesi yararlı olacaktır.
Anksiyete bozukluğu hastaları ile sağlıklı gönüllülerin bellek performanslarının karşılaştırılması
Anksiyete bozuklukları her dört kişiden birini etkileyen, kişinin gündelik yaşamını belirgin düzeyde bozucu etkisi olan psikiyatrik hastalıklar içinde önemli bir hastalık grubudur. Bu hastalık grubunda bilişsel işlevler bozukluğun tipi ve şiddetine göre çeşitli şekillerde etkilenmektedir. Anksiyete bozukluklarının bilişsel işlevler üzerindeki etkilerine dair çalışmaların büyük kısmı OKB hasta grubu üzerinde yapılmıştır. Buna karşın diğer anksiyete bozuklukları ile ilgili yapılmış yeterli sayıda çalışma yoktur. Bu çalışmada öncelikle anksiyete bozukluğu olan hastaların bellek performanslarının hastalıktan etkilenip etkilenmediğinin gösterilmesi amaçlanmış ve bu arada bellekle ilişkisinin önemi açısından dikkat işlevleri de incelenmiştir.Bu çalışma, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran 30 OKB hastası, 30 PB hastası ve 30 kişilik sağlıklı kontrol grubuyla yürütülmüştür. SCID-I kullanılarak yapılan tanı koymaya yönelik görüşme sonrası tanı kriterini karşılayan hastalara HAD ölçeği ve Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-1 ve STAI-2) uygulanmıştır.Çalışmada hem OKB hem PB hastalarının dikkat, kısa süreli bellek, uzun süreli bellek ve öğrenme işlevlerinde daha düşük performans gösterdikleri gözlemlenmiştir. Ayrıca PB hastalarının, kısa süreli belleğin görsel sözel bileşeni ile geri çağırma işlevinde OKB hastalarına göre daha kötü performans gösterdiği saptanmıştır.Bu sonuçlar, anksiyete bozukluklarında kronik dönemde bellek ve buna bağlı bilişsel bozulmaların olduğunu iddia eden çalışmalarla uyumludur. Sonuç olarak anksiyete-bellek ilişkisinin daha iyi anlaşılması açısından daha geniş örneklemli, test materyallerinin standardize edildiği ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sosyal destek gruplarından yardım alan ve yardım almayan şizofreni hastaları bakım verenlerinde yaşam kalitesi yük ve tükenmişlik değerlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, sosyal destek gruplarından yardım alan şizofreni hastalarına bakım verenler ile yardım almayan şizofreni hastalarına bakım verenler arasındaki yaşam kalitesi, bakım yükü ve tükenmişlik değerlerinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya Ankara ve İzmir'deki şizofreni derneklerine düzenli giden 34 hasta yakını ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda ayaktan takip edilen ve sosyal destek grupları ile ilişkisi olmayan 60 hasta yakını alınmıştır. Katılımcılara sosyodemografik bilgi formunun yanı sıra, Kısa Form-36, Zarit Aile Yük Ölçeği, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Klinik Genel İzlenim Ölçeği uygulanmıştır.Çalışmamızda sosyal destek gruplarından yardım alan bakım verenlerde yaşam kalitesi ölçeğinin (SF-36) bütün alt ölçeklerinin ortalama puanlarının daha yüksek çıktığı görülmüştür. Bunlardan genel sağlık algısı, emosyonel rol güçlüğü, sosyal fonksiyon, ağrı, vital enerji ve mental sağlık alt ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken fiziksel sağlık ve fiziksel rol güçlüğü alt ölçeklerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Ayrıca sosyal destek gruplarından yardım alan bakım verenlerin Zarit Bakım Yükü Ölçeği ortalama puanları ve Maslach Tükenmişlik Ölçeğinin toplam puan ve alt ölçek puanlarının hepsinde sosyal destek gruplarından yardım almayan bakım verenlerin ortalama puanlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur.Sonuç olarak çalışmamızda sosyal destek gruplarından yardın alan şizofreni hastalarının birincil bakım veren yakınlarında yaşam kalitesi ortalama puanları yüksek, bakım yükü ve tükenmişlik düzeyleri ortalama puanları düşük çıkmıştır.
Değişik endikasyonlarla antidepresan kullanan hastalarda metabolik sendrom
Antidepresan tedavisi eğilimli kişilerde obeziteye ve metabolik anormalliklere sebep olmaktadır. Obezite, insülin direnci ve diyabetin tüm dünyada çok fazla sayıda ölüme neden oldukları bilinmektedir. Depresyon ve anksiyete bozukluğu hastalarında ise genel populasyon ile karşılaştırıldığında daha fazla kardiyak mortalite olduğu saptanmıştırMetabolik sendromun (MS) orijinal tanımlaması, obezite, insülin direnci, hipertansiyon, bozulmuş glukoz toleransı ya da diyabet, azalmış HDL kolesterol ve artmış trigiliserit ile karakterize dislipitemidir. Uygun bir antidepresan seçiminde bu hastaların düzenli olarak lipit profili ve kan glukozunun takip edilmesi gerekmektedir. Serum kolesterol düzeylerinde kan basıncı ve tip II diyabette faydalı etkisi olan düzenli fiziksel egzersiz yapmayı önermek tedavi komponentlerinden birini oluşturmalıdır.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve ayaktan tedavi gören, antidepresan kullanan, DSM-IV tanı ölçütlerine göre depresif bozukluk, panik bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, yaygın aksiyete bozukluğu tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 17 si erkek, 53 ü bayan olmak üzere 70 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, HAÖ, HDÖ, Y-BOCS ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışma ölçütlerine uyan hasta gruplarında glukoz, trigliserit, kolesterol ve subtiplerine bakılmıştır.Çalışmamızda MS sıklığı tüm hastalarda %32,8; MS sıklığı en yüksek olan ilaç grupları klomipramin ( % 50), paroksetin (%40), venlafaksin (%40) ve hastalık grupları da panik bozukluk (%42,8) ile obsesif kompulsif bozukluk (% 40) olarak tespit edilmiştir. Bundan sonra yapılacak kontrollü izlem çalışmaları bu konuya daha fazla ışık tutacaktır.
Tip D kişilik ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki
Kardiyovasküler hastalıklar günümüzde en önde gelen ölümnedenlerindendir. Stres ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki uzunzamandan beri bilinmektedir. Kişilik ise stresin major belirtecidir. Daha öncekiçalışmalarda hırslılık, rekabetçilik, agresiflik, sabırsızlık ile karakterize olan tip Adavranış üzerinde durulmuştur. Günümüzdeki çalışmalar tip D kişilik ile KKHarasındaki güçlü ilişkiyi desteklemektedir. Tip D kişilik negatif duygularıdeneyimlemeye meyil ve bu duyguları sosyal ilişkilerden kaçarak inhibe etmeylekarakterizedir.Bu çalışmada; KKH tanısı alanlarda tip D kişiliğin prevelansına bakmak;depresyon, anksiyete, suisid riski, algılanan sosyal destek ile ilişkisini saptamakve bunları sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak amaçlanmıştır.Hasta grubu; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nabaşvuran, yaşları 18-65 arası olan ve KKH tanısı almış 100 kişiden oluşmuştur.DS-14, HAD-Ö, MSPSS ve SAD PERSONS ölçekleri uygulanmıştır. Kontrolgrubu; yaşları 18-65 arası olan, tanı konmuş tıbbi hastalığı olmayan, hastanepersoneli ve yakınlarından oluşan 77 kişiden oluşturulmuştur. Kontrol grubuna daDS-14, HAD-Ö, MSPSS ve SAD PERSONS ölçekleri uygulanmıştır.Hasta grubunda tip D kişiliğin prevelansı %49 bulunurken; kontrol grubunda%24,7 olarak bulunmuştur. Tip D kişilik ile depresyon, anksiyete, suisid riski,algılanan sosyal destek eksikliği arasında hem hasta hem kontrol grubundaanlamlı ilişki bulunmuştur.Sonuçlar tip D kişiliğin KKH olanlarda sağlıklı kontrollere göre dahayüksek prevelansta görüldüğünü ayrıca tip D kişiliğin emosyonel ve sosyalzorluklarla ilişkili olduğunu desteklemektedir.
Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda süperior temporal girusdaki morfolojik değişiklikler
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanı özellikleri iyi belirlenmiş, anksiyete bozuklukları içerisinde sınıflandırılan ve üzerinde ilgiyle durulmuş bir psikiyatrik bozukluktur. OKB patofizyolojisinde Superior Temporal Girus (STG) son yıllarda araştırılan beyin bölgelerinden birisidir. Çalışmamızda, OKB'lu bireylerde superior temporal girusun anterior ve posterior yapılarının morfometrik değişiklikleri Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) ile değerlendirildi.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre OKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 30 hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Yale-Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda MRI kullanılarak total beyin, gri madde, beyaz madde superir temporal girusun planum polare (PP) ve rostral STG bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirildiOKB'li hastalarda PP volümü hem sağda hem de solda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunurken; rostral STG volümü sağda ileri düzeyde anlamlı olarak ve solda ise anlamlılığa yakın bir şekilde daha küçük gözlenmiştir.STG'un, hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyrinde önemli ilişkisinin olabileceğini söyleyebiliriz. Bu bölgenin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmalar daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşmamızı sağlayacağı düşüncesindeyiz
Şizofrenili hastalarda parahipokampal Girusdaki morfolojik değişiklikler
Şizofreni, gerçek algısının bozulduğu, halüsinasyon ve hezeyanlarla karakterize kronik bir hastalıktır.Son yıllarda şizofreni hastalarında yapılan nöro-görüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilintili olabilecek anormallikler saptanmıştır.Şizofreni patofizyolojisinde parahipokampal girus (PHG) son yıllarda araştırılan beyin bölgelerinden birisidir. Çalışmamızda, şizofrenili bireylerde parahipokampal girusdaki morfometrik değişiklikler Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) ile değerlendirildi.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 22 hasta ile 28 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, pozitif ve negatif sendrom ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda MRI kullanılarak total beyin, gri madde, beyaz madde ve parahipokampal girus bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirildi.Şizofrenili hastalarda parahipokampal girus volümü hem sağ, hem sol, hemde totalde kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu.PHG'un, hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyrinde önemli ilişkisinin olabileceğini söyleyebiliriz. Bu bölgenin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmalar daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşmamızı sağlayacağı düşüncesindeyiz.
Depresif bozukluk ve alt tiplerinde ghrelin, büyüme hormonu, trigliserid, kolesterol ve alt tiplerinin düzeyleri ve klinik değişkenliklerle ilişkisi
Son yıllarda, değişik ruhsal bozuklukların patofizyolojisini açıklamada ghrelin ile ilgili çalışmalar önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Depresif bozukluk (DB) etyopatogenezinde lipit profillerinin ve ghrelinin önemi bilinmemektedir. Bu çalışmada depresif bozukluk alt tiplerinde, serum ghrelin, kolesterol, trigliserit ve alt tiplerinin düzeyleri ve klinik değişkenlerle olan ilişkisi araştırılmıştır.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre depresif bozukluk tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 50 depresif bozukluklu hasta ile 12 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışma ölçütlerine uyan hasta ve kontrol gruplarında serum ghrelin, büyüme hormonu, trigliserid, kolesterol ve alt tiplerinin düzeylerine bakılmıştır.Kontrol grubuyla, depresif bozukluklu hastalar arasında; HDL dışında, Ghrelin, kolesterol, trigliserid, VLDL ve LDL düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar belirlendi Bu anlamlı farklılıklar major depresif bozukluk, distimik bozukluk ve BTA depresif bozukluk alttiplerinde de devam etti.Depresif bozukluklu hastalarda ghrelin ve tüm lipit profilleri arasında patofizyolojik bir ilişki olabilir. Bu ilişkinin distimik bozukluklu hastalarda daha belirgin olduğunu, bunun hastalığın süregenleşmesiyle bir ilişkisi olabileceğini ve depresif bozukluklar arasında fenomenolojik ayrımdan öte nörobiyolojik bir ayrımı da içerebileceğini speküle edebiliriz. Bütün bunların ötesinde de depresif bozukluklu hastaları ruhsal yönden takip ederken, lipit profillerini de serebrovasküler ve kardiyovasküler riskleri gözönünde bulundurarak takip etmemiz çok önemli gibi görünmektedir.
Atipik antipsikotik kullanan şizofreni, diğer psikotik bozukluklar ve bipolar bozukluğu olan hastalarda metabolik sendrom sıklığı
Atipik antipsikotik ilaçlar ilk zamanlar dirençli şizofrenik olgularda tercih edilirken; günümüzde şizofreni olgularının yanında bipolar bozukluk, psikotik depresyon ve pek çok değişik psikiyatrik bozuklukta, birinci ya da ekleme seçeneği olarak tedavi programlarına girmeye başlamıştır.Atipik antipsikotiklerin kullanımı hem diyabet hem de metabolik sendrom riskini artırır. Yakın zamana kadar dikkatler daha çok psikiyatrik hastalardaki metabolik sendrom sıklığındaki artış üzerinde odaklandı. Birçok yayın atipik antipsikotiklerle tedavi esnasında yeni teşhis edilen diyabet vakalarını ortaya çıkardı, yine de atipik antipsikotik kullanımıyla mı metabolik sendrom arasında bağlantı var, yoksa bu populasyonda ilaç kullanımından bağımsız olarak artmış bir risk mi söz konusu olduğu sorusu halen cevapsızdır. Her şeye rağmen klinik çalışmalarda atipik antipsikotik ilaçların metabolik sendroma yol açıcı metabolik etkileri gösterilmiştir.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, antipsikotik kullanan, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni, şizoaffektif bozukluk, sanrısal bozukluk ve bipolar bozukluk tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 47 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, pozitif ve negatif sendrom ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışma ölçütlerine uyan hasta gruplarında metabolik sendrom sıklığına bakılmıştır.Antipsikotik kullanan hasta gruplarında MS ve diğer metabolik bozuklukların sıklığında artış olduğu ve antipsikotik kullanımı ile de metabolik bozukluklar arasında ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bundan sonra yapılacak kontrollü izlem çalışmaları bu konuya daha fazla ışık tutacaktır. Ama yine de elimizdeki bilgiler yeni kuşak antipsikotiklerin kullanımı sırasında metabolik sendrom riskinin arttığını ve diyabetin daha erken yaşlarda ortaya çıktığını göstermektedir. Bu nedenle hastaların sağaltım sürecinde bu açıdan da izlenmesi ve zaten diyabet ve metabolik sendrom riski yüksek olan hastalarda ilaç seçiminde daha dikkatli olunması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Atipik antipsikotik, şizofreni, bipolar bozukluk, metabolik sendrom
Erkek alkol bağımlılarında serum leptin ve grelin seviyeleri ile yoksunluk ve aşerme (Craving) arasındaki ilişki
Alkol bağımlılığı tedavisi ve seyrinde olumsuz etkileri olduğu bilinen aşermenin etiyolojisi birçok farklı nörobiyokimyasal mekanizmayı içermektedir. Yemek arama davranışı ile alkol aşermesinin ortak nörobiyolojisi olduğu hipotezine dayanarak iştah hormonları olan leptin ve grelinin alkol aşermesi ile ilişkisininaraştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca bu hormonlarla bağımlılık şiddeti ve yoksunluk şiddeti arasındaki ilişki de incelenmiştir. Bu amaçla 54 erkek hastanın 1. ve 10. günle 1. ayda 12 saatlik açlık sonrası kan örnekleri alınıp leptin ve grelin yanında ilişkili olabileceği düşünülen prolaktin ve kortizol düzeyleri de değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda bağımlılık şiddeti, yoksunluk şiddeti ve aşerme oranları birbirleri ile belirgin ilişkili bulunurken, leptin ve grelin düzeylerinin 1. aydaki aşerme ile direkt ilişkisi saptanamamıştır. Bu çalışma ile iştah hormonlarının alkol bağımlılığında izlenen aşerme için bir durum belirleyicisi olduğu hipotezidesteklenmemektedir. Bununla birlikte bağımlılık şiddeti ve hastalık süresi arttıkça 1. ayda ölçülen serum leptin seviyelerinde azalma olması, leptinin alkol bağımlılığında geç dönem durum belirteci olarak yorumlanabileceğini düşündürmektedir. Yoksunluk/detoksifikasyon dönemi veya uzun dönem ayıklıkla bu hormonların ilişkisini değerlendiren, alkol bağımlılığı alttiplerinin etkisinin incelendiği ileriki çalışmalar daha kesin sonuçlara ulaşmamızı sağlayacaktır. Böylece aşerme için kullanılan farmakolojik ajanlardan, altta yatan farklı mekanizmalara göre hastaya en uygun olanını seçmemizde bize yol gösterecektir.
Erkek alkol bağımlılarında yürütücü işlevler ve problem çözmenin ayıklık süresi ve içme miktarı ile ilişkisi
Alkol bağımlılığı remisyon ve relapslarla seyreden bir bozukluktur. Tedavisi remisyona ulaşmak ve remisyonu olabildiğince sürdürmektir. Tedavi modellerinde bilişsel davranışçı modeller ön planda yer alır. Alkol bağımlılığında bilişsel işlevlerin bozulduğu bildirilmiştir. Bozuk bilişsel işlevlerin de tedaviyi zorlaştırıcı etkenlerden olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı alkol bağımlılığında ana bilişsel işlevlerden olan yürütücü işlevler ve problem çözme fonksiyonlarının uzun süreli ve kısa süreli ayık hastalarda karşılaştırılması, uzun süre ayıklığı ve yürütücü işlevlerdeki bozulmayı yordayan klinik etkenlerin incelenmesidir. Bu amaçla 32 kısa süreli, 24 uzun süreli ayık hasta çalışmaya alınmış, Stroop ve Hanoi kulesi testi ve problem çözme envanteri uygulanmıştır. Çalışma sonuçlarına göre kısa ve uzun süreli ayık hasta grupları arasında yürütücü işlevler açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Uzun süreli ayık hastalar, kısa süreli ayık hastalara göre daha fazla ?planlı? ve ?düşünen? problem çözme yaklaşımlarını kullanmaktadır. Genel olarak alkol bağımlıları ?kaçıngan? problem çözme yaklaşımını kullanmaktadır. Yürütücü işlevler ile kimulatif içme, ayıklık süresi, eğitim durumu, yaş, ailede alkol bağımlılığı öyküsü, hastalık süresi ve günlük içme miktarı ve yatış sayısı arasında bağıntı bulunamamıştır. Düzenli alkol almaya başlama ile alkolü sorun olarak görmeye başlama arasındaki zaman ile Hanoi kulesi testi toplam süresi arasında ters bağıntı bulunmuştur.
Doğum sonrasında anne-bebek bağlanmasını etkileyen faktörler
Annenin bağlanması anne-bebek arasındaki ilişki sonucunda annenin geliştirdiğisevgi bağıdır. Erken dönem anne-bebek bağlanma ilişkisinin gelişmekte olan bebeğinruhsal süreçleri üzerine etkili olduğuna ilişkin veriler artmaktadır. Bu nedenleannenin doğumdan sonra bebeğine bağlanmasını etkileyen faktörlerin daha iyianlaşılması önemlidir. Bu çalışmada annenin bebeğine bağlanma bozukluğu iledemografik veriler, Eksen I ve II' deki bozukluklar ve evlilik uyumları arasındakiilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisinde doğumyapmış olan 17-45 yaş arası 100 anne doğumdan sonraki ilk bir hafta içinde rastgeleseçilerek SCID-I, SCID-II, doğum sonrası bağlanma ölçeği ve çift uyum ölçeğiuygulanmıştır. Ortalama 8. haftada SCID-I ve doğum sonrası bağlanma ölçeğiyinelenmiştir.Annede mastit ve bebekte aşırı kolit olması gibi fiziksel sorunlar dışında, anneyaşının küçük olması, düşük ekonomik durumun, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü,annede önceki ve halihazırda ruhsal hastalık tanısı, B kümesi kişilik özellikleri veevlilik uyumunun bozuk olmasının anne-bebek bağlanmasını olumsuz yöndeetkilediği görülmüştür.Sonuçlar bağlanma bozukluğunun pek çok faktörle ilişkili olduğunu ve annelerindoğumdan hemen sonraki bebeğiyle ilgili duygularının süreç içerisindedeğişebildiğini göstermiştir. SCID-I'e göre ruhsal bozukluğu olanların sadece%22,5'nun bağlanma bozukluğu bulgusu taşıması, bu bozukluğun etiyolojisinderuhsal hastalıklar dışındaki etkenlerin de rolü olduğunu düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Bağlanma, ruhsal bozukluk, çift uyumu.
Antipsikotiklere bağlı hiperprolaktinemi saptanan şizofreni hastalarında; ek olarak ve sadece aripiprazole geçilerek tedavi sonrası prolaktin düzeylerinin değerlendirilmesi
Antipsikotik ilaçlar şizofreni hastalığının tedavisinin esasını oluşturur.Antipsikotiklere bağlı en sık ve önemli endokrin yan etkilerden birihiperprolaktinemidir. Gerek tipik gerekse çoğu atipik antipsikotikler dopamin D2reseptör blokajı yaparak hiperolaktinemiye neden olurlar.Çoğu yan etkiler gibi hiperprolaktinemi de; hasta değerlendirmelerindegenellikle önemsenmez, takibi de yapılmaz. Oysa hiperprolaktinemi akutdönemde galaktore, amonere, jinekomasti, infertilite, cinsel işlev bozukluğu gibibelirtilere; uzun dönemde osteporoz-osteopeni, pituiter tümor, meme veendometrium kanseri gibi ciddi hastalıklara yol açabilir.Hiperprolaktinemiye bağlı gelişen fiziksel ve emosyonel istenmeyenbelirtiler; bedensel ve ruhsal sağlığın bozulmasına yol açtığı gibi hastaların tedavisürecini olumsuz yönde etkileyen uyum sorunlarına neden olabilir. Saptandığındatedavi ve takibi gereklidir. Hiperprolaktinemi durumlarında makroprolaktindüzeyine de bakılması gerekir. Çünkü antipsikotik kullanımında da görülen, çoğuaraştırmacıya göre biyolojik aktiviteye sahip olmadığından ileri tetkik ve tedaviyigerektirmeyen bir durumdur.Bu araştırmada antipsikotiklere bağlı hiperprolaktinemi saptanan şizofrenihastalarında parsiyel agonistik etki mekanizmasıyla prolaktin düzeylerinidüşürdüğü iddia edilen aripiprazol, hem idame tedaviye ek olarak hem de idame94tedaviden geçiş yapılıp tek olarak kullanılmıştır. Prolaktin düzeyleri vepsikopatoloji takibi yanında bu hastalarda makroprolaktin sıklığı vehiperprolaktinemi belirtileriyle ilişkisinin olup olmadığı da araştırılmıştır.Çalışma sonuçlarına göre; tek kullanılan grupta artmış prolaktinseviyelerinde anlamlı derecede düşüş görülürken, kombine kullanılan gruptaanlamlı düşüş olmadığı hala prolaktin seviyelerinin yüksek seyrettiğibulunmuştur. Tek kullanılan grupta psikopatolojide olumlu yönde anlamlı birdeğişiklik olmazken, kombine grupta düzelme yönünde hafif bir değişikliğinolduğu bulunmuştur. Ayrıca 4 hastada makroprolaktin saptanmış,makroprolaktinemi ile hiperprolaktinemi belirtileri arasında ilişki bulunmamıştır.Bulgularımız; hiperprolaktinemili hastalarda sadece aripiprazol tedavisinegeçişin psikopatolojiye etkisi olmaksızın prolaktin düzeylerinin düşmesinde etkiliolabileceğini, kombine kullanımın ise prolaktin düzeylerine etkisi olmaksızınpsikopatolojide hafif düzelme yapabileceğini, hiperprolaktinemisi olan hastalardamakroprolaktinemi de olabileceğini ancak hiperprolaktinemi belirtileriyleilişkisinin olmayabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hiperprolaktinemi, antipsikotikler, şizofreni, aripiprazol,makroprolaktin
İnfertil çiftlerde algılanan sosyal desteğin infertilite ile ilişkili stres ve evlilik uyumu üzerine etkisi
Bu araştırmada, infertil çiftlerin algıladıkları sosyal destek düzeyinin infertiliteye ilişkin yaşadıkları psikososyal sorunlar, stres düzeyi ve evlilik uyumları üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Ek olarak mevcut ölçeklerin bu süreçte yaşanan sorunları değerlendirmede yetersiz kalacağı düşünüldüğünden bu alana özgü bir ölçek olan Fertilite Sorunu Envanteri'nin (FSE) kullanılması ve bu ölçeğin geçerlilik-güvenilirliğinin ilk verilerinin elde edilmesi planlanmıştır. Çalışmaya 104 infertil çift ve kontrol grubu olarak sağlıklı ve çocuklu 44 çift dahil edilmiştir. Kontrol grubuna HAD (Hastane anksiyete depresyon), ÇBASDÖ (çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği) ve ÇUÖ (çiftler uyum ölçeği) ve infertil grubuna bu ölçeklere ek olarak FSE verilmiştir. Çalışmanın sonuçları Fertilite Sorunu Envanteri Türkçe uyarlamasının bütün halinde güvenilir olduğunu göstermektedir. İnfertilite grubu kadınlar, infertil erkeklere göre daha fazla psikososyal bozulma ve evlilik uyumunda düşme bildirseler de bu kontrol grubundan farklı değildir. Genel olarak, infertil çiftlerde evlilik uyumu arttıkça depresyon ve anksiyete düzeyinin düştüğü, aileden algılanan sosyal desteğin evlilik uyumu üzerine olumlu etkisinin olduğu ancak kadınların eşleriyle olan iletişimi azaldıkça aileden algıladıkları sosyal desteğin arttığı görülmüştür. Erkeklerin sosyal destek düzeyi kadınlara göre düşük ve bu artan anksiyete düzeyleri ile de ilişkilidir. Bu sonuçlar infertil çiftlerde psikososyal sorunların bu alana özgü ölçeklerle değerlendirilmesinin önemine, çiftlere sağlanacak psikososyal desteğin ve bu hizmet içinde sosyal destek sistemlerinin harekete geçirilmesinin özellikle de erkekler üzerindeki olumlu etkilerinin olabileceğine dikkat çekmektedir.
Şizofreni alttiplerinde serum nitrik oksid düzeyleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi
I. ÖZETGiriş: Son yıllarda, değişik ruhsal bozuklukların patofizyolojisini açıklamada NO ile ilgiliçalışmalar önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Şizofreni etyopatogenezinde de NO'nun önemli birmolekül olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada şizofreni alt tiplerinde, serum düzeyleri NO veklinik değişkenlerle olan ilişkisi araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi PsikiyatriKliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören DSM-IV (Diagnostic and StatisticalManual of Mental Disorders, Fourth Edition) tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış veçalışma ölçütlerine uyan 21 paranoid tip, 20 dezorganize tip, 19 farklılaşmamış tip ve 16 rezidüeltip şizofren hasta ile 25 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubundaçalışmaya başlamadan önce dört haftalık bir arınma periyodu ve gerekli hastalarda ilaçstabilizasyonu uygulanmıştır. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu ve KısaPsikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ) uygulanmıştır. Kan örnekleri, çalışma kriterlerineuyan hasta ve kontrol gruplarından sabah 08.00-11.00 saatleri arasında alınarak serum NOdüzeylerine bakılmıştır.Bulgular: Şizofren hastalarla sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında; şizofren hastalarınserum NO düzeyleri, kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. Şizofreninin tüm altgruplarındaki NO düzeyleri kontrollerden yüksekti ve kontrol grubuna en yakın değerlerfarklılaşmamış tipte gözlendi. Paranoid şizofrenlerin serumlarındaki NO düzeyleri kontrollerlekarşılaştırıldığında ise belirgin olarak yüksekti. Şizofren hastaların serumlarındaki NO düzeyleriile cinsiyet, yaş, eğitim durumu, sigara kullanma öyküsü, atak sayısı arasında anlamlı birkorelasyon bulunamamıştır. Şizofren hastaların serumlarındaki NO düzeyleri ile hastalık süresiilişkisini incelediğimizde; rezidüel şizofreni alt tipinde ve paranoid şizofreni alt tipinde serumNO düzeyleri ile hastalık süresi arasında anlamlı pozitif korelasyon belirlendi.Sonuç: Bulgularımız şizofreni etyopatogenezini açıklamada NO'nun önemli bir molekülolduğunu düşündürmektedir. Aynı zamanda NO'nun hastalığın klinik seyri, sınıflaması veprognozu açısından güvenilir bir parametre olarak kullanılabilmesi için daha ileri çalışmalaraihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, nitrik oksid, rezidüel , paranoid , farklılaşmamış,patofizyology.1
Panik bozuklukta ghrelin, trigliserit, kolesterol ve alt tiplerinin düzeyleri ve klinik değişkenliklerle ilişkisinin araştırılması
Son yıllarda, degisik ruhsal bozuklukların patofizyolojisini açıklamada ghrelinile ilgili çalısmalar önemli bir yer tutmaya baslamıstır. Panik bozukluk (PB)etyopatogenezinde lipit profillerinin ve ghrelinin önemi bilinmemektedir. Bu çalısmadapanik bozukluk alt tiplerinde, serum ghrelin, kolesterol, trigliserit ve alt tiplerinindüzeyleri ve klinik degiskenlerle olan iliskisi arastırılmıstır.Çalısma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Klinigi vePoliklinigi'ne basvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerinegöre panik bozukluk tanısı almıs ve çalısma ölçütlerine uyan 32 panik bozukluklu hastaile 12 saglıklı kontrol grubu çalısmaya dahil edilmistir. Hastalara sosyodemografik veklinik bilgi formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçegi ve Panik AgorafobiÖlçegi uygulanmıstır. Çalısma ölçütlerine uyan hasta ve kontrol gruplarında serumghrelin, trigliserit, kolesterol ve alt tiplerinin düzeylerine bakılmıstır.Kontrol grubuyla, agorafobili ve agorafobisiz panik bozukluklu hastalararasında; HDL-K dısında, Ghrelin, kolesterol, trigliserit, VLDL-K ve LDL-K düzeyleriarasında anlamlı farklılıklar belirlendi Bu anlamlı farklılıklar agorafobili ve agorafobisizalttiplerde de devam etti.PB'lu hastalarda birbiriyle zaten etkilesim içerisinde olan ghrelin ve tüm lipitprofilleri arasında patofizyolojik bir iliski olabilir. Bu iliskinin hem bulgular hem detartısma bölümünde ayrıntılarıyla bahsedildigi üzere agorafobili olanlarda olmayanlaragöre daha belirgin oldugunu ve böyle bir ayrımın klinik olmaktan öte nörobiyolojik birayrımı da içerebilecegini söyleyebiliriz. Ancak bu konuda çok fazla çalısmaya ihtiyaçbulunmaktadır. Bütün bunların ötesinde de PB'lu hastaları ruhsal açıdan takip ederkenkardiovasküler açıdan belki de bir risk grubu olarak ayrıca takip etmenin önemi vegerekliligini de vurgulamak gerekir.Anahtar Kelimeler: Agorafobili panik bozukluk, agorafobisiz panik bozukluk,ghrelin, kolesterol, trigliserit
Panik bozukluğa komorbid eksen I ve eksen II bozukluklarının araştırılması
PB, panik ataklarla seyreden bir anksiyete bozukluğudur. Panik ataklar, PB dışında bir çok psikiyatrik bozuklukta da görülebilmektedir. Son yıllarda PB ile ilgili çalışmalar tanı ve etiyolojiden çok PB'un diğer anksiyete bozuklukları, duygudurum bozuklukları ve kişilik bozuklukları ile birlikte görülme oranlarının araştırılmasına kaymıştır. Çünkü PB diğer psikiyatrik bozukluklarla sıklıkla birlikte görülebilmekte ve bu durum hastalığın tanınmasını, semptomların şiddetini, prognozu ve tedaviye yanıtı etkileyebilmektedir. Çalışmamızda PB'a eksen I ve II komorbidite oranı, komorbiditenin başlangıç zamanı ve komorbiditeyi etkileyen sosyodemografik, klinik özelliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde Şubat 1996-Haziran 1997 tarihleri arasında DSM lll-R tanı kriterlerine göre PB tanısı konulan hastalar üzerinde yürütülmüştür. PB tanısı konulan 60 hastaya psikiyatrik değerlendirmeyi takiben sosyodemografik ve klinik bilgi formu, DSM lll-R yapılandırılmış, klinik görüşme formu (SCID-I), kişilik değerlendirme formu (SCID-II), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HADÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde kaba döküm ve yüzde oranları ile istatistiksel değerlendirmeler için Ki-kare (X2) ve Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Çalışma grubu içerisinden PB'a komorbid eksen I ve II tanılarına göre; pür PB, komorbid eksen I bozukluklu PB ve komorbid eksen II bozukluklu PB alt çalışma grupları oluşturulmuştur. Hastaların kadın, evli, ilkokul mezunu, ev hanımı, şehir yerleşimli, bölgenin yerlisi, orta ekonomik düzeyde ve sosyal güvencelerinin olması önde gelen sosyodemografik özelliklerini oluşturdu. PB; %56.6 eksen I ve %43.3 oranında eksen II komorbiditesi ile yoğun bir eş tanılı durum gösterdi. Çalışma grubunu oluşturan 60 hastanın 5921'inde eksen I ve II komorbiditesi birlikte bulunmaktaydı. Eksen I komorbiditesini sırasıyla en sık major depresyon, hipokondriyazis, yaygınlaşmış anksiyete bozukluğu, sosyal fobi ve obsesif kompulsif bozukluk oluşturdu. Yaygınlaşmış anksiyete bozukluğu, sosyal fobi ve obsesif kompulsif bozukluğun büyük kısmı PB'dan önce, major depresyon ve hipokondriyazisin büyük kısmı da PB'dan sonra başlamıştı. Eksen II komorbiditesini sırasıyla en çok çekingen, bağımlı, obsesif kompulsif ve histrionik kişilik bozukluğu oluşturdu. İntihar girişimi ve alkol kötüye kullanımı komorbid eksen I ve eksen II bozukluklu alt çalışma gruplarında görülmekteydi. Komorbid eksen I ve eksen II bozukluklu alt çalışma gruplarının panik atak başlangıç yaşı daha küçük, hastalık süresi daha uzun, atak sıklığı daha fazla anksiyete ve depresyon puanlan daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak PB'a diğer psikiyatrik bozukluklar sıklıkla eşlik etmekte ve komorbidite hastalığın tanınmasını, şiddetini ve prognozunu etkileyebilmektedir. 60
Şizofreni ve depresif bozuklukta cinsiyet hormon düzeyleri
I. ÖZET Giriş: Şizofreni ve depresif bozukluğun patofizyoloj isinde, monoamin transmisyonunda ve hormonal işlevlerde bozukluk olduğu ileri sürülmektedir. Oluşan endokrin işlev bozukluğunun hipotalamus işlevlerindeki bozukluğun yada kimyasal bozuklukların bir yansıması olabileceği bildirilmiştir. Estrojenin; hipotalamus, limbik sistem ve nigrostriatal dopamin reseptörleri üzerine olan etkisinden dolayı, şizofreni için koruyucu bir etmen olabileceği bildirilmiştir. Depresyonda LH (luteinizan hormon) düzeyinin azaldığı, buna bağlı olarak testosteron, estrojen düzeylerinde değişiklik olduğu ve bu hormonlarında duygudurumu belirgin olarak etkilediği, yine androjenlerin antidepresan etki yaptığı ve hipogonadizimde depresif belirtilerin sık görüldüğü ileri sürülmüştür. Bu çalışmada, şizofreni ve depresif bozukluklarda cinsiyet hormonları olarak bilinen; estradiol, testosteron, progesteron, hipofiz hormonlarından olan FSH (follikül stimülan hormon), LH ve prolaktin düzeylerinin araştırılması amaçlandı. Metod: Çalışmaya DSM-HI-R tam ölçütlerine göre şizofreni ve depresif bozukluk tanısı alan toplam 80 hasta ve 20 sağlıklı kontrol alındı. Hastalara DSM- DI-R için yapılandırılmış klinik görüşme formu (SCID-I: Structured Clinical Interview for DSM-HI-R) uygulandı. Kan örnekleri, çalışma kriterlerine uyan hasta ve kontrol gruplarından sabah 08.00-11.00 arasında alınarak serum testosteron, estradiol, progesteron, FSH, LH ve prolaktin düzeylerine bakıldı. Sonuç: Yaş ortalaması bakımından birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Gruplar arasında menstruasyon fazlan açısından da istatistiksel bir farklılık belirlenmedi. Serum estradiol düzeyi, tüm hasta gruplarına göre kontrol grubunda belirgin şekilde yüksekti (p<0.05). Şizofren hastalardaki serum testosteron düzeyi, depresif bozukluklu hastalara ve kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksekti. İlaç alan şizofren hastalardaki prolaktin düzeyleri kontrol grubu ve diğer hasta gruplarına göre anlamlı şekilde yüksekti. Grupların progesteron düzeylerine bakıldığında ilaç almayan şizofren hastalardan oluşan gruptaki serum progesteron düzeyleri tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu. LH düzeyleri bakımından gruplar birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistikselolarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. FSH düzeyleri karşılaştırıldığında ilaç alan depresif hastalardaki FSH değerleri hem kontrol grubuna göre, hemde diğer hasta gruplarına göre anlamlı şekilde yüksekti. Tartışma: Şizofreninin erkeklerde kadınlara göre yaklaşık beş yıl daha erken ortaya çıkması, hastalığın seyrinin ve işlevselliğin daha kötü olması kadın ve erkeklerdeki farklı endokrin sistemin sonuçlarına bağlanmaktadır. Depresyonda da belirgin cinsiyet farklılığının olması, kadınlarda erkeklere göre iki kat daha sık görülmesi, puberte başlangıcını takiben kızlarda depresyon insidansının artması, perimenapozal dönemdeki kadınlarda duygudurumun stabil olmaması, cinsiyet hormonlarının özellikle de estradiolün depresif bozukluklarda düzenleyici bir rolünün olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Depresif Bozukluk, Cinsiyet Hormonları
Şizofreni hastalarında kitinaz-3 benzeri protein 1(ykl-40), beyin türevli nörotrofik faktör(BDNF), glial fibriler asidik protein (GFAP), interlökin 1(IL-1) ve tümör nekroz faktörü(TNF-alfa) seviyeleriyle içgörü arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Toplumda ciddi bir yeti yitimine neden olan şizofrenide, daha düşük içgörü düzeyine sahip hastalar, daha kötü bir prognoza sahiptir. İçgörü etiyolojisinde inflamatuar süreçlerin rolü olabileceği bilinmektedir. Prognostik biyobelirteçlerin geliştirilmesi şizofreni hastalarında tanı, prognoz ve tedavi takibini kolaylaştırma, yaşam kalitesini artırma ve dünya çapında sağlık maliyetlerini düşürme adına karşılanmamış bir ihtiyaçtır. Bu çalışmada şizofreni hastalarında kitinaz-3 benzeri protein 1(YKL-40), Beyin Türevli Nörotrofik Faktör(BDNF), Glial Fibriler Asidik Protein (GFAP), İnterlökin 1(IL-1) ve Tümör Nekroz Faktörü(TNF-alfa) seviyeleriyle içgörü ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya 15.11.2022-30.06.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı Beşinci Baskı (DSM-5)'ya göre şizofreni tanısı konmuş 45 hasta ve benzer sosyodemografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllülerden oluşturulmuş 45 kişilik kontrol grubu dahil edilmiştir. Katılımcılara bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalatıldıktan sonra sosyodemografik veri formu ve Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Şizofreni Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (ŞBDÖ), Depresyon Anksiyete Stress Ölçeği (DASÖ), Klinik Global İzlem Ölçeği-Hastalık Şiddeti alt ölçeği (KGİ-Ş) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda BDNF, YKL-40, TNF-α ,GFAP ve IL-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır. Hasta grubunda TNF-α, YKL-40, BDNF, GFAP ve IL1 arasında pozitif korelasyon tespit edilmiş ancak PANSS, KGİ-Ş, DASÖ, ŞBDÖ, İÜBDÖ ölçek puanları ile herhangi bir korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: iii Çalışmamızda BDNF, YKL-40, TNF-α ,GFAP ve IL-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük saptanmış olup, hasta grubunda inflamatuar belirteç düzeyleriyle içgörü açısından ölçek puanları arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Literatür taramamızda, şizofrenide kanda biyokimyasal belirteç düzeyleriyle ilgili başka çalışmalar olmasına rağmen, içgörüyle ilişkisini inceleyen çalışmaların az sayıda olduğu farkedilmiştir. Çalışmamız literatürde şizofreni hastalarında YKL-40 gibi inflamatuar belirteç düzeyleriyle içgörü ilişkisini değerlendiren ilk çalışma olmasından dolayı önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, YKL-40, BDNF, GFAP, IL-1, TNF-α , İçgörü
Evlilik uyumu ile psikiyatrik rahatsızlıklar, bağlanma stilleri ve mizaç ve karakter özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi
EVLİLİK UYUMU ile PSİKİYATRİK RAHATSIZLIKLAR, BAĞLANMA STİLLERİve MİZAÇ ve KARAKTER ÖZELLİKLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLERİNİNCELENMESİDr.Serap ERDOĞANBu çalışmada evlilik sorunları ile demografik veriler, eşlerin bağlanma özellikleri,psikiyatrik durumları ve mizaç ve karakter özellikleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıamaçlanmıştır. Evlilik sorunları yaşayan 25 çift ve kontrol grubunu oluşturan, herhangi birevlilik sorunu belirtmeyen 25 çift alınmış, değerlendirmeleri SCID-I, SCID-II, MKE, BEDÖve YİYE kullanılarak yapılmıştır. Demografik verilerde hasta grubunda evde çekirdek aileüyeleri dışında yaşayan aile büyüklerinin daha fazla oranda bulunmasının bu gruptaki evliliksorunları ile ilişkili olduğu görülmüştür. Çalışmada Bowlby'nin bağlanma kuramının evlilikilişkisindeki etkileşimleri açıklamaya yönelik varsayımlarıyla uyumlu sonuçlar eldeedilmiştir. Yapılan değerlendirmelerde evlilikte sorunlar yaşayan çiftlerde kadınlarınbağlanma stillerinde kaçınma ve kaygı boyutlarının öne çıktığı, erkeklerde ise kaçınmaboyutundan yüksek puanlar alındığı görülmüştür. Bu sonuç BEDÖ'nden elde edilen verilerlede uyumludur. Buna göre sorun yaşayan çiftlerde karşılıklı olarak kadın ve erkeğin birbirlerinisağlıklı kontrollere göre daha az güvenilir buldukları, kadınların erkekleri ilişki içinde kopukve kontrolcü olarak, erkeklerin ise kadınları bağımlı olarak niteledikleri saptanmıştır. Kadınve erkeklerin birbirlerini değerlendirme şekilleri karşılıklılık göstermektedir ve ilişki içindeyaşanan sorun her iki eş tarafından da kabul edilmektedir. Yapılan psikiyatrikdeğerlendirmeler sonucunda hasta grubunda kadınlarda %48 oranında depresyonarastlanmıştır. Bu sonuç evlilik sorunlarının psikiyatrik rahatsızlıklarla olan karşılıklı ilişkisinigöstermek açısından da önem taşımaktadır. Çalışmamızda yer alan hasta sayısının az oluşu enönemli kısıtlılığı oluşturmaktadır. Bununla birlikte yukarıda bahsedilen ölçeklerin bir aradakullanıldığı, karşılıklılık ilişkisinin değerlendirildiği ve evlilik sorunları olan kişilerde mizaçve karakter boyutlarının bakıldığı ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Sonuçlarıngenelleştirilebilmesi açısından gelecekte daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak benzerçalışmalara ihtiyaç vardır.