
4,049
Archived Theses
12
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
XIX. yüzyılın ilk yarısında Söke kazasında nüfus ve yerleşim
Osmanlı İmparatorluğu XVII. yüzyıldan itibaren özellikle askeri ve mali konularda güç kaybı yaşamaya başlamıştır. Bu süreçte artık tahrir kayıtlarının sağlıklı bilgi vermekten uzak kaynaklar olduğunu fark eden devlet, XIX. yüzyılın ilk yarısında yeni kurulan ordunun asker ve mâlî ihtiyaçlarını karşılamak için ülke genelinde erkek nüfusun ve vergi mükelleflerinin tamamını kapsayan yeni bir bir nüfus sayımı yapılmasına ve bu sayımların defterler aracılığı ile kayıt edilmesine karar vermiştir. Çalışmanın temel kaynakları bu sayımların kayıt edildiği defterlerdir. Bu defterler Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi'nde bulunmakta olup, künyeleri şu şekildedir: NFS.d. 2903, 2906, 2908, 2956, 2957, 2958, 2959, 2960, 40068, 2965 numaralı Söke nüfus defterleri ile D.CRD. d. 39903, 39991, NFS.d. 2965, NFS.d. 3188 numaralı icmal defterlerdir. Bu defterler 1830\31-1840\41 tarihinde Sığla Sancağı'na bağlı olan Söke kazasında yapılmış nüfus sayımlarının bilgilerini içermektedir. Bu tezde, bahsi geçen defterlerdeki bilgiler transkript edilmiş, derlenmiş ve yorumlanmaya çalışılmıştır. Buradan hareketle de XIX. yüzyılın ilk yarısında Söke kazasında ikamet etmekte olan Müslüman ve gayrimüslim nüfusun ihtiva ettiği özellikler ile kaza genelindeki yerleşimleri değerlendirilmiştir. Ayrıca bu çalışmada XIX. yüzyılda Söke'nin idari yapısının durumu ortaya konmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: XIX yüzyıl, Söke'de İdari Yapı, Söke, Sığla, Nüfus, Nüfus Sayımı
İmparatorluk döneminde Roma Hukukunun konusu olarak kadın (mö 27-305)
ÖZET Tarih; insanı, icraatlarını, ürettiğini, tükettiğini ve hadiseler içerisindeki davranışlarını inceler. Bir anlamda tarih, inşa, icra ve ifa bakımından erkek diliyle ve eliyle yazılmış, yapılmış, yapılandırılmış ve çeşitli sebeplerle, genellikle ve çoğunlukla erkekler tarafından ve erkek egemen kurgular üzerine yazılmıştır. Bununla birlikte tarih disiplini açısından yine genellikle kadınlar ile ilgili yapılan çalışmalar ise sınırlı sayıdadır. Tarihin, tarih biliminin cinsiyete dayalı bu bakış açısının yer yer, bölge bölge çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Hukuk, siyaset ve yönetim konularında önemli gelişmeler kaydederek tarihe adını yazdırmış ve bin yıldan fazla bir süre ayakta kalmış olan Roma gibi bir Eskiçağ Akdeniz Devleti'nin "cinsiyet ve kadın" konusuna bakışı hassasiyetle ele alınması gereken önemli bir husustur. Siyasetin ve yönetimin erkek hâkimiyetinde olduğu Eskiçağ Roma toplumunda tarih yazıcılarının temel gündem konusu, yöneten erkekler ve onların etrafında dönen hadiseler olmuştur. Bu nedenle de kadınlar hakkında ulaşılan bilgiler sınırlıdır ve sosyal tarih alanında yapılan çalışmalar bu yönüyle eksik kalmaktadır. Kadınların satır aralarında kalan tarihlerini aydınlatarak, sosyal tarih alanındaki çalışmalara katkıda bulunurken kadın ve cinsiyet konularının tarihi süreçteki durumunu değerlendirebilmek amacıyla araştırma konusu olarak böyle bir konu seçilmiş ve İmparatorluk Döneminde Roma Hukukunun Konusu Olarak Kadın (MÖ 27- 305) başlığı altında çalışılmıştır. Çalışmada kadınların adları, icraatları, tavırları, tarzları satır aralarında, söylentilerde ve özellikle devrin saygın erkek bireylerine bağlı (iyi ya da kötü) olarak geçebilmiş olan Romalı kadınların öncelikle sosyal (kısmen siyasî?) statülerinden yola çıkılarak hukukî durumları tespit edilmeye çalışılarak, günümüze örnekleme yoluyla karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmıştır. Bu çalışmada, toplumda cinsiyete dayalı uygulamaları analiz edebilmek ve bu çerçevede kadınların tarih sahnesindeki rolünü belirleyerek, gölgede kalan tarihlerinin en azından belli bir kesitine ışık tutabilmek amacıyla Roma sosyal yaşamı ve aile yaşamı içerisindeki kadın-erkek ilişkileri, cinsiyet kavramı, süreç içerisinde değişen cinsiyet ve kadın algısının sosyal hayat ve hukukî düzenlemelere ne şekilde yansıdığı ele alınarak değerlendirmek hedeflenmiştir. Romalı tarih yazarlarının eserleri, imparator emirnameleri, hukuk metinleri ve Senatus tutanaklarında kadınların adları ancak belli şartlar ve durumlara bağlı olarak ele alınmış ve bunlar maddi kültür kalıntılarıyla da (yazıtlar, heykeller, çömlek ve duvar resimleri, sikkeler vb) desteklenebilmiştir. Kadınların "kendi dünyalarına" kapatılmış sosyal hayatları, imparatorluğun gelişen ve değişen ekonomik, siyasî ve sosyal yapısının değişmesiyle zamanla farklı hukukî düzenlemeleri de gerektirmiştir. Roma'nın bin yıldan fazla süren uzun tarihi geçmişi içerisinde bütünüyle kadınların durumunu ele almak da manidardır. Ancak bir yüksek lisans tez çalışması için bu çerçevede toplumda cinsiyete dayalı uygulamaları analiz edebilmek ve kadınların tarih sahnesindeki rolünü belirleyerek, satır aralarında gizli tarihlerine ışık tutabilmek amacıyla Roma'nın klasik dönemi olan Roma İmparatorluk Dönemi'nde aile yaşamı içerisindeki kadın-erkek ilişkileri, cinsiyet kavramı, süreç içerisinde değişen kadın algısının sosyal, siyasî ve hukukî düzenlemelere ne şekilde yansıdığı değerlendirilecektir. Ayrıca çalışmada, Roma toplumu içindeki kadın kimliği, kadın-erkek ilişkileri, değişen hayat şartlarıyla birlikte sosyal, siyasî ve hukukî bakımdan kadın ve erkek algısı üzerinden Roma toplumunun sosyal yapısı ele alınmıştır.
Milli Mücadele'de Magrip'in yeri (1919-1922)
Libya, Tunus, Cezayir, Fas ve Moritanya'nın bulunduğu Kuzey Afrika coğrafyasına atfen Magrip tanımı kullanılmaktadır. Bu coğrafyada yaşayan ulusların Osmanlı yönetimine girmeleri, nüfuzundan çıkmaları ve sonra Anadolu'da gelişen Milli Mücadele'ye yaklaşımları ele alınmıştır. Bu ülkelerden Libya ve Fas; Anadolu'da, 1918 yılının sonlarına doğru başlayan Milli Mücadele ile aynı dönemde emperyalist güçlere karşı mücadele vermekte, kendi ulusal direnişlerini yer yer ve aralıklarla sürdürmekteydiler. Cezayir, Moritanya ve Tunus ise o dönemde, Fransa'nın himaye ve sömürge yönetimleri altındaydılar. Söz konusu bütün bu coğrafyada özellikle İtalya ve Fransa'nın nüfuzuna karşı direnme arzuları devam ederken; o ülkeler halklarının kısmen İtalyan ordusunda, önemli bir miktarda ise Fransız ordusunda asker olarak görev yapmaları nasıl mümkün olmuş ve Türk Milli Mücadelesi'ne nasıl bir etkisi olmuş, gibi hususlar çalışmada analiz edilmiştir.
Nabia Abbott'un "The Kurrah Papyri from Aphrodito in the Oriental Institute" isimli eseri ve değerlendirmesi
Özellikle 20. yüzyılın başından itibaren hız kazanan papiroloji çalışmaları ile Mısır merkezli olmak üzere geniş bir coğrafyanın farklı tarihî devrelerine dair sosyal, ekonomik, siyasî ve tarihî değerlendirmelerde bulunulmuştur. Farklı yıllarda yapılmış bu keşifler içinde en çok dikkat çekenlerinden bir tanesi şimdiki Eşkû'da bulunmuş olan papirüslerdir ki bunlar Mısır'daki erken dönem İslamî devre dair birçok hususa ışık tutmuştur. Bu buluntular içinde de, beş yıl valilik yapmış bulunan, Emeviler'in Mısır Valisi Kurre b. Şerik'e ait 115 adet mektup tarihsel ve dilbilimsel olarak büyük bir önem arz etmektedir. Nabia Abbott da papirüslere tarihsel yaklaşımın bir temsilcisi olarak yazdığı eserinde Chicago Üniversitesi bünyesindeki Oriental Institute'deki beş Kurre mektubunu merkeze alarak ve diğer papirüslerden de faydalanarak önce Mısır'da geç Bizans dönemi sonra da erken İslam döneminde vergilendirme, yönetim ve adalet mekanizması ve dinî durum hakkında yorumlar yapar. Çalışmamızda bazen bu yorumlar desteklenerek ve bazen de kıyaslamalarla kritiğe tabi tutularak değerlendirilmiştir.
Hızırbek Gayretullah'ın hayatı, faaliyetleri ve Doğu Türkistan davasındaki yeri
Çalışmamızda Doğu Türkistan'ın kısa tarihçesi ile Doğu Türkistan'dan yapılan göçler hakkında da bilgi verilmiştir. Hızırbek Gayretullah'ın Doğu Türkistan'dan başlayıp Türkiye'de son bulan göçüne ayrıca yer verilmiştir. Doğu Türkistan davası için önemli faaliyetlerde bulunmuş olan Hızırbek Gayretullah'ın hayatı, ilmi ve edebi kişiliği üzerinde durulmuştur. Ayrıca Gayretullah'ın Doğu Türkistan için kaleme aldığı eserleri, gazete ve dergilerde yayınlanmış makaleleri değerlendirilmiştir. Çalışmamızda Hızırbek Gayretullah'ın kendisiyle yapılan röportajlar, kendisi tarafından kaleme alınan eser ve makaleler ile Doğu Türkistan üzerine yapılmış diğer çalışmalardan istifade edilmiştir. Bu vesile ile çalışmanın bundan sonra yapılacak olan Doğu Türkistan araştırmalarına katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.
Travels in Greece, Turkey and the Holyland (1817-1818) isimli seyahatnamenin Türkçeye tercüme edilerek değerlendirilmesi
Osmanlı tarihi üzerine yapılan çalışmaları destekleyen kaynaklar arasında seyahatnameler önemli bir yer tutmaktadır. İstanbul'un fethinden itibaren sınırlarını genişleten Osmanlı Devleti, yıkılışına dek her dönemde farklı milletten seyyahların akınına uğramıştır. Bu doğrultuda 19. Yüzyıla gelindiğinde de pek çok Batılı seyyah, Osmanlı'nın çeşitli ülkelerini ziyaret ederek izlenimlerini kaleme almıştır. Bu çalışmada, 19. Yüzyılın başlarında Osmanlı ülkesine seyahat etmiş Fransız seyyah Louis Nicolas Philippe Auguste de Forbin'in; Travels in Greece, Turkey and the Holy Land isimli seyahatnamesinin transkripsiyonu yapılarak, seyahatnamede yer alan bilgiler mevcut literatüre uygun olarak analiz edilmiştir. Bu çalışma doğrultusunda seyahatin yapıldığı 1817-1818 yılları arasında Osmanlı devletinin siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda içinde bulunduğu durum ve devletin genel yapısına dair araştırmacılara bir nebze de olsa bilgi verilmesi amaçlanmıştır.
Ayvalık'ta sosyal ve siyasi hayat (1940-1950)
Bu çalışmayla Ayvalık'ın 1940-1950 yılları arasındaki sosyal, siyasi ve ekonomik durumu incelenerek Ayvalık tarihine ışık tutulması ve bu sayede hem yerel tarih çalışmalarına hem de Türkiye'nin söz konusu tarihler arasındaki durumuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma, toplam beş bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında, Ayvalık'ın I. Dünya Savaşı sonrası Yunanlılar tarafından işgal edildiği tarih olan 1919'dan 1940 yılına kadarki devresi incelenmiştir. I. Bölüm'de; Ayvalık'ın idari ve demografik yapısı ele alınmış, ilçenin mülki yapısı, idarecileri ve nüfus yapısı incelenmiştir. II. Bölüm'de; 1940-1950 yılları arasında Ayvalık'ın sosyal hayatı mercek altına alınmış, bu kapsamda sağlıktan eğitime, ulaşımdan basın ve kültürel hayatına kadar çeşitli konular ayrıntılı olarak incelenmiştir. III. Bölüm'de; Ayvalık'ta yetiştirilen başta zirai ürünler olmak üzere bağcılık, hayvancılık ve balıkçılık gibi şehrin diğer besin ve geçim kaynakları incelenmiştir. Ayvalık'ın ticari hayatı ise yıllar bazında ele alınmıştır. Son olarak da sanayisi ve doğal kaynakları verilmiştir. IV. Bölüm'de; Ayvalık Belediye teşkilatı, 1940-1950 yılları arasında görev yapan belediye başkanları ve mevcut belediye meclisi tutanaklarına göre Ayvalık değerlendirilmiştir. V. Bölüm'de; Ayvalık'ın tek partili ve çok partili hayatı, partilerin faaliyetleri, partiler arasındaki ilişkiler ile 1940-1950 yılları arasında yapılan belediye ve genel seçimler ele alınmıştır. Bu çalışmada; kitap, dergi, gazete, arşivler, resmi yayınlar ve sözlü kaynaklardan faydalanılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda, Ayvalık'ın özellikle II. Dünya Savaşı boyunca başta zeytinyağı olmak üzere birçok ekonomik sıkıntı yaşadığı, savaş sonrasında çok partili düzene geçilmesiyle beraber siyasi hayatının gözle görülür derecede hareketlendiği, çeşitli kurum ve kişilerin ön ayak olmasıyla sosyo-kültürel hayata da öncülük etmiştir.
Anadolu Beyliklerinde dini hayat (Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve Saruhanoğulları)
Bu çalışmanın amacı Saruhanoğulları, Aydınoğulları ve Menteşeoğulları Beyliklerindeki dini hayatı incelemektir. Bu amacı gerçekleştirmek için beyliklerin idarecilerinin din ve dini hayat ile ilgili siyasetleri ele alınmıştır. Daha sonra her bir bey dönemindeki dini şahsiyetlerin ve zümrelerin dini hayatta üstlendikleri roller incelenmiştir. Genellikle ele aldığımız beylikler dönemde merkezi yerleşim birimlerindeki dini hayatın somut simgeleri; cami, medrese, tekke, zaviye ve benzeri yapılardır. Kırsal da ise büyük ölçüde zaviyeler dini hayatın somut simgeleri olmuşlardır. Bu kurumların temsilcileri genellikle merkezi yerleşim birimlerinde müderris, fıkıh âlimi gibi şahsiyetler olurken; kırsalda ise şeyh, hoca, ahi, seyyid ve benzeri şahsiyetlerdir. Beyler, bu şahsiyetleri İslami hayatı devam ettirmek amacıyla desteklerken bunlar üzerinden iskân politikalarını yürütmeyi amaçlamışlardır. Saruhanoğulları, Aydınoğulları ve Menteşeoğulları Beyliklerinin idarecileri, bulundukları bölgeleri Müslüman toprağı haline getirmek için gayret sarf etmişlerdir. Bu hedeflerini gerçekleştirmek için iskân siyasetini dini şahsiyetler ve zümreler eliyle yürütmüşlerdir. Bu siyasette kullandıkları dini şahsiyetler, genel itibariyle Sünni İslamı temsil edenlerden oluşmaktadır. Sonuç olarak, bu beyliklerin vatan haline getirdikleri toprakları İslamlaştırmaları buraların Türkleşmesini de beraberinde getirmiştir.
Türkiye'nin NATO'ya girişi ve sonrasının Türk iç ve dış politikasına yansımaları
Bölgesel savunma örgütü olarak kurulan NATO günümüzde yirmi sekiz üyesinin yanı sıra yirmi iki Barış İçin Ortaklık, yedi Akdeniz Diyaloğu ve dört İstanbul İş Birliği Girişimi üyesi devlet ile genişlemesini sürdürmektedir. Türkiye, Kore'ye asker gönderilmesi kararını aldıktan sonra, ABD, Fransa ve İngiltere'ye NATO üyeliği için başvurmuştur. 1951 Mayıs ayında, ABD Milli Güvenlik Konseyi'nde ABD menfaatleri için, Türkiye'nin NATO üyesi yapılmasının en uygun çözüm olacağı konusu öne çıkmış ve Türkiye'nin NATO'ya alınması, kabul edilmiştir. 15 Eylül 1951'de Ottowa'da toplanan NATO Bakanlar Konseyi, ABD'nin önerisi doğrultusunda, Türkiye ile Yunanistan'ın NATO'ya üye olarak davet edilmesine oybirliği ile karar vermiştir. Türkiye, Sovyetler ile çıkması muhtemel bir savaşta NATO'ya destek sağlama potansiyeli, Ortadoğu petrol kaynaklarının ve bölgedeki hava üslerinin emniyete alınmasına yönelik olarak Sovyetleri bölgede engelleme ve tutma kabiliyetinden dolayı NATO'ya alınmıştır. Hükümet NATO'ya girdikten sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (Hava, Kara ve Deniz dâhil, eğitim birlikleri hariç) tamamını NATO emrine verdi. Türkiye, NATO'ya girdikten sonra ABD ile birçok ikili antlaşma imzalamıştır. Gizli olarak imzalanan ikili anlaşmalar kamuoyundan saklandı. Verilen ödünler devletlerarası eşitlik kuralını bile ortadan kaldırıyordu. Kapitülasyonları geride bırakan ödünler, ikili anlaşmalarla verildi. Bunların bir bölümü TBMM'nin onayından geçirilmeyen gizli antlaşmalardır. ABD'nin uygulamaya başladığı yeni sömürgecilik ilişkilerinin kilit kavramı "yardım"dır. Türkiye'nin kapılarını da yardım görüntüsü altında açmış, bağımlılık ilişkilerini de böylece geliştirmeye başlamıştır. 1962 Küba ve Jüpiter füzeleri krizi, NATO'nun önde gelen ülkesi ABD'nin kendi milli menfaatleri söz konusu olunca NATO Antlaşması'nı dahi göz ardı edebileceğini göstermiştir. Türkiye'de konuşlu nükleer füzelerin, Türkiye'nin içinde olmadığı bir pazarlık sonucunda, ABD'nin güvenlik çıkarları için Türkiye'den sökülmesi, Türkiye'ye Amerikalıların oyununda sadece bir piyon oldukları duygusunu vermiştir. Son dönemde NATO içinde ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki (transatlantic link) söz konusu gerilimin en önemli örneği Irak Krizi sürecinde tecrübe edilen gelişmelerdir. Irak Krizi sırasında, NATO içinde ABD ile İttifak'ın Avrupalı üyeleri arasında belirgin ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle, NATO'nun Soğuk Savaş döneminin mantığına uygun bir örgüt olduğu ancak savaşın bitmesiyle NATO'nun varlık nedenini kaybetmeye başladığı düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Batı Avrupa devletleri savaş üresince güvenliklerini NATO şemsiyesi altında sağlayarak, bu alanda harcanması gereken kaynaklarını ve güçlerini ekonomik ve siyasi entegrasyon için kullanarak bugünkü Avrupa Birliği'ni oluşturmuşlardır. Ancak Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle Batı Avrupa ülkeleri zaten sağlamış oldukları ekonomik güce askeri boyutu da ekleme çabasına girmiş, 1990'lı yılların sonuna doğru gelişen özerk Avrupa güvenlik ve savunma anlayışı NATO'nun marjinal bir örgüt haline gelmesine yol açmıştır. Bu çerçevede NATO'nun Soğuk Savaş sonrasında uluslararası alanda meşruluğu tartışılmaya başlanmıştır. Günümüzde Avrupa'da yeni bir bölümlenme meydana gelmiştir. Yeni oluşan Doğu Avrupa demokrasileri ve Baltık devletleri Batı'ya kayarken, Moskova eski Sovyet Cumhuriyetlerini etrafında birleştirme çabaları göstermekte, buna karşılık Ukrayna ve Gürcistan'da benzer kadife devrimler gerçekleşmektedir. Böylece yeni bir Batı ve Doğu oluşumu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçeklik üzerine Avrupa kıtasında yeni bir güvenlik sistemi oluşturulma çabaları devam etmektedir. Sosyal güvenlik, göç, yüksek oranda işsizlik, transnasyonal suç örgütleri, konvansiyonel silahların yayılma tehlikesi gibi sorunların hepsini NATO'nun tek başına çözmesi mümkün değildir. NATO'nun genişlemesi, Soğuk Savaş sonrası Rus hükümetlerinin, Batı'nın yeni bir çevreleme politikası güttüğüne dair zaman zaman endişelenmesine yol açmıştır. Ayrıca, hangi devletlerin üyeliğe alınacağı hakkındaki tartışmalar örgüt içerisinde güçlükler yaratmıştır. Kabul edilecek devletlerin, NATO'ya ne kazandıracağı hususlarının da iyi irdelenmesi gerekmektedir. Eski Doğu Bloğu ülkesi adayların komuta yapısı, eğitimi, teçhizatı, dil unsurları vb. hususların, NATO üyeleri arasında ortak operasyonların koordinasyonunda çeşitli güçlükler yaratabileceği bu tartışmalarda ortaya konmuştur. ABD'nin gerçek amacı, NATO'nun genişleme politikası ile birlikte, Amerika'nın Almanya üzerindeki etkisini genişletmek ve Rusya'nın Doğu Avrupa'daki gücünü azaltmaktır. NATO genişlemesi Avrupa güvenliğinin geleceği hakkında çözüme ulaştırdıklarından daha fazla sorunu ortaya çıkarmıştır. Yunanistan, 1957 yılında Jüpiter nükleer füzelerinin kendi topraklarında konuşlandırılmasını kabul etmemiş ve bu tutum NATO'da herhangi bir tepkiyle karşılanmamıştır. Türkiye, Sovyetler Birliği'nin doğrudan saldırısına çok yakın bir coğrafi konumda olmasına rağmen, Sovyetler Birliği'nin tehditlerini göze alarak, 1957 yılında Jüpiter nükleer füzelerinin Türkiye'de konuşlandırılmasını milli menfaatine aykırı görmemiş, daha sonraki yıllarda da bir kısım NATO ülkeleri karşı çıkarken, NATO'nun kendi topraklarında nükleer silah konuşlandırmasına karşı çıkmamıştır. NATO'nun 1949-2001 arası dönemde üyelerini dahi tehdit eden terörizme karşı dikkate değer bir tepki vermemesi NATO'nun terörizmi gizli orduları ile desteklediği yolunda görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda 1990'lardan itibaren bazı araştırmalarda Batı Avrupa'da Soğuk Savaş sırasında bir takım gizli orduların bulunduğu ve bu orduların NATO tarafından koordine edildiğine ilişkin görüşler sıkça dile getirilmektedir. Gizli servisler tarafından yetiştirildikleri belirtilen bu birliklerin Batı Avrupa'nın Sovyetler tarafından işgal edilmesini engellemek ve iktidara gelecek komünist partilere engel olmak amacıyla kuruldukları vurgulanır. Bu çerçevede ABD, NATO'nun kuruluşundan itibaren komünistlerin yasal yollardan iktidara gelmeleri durumunda söz konusu ülkelere müdahale etme hakkını kabul ettirmiş olmaktadır. İtalya'da Gladio adıyla bilinen bu örgütlenmenin, Yunanistan'da Koyun Postu, Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Batı Almanya'da Gehlen Harekâtı, Stay Behind ya da Sword, Avusturya'da Schwert, Fransa'da Rüzgâr Gülü, İspanya'da Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL), İngiltere'de ise Secret British Network olarak bilindiği bu ülkelerin yetkililerince açıklanmıştır. Örgüt, Türkiye'de Kontrgerilla olarak bilinmektedir.
Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e Bergama kazası (1839-1908)
Bu çalışma kapsamında, Aydın Vilayeti dâhilinde bir kaza ünitesi olarak yer alan Bergama'nın, 1839-1908 yılları arasındaki gelişim ve değişimi incelenmiştir. Bilindiği gibi, Tanzimat sonrası ülke genelinde yaşanan modernizm hareketi, devlet yönetiminde en yüksek noktadan başlayarak en alt idari birime kadar kendini hissettirmiştir. Bu bağlamda, Tanzimat sonrası yerleşmeye başlayan çağdaş yerel yönetim bilincinin, Bergama ölçeğinde, idari yapı, nüfus, iktisadi yapı, eğitim ve arkeolojik alandaki yansımaları ele alınarak değerlendirilmiştir. Çalışma sürecinde, tez içeriğinin oluşmasında yol haritası görevi gören Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden temin edilen belgeler, temettuat defterleri, nüfus defterleri, XIX. yüzyılın ikinci yarısına ait Bergama şer'iyye sicilleri, vakfiyeler ve Aydın Vilâyet Salnameleri kullanılarak bir bütünlük sağlanmıştır. Giriş ve dört bölümden meydana gelen tezin birinci bölümünde, idari taksimat, ikinci bölümde sosyal hayat, üçüncü bölümde ekonomik yapı ve dördüncü bölümde arkeolojik kazı çalışmaları hakkında detaylı bilgiler verilmiştir. Kısaca, bu tez ile Bergama Kazası'nın Tanzimat (1839) ile II. Meşrutiyet (1908) dönemleri arasında bulunduğu bölge içerisindeki sosyal, kültürel, ekonomik ve idari yapısı ile bölgedeki yerinin, kimliğinin ve kültürel mirasının yerel tarihçilik açısından ortaya konması amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Bergama, Kaza, Tanzimat, II. Meşrutiyet.
190 numaralı Manisa Şer'îyye Sicili'nin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Son dönemde giderek artan ve önem kazanan târih araştırmaları türlerinden biri de şehircilik târihi ve buna en önemli ve özgün kaynağı teşkîl eden; Şer'îyye Sicilleri'dir. Bu çalışmada, Şer'îyye Sicili aracılığı ile Manisa şehrinin, söz konusu dönemdeki; siyâsî, idârî, sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını, bilimsel bir yaklaşım ve özgün bir metotla araştırmayı; Osmanlı şehir yapısıyla ilgili bir takım genelleme ve tespîtlere, katkıda bulunmayı amaç edindik. Araştırma, konu açısından; M. 1732 - 1733 yıllarında, Manisa şehrini ve onu günümüze yansıtan önemli bilgileri ihtivâ eden ve bu konuya temel kaynak sağlayan; H. 1145 - 1146 târihli 190 Numaralı Manisa Şer'îyye Sicili'nde yer alan, dâvâ ve kayıtlarla sınırlıdır. İncelenen sicil defteri, içermekte olduğu dâvâ ve kayıtlar îtibârıyla; Manisa çevresinde, ilgili dönemdeki şehir merkezi, mahâlleler, kazâ ve köy gibi yerleşim birimleri ile buralarda yaşamış olan, çeşitli meslek grupları ve konumlardaki insanların, sosyâl ve kültürel hayatları hakkında, önemli bilgiler sunmaktadır. Bunlar; söz konusu dönemde, insanların sâhip oldukları şahsî haklardan, âile yaşamına yönelik ilişkilere; bunların yanı sıra, çeşitli eşyâlar, zirâî mahsûller ve âletler ile çeşitli amaçlarla beslenen hayvanlar ve bu eşyâların fiyatlarını içeren bilgilerden oluşmaktadır. Aynı zamanda, mahkeme kayıtlarından, ilgili dönemde uygulanan hukûkun ve sonuçlarının, sosyâl yaşama yansımalarını da gözlemlemek mümkündür. Son olarak, defterde yer alan bâzı belgelerden; söz konusu dönemin siyâsî hâdiseleri ile merkez ve çevresiyle olan idârî ilişkiler hakkında da bilgiler edinebilmemiz mümkündür. Sonuç olarak; incelenen defterde yer alan tüm bu veriler, nicelik ve nitelikleri açısından istatistiksel olarak da değerlendirilip, kapsamlı bir sonuç hâlinde sunulmaya çalışılmıştır.
27 Mayıs Döneminde İzmir'de siyasi parti örgütlenmeleri (1960-1965)
1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 darbesine kadar ülkeyi yönetmiştir. 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi'nden evvel yaşanan 15 Mayıs 1960 tarihli Demokrat Parti İzmir mitingine on binlerce İzmirli katılarak Adnan Menderes'e olan bağlılığını bildirmiştir. 1960 darbesinin Demokrat Parti iktidarına karşı yapılmış olması İzmir'in önemini arttırmaktadır. 27 Mayıs'ın yaşanmasıyla birlikte Demokrat Parti'nin destekleyicisi olan İzmir'de askeri önlemler artmıştır. 27 Mayıs 1960 sonrası yeniden yapılanma sürecinde yaşanan gelişmeler, 10 Ekim 1965 genel seçimlerine kadar uzanan dönemde önemli izler bırakmıştır. Bu çalışmada 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile başlayan dönemde 1961 anayasasının halkoyuna sunulması, 15 Ekim 1961 genel seçimleri, 17 Kasım 1963 yerel seçimleri ve 10 Ekim 1965 genel seçimleriyle sona eren 1960-1965 yılları arasındaki dönemde siyasi partilerin İzmir'deki faaliyetlerine yer verilmiştir.
Sicill-i Ahval Defterlerine göre Osmanlı bürokrasisinde Bosna doğumlu memurlar
Bu çalışmada, Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde yer alan ve devlet memurlarının biyografilerini içeren Sicill-i Ahval Defterleri esas alınarak Bosna doğumlu memurlar incelenmiştir. Buna göre Sicill-i Ahval Defterlerinde toplam 161 tane Bosna doğumlu memur tespit edilmiştir. Bu memurların doğum tarihleri, baba adları, memuriyete başlayış yaşları, eğitim durumları, maaş miktarları, istihdâm alanları, bildikleri diller, aldıkları rütbe, nişan ve madalyalar tablo halinde gösterilmiştir. Ayrıca çalışmada, Sicill-i Ahval Komisyonu' nun kuruluş amacı, Sicill-i Ahval Komisyonu kalemleri ve görevleri, Sicill-i Ahval Defterleri ile Bosna'nın siyasi, idari, eğitim yapısı incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Sicill-i Ahval, Bosna, memur
Tereke kayıtlarına göre Yunt Dağı nahiyesi köylerinin sosyal ve ekonomik durumu (1850-1900)
Bu çalışmada 1850-1900 yılları arasında Manisa Şer'iyye Sicilleri içerisinde yer alan Yunt Dağı nahiyesi köylerine ait tereke kayıtları incelenerek nahiye köylerinin sosyal ve ekonomik durumu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmada Manisa Yazma Eser Kütüphanesi'nde bulunan 293, 295, 296, 299, 302, 303, 308, 310, 311, 315, 316, 318, 320, 324, 325, 328, 331, 332, 338, 346, 347, 349, 352, 354, 357, 359, 361, 364 numaralı defterlerden alınan 626 tereke kaydı kaynak olarak kullanılmıştır. Çalışmada, nahiyeye tabi köy ve aşiretlere ait terekelerden elde edilen bilgiler üç bölüm halinde incelenmiştir. Çalışmanın giriş kısmında, incelediğimiz dönemde Manisa'nın idari taksimatı, şer'iyye sicilleri ve tereke kayıtları hakkında genel bilgiler verilmiş olup ardından kaynak olarak kullanılan Manisa tereke kayıtları hakkında bilgiler verilmiştir. Çalışmanın birinci kısmında ise tereke kayıtlarının sosyal ve ekonomik açıdan analizi yapılmıştır. Bu bağlamda tereke sahiplerinin aile yapısı, taşıdıkları lakap ve unvanlar, meslekleri, vefat yerleri ve nedenleri ve terekelerden yapılan kesintiler hakkında bilgiler verilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmında ise tereke sahiplerinin mal varlıkları hakkında değerlendirmeler yapılmıştır. Bu bölümde ise tereke sahiplerinin gayrimenkulleri, menkulleri, nahiyede servetin oluşumu ve servet dağılımı hakkında bilgiler verilmiştir. Çalışma sonuç, kaynakça ve ek bölümleri ile neticelendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yunt Dağı, tereke, Manisa, kassam, sosyal ve ekonomik yapı
Demirci Kazası Ortapare nahiyesi Temettuat Defterleri
Osmanlı Devleti'nden günümüze ulaşan zengin arşiv defterleri içinde temettuat defterleri önemli bir yer tutmaktadır. Tanzimat'ın ilanıyla birlikte tutulmaya başlanan bu defterler XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durumunu ortaya koyacak bilgiler içermektedir. Temettuat sayımının yapıldığı yerlerde yaşayan mükelleflerin sahip oldukları mal varlıkları ve gelirleri ayrıntılı bir şekilde bu defterlere kaydedilmiştir. Bu çalışmada Saruhan Sancağının Demirci kazasına bağlı Ortapare nahiyesi köylerinin XIX. yüzyıl ortalarındaki sosyal ve ekonomik yapısı incelenmiştir. Çalışmanın ana kaynağını köylere ait temettuat defterleri teşkil etmiştir. Temettuat defterleri, nahiyenin demografik yapısı ve yerleşim yerlerinde kullanılan isimler hakkında detaylı bilgiler içermektedir. Bu defterlere kişilerin ellerinde bulunan bütün mal varlıkları ayrıntılı şekilde kaydedilmiştir. Temettuat defterlerinde araştırılan bölgenin toplam arazi miktarı, toplam ekili arazi miktarı, arazilerin kullanım alanları, arazilerde yetiştirilen ürünlerin neler olduğu ve bu ürünlerden alınan vergi miktarına ilişkin bilgiler yer almaktadır. Yine mükelleflere ait hayvan sayıları ve gelirleri, ticari ve mesleki faaliyetlerle ilgili ayrıntılı bilgiler bu defterlerde bulunmaktadır. Bu çalışmada, Manisa'nın Demirci kazasına tabi üç nahiyeden biri olan Ortapare nahiyesinin 28 köyüne ait temettuat defterleri ele alınmıştır. Çalışma, giriş ve iki bölümden ibarettir. Giriş bölümünde temettuat defterlerinin Osmanlı sosyo- ekonomik tarihi için önemi ve Ortapare nahiyesi temettuat defterlerinin tanıtımı yapılmıştır. Birinci bölümde nahiyenin idari yapısı ve nüfusu ardından mükelleflerin sosyal statüleri ve sektörel dağılımları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise iktisadi yapı, hayvancılık ve nahiyedeki ziraai üretim miktarları ve vergi konularına değinilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise sonuç ve kaynakça yer almaktadır.
Suriye Haşhaşileri (11.-13.Yüzyıl)
Bu tez çalışması 12. ve 13. yüzyıllarda Haçlı Seferleri ile bugünkü Orta Doğu coğrafyasına gelen Hristiyanların bölgedeki İsmailî mezhebine mensup gruplar ile ilişkilerini konu edinmektedir. 12. yüzyıl başından itibaren bölgeye yerleşen Hristiyan topluluklar ve organizasyonlar özellikle Suriye ve çevresinde Sünni Müslümanlara ya da civardaki Sünni devletlere pek benzemeyen Batınî teşekkülünü tanımaya başladılar. Dini öğretilerine çok bağlı olan bu grup aynı zamanda alışılagelmiş savaş taktikleri dışında yöntemler ile düşmanlarına korku salmaktaydı. Halen kaynağı hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. Bu grup için "Haşhaşîler" adı genellikle batılılar tarafından kullanılmıştır. Hristiyanlar bölgede kaldıkları sürece bu ilginç organizasyon ile kimi zaman dostane kimi zaman da mücadele içerisinde ilişkilerini sürdürecektir. Bu grup tarih boyunca çeşitli isimler ile anılmış olsa da bu tezde özellikle Batılıların onlara atfettiği isim olan "Haşhaşîler" kavramı daha çok kullanılacaktır. Tezimizin giriş bölümünde Haşhaşî ve Haşhaşîlik nedir?; birinci bölümde Haşhaşîler ve Hristiyanların birbirlerine bakışı; Üçüncü bölümde 12. ve 13. Yüzyıllarda Haşhaşîler ve Hristiyanlar arasındaki ilişkiler işlenmiştir. Dönemle ilgili arşiv, kitabe türünden kaynaklar olmadığı gibi, diğer ana kaynaklar da birinci ve ikinci tür kaynaklarla sınırlıdır. Onun için bu araştırmada mevcut ana kaynakların yanında, birinci ve ikinci tür kaynaklardan da faydalanılmıştır. Döneminin siyasî olaylarından bahseden kaynaklar kadar, şehir ve bölge tarihçileri, seyyahlar ve din adamları da bu çalışmanın temel kaynaklarını oluşturmaktadır. Bütün bu eserler genelde Müslüman müelliflerce kaleme alınmış ve değerlendirmeler bu şahıslar tarafından yapılmıştır. Oysa Selçuklular iç ve dış siyaset gereği gayrimüslim insanlar ve devletlerle de münasebette bulunmuşlardır. Bunlardan Ermeni, Süryani ve Bizans kaynaklarından da faydalanılmıştır
Selçuklu- Abbâsî hilafeti ilişkilerinde siyasî evlilikler
Türk ve İslâm tarihinin en büyük devletlerinden biri olan Büyük Selçuklu Devleti, Abbâsî Hilafet Devleti'nin ikinci yarısı olarak adlandırdığımız döneminde zayıflamasıyla onun toprakları da dâhil olmak üzere ortaya çıkan büyük bir imparatorluktur. Abbâsî Devleti'nin zayıflamaya başladığı bu dönemde Şiî Büveyhî devleti elinde adeta bir kuklaya dönüşmesi tarihin de seyrini değiştirmiştir. Oğuzların Kınık Boyundan Selçuk Bey önderliğinde kurulan Büyük Selçuklu Devleti ile Hz. Peygamberin amcası Hz. Abbas'ın soyundan gelenlerin kurmuş olduğu Abbâsî Hilafet Devleti arasındaki bilinen ilk ilişki 1038 yılında Nişabur'un Selçuklular tarafından alınmasıyla başladı. Halife'nin, Tuğrul Bey'i Bağdat'a davet etmesi ve Tuğrul'un Büveyhîlerin baskısından Halife'yi kurtarması Halife'nin O'na, Sultanu'l- mağrik ve'l mağrib (Doğu'nun ve Batı'nın Sultanı) unvanını vermesini sağladı. Böylece Tuğrul Bey nezdinde Selçukluların, Hilafet karşısında siyasî üstünlüğü ele geçirme çabaları da ilk meyvelerinden birini vermiş oldu. Tuğrul Bey ile başlayan Halife ve Sultan ilişkileri Tuğrul'un yeğeni Hatice Arslan Hatun ve Halife Kâim Biemrillâh'ın evlenmesi ile iki hanedan arasında siyasi evlilikleri başlattı. Daha sonra Tuğrul Bey'in de Halife'nin kızını istemesi ve evlenmesiyle siyasî evlilikler de iki hanedan arasında istisnalar dışında sürekli hale geldi. 1070 yılına gelindiğinde Sultan Alp Arslan, kızını Halife Muktedi ile evlendirdi. Yine 1110 yılında Muhammed Tapar kız kardeşini Halife Mustazhir Billah ile evlendirdi. Gelenek devam etmiş Sultan Sencer de kızını Halife Müsterşid ile evlendirmiştir. Tüm bu evliliklerde Selçukluların samimi Müslüman olmaları ve Hilafet'e yaklaşma çabaları bir yana siyasî ittifak sağlama ve siyasî nüfuz elde etme düşüncesi ve sosyal, ekonomik, dini avantajlar elde etme girişimleri etkili olmuştur. İlkçağlardan Ortaçağ'a ve günümüze devletlerarası ilişkileri belirlemek adına çok da normal olan siyasî evlilikler devletlerin felsefelerini, birbirleriyle olan ilişkilerini ve kadınlara yüklenen anlamı göstermesi bakımından önemlidir.
Abbasiler Döneminde Emirü'l Ümeralık ve Türk Emirü'l Ümeralar (936-946)
İslam Devletinde Emevi iktidarından sonra yönetimi Abbasiler ele geçirmiştir. Bu yönetim değişikliği İslam devleti açısından basit bir değişiklik değil köklü bir ihtilaldir. Abbasi iktidarının başlangıcından itibaren hemen hemen her döneminde de Türk Milleti etkin rol oynamıştır. Türkler Abbasi halifelerini genellikle vesayet altına almış ve halifenin zayıf olduğu durumlarda devlet yönetimini tamamen ele almıştır. Bu Türk iktidarı dönemini iki bölümde inceleyeceğiz birinci bölüm "Türk Kumandanlar Devri" ikinci bölüm ise "Emirü'l Ümeralık Kurumu" olacaktır. Her iki devirde de kanlı çatışmalar, şiddetli iktidar kavgaları olmuş, bu çatışmalar her iki tarafa da epey zarar vermiştir. Bu yüzden hem Abbasi iktidarı zayıflamış hem Türk nüfuzu azalmıştır. Türkler bu zayıflamanın neticesinde başka bölgelere giderek müstakil yönetimler kurmuş ve varlığını sürdürmüştür. Ancak Abbasi hanedanlığı yok olma sürecine girerek kendisini toparlayamamıştır.
Pavlikanlar
Tez konusuna genel bir isim verilerek, Pavlikanların, siyasi ve sosyal alandaki etkilerini de içine alan genel bir çalışma yapılması hedeflenmiştir. Günümüze kadar Pavlikanlar hakkında yapılan çalışmalar siyasi tarihlerinden ziyade Hrıstiyanlık tarihi bağlamında ele alınmıştır. Bu tezle birlikte siyasi tarihleri hakkında da araştırma yapılarak, Pavlikanlar hakkında yapılan çalışmalara bir yenisinin eklenmesi amaçlanmaktadır. Bizans'ın uyguladığı 'tek din' politikası doğrultusunda ötekileştirilen, dışlanan ve baskılara maruz kalan Pavlikanlar, diğer heretik cemaatlerden farklı olarak Bizans'ı sadece dini alanda değil siyasi alanda da uğraştıran bir topluluktur. Bu topluluğun diğer bir özelliği de belli bir etnik unsura sahip olmamasıdır. Bulundukları coğrafyanın avantajını kullanıp bazen Araplara karşı Bizansla bazen de Bizans'a karşı Araplarla yaptıkları iş birliği doğrultusunda güçlerini arttırarak IX. yüzyılda Divriği de kendi devletlerini kurdular. Dört bölümden oluşan tezimizin birinci bölüm başlığı Coğrafyadır. Bu bölümde Pavlikanların ortaya çıktıkları ve yayıldıkları bölgeleri anlattık ve Pavlikanların etnik yapısı hakkında bilgi verdik. İkinci bölümde Din başlığı altında, Pavlikanlarla birlikte aynı coğrafyada ortaya çıkan ve heretik olarak adlandırılan diğer cemaatler hakkında bilgi verdik. Daha sonra Pavlikanların dini inançlarını ve Pavlikan adının kökenini anlattık. Üçüncü bölümümüz de ise Siyasi Tarih başlığı altında, VII. ve IX. yüzyıllar arasında Bizans'ın siyasi durumu, bu yüzyıllar arasında Bizans – Müslüman Arap İlişkisi, Pavlikanların siyasi tarihleri ve son olarak da Pavlikanlardan sonra ortaya çıkan cemaatlerin siyasi tarihlerine değindik. Dördüncü ve son bölümümüzde ise, Bizans'ın Heretik Cemaatler İle Mücadelesi başlığı altında, Kilise – Devlet İlişkisi, Heretik cemaatlerin ortaya çıkış nedenleri ve Bizans – Pavlikan Mücadelesi konularını anlattık.
Tarih öncesi çağlardan Roma'nın yıkılışına kadar Spil Dağı'nın (Sipylos) tarihi ve arkeolojisi
Spil Dağı günümüzdeki Manisa kentinin güneyinde ve İzmir kentinin de kuzeyinde yükselmektedir. Güneybatısında Bornova Ovası, güneydoğusunda Kemalpaşa Ovası ve güneyinde de bu iki ovayı birbirinden ayıran Belkahve Geçidi Bulunmaktadır. Ayrıca Spil Dağı'nın kuzeydoğusunda Gediz Ovası, kuzeybatısında Menemen Ovası bulunmaktadır ve kuzeyinde bulunan Yunt Dağı ile de Emirâlem Boğazı ile ayrılmaktadır. Batısında bulunan Yamanlar Dağı ile tek kütle gibi görünse de Sabuncubeli Geçidi, oluşumları ve yapıları da birbirlerinden farklı olan, bu iki geçidi birbirlerinden ayırmaktadır. Verimli ovalarla çevrili olmasından ve bu ovaların ortasında bir kontrol noktası gibi yükselmesinden ötürü birçok yerleşime sahne olmuştur. Spil Dağı ve çevresinde yapılan kazılar ve yüzey araştırmaları sonucunda, bölgede bilinen ilk yerleşimlerin M.Ö. 6800 yıllarına yani bir başka deyişle Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme tarihlendiği ortaya çıkmıştır. Daha önceki dönemlerle alakalı henüz bir çalışma yapılmadığından bir yorumda bulunmak doğru değildir. Spil Dağı'ndaki kalıntılara bakıldığında Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem'den Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine kadar, arada kesintilerle de olsa, yerleşimler olduğu gözlemlenmektedir. Söz konusu kalıntıların Roma'nın yıkılışına kadar olan kısmı bu tezin konusunu oluşturmaktadır.
Arkaik ve klasik dönemlerde Ege dünyasında homoseksüellik
Dünya üzerinde kendi cinsine ilgi duyan insanlar bir diğer deyişle homoseksüeller günümüzde olduğu gibi antik dönemde de vardır. Özellikle Hellen toplumunda homoseksüelliğin yaygın olduğu hem antik kaynaklardan hem de vazo resimleri gibi görsel materyallerden anlaşılmaktadır. Erkeğin egemen olduğu bir yapıya sahip olan Hellen toplumunda askeriyeden evlerdeki eğlencelere kadar pekçok kültürel öğede homoseksüellik sıkça yer almıştır. Bu toplumun yaşamına ve kültürüne homoseksüellik o kadar yoğun işlemiştir ki, günlük hayatta kullandıkları vazoların üzerine bile hem yazıt hem de resim olarak homoseksüellikle ilgili eylemlerini aktarmışlardır. Hellen toplumundaki homoseksüellik incelenirken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalarından biri toplumun kadına ve erkeğe bakışıdır. Çünkü bu toplumun homoseksüelliğe bakışı kadına ve erkeğe bakışa göre belirlenmiştir. Nitekim homoseksüellikte önemli iki nokta olarak olarak algılanan maskülenlik ve feminenlik bu bakış açısına göre şekillenmiştir. Hellen toplumunda spordan dinlerine, eğitimlerinden sosyal kültürlerine kadar her yerde homoseksüellik görülmektedir. Bu durum da homosekseksüellikle ilgili araştırmalar açısından son derece değerli bilgilerin antik dönemden günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.
7. YY'dan haçlı hâkimiyetine kadar Kudüs tarihi
Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Kudüs tarih sahnesine ilk defa erken bronz çağda çıkmıştır. Hz. Davud'un Krallığı'na başkent seçtiği Kudüs, yüzyıllar boyu birçok kez saldırı ve istilaya uğradı. Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer tarafından fethedildi ve Müslüman hâkimiyetine girdi. Bu tarihten sonra şehir, 1097 haçlı işgaline kadar İslam Devletleri hâkimiyetinde kaldı. Sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Tolunoğulları, Ihşitler, Fatımiler ve Selçukluların hâkimiyetine girdi. Müslüman idaresi boyunca nispeten barış ve sükûnet hâkim oldu. Haçlıların şehri istila edişinin ardından ise tarihinin en kanlı günlerini yaşayan şehirde halk vahşice katledildi.
Bir Kuvay-i Milliyeci: Parti Pehlivan
The purpose of this study reveals Parti Pehlivan's life and his services to National Struggle in Demirci Raiders and National forces, Portable Forces. Our work consists of five main sections. At the begining of work, the invasion of Manisa and its environs, the birth of the National forces, structure and general aims of the Kuva-yı Milliye and the benefits of national structure is examined. In the first section, Parti Pehlivan's life, joining National forces and services of the suppression process of the rebellions aganist the Turkish Grand National Assembly is dealed. In the second part, Parti Pehlivan's Demirci battling, the actions of the Gediz Attack and processing closure of National forces; attitude of Parti Pehlivan in battle of Regular Army Portable Forces, and seperation of Parti Pehlivan from Çerkez Ethem is treated. In the third part, participating Parti Pehlivan in Demirci Raiders and given heroic struggle aganist the Greeks in Demirci Raiders, the activities of Greeks in Demirci Raiders Area and intelligence is studied. In forth section, internal arrengement of raiders, betrayers of raiders and raiders' family is emphasized. Great Turkish Attack, Raiders and the next life of Parti Pehlivan's victory, confiscation of his family's goods and Pehlivan's daughters of litigation aganist TRT take part. In research, ATASE and MSB archive documents and first-hand sources, memoirs, articles related to Parti Pehlivan is used. In research, foreign sources is reviewed and interviewed with Parti Pehlivan's relations too. The key point of the research consists of seperation Parti Pehlivan from Çerkez Ethem and continuing National Struggle by joining Demirci Raiders. In military resourse takes part information of Parti Pehlivan, like Simav, Demirci, Sındırgı, Bigadiç, Kula, Selendi, Salihli and Akhisar has been operating as a very large area. Pehlivan Battalion explode Greece train loaded ammo in the east of the town of Alaşehir Killik. With this activity, a very important service has been found for the Turkish army and it has gained time.Name of the Parti Pehlivan is mentioned a film 'Refugee' that made in Greece and also in Turkey in series of Küçük Ağa. Parti Pehlivan was given National medal with red stripe after victory by TBMM and he has been retired with rank of Milis Miralayı (Colonel of Militia), In history of National Struggle, Parti Pehlivan's name ramains one of epic veterans.
XIX. yüzyılda Tırhala Sancağı (1821-1881)
Balkanlar, uzun süre Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Devletin bölgede sağladığı yaklaşık beş yüz elli yıllık Türk egemenliği, her yönüyle bu coğrafyaya mührünü vurmuştur. Türklerin bölgeye iskânı ile birlikte Balkanlar, demografik ve kültürel alanda kısa sürede Türkleşmiştir. Çok sayıda dini ve kültürel yapının inşası gerçekleştirilmiş, böylelikle Türk-İslam kültür ve medeniyeti bu topraklara yerleşmeye başlamıştır. Osmanlı kuvvetleri, 1354'te Süleyman Paşa komutasında Balkanlara girmiş, böylece bölgenin kapısı Türklere açılmıştır. Süleyman Paşa, buradaki fetihlerini sol kol, orta kol ve sağ kol olmak üzere uçlar teşkil ederek sürdürmüştür. Bu üç istikamette yapılan fetihlerin sol kolunu Yunanistan üzerine yapılan akınlar oluşturmuştur. 1390'lı yıllarda Osmanlı birlikleri Yunanistan'ın orta bölgesine doğru ilerlemeye başlamıştır. Hacı İlbey ve Evrenos Bey bu akınları gerçekleştiren akıncı beyleri olarak Osmanlı askeri kuvvetinin sol kol ucunda faaliyet göstermiştir. 1393 yılında Evrenos Bey komutasındaki Osmanlı birlikleri Tesalya ovasına uzanmış ve Yunanistan'ın orta bölgesi olan Tesalya'ya hâkim olmuştur. Bütün bir eyalet Evrenos Bey'e tımar olarak verilmiştir. Böylece devlet, Yunanistan'ın orta bölgesi olan Tesalya'da hâkimiyeti sağlamış, burada Tırhala sancağını kurmuştur. Sancak, 1821 yılına kadar varlığını sükûnet içinde devam ettirmiştir. Fakat 1821 yılında başlayan Yunan bağımsızlık mücadelesi sürecinde sancağın oturduğu Tesalya Bölgesinde kargaşa ortamı hâkim olmuştur. Yüzyıllardır bir arada yaşayan halkların bir kısmı ayrı birer devlet kurmak için teşkilatlanmaya başlamıştır. Dört yüzyıl Osmanlı ile bir arada yaşayan Rumlar, 1829 yılında bağımsız Yunanistan Krallığı'nı kurmuştur. Kuruluşunun ardından batılı devletler tarafından 1830 yılında tanınmıştır. Yunanistan Krallığı'nın kurulmasıyla Tırhala sancağındaki kargaşa ortamı daha da büyümüş, bölgede eşkıyalık hareketleri, hudut ihlalleri ve Müslümanları esir alma noktasına varan emniyetsiz ortam kendini göstermiştir. Yarım asır devam eden bu süreç, 1881 yılında Tesalya'nın elden çıkışıyla sona ermiştir. Bu çalışma, Yunan bağımsızlık hareketini, Yunanistan Krallığı'nın kuruluşunu ve Tırhala sancağının Yunanistan'a terki sürecinde bölgede yaşanan gelişmeleri ele almayı hedeflemiştir. 1821 Yunan İsyanı ile başlayan ve 1881 yılında sancağın Yunanistan'a terkiyle sonuçlanan altmış yıllık zaman diliminde sancağın durumunu ve sancakta yaşanan bütün gelişmeleri ortaya koymak, tez çalışmasının asıl amacını oluşturmuştur.
I. ve II. Dönem TBMM'nde Kâzım Karabekir ve faaliyetleri
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinin önemli subaylarından biri olan ve Milli Mücadele'de de büyük kahramanlıklar gösteren Kâzım Karabekir, 11 Ağustos 1882'de İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Kuleli Askeri Lisesi'nden 1900 yılında mezun olduktan sonra Harp Okulunu 1902 yılında birincilikle bitirerek teğmen olmuştur. Harp Akademisini de birincilikle bitirerek 5 Kasım 1905'te kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuştur. 1906 yılında Manastır'da önyüzbaşı olarak askerlik hayatına başlamıştır. Siyasal yaşamı da İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olmasıyla başlamıştır. Bu alanda önemli görevler üstlenen Kâzım Karabekir, aynı başarısını askerlik hayatında da devam ettirmiş, Birinci Dünya Savaşı'nda da birçok başarı elde etmiştir. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ülkenin kurtuluşu için çözümler aramış, Kurtuluş Savaşı'nda özellikle Doğu Cephesi'nde büyük başarılar elde etmiştir. 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılmasını destekleyerek katkıda bulunmuş ve bu Meclis'te Edirne Milletvekili olarak göreve başlamıştır. Aynı zamanda savaşın devam etmesi ve Doğu Cephesi Komutanı olarak görev yapması sebebiyle I. Meclis'i uzaktan takip etmiş, fakat birçok önemli hususta fikrini beyan ederek yönlendirmelerde bulunmuştur. Olağanüstü yetkilerle faaliyetlere başlayan I. TBMM'nin milletvekilleri, başta eğitim seviyeleri ve fikri yapıları olmak üzere farklılık arz etmekteydi. Tek amaçları ise vatanın ve milletin bağımsızlığını kazanmaktı. Mudanya Mütarekesi ile savaşa son verip hedefine ulaşan Türk Milleti, I. TBMM'nin bünyesinde bulunan milletvekillerinin gayret ve fedakârlığı sonucunda istiklale kavuşmuşlardır. Bağımsızlığı kazandıktan sonra ülkeyi her açıdan inşa etmenin gerekli olduğuna inanan I. TBMM seçime gitme kararı alarak görevini sonlandırmıştır. II. TBMM ise, Türkiye Devleti'nin sosyal, siyasal ve kültürel tabanını oluşturarak devleti yeniden kurmuştur. Kâzım Karabekir, savaşın sonlanmasıyla birlikte batı bölgesine gelmiş ve II. TBMM döneminde İstanbul Milletvekili olarak göreve başlamıştır. Bu dönem zarfında Mecliste ciddi çalışmalarda bulunmuş, özellikle eğitim, askeri ve ekonomi alanında birçok kere fikirlerini dile getirerek faaliyet göstermiştir. 17 Kasım 1924 yılında Cumhuriyet tarihinin ilk teşkilatlı muhalefeti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın liderliğini yapmıştır. Muhalefet partisi çok uzun yaşamayarak 3 Haziran 1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu ile kapatılmıştır. Kâzım Karabekir, Takrir-i Sükûn Kanunu ile partisinin kapatılmasını sert bir şekilde eleştirmiş ve bunu tarihi bir hata olarak görmüştür. Partisinin kapatılması siyasal yaşamını bitirmemiş ve milletvekilliği devam etmiştir. Mecliste muhalefetine devam eden Kâzım Karabekir'in siyasal yaşamı İzmir Suikast Girişimi gerekçesiyle İstiklâl Mahkemelerinde yargılanmasıyla son bulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümüne kadar siyaset sahnesinden uzak kalan Kâzım Karabekir, 1939 yılında İstanbul'dan milletvekili olarak seçilmiş ve 1946-1948 yılları arasında da Meclis Başkanlığı görevini yürütmüştür.
1980'den günümüze Türk yazılı basınında doğu Türkistan
1980'den sonra ulusal basında Doğu Türkistan sorunu nasıl ele alınmıştır? Soruna ulusal basının bakışı ne olmuştur? Konuyla ilgili haberler, yorumlar ve tahliller nelerdir? Tezimizin sonunda varılan sonuçlar nelerdir? Soğuk Savaş döneminde Asya'da Rus ve Çin yayılmacılığı hız kazandı. Ruslar Batı Türkistan'a Çin'in ise Doğu Türkistan'a hakim olmaya çalıştı. Buna karşılık Doğu Türkistan'da Çin hakimiyetine karşı mücadele edildi. Bu mücadelede Türkiye'ye göç eden Doğu Türkistanlıların kurdukları dernekler önemli bir yer kaplar. Kurulan derneklerin yaptıkları faaliyetler sorunun Türkiye gündemine gelmesinde etkili oldu. Türkiye'de 1980'den sonra ulusal basında sınırlarımız dışındaki Türk topluluklarının sorunlarına ilginin artması, bu konudaki basın yayın faaliyetleri Doğu Türkistan meselesinin gündeme gelmesinde kamuoyu oluşumunda etkili oldu. 1980'li yılların ortalarında Türk Çin ilişkilerinin gelişmesi Doğu Türkistan'a yapılan ziyaretler buradaki Türklerin tanınması açısından önemli gelişmedir. 1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkılması, 1991'de Sovyetler Birliği'nin parçalanması ile Orta Asya'daki Türk topluluklarının bir kısmı bağımsız oldular. Bu durum Doğu Türkistan için de ümit kaynağı oldu. Ancak Çin beklendiği gibi parçalanmadı. Ülkedeki etnik ve dini azınlıklar ayrılmadı. Batı ülkelerinin Rus egemenliğindeki toplulukların bağımsızlığı için verdiği destek Doğu Türkistan için söz konusu olmadı. Ancak Doğu Türkistan dernekleri ve sivil toplum kuruluşları 1990'lı yıllardan sonra da çalışmalarına hız verdi. 4-6 Şubat 1997 Gulca Katliamı'na dünya basını ve ulusal basında büyük tepki oldu. 1990'ların sonu ve 2000'li yılların başında Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa devletleri, Avustralya ve diğer hür dünya ülkelerinde çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Doğu Türkistan sorununun uluslararası kuruluşlarda gündeme gelmesinde etkili oldular, kamuoyu oluşturarak insan hakları ihlallerini gündeme getirdiler. Basın yayın araçları ile Doğu Türkistanlıların sesini dünyaya duyurmaya çalıştılar. Amerika'dan Japonya'ya kadar dünyanın farklı ülkelerinde dernek ve sivil toplum örgütleri kurdular. Amerika'da 11 Eylül 2001 tarihinde New York şehrindeki saldırılar sonrası Doğu Türkistan üzerinde Çin baskısı daha da arttı. Buna karşılık Doğu Türkistanlılar mücadeleyi bırakmadı. 2004 yılında Amerika'da Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti ilan edildi. 2008 Pekin Olimpiyatları öncesinde Doğu Türkistan'da yargısız infaz ve baskılar daha da arttı. Uluslararası kuruluşlar, Doğu Türkistan dernekleri ve insan hakları örgütleri Çin'e tepki gösterdi. 5 Temmuz 2009 tarihindeki Urumçi Katliamı dünya basınında ve ulusal basında tepkiyle karşılandı. Türk ulusal basınında 1980'den sonra yer alan haber, makale, yorum, yazı dizisi, röportaj vb çalışmaları kamuoyu bilgisine sunmayı ve değerlendirmeyi amaçladık. Doğu Türkistan ile ilgili ulusal basında çıkan haberler oldukça fazla olup tüm bunların tamamına tez çalışmamızda yer vermemizin imkânsızlığı nedeniyle çalışmamızı 1980'den sonra ele alarak konuyu sınırlandırmak ve daha sağlıklı değerlendirmeyi hedefledik. 1980 sonrasında Çin'in uluslararası durumu, Türk-Çin ilişkileri ve Türkiye'nin sınırları dışındaki Türkler'e o dönemki bakışı ve kamuoyunda dış Türkler hakkındaki algının da yer aldığı tez çalışmasında konuyla ilgili haber, yorum, makale, yazı dizisi, röportaj vb çalışmalarını inceleyip değerlendirdik. Tez çalışmamızda 1980'den sonra dünyadaki, siyasi, askeri, ekonomik, kültürel ve düşünsel gelişmeler ile Türkiye'nin 1980 sonrası değişim ve gelişimini de göz önünde bulundurmaya çalıştık. Doğu Türkistan konusunda çalışmalarımızı Türkiye'de faaliyette bulunan dernekler ve uluslararası alanda çalışmalarda bulunan dernek, sivil toplum kuruluşları alt başlıklarında ele aldık. Bu alanda Türkiye'de yapılan faaliyetler ve uluslararası alanda yapılan faaliyetlere yer verildi. Bu dönemdeki basın arşivleri teferruatlı tarandı. Konuyla ilgili dernekler, sivil toplum kuruluşları, kütüphaneler ve arşivler değerlendirildi. Ayrıca 1980'den günümüze basın-yayın hayatına devam eden gazete, dergi vb materyaller ile o dönemde yayınlanan daha sonra yayın hayatına son veren basın organlarına da yer verildi. Bu haberler verilirken ulusal basında konunun ele alınışı, kamuoyuna etkileri ortaya konuldu. Olaylar karşısında Türk basınının takındığı tutum verilmeye çalışıldı. Doğu Türkistan ile ilgili Türkiye dışında dünyanın farklı ülkelerinde kurulan sivil toplum kuruluşları ve derneklerin faaliyetleri ve basındaki yankıları ele alındı. Dünyada insan haklarına ilginin artması, iletişim teknolojileri ve basın alanındaki gelişmeler, dünyada gelişen siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmeler Doğu Türkistan meselesinin dünya kamuoyuna duyurulmasını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle başta Avrupa ülkeleri olmak üzere ABD ve dünyanın diğer ülkelerinde kurulan Doğu Türkistan ve Uygur dernekleri ve sivil toplum kuruluşları ile ilgili haber, makale, konferans, yürüyüş vb etkinliklere yer verildi. Doğu Türkistan'a yönelik Çin'in siyasi, sosyal, kültürel politikaları ve insan hakları ihlalleri ile bu politikalara karşı tepkilerin ulusal basındaki yansımalarını vermeye çalıştık. Doğu Türkistan'a karşı Çin'in siyasi, sosyal, kültürel ve tarihi emelleri ve Türk halkının var olma mücadelesi ile bölgenin ekonomik potansiyeli ve Çin'in bu potansiyele sahip olma mücadelesinin basındaki yansımalarını ele aldık. Doğu Türkistan'daki insan hakları ihlalleri ve bu konudaki haber, yorum, makale, basın açıklaması, bildiri, röportaj ve yayınlar ele alındı. Bu yayınların Türkiye kamuoyundaki yankıları ve dünya kamuoyundaki yansımalarını vermeye çalıştık. Doğu Türkistan mücadelesinde ön planda yer alan dernekler, kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve liderlerin çalışmalarının ulusal basında hedeflenen karşılığı bulmasına yönelik faaliyetler meselenin uluslararası boyuta taşınmasında etkili oldu. Türkiye'deki faaliyetler dışında uluslararası basındaki haber, yorum, makale, basın açıklamaları vb faaliyetler de sorunun çözümüne yönelik ümitleri arttırdığı gibi Çin'in uluslararası kuruluşların uyarılarını dikkate almasında ve bölge halkının yalnız olmadığı mesajı verilmesi yönünde etkili oldu.
Türkiye'de demokrasinin yeniden inşası sürecinde Anavatan Partisi (1983-1991)
Türkiye'de 1970'lerin kargaşa ve anarşi dolu yıllarının ardından 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile demokratik siyasi hayata ara verildi. Üç yıl boyunca ülke idaresini askeri yönetim üstlendi. Fakat yönetim askerin kontrolünde olsa da sivil isimler de bu süreçte bakanlık seviyesinde görev aldılar. Bu isimlerden birisi de Turgut Özal'dı. Darbe öncesi Başbakan Süleyman Demirel idaresinde Başbakanlık Müsteşarlığı ve DPT Müsteşar Vekilliği görevlerinde bulunan Özal, 24 Ocak Kararları'nda imzası bulunan bir isim olarak, yeni yönetim tarafından da Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görevlendirildi. 1982 yılında hükümetle aralarında yaşanan birtakım problemler neticesinde görevinden istifa etti. Ardından yaşanan gelişmeler doğrultusunda, askeri yönetimin iznini de alarak 20 Mayıs 1983'te Anavatan Partisi (ANAP)'ni kurdu. Seçimlere girecek üç partiden biri olan ANAP, siyaset anlayışını "dört eğilim" üzerine oturttu. Bunda 12 Eylül öncesi yaşanan toplumsal ayrışmaların dikkate alınıp geniş katılımlı bir parti olunmak istenmesi önemli bir etkendir. Bu düşünceyle, hareket eden ANAP ilk girdiği seçimlerde (6 Kasım 1983) tek başına iktidar oldu. 1987 yılına kadar geçen ilk döneminde, bilhassa eski siyasilerin yasaklı olmasının da etkisiyle Başbakan ve Genel Başkan Turgut Özal için çok da zorlayıcı bir durum olmamıştır. Ekonominin de olumlu bir seyir izlemesi ile bu yıllarda kalkınma hamleleri gerçekleştirildi. Fakat bu dönemde cereyan eden "İsmail Özdağlar Olayı"nda partinin, bakanını Yüce Divan'a göndermesi son derece dikkat çekti. Öte yandan, yeniden düzenlenen "Küçükleri Zararlı Yayınlardan Koruma (Muzır Neşriyat) Kanunu" basının ciddi tepkisiyle karşılaştı; burada ANAP'ın muhafazakâr kimliği ön plana çıktı. Turgut Özal'ın eşi Semra Özal'ın kurucusu ve başkanı olduğu Türk Kadınının Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı'nın birtakım faaliyetleri iktidarı yıpratan gelişmelerden oldu. Ayrıca, bu dönemin sonunda gerçekleştirilen Yasaklar Referandumu (6 Eylül 1987) sürecinde ANAP'ın takınmış olduğu antidemokratik tutum, kuruluşunda savunduğu siyasal liberalizm ilkesiyle çelişerek parti hanesine eksi olarak yazıldı. Bunun dışında, esasında sekiz yıllık iktidarında askerle çatışmacı bir siyaset izlemeyen ANAP'ın, yine 1987 yılındaki Genelkurmay Başkanı atamasında teamüllerin dışına çıkarak yaptığı görevlendirme bu döneme ait önemli bir adımdı. Yasaklar referandumundan eski siyasilere politika yolunun açılmasının ardından ani bir kararla erken seçim kararı alındı. Seçim sisteminde yapılan düzenlemeyle, bir önceki genel seçimlere göre daha az oy alınsa da daha fazla milletvekili çıkartılıp bir anlamda oportünist davranılarak iktidar perçinledi. Bu yeni dönemde ANAP her ne kadar sayısal olarak Meclis'te güçlense de, bir referandum, bir yerel seçim ve bir genel seçimi kaybederek inişe geçti. Ekonomik göstergelerin olumsuz bir seyir izlemesi de ANAP'ın sonunu getiren şartları hazırladı. Bunların dışında, Özal'a karşı 1988'de gerçekleştirilen suikast girişimi de önemli bir olaydır. Ayrıca, bu suikast girişiminde bulunulan kongrede, parti içinde yaşanan çekişmenin daha belirgin bir şekilde kamuoyuna yansıması da ANAP'ı güçten düşüren sebepler arasında yer aldı. Bu dönemin en önemli gelişmesi ise, Turgut Özal'ın cumhurbaşkanı olmasıdır. 1989'daki yerel seçimde alınan üçüncülüğün de etkisiyle, Köşk'e çıkan Özal'ın adaylığı ve seçilmesi hem parti içinde hem de muhalefet cephesinde önemli tartışmalara yol açtı. Bundan sonraki yıllarda da ANAP-Cumhurbaşkanı Turgut Özal arasındaki ilişkilerin de sorunlu bir hâl alması partinin yaşadığı irtifa kaybını artırdı ve 1991'deki erken genel seçimlerde sekiz yıllık iktidar koltuğu da kaybedildi. Diğer taraftan, bu dönemin en ciddi meselelerinden birisi de, başkanlık sistemi tartışmalarıydı. 1980 öncesinde kimi siyasiler tarafından gündeme getirilse de, Turgut Özal ile beraber bu konu kamuoyunda ciddi bir şekilde yer etti. Özal'ın cumhurbaşkanı olduktan sonraki tutumu da bu düşüncesinin somut örneklerini verdi. Fakat hem uygulamaları hem de bu yöndeki düşünceleri ANAP ve muhalefet partilerinden tepki aldı. Dolayısıyla, başkanlık sistemi düşüncesi bir ANAP projesinden ziyade Turgut Özal projesiydi. Özal'ın kamuoyu ve ANAP'ta yeterli desteği bulamamasından ve ömrünün de vefa etmemesinden ötürü bir sonuca ulaşılamadı. Fakat bu tartışmalar yıllar içerisinde belli bir noktaya geldi ve 16 Nisan 2017'de yapılan halkoylamasıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçildi. Dolayısıyla, bu dönemin etkileri günümüze de yansımıştır. 12 Eylül'ün özel şartlarında siyaset sahnesine çıkan ANAP, yukarıda da ifade edildiği gibi, dört eğilim anlayışı doğrultusunda bir çizgi benimsedi. Farklı seçmen profillerinin bir araya getirilmesinin amaçlandığı bu anlayış özellikle ilk dönemde ANAP'a ciddi avantajlar sağladı. Ancak, 1987'de siyasi yasakların sona ermesiyle birlikte tekrar politikaya dönüp partilerinin başına geçen eski liderlerin de etkisiyle, dört eğilim grupları yuvalarına dönmeye başladı. Dolayısıyla, kuruluşta benimsenen bu anlayış bir süre sonra işlevsiz hale geldi. Diğer yandan, merkez Sağda yer alan ANAP'ın bu kategorideki en ciddi rakibi DYP ile birçok yönden benzerlikler bulunmaktadır, ekonomik ve siyasi anlayış, dayanılan siyasi taban gibi. Hatta iki partinin 2009 yılında birleşmesi de bu düşünceyi doğrular yöndedir. Anahtar Kelimeler: ANAP, Turgut Özal, Dört eğilim, 12 Eylül 1980, Türk siyasi hayatı, Başkanlık sistemi.
Selçuklularda suç ve ceza (Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları'nda örnek uygulamalar)
Tez konusu olarak suç ve cezayı seçmemizin sebebi, suç ve ceza tarihinin insanlık tarihi kadar eski olması, ayrıca suç ve cezanın toplum kültürüyle yakından ilişkili olmasıdır. Suç ve ceza, insanların ilk yaşayış şekli olan kabileler halinde yaşam ile birlikte tarihin hukuk literatüründe yerini almış kavramlardır. Disiplinler arası yöntemi benimseyerek oluşturduğumuz çalışmamız giriş ve girişe ek olarak üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde suç ve cezanın dünya tarihi ve Türk tarihi açısından gelişimi ele alınmıştır. Yine bu bölümde, Selçuklu hukuku analiz edilmiştir. Daha sonra Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu'nun suç ve cezaya yönelik hukuki uygulamaları, 'Islaha Yönelik Cezalar', 'Bedene Yönelik Cezalar', ve 'Konularına Göre cezalar' şeklinde bölümlenerek, her bir başlık sırasıyla diğer bölümlere dağıtılmış ve her bir bölümde Büyük ve Anadolu Selçuklu'nun cezaî uygulamaları örneklerle incelenmiştir. Selçuklu hukukunun nasıl oluşturulduğu konusu tartışmalı bir konudur. Bir kısım tarihçiye göre Selçuklu hukukunda İslam tesiri bulunmamaktadır. Diğer kısma göre ise Selçuklu hukukunda İslam tesirini yok saymak, gerçekleri göz ardı etmekten öteye gitmeyecek bir söylemdir. Biz araştırmalarımız neticesinde literatürdeki kaynaklarda Selçuklu'nun hukuk uygulamalarında, İslam ceza hukuku kaidelerine pek az rastladık. Bu bakımdan şu çıkarımı yapmak sanıyoruz doğru olacaktır: Selçuklu hukukunda İslam tesiri olmakla birlikte pratikte daha çok örfi hukuka yer verilmiştir. Ancak Moğol ordusunun Anadolu'da yaptığı tahribattan ötürü literatürde pek kaynağın olmayışı ve de Selçukluların var olduğu zaman diliminde sosyal tarih anlayışı henüz gelişmediğinden devletin halka nasıl cezalar tatbik edildiği bilgisine pek ulaşılamamıştır. Bu nedenle Selçuklu hukukunun kapsamıyla ilgili net bir genelleme yapmak pek mümkün görünmemektedir. Bu sebeple konu, tarihçiler arasında tartışma olarak kalacak gibi görünmektedir. Selçukluların hukuk alanına yönelik tarih literatüründe pek fazla kaynak olmamasına rağmen faydalı olacağını düşündüğümüz derli toplu bir çalışma yaptığımıza inanıyoruz. Yaptığımız bu çalışma, akademik dünyaya katkı sağlamış olduğunda amacımız vasıl olacaktır.
273 numaralı Manisa Şer`iyye sicil defteri, (1252-1253/1836-1837), transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Ter'iyye sicilleri, kadıların görevleri gere i mahkemelerde verdikleri hükümleri,merkezden gelen belgeleri ve sorumlu oldukları yerlerdeki önemli olayları kaydettikleridefterlerdir.er'iyye sicillerinden, o dönemin ekonomik, sosyal, kültürel ve hukukidurumunu, askerlikle ilgili bilgileri, sava öncesi ve sonrası toplumsal olaylarınıçıkarmak mümkündür.er'iyye sicilleri kadı ve naiblerin mahkemelerde hüccet, ilâm, maruz, müraseleeklinde kaydettikleri hükümleri, tayin beratlarını, buyrultu, tezkire, tahrirleri geçtiklerikaza, kasaba ve köylerde olan önemli olaylara dair kayıtları ihtiva etmektedir..Bu çalı mada ise, 273 Numaralı Manisa er'iyye Sicil Defterinin tanıtımı, sicilinkaydedildi i Manisa hakkında de erlendirme, hükümlerin özeti ve hükümlerin konularagöre tasnifi yapılmı tır.273 no'lu defterden yararlanılarak 1252-1253 (1836-1837), yılları arasındaOsmanlı Devleti'nin sosyal, kültürel, ekonomik, hukuki ve siyasi hayatı hakkında bilgisahibi olabiliriz.er'iyye sicillerindeki konular, bir kaza idaresinde meydana gelebilecek hertürlü olay ve düzenlemeler ile tarihi gerçekleri kapsar. 273 no'lu defterde ise sadecetereke kayıtları bulunmaktadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Menemen Kazası (1923-1933)
ÖZET?Cumhuriyet'in İlk Yıllarında Menemen Kazası (1923-1933)? isimli bu tezçalışmasında, günümüz çağdaş tarih anlayışı içerisinde önemli bir yer işgal etmeye başlayanyerel tarihçiliğin gelişmesiyle, yaşadığımız coğrafyayı daha iyi anlamaya karşı duyulanilgiden yola çıktık.Çalışmamızda, Yunan işgal dönemini en ağır sonuçlarıyla yaşayan bir ilçenin,Cumhuriyet yönetimi ile birlikte her alanda yapılan değişikliklere uyum sürecini incelemekistedik. Bu bağlamda, ilçe genelinde meydana gelen siyasi, idari, ekonomik, zirai ve sosyalyeniliklere değinerek, halkın bunlara olan yaklaşımını göstermeyi amaçladık. Bu bağlamdaözellikle ilçenin nüfus yapısındaki değişimi vurguladık. Cumhuriyet'in eğitime verdiği önemi,ilçe ölçeğinde inceledik. Güvenlik sorununun dönem içinde hangi boyutlarda olduğunuvurgulamaya çalıştık. Böylece parçadan bütüne gidilerek, ülke genelinde halkın inkılapları veonların getirdiği yeni yaşam tarzını algılaması, onlarla yaşamayı öğrenmesi sürecini inceledik.Bu süreç içinde oldukça önemli bir yer tutan, Menemen'in istemeden de olsa ev sahipliğiyaptığı Kubilay Olayı ile ilgili gelişmeleri tüm yönleriyle aktardık. Sonuç olarak MilliMücadele ile birlikte, Cumhuriyet'in ilk on yılının Batı Anadolu'da, tarımsal ekonomiyedayanan bir ilçedeki panoramasını çıkarmaya çalıştık.III
Cumhuriyet döneminde Mardin ve yöresinde Süryaniler
ÖZETSüryaniler, Hıristiyanlığın ortaya çıktığı dönemde, Hıristiyanlığı kabuleden ilk topluluklardandır. Aynı zamanda bu dinin yayılmasında ve gelişmesindede önemli katkıları olmuştur.Süryani Kilisesi'nin doğuşu ve gelişmesi, bir çok tarihi tartışmanın veayrılmanın tarihidir. Bu nedenle de ayrı bir öneme sahiptir. Yaşadıkları coğrafyanedeniyle Süryaniler, farklı bir çok kültürün etkisi altında kalmışlardır. Bir çokkültürü de etkilemişlerdir. Osmanlı Devleti'nin millet sistemi içerisindeyaşadıkları huzurlu dönemlerinde, sosyal, siyasal, eğitim, kültür ve teolojialanlarında eserler üretmişlerdir. I. Dünya Savaşı yıllarında ise, yaşadıklarıcoğrafyada bir çok dış güçlerin etkisiyle savrulmuşlar ve kendi elleriyle eskihuzurlu günlerini arar hale gelmişlerdir. Cumhuriyet döneminde ise, daha huzurlubir ortama kavuşmalarına rağmen, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullarnedeni ile 1940'larda, siyasi ve sosyal koşullar nedeni ile de 1980'lerdetopraklarından göç etmişlerdir.Bugün ülkemizde her vatandaş gibi Süryaniler de, istedikleri gibiibadetlerini yapabilmekte, ibadethanelerini yaşatabilmek için vakıflarkurabilmekte, anayasanın kişilere verdiği haklarını kullanabilmektedir.Bu çalışmada tarihi süreçteki gelişmelerin paralelinde, günümüz Mardinve bölgesi, Süryaniler açısından ele alınmıştır.
Türk siyasal hayatında bağımsız milletvekilleri ve meclis faaliyetleri (1923-2002)
Bu çalışmanın konusu 1923-2002 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti bağımsız milletvekillerinin meclis faaliyetleri olarak belirlenmiştir. Öncelikle bağımsız milletvekillerinin 1923-2002 yılları arasında hangi dönemlerde seçimlere bağımsız girme bağımsız devam etme, bağımsız girme parti ile tamamlama ve parti ile girip bağımsız olarak bitirmesi durumlarının yanı sıra vekil seçildikleri il, vekil seçildikleri dönem, meslekleri, eğitim durumları, öz geçmişleri ve meclis faaliyetleri genel hatları ile ortaya konmuştur. Tez çalışması, TBMM'nin II.-XXI. Dönemlerini kapsamaktadır. 1923-2002 yılları arasında görev yapmış bağımsız milletvekillerinin biyografileri ortaya konularak bu milletvekillerinin seçildikleri il, seçildikleri dönem, partileri (varsa), meslekleri, meclis faaliyetleri, dönemlere göre bağımsız milletvekili sayıları tespit edilerek açıklamalarda bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: TBMM, Parlamenter Sistem, Bağımsız Milletvekilleri, Siyasi Faaliyetler, 1923-2002 Dönemi.
Türkiye Cumhuriyeti Muallimler birliği 1926 senesi umumi kongresi zabıtlarının transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Milli mücadele sona erdikten sonra Atatürk fiili savaşın son bulduğunu fakat asıl savaşın cehalete karşı yapılacağını vurgulamıştır. Bu doğrultuda 3 Mart 1924 tarihinde Tevhidi Tedrisat kanununu çıkarmış ve akabinde yurt genelinde topyekün bir eğitim seferberliği hareketi başlatmıştır. Eğitim seferberliği başlatıldıktan sonra şüphesip en büyük görev öğretmenlere verilmiştir. Bu görevin gereklerini yerine getirmek için esasların belirlenmesi hususunda ilk toplantı 1921 yılında olağanüstü şartlar altında yapılmıştır. Bunu 1924-1925 yıllarında yapılan toplantılar takip etmiştir. Bahsi geçen yıllar ile alakalı tez çalışmaları mevcuttur. Literatüre katkıda bulunmak ve o dönemin eğitim uygulamaları ile ilgili fikir sahibi olmak için "Türkiye Cumhuriyeti Muallimler Birliği 1926 senesi Umumi Kongresi Zabıtlarının Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi" adlı konuyu tez çalışması olarak belirledik. Türkiye Cumhuriyeti Muallimler Birliği 1926 senesi, Temmuz'un on beşi perşembe günü Ankara'da Cumhuriyet Halk Fırkası Umumi merkezinde toplandı. Kongreye Türkiye'nin her il ve ilçelerinden gelen iki yüzden fazla Murahhaslar iştirak etmiştir.İlk içtimada rey işarı ile Menemen Murahhası Vasıf Bey kongre reisliğine ve Abdülfeyyaz Tevfik Bey reis vekilliğine seçilmiştir.Aziz Bey, Faik Reşit, Sabiha ve Nazire Hanımlar ise katipiliğe seçilmişlerdir. Türkiye Muallimler Birliği ilk kuruluşundan itibaren birçok konuda önemli varlıklar ve eserler yaratmıştır.1925 senesine nazaran 1926 yılında halk dershanelerinde okuyan talebenin adedi elli binden fazladır. Yani millet içinde bulunan okuyup yazmaktan mahrum elli bin vatandaş muallimler birliğinin sayesinde okumuşlardır. Bu itibarla muallimler milleti okutmakla ve yetiştirmekle bu sayede kazandıkları zaferlerle Cumhuriyetimizin temellerini sağlamlaştırmışlar ve onu ileriye taşımışlardır.Türkiye muallimleri millet devlet teşkilatı içinde hakikaten vazifelerini eksiksiz yerine getirirken kalplerinde ve vicdanlarında yaşayan düşüncelerini memleketin en ücra köşelerine kadar ulaştırmışlardır.Tarihimiz boyunca muallimlerimizin yapmış olduğu fedakarlıklar hakikaten çok büyük eserlerlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Muallimlik mesleğinden ve meslektaşların birbirini sevmekten daha yüksek aşkla Cumhuriyet prensiplerini sevmeyi bir görev saymışlardır. Memlekete bu hayatı kazandıran milletin daha feyzli bir hayata kavuşmasını te'min edecek olan büyük gazimize hürmet ve şükranlarımızı sunmayı vazife bilmişlerdir.Meslek sevgisi, vatan sevgisi, bir ekip sevgisi aziz liderler sevgisi kalpler de yaşadıkça mesleğin la- yemut bir hayat kazandığını ifâ etmişlerdir.
42 numaralı Ayntâb Şeriyye sicili'nin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi (H.992-994/1003-1004 M. 1584-1586/1594-1595) (S.112-223)
Şer'iyye Sicilleri Kadılar tarafından tutulan sadece mahkeme kayıtları olmayıp kadının bulunduğu bölgedeki tüm önemli yazışmaların kayıt edildiği belgelerdir. Şehir tarihçiliğinin en büyük hazinelerinden olan Şer'iyye sicilleri Osmanlının büyük bir arşivleme sistemi olduğunun kanıtıdır. 42 Numaralı Ayntâb Şer'iyye Sicili toplam 450 sayfa olup bu çalışmada defterin 112-223 sahifeleri değerlendirilmiştir. Sicilde dönemin alacak-verecek davaları, boşanma, evlilik, hırsızlık, vasi tayini, katl olaylarının yanında ferman ve berat gibi önemli konuları içeren belgeler ile vakfiye, hüccet, tezkire kayıtları yer almaktadır. XVI.yüzyılın sonunda Ayntâb'ın sosyal ve hukuki yapısı hakkında önemli olan bazı bilgiler bu değerlendirmeden elde edinilebilir.
1923 – 1960 yılları arasında Türkiye' nin Kıbrıs politikası
Kıbrıs, Akdeniz Bölgesi'nin üçüncü büyük Adasıdır. Kıbrıs, Yunanistan'ın 1100 km doğusunda, Türkiye'nin 71 km güneyinde yer alırken; Mısır'a 400 km, Suriye'ye ise 100 km kadar uzaklıktadır. XVI. yüzyıla kadar Hitit, Mısır, Asur, Bizans, Lüzinyan, Venedik gibi çeşitli devletlerin hâkimiyetinde bulunmuştur. 1571 yılında Osmanlı Devleti'nin düzenlediği bir seferle Venediklilerden alınıp Osmanlı idaresine girmiştir. 1878 yılına kadar Osmanlı Devleti yönetiminde kalmıştır. 1878 yılında Osmanlı ve İngiltere arasında yapılan bir anlaşma sonucu Adada İngiliz yönetimi başlamıştır. İngiltere, 1878 yılında Osmanlı Devleti ile yaptığı anlaşmaya uymayarak 1914 yılında Adayı tek taraflı olarak ilhak etmiştir. Kıbrıs'ın İngiltere'ye verilmesi 1923'te Lozan Antlaşması ile resmiyet kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere sömürgelerini bırakma sürecine girmiştir. Böylece Kıbrıs'ta İngiliz idaresinin sona ermesi girişimleri başlamış ve 1960 yılında İngiliz yönetimi sona erip iki kesimli Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu yapı da çok uzun sürmemiş ve yaşanan tatsız olaylar sonucu sona ermiştir. Kıbrıs, Doğu Akdeniz'de stratejik, ticari, jeopolitik açılardan önemli olması nedeniyle eski çağlardan itibaren birçok ülkenin ilgisini çekmiştir. 18. yüzyılda büyük Yunanistan hayalinin ortaya çıkmasıyla Kıbrıs sorunu da kendini göstermeye başlamıştır. İlerleyen süreçte Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması (Enosis) isteği, Türkiye ile Yunanistan arasında uyuşmazlığa neden olmuştur. Türkiye'de Kıbrıs konusu bir sorun olarak 1950'li yılların ortalarına doğru sıkça gündeme gelmeye başlamıştır. Türkiye, 1957 yılına kadar Adanın kendisine verilmesi tezini savunmuştur. Bu tarihten sonra taksim tezini benimsemiştir. Zürih ve Londra Antlaşmaları ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Adanın garantör devletleri olmuştur. Yani Türkiye ve Yunanistan Kıbrıs üzerindeki politikalarından vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Yunanistan, Enosis, Taksim, İngiltere, Kıbrıs.
Türkiye Cumhuriyeti'nde akademisyen dışişleri bakanlarının Türk dış politikasına etkileri
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bugüne kadar dış politika her zaman önem arz etmiştir. Uluslararası arenada Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkarlarını savunmak, Türkiye'nin olumlu imaj kazanması, dış politikayı ve dışişleri bakanını ön plana çıkarmıştır. Türk Dış Politikası Tarihinde, 43 Dışişleri Bakanı görev yapmıştır. Bu Bakanlardan 14' nün akademik bir kariyere ve unvana sahip olduğu görülmektedir. Söz konusu bu Bakanlar, Prof. Dr. Hasan Saka, Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Prof. Dr. Turan Güneş, Prof. Dr. Ahmet Gündüz Ökçün, Dr. Hayrettin Erkmen, Prof. Dr. Ali Hüsrev Bozer, Prof. Dr. Osman Mümtaz Soysal, Prof. Dr. Erdal İnönü, Doç. Dr. Deniz Baykal, Prof. Dr. Emre Gönensay, Prof. Dr. Tansu Çiller, Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel, Doç. Dr. Abdullah Gül ve Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'dur. Akademisyen kökenli Dışişleri Bakanları, görev yaptığı süre içerisinde akademisyen kimliğini ve entelektüel birikimini dış politikaya yansıtmıştır. Kritik zamanlarda verdiği radikal kararlar ve oluşturdukları politikalarla Türk dış politikasına damga vurmuşlardır. Yürüttükleri siyasetle uluslararası alanda Türkiye Cumhuriyeti'ne önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Bazen de uyguladıkları politikalar neticesinde ülkeyi siyasi, sosyal ve ekonomik olarak olumsuz etkilemişlerdir. Bunun sonucunda kamuoyunda birçok eleştiriye maruz kalmışlardır.
Türkiye Selçukluları Döneminde Anadolu'da Mevlevi-Ahi mücadelesi
Bu çalışmada Türkiye Selçuklu döneminde Anadolu'da Mevlana ve Ahi Evren'in birbiriyle olan mücadelelerinin çalışması yapılmıştır. Bahaeddin Veled'in fikri anlayışı sezgicilik üzerine kurulmuş felsefeci, akli ilimci ve filozoflara karşı olan bir insandı. Horasan'da Bahaeddin Veled ile Fahreddin Razi ve diğer akli ilimcilerle cereyan eden olay neticesinde Belh'ten göç etmesine neden olmuştur. Mevlana ve Ahi Evren arasındaki sosyal, dini ve siyasi mücadele bu olayın Anadolu'daki uzantısıdır. XII. yüzyılda Türkiye Selçuklu devletine gelen iki büyük şahsiyetin Konya'ya yerleşmesiyle mücadeleleri başlamıştır. Anadolu'ya gelen iki şahsiyetten biri Ahiliği kurdu, diğeri ise büyük bir tarikat lideri olmuştu. Aslında Mevlana ve Ahi Evren'in amaçları kendilerine karşı dini ve sosyal bir güç olamamasını istemeleri ve Türkiye Selçuklu devletinin siyasetinde aktif rol oynamaktı. Mevlana'nın siyasi politikası kendisine karşı iyimser olan kim olursa olsun onunla ilişki kurar bu Moğollarda olsa aynıydı. Ahi Evren ise bu durumdan rahatsız devletin bekası ve Ahilik teşkilatının gelişimini destekleyen bir siyasi politika izlemişti. II. İzzeddin Keykavus ve IV. Rükneddin Kılıçarslan iktidarlık savaşının içinde yer almaları bu durumu kanıtlar niteliktedir. Anahtar Kelime: Türkiye Selçuklu Devleti, Anadolu, Mevlana ve Ahi Evren
İbn Battûta Devri Horasan ve Türkistan şehirleri
XIV. yüzyılın en önemli seyyahı olan İbn Battûta eski dünya diye tabir edilen bölgelerin tamamını gezmiştir. İbn Battûta devrine Türk-Moğol devri demek yanlış olmayacaktır. Nitekim seyyahın gezmiş olduğu yerlerin hemen hemen çoğu ya Türk ya da Moğol hakimiyeti altında bulunmaktadır. Türk tarihi ve Türk dili bakımından da önemli bir yere sahip olan seyahatname, Türklerin XIV. yüzyıldaki sosyal, siyasi, iktisadi ve dini hayatlarına dair önemli bilgiler içermektedir. Seyahatname ayrıca antropoloji ve coğrafya bilimlerine katkıları bakımından önem arz etmektedir. İbn Battûta'nın Horasan ve Türkistan gezileri neticesinde uğramış olduğu şehirlerin Moğol istilası öncesi durumlarına baktığımız zaman bu bahsi geçen şehirlerin bilim ve kültür merkezleri olduğu ve mimari açıdan o dönemin muazzam yapıları ile karşımıza çıktığı görülmektedir. Bu şehirleri gezen seyyah, dönemin kültür ve ilim başkentlerinin Moğol istilası sonrası vahim durumlarını detaylı bir şekilde aktarmıştır. Ayrıca bu şehirlerin sosyal, siyasi, kültürel ve ekonomik faaliyetlerine de değinen İbn Battûta bu bölgenin hükümdarları Ebû Said Bahadır Han, Aleaddin Tarmaşirin Han ve Özbek Han ile de yüz yüze görüşme imkânı elde ederek onlar hakkında önemli bilgiler aktarmıştır.
1165 numaralı 1318-1319/1901-1902 tarihli Düzce Şer'iyye Sicili (Metin ve tahlil)
Osmanlı hukuk sistemine kendine has özellik kazandıran yargı teşkilatının başında Şer'iyye mahkemeleri gelir. Merkezde ve taşrada adaleti sağlamak için hukukî olarak padişahın vekâletiyle kadılar ve onların yardımcıları nâibler görevlendirilmişlerdir. Kadıların görevleri sırasında tuttuğu Sicil adı verilen defterler birinci el kaynak niteliği taşımakta, aynı zamanda Osmanlı aile, toplum, ekonomi ve hukuk hayatı hakkında bizlere önemli bilgiler sunmaktadırlar. Bu hukukî metinler ayrıca dönemin ve ait olduğu şehrin tarihine ışık tutmaktadırlar. Düzce kazasına ait Devlet Arşivleri Başkanlığı'nda 33 adet Şer'iyye sicili mevcuttur. 1885-1908 yıllarını kapsayan bu sicillerden daha önce yalnızca 1153 numaralı 1895 yılına ait Sicil çalışılmıştır. İkinci çalışma ise 1165 numaralı 1318- 1319/1901-1902 tarihli Sicil üzerine tarafımızca yapılan bu çeviri yazı ve değerlendirmedir. Takriben bir senelik zaman dilimini kapsayan bu Sicil içerisinde 64 dava kayıtlıdır. Sicil'in son sayfalarında da kadıya ait birkaç not mevcuttur. Sicil'de geçen davalar çeşitli konularla ilgiliyse de kadı nâibi genellikle aile hukukuyla ilgili davalara bakmıştır. Nitekim dava konularını ekseriyetle miras, nikâh, boşanma, nafaka ve alacak ile ilgili meseleler oluşturmaktadır.
1929 dünya ekonomik bunalımı'nın Türk basınına ve meclise yansımaları
Dünya pek çok ekonomik krizle karşı karşıya kalmıştır. Bu krizlerin içerisinde 1929 Ekonomik Bunalımı, dünya krizler tarihinde farklı bir yer teşkil etmiş ve çoğu iktisatçı tarafından da bu durum kabul edilmiştir. 1929 yılında meydana gelen bu ekonomik olayın etkileri neredeyse tüm dünyaya yayılmış, etkileri her ülkenin kendi içyapısına göre farklılık göstermiş ve ülkeler kendi mevcut yapılarına göre süreci atlatmak için mücadele vermişlerdir. 1929 yılında ekonomi alanında yaşanan bu sarsıntı, dünyadaki mevcut sistemlere güveni azaltmış ve ülkeleri yeni arayışlara yöneltmiştir. Fakat Türkiye'de böyle bir durum söz konusu olmamıştır. Çünkü Türkiye, Birinci Dünya Savaşı akabinde verdiği bağımsızlık mücadelesi sonrası kendini yenileme ve onarma sürecindeydi ve sistemleşmiş bir ekonomik politikası bile mevcut değildi. Dolayısıyla, 1929 Krizi, Türkiye'nin ekonomik sistemine güven sarsacak bir ortam oluşturmamıştır. 1929 yılında ortaya çıkan bu ekonomik çöküntü, kendini onarma ve yenileme sürecinde olan Türkiye'nin yeni politikalarının bir diğer nedeni olmuş ve bu süreçte ekonomik sistemini oluşturmaya başlamıştır. Krizin meclise yansımaları; kriz ile ilgili alınan önlemler, ortaya çıkan yeni kanun ve kararlar ve devlet adamlarının kriz ile ilgili verdiği nutuklar ile ilgilidir. Buradan hareketle, bu yansımalardan hükümetin, ekonomik güçlükler karşısında, ne gibi politikalarının olduğunu görmek mümkün olmuştur. Krizin, basına yansımaları ise; krizin sebepleri, özellikleri, toplum üzerindeki etkileri ve bu krizden kurtulma çareleri ile ilgilidir. Basında özellikle sıkça işlenen konu tasarruf ve yerli malı olmuş, konu ile ilgili röportajlar ve düşünce yazılarına yer verilmiştir. En çok tartışılan konu ise krizin sebepleri olmuş, bu konuyla ilgili düşünce yazıları, gündemden düşmemiştir. Buradan hareketle, bu çalışmasının diğer bir amacı da, krizin asıl sebeplerini belirlemenin zorluğunu ve karmaşık yapısını göstermektir. Krizin temel sebebi genel anlamda Birinci Dünya Savaşı'nda görülse de, krizin sebebini savaş öncesi ya da savaş sonrası süreçte yaşanan durumlara bağlayanlar olmuştur. Fakat bu krizin asıl nedenlerini belirlemenin zorluğuna rağmen etkileri ve sonuçları üzerinde daha net çıkarımlar yapmak mümkündür. Krizin, Türkiye'deki etkileri incelenirken başvurulması gereken en önemli kaynak dönemin basını ve meclis görüşmeleridir. Çünkü ekonomik krizin farklı alanlardaki etkileri basında ve mecliste genişçe yer almış, böylece araştırmacıya 1929 krizini daha iyi analiz etme fırsatını sunmuştur. Kısacası, 1929 Ekonomik Bunalımı'nın Türk basınına ve meclise yansımaları, krizin gerek dünyadaki gerek Türkiye'deki tahliline en iyi kaynak niteliğindedir. Meclis ve basın kısmı incelenmeden, 1929 krizi çalışmaları eksik kalır. Ancak bu yansımalar incelenirse 1929 krizi tam olarak anlaşılır ve tahlili tamamlanabilir. Anahtar Sözcükler: 1929 Ekonomik Bunalımı, Meclis, Basın, Türkiye Ekonomisi, Dünya Ekonomisi
Silahların gölgesinde siyaset: Bir komitacı olarak Yakup Cemil Bey
Osmanlı İmparatorluğu, ordunun siyasi arenada etkisinin en fazla hissedildiği devletlerden olmuştur. Kuruluştan itibaren karşısına çıkan yeni düşmanlara paralel bir şekilde gelişen Osmanlı ordusu, profesyonelleştikçe siyasileşmiş ve başkent siyaseti üzerinde belirleyici bir rol kazanmıştır. İmparatorluğun fetihler çağının kapanması ile asker, siyasi güç paylaşımının en önemli kutuplarından olmuştur. Geleneksel kurumların tasfiyesi ile girişilen modernleşme hareketi, orduda dünya görüşü açısından büyük değişime yol açmış fakat dahil olduğu olaylardaki reaksiyonlarında geçmişin izlerini taşımaya devam etmiştir. Avrupai fikirlerin İmparatorluk düşünce yapısına sirayeti ile Türkiye siyasetinde anayasa ve parlamento gibi yeni kavramlar ve bu uğurda mücadele eden yeni tip aktörler ortaya çıkacaktır. Yeni Osmanlılardan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne devam eden bu sürecin sonunda yenilikçiler istediklerini çok da barışçıl olmayan yöntemler ile sağlamış bu durumun olumsuz yan etkileri iktidarda bulunduklarında dahi peşlerini bırakmamıştır. Zira söz konusu yöntemlerin icracı kanadı fedailer, siyasetin üzerinde gölge oluşturmuşlardır. Fedailerin arasındaki en meşhur simalardan olan Yakup Cemil de bu durumun en büyük müsebbiplerinden biridir. 1883 yılında İstanbul Yenibahçe'de doğan Yakup Cemil, 1901 yılında girdiği Mekteb-i Harbiye'den 1903 yılında Piyade Mülazım'ı (teğmen) olarak mezun olmuş ve her biri farklı milletten oluşan çetelerin savaş alanına çevirdiği Makedonya'da görevlendirilmiştir. 1908 yılında katıldığı İttihat ve Terakki Cemiyet'inin aynı yıl kurulan Fedai Bölüğü'ne girmiş ve burada birçok görev üstlenmiştir. 1908'de ihtilalinIX ardından Cemiyet muhaliflerine yönelik suikastlarda rol almış, İran'daki ihtilalcilere yardıma gitmiş ve hayatında önemli bir kırılmaya sebep olan Adana'da Cemiyet menfaatlerini gözetmiştir. Trablusgarp ve I. Balkan Savaşı'nın ardından karıştığı Bâb- ı Âli Baskını sebebiyle ordudan ihraç edilmiş ardından gönüllü olarak II. Balkan Savaşı'nda görev almıştır. Cihan Harbi başladığında da gönüllü olarak Kafkas cephesine dahil olan Yakup Cemil ardından iç güvenlik hizmeti görerek Doğu Anadolu'da çete savaşları yürütmüş sonra Irak'ta çok kısa görev yaptıktan sonra İstanbul'a dönmüştür. Vazifelerinde sebat edememesi, kendi başına buyruk hareketlere girişip hiyerarşiye riayet etmemesinden kaynaklanmaktaydı. Nitekim bu yönü onu İstanbul'a döndüğünde de rahat bırakmayacak ve akıbetine giden yolun taşlarını bu şekilde döşeyecektir. Mensubu olduğu Fedai Zabıtan'ın, ihtilalin ardından müstakil bir grup haline gelip Trablusgarp Savaşı'nda ise Enver Bey'in liderliğinde siyasi kimlik kazanma sürecine girmesi Yakup Cemil'in hayatını da etkileyecektir. Enver Bey'in uğruna birçok kez silahını kuşanacak, tehditkâr davranışlarda bulunacak ve Enver'in, "Bey" iken "Paşa" olmasına katkı sağlayacaktır. Döneminin önemli olaylarına pervasız hareketleri ile damga vuran Yakup Cemil, Türkiye'de "komitacılık" denildiğinde ilk akla gelen sembol bir isim olacaktır. Hatta yöntemleri açısından basın gibi farklı alanlarda da bir rol model olarak anılacaktır.
Moğollar karşısında Hârzemşahlar ve Celâleddin Hârzemşah
Bu araştırmada Hârzemşahlar Devleti'nin Moğollar ile olan münasebetleri, özellikle Celâleddin Hârzemşah döneminde cereyan eden hadiseler ve mücadeleler ele alınmıştır. Konu, Hârzemşahlar Devleti'nin tarih sahnesinde olduğu 1097-1231 yılları arasında sınırlandırılıp, Cengiz Han ve Celâleddin Hârzemşah dönemindeki mücadeleler ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Hârzemşahlar'ın Anadolu'ya gelişlerinin öncesinde ve sonrasında meydana gelen hadiseler ve bunun günümüze yansımaları hakkında yapılan araştırmaların az olması bu konuda çalışma yapılmasını gerekli kılmaktadır. İslâm dünyasını büyük yıkıma uğratan Moğol istilası Hârzemşahlar Devleti'nde büyük katliamların yaşanmasına yol açmıştır. Bu bölgeden göç eden kimselerin civar ülkelere, bilhassa Anadolu'ya gelerek kültürel bir etkileşimin yaşanmasını sağlamışlardır. Anadolu'da oluşturdukları etkiler açısından araştırma ve inceleme yapılması ihtiyacını doğurmuştur. Bu bakımdan, Hârzemşahlar Devleti'nin tarihi ile ilgili yapılacak incelemelere katkı sağlamak bu araştırmanın amaçlarından biridir. Bu araştırmada, İbnü'l-Esîr, Cüzcânî, Cüveynî ve Nesevî gibi önemli yazarların birincil kaynakları ve ikincil kaynak olan araştıma, inceleme, derleme eserlerden yararlanılmıştır. Araştırma konusu incelenirken, Hârzemşahlar Devleti'nin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen süre zarfında dönemin şartları, gelişmeleri ve etkileri göz önünde bulundurulmuştur. Araştırma sonucunda; Hârzemşahlar Devleti, Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan boşluğu doldurarak, bu devletin mirasçısı olduğu görülmüştür. Özellikle Batı Türkistan, Horasan, İran ve Azarbaycan'a kadar uzanan geniş coğrafyaya hâkim olmayı başarmışladır. Türk-İslâm Devleti olan Hârzemşahlar XII. yy'da bölgesinde çok parlak bir dönem yaşatmıştır. Ancak Alâeddin Muhammed döneminde başlayan ve Celâleddin Hârzemşah zamanında ise şiddetini arttıran, Türk tarihini derinden etkileyen Moğol istilası ile yapılan stratejik hatalar sonucunda, Hârzemşahlar Devleti 1231'de yıkılarak tarih sahnesinden silinmiştir.
Envâr-ı Ulûm dergisi
Bir ülkenin düşünce dünyasının anlaşılmasında dönemin fikir adamlarının çıkardığı kitap, dergi ve makaleler, fikirsel gelişim sürecinin tarihsel sıralaması hakkında önemli bilgiler vermektedir. Dergi yayıncılığı süreli olarak gündemi yakalamak ve periyodu çerçevesinde günlük tutmakla eşdeğerdir. Bu bağlamda eski bir metin olan Sâtı El Husri Bey'in "Envâr-ı Ulûm" adlı eseri, önemli bir kaynak olarak kabul edilmiştir. Derginin eski harflerle matbu halini yeni harflerle transkripte ederek günümüz bilim insanlarının yararına sunulmuştur. Derginin yayınlandığı dönemdeki fikir tartışmalarının içerisindeki yeri tayin edilmeye çalışılmıştır. Bunun yanı sıra Sâtı Bey ile derginin diğer yazarlarının bilimsel tercihleri kısa ve öz bir şekilde vermeye çalışılmıştır. Yine Sâtı Bey'in eğitimciliğinin yanında fikriyatına tesir eden düşüncelerin yarattığı etkiler açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Sâtı El Husri, Bedii Nuri, Meşrutiyet, Pozitivizm, Envâr-ı Ulûm
TBMM İçel milletvekilleri ve faaliyetleri (1961–1970)
Bu çalışmanın konusu TBMM İçel Milletvekilleri ve Siyasi Faaliyetleri 1961-1970 olarak belirlenmiştir. Konuya girmeden önce ülkede yaşanan siyasal süreç kısaca izah edilmiştir. Milletin egemenliği diyebileceğimiz Cumhuriyet'in ilanı ile beraber Türk milletinin kendi kendini yönetme dönemi başlamıştır. Bu yönetme döneminin nasıl oluşturulduğuna ve geçirdiği evrelere kısaca değinilmiştir. Cumhuriyet rejiminin olmazsa olmazları olan parlamento, siyasal parti(ler), seçim sistemleri gibi konular hakkında tarihsel kronolojik sıralamayla kısa bilgiler verilmiştir. Konumuz olan 1961-1970 yılları arasında TBMM XII, XIII, XIV.(MM I., MM II., MM III.) Dönem'lerde İçel'den milletvekili seçilerek TBMM'ye giden kişilerin meclisteki çalışmaları incelenerek, genelde ülkeye yerelde de İçel'e olan katkılarına bakılmıştır. Bu çalışmada kronolojik sıraya uygun olarak her yasama dönemini kendi içinde değerlendirerek milletvekillerinin faaliyetlerine dönemler halinde bakılmıştır. Milletvekillerinin biyografileri incelenmiş yaşları, meslekleri, eğitim durumları gibi kişisel bilgileri değerlendirilmeye çalışılmıştır. Mecliste yaptıkları siyasi faaliyetleri tek tek incelenmiş ve özet olarak sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Parlamenter Sistem, TBMM, İçel Millettekileri, Siyasi Partiler, 1961-1970 dönemi.
Ötekileştirilme, sömürü ve gündelik hayat taktikleri bağlamında göçmenler: Düzce örneği
Türkiye özellikle 2011 yılından itibaren yaşadıkları iç savaş nedeniyle ülkelerini terk eden Suriye ve Irak kökenli mültecilerin ve yaşadıkları ekonomik sıkıntılar ve siyasî istikrarsızlıklar nedeniyle göç eden İran, Afganistan ve Pakistan kökenli kimselerin sığındıkları bir ülke olmuş ve dünyada en fazla sığınmacı barındıran ülke haline gelmiştir. Ankara ve İstanbul gibi metropol kentlere yakın olan Düzce ilinde tarım, hayvancılık, sanayi, inşaat ve hizmet sektöründe çalışacak iş gücü açığı bulunması, bu şehri iç göçlerin yanı sıra Suriye, Irak ve Afganistan kaynaklı dış göçlerin de yöneldiği ve göçmenlerin çalışmak ve ikamet etmek için tercih ettiği bir yer haline getirmiştir. Göç alan diğer yerler gibi Düzce'ye gelen göçmenler de sığınma amacıyla veya çalışma niyetiyle ya da Avrupa'ya geçmek için geçici olarak kalma gayesiyle gelebilmektedirler. Amaçları ne olursa olsun bu göçmenler hayatlarını devam ettirebilmek için çalışmak zorunda kalmakta ve genellikle enformel sektörlerde vasıfsız olarak, emek yoğun ve düşük ücretli işlerde çalışarak emek sömürüsüne ve ötekileştirilmeye maruz kalmaktadırlar. Bu çalışma, Türkiye'nin kuzey batısında yer alan Düzce iline sığınma amaçlı göç eden geçici koruma altındaki Suriyeli göçmen erkeklere, uluslararası koruma altında olan Iraklı göçmen erkeklere ve çalışma amaçlı ya da sığınma amaçlı düzenli/düzensiz olarak gelen Afgan göçmen erkeklere ötekileştirme, sömürü ve gündelik hayat taktikleri bağlamında odaklanmaktadır. Bu şekilde bir taraftan Düzce'deki sığınmacı erkeklerin iş bulma sırasında, çalışma hayatlarında ve gündelik hayatlarında yaşadıkları ötekileştirilme ve sömürü ortaya çıkartılırken, diğer taraftan da yaşadıkları zorluklar karşısında onların hayata tutunma taktiklerine, gündelik hayat sosyolojisi kuramları çerçevesinde bakılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Lefebvre'nin gündelik hayat teorisi, De Certau'nun "gündelik hayatın keşfi"ndeki strateji ve taktik kavramları ve sembolik etkileşimci yaklaşım kuramcılarının görüşleri, yeni toplumsal normlara ve günlük yaşama dair adetlere muhatap kalan düzenli/düzensiz sığınmacıların durumu yorumlanırken dikkate alınmıştır. Ayrıca bulunduğu ve hayatını sürdürdüğü yeri muhtelif sebeplerle terk edip yabancısı olduğu bir mekânda ve ortamda yaşamak durumunda kalan insanları göç etmeye sevk eden sebepler üzerinde durulmuş, göç kararı vermek, göç hareketine dâhil olmak ve varılan yerde yeni bir hayat kurmak sürecinde sığınmacıları etkileyen etmenler ve sığınmacıların karşı karşıya kaldığı tehditler ve fırsatlar tespit edilmeye çalışılmış ve bunlar karşısında sığınmacıların kullandığı taktikler anlatılmıştır.
Osmanlı Batılılaşmasının figüratif resim sanatına etkisi
Bu tez çalışması, Osmanlı Devleti'nde Tanzimat Fermanı ile başladığı kabul edilen ve Cumhuriyete kadar devam eden Batılılaşma çabalarının figüratif resim sanatı üzerinden incelenmesini konu almaktadır. Batılılaşma, Osmanlı Devleti'nde tavandan tabana nüfuz eden modernleşme süreci olarak ifade edilebilir. Batılılaşma başlangıçta biçimsel benzeme olarak algılanmış, ilerleyen süreçte, kimliğini bulmuştur. Toplumun ekonomik, siyasi, kültürel dönüşümler yaşadığı bir coğrafyada sanatın bu dönüşümden etkilenmeyeceğini düşünmek mümkün değildir. Çalışmamızın yöntemi, siyasi gelişmelerle birlikte sanatın da "gelenekselden" "moderne" giden yolculuğunu incelemek üzerinedir. Bu bağlamda, dönemin yurt dışında eğitim görmüş sanatçılarının figüratif tabloları üzerinden, Batılılaşmanın Osmanlı toplumunda oluşturduğu değişim izlenmiştir. İncelenen döneme ait eserlerde, Batılılaşmayı gerçekleştiren üst toplumsal sınıf çalışılmıştır. Geleneksel yaşamını değiştirmeyen, ait olduğu kültürel yapıdan kopması zaman alan, reformlarla başlayan süreci benimseyememiş halkı gösteren eserlere rastlanmamaktadır. İki ana bölümden oluşan çalışmada, I. bölümde Batılılaşma döneminin tarihsel süreci hakkında genel bilgiler verilmiştir. II. bölümde ise dönem hakkında bilgi verebilecek özellikteki bazı eserlerle Türk resim sanatının gelişim ve değişim öyküsü, konu hakkında inceleme yapan araştırmacıların görüşlerinin derlenmesi ile sunulmuştur. Çalışma, Batılılaşmanın Türk resim sanatına etkisini, seçilen bazı figüratif tablolar üzerinden sunmayı amaçlamıştır.
Political life in Kastamonu (1923-1950)
In this study, the political life in Kastamonu between 1923-1950 is discussed. People's Party, Progressive Republican Party, Free Republican Party, Democrat Party and Nation Party were founded in Kastamonu from 1923 to 1950. Until 1946, general elections began to be held in two stages, and after 1946 as a single stage. Eight general elections were held between 1920 and 1950 and 46 deputies were elected from Kastamonu in these elections. 9 out of 46 deputies were elected from Kastamonu for two terms, 4 for 3 terms, 1 for 4 terms, 1 for 5 terms and the others for a single term. Among the elected Kastamonu deputies, there are many well-known and important names of the period such as Abdülkadir Kemali (Öğütçü), Yusuf Kemal (Tengirşenk), Halid (Akmansu), Tahsin Coşkan, Hüsnü Açıksöz, Hacer Dicle, Fahri Ecevit, Hamdi Çelen and Hilmi Çoruk. Kastamonu deputies took part in various commissions in the Grand National Assembly of Turkey and carried out a total of 940 activities. The most active Kastamonu deputies in the parliament Abdulkadir Kemali (Öğütçü), Halid (Akmansu), Dr. Suat (Soyer) and Muzaffer Akalın. Tahsin Coşkan, Veled Çelebi İzbudak, Hilmi Çoruk, Nuri Tamaç, Hasan Fehmi (Tümerkan) and Ali Rıza (Direkoğlu) were the longest-serving Kastamonu deputies. Municipal elections were held every two years from 1922 to 1930 and every four years from 1930 to 1950. All municipal elections held between 1922 and 1950 were held in two stages. In the municipal elections, first the members of the municipality were elected, then the members of the municipality gathered and elected one of their own as the mayor by secret ballot and unanimity. Among the mentioned years, İshakzâde Hacı Necip Efendi, Hilmi Çoruk, Cemal Bey, Abdullah Öziş, Adil Yücebıyık, Mustafa İzzet Okay, Zeki Cemal Bakiçelebioğlu, Şerafettin Sabirinyiğit and Dr. Rusuhi Akalın was elected mayor and served. The main source of the research is the Prime Ministry Republic Archive Documents, the translations and election records of the Kastamonu deputies, the TBMM Records Journal and the Grand National Assembly of Turkey Minutes, the local newspapers and official newspapers, the Turkish Grand National Assembly publications on the subject, research and analysis works.
Osmanlı Devleti-Amerika Birleşik Devletleri ticari ilişkileri (Zirai ürünler, 1850-1917)
Bu çalışmada 19. yüzyılın ikinci yarısından I. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde Türk-Amerikan ticari ilişkilerinde en çok ticareti yapılan zirai ürünler ele alınmıştır. Çalışmada yerli ve yabancı tetkik eser, gazete ve dergilerin yanısıra, Osmanlı Arşivi ve Amerikan Ulusal Arşivi'nden istifade edilmiştir. ABD, 1783 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra gelişip genişlemek için ticarete yönelmiştir. Bu bağlamda ilk ilişkiler Garp Ocaklarında başlamıştır. 1827'de Osmanlı donanmasının Navarin'de yakılması hadisesi Osmanlı Devleti'ni ABD'ye yakınlaştırmıştır. Bunun neticesinde de iki devlet arasında 1830 yılında Dostluk ve Ticaret Anlaşması yapılmış, ABD'ye "en ziyade müsaadeye mazhar devlet" statüsü verilmiştir. Böylelikle resmi ilişkiler başlamış ve 19. yüzyılda sömürgecilikle gelişen emperyalizm Osmanlı topraklarında kendisini iyice hissettirmiştir. Osmanlı Devleti ise batıya karşı uyguladığı "denge politikası" gereğince ABD'nin topraklarında gözü olmadığını düşünerek ABD'ye yakınlaşmıştır. Kırım Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin dışa bağımlılığı iyice artmış ve bu durum devletin dış politikadaki manevra alanını fazlaca daraltmıştır. Bu dönemde Osmanlı Devleti'nin daha çok hammadde ihraç eden, mamul madde ithal eden bir devlet konumunda olduğunu görüyoruz. İki devlet arasında en fazla ticareti yapılan zirai ürünler, afyon haricinde, hububat, pamuk, meyan kökü, tütün, incir ve kuru üzümdür. Dünya çapında yaşanılan ekonomik bunalımlar, savaşlar, salgın hastalıklar, aşırı soğuk ya da sıcaklar gibi nedenlerle iki ülke arasındaki ticaret zaman zaman durma noktasına kadar gelmiştir. Yapılan devlet teşvikleri ile fazlaca mahsul alınması ve ihtiyaç fazlasının ihraç edilmesi, yine savaşlar nedeniyle bazı devletlerin hammadde ihtiyacını karşılama telaşlarına düşmeleri ve ithalata yönelmeleri gibi nedenlerle zirai ürünlerde ticari münasebetlerin arttığı olmuştur.
Filibeli Ahmet Hilmi Efendi'nin Akvam-ı Cihan adlı eserinin transkripsiyon ve değerlendirmesi (I. ve II. cilt)
Bu çalışma Filibeli Ahmet Hilmi Efendi'nin Akvam-ı Cihan adlı iki ciltlik eserinin transkripsiyon ve değerlendirmesini içermektedir. Çalışma Osmanlı aydın sınıfının en önemli temsilcilerinden biri olan Filibeli Ahmet Hilmi Efendi'nin coğrafi, sosyolojik, antropolojik ve tarihi ehemmiyeti olan bu çalışmasını gün ışığına çıkararak okuyucu hizmetine sunmayı amaçlamaktadır. Filibeli Ahmet Hilmi Efendi 2 ciltten oluşan bu eserinde hem Asya hem de Afrika kıtasının o dönem yaşayan milletleri hakkında tafsilatlı bilgiler vermektedir. Özellikle Türk boy ve toplulukları hakkında verdiği bilgiler Türk tarihi açısından son derece kıymetli bilgilerdir. Bu bilgileri fotoğraflarla destekleyerek görsel açıdan da dönemin kültür ve tarihine ayrıca ışık tutmaktadır. Bu açılar göz önüne alınırsa eserin kıymeti daha da iyi anlaşılacaktır. Anahtar Kelimeler: Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, Akvam-ı Cihan, Asya, Afrika, Tarihi Coğrafya.
Kastamonu'da yaşanan afetler (1930-1945)
Kuzey Anadolu Fay Hattına yakınlığıyla bilinen Kastamonu'da tarihî süreç içerisinde pek çok deprem yaşanmıştır. Yakın tarihimizde yaşanan ve henüz hafızalardan silinmemiş olan 1943 Tosya-Lâdik Depremi Kastamonu ve çevresindeki büyük bir alanı etkilemiştir. Can kaybının Kastamonu genelinde bin rakamının üzerine çıktığı, bir o kadar da insanın yaralanmasına neden olduğu deprem, binlerce vatandaşın da evsiz kalmasına neden olmuştur. Kaynaklar incelendiğinde Kastamonu merkez, ilçe ve köylerinde depremle birlikte aynı zamanda sel, heyelan, dolu, fırtına ve yangın gibi pek çok afetin yaşandığı görülmektedir. Bu afetlerden orman yangınları arasında dikkatsizlik sonucu çıkan orman yangınlarına karşılık, bilinçli olarak çıkarılan orman yangınları dikkatleri çekmektedir. Okul, eczane, otel ve onlarca dükkânın yandığı hane yangınlarının yanı sıra neredeyse evlerinin tamamı yanan pek çok köy yangını da yangın vakaları arasındadır. Yaz aylarında dolu ve sel afetlerine maruz kalan Kastamonu'da can kayıpları yaşanmış, hayvanlar telef olmuş; ev ve iş yerlerini su basmış, köprü ve tarım arazileri zarar görmüştür. Köylülerin zaman zaman maruz kaldığı yıldırım düşmesi hadiselerinde de ölüm ve yaralanmalar olmuştur. Ayrıca aşırı kar, fırtına, tipi ve don olayları zaman zaman genel hayatı olumsuz etkilemiş, yollar kapanmış ve donarak hayatını kaybeden insanlar olmuştur. Yaşanan afetlerle birlikte sosyal devlet anlayışı gereği yaraların sarılması için evi yananlara devlet ormanlarından kerestelik ağaç verilmiş, depremden etkilenenlere çadır ve iaşe desteği sağlanmış, dolu ve selden tarım ürünleri zarar görenlere hububat verilmiştir. Vatandaşlar dönemin basın araçları kullanılarak bilinçlendirilmeye çalışılmış, köşe yazarları ise afetlerle ilgi dikkat çekici yazılar kaleme almıştır.