Baskent University
Discipline

Physiology

Baskent University

249

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessEN

Sıçanlarda yüksek doz D vitamin'in uzaysal öğrenme ve bellek üzerine etkisi

"Vitamin D" is a prohormone steroid and has a place with the fat-soluble vitamins. It's liable for endocrine, paracrine and autocrine functions. Vitamin D is likewise basic for calcium absorption, bone mineralization, calcium and phosphorus homeostasis, nerve conduction, hormonal release, and neuromuscular function, acts as a natural antioxidant. Its impact on learning has not been widely reported. In the literature, there are several of discrepancies among age groups when it comes to this condition. This study aimed to see how vitamin D supplementation affected the cognitive performance of young male rats in the Morris water maze. Serving this purpose, 36 young male Wistar rats aged 8 weeks old age was divided into three groups with the control group (oral gavage normal saline), low dose vitamin D group (400 IU/ day) and high dose vit D group (1000 IU/ day. Rats were tested for their capacity to memorize the location of a platform after 8 weeks of daily supplementation in two phases: acquisition (next 3 days, fixed platform location), and retention (next 3 days, variable platform location) (forth day, removed platform). There were four trials per day (interval between trials 20-25 minutes). In spatial learning and working memory, the time spent finding the platform and duration of time spent in the quarter area of the maze including the platform were compared statistically in a number indicating the percentage of total time. There were no significant inter-group differences (p>0,05). From the first to the third day of training, all groups of animals improved their learning performance while decreasing the time spent searching for the platform (p<0,05). In this study, it was shown that 8 weeks of 400 and 1000 IU/day vit D application did not have any effect on learning to locate, but it did not cause impairment in the learning process either.

MemoryAnimal experimentationRats+2
Taha Husseın Alı Elshahoubı
Baskent University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

The effects of high dose vitamin D on the sympathetic skin response in rats

Vitamin D is a fat-soluble hormone formed predominantly in the skin when exposed to UVB from the sun or absorbed from restricted dietary sources. Vitamin D is a significant regulator of calcium and phosphorus homeostasis and controls many other biological processes, including the immune system, cell growth and division. Electrodermal activity (EDA) measures the skin conductance level (SCL) which innervating of sweat glands. Increased SCL indicate increase sympathetic activity and increase sweat secretion. There is no previous study linked to the effect of vitamin D on electrodermal activity. And the purpose of the present study is to investigate the effect of Vitamin D on sympathetic nerve activity at different high doses using electrodermal activity. This study was carried out with 36 rats. This study was carried out with 36 rats. The rats were divided into 3 groups as sham group receiving tap water by oral gavage, medium dose vitamin group (400IU) and high dose vitamin group (1000IU). A significant difference was found between the medium dose group and the sham group for tonic SCL (p value =0.027). A significant difference was also found for phasic SCL between the medium dose group and the sham group (p value = 0.001) and between the high dose group and the sham group (p value = 0.013). There was no difference when each group's tonic and phasic SCL were compared separately. Our findings showed that sympathetic skin response was increased with vitamin D supplementation, and there was no significant difference between high and medium dose vitamin D. In conclusion, sweat gland activity and stress response increased with the increase in vitamin D administration, but no dose-dependent effect was observed. Keywords: Vitamin D, Sympathetic skin response, Skin conductance level, Rat

Animal experimentationSympathetic nervous systemRats+1
Haıfa S. Muftah Masud
Baskent University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Sıçanlarda yüksek doz D vitamini'nin kaygı ve keşfi etkinlik davranışlarına etkisi

Vitamin D is a fat-soluble vitamin produced in the skin in reaction to exposure to sunshine. It is necessary for a variety of processes, including calcium and phosphate homeostasis, as well as neuromuscular and immunological function. Not many studies have been conducted to examine the relationship between anxiety, exploratory behaviour, and different doses of vitamin D. The current study aimed to evaluate the impact of different doses of vitamin D on anxiety-related behaviours in rats using the elevated plus-maze method and on exploratory behaviour and general activity of rats by using the open field test. In this study, 8 weeks old age 36 young male Wistar rats were used. They were divided into 3 groups as a sham group and two different doses of vitamin D groups. They were fed with feed containing 300 IU Vit D ad libitum. Sham group (Group 1) took normal water by gavage (n=12). The vitamin D group (Group 2) took 400IU vitamin D, and the last group (Group 3) took 1000IU vitamin D (n=12). The drugs were given once a day for 8 weeks to the groups by gavage. After 8 weeks, the rats were tested in the elevated plus-maze and open field tests. In the open field, spent time in the central area (STC) values of Group 2 (p<0.02) and Group 3 (p<0.05) were found to be much higher than Group 1. While the STC value of Group 3 was the lowest, the STP value was nearly the same in Group 2 and Group 3. The number of rearing was the highest in Group 2. When the elevated plus-maze test evaluated, there were no statistical differences between groups for the spent time in the closed arm (STCA) and spent time in the open arm (STOA), but in Group 2, STCA value was the lowest and STOA value was the highest from other groups. Entry number of closed arms (ECA) value was statistically higher in Group 2 than Group 3 (p=0.05). Our findings showed that 400IU and 1000IU doses of vitamin D exhibited anxiogenic effects, with no significant difference between the two groups. As a result, an increase in vitamin D supplementation causes an increase in anxiety.

AnxietyAnimal experimentationRats+2
Zahour Gamal Eddn Habıb Asmaeıl
Baskent University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellituslu bireylerde görsel işitsel reaksiyon hızlarının saptanması

Çalışmamızın amacı Tip 2 Diabetes Mellitus (DM) hastalarında kronik hipergliseminin uzun vadede periferik sinirlere verdiği hasarın reaksiyon hızlarına etkisini incelemektir. Çalışmamıza 64 tip 2 diyabet ve 64 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 128 gönüllü kişi katıldı. Hastalar Başkent Hastanesi Endokrin Polikliniği'nde takip edilen Tip 2 DM tanılı kişilerden oluştu. Bütün gönüllülerin baskın hemisfer sebebiyle sağlak, renk körlüğü bulunmayan, nörolojik fonksiyonları etkileyecek hastalığı bulunmayan ve bu fonksiyonları etkileyebilecek ilaç, alkol, uyuşturucu vb. madde kullanmayan bireyler olmalarına dikkat edildi. Gönüllülerin test öncesi kan şekerleri ölçülüp, Hastane Bilgi Yönetim Sistemi'nden (Nükleus v23) HbA1c değerleri kaydedilerek parmak vuru testi (PVT), görsel ve son olarak da işitsel reaksiyon testi uygulandı. Veriler SPSS ile analiz edildi. Analiz için Kruskall Wallis ve Mann Whitney U testleri kullanıldı. P<0.05 anlamlı kabul edildi. Diyabetli bireylerde yaş ve HbA1c değerleri arttıkça reaksiyon hızlarında anlamlı bir düşüş görüldü. Ancak cinsiyet ve açlık kan şekeri (AKŞ) ile reaksiyon hızları arasında anlamlı bir ilişki görülmedi. Aynı zamanda diyabet ve kontrol grubuyla yapılan karşılaştırmada 18-34 yaş aralığı için her testte, 35-49 yaş aralığı içinse sadece görsel reaksiyon testinde diyabetlilerde kontrol grubuna göre uzamış reaksiyon süreleri bulundu. Sonuç olarak kronik hipergliseminin periferik sinir hasarına yol açarak ilerde bilişsel performansı ve reaksiyon hızlarını negatif yönde etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu nedenle hastalık öncesi ve süresinde glikoz kontrolü sağlanması ve yaşam tarzı değişikliğinin önemi vurgulanabilir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, bilişsel fonksiyon, reaksiyon hızı, hiperglisemi, nöropati Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır. (Proje no: KA21/245, karar sayısı: 21/96 karar tarihi: 26.05.2021)

BilişBilişsel işlevlerDiabetes mellitus+4
Melisa Bilaloğlu
Baskent University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı uyaran türleriyle kaydedilen koklear mikrofoniklerin yaşa, cinsiyete ve gürültü hassasiyetine göre incelenmesi

Elektrokokleografi (ECochG), işitsel uyarılmış potansiyeller içerisinde ilk tanımlanan testlerden biri olup; akustik bir uyarana karşılık, kokleada bulunan iç ve dış saç hücrelerinden ve işitme sinirinden gelen yanıtların oluşturduğu elektriksel yanıtların kayıt tekniğidir. Bu kayıtlar Meniere hastalığı ve işitsel nöropati spektrum bozukluğu tanısında, intraoperatif monitörizasyonda kullanılmakla birlikte, koklear mikrofoniklerin varlığı özellikle işitsel nöropati spektrum bozukluğu tanısında oldukça önemlidir. Yapılan araştırmada, sağlıklı bireyler, klik ve Level Spesific Claus Elberling Chirp (LS CE-Chirp) uyaran kullanılarak ekstratimpanik elektrokokleografi ölçüm metodu ile test edildi ve elde edilen değerler yaş, cinsiyet ve gürültü hassasiyeti varlığına göre karşılaştırıldı. Çalışma Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölümü Eğitim ve Araştırma Laboratuvarı'nda yürütüldü. Çalışma grubuna 18 – 40 yaş arasında normal işitmeye sahip 42 gönüllü dahil edildi. Demografik bilgileri alınan katılımcıların çalışmaya uygun olup olmadıklarını belirlemek amacıyla saf ses odyometri, timpanometri ve transient otoakustik emisyon testleri uygulandı. Herhangi bir işitme problemi olmadığı saptanan bireylere klik ve LS CE-Chirp uyaranlar kullanılarak 100 dBnHL şiddet seviyesinde ECochG testi yapıldı. Elde edilen değerler verilerin dağılımına uygun olarak SPSS 23.0 programında istatistiksel olarak değerlendirildi. Normal dağılıma uygunluk gösteren veriler için bağımsız örneklem t testi, normal dağılıma uygunluk göstermeyen veriler için Mann-Whitney U testi uygulandı. Yapılan tüm analizler için P<0.05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Klik ve LS CE-Chirp uyaran ile kaydedilen koklear mikrofonik amplitüdlerin erkeklerde kadınlardan daha yüksek olduğu kaydedildi (sırasıyla p=0.051 ve p=0.001). Yaş grupları değerlendirildiğinde ise hem klik hem de LS CE-Chirp uyaran ile elde edilen koklear mikrofonik (KM) amplitüdlerinde herhangi bir farklılık gözlemlenmedi. Yaş ile KM amplitüdleri arasında da herhangi bir korelasyon olmadığı görüldü. Ayrıca gürültü hassasiyeti olan bireylerde klik uyaran ile kaydedilen KM amplitüdlerinin gürültü hassasiyeti olmayanlara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0.051). Elde edilen verilerin işitsel nöropati spektrum bozukluğu gibi hastalıkların tanısında kullanılan ECochG testi koklear mikrofonik amplitüdlerinin değerlendirilmesinde tanıya yardımcı olacağını düşünmekteyiz.

GürültüKokleaKoklea hastalıkları+1
Özgecan Güneşer
Baskent University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Effect of vildagliptin and metformin on anxiety in streptozotocin induced diabetic rats

Diabetes mellitus is caused by insulin secretion deficiency or a disorder in its action. Vildagliptin and metformin are two of the most recognized drugs that are used in the treatment of type 2 diabetes mellitus. The study aimed to compare the effects of metformin, vildagliptin, and their combined effect in altering behaviours of streptozocin-induced diabetic rats. For this purpose, after 10 of 50 male Wistar rats were separated as the control group (C), diabetes was induced in the others with streptozotocin. After separation of 10 diabetic control group (D), other diabetic animals were divided into 3 and treated with 500 mg/kg metformin (DM), 50 mg/kg vildagliptin (DV) and a combination of both (DMV) for 15 days. The animals were then subjected to open field and elevated plus maze testing. In the open field test, while the number of rearing increased in the group with diabetes (p<0.001), it was significantly decreased in the metformin, vildagliptin and combined treatment group compared to the diabetic control group (p<0.001, p<0.01, and p<0.001, respectively). While the time spent in the center decreased in the D and DM groups compared to the C group (p<0.05), the time spent in the combined treatment group in the center was longer than in all other diabetes groups (p<0.01). The time spent in the periphery was also decreased in the DMV group compared to the other groups with diabetes (p<0.05). The number of urinations increased in the D, DM and DV groups compared to the control group, and decreased in the DMV group compared to the diabetic groups. While the number of defections increased in the D group compared with the C group (p<0.01), it was decreased in the DMV group compared to the D group (p<0.05). In the elevated plus maze test, while the time spent in enclosed arms increased in the group with diabetes compared with the C group (p<0.05), there was no difference in the treatment groups compared to the D group. As a result, our study showed that the effects of vildagliptin and metformin on anxiety in diabetic animals were not evident when they were used alone; also, it showed that combined treatments can be effective in reducing anxiety caused by diabetes.

AnxietyDiabetes mellitusAnimal experimentation+4
Mohammed Abdulsalam Ammara Alshareef
Baskent University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The effects of vitamin D and zinc on anxiety and exploratory behaviours in rats

Vitamin D is a lipophilic vitamin. During the coronavirus pandemic, many people started taking Vitamin D (vit D) and zinc supplements to increase their immunity against the virus. However, there is no study investigating the effects of vitamin D and zinc on anxiety and exploratory behaviors. In this study, it is aimed to investigate the effect of different doses of vitamin D and zinc supplementation on anxiety and exploratory behavior in rats by open field test and elevated plus maze. In this study, 48 young (8 weeks old) male Wistar rats were equally divided into four groups. Normal water was given to Group 1 (sham group), 400 IU/day D vit to Group II, 1000 IU/day D vit to Group III, once a day for 8 weeks by gavage. 30 mg/kg ZnSO4 dissolved in physiological saline (ip) was administered to group IV for six days. After 8 weeks, vit D groups were given concomitant ZnSO4 (30 mg/kg, dissolved in saline, ip) and vit D (400 IU/day and 1000 IU/day, orally) for six days. At the end of this period, the rats underwent open field test (OFT) and elevated plus maze test (EPM). In the open field test, the number of entrances to the central area (NEC) of Group 2 (p<0.013) and Group 3 (p<0.003) and the time spent in the central area (STC) of Group 2 (p<0.039) and Group 3 (p<0.003) was lower than Group 1. The number of rearing (NR) values for Group 2 (p<0.000), Group 3 (p<0.000) and the number of defecation (ND) values of Group 2 (p<0.000), Group 3 (p<0.000) and Group 4 (p<0.004) were significantly lower than Group1. At EPM, Group 2 had the highest spent time in the closed area (STCA) value among all the groups. STCA value was statistically higher at Group 2 than Group 1 (p<0.01) and Group 4 (p<0.01), while spent time in the open area (STOA) value was statistically lower at Group 2 than Group 1 (p<0.04). Group 1 had the highest enter the open arm (EOA). EOA values for Group 2 (p<0.01) and Group 3 (p<0.03) were statistically lower than Group 1. According to our OFT and EPM results, anxiogenic effects were observed in rats given different doses of vitamin D and zinc; however, zinc did not affect anxiety when administered alone. We need more studies to investigate the effect of different doses of zinc on anxiety. Key Words: Vitamin D, Zinc, Anxiety, Exploratory Activity, Rat ` This study was supported by the Başkent University Research Board as a research project with the number DA20/17 and was approved by the Başkent University Clinical Research Ethics Committee with the decision number 20/15 on 02/11/2020.

AnxietyPhysical activityAnimal experimentation+3
Amna Abdusalam .s Barood
Baskent University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of electrodermal activity in diabetic rats treated with vildagliptin and metformin

Electrodermal activity (EDA) is the measurement of the electrical conductivity of skin, which indicates the activation of sympathetically innervated eccrine sweat glands. Thus, sympathetic system activity that innervates eccrine sweat glands. In our study, it was aimed to evaluate electrodermal activity and thus changes in sympathetic activity in diabetic rats treated with vildagliptin, metformin and metformin+vildagliptin combination. 50 male rats were used in this study. Rats were divided into control (n=10) and experimental groups (n=40). Fourty animals in experimental group were injected with 45 mg/kg streptozotocin as a single dose intraperitoneally. After 3 days, animals whose blood glucose level exceeded 250 mg/dl were considered as diabetic. Rats were divided into 4 groups as diabetes, vildagliptin, metformin and metformin+vildagliptin. Vildagliptin (50 mg/kg), metformin (500 mg/kg) and 500 mg/kg metformin+50 mg/kg vildagliptin were administered by gavage for 15 days. After measuring blood glucose again at the end of the 15 days and seeing that diabetes continues, tonic activity was recorded before sound stimulus, and phasic skin conductivity level (SCR) was recorded in response to the auditory stimulus by using Biopac MP35 device. Differences between groups were determined by one-way Anova test. Tukey test was used to determine the significance between the groups. P<0.05 was considered significant. Both tonic SCL and phasic SCR were higher (p<0.001) in diabetic groups than the control group. Thease findings might explain the increase in the sympathetic activity in diabetic groups. In additiona, the blood glucose levels of the metformin and vildagliptin groups were lower than the diabetic group. Intrestingly, the metformin+vildagliptin group had a lower tonic SCL than the other experimental groups, whereas the metformin group had a less phasic SCR than the diabetes group (p <0.0001). Peak number of vildagliptin and metformin+vildagliptin groups decreased in tonic recording compared to diabetic group (p<0.0001, p<0.01 respectively). Our study, the fact that diabetic drugs caused a decrease in SCL indicates that these drugs may reduce eccrine sweat gland and sympathetic activity affecting these sweat glands. Further studies are needed on whether a decrease in sympathetic activity will have a positive effect on diabetes.

Diabetes mellitusGalvanic skin responseAnimal experimentation+4
Muftah Mohamed Muftah Shawesh
Baskent University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The correlation between serum vitamin D and occyte quality, potential of fertilization and embryo development in the assisted reproductive technology (ART) cases

There is increasing interest in vitamin D research as a result of the increased incidence of vitamin D insufficiency. Vitamin D deficiency has been associated with a number of acute and chronic disorders. There is increasing evidence that 25-hydroxy[25(OH)] vitamin D has important effects on a variety of systems, including the human reproductive system. Vitamin D can help regulate the menstrual cycle, endometrial proliferation, follicular development, relief of early dysmenorrhea, and decrease vaginal fibroid. Studies show that women with high levels of vitamin D in their blood are more likely to conceive. The aim of this study is to show whether there is a relationship between 25 (OH) vitamin D blood levels and oocyte quality, in vitro division success and embryo quality in IVF patients. Individuals who underwent IVF treatment at a health center in Misurata, Libya between January 2018 and December 2020 were retrospectively analyzed. Luteinizing Hormone (LH) levels of the patients were recorded before and after the treatment. All patients in the study were administered vitamin D at a dose of 1,500 to 2,000 IU (3 sprays per day) for two months after treatment was started. A statistically significant difference was found in LH levels before and after treatment. However, no significant difference was observed between vitamin D supplementation and oocyte quality, in vitro division success and embryo quality. In this study, it was shown that vitamin D supplementation did not affect women in infertile marriages. Additional studies are needed to see in more detail whether vitamin D supplementation will help in vitro fertilization success.

EmbryoEmbryonic developmentFertilization-in vitro+3
Asma Bashir Salem Ben Zair
Baskent University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Dikkat eksikliği olan çocuklarda nöro-geribildirim uygulamasına bağlı bilişsel özelliklerin wechsler çocuklar için zekâ ölçeği ile randomize tek körlü araştırılması

Bu çalışmanın amacı, nöro-geribildirim (NGB) sistemi aracılığıyla yapılan eğitimin etkilerini, 8-12 yaş arası dikkat eksikliği olan 100 çocukta Wechsler çocuklar için zekâ ölçeği-geliştirilmiş formu (WÇZÖ-R) ile bilişsel becerileri açısından sham kontrol grubuyla randomize tek körlü biçimde incelemektir. Bu amaçla, bir yıl süreyle (Mayıs 2021- Mayıs 2022) özel eğitim merkezine dikkat eksikliği tanılı olarak başvuran katılımcılardan rastgele örnekleme ile NGB eğitimi alacak deney grubu (n=50) ve simülasyon alan sham grubu (n=50) oluşturuldu. Katılımcıların yaş ortalaması 9,72 yıl olup, %74'ü erkekti. Çalışmanın ilk aşamasında her iki gruba da katılımcıların zihinsel performanslarını belirlemek için WÇZÖ-R testi ön test olarak uygulandı. Daha sonra deney grubunda beş ay boyunca haftanın 3 günü yarım saatlik seanslarla toplam 60 seanslık kantitatif elektroensefalogram (KEEG) tabanlı çok düşük frekans (ILF) NGB eğitimi verildi. Altıncı ayın sonunda son test olarak WÇZÖ-R tekrar uygulanarak, veriler SPSS v25.0 paket programı ile analiz edildi. Grup içi farklılıklar incelendiğinde hem deney grubu hem de kontrol grubu WÇZÖ-R'nin tüm alt testlerinde anlamlı farklılık gösterdi (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırmada ise deney ve kontrol gruplarının ön test ve son test puanları arasında herhangi bir farklılık bulunamadı (p>0,05). Yalnızca sözel IQ içinde yer alan yargılama skorları kontrol ve deney grubunda anlamlı farklılık gösterdi (p=0,045). Bu yüzden, eğitim öncesi ve eğitim sonrası test skorlarının farkları alınıp gruplar arasında bu farklar karşılaştırıldığında ise sözel IQ, resim düzenleme, performans IQ ve total IQ açısından fark bulundu (sırasıyla p=0,016; p=0,001; p<0,001; p=0,002). Ek olarak, WÇZÖ-R'den alınan ön test puanlarına göre çalışmanın örneklemi IQ'lara göre kategorize edilerek gruplar arası farka bakıldı. Bu bağlamda, normal zekâ grubu (n=77) IQ'lara göre kategorize edilmeyen örnekleme yakın sonuçlar verse de (resim düzenleme p=0,012 ve performans IQ p=0,020), normal zekâ altı ve üstün zekâlı grupta farklılaşmalar görüldü. Normal zekâ altı gruptaki çocuklar (n=18) sınırda da olsa şifre alt testinde anlamlı sonuçlar verirken (p=0,05), üstün zekâlı grup (n=5) örneklem azlığından istatistiksel olarak analiz edilemedi. WÇZÖ-R testi açısından NGB uygulanan grubun kendi içinde performans IQ ve toplam IQ yönünden zihinsel performanslarının artarak dikkat eksikliklerinin azaldığı klinik olarak saptandı. Literatürle uyuşan bu sonuç, eğitim öncesi ve eğitim sonrası test skorlarının farkları alınıp gruplar arasında bu farklar karşılaştırıldığında anlamlı olsa da, sham-grubu ile deney grubu arasındaki son test karşılaştırmalarında istatistiksel olarak doğrulanamadı. Gelecekteki çalışmalarda sonuçların klinik önemini göstermek için kontrol gruplarını da içeren daha geniş vaka serileri kullanılmasının ve uzun vadeli takiplerdeki belirtilerin değerlendirilmesinin faydalı olabileceğini düşünmekteyiz.

BilişBilişsel işlevlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+2
Rukiye Ölçüoğlu
Baskent University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde renkli görme yeteneği ile dominant göz ve görsel derinlik algısı ilişkisinin incelenmesi:Başkent Üniversitesi örneği

Çalışmanın amacı; renkleri ayırt etme yeteneğinin, farklı görme fonksiyonlarında öne çıktığı bildirilen göz dominantlığı faktöründen etkilenip etkilenmediğini ve görsel derinlik algısı ile ilişkisini incelemektir. Çalışmaya, görme keskinliği tam olan (10/10) ve doğumsal renk görme kusuru bulunmayan yaşları 19-29 yıl arasında değişen, ortalama ± standart sapma 21,18 ± 2,52 olan, 19 kız (% 38) ve 31 erkek (% 62) olmak üzere toplam 50 yüksek öğrenim öğrencisi alınmıştır. Çalışmada renk ayırt etme yeteneği Farnsworth Munsell 100 Hue Testi (FM100HT) ile incelenmiştir. Test tüm bireylere sırasıyla her iki göz, sağ göz ve sol göz açık olmak üzere üç kez uygulanmıştır. Her bireyin Dominant gözü Gündoğan Metodu ile saptanmıştır. Bireyler belirlenen Dominant gözlerine göre iki gruba ayrılarak hata skorları incelenmiştir. Dominant göz (DG) ve dominant olmayan göz (DOG) arasında renk ayırt etme yeteneği; toplam hata skorları, kırmızı-yeşil ve mavi-sarı bölgesel hata skorları değerlendirilerek incelenmiştir. Bireylere, iki gözle tek görmenin varlığını saptamak ve derinlik algısı duyarlılıklarını belirlemek üzere TNO Test (Test for Normal Ocularity) uygulanmıştır. İstatistiksel değerlendirmelerde anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak kabul edilmiştir. Her iki cinsiyette de DG, sol gözde daha yüksek bulunsa da aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. FM100HT hata skorları incelendiğinde, DG'ün toplam hata skorları 58,80±29,92, kırmızı-yeşil bölgesel hata skorları 24,12±14,70 ve mavi-sarı bölgesel hata skorları 34,68±18,95 olarak saptanmıştır. DOG'ün toplam hata skorları 68,44±31,46, kırmızı-yeşil hata skorları 32,20±19,21, mavi-sarı hata skorları 36,24±17,56 olarak saptanmıştır. DG ve DOG arasında toplam hata skorları ve kırmızı-yeşil hata skorları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Renkleri ayırt etme yeteneği ve derinlik algısı arasında bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir (p=1). Çalışmada DG'ün renk algılama yeteneği üstün gözlenmiştir. Bu üstünlüğün kırmızı-yeşil renk bölgesindeki duyarlılığın yüksek olmasından kaynaklandığı saptanmıştır. Görme işlevinde her iki gözünü kullanan bireylerde derinlik algısı ve renkli görme yeteneği arasında ilişki bulunmadığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Derinlik algısı, Dominant göz, Farnsworth Munsell 100 Hue Test (FM100HT), Gündoğan Metodu, Renk ayırt etme yeteneği.

Belkıs Koçtekin
Baskent University
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Futbola özgü geliştirilen yeni bir testin geçerliğinin ve güvenirliğinin değerlendirilmesi

Maksimal oksijen tüketim kapasitesi, şiddetli bir egzersiz sırasında, dokuların kullanabildiği en yüksek oksijen miktarını ifade etmektedir. Dayanıklılığın önemli bir ölçütüdür. Maksimal oksijen tüketim kapasitesi, futbolda kat edilen toplam mesafeyle doğru orantılıdır. Bu araştırmanın amacı, sahada uygulanan, maksimal oksijen tüketim kapasitesini ölçmeye yarayan ve yeni geliştirilmiş bir test olan Futbola Özgü Modifiye 1,5 Mil Koşu Testinin geçerliğini ve güvenirliğini ölçmek ve değerlendirmektir. Araştırmaya 32 futbolcu, 5 basketbolcu, 4 voleybolcu ve 7 hentbolcu olmak üzere toplam 48 erkek sporcu katılmıştır. Katılımcılar bir kez laboratuvara gelmiştir. Laboratuvar seansında katılımcıların boyları, vücut ağırlıkları ve vücut yağ oranları ölçülmüştür, koşu bandında, gaz analizörüyle maksimal oksijen tüketim kapasitesi belirlenmiştir. Katılımcılara sahada, Futbola Özgü Modifiye 1,5 Mil Koşu Testi, 2-7 gün ara ile iki kez uygulanmıştır. Futbol oyuncuları, diğer branşlarda yer alan sporculara göre Futbola Özgü Modifiye 1,5 Mil Koşu Testini anlamlı olarak daha kısa sürede tamamlamışlardır (p<0,001). Futbol oyuncularının maksimal oksijen tüketim kapasitesi ile Futbola Özgü Modifiye 1,5 Mil Koşu Testi arasında negatif yönde, anlamlı ve güçlü bir ilişki vardır (r=-0,76). Hem futbolcuların hem de diğer branşlardaki sporcuların iki saha testi arasında anlamlı ve güçlü ilişki vardır (r=0,91; r=0,89 sırasıyla). Futbola Özgü 1,5 Mil Koşu Testi futbol oyuncularının maksimal oksijen tüketimini belirlemede geçerli ve güvenilir bir testtir.

Fiziksel uygunluk testiFutbolFutbolcular+7
Mert Tunar
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel parkinson modelinde dokosaheksaenoik asitin (DHA) nnos yolağına etkisi

Parkinson hastalığı (PH), substansiya nigra'nın pars kompakta (SNpc) bölgesinde dopaminerjik nöronların kaybı ile karakterize olan ve Alzheimer hastalığından sonra en yaygın görülen nörodejeneratif hastalıktır. Dokosaheksaenoik asit (DHA), beynin fosfolipid tabakasında bulunan ve hücresel fonksiyonların devamı için gerekli temel çoklu doymamış yağ asidi (PUFA)'dir. Nitrik oksit (NO), nitrik oksit sentaz (NOS) enzimi ile L-arjininden sentezlenen bir nörotransmitterdir. Oksidasyonu ile hücrede nitrozatif stresi meydana getiren reaktif oksijen türleri (ROS) üretilir. Oluşan radikaller hücrede lipid peroksidasyonuna neden olmaktadır. 1-metil-4-fenil 1,2,3,6 tetrahidropiridin (MPTP) ile deneysel parkinson modeli oluşturulan farelerde nNOS aktivitesinin arttığı bilinmektedir. Çalışmamız, deneysel parkinson modelinde DHA uygulaması ile dopaminerjik nöron apoptozunu önlemede, nNOS fosforilasyonunun rolünü araştırmak üzere planlanmıştır. 3 aylık erkek C57BL/6 fareler rastgele 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol (K) grubu, DHA verilen grup (DHA), deneysel parkinson modeli oluşturulan grup (MPTP), DHA verilen ve deneysel parkinson modeli oluşturulan grup (DHA + MPTP). DHA (36 mg/kg/gün), 4 hafta boyunca DHA ve DHA+MPTP gruplarına gavaj yoluyla uygulanmıştır. Deneysel parkinson modeli 23.günde intraperitonel (i.p.) yolla uygulanan MPTP nörotoksini (4x20 mg/kg, 2 saat aralıklarla) ile oluşturulmuştur. Motor aktivite tayini; çubuk testi ile bradikinezi şiddetinin belirlenmesi, lokomotor aktivite testi ve rotarod testi ile değerlendirilmiştir. Substansiya nigra (SN) dokusu apoptoz belirteci kaspaz-3 aktivitesi, nitrozatif stres göstergesi nitrit/nitrat düzeyi ve lipid peroksidasyon 4-hidroksi nonenal (4-HNE) düzeyleri ticari kitler yardımıyla ölçülmüştür. SN'deki dopaminerjik hücre sayısı tirozin hidroksilaz (TH) enzimi ile, nNOS ve fosfo-nNOS enzim ekspresyonları spesifik NOS immünreaktif hücrelerin immünohistokimyasal analizi ile tespit edilmiştir. Deneysel parkinson modeli oluşturulan farelerde bradikinezi şiddetini gösteren çubuk testinde geri dönüş ve total iniş sürelerinin uzadığı, DHA verilmesinin ise sürelerde kısalmaya neden olduğu görülmüştür. Lokomotor aktivite testinde deneysel parkinson modeli oluşturulan grupta ambulatuvar aktivite, mesafe ve toplam lokomotor aktivitelerde azalma görülmüştür. DHA+MPTP grubu ile MPTP grubu karşılaştırıldığında, aktivitenin artmış olduğu izlenmiştir. Motor koordinasyonun ve dengenin göstergesi olan rotarod testinde 40 rpm düzeyinde MPTP grubunda dönen çubuk üzerinde kalma süreleri kısalırken DHA+MPTP grubunda sürenin uzadığı görülmüştür. Kaspaz-3 aktivite sonuçlarının MPTP grubunda kontrol grubuna kıyasla arttığı, DHA+MPTP grubunda ise MPTP grubuna göre önemli bir fark yaratmadığı bulunmuştur. Nitrit-nitrat ve 4-HNE düzeyleri MPTP grubunda artış göstermiştir. MPTP grubuyla karşılaştırıldığında, DHA+MPTP grubunda nitrit/nitrat ve 4-HNE düzeylerinin önemli ölçüde azaldığı saptanmıştır. SN'de TH içeren nöron sayıları incelendiğinde birim alandaki TH+ hücre sayısı MPTP grubunda anlamlı şekilde azalmış, DHA verilen MPTP grubunda ise MPTP grubuna kıyasla artış göstermiştir. nNOS enzim ekspresyonları MPTP grubunda kontrole oranla artmış, DHA uygulanan MPTP grubunda ise belirgin şekilde azalmıştır. nNOS enzim fosforilasyonu değerlendirildiğinde, MPTP grubuna kıyasla DHA+ MPTP grubunda nNOS Serin 847 fosforilasyonunun arttığı görülmüştür. Bu durum, Serin 847 fosforilasyonu ile nNOS aktivitesinin azalarak dopaminerjik hücrelerin ölümünün engellendiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Parkinson, DHA, MPTP, nNOS, lipid peroksidasyon

Dokosahekzaenoik asitlerLipid peroksidasyonuNitrik oksit+1
Hande Parlak
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Nitrik oksit sentaz inhibisyonu hipertansiyon modelinde 20-HETE'nin rolü

Hipertansiyon, günümüzde oldukça yaygın ve ciddi komplikasyonlara sebep olduğu için üzerinde sıkça çalışılan bir hastalıktır. Deneysel hayvan modelleriyle çalışılması ise hipertansiyon patogenezini, etiyolojisini, komplikasyonlarını ve tedavi yollarını araştırmak için etkili bir yöntemdir. Güçlü bir damar gevşetici olan nitrik oksit (NO) üretiminin bloke edildiği nitrik oksit sentaz (NOS) inhibisyonu ile oluşturulan hipertansiyon modeli esansiyel hipertansiyon etiyolojisinde yer alan endotel disfonksiyonunu yansıtmaktadır. Öte yandan 20-hydroxyeicosatetraenoic acid (20-HETE) vasküler tonusun ve kan basıncının düzenlenmesinde önemli rolü olduğu vurgulanan bir ajandır. 20-HETE'nin, vasküler dokuda vazokonstriktör ve vazodilatörlerin etkilerini değiştirerek, özellikle endotel disfonksiyonu ve oksidatif stres yaratarak periferik vasküler direnci arttırdığı ve kan basıncını etkilediği çeşitli hipertansiyon modellerinde gösterilmiştir. Ancak bu konuda NOS inhibisyonu ile oluşturulan hipertansiyon modelinde herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada NOS inhibisyonu ile oluşturulan hipertansiyon modelinde 20-HETE'nin kan basıncı ve hem iletim hem de direnç damarlarının kasılma ve gevşeme yanıtları üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla in-vitro ve tedavi çalışması olarak iki ayrı çalışma planlandı. İn vitro çalışmada kontrol ve hipertansiyon grupları kullanıldı. Tedavi çalışmasında ise kontrol, tedavi, hipertansiyon ve hipertansiyon+tedavi olmak üzere 4 grup oluşturuldu. Her iki çalışmada da hipertansiyon, hayvanların içme sularına 5 hafta boyunca 25 mg.kg-1.gün-1 Nω-Nitro-L-arginine methyl ester hydrochloride (L-NAME) ilavesiyle gerçekleştirildi. Hayvanların kan basınçları non-invaziv bir yöntem olan kuyruktan ölçüm yöntemiyle yapıldı. 20-HETE inhibitörü olan N-Hydroxy-N'-(4-butly-2-methylphenyl)-formamidine (HET0016) in vitro çalışmada damar banyosuna eklenirken tedavi çalışmasında tedavi gruplarına 10 mg.kg-1.gün-1 ip yolla son iki hafta boyunca uygulandı. Deney sonunda torasik aort ve mezenter arterin 3. dalı izole edilerek kasılma ve gevşeme yanıtları organ banyosu ve telli miyograf düzeneklerinde incelendi. Her iki çalışmanın sonuçları birbirine paralellik gösterdi. Hipertansif grupta L-NAME uygulaması kan basıncında kontrol grubuna göre önemli artış yaratırken HET0016 tedavisi ile önemli olarak azalma gösterdi. Hipertansif gruplarda kontrol gruplarına kıyasla aortun fenilefrin (Phe) ile kasılma yanıtında artış, asetilkolin (ACh) ile gevşeme yanıtında azalma saptandı. HET0016 hem banyoya uygulandığında hem de ip yolla verildiğine bu yanıtlarda hipertansif hayvanlarda önemli düzelmeye neden oldu. Aortik halkaların potasyum klorür (KCl) aracılı kasılma ve sodyumnitroprussid (SNP) aracılı gevşeme yanıtları gruplar arasında fark göstermedi ve banyoya HET0016 eklenmesiyle ya da HET0016 tedavisi ile de değişmedi. Mezenter arterin 3. dalı'nın KCl ve Phe aracılı kasılma yanıtları gruplar arasında benzer bulundu. Banyo sıvısında HET0016'nın bulunması veya hayvanlara ip yolla verilmesi bu yanıtlarda bir değişikliğe neden olmadı. Öte yandan bu damarların ACh aracılı gevşeme yanıtları hipertansif gruplarda kontrol gruplarına kıyasla azalmış olarak bulundu. Ancak hem HET0016 inkübasyonu hem de tedavisi hipertansif gruplarda ACh aracılı gevşeme yanıtında düzelmeye neden oldu. Hipertansif sıçanların SNP aracılı gevşeme yanıtları kontrol grubundaki hayvanlarla benzer bulunurken, hem HET0016 inkübasyonu hem de tedavisi, hipertansif gruplardan elde edilen damarların SNP'ye cevaben oluşturdukları gevşeme yanıtlarında artışa neden oldu. Sonuç olarak 20-HETE inhibisyonu NOS inhibisyonu ile oluşturulan hipertansiyon modelinde artmış olan kan basıncını önemli düzeyde düşürdü. 20 HETE'nin inhibisyonu ile iletim tipi damarlarda agonist aracılı kasılma yanıtlarında azalma oluşurken, gevşeme yanıtları artış meydana geldi. Direnç tipi damarlarda ise endotel bağımlı ve bağımsız gevşeme yanıtlarında artış izlendi. 20-HETE inhibisyonunun kan basıncını düşürücü etkilerine, çalışmamızda damarlar üzerine olduğu gösterilen çeşitli etkilerin katkısının bulunduğu söylenebilir.

HETEHipertansiyonKan basıncı+5
Nur Özen
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel parkinson modelinde dokosaheksaenoik asit (DHA)'in koruyucu etkisinde hem oksijenaz enziminin rolü

Parkinson hastalığı (PH), substantia nigra (SN)'deki dopaminerjik nöronların dejenerasyonu ile oluşan bir hastalıktır. Klinikte görülen belirtileri tremor, rijidite, bradikinezi ve postural bozukluktur. Dokosaheksaenoik asit (DHA) nöronların hücre zarında bulunan, nöron fonksiyonları için gerekli olan bir yağ asitidir. Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklarda yağ asitlerinin konsantrasyonunda azalma meydana gelmektedir. 1-Methly-4-phenyl-1,2,3,6-tetrahydropyridine (MPTP) ile oluşturulan deneysel Parkinson modelinde tedaviye yardımcı olarak DHA uygulamasının koruyucu etkisinde hem oksijenaz enzimlerinin rolünü tespit etmek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. 3 aylık C57BL/6 erkek fareler kontrol (K), DHA uygulanan (D), MPTP ile Parkinson modeli oluşturulan (P) ve DHA+MPTP verilen Parkinson modeli (DP) olmak üzere rastgele dört gruba bölünmüştür. DHA 36 mg/kg/gün dozunda mısır özü yağında çözülerek 30 gün boyunca tedavi (D ve DP) gruplarına gavajla uygulanmıştır. DHA uygulamasının 23. gününde ise MPTP toksini P ve DP gruplarına iki saat aralıklarla 4x20 mg/kg dozunda intraperitonel olarak verilmiştir. Parkinson oluşturulmasının 7.gününde farelerin motor aktiviteleri lokomotor aktivite kafesi ve rotarod testleri ile değerlendirilmiştir. SN, biyokimyasal ve immunohistokimyasal parametreler için çıkarılmıştır. SN'deki tirozin hidroksilaz (TH) hücre kayıpları ise TH immunoreaktif hücrelerin immunohistokimyasal analizi ile tespit edilmiştir. Bcl-2, Bax, HO-2, Nrf-2 proteinlerinin yoğunluğu immunohistokimyasal analiz ile değerlendirilmiştir. HO-1 ve HO-2 protein miktarları western blot ile tespit edilmiştir. Motor koordinasyon ve denge göstergesi olan rotarod testi 40 rpm'de Parkinson modelinde çubukta (rodta) kalma sürelerin kontrole göre kısaldığı, DHA uygulanan Parkinson grubunda ise bu sürenin uzadığı saptanmıştır. Lokomotor aktivite göstergesi olan toplam lokomotor aktivite, ambulatuvar hareket ve toplam mesafenin Parkinson grubunda azaldığı, DHA uygulamasının ise bu parametrelere düzeltici etki gösterdiği bulunmuştur. Bradikinezinin şiddetini gösteren çubuk testinde hayvanların geri dönüş ve total iniş sürelerinin Parkinson modelinde uzadığı, DHA uygulamasının Parkinson modelinde uzayan süreleri kısalttığı bulunmuştur. Kaspaz-3 aktivitesinin P grubunda kontrole göre arttığı tespit edilmiştir. SN'de TH içeren nöron sayıları incelendiğinde TH pozitif hücre sayısı Parkinson grubunda %75 azalmış, DP grubunda ise bu azalmanın %50 olduğu gözlenmiştir. Bax ve Bcl-2 ekspresyonunun P ve DP grubunda arttığı bulunmuştur. Nrf2 ekspresyonunun P grubunda arttığı DP grubunda ise azalma eğilimi gösterdiği görülmüştür. HO-1 ve HO-2 protein miktarlarının DP grubunda P grubu ile kıyaslandığında azaldığı bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları MPTP ile oluşturulan deneysel Parkinson modelinde DHA uygulamasının dopaminerjik nöronları apoptoza karşı koruduğu, HO-1 ve HO-2 ekspresyon düzeylerinin bu korumada etkili olabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Hem oksijenaz, Dokosahekzaenoik asit, Nüklear faktör-E2- ilişkili faktör 2, Parkinson

Dokosahekzaenoik asitlerEnzimlerHem oksijenaz+2
Ayşe Özkan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Anaerobik performansı takım sporlarına özgü ölçen yeni bir saha testi geliştirme

Amaç: Bu araştırmanın amacı anaerobik kapasiteyi sahada ölçen yeni bir testin (Modifiye Illinois Çeviklik Testi: Mod IÇT) geliştirilmesi, güvenilirliğinin araştırılması, Wingate Anaerobik Güç (WAnT) ve Koşu temelli Anaerobik Sprint (RAST) testleriyle ilişkisinin incelenmesidir. Yöntem: Araştırmaya 43 erkek sporcu (10 hentbolcu, 9 basketbolcu ve 10 futbolcu; takım sporu yapan grup: TSG) ve (orta ve uzun mesafe atlet; bireysel spor yapan grup: BSG). İlk test günü laboratuvarda tüm sporcuların boy uzunluğu, vücut ağırlığı ve vücut yağ yüzdesi ölçülmüş, sporculara WAnT testi ve Mod IÇT; ikinci test günü RAST ve Mod IÇT tekrarı uygulanmıştır. Mod IÇT testleri uygulanırken arada en az bir gün dinlenme verilmiş ve bir katılımcının tüm testleri en fazla yedi gün içerisinde tamamlanmıştır. Testlerin bitiminde ve toparlanmanın beşinci dakikasında kalp atım hızı ölçülmüş ve parmak ucundan kapiller kan örneği alınıp kaydedilmiştir. Testlerin sonunda algılanan zorluk derecesi (AZD) sorulup not edilmiştir. Bulgular: Testlerin fizyolojik yanıtları TSG ve BSG arasında farklı değilken grup içinde farklı bulunmuştur. Anaerobik testler gruplar arasında karşılaştırıldığında WAnT sonuçları benzerdir. RAST sonuçlarında ise minimum güç (MG) ve yorgunluk indeksi (Yİ) için anlamlı fark yokken pik güç (PG) ve ortalama güç (OG) için TSG'de BSG'ye göre anlamlı olarak daha yüksektir. Yeni geliştirilen testteki toplam süre (TS), minimum süre (MS), pik süre (PS) ve Yİ skorlarının hepsi hem ilk deneme hem de ikincisinde gruplar arasında anlamlı olarak farklılıklar göstermiştir. Testler arasındaki korelasyon incelendiğinde BSG için dikkate değer anlamlı bir ilişki yokken, TSG için RAST ve Mod IÇT arasında anlamlı negatif korelasyonlar bulunmuştur. Yeni geliştirilen saha testinin tekrar uygulamasında sadece BSG'de TS test retest sonucu anlamlı olarak farklıyken diğer tüm sonuçlar her iki grup için de benzerdir. Bland-Altman analizine göre Mod IÇT BSG'de PS değeri hariç diğer MS, TS ve Yİ ve TSG'de tüm parametreler iki test arasında uyumluluk sınırları içinde bulunmuştur. Sonuç: Mod IÇT'nin fizyolojik olarak anaerobik metabolizmayı baskın olarak kullanan güvenilir bir test olduğu belirlenmiştir. Mod IÇT, takım sporlarındaki çeviklik becerisini (yön değiştirme dışında hızlanma ve yavaşlama) barındırdığı ve kolay uygulanabilen bir saha testi olduğu için anaerobik kapasiteyi belirlemekte kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Anaerobik kapasite, Wingate Anaerobik Güç Testi, RAST, Illinois Çeviklik Testi, Çeviklik

Anaerobik güçSporSporcular+4
Celal Gençoğlu
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Aerobik egzersizin kadınlarda ve erkeklerde anksiyeteye olan etkisinin araştırılması

Amaç ve Hipotez: Bu çalışmada aerobik egzersizin anksiyete düzeyi üzerine etkisi olup olmadığı ve anksiyete düzeyinin iki cins arasında farklılık gösterip göstermediğinin araştırılması amaçlanmaktadır.Yöntem: Araştırma, gönüllü 20 kadın (10 egzersiz ve 10 sedanter grubu) ve 20 erkek (10 egzersiz ve 10 sedanter grubu) üzerinde yapıldı. Egzersiz grupları en az iki aydır spor salonuna devam edip haftada iki kez egzersiz yapmakta idi, sedanter grup egzersiz yapmayan bireylerden oluşturuldu. Çalışma bir spor merkezinde yapıldı. Her gruba günün benzer saatlerinde durumluk ve sürekli kaygı envanteri uygulandı. Envanterler uygulandıktan 5 dakika sonra egzersiz grubundaki bayanlar ve erkekler %60 max kalp hızında 60 dakika aerobik egzersiz yaptılar. Egzersiz grubu egzersizlerini yaparken, kontrol grubu (sedanter grup) hiç bir şey yapmadan egzersiz yapılan odada oturdular. Egzersizden 5 dakika sonra her iki gruba envanterler dağıtıldı ve tekrarlandı.Bulgular: İstatistiksel analiz sonucunda istirahat konumunda ölçülen erkek egzersiz grubunun sürekli kaygı ölçeğinin kadın egzersiz grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek olduğu, akut egzersizden sonra ise bu farklılığın ortadan kalktığı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir. Akut ılımlı egzersizin anksiyete düzeylerinde anlamlı bir değişikliğe neden olmadığı saptanmıştır.Sonuç: Araştırmamızda elde ettiğimiz sonuçlar şöyle özetlenebilir:-Durumluk kaygı düzeyi cinsiyet farkı göstermemektedir.-Sürekli kaygı düzeyi gönüllü olarak egzersiz yapanlarda, erkek grubunda kadınlara oranla yüksek olacak şekilde, cinsiyet farkı göstermektedir-Akut ılımlı egzersiz sürekli ve durumluk anksiyete düzeyine etkili görülmemektedir.Anahtar Kelimeler: Sürekli kaygı, durumluk kaygı, aerobik egzersiz, anksiyete, cinsiyet

Aerobik güçAnksiyeteAnksiyete bozuklukları+5
Pınar Doğan
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Tekrarlayan atlayışlarda deneyimsiz paraşütçülerin sürekli-durumluk kaygı düzeyleri ve kalp atım hızı değişimleri

Amaç: Bu araştırmanın amacı kısa periyotlarda tekrarlayan kuvvetli stresörlerle karşılaşma sonucu, deneyimsiz paraşütçülerin kalp atım hızı (KAH) ve sürekli-durumluk kaygı düzeylerindeki değişimleri incelemektir.Yöntem: Araştırmaya otomatik açılışlı paraşüt atlayışı (statik atlayış) yapan beş ve AFF (AFF: Hızlandırılmış serbest düşüş (Accelerated freefall)) eğitimi kapsamında tandem ve serbest atlayış yapan dört kişi olmak üzere dokuz paraşüt kursu kursiyeri katılmıştır. Katılımcıların atlayışlardan önce fiziksel ölçümleri (boy (cm), ağırlık (kg), vücut yağ oranı (%)), kardiovasküler sistem ölçümleri (sistolik, diyastolik kan basıncı (mmHg), EKG, istirahat KAH (atım/dk)) ölçümleri yapılmıştır.Katılımcıların paraşüt atlayışları başlamadan önce kuvvetli bir stresörün bulunmadığı bir anda, birinci ve beşinci atlayışta uçakta ve yere inişten bir süre sonra `Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI) Durumluk Kaygı Ölçeği' ile durumluk kaygıları, atlayışlar başlamadan önce ve atlayışlardan sonra `STAI Sürekli Kaygı Ölçeği' ile sürekli kaygıları ölçülmüştür.Katılımcıların birinci, üçüncü ve beşinci paraşüt atlayışlarında KAH ölçümleri kalp atım hızı göğüs bandı ve saatiyle yükseklikle senkronize bir şekilde her saniye aralığında ölçülüp kaydedilmiştir.Bulgular: Katılımcıların birinci ve beşinci atlayışlarında; uçakta uçak havalanmadan önceki 1dk KAH ortalaması (p=0,043), uçağın havalandığı andaki KAH (p=0,042), uçakta yükselişte ilk 500m (p=0,018) ve ilk 1000m (p=0,028) yükseklikteki KAH, paraşüt açılma KAH (p=0,017), yere inişe 1000m (p=0,018), 500m (p=0,018) kala KAH ve yere iniş KAH (p=0,028), inişten sonraki 1dk KAH ortalaması (p=0,043), uçakta tüm yükseliş KAH ortalaması (p=0,018) ve paraşütle tüm iniş KAH ortalaması (p=0,018) ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmıştır.Paraşüt atlayışı ile kuvvetli akut stresörlerle tekrarlayan karşılaşmalar sonucu katılımcıların sürekli kaygı düzeylerinde anlamlı bir değişiklik olmamıştır. Bununla birlikte birinci atlayış sonrası ölçülen durumluk kaygı düzeyleri atlayışlar başlamadan önce kuvvetli bir akut stres yokken ölçülen durumluk kaygı düzeylerinden anlamlı düşüktür (p=0,021), ayrıca atlayışlardan sonra yerde ölçülen durumluk kaygı düzeyleri uçakta ölçülen durumluk kaygı düzeylerinden birinci atlayışta (p=0,021) ve beşinci atlayışta (p=0,017) anlamlı düşüktür. Tekrarlar sonucu uçaktaki ve atlayış sonrası yerdeki durumluk kaygı düzeylerinde ise anlamlı bir değişiklik olmamıştır.Anlamlı korelasyonlar sürekli-durumluk kaygı arasında, sürekli kaygı ile bazı kalp atım hızı ölçümleri arasında, sadece birinci atlayışta bir ölçümde olmak üzere durumluk kaygı ile KAH arasında görülmüştür.Sonuç: Kuvvetli bir akut stresör olan paraşüt atlayışında tekrarlar sonucu katılımcıların KAH'nda anlamlı düşmeler görülmüştür. Birinci ve beşinci atlayışlarda uçakta ölçülen durumluk kaygı düzeyleri arasında ve atlayıştan bir süre sonra yerde ölçülen durumluk kaygı düzeyleri arasında anlamlı değişiklik yoktur. Bu durum tekrarlar sonucu kişilerin öz-değerlendirmelerinde bir değişiklik olmasa da fizyolojik kaygı belirtilerinde azalma meydana gelebileceğini gösteriyor olabilir.Durumluk kaygı ile KAH arasında bir ölçüm dışında korelasyon bulunmaması da bu iki kaygı belirtisinin birbirinden ayrı yükselip düşebileceğini gösteren diğer bir bilgi olabilir.Sürekli kaygı ile bazı KAH ölçümleri arasında korelasyon görülmesi ise bir durumu stresli olarak algılama eğiliminin KAH ile ilişkili olabileceğini gösteriyor olabilir.Tekrarlar sonucu KAH değişimleri ve sürekli-durumluk kaygı değişimleri ilerideki çalışmalarda daha çok tekrarlı paraşüt atlayışları ile aynı özelliği ölçen birden fazla ölçek kullanılarak incelenmeye devam edilebilir.Anahtar Kelimeler: Deneyimsiz, Tekrarlayan, Paraşüt, Kalp Atım Hızı, Kaygı

AnksiyeteDeneyimKalp hızı+2
Zeliha Şenay Çakır
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Strese bağlı bozulan mide motilitesinde santral oreksin-a'nın rolü

Amaç: Stresin fonksiyonel gastrointestinal bozukluklarda rol aldığı bilinmektedir. Sıçanlarda akut hareket kısıtlama stresinin (HKS), CRF ve periferal otonomik yolaklar aracılığıyla mide dismotilitesine neden olduğu gösterilmiştir. Hipotalamik ekstraktlardan izole edilen oreksinler G-protein bağlı reseptörleri aracılığı ile etki gösteren nöropeptidler olarak tanımlanmışlardır. Oreksin-A'nın (OXA) santral sinir sisteminde stres durumunda üretiminin arttığı gösterilmiş olup, OXA'nın midenin motor fonksiyonları üzerine N.vagus'un dorsal motor nükleusunda üretilen oreksin tip-1 reseptörü (OX1R) aracılığıyla etki ettiğini gösteren bulgular mevcuttur. Ayrıca lateral hipotalamik alan (LHA)'daki oreksinerjik hücrelerden köken alan sinir liflerinin paraventriküler nükleus (PVN)'da yoğun projeksiyon gösterdiği ve CRF reseptörlerinin LHA'daki oreksinerjik nöronlar üzerinde bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamız, strese bağlı bozulan mide motilitesinde santral endojen OXA rolünü araştırmak üzere planlanmıştır. Yöntem: Stres ve normal şartlar altındaki hipotalamik OXA ve CRF üretimi mikrodiyaliz çalışması ile belirlenmiştir. Katı mide boşalımı ve gastrik postprandial motilite kaydı stres öncesi verilen OXA ve CRF reseptör antagonistleri ile değerlendirilmiştir. OXA ve CRF immünoreaktiviteleri immünohistokimyal yöntemle tespit edilmiştir. Bulgular: Bazal seviyelere göre HKS uygulanmış sıçanlarda OXA ve CRF konsantrasyonları artarken, CRF ve OXA reseptör antagonistleri bu değişiklikleri anlamlı olarak azaltmıştır. SB-334867 ve α-helikal CRF9,41 uygulaması HKS'ye bağlı yavaşlayan mide boşalımını ve bozulan antro-pilorik postprandial kontraksiyonları anlamlı olarak düzeltirken, antagonistler birlikte uygulandığında ise bu etkinin tamamen ortadan kalktığı tespit edilmiştir. Strese maruziyet LHA ve PVN'deki OXA ve CRF immunoreaktivitelerini arttırırken, OXA ve CRF reseptör antagonistlerinin ön uygulamaları strese bağlı bu değişiklikleri anlamlı olarak zayıflatmıştır. Sonuç: Akut strese maruziyet sonucu artan endojen OXA, gastrik motor fonksiyonun CRF-aracılı bozulmasına katkıda bulunmaktadır. OXA ve CRF arasındaki etkileşim fonksiyonel gastrointestinal bozuklukların etyopatogenezinin daha iyi anlaşılabilmesine olanak sağlayacaktır.

DiyalizGastrointestinal motiliteMide+3
Osman Sinen
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Egzersizin arttırdığı ürat itrahında renal ürat taşıyıcılarının rolü

Bir antioksidan olan ürat, plazmada reaktif oksijen ve nitrojen türlerini süpürmektedir. Gut, böbrek taşı oluşumu ve hipertansiyon gibi hastalıklarla ilişkili olduğundan, kan ürat düzeyi renal proksimal tübüller tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilmektedir. Proksimal tübülde bulunan URAT1, OAT1, OAT3, UAT ve MRP4 gibi bazı taşıyıcılar renal ürat tutulumunda görev almaktadır. Hiperürisemiye neden olan faktörlerden birisi olan egzersiz, pürin katabolizmasında artışa ve ürat itrahında artışa neden olmaktadır. Ancak, egzersiz yapanların böbreğinde ürat transport yollarında herhangi bir adaptif değişimin olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışma, egzersiz yapan sıçanlarda URAT1, OAT1 ve OAT3 özelliklerini ortaya koymak amacıyla düzenlenmiştir.2,5-3 aylık erkek wistar sıçanların kullanıldığı bu çalışmada kontrol, egzersiz ve hiperürisemi olmak üzere 3 grup oluşturulmuştur. Egzersiz grubunda sıçanlara 5 gün süre ile, günde 1 kez, koşu bandında tüketici egzersiz yaptırılmıştır. Hiperürisemi grubu, sıçanlara 5 gün süreyle ürikaz inhibitörü oksonik asid verilerek (250 mg.kg-1.gün-1) oluşturulmuştur. 5 günün ardından feda edilen sıçanlarda, proksimal tübül izolasyonu yapılarak, spesifik inhibitörler varlığında in vitro OAT1, OAT3 ve URAT1 aktiviteleri ölçülmüştür. Böbrek korteksinden alınan örneklerde bu taşıyıcıların mRNA ve protein düzeyleri incelenmiştir.Egzersiz yapan sıçanlarda soleus kasında sitrat sentaz aktivitesi artmış, diğer gruplardan farklı olarak belirgin glukozüri, proteinüri ve hipoglisemi gözlenmiştir. Egzersiz ve deneysel hiperürsiemi grubunda plazma ve idrar ürat konsantrasyonları artmasına karşın, ultrafiltrata geçen üratın, geri emilen ve idrarla atılan payları değişmemiştir. İzole proksimal tübüllerde yapılan çalışmalar bazal koşullarda tübüler ürat içeriğinin gruplar arasında farklı olmadığını ancak URAT1, OAT1 ve OAT3 aracılı total ürat transportunun hiperürisemi grubunda önemli arttığını göstermiştir. Total ürat taşınmasına URAT1'in katkısı egzersiz ve hiperürisemik gruplarda artmıştır. Bazolateral ürat taşıyıcılarından OAT1 aracılı taşınan ürat miktarı egzersizden etkilenmezken, hiperürisemide önemli artmıştır (p<0,05). Kontrol grubunda hücre içine doğru olan OAT3 aracılı taşınma, egzersiz ve hiperürisemi gruplarında hücre dışına doğru olmuş, ancak sadece egzersizin etkisinde istatistiksel önem bulunmuştur (p<0,05). OAT1, OAT3 ve URAT1'in böbrek korteksindeki mRNA düzeyleri hem egzersiz hem de hiperürisemik grupta azalırken, bu değişim sadece URAT1'in protein düzeylerine yansımış, OAT1 ve OAT3 protein düzeylerinde bir değişim gözlenmemiştir.Hem egzersiz hem de hiperürisemi gruplarında gözlenen bu değişimler, proksimal tübül segmentlerinde hiperürisemiye bağlı olarak ortaya çıkan adaptif değişiklikler gibi gözükmektedir.

Egzersiz
Selma Cırrık
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Nitrik oksit inhibisyonuna bağlı hipertansiyon modelinde egzersizin direnç damarlarında karbonmonoksit yolağına etkisi

Endotelyal disfonksiyon ve buna bağlı olarak nitrik oksit (NO) yetmezliği hipertansiyonun başlangıcında ve gelişiminde önemli rol oynar. Kendiliğinden hipertansif sıçanlarda nitrik oksit sentaz (NOS) enziminin daha az bulunduğu ve NO üretiminin daha düşük olduğu gösterilmiştir. NOS enziminin kronik inhibisyonu sonucu oluşturulan hipertansiyon modeli ise diğer hipertansiyon modelleri arasında yerini almıştır. Karbonmonoksit (CO) son yıllarda vasküler tonusa katkısı, fonksiyonları ve NO'ya benzerlikleri açısından üzerinde durulan gevşetici mediyatörlerden biridir. NO üretiminin azaldığı veya olmadığı koşullar altında CO kompansatuar etki gösterebilmektedir. Düzenli fiziksel aktivitenin kan basıncını düşürücü etkisi çeşitli deneysel hipertansiyon modellerinde gösterilmiştir. NOS enziminin inhibisyonuna dayalı hipertansiyon modelinde egzersizin kan basıncını anlamlı düzeyde düşürdüğü bizim laboratuarımızda da gösterilmiştir. Düzenli egzersizler sonucu oluşan vasküler düzenlemelerde hemoksijenaz/ karbonmonoksit (HO/CO) sistemi de etkilenmektedir. Fakat NOS inhibisyonuyla oluşturulan hipertansiyon modelinde egzersizin vasküler dokularda HO/CO sistemine etkisi bilinmemektedir. Bu verilerden yola çıkarak bu çalışmada düzenli yüzme egzersizinin normotansif ve hipertansif sıçanların vasküler dokularındaki HO/CO sistemine etkisi araştırıldı. Bu amaçla hayvanlar kontrol, egzersiz, hipertansif ve hipertansif egzersiz olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Hipertansiyon, seçici olmayan NOS enzim inhibitörünün [N?-nitro-L-arginin metil ester (L-NAME) 25 mg.kg-1.gün-1] hayvanların içme suyuna ilavesiyle oluşturuldu ve 6 hafta boyunca sürdürüldü. Egzersiz gruplarında antrenman protokolü hipertansiyonla eşzamanlı olarak haftada 5 gün, günde 1 saat yüzme olarak uygulandı. Tüm grupların kan basıncı periyodik olarak invaziv olmayan tail cuff yöntemle kuyruktan ölçülerek takip edildi. Çalışmanın sonunda gastroknemius kası direnç ve mezenter yatak direnç damarları telli miyografa, torasik aort halkaları ise organ banyosu düzeneğine alınarak CO'nun endojen ve ekzojen damar yanıtları incelendi. Sıçanların antrene olduklarını kanıtlamak için vastus lateralis kasının kırmızı kas liflerinde sitrat sentaz enzim aktivitesi ölçüldü. Ayrıca izole edilen damarlardan HO-1 ve HO-2 ekspresyonu da Western blot analiziyle saptandı. Deney sonundaki kan basıncı değerleri her iki hipertansif grupta kontrole göre yüksek bulunurken, hipertansif egzersiz grubunda hipertansif gruba göre önemli ölçüde kan basıncının düştüğü gözlendi. Sitrat sentaz enzim aktivitesi egzersiz ve hipertansif egzersiz grupta kontrollerine kıyasla anlamlı şekilde yüksekti. Damar segmentlerinin endojen CO gevşeme yanıtları egzersiz yapan kontrol sıçanlarda torasik aortadaki artışın dışında gruplar arasında fark göstermedi. Torasik aorta HO-1 ekspresyonu her iki egzersiz grubunda anlamlı yüksekti. Ekzojen CO'ya verilen gevşeme yanıtlarında gruplar arasında fark yoktu. Torasik aortada CO etkisini hem sGC hem de K+ kanalları aracılığıyla gösterirken gastroknemius ve mezenter direnç damarlarında K+ kanalları ile gösterdi. Araştırmamızın sonuçlarına göre NOS inhibisyonu hipertansiyon modelinde düzenli fiziksel aktivitenin damar gevşeme yanıtlarına olumlu etkisinin saptanamaması bu modelde HO/CO sisteminin kompansatuar olarak iş görmediğini göstermektedir.Anahtar kelimeler: hipertansiyon, L-NAME, egzersiz, karbonmonoksit, hemoksijenaz, nitrik oksit, nitrik oksit sentaz, miyograf

EgzersizHipertansiyonKarbonmonoksit+4
Seher Ülker
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Oreksin-A'nın iskemi-reperfüzyon ile oluşturulan mide hasarına karşı koruyucu etkisinde duysal afferent sinirlerin ve nitrik oksit'in rolü

Oreksin-A'nın (OXA) iskemi/reperfüzyon (I/R) hasarını azaltıcı etkisinde duysal innervasyon ve nitrik oksit'in rolünü araştırmak amacıyla planlanan çalışmamızda Sham grubu ve I/R grupları oluşturulmuştur. OXA infüzyonu I/R ile eşzamanlı olarak 500 pmol/kg/dk dozda uygulanmıştır.OXA verilen hayvanlarda I/R ile oluşan mukozal hasar önemli ölçüde azalmış ve mukozal kan akımı anlamlı düzeyde artmıştır. L-NAME, kapsaisin ve vagotomi uygulamaları OXA'nın sağladığı koruyucu etkiyi ortadan kaldırmıştır. Benzer şekilde I/R uygulamasıyla artan MPO enzim aktivitesi, OXA infüzyonu ile önemli ölçüde azalırken, L-NAME, kapsaisin ve vagotominin OXA ile birlikte uygulandığı gruplarda, sadece OXA uygulaması ile gözlenen MPO aktivitesindeki azalış ortadan kalkmıştır. I/R ile birlikte azalan CGRP miktarı OXA uygulamasıyla önemli düzeyde artmıştır. L-NAME, kapsaisin ve vagotomi uygulamaları CGRP düzeyinin, sadece OXA infüzyonu yapılan gruba göre anlamlı düzeyde azalmasına neden olmuştur. Nitrit/nitrat (NOx) miktarı I/R uygulamasıyla artarken OXA infüzyonu NOx düzeyinde önemli bir değişikliğe neden olmamıştır. L-NAME, NOx miktarının önemli oranda azalmasına neden olmuştur. OXA infüzyonu öncesi L-NAME ve kapsaisin verilen gruplarda da NOx miktarı sadece OXA infüzyonu yapılan gruptan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. I/R mide dokusunda iNOS proteininin ekspresyon düzeyinde artışa neden olmuş, OXA ve L-NAME uygulamaları ise iNOS protein ekspresyonunu önemli düzeyde azaltmıştır. eNOS proteininin ekspresyon düzeyi ise I/R ile önemli ölçüde azalırken I/R ile birlikte OXA ve L-NAME uygulanması önemli bir farka neden olmamıştır.Sonuç olarak; OXA'nın, I/R'nin neden olduğu mide hasarını önleme mekanizmasına duysal afferent sinirlerin ve nitrik oksit'in aracılık ettiği gösterilmiştir.

Gastrik mukozaKalsitonin geniyle ilgili peptidMide+4
Ruken Tan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Egzersizde enerji tüketiminin dört sensörlü kol bandı cihazı ile ölçülmesinin geçerliliğinin sınanması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, egzersiz esnasındaki enerji tüketimin SenseWear Armband ve İndirekt Kalorimetre ile ölçülerek karşılaştırılması, SWA'nın geçerliliğinin sınanmasıdır.Yöntem: Yaş ortalaması 21,38 (±2,2) olan 10 erkek, 11 kadın toplam 21 kişiye dört bölümden oluşan egzersiz yaptırılmıştır. Kişilerin dinlenim enerji tüketimi, maksimal oksijen tüketimi ölçülmüş, ölçülen değerin %30 ve %60'ı hızında laboratuvar ve saha koşusu yaptırılmıştır. SenseWear Armband, katılımcıların sağ kol triseps kasının üzerine yerleştirilmiş ve enerji tüketimi özel olarak üretilen eşitliklere göre hesaplanmıştır. SenseWear Armband ve Oxcyon Mobile (açık sistem taşınabilir bir İndirekt Kalorimetre olan) ile ölçülen enerji tüketimi karşılaştırılmıştır.Bulgular: SenseWear Armband, dinlenim enerji tüketimini indirekt kalorimetre'den 0,080 kcal/dk fazla, %30 laboratuvar koşusunda 0,265 kcal/dk, %60 laboratuvar koşusunda 1,20 kcal/dk, %30 saha koşusunda 0,165 kcal/dk ve %60 saha koşusunda 1,153 kcal/dk az ölçmüştür. İstatistiksel olarak sadece %30 saha koşusunda anlamlı bir fark yoktur (P=0,17). Dinlenimde (P=0,0005), %30 laboratuvar koşusunda (P=0,022), %60 laboratuvar koşusunda (P=0,003), ve %60 saha koşusunda (P=0,0008) istatistiksel olarak fark vardır. Bu farklara rağmen SenseWear Armband ve Oxycon arasında dinlenimde (r=0,837) ve %30 saha koşusunda (r=0,725) güçlü, %30 laboratuvar koşusunda çok güçlü (r=0,877), %60 laboratuvar koşusunda (r=0,516) ve %60 saha koşusunda (r=0,511) orta korelasyon bulunmuştur.Sonuç: Çalışmanın sonuçlarına göre SenseWear Armband enerji tüketimini Oxycon'a göre genelde az ölçmüştür. Aradaki fark egzersizin şiddeti arttıkça artmaktadır. Ancak sonuçlar arasındaki güçlü korelasyona bakarak SenseWear Armband'ın dinlenim ve egzersizde enerji tüketimini ölçmede geçerli bir yöntem olduğu söylenebilir. Özellikle egzersiz sırasındaki enerji tüketimini daha doğru ölçebilmek için SenseWear Armband'ın kişiye özel eşitlikleri geliştirilebilir.Anahtar Sözcükler: Enerji Tüketimi, SenseWear Armband, İndirekt Kalorimetre, Fiziksel Aktivite.

EgzersizEnerji tüketimiFiziksel aktivite+2
Leman Kırıcı
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel parkinson modeline glutatyon izopropil esterin etkisi ve mekanizması

Parkinson hastalığı (PH), beynin substansia nigra (SN) bölgesindeki dopaminerjik nöronların seçici kaybı ve ilerleyici motor yetmezlik ile karakterize bir hastalıktır. PH'da en erken görülen biyokimyasal değişikliklerden biri, hücre için önemli bir antioksidan olan total glutatyon (GSH)'un azalışıdır. GSH sentezinin artışıyla ya da yıkımının inhibisyonuyla sonuçlanacak uygulamaların PH'nın ilerlemesini yavaşlatabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmanın amacı, kan beyin bariyerini geçtiği bilinen ve sıçanlarda lipid peroksidasyonunu inhibe ederek beyin iskemisine karşı koruyucu etkisi gösterilen GSH analoğu N-(N-r-L-glutamil-L-sisteinil) glisin l-izopropil ester sülfat monohidrat (YM737)'ın deneysel PH üzerine olası koruyucu etkisini ve etki mekanizmasını ortaya koymaktır.3 aylık erkek Wistar sıçanlar rasgele olarak 4 gruba ayrılmıştır: Kontrol (K) grubu, YM737 verilen grup (Y), deneysel Parkinson oluşturulan grup (P), deneysel Parkinson oluşturulan + YM737 verilen grup (PY). Deneysel Parkinson modeli, 6-hidroksidopamin (6-OHDA) nörotoksininin medial ön beyin demeti (MFB)'ne, tek taraflı infüzyonu (3x4?g/?l dozda, 1?l/d hızla) ile oluşturulmuştur. YM737, stereotaksik cerrahiden hemen sonra, 0,1ml/100g hacimde, tek dozda (300mg/kg), intraperitonel yolla uygulanmıştır. Motor aktivite, katalepsi, lokomotor aktivite ve rotasyon testleri ile değerlendirilmiştir. SN'deki dopaminerjik hücre sayısı Tirozin Hidroksilaz (TH) immünreaktif (IR) hücrelerin stereotaksik analizi ile tespit edilmiştir. SN'deki apoptoz, DNA kırıklarının enzimatik olarak işaretlendiği Terminal deoxynucleotidyl transferase-mediated deoxyuridine triphosphate nick-end labeling (TUNEL) yöntemiyle belirlenmiştir. B-hücre lenfoma-2 (Bcl-2) ve apoptoz sinyal regüle edici kinaz 1 (ASK1) proteinlerinin ekspresyon düzeyleri immünohistokimyasal analiz ile değerlendirilmiştir. Nigral GSH, 4-hidroksinoneal (4-HNE) ve sitokrom-c (sit-c) düzeyleri spektrofotometrik yöntemlerle ölçülmüştür.P grubunda belirgin katalepsi cevabı, lokomotor aktivite azalışı ve rotasyon gözlenmiştir. Bu grupta nigral TH-pozitif nöronların ve Bcl-2 protein yoğunluğunun kontrol grubuna göre azaldığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte SN'de TUNEL-pozitif hücreler belirlenmiş, ASK-1 ekspresyonunda ise bir fark gözlenememiştir. Ayrıca bu grupta kontrol grubuna göre nigral GSH düzeyinin azaldığı, 4-HNE düzeyinin arttığı, sit-c düzeyinin ise değişmediği saptanmıştır. PY grubunda tüm bu parametreler açısından P grubundan bir fark tespit edilemezken Y grubunda kontrol grubuna göre nigral GSH miktarında azalış ve 4-HNE düzeyinde artış gözlenmiştir. Ayrıca Y grubunda nigral TUNEL-pozitif hücrelere rastlanmıştır.Sonuç olarak 6-OHDA ile oluşturduğumuz deneysel Parkinson modelinde gözlenen davranışsal, histolojik ve biyokimyasal değişikliklerde GSH analoğu YM737'nin düzeltici etkisi gözlenmezken, sağlıklı hayvanlarda bazı toksik etkileri belirlenmiştir.

ApoptozisGlütatyonGlütatyon transferaz+2
Özlem Özsoy
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Eritrosit agregasyon kinetiğine etkili faktörler

Eritrosit süspansiyonlarının elektriksel özelliklerinin ölçülmesiyle eritrosit agregasyonunun değerlendirilebileceğini bildiren çalışmalar bulunmaktadır Eritrositlerin ve plazmanın elektriksel özellikleri birbirlerinden farklıdır. Eritrosit süspansiyonlarının elektriksel özelliklerinin ölçülmesiyle eritrosit agregasyonunun değerlendirilebileceğini, fotometrik ölçümlere benzer şekilde bir seyir gösterdiği ve eritrosit agregasyonu süreci hakkında bilgi verebileceğini bildiren çalışmalar bulunmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda eritrosit agregasyonu ve agregasyon zaman sabitlerinin ölçüm sistemine ait geometriye bağlı olarak değişebileceği düşünülmektedir. Fakat küçük çaptaki kapillerdeki agregasyon kinetiği hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada, farklı geometriye sahip cam kapillerde eritrosit agregasyon kinetiğinde meydana gelebilecek değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Eritrosit süspansiyonlarının elektriksel özellikleri yatay cam kapillerde, enjektör pompasıyla oluşturulan akım sırasında ve sonrasında kaydedilmiştir. Ölçüm sistemimizde elektriksel ölçümlerin yapılabilmesi için, iki tane paslanmaz çelikten yapılmış olan elektrodlar cam kapillerin baş ve son kısımlarına yerleştirilmiştir. Bu elektrodlar, seri kapasitans (C) ölçümleri için LCR metreye bağlanmıştır. Bu çalışmada 80?800 µm arası çapa sahip cam kapiller borularda eritrosit agregasyonunun zaman seyri değerlendirilmiştir. Bu amaçla çeşitli özelliklere sahip eritrosit süspansiyonlarının cam kapillerden akımı sağlandı, akım sırasında ve akım durdurulduktan sonra, süspansiyonların agregasyon sürecini yansıttığı bilinen özellikleri izlenmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, eritrosit agregasyon parametreleri ölçümü yapılan kapillerin çapından etkilenmektedir. Cam kapillerin çapının azalmasıyla birlikte eritrosit agregasyonu parametrelerinde önemli değişiklikler ölçülmüştür. Özellikle, 80 ile 800 µm arasında değişen çaplara sahip kapillerde ölçümü yapılan eritrosit agregasyonu zaman sabitleri kapillerin çapına bağlı olarak değişimler göstermektedir. Küçük çapa sahip cam kapiller borulardaki eritrosit süspansiyonlarının elektriksel özelliklerinin ölçülmesi, bu kapillerde eritrosit agregasyon kinetiğininin belirlenmesine yardımcı olabilir.

AgregasyonElektriksel analizEritrosit agregasyonu+1
Mehmet Üyüklü
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel parkinson modelinde görsel uyarılma potansiyel değişikliklerine İNOS ve NNOS'un etkisi

Parkinson Hastalığı'nda görülen en temel patoloji, nigrostriatal dopaminerjik sistemin dejenerasyonu ve bazal ganglionlarda dopaminin azalmasıdır. Parkinson Hastalığı, Substansiya Nigra'nın Pars Kompakta (SNpc) parçasındaki dopaminerjik nöronların seçici kaybı ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Bu hastalıkta görsel uyarılma potansiyelleri (VEPs)'nde görülen değişiklikler, görsel sistemin önemli ölçüde etkilendiğinin göstergesidir. Bu değişikliklerin mekanizması tam bilinmemektedir. Deneysel Parkinson hastalığında NO'nun önemli rolü olduğu, nitrik oksit sentezinde rolü olan nNOS ve iNOS aktivitelerinin arttığı bilinmektedir. Deneysel Parkinson modeli oluşturulan farelerde meydana gelen VEP değişikliklerine nNOS ve iNOS inhibitörlerinin düzeltici etkisinin olup olmadığını ve olası etkide lipid peroksidasyon ve apoptozis ile ilişkisini aydınlatmak amacıyla bu çalışma planlanmıştır.3 aylık erkek C57BL/6 fareler rastgele olarak 6 gruba ayrılmıştır.Bunlar; Konrol (K), spesifik nNOS enzim inhibitörü 7-Nitraindazol (7-NI) , spesifik iNOS inhibitörü S-methylisothiourea (SMT), 1-methyl-4-phenyl-1,2,3,6-tetrahydropyridine (MPTP) ile deneysel Parkinson oluşturulan grup, 7-NI+MPTP , SMT+MPTP verilen gruptur. MPTP toksini (4x20 mg/kg) 12 saatlik aralarla ile 2 gün boyunca uygulanırken, 7-NI (50mg/kg) fıstık yağında çözülerek MPTP uygulamasından 1 saat önce, SMT (10mg/kg) serum fizyolojikte çözülerek MPTP uygulamasından 15 dakika önce i.p. olarak uygulanmıştır.Farelerin motor aktivitesi lokomotor aktivite ve çubuk testleri ile değerlendirilmiştir. Deney süresinin sonunda farelerin görsel uyarılma potansiyelleri (VEPs) kaydedilmiş, biyokimyasal analizler için beyin ve retina dokuları çıkartılmıştır. SN'deki dopaminerjik hücre ölümü tirozin hidroksilaz (TH) ile, iNOS, nNOS enzim aktiviteleri spesifik NOS immünreaktif hücrelerin immünohistokimyasal analizi ile tespit edilmiştir.Deneysel Parkinson modeli oluşturulan farelerde çubuk testinde total iniş sürelerinin uzadığı, NOS inhibitörleri verilen gruplarda bu sürenin kısaldığı gözlenmiştir. Parkinson modeli oluşturulan farelerde dopaminerjik hücre ölümü NOS inhibitörleri varlığında azalma göstermiştir. Bununla birlikte MPTP uygulanan farelerde artan NOS enzim aktivitesinin enzim inhibitörleri yardımı ile bloklanıp apoptozisi azalttığı saptanmıştır. SN'daki kazpaz-3 enzim aktivitesi, Nitrit/Nitrat ve 4-HNE düzeyleri, MPTP verildiğinde kontrole göre artış gösterirken, inhibitör verilen gruplarda azalma olduğu bulunmuştur. Aynı etki retina dokularında gözlenmemiştir. MPTP grubunda VEP'in tüm komponent latenslerinin önemli ölçüde uzadığı, iNOS ve nNOS verilmesinin ise bazı komponentleri etkilemezken, bazılarını düzelttiği tespit edilmiştir. Çalışmamızın sonuçları, MPTP ile oluşturulan deneysel Parkinson modelinde spesifik iNOS ve nNOS enzim inhibitör uygulamasının dopaminerjik nöronları apopitotik hücre ölümüne karşı koruduğunu ve bozulan VEP latensleri üzerinde düzeltici etkisi olduğunu göstermiştir.

Nitrik oksitParkinson hastalığıUyarılmış potansiyeller-görsel
Sinem Aras
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı damar yataklarında ve segmentlerinde karbonmonoksidin vasküler tonusa katkısı:Tanımlayıcı bir çalışma

FARKLI DAMAR YATAKLARINDA VE SEGMENTLERİNDE KARBONMONOKSİDİN VASKÜLER TONUSA KATKISI:TANIMLAYICI BİR ÇALIŞMACO, endotelden ve düz kastan salınarak, vasküler tonusun düzenlenmesinden sorumlu önemli bir mediyatör olarak kabul edilmektedir. CO'in, HO-1 ve HO-2 enzimleriyle endojen olarak pek çok damar dokusunda üretildiği bilinse de hangi damar yatağında ne oranda katkısı olduğu ortaya konmamıştır. Tanımlayıcı bir araştırma olarak planlanan bu çalışmanın amacı, CO'in farklı büyüklükteki damar segmentlerinde ve farklı organların damar yataklarında vasküler tonusa katkısını ve CO'in bu damarlarda hangi mekanizma aracılığıyla vazodilatasyona neden olduğunu ortaya koymaktır. Bu amaçlar doğrultusunda çalışmamızda 300-350g ağırlığında 6-8 aylık Wistar Albino sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanlarının izole edilen damarları klasik organ banyosu veya telli miyograf düzeneğinde çalışıldı. Çalışılan damar segmentleri olan mezenter (ana mezenter arteri,1-2-3.dalları), renal (renal arter,1-2-3.dalları), gastrokinemius kası (gastrokinemius iletim arteri,1-2. dalları), grasilis kası (femoral arter, musküler dal, grasilis arteri), kalp (koroner, LAD), akciğer (ana pulmoner arter, pulmoner arter, 1. dalı) beyin (pial arter) damar yatakları ve torasik aorta, abdominal aorta endojen ve ekzojen CO yanıtları çalışıldı. Tüm damarların fenilefrin (Phe) ya da seratonine (Ser) verdikleri kasılma yanıtları, HO inhibitörü inkübasyonu öncesi ve sonrasında kaydedilerek endojen üretilen CO'in vasküler tonusa katkısı değerlendirildi. CO donörü (CORM, Tricarbonyldichlororuthenium(II) dimer) kullanılarak ekzojen CO'e verilen gevşeme yanıtları alınmasını takiben, siklik guanozin mono fosfat (cGMP) inhibitörü 1H-[1,2,4]Oxadiazolo[4,3-a] quinox-alin-1-one (ODQ) ve potasyum kanalı inhibitörü tetra etil amonyum (TEA) varlığında alınan CORM yantıları ile CO'in etki mekanizması incelendi. Ayrıca izole edilen damarlardan HO-2 enzim ekspresyonu da western blot analiziyle saptandı. CO torasik ve abdominal aortlar, mezenter, renal, pulmoner, kalp, gastrokinemius kası iletim arterlerinde vasküler tonus düzenlemesine katılırken bu damar yataklarının direnç arterlerinde etki göstermedi. Grasilis kası damar yatağında hiç etkili değilken beyin dokusunda direnç arterlerinde de önemli şekilde tonus düzenlemesine etkili idi. HO-2 enzimi protein düzeyi ile endojen CO'in vasküler tonusa katkısının birbiri ile ilişkili olmadığı gösterildi. CO düz kasta gevşetici etkisini, çoğunlukla çapı yaklaşık olarak 600 ?m den küçük olan arteriyel damarlarda K+ kanalları ile gösterirken, daha büyük çaplı damarlarda ise hem K+ kanalları hem de cGMP aracılığıyla oluşturduğu belirlendi.

Kan damarlarıKarbonmonoksitPotasyum kanalları
Günnur Koçer
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Mekanik olarak uyarılan eritrosit kaynaklı nitrik oksit sentezinin direnç damarlarına etkisi

ÖZETEritrositler hücre membranlarında ve sitoplazmalarında yerleşmiş olan aktif NO sentez mekanizmalarına sahiptir. Eritrositlere etki eden mekanik kuvvetlerinin eritrositlerde bulunan nitrik oksit sentaz (NOS) enzimini aktive ettiği ve hücreden NO çıkışını arttırdığı daha önce gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, mekanik kuvvetlere cevaben oluşan eritrosit kaynaklı NO'nun lokal kan akımı regülasyonundaki fizyolojik önemini araştırmaktır.Çalışmada 12-14 aylık 10 adet Wistar sıçandan elde edilen kan ve damar örnekleri kullanılmıştır. Kan örneklerinden eritrosit izolasyonu yapıldıktan sonra Krebs solüsyonu ile hematokriti 0.1 l/l olan eritrosit süspansiyonları hazırlanmıştır. MS uygulaması eritrosit süspansiyonlarının çapı 0.12 cm olan cam kapiller bir borudan 2 Pa düzeyinde duvar kayma gerilimi oluşturacak bir hızda 20 dakika boyunca geçirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Daha sonra eritrosit süspansiyonları çapı ~300 ?m olan ve endotel tabakası sıyrılmış mezenterik arteriyol segmentlerinden oksijene ve hipoksik koşullarda perfüze edilmiştir. Mekanik strese maruz bırakılmış eritrosit süspansiyonlarının hipoksik koşullarda perfüzyonu damar çapında önemli bir artışa neden olurken normoksik koşullarda bu etki gözlenmemiştir. Eritrosit süspansiyonlarının mekanik stresden önce non-spesifik NOS inhibitörü L-NAME(10-3M) ile inkübe edilmesi bu dilatasyon yanıtını ortadan kaldırmıştır.Bu çalışmanın sonuçları mekanik strese maruz bırakılan eritrositler tarafından NOS enzim aktivasyonu yoluyla üretilen NO'nun hipoksik koşullarda vasodilatasyona neden olduğunu göstererek eritrosit kaynaklı NO'nun kan akımının lokal regülasyonunda fonksiyonel bir öneme sahip olduğunu kanıtlamıştır.Anahtar kelimeler: Eritrosit NOS, mekanik uyarım, NOS aktivasyonu, kan akımının lokal regülasyonu

EritrositlerKan akış hızıNitrik oksit+1
Pınar Ülker Karadamar
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Apelin'in iskemi reperfüzona bağlı mide ülseri oluşumunda ve iyileşmesindeki rolü

Çalışmamız, apelinin iskemi-reperfüzyon (I/R)?a bağlı mide hasarı oluşumu ve iyileşme mekanizmalarındaki rolünü göstermek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla 1. Kontrol grubu, 2.Sham grubu, 3. I/R grupları (3a. I/R?dan hemen sonra, 3b. I/R?dan 24 saat sonra, 3c. I/R?dan 72 saat sonra, 3d. I/R?dan 120 saat sonra, 3e. I/R?dan 240 saat sonra feda edilen grup ) 4. F13A (150µg/kg/gün) + I/R grubu, 5. I/R+F13A grupları (5a. I/R?dan 24 saat sonra, 5b. I/R?dan 72 saat sonra, 5c. I/R?dan 120 saat sonra, 5d. I/R?dan 240. saat sonra feda edilen grup) oluşturulmuştur. Tüm gruplarda mide mukozal kan akımı ve lezyon indeksi, MPO ve HO aktivitesi, 4-HNE-MDA, NOx, PGE2, TNF-? miktarı, apelin, VEGF, HO-1 protein ekspresyonları ile Nrf2, HIF-1? ve VEGF immünreaktivitesi ölçülmüştür. I/R uygulanan deneklerin midesinde lezyon oluşumu gözlenmiş, I/R?dan önce uygulanan F13A?nın mukozal tahribatı arttırdığı gözlenmiştir. I/R?u takiben F13A uygulanması, iyileşmenin gecikmesine neden olmuştur. Mukozal kan akımı I/R gruplarında azalmış, iyileşme sürecinde kontrol değerine ulaşmıştır. F13A uygulanan tüm gruplarda mukozal kan akımlarının düşük olduğu gözlenmiştir. I/R?a bağlı olarak MPO aktivitesindeki artış iyileşme sürecinin 24. saatinde belirginleşmiş, 72. saatinde ise azalmaya başlamıştır. F13A uygulanan I/R gruplarının iyileşme sürecinde MPO aktivitesi yüksek bulunmuştur. I/R etkisi ile 4-HNE-MDA artışı olmuş, iyileşme sürecinde kontrol seviyesine düşmüştür. I/R?u takiben F13A uygulanan gruplarda fark tespit edilmemiştir. I/R?a bağlı olarak artan doku NOx miktarı iyileşme sürecinde kontrol seviyesine düşmüş, ancak F13A uygulanan grupların iyileşme sürecinde NOx miktarı yüksek tespit edilmiştir. I/R?a bağlı olarak azalan PGE2 miktarının iyileşme sürecinde artarak kontrol seviyesine ulaştığı, ancak F13A uygulanan iyileşme gruplarında bu artışın daha geç olduğu gözlenmiştir. Doku TNF-? düzeyi I/R?a bağlı olarak artmış, iyileşme sürecinde azalmıştır. F13A uygulanan gruplarda TNF- ? düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Nrf2 immünreaktivitesinin I/R sonrasında midenin kas ve stroma bölgelerinde bir miktar azaldığı, diğer bölgelerde değişmediği tespit edilmiştir. I/R ve iyileşmenin 24. saatinde yüksek olan HO aktivitesi, iyileşmenin 120. saatinden itibaren azalmış, F13A uygulanan iyileşme gruplarında fark tespit edilememiştir. Aktivite ile benzer şekilde HO-1 protein ekspresyonunun I/R ile arttığı ve iyileşme sürecinde kontrol seviyesine düştüğü tespit edilirken, F13A uygulaması HO-1 ekspresyonuna etki etmemiştir. I/R uygulamasına bağlı olarak artan HIF-1? immun reaktivitesi iyileşme sürecinde azalmış, F13A uygulanan gruplarda azalmanın daha belirgin olduğu gözlenmiştir. I/R apelin ekspresyonunda artışa neden olmuştur. VEGF ekspresyonu I/R sonunda değişmemiş, I/R?u takiben 120. ve 240. saatte artış tespit edilmiştir. F13A iyileşme sürecindeki VEGF ekspresyounundaki artışı baskılamıştır. Sonuç olarak; Apelin, I/R?a bağlı lezyon oluşumunu engelleyici ve iyileşmeyi hızlandırıcı etkiye sahiptir. Apelin?in mide mukozası üzerine olan olumlu etkileri mukozal kan akımını artırıcı özelliğine, TNF-? yapımını azaltıcı, PGE2 yapımını ve VEGF ekspresyonunu artırıcı etkisine bağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Apelin, F13A, İskemi Reperfüzyon, Ülser İyileşmesi, Mide Mukozal Bariyeri

ApelinGastrik mukozaMide ülseri+5
Burcu Gemici
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessEN

The effects of magnesium on blood rheology in nitric oxide synthase inhibition hypertension model

The effects of Magnesium on blood pressure and hemorheology in nitric oxide synthase (NOS) inhibition hypertension model is well-known The aim of this study is to investigate the impact of oral magnesium therapy on high blood pressure and hemorheology in NOS inhibition hypertension model. The effects of oral Magnesium teraphy on new progressing hypertension were investigated in Control (K), Magnesium (M), Hypertension (H) and Hypertension+Magnesium (HM) groups. The observation on the effects in already developed hypertension was performed with Hypertension (H-12) and Hypertension+Magnesium (HM-12) groups. Hypertension was induced by addition of 25 mg/kg/day L-NAME into the drinking water and magnesium replacement was achieved by alimentation with %0.8 MgO including chow. The results of our experiments were; 1.Blood pressure after L-Name induction was higher in H group compared with K group throughout the experiment . Blood pressure was significantly reduced at 6th week in HM group. Blood pressure was decreased similarly at 12 week in HT-12 group compared with H-12 group 2.High plasma Magnesium concentrations were determined in the groups which were treated with oral Magnesium. Red blood cell magnesium content were lower in H group compered with C group and higher in HM group compared with H group. 3.Plasma viscosity and aggregation index were increased in H group compared with C group and decreased in HM group compared with H group. 4.MCV and Htc levels were higher in H group compared with K group. Mean Hct value was decreased in HM-12 group compared with H-12 group. 5.There were no differences between groups on behalf of other parameters In conclusion; oral Magnesium teraphy in NOS inhibition hypertension model revealed favorable effects on hypertension however it was effective on rheological properties in only already developed hypertension. Key words: Magnesium, Hypertension, Fibrinogen, Viscosity, Aggregation

AggregationFibrinogenHypertension+4
Melike Cengiz
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Hematolojik malignitelerde mıtf ve tbx3 proteinlerinin rolü

Organ sistemlerinin oluşumu ve tüm yaşam boyunca fonksiyonlarını düzgün bir şekilde yerine getirebilmeleri, organları oluşturan hücrelerin sağlıklı olmalarına ve çevresel koşullara uyum sağlayacak şekilde yapılarını değiştirebilmelerine bağlıdır. Yani hücrelerin; oluşumu, özelleşmesi, metabolizmalarını çevresel koşullara uyarlayabilmeleri, çevresel uyarılara göre bir yanıt oluşturabilmeleri ve hatta ölümleri tamamen gen düzeyinde transkripsiyonel kontrol ile sağlanır. Gerekli genlerin uygun zamanda, yeterli miktarda ve sürede ifade bulabilmesi ise transkripsiyon faktörü denilen ve DNA'ya bağlanarak gen ifadesini düzenleyen bir grup protein tarafından gerçekleştirilir. Tbx3 ve MITF adlı proteinler de birer transkripsiyon faktörüdür ve embriyolojik gelişimde önemli görevler üstlenmişlerdir. Bu proteinler, hücre bölünmesinde görev alan bazı genlerin ifadesini düzenleyerek hücreleri bölünmeye ve dolayısıyla çoğalmaya yönlendirmektedir. Embriyolojik gelişim esnasında veya yetişkin hayatta hücre yenilenmesinde çok gerekli olan bu etki, fizyolojik kontrol mekanizmalarının işlevsiz kalması durumunda tehlikeli bir hale gelmekte ve kontrolsüz hücre çoğalması veya farklılaşmasına yol açarak kanser gelişimine neden olmaktadır. Nitekim birçok kanser türünde Tbx3 ve MITF düzeylerinin arttığı saptanmıştır. Hematolojik kanserler köken aldıkları hücre tipine göre farklı mekanizmaları kullanarak gelişmektedir. Ama temel sorunun "kontrolsüz hücre çoğalması ve/veya farklılaşması" olduğu göz önüne alınırsa, doğrudan hücre döngüsünü etkileyebilen gen ürünlerinin ve kullandıkları mekanizmaların ortaya konulmasının gerek tanı evresinde gerekse tedavide önemli katkıları olabileceği de açıktır. Bu çalışmada öncelikle, hücre döngüsüne pozitif etkileri olduğu bilinen Tbx3 ve MITF transkripsiyon faktörleri ile birçok kanser türünün gelişmesinde görev alan, ancak hücre döngüsünü dolaylı olarak durduran PTEN proteinin hematolojik kanserlerdeki etkileri incelenmiştir. Toplam 40 hastanın kemik iliğinden elde edilen hücrelerdeki TBX3, MITF ve PTEN gen ifadeleri hem mRNA, hem de protein düzeyinde incelenmiş ve normal kemik iliği hücreleri ile karşılaştırılmıştır. Hastalarda, TBX3 ve MITF gen ifadelerinin artmasına karşılık, PTEN geni ifadesinin azaldığı saptanmıştır (p<0,05). Bu ters ilgileşimin nedenlerini ortaya koymak amacıyla rekombinant DNA teknikleri kullanılarak PTEN promoter bölgesi genomik DNA'dan izole edilerek klonlanmış ve hücre kültürü ortamında transkripsiyonel aktivasyon deneyleri ile Tbx3 proteininin PTEN gen ifadesini baskıladığı gösterilmiştir. Ayrıca, PTEN geni üzerinde Tbx3 proteinin bağlandığı bölgenin DNA dizini de ortaya konmuştur. Son olarak; bir grup hastada "lösemi kök hücreleri" izole edilerek Tbx3 ve pTEN protein düzeyleri saptanmış ve normal kemik iliği kök hücreleri ile karşılaştırılmıştır. Lösemi kök hücrelerinde de Tbx3 protein düzeyi artarken PTEN düzeyinin düştüğü saptanmıştır. Bu çalışma ile, hematopoezi denetleyen fizyolojik mekanizmaların bozulması sonucu gerek myeloid gerek lenfoid seriden köken alan hematolojik kanserlerin gelişiminde kullanılan ortak bir mekanizmanın varlığı ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca, Tbx3 proteininin lösemi kök hücrelerinin tanımlanmasında yeni bir belirteç olarak kullanılabileceği de ortaya konulmuştur.

Fizyoloji
Durmuş Burğucu
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

İmmünosupresyonda lipocortinin yeri

-60- ö Z E T Lipocortinin immünosupresyondaki yerini saptamak amacı ile tertiplenen bu invitro çalışmada ağırlıkları 130-170 g arasında olan erkek albino sıçanlardan elde edilen peritoneal hücreler kullanıldı. RPMI 1640 medyum içinde seyreltilmiş 10x10 hücre ihtiva eden tüpler %95 ot ve %5 GOj karışımı altında 37°c'lik çalkalayıcı su bonyosunda 16 saat süre ile inkübe edildiler. Kontrol grubunu oluşturan tüplere sadece medyum ilave edilir ken, diğer tüplere sıra ile 10~ M DeKamethason, 10 ug/ml CS-A ve her ikisi birlikte ilave edilerek oluşan AA miktar ları ölçüldü. 16 saatlik inkübasyondan sonra santrifügasyonla elde edilen süpernatanlardaki AA miktarı kontrol tüplerde 21.34 ± 3.48 pg/ml, Dexamethason grubunda 12.79 ± 6.41 pg/ml, Ö5-A ve her iki ilacın birlikte kullanıldığı tüplerde ise sıra ile 17.68 ± 2.38 pg ve 14.04 ± 4.01 pg/ml olarak saptandı. Immünosupressif ajanların ilavesi ile AA miktarlarında gözlenen değişiklikler çok önemli idi. înkübasyon periodu sonunda kontrol hücrelerin sentezlediği toplam protein miktarı 1178.81 ± 190.45 ııg/ml iken Dexamethason ve C5-A ile inkübe edilen hücrelerde sırası ile 1658.92 + 234.64 ve 1385.05 ± 202.60 ug/ml olarak bulundu. Her iki immünosupressif ilacın birlikte kullanıldığı tüplerde ise 1751.58 ± 296.87 ııg/ml protein mevcuttu. Protein miktarlarında kontrol grubuna göre saptanan artışlar istatis-?61- tiksel çok anlamlı idi. îmmünosupressif ajanlarla inkübe edilen Zk10 hücrenin süpernatanının sephadex G 50-80 kolonundan geçirilmesi ile elde edilen 10 dakikalık fraksiyonlardaki proteinlerin miktarı molekül ağırlıkları ve antifosfolipaz At aktivitesi incelendi. Dexamet has onun etkisi ile 8-12. fraksiyonlarda çıkan ve molekül ağırlıkları 32.500 ile 47.500 arasında değişen proteinlerde artış olduğu halde CS-A, molekül ağırlıkları 52.500 ile 67.500 arasında olan ve 6 ile 7. fraksiyonlarda çıkan proteinlerde artışa neden oldu. Bu fraksiyonlardan sadece 05-A'nın neden olduğu 6. fraksiyondaki ve Dexamet hasonun neden olduğu 11. fraksiyonda çıkan proteinlerin AA" i inhibe edici aktivitesi mevcuttu. Fraksiyon 6 ve ll'de çıkan antifosfolipaz At aktiviteli proteinlerin her ikiside T hücre proliferasyonunu etkilemediği gibi makrofajların fagosit ik aktivitesini de sadece Dexamethasonun etkisi ile oluşan ve 11. fraksiyondan çıkan lipocortinin azalttığı gözlendi. Sonuç olarak Dexamethasona bağlı olarak peritoneal hücrelerde sentezlenen lipocortin aktiviteli proteinin T hücrelerinin proliferasyonunu etkilemediği, fakat fagositik aktiviteyi anlamlı şekilde azalttığı, CS-A ile oluşan 62.500- 67.500 molekül ağırlığı arasındaki proteinin lipocortin aktivitesine sahip olmakla birlikte T hücresi ve makrofaj fagositik aktivitesine etkisiz olduğu, dolayısıyla lipocortinin spesifik immün sistemde doğrudan etkili olmadığı halde, antiinf lamatuar etki ile nonspesifik immün sistemde rol oynadığı ortaya çıktı. Bu iki immünosupresif ajanın birlikte kullanılmasının ne lipocortin miktarında, ne de akti vitesinde önemli katkısı gözlenmedi.

Lipocortinİmmünosüpresyon
Vecihe Nimet İzgüt
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
1991
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbreğin homeostatik fonksiyonlarına hiperkolesteroleminin etkisi

Hiperkolesteroleminin böbreğin horneostatik fonksiyanlarına etkisini belirlemek amacı ile düzenlenen bu çalışmada, 8 hafta suresince %2 kolesterol ve %02 taurokolik asit eklenmiş diyet ile beslenen iki grup ye ticari sıçan yemi ile beslenen iki grup olmak üzere toplam dört grup albino sıçan kullanılmıştır. 8 haftalık sürenin sonunda kolesterol eklenmiş diyet alan hayvanlarda plazma, karaciğer ve eritrosit membranı kolesterol dOzeylerinde anlamlı artış göz!enirken, böbrek korteks ve medullasında benzer bir artış dikkati çekmemiştir. Bunun yanında eritrosit membranı fosfolipid miktarında azalma ve dolayısıyla membran akışkanlığının bir göstergesi olan kolesterol/fosfolipid oranlarında artış dikkati çekmiştir .. 6 milkg/dk ve 12 milkg/dk miktarında kanama yapılan hiperkolesterolemik sıçanların kanama sonrası 20 dakika suresince kan basıncındaki yükselme, kontrol diyet alan sıçanlara göre belirgin şekilde geri kalmıştır. Buna karşın plazma renin aktivitesinde kanamanın neden olduğu artış, hiperkolesterolemik ve normokolesterolemik gruplarda farklı olmamıştır .. Benzer şekilde, fonksiyonel böbrek parametrelerinin de hiperkolesterolemik diyetten etkilenmediği gözlenmiştir. Çalışmamızın bulguları değerlendirildiğinde, 8 hafta süre ile %2 kolesterol ve %0 .. 2 taurokolik asit eklenmiş diyetin böbrek fonksiyonlarını ve böbreklerin kan basıncındaki düşmeleri algılama yeteneğini bozmadığı, buna karşın ACE aktivitesi ve/veya damar dUz kasının ANG ll'ye duyarlılığının azalmış olabileceği sonucuna varılmıştır

Mustafa Edremitlioğlu
Akdeniz University
1996
00
Master'sOpen AccessTR

TNBS ile oluşturulmuş deneysel kolit modelinde tokoferol ve dexpanthenol'un ayrı ayrı ve birlikte olası etkilerinin araştırılması

İnflamatuar Barsak Hastalıkları (İBH), gastrointestinal sistemi tutan, etiyolojisi tam olarak bilinmeyen sistemik kronik hastalıklardır. İBH patogenezinde, oksidatif stres ve inflamasyon önemli risk faktörleridir. Dekspantenol (Provitamin B5) antiinflamatuar ve antiirritan özellikleri olan, yara iyileşmesini uyaran pantotenik asit (Vitamin B5)'in alkol formudur. E Vitamini (tokoferol) ise insan vücudunda bir antioksidan gibi fonksiyon gören yağda çözünen esansiyel bir vitamindir. Çalışmamızda sıçanlarda oluşturulmuş Trinitrobenzen Sülfonik Asit (TNBS) kolit modeli üzerine dekspantenol ve E vitamininin ayrı ayrı ve birlikte etkileri araştırıldı. Çalışmada 40 adet Wistar-albino türü erkek sıçan (300-400 gr) kullanıldı. Sıçanlar; sham kontrol grubu (n=8), TNBS (n=8), TNBS + tokoferol (T) (n=8), TNBS + dekspantenol (D) (n=8), TNBS + (TD) (n=8) gruplarına ayrıldı. Sham kontrol grubu %0.009 saline verildi. TNBS grubu sıçanlara, anestezisi altında kanülle intrarektal olarak TNBS verildi. T grubu sıçanlara TNBS ile kolit oluşturduktan sonra 4 gün boyunca hergün 30 IU/kg T, D grubu sıçanlara 4 gün boyunca hergün 500 mg/kg dozunda D, TD grubu sıçanlara ise 4 gün boyunca hergün 30 IU/kg T ve 500 mg/kg D intraperitonal olarak verildi. Sıçanların tamamı 4 gün sonunda sakrifiye edildi ve 10 cm'lik kolonları çıkartıldı. Longitudinal olarak ikiye ayrılan kolon segmentleri biyokimyasal ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Doku MDA düzeyleri D ve TD tedavi grubunda, MPO düzeyleri T, D ve TD tedavi grubunda anlamlı derecede azalmış, GSH düzeyleri T, D ve TD tedavi grubunda anlamlı derecede artmış ve CAT düzeyleri kontrol, kolit ve tedavi grupları arasında anlamlı farklar oluşturmamıştır. Dekspantenol ve E vitamininin antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri TNBS ile oluşturulan kolitte kolon doku hasarını azaltma potansiyeli taşımaktadır.

DekspantenolKolitKolit-ülseratif+4
Semahat Çelikten
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabet`in merkezi sinir sistemi komplikasyonlarına kükürtdioksit`in (SO2) etkisi

Vural Küçükatay
Akdeniz University
1997
00
Master'sOpen AccessTR

Değişik hipertansiyon modellerinin görsel uyarılma potansiyelleri üzerine etkisi

ÖZET Literatürde, hipertansiyonun neden olduğu komplikasyonlar ile ilgili birçok bilgi olmasına karşın, görsel uyarılma potansiyelleri (VEPs) üzerine olan etkisini inceleyen yayın sayısı yok denecek kadar azdır, insanlar ile ilgili bir çalışmada, hipertansiyonun VEP'leri etkilediği vurgulanmakla beraber, hipertansiyonun hangi modelinin daha fazla etkili olduğu henüz açıklığa kavuşturulamamıştır. Bu konunun aydınlatılmasını amaçlayan çalışmamızda 60 adet sıçan kullanılmıştır. Bu hayvanlar; kontrol, sham, DOCA, 2K-1C, 1K-1C ve L-NAME olmak üzere 6 eşit gruba bölünmüştür. DOCA grubundaki sıçanların sağ böbrekleri alınıp, haftada 2 kez 15 mg/kg dozunda deoxycorticosterone acetate (DOCA) deri altına enjekte edilmiş ve içme sularına %1'lik NaCl eklenmiştir. 2K-1C grubundaki hayvanların sol renal arterlerine açıklığı 0.2 mm olarak ayarlanabilen gümüş klip takılırken, 1K-1C grubundakilerin sağ böbreği çıkartılıp sol renal artere açıklığı 0.2 mm olan gümüş klip yerleştirilmiştir. L-NAME grubundaki sıçanlara ise 50 mg/kg/gün (75 gün) dozunda N-omega-nitro-L-arginine-methyl ester (L-NAME (i.p.)) verilmiş ve non-selektif NOS inhibisyonu ile hipertansiyon oluşturulmuştur. 10 haftalık deneysel sürenin sonunda, sıçanların görsel uyarılma potansiyelleri kaydedildikten sonra, biyokimyasal parametrelerin ölçümü için beyin ve retina dokuları alınmıştır. Kan basıncının, hipertansif gruplarda (DOCA, 2K-1C, 1K-1C, L-NAME), kontrol ve sham grubuna göre önemli ölçüde yükseldiği saptanmıştır. Farklı hipertansiyon grupları arasında kan basıncı yönünden herhangi bir fark bulunamamıştır. Plazma renin aktivitesi değerlerinin, kontrol ile karşılaştırıldığında 1K-1C grubunda değişmediği; 2K-1C ve L-NAME gruplarında arttığı gözlenmiştir. DOCA grubunda ise renin değerlerinin anlamlı ölçüde azaldığı tespit edilmiştir. Beyin TBARS değerlerinin, tüm hipertansif gruplarda kontrol grubuna göre önemli ölçüde arttığı bulunmuştur. DOCA grubunda beyin TBARS düzeyinin diğer hipertansif gruplardan da daha yüksek olduğu izlenmiştir. Retina TBARS değerlerinin ise, kontrole göre DOCA, 1K-1C ve L-NAME gruplarında arttığı, buna karşın 2K-1C grubunda herhangi bir yükselme göstermediği tespit edilmiştir. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında beyin nitrit seviyelerinin DOCA grubunda arttığı; 2K-1C, 1K-1C ve L-NAME gruplarında ise azaldığı ortaya konmuştur. Diğer yandan, kontrolle karşılaştırıldığında retina nitrit değeri 2K-1C, 1K-1C ve L-NAME gruplarında önemli ölçüde azalırken, DOCA grubunda herhangi bir farklılık göstermemiştir. VEP sonuçlan incelendiğinde; tüm hipertansif gruplarda VEP bileşenlerinin Pi, Nı, P2, N2 ve P3 latenslerinde, kontrol ve sham grubuna göre önemli bir uzama saptanmıştır. Ayrıca L-NAME grubunda Pı ve P3 latenslerinin, diğer hipertansif gruplarla karşılaştırıldığında daha fazla uzadığı gözlenmiştir. Tepeden-tepeye genlik değerlerine bakıldığında; DOCA grubunda PjNı ve N1P2 genliklerinin, kontrole göre yükseldiği bulunmuştur. L-NAME grubunda ise, P1N1 genliğinin yükselirken, P2N2 genliğinin azaldığı saptanmıştır.

HipertansiyonLipid peroksidasyonuNitrik oksit+1
Gülay Hacıoğlu
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemi-reperfüzyon ile oluşturulmuş mide hasarına L-karnitin`in etkisi

Narin Derin
Akdeniz University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabette kaydedilen görsel uyarılma potansiyellerine egzersizin etkisi ve mekanizmasının araştırılması

Y. Gül Özkaya
Akdeniz University
2001
00
Master'sOpen AccessTR

Proksimal tübül amonyak sekresyonunda nitrik oksidin rolü

Böbrek korteks dilimlerinde, amonyak yapımı üzerine nitrik oksidin etkisini incelemek amacıyla düzenlenen bu çalışmada 250-300 g ağırlığında, erkek Wistar sıçanların böbrekleri kullanılmıştır. Böbrek korteks dilimleri iki saat boyunca 37 °C, pH 7.4 olan krebs tamponu içinde, 95% 02 ve 5% C02 ile gazlandırılan ortamda inkübe edilmiştir. Glutaminsiz ve 1mM glutamin eklenen ortamda korteks dilimlerinin amonyak yapım ve sekresyonu ve nitrik oksit ve angiotensin M'nin etkisi çalışılmıştır. İki saat boyunca krebs tamponu içinde inkübe edilen böbrek korteks dilimlerinden ortama salgılanan amonyak miktarı 31.98 ± 1.76 |iM/g protein iken, amonyak öncül maddesi glutaminin inkübasyon ortamına eklenmesi ile amonyak salgısı 64.11 ± 2.6 p,M/g protein değerine yükselmiştir (p<0.001). 10"4 M L-NAME'in inkübasyon ortamına eklenmesi ile de amonyak salgısı önemli düzeyde artmıştır (99.14 ± 16.02|u.M/g protein p<0.01). 10"7M Angiotensin II ortam ve doku amonyağında önemli bir artışa neden olmuştur. Angiotensin II aracılı amonyak yapımındaki artış; L-NAME ve 10"4 M L- Canavanin ile endojen nitrik oksit üretiminin engellenmesinden ya da nitrik oksit donörünün (10"5 M SNAP) ortama eklenmesinden etkilenmemiştir. Kortek dilimlerinin kullandığı glutamin miktarları gruplar arasında önemli değişim göstermemiştir. Ancak glutaminin amonyağa dönüşüm oranı, ortama L-NAME ilavesi ile 0.87 ± 0.08 (mol/mol)'den 1.03 ± 0.04' e, Angiotensin II ilavesi ile de 0.98 ± 0.04'e yükselmiştir. İnkübasyon sonu ortam protein miktarı 1 mM glutamin varlığında anlamlı olarak yükselmiştir. Protein salgısında glutaminin neden olduğu bu artış, L-NAME ve Angiotensin II ile tamamen ortadan kalkmıştır. Angiotensin II ve L-NAME'in yaptığı inhibisyon, SNAP ilavesi ile ortadan kalkmış ve ortam protein miktarı kontrol seviyesine dönmüştür. Sonuç olarak bulgularımız: 1- Angiotensin M'nin sıçan böbrek korteks dilimlerinde hem amonyak yapımını hem de sekresyonunu stimüle ettiğini göstermektedir. 2- Amonyak salgılanmasında inhibitor bir etkiye sahip olan endojen nitrik oksitin angiotensin II aracılı amonyak yapımında rolünün olmadığını göstermektedir. 3- L-NAME ve angiotensin II varlığında amonyak/glutamin oranındaki önemli artış ve ortam protein miktarındaki azalış; bu iki ajanın amonyak metabolizması üzerine etkilerini glutamat dehidrogenaz yolağı üzerinden yaptıklarını göstermektedir.

Selma Cırrık
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ooferektomize dişi sıçanlardan izole edilmiş torasik aort üzerine cape (caffeic acid phenethyl ester)'in vasküler etkileri

Amaç : Bu çalı?manın amacı, ooferektomi yaparak menopoz modeli olu?turduğumuz di?i sıçanlardan izole edilen torasik aortaya CAPE?in etkilerini ara?tırmaktır.Yöntem : 50 adet ooferektomi yapılmı? di?i Wistar-Albino cinsi sıçan (200-250 gr) randomize olarak (n= 6-7) sekiz gruba ayrıldı ; CAPE 10 ?M Endotel (+) (grup I), CAPE 10 ?M Endotel (-) (grup II), CAPE 100 ?M Endotel (+) (grup III), CAPE 100 ?M Endotel (-)( grup IV), CAPE 300 ?M Endotel (+) (grup V), CAPE 300 ?M Endotel (-) (grup VI), Ethanol Endotel (+) (grup VII), ethanol endotel (-) (grup VIII). Sıçanlara, intraperitoneal olarak ketamin (50mg/kg) + ksilasin (5mg/kg) anestezi uygulandı. Göğüs kafesi sternumun altından ba?lanarak sternumun sol tarafı boyunca yukarıya boyuna doğru hızlı bir ?ekilde dikkatlice açıldı. Kalp ve akciğerler sol yana çekilerek torakal aortaya ula?ıldı. Torakal aorta dikkatli bir ?ekilde arcus aorta ile birlikte çıkartıldı, Krebs-Henseleit solüsyonu içeren petri kabı içine bırakıldı. Aorta üzerindeki yağ vs. gibi dokulardan temizlendikten sonra 3-5 mm?lik halkalar halinde kesildi. Kesilen halkalar zaman geçirilmeden Krebs- Henseleit solüsyonu içeren, karbojenize ve ısıtılan organ banyosu havuzlarına asıldı. Aort halkaları önce 1 gr gerildi, 10 dk beklendi, daha sonra 10 dk aralarla 1?er gr artırılarak 4 gr?a kadar gerildi, bilgisayardan izlenen kasılma eğrileri stabil seyredince NE 10-4 deri?iminden 0,1 ml ile kasılma yanıtı alındı, ardından Asetilkolin 10 -4 M deri?iminden 0,1ml ile gev?eme yanıtları alındı. Son olarak banyo tekrar iki kez Krebs Henseleit solüsyonu ile yıkandı ve deneye ba?lamak için 45 dakika beklendi. Daha sonra deney safhasına geçildi. Önce norepinefrin 10-4 M 0,1 ml her bir banyoya verildi. Banyolarda olu?an kasılma yanıtları gözlendi. Olu?an kasılma eğrisinde plato düzeyi olu?up stabil seyretmeye ba?layınca hazırlanan CAPE 10 ?M bir grup, 100 ?M diğer grup ve 300 ?M olarak üçüncü grup olarak üç ayrı dozda banyolara 0.1 ml olarak verildi. CAPE?i çözmek için kullanılan %30 luk ethanol de ayrı bir grup olarak (vehicle) planlandı. %30 luk ethanol solüsyonundan 0.1 ml banyolara verilerek yanıtları gözlendi.Bulgular : Endoteli sağlam aort halkaları üzerinde CAPE en dü?ük dozda en az olmak üzere doz yükseldikçe artan gev?eme yanıtları olu?turdu. Endoteli kaldırılmı? aort halkalarında dü?ük dozdan yüksek doza doğru artan gev?eme yanıtları olu?turdu. Gruplara göre gev?eme yüzdelerinin anlamlı düzeyde farklı olduğu bulundu (p < 0, 001). Endotel hasarı (endotel -) olu?turulan gruba verilen 10 ?M dozundaki CAPE (2,88± 0,88) ile endotel hasarı olu?turulmayan (endotel +) gruba verilen 300 ?M dozundaki CAPE (12,38 ± 5,12) arasında anlamlı düzeyde farklılık bulundu (p < 0,001). Diğer gruplarda anlamlı düzeyde farklılık bulunmadı.Sonuç : CAPE?in menopoz modeli olu?turulmu? sıçanlarda 300 ?M dozunda endoteli sağlam aort halkalarında en iyi gev?eme yanıtı olu?turduğu görülmü?tür. Menopoz modeli üzerinde CAPE?in aort halkalarında gev?eme etkisinin ilk defa gösterilmi? olması bundan sonraki ara?tırmalara yol göstereceği inancındayız.Anahtar Kelimeler : CAPE, izole organ banyosu, aort, gev?eme yanıtları, menopoz

Aort-torasikArterlerKafeik asit+3
Serpil Çeçen
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

?Ratlarda alt ekstremite iskemi reperfüzyon hasarına Karnozinin etkisi?

Ratlarda Alt Ekstremite İskemi Reperfüzyon Hasarına Karnozinin EtkisiAmaç: Bu çalışmanın amacı, rat infrarenal abdominal aortasında oklüzyon-reperfüzyon sonrası kas ve akciğer dokusunda oluşan iskemi reperfüzyon hasarına karnozinin etkisini araştırmaktır.Yöntem : 24 adet Sprague-Dawley cinsi rat, rasgele ve eşit sayıda (n=8) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Grup 1; sham laparotomi (kontrol) + serum fizyolojik grubuna, laparotomi ve infrarenal abdominal aorta diseksiyonu yapıldı ancak oklüzyon uygulanmadı ve serum fizyolojik intraperitoneal verildi. Grup 2; Aortik iskemi reperfüzyon + serum fizyolojik grubunda infrarenal abdominal aorta diseksiyonu yapıldı, aortaya kros-klemp konularak 30 dakika iskemi ve kros-klemp kaldırılarak 60 dakika reperfüzyon gerçekleştirildi, klemp kaldırılmadan 10 dakika önce serum fizyolojik intraperitoneal uygulandı. Grup 3; Aortik iskemi reperfüzyon + karnozin grubunda ise, aortaya kros-klemp konularak 30 dakika iskemi ve 60 dakika reperfüzyon uygulandı, kros-klemp kaldırılmadan 10 dakika önce 250 mg/kg karnozin intraperitoneal yolla verildi. Reperfüzyon süresinin tamamlanmasıyla ratlar; kan, kas ve akciğer doku örnekleri alınarak sakrifiye edildi, örneklerde biyokimyasal yöntemlerle malonil dialdehit, süperoksit dismutaz, katalaz, myeloperoksidaz, nitrik oksit, glutatyon redüktaz, total glutatyon, okside glutatyon ve glutatyon peroksidaz düzeyleri ölçüldü. Kan örneklerinde bu parametrelere ek olarak total antioksidan kapasitesi bakıldı.Bulgular: Akciğer dokusunda aortik iskemi reperfüzyon + serum fizyolojik grubuna (Grup 2) ait malonil dialdehit, süperoksit dismutaz, myeloperoksidaz, okside glutatyon ve total glutatyon değerleri kontrol grubundaki değerlere göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Aortik iskemi reperfüzyon + karnozin grubuna (Grup 3) ait glutatyon redüktaz, malonil dialdehit ve okside glutatyon değerleri, aortik iskemi reperfüzyon + serum fizyolojik grubundaki değerlere göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05).Sonuç: Karnozinin, deneysel modelimizde, iskemi reperfüzyon hasarının sistemik ve lokal etkilerini, özellikle akciğerlerde oluşan hasarı engellemede etkili olduğu görülmüştür. Abdominal aort iskemi reperfüzyon hasarında karnozinin ilk defa kullanılması ve ortaya çıkan bulguların, karnozinin iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu olabileceğini desteklenmesi nedeniyle, çalışmamızın bundan sonraki araştırmalara yol göstereceği inancındayız.

Bilge Alaçam
Adnan Menderes University
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Siyatik sinir hasarı oluşturulmuş sıçanlarda kesikli elektromanyetik alanın ve yüzme egzersizinin iyileşmeye etkileri

Bu çalışmada sıçanlarda bir nöropati modeli olan ezilme tipi yaralanma sonrasıuygulanan yüzme egzersizleri ve kesikli elektromanyetik alanın iyileşmeye olan etkileriniincelemek için planlanmıştır. Çalışma materyalini toplam 28 adet erişkin erkek Wistaralbino sıçan oluşturmuştur. Hayvanlar grup I kontrol, grup II hasar, grup III hasar + kesiklielektromanyetik alan (KEMA) ve grup IV hasar + yüzme olacak şekilde (n=7) dört eşitgruba ayrılmıştır. Hasar oluşturulmasını takiben beşinci günde tüm gruplarda canlı ağırlıkve elektronöromiyografik ölçümler yapılmıştır. Sıçanlara dört hafta süreyle KEMA (2 Hzve 0,3 mT sinuzoidal) ve yüzme egzersizleri günde bir saat ve haftada beş gün olacakşekilde uygulanmıştır. Uygulama sonrası altıncı günlerde hayvanlar dinlendirilmiş veyedinci günlerde de ölçümler alınmıştır. Elektronöromiyografik (ENMG) ölçümlerVIASYS Nikolet Viking Quest (ABD) iki-kanallı EMG cihazı ile yapılmıştır. Verilerincelendiğinde hasar oluşumundan sonraki ilk ölçüm zamanından itibaren dört haftasüreyle motor sinir iletim hızı, birleşik kas aksiyon potansiyeli, latans, Hmax / Mmaxoranlarının hasar oluşturulan tüm gruplarda değişen derecelerde etkilendiği görülmüştür.KEMA ve yüzme ilk haftadan itibaren sinir rejenerasyonuna olumlu katkılar sağlamış verejenerasyonu artırmıştır. Dört hafta sonunda yüzme egzersizi KEMA uygulamasına görerejenerasyon açısından daha iyi sonuçların alınmasını sağlamıştır. Uygulama süresiaçısından değerlendirildiğinde, dört haftalık sürenin her iki uygulama açısındanrejenerasyonun tamamlanması için yeterli olmadığı görülmüştür.

Egzersiz tedavisiElektromanyetik alanlarElektromiyografi+6
Erdoğan Kavlak
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel tonik-klonik epilepsi modelinde melatonin uygulamasının etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada Pentylenetetrazole (PTZ) ile deneysel epilepsi oluşturulmuş sıçanlarda Melatonin(MEL) tedavisi uygulanmış ve kontrol grubu, epilepsi grubu ve iki tedavi grubunda(25mg/kg ile 100mg/kg) meydana gelen merkezi sinir sistemi, metabolik değişimler ile periferik sinir sistemi parametrelerinin değişimi grupların içinde ve gruplar arasında incelenmiştir. Çalışmamızda 12-14 haftalık 40 adet erkek Wistar albino sıçan 4 farklı gruba ayrılmıştır (Kontrol, PTZ, MEL25, MEL100). Kontrol grubuna yalnızca çözgen enjeksiyonu yapılırken, PTZ grubuna 35mg/kg dozunda PTZ gün aşırı toplam 23 günde 12 kez uygulanmıştır. MEL25 grubuna 35 mg/kg PTZ+25 mg/kg Melatonin, MEL100 grubuna ise, 35 mg/kg PTZ+100 mg/kg Melatonin günaşırı uygulanmıştır. Melatonin PTZ uygulanmadan yarım saat önce uygulanmış ve PTZ uygulanmasının ardından sıçanlar bir saat gözlem altında tutulmuştur. Enjeksiyonların tamamı intraperitonal yapılmıştır. Çalışmamızda takibi yapılan parametreler, vücut ağırlığı ölçümü(gram, her enjeksiyon günü), kan glukoz seviyesi ölçümü(mg/dl, ilk ve son gün), rektal vücut sıcaklığı(Co, ilk gün, 11. Gün ve 21. gün), histolojik beyincik takibi(4X ve 10X mikroskobik fotoğraf, son gün dekapitasyon sonrası), hot plate nosiseptif analiz testi(saniye, 19. gün), epileptik nöbet şiddeti cetveli(skor, her enjeksiyon günü), t maze açık alan kaçış(saniye, 21. gün), t maze yem bulma(saniye 21. gün). Rektal vücut sıcaklığı, kan glukoz seviyesi, nöbet skorları ve t maze açık kol terk etme sürelerinde anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Ağırlık ölçümü, beyinciklerin histolojik takibi, hot plate nosiseptif testi ve t maze yem bulma testinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilememiştir(Anlamlılık değeri= p<0,05). Sonuçlar değerlendirilirken grup içi ve gruplar arası ayrım ifade edilmiştir. İstatistiksel analizlerde one sample t-test, paired t-test, unpaired t-test, Mann Whitney U test, Kruskal Wallis test, One Way ANOVA testleri kullanılmıştır. Çalışmamız melatoninin epilepsinin neden olduğu fizyolojik değişimlere karşı koruyucu ve iyileştirici bir rolü olduğunu ortaya koymuştur. Anlamlılık ifade eden tüm analizlerde MEL100 grubunun MEL25 grubuna göre daha etkili olduğu saptanmış, bu da dozun koruma ve iyileştirmede çok etkili olduğu sonucunu doğurmuştur. Çalışmamızın metabolik, nörolojik ve duygu durum verilerini birlikte kapsaması açısından sonuçlarının alanında etkin olacağı düşünülmektedir.

EpilepsiEpilepsi-miyoklonikMelatonin+3
Ferhat Şirinyıldız
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel kas hasarı modelinde antrenman ve L-karnitinin etkileri

Düşük şiddette egzentrik antrenman ve serbest radikaller kasın egzersize uyum süreçlerinde önemli rol oynamaktadır. Ergojenik amaçla kullanılan antioksidanların, serbest radikallerin egzersize uyum sürecindeki etkilerini körleştirdiği, kasın endojen antioksidan kapasitesini zayıflattığı düşünülmektedir. Bu bilgilere dayanarak çalışma, yoğun egzentrik egzersiz ile indüklenmiş kas hasarında karnitin, düşük şiddette egzentrik antrenman ve her ikisinin birlikte profilaktik uygulamalarının etkilerini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirildi. Bu amaçla 35 adet Wistar albino erkek sıçan 5 gruba ayrıldı. Grup 1: hasar oluşturulmayan kontrol, Grup 2: oral yoldan eşit hacimde su verilen ve hasar oluşturulan, Grup3: düşük şiddette egzentrik antrenmanı yapan ve hasar oluşturulan, Grup 4: 100 mg/kg/gün karnitin verilen ve hasar oluşturulan ve Grup5: 100 mg/kg/gün karnitin + düşük şiddette egzentrik antrenmanı yapan ve hasar oluşturulan şeklindeydi. 8. günde kontrol grubu dışındaki gruplarda yoğun egzentrik egzersize dayalı kas hasarı oluşturuldu. Hasar öncesi ve hasar sonrası 48. saatte, serum kreatin kinaz (CK) ve laktat dehidrogenaz (LDH) düzeyleri, hasar sonrası 48. saatte gastroknemius kasında malondialdehid (MDA), protein karbonil içeriği (PCO), katalaz (CAT), superoksit dismutaz (SOD) ve indirgenmiş glutatyon (GSH) düzeyleri belirlendi. Ayrıca, hasar sonrası 48. saatte gastroknemius kasının kontraktil özellikleri in situ yöntemle değerlendirildi. Hasar protokolü, antrenman yapmayan gruplarda önemli bir CK artışına neden olurken, LDH düzeylerine etkisi önemsizdi. Uygulanan hasar protokolunun oksidatif değişkenler ve kuvvet kaybı yönünden beklenen etkiyi oluşturmadığı görüldü. MDA düzeylerinde önemli bir değişim belirlenmedi. Hasar oluşturulan gruplarda PCO içeriği ortalama değerleri kontrol grubuna göre yüksek olmasına karşın istatistiksel bir önem saptanmadı. Antioksidan enzimlerden SOD ve CAT'ın hasardan etkilenmediği, buna karşın antrenman ve karnitin/antrenman grubu GSH düzeylerinin hasar grubundan daha yüksek olduğu belirlendi. Hasar protokolü, kasın ½ gevşeme süresinde uzamaya neden oldu. Ancak kuvvet değerlerinde hasara bağlı bir azalma görülmedi. 80 Hz dışındaki tüm frekanslarda kuvvet değerlerinin gruplar arasında farklılık gösterdiği belirlendi. Genel olarak karnitin ve kontrol grubu kuvvet değerleri diğer gruplara göre düşük olup, antrenman ve hasar grubundaki kuvvet artışı kontrol grubuna göre önemliydi. Yorgunluk süresi açısından gruplar arasında bir farklılık belirlenmedi. Sonuç olarak düşük şiddette egzentrik antrenmanın yoğun egzersize uyumu kolaylaştırdığı ve kas hasarı için koruyucu olabileceği görüldü. Antrenman ile birlikte karnitin kullanımının olumsuz bir etki yaratmadığı, karnitinin farklı dozlarda ve egzersiz protokollerindeki etkilerinin belirlenmesi gerektiği düşüncesine varıldı.

AntioksidanlarEgzersizFizyoloji+5
Gürcan Odabaş
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Yeni bir tedavi olarak in vitro ve farede in vivo metastatik meme kanseri modellerinde nav1.5 kanalının hedeflenmesi

Kansere karşı açılan savaşta terapötik amaçla potansiyel gücü ve popülaritesi artan yeni tedavi girişimlerin geliştirilmesi ve etkinliğinin incelenmesi hem dünya hem de ülkemiz için büyük önem arz etmektedir. İyon kanalları kanser hücresinde proliferasyon, apoptozis, migrasyon, anjiyogenez ve metastaz ile ilişkilendirilmektedir. Özellikle Nav1.5 kanalının in vitro yüksek metastatik potansiyel ve in vivo olarak meme kanseri gelişimiyle ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Meme kanseri gelişiminde ve metastatik yolaklar ile ilişkili hücre içi olayları etkilemede Nav1.5 kanalının özellikle neonatal izoformundaki ekspresyon ve aktivite artışının önem taşıdığı belirtilmiştir. Ancak bu konuda kanalın meme kanserine olan etkilerine ilişkin detaylı bir mekanizma ve hücre içi protein değişimlerini değerlendiren ayrıntılı bir çalışma bulunmamaktadır. Tez çalışmamızda meme kanseri gelişimi ve metastazı üzerinde Nav1.5 kanalının Adult ve Neonatal alt tiplerinin olası rolleri ve etkileri değerlendirildi. Bu amaçla kanala spesifik siRNA ile gen susturma yöntemi kullanıldı. İn vitro deneyler olarak hücre proliferasyonu testi, koloni oluşturma kapasitesi, invazyon ve migrasyon yeteneği ile ilişkili testler, flow sitometri ile apoptoz ve hücre siklusu analizi, kemoterapötik dirençliliğine olan etkiler, tüm bunlar ile ilişkili protein yolakların değerlendirilmesi için Western blot analizi ve kanal tiplerinin mRNA ekspresyonları için Real-Time ve RT-PCR deneyleri gerçekleştirildi. In vivo ksenograft ortotopik meme kanseri modeli ve ksenograft akciğer metastaz modeli gerçekleştirilerek nanolipozomal taşıyıcılar içindeki Nav1.5 siRNA tedavilerinin hem meme kanseri tümör büyümesi hem de metastaz kapasitesi üzerine olan etkileri değerlendirildi. Çalışmamızda MDA-MB-231 hücre hattında MCF7'a göre Adult ve Neonatal Nav1.5 mRNA ekspresyonunun daha yüksek düzeyde olduğu ayrıca bu iki tipe spesifik siRNA'ların kanalı etkin bir şekilde downregüle ettiği PCR ve Western blot yöntemleri ile tespit edildi. MDA-MB-231, MDA-MB-468 ve MCF7 meme kanseri hücre hatlarında Spesifik Nav1.5 siRNA tedavilerinin meme kanseri hücrelerinin proliferasyon düzeyleri ve koloni oluşturabilme yeteneklerinde önemli düzeyde azalma gerçekleştirdiği belirlendi. Ancak Nav1.5 siRNA'larının normal meme epiteli hücre hattı MCF10A üzerinde hücre proliferasyonunu azaltıcı ve sitotoksik etkilere sahip olmadıkları tespit edildi. MDA-MB-231 hücre hattında spesifik Nav1.5 siRNA tedavilerinin standart bir kemoterapötik olan paklitaksel ile kombinasyonlarının ilacın etkinliğini artırdığı ve ilaç dirençliliğini azalttığına ilişkin bulgular tespit edildi. Bu sonuçların yanısıra Nav1.5 siRNA'larının metastatik meme kanseri hücre hatları MDA-MB-231 ve MDA-MB-468'de meme kanseri hücrelerinin invazyon, migrasyon ve yara iyileşmesi migrasyonu kapasitelerini önemli ölçüde azalttığı gözlendi. MDA-MB-231 hücre hattında bu siRNA'ların hücrelerde apoptoz düzeylerinde artış şekillendirdiği ve hücre siklusunda G1 arrestine neden olduğu flow sitometri yöntemi ile belirlendi. İn vitro MDA-MB-231 ve MDA-MB-468 hücre hatlarında Nav1.5 siRNA'larının tüm bu etkilerine ilişkin hücre içi mekanizmalarda görev alan proteinlerin ekspresyon düzeylerinde önemli azalmalar gözlendi. In vivo olarak da MDA-MB-231 ve MDA-MB-468 Ksenograft ortotopik meme kanseri modellerinde spesifik Nav1.5 siRNA tedavilerini alan gruplarda tümör büyüklüğünde ve tümör ağırlığında önemli düzeyde azalma görüldü. Bunun yanısıra MDA-MB-231 Ksenograft akciğer metastaz modelinde de aynı tedavi gruplarında akciğerlerdeki tümör metastazı büyüklüğünde ve birim alan başına düşen foton sayısında önemli düzeyde azalma tespit edildi. Tüm bu sonuçlar ile Nav1.5 kanalının meme kanseri metastazında, gelişimi ve progresyonunda önemli bir role sahip olduğu ortaya konuldu. Çalışmamız birçok konuda ortaya koyduğu veriler ile literatürde ilk olması bakımından önem arz etmektedir. Böylece kansere karşı savaşta bu yeni tedavi yaklaşımının etkinliğinin ve ayrıntılarının ortaya çıkmasıyla meme kanserinin organizmadaki yayılımını ve iletişimini keserek onu kronik bir hastalık haline dönüştürebilmek, rutin tedavilerin etkinliğini artırabilmek, yapılacak yeni çalışmalar ile meme kanserini tamamen yenebilmek mümkün olabilecektir. Anahtar Kelimeler: Nav1.5, Nanolipozom, Meme kanseri, Metastaz/İnvazyon, siRNA.

LipozomlarMeme kanseriNeoplazm metastazları+3
Mümin Alper Erdoğan
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Galaktoziltransferaz-ı etkileşim yüzeyinin yönlendirilmiş mutagenez ve in vivo FRET (förster rezonans enerji transfer) analizi yöntemiyle karakterizasyonu

Glikozilasyon, protein ve lipidlerin geçirdiği en iyi bilinen sentez sonrası modifikasyonlardan biridir. Doğru bir glikozilasyon, hücresel tanıma, immünolojik aktivite, hücre sinyalizasyonu ve biyolojik çeşitlilik için son derece önemlidir. Glikan dallanması ve bu süreçte şeker eklenmesi glikozilasyonun temelidir ve şekerleri transfer eden glikoziltransferaz enzimleri tarafından kontrol edilen bir olaydır. Bu enzimlerde oluşan bozukluklar tüm organizma tipleri için hayati sorunlara yol açmaktadır. Fakat henüz glikoziltransferaz enzimlerinin patolojik koşullarda ve sağlıkta nasıl çalıştıkları detaylı olarak belirlenememiştir. 1960' lardan günümüze, çok sayıda glikoziltransferaz enzimlerinin homomerik ve heteromerik çalışma biçimlerine dair araştırmalar yapılmıştır. Biyoinformatik, moleküler biyoloji, ve hücre fizyolojisi alanındaki yeni gelişmeler, protein – protein etkileşimi ile ilgili daha çok veri elde etmemizi sağlamıştır. Tüm bunların ışığında çalışmanın amacı, Beta 1 - 4 Galaktoziltransferaz ezminin etkileşim yüzeyini yönlendirilmiş mutagenez ve FRET analizi ile belirlemektir. Bu doğrultuda, aday amino asitleri belirlemek için bir web sunucusu olan ClusPro kullanılmıştır. Belirlenen aday amino asitler (282 Try, 283 Val, 284 Glu, 359 Ile) Agilent mutagenez kiti kullanılarak teker teker glisin ve aspartik asite çevrilmek üzere mutasyona uğratılmıştır. Mutant cDNA lar mCherry ve mVenus FRET vektörlerine yerleştirilmiştir. Cos-7 hücre hattına transfekte edilen plazmidlerin ürettiği mutant proteinlerin hücre içi yerleşimi LSM konfokal mikrokop kullanılarak doğrulanmıştır. FRET analizi Operetta PerkinElmer cihazında gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak; elde edilen FRET analiz verilerine göre; 282. , 283. ve 359. bölgeler etkileşim yüzeyinden sorumlu olması muhtemel bölgelerdir. Özellikle 283. bölgede yer alan valin amino asidi, homomerik etkileşimde önemli rol oynuyor olabilir.

GalaktozGlikobiyolojiGlikozilasyon+3
Batuhan Yeşilyurt
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

TNBS ile oluşturulmuş deneysel kolit modelinde Dekspantenol'ün etkisi

İnflamatuar barsak hastalığı (İBH) patogenezinde, oksidatif stres ve inflamasyon önemli risk faktörleridir.Dekspantenol'ün antioksidan ve anti-inflamatuar etkisi üzerine pek çok çalışma yapılmış olsada,ratlarda oluşturulmuş Trinitrobenzen Sülfonik Asid (TNBS) kolit modeli üzerine etkilerinin araştırılması şeklinde gerçekleştirilmiş bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu bilgiler ışığında, çalışmamızda antioksidan ve anti-inflamatuar mekanizmalar aracılığıyla,dekspantenol'ün (DXP) TNBS koliti üzerindeki etkileri araştırıldı. Araştırmada, ağırlıkları 200-250g arasında değişen toplam 30 Wistar türü sıçan, DXP kontrol (n=6), Sham kontrol (n=8), TNBS (n=8), TNBS+DXP (n=8) olmak üzere 4 deney grubuna ayrıldı. Sham grubuna serum fizyolojik, TNBS grubunada TNBS kanülle intrarektal olarak anestezi altında verildi. DXP kontrol grubunakolit yapılmadan, TNBS+DXP grubuna da kolit sonrası 3 gün boyunca 500 mg/kg dozunda DXP intraperitonal olarak verildi. Kolit, 24 saat aç bırakılmış ve barsakları boşaltılmış ratlara, 8 cm uzunluğındaki bir kanülle anal orifisten % 37'lik etanol içinde çözünmüş 25 mg 2,4,6-trinitrobenzen sülfonik asid (TNBS) verilmesiyle gerçekleştirildi. Kolit oluşturulduktan sonraki 4. gün hayvanlar sakrifiye edildi ve 10 cm'lik kolon segmenti çıkartıldı. Longitudinal olarak ikiye ayrılan kolon segmentleri biyokimyasal ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Sonuçların istatiksel analizi SPSS programı kullanılarak yapıldı. Dekspantenol, histolojik skorlama ile belirlendiği gibi kolon doku hasarında belirgin azalmaya neden oldu (p<0,05). Doku malondialdehid (MDA) seviyeleri TNBS grubunda, Sham ve TNBS + DXP grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Bu değerler, DXP ile tedavi edilen ratlarda anlamlı derecede azaldı (p<0,05). Glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktivitesi TNBS grubunda DXP kontrol ve TNBS+DXP gruplarına göre, Süperoksid dismutaz (SOD) enzim aktivitesi ise TNBS grubunda Sham kontrol ve TNBS+DXP gruplarına göre düşüktü. DXP tedavisi ile her iki antioksidan enzim aktivitesi de TNBS grubuna göre artış gösterdi. Fakat bu artış GSH-Px'de anlamlı iken (p<0,05), SOD aktivitesinde değildi (p>0,05). Katalaz (CAT) enzim aktivisinde ise gruplar arasında anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Ayrıca DXP tedavisi, kolit sonrası kolon dokusunda meydana gelen myeloperoksidaz (MPO) aktivite artışını da azalttı. Fakat bu etki yakın olmasına rağmen anlamlı seviyelere ulaşmadı (p>0,05). Dekspantenol antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahip gözükmektedir. DXP ile tedavi, ratlarda TNBS ile oluşturulan kolitte kolon doku hasarını azaltma potansiyeli taşımaktadır.

Antiinflamatuar ajanlarAntioksidanlarDekspantenol+4
Suna Demirtaş
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Gebe ve gebe olmayan wistar albino sıçanlarda l-name, L-name+ dekzametazon ve L-name+ dekzametazon kombinasyonunun perifer kan basıncına etkileri

Çalışma L-NAME ile hipertansiyon indüklenmesine direnç gösteren bir Wistar albino sıçanı kolonisinden dişi sıçanlarda L-NAME ve dekzametazon (DEXA)'un kan basıncı üzerine etkilerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla gebe ve gebe olmayan toplam 62 Wistar albino sıçanın kullanıldığı eş zamanlı iki deney gerçekleştirildi. Vajinal sperm kontrolüyle gebeliği saptanan 33 sıçan rastgele 4 gruba ayrıldı ve gebeliğin 15. gününde kan basıncı değerleri ölçüldükten sonra gruplara serum fizyolojik (kontrol), L-NAME (150 mg/kg/gün), DEXA (100 μg/kgBW/gün) veya L-NAME + DEXA 150 mg and 100 μg per kg BW/gün)5 gün süreyle uygulandı. Gebeliğin 19. gününde ikinci kez kan basıncı değerleri saptanan hayvanlar idrar örneklerinin toplanması amacıyla 24 saat için bireysel metabolik kafeslere alındı. Bundan sonra anestezi altında kan örnekleri alınan hayvanlarda ötenazi uygulanarak nekropsi gerçekleştirildi. Sol böbrek ve böbrek üstü bezlerinin ağırlıkları, fetüs sayıları ve ağırlıkları ile 24 saatlik idrar miktarı (UV-24h), idrarda protein miktarı, kan glikoz konsantrasyonları değerlendirildi. Canlı ağırlıklar deney başlangıcında ve deneyin 15. ve 20. günlerinde kaydedildi.Gebe olmayan sıçanlarda da aynı günlerde fetuslarla ilgili olanlar dışında tüm uygulamalar gerçekleştirildi.Verilerin SPSS for Windows® Version 21'de depolandı ve tek yön varyans analizi ve tekrarlayan ölçümler için varyans analiziyle değerlendirildi. Gebelerde DEXA ve L-NAME + DEXA uygulaması canlı ağırlıklarda önemli bir azalmaya neden olmuş ve sonuçta L-NAME grubu ile DEXA ve L-NAME + DEXA grupları canlıağırlık ortalamaları arasında önemli farklılıklar oluşmuştur (Sırasıyla: P=0.021 ve P=0.012). Gebe olmayan dişilerde sadece DEXA uygulanan grubun ortalama canlı ağırlığı kontrollere göre önemli azalma göstermiştir (P=0.042). Girişimler sadece gebe hayvanlarda diastolikkan basıncını etkilemiştir (P<0.043). Bu hayvanlarda DEXA ve L-NAME + DEXA grupları arasında fark onaylanmıştır (P=0.044). Gebe olmayan sıçanlarda girişimlerin kan basıncı üzerine önemli bir etkisi gözlenememiştir. 24 saatlik idrar miktarı girişimlerden etkilenmemiştir. Kan glikoz konsantrasyonu, böbrek ve böbrek üstü bezllerinin ağırlıkları ile idrar protein miktarları üzerine girişimlerin etkisi hayvanların gebelik durumuna göre farklılıklar göstermektedir.

DeksametazonGebelikGlükokortikoidler+3
Gülsüm Bacak
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Yürüyüş ve pilatesin orta yaştaki kadınlarda vücut kompozisyonuna etkisi

Amaç: Hareketsiz bir yaşamın neden olduğu hastalıkları önlemek ve yavaşlatmak egzersizin önemli amaçlarındandır. Yetişkinlerde en yaygın fiziksel aktivite yürüyüştür. Günümüzde pilates egzersizleri de giderek yaygınlık kazanmaktadır. Yürüyüşün vücut kompozisyonuna etkileri bilinmekle pilatesin vücut kompozisyonuna etkileri ile ilgili çalışmalar çok sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı yürüyüş ve pilatesin orta yaştaki kadınlarda vücut kompozisyonuna etkisini araştırmaktır.Gereç ve Yöntemler: Yaşları 30 ? 45 arasında değişen, menapoza girmemiş 28 bayan gönüllü olarak çalışmaya katılmıştır. Çalışmada üç grup oluşturulmuştur: Kontrol grubu (n=9), 10000 adım grubu (n=11), pilates grubu (n=8). Çalışma sekiz hafta sürmüştür. Tüm katılımcıların günlük adım sayıları pedometreler ile kaydedilmiştir. 10000 adım grubundaki katılımcılar her gün 10000 adım atmaları için teşvik edilmişlerdir. Pilates grubuna haftada iki gün birer saat pilates egzersizleri yaptırılmıştır. Çalışmanın başı, ortası ve sonunda ağırlık, beden kütle indeksi, vücut yağ oranı, bel çevresi, kalça çevresi, esneklik, nabız, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, cooper testi ile aerobik güç ölçümleri yapılmıştır.Bulgular: Bu çalışmada 10000 adım yürüyen ya da pilates yapan katılımcıların ağırlık, beden kütle indeksi, vücut yağ oranı, bel çevresi ve kalça çevresi değerlerinde anlamlı düşüşler saptanmış, esneklikleri artmış bulunmuştur. Yürüyüş grubunda dinlenim nabzı azalmış ve aerobik güç artmış bulunmuştur, pilates grubunda bu değişiklikler saptanmamıştır. Sistolik ve diyastolik kan basınçları hiçbir grupta değişmemiştir.Sonuç: Vücut kompozisyonunda iyileşmeyi hedefleyen katılımcılara her iki tür egzersiz de önerilebilir. Ancak yürüyüş hem daha kolay yapılabilir olması, hem de aerobik gücü artırması nedeniyle pilatese göre daha üstün kabul edilebilir. Bu çalışma çok küçük bir grupta yapıldığından daha büyük gruplarda, konunun diğer yönlerini de inceleyen araştırmalar planlanabilir.Anahtar Kelimeler: Yürüyüş, Pilates, Beden Kütle İndeksi, Vücut Yağ Oranı, Aerobik Güç.

Aerobik güçVücut kompozisyonuVücut kondüsyon puanı
İsmail Cem Ersoy
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2008
10
Master'sOpen AccessTR

Elit su altı ragbi oyuncularının fiziksel-fizyolojik profillerinin incelenmesi ve spora özgü testler ile klasik laboratuvar testlerinin ilişkilendirilmesi

Giriş: Sporcuların fiziksel ve fizyolojik özelliklerinin bilinmesi antrenman bilimi açısından önemlidir. Henüz su altı ragbi oyuncularının fiziksel ve fizyolojik profillerini belirlemek için herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışma elit su altı ragbi sporcularının fiziksel ve fizyolojik özelliklerini belirlemek için yapılmıştır. Ayrıca su altı ragbi oyuncuları için tasarlanan havuz testleri ile, klasik laboratuvar testleri arasında ilişki olup olmadığı araştırılmıştır.Yöntemler: Çalışmaya 11 erkek sporcu katılmıştır. Sporcuların vücut ağırlığı, boy, vücut yağ oranı, deri kıvrım kalınlıkları, uzunluk ve çevre ölçümleri, kuvvetleri, esneklikleri, solunum fonksiyonları, anaerobik kapasiteleri (Wingate ve dikey sıçrama), aerobik kapasiteleri (doğrudan VO2max) ölçülmüştür. Havuz testlerinde, 50 m su üstü, 50 m su altı, 8x25 m su altı ve 400 m su üstü yüzme yapılmıştır.Sonuç ve Tartışma: Su altı ragbi oyuncularının beden kütle indeksi, vücut yağ oranı (VYO), deri kıvrım kalınlıkları (DKK) literatürdeki yüzücüler ve su topu oyuncuları ile yapılmış çalışmalara göre yüksek bulunmuştur. Sporcuların VYO ile 50 m su altı yüzme zamanları arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,71, P=0,03). VYO ve vücut ağırlığı (VA) ile 400 m su üstü yüzme zamanları arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (r=0,73, P=0,02 ve r=0,71, P=0,03). DKK ile 50 m su üstü (r=0,75, P=0,02), 50 m su altı (r=0,83, P=0,006), 8x25 su altı (r=0,76, P=0,01) ve 400 m su üstü yüzme zamanları (r=0,86, P=0,002) arasında anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur. VA ve VYO fazla olması sporcuların yüzme performanslarını olumsuz etkilemektedir.Göğüs çevrelerinin genişliği, literatürdeki su topu ve yüzücülerle karşılaştırıldığında, daha fazla bulunmuştur. Su direncine karşı solunum, vital kapasite artışı ve dalışla beraber oluşan hipoksi ve sonrasında yapılan hiperventilasyon bu artışı sağlayabilir.Sporcuların akciğer hacim ve kapasitelerinin, yüzücü ve su topu oyuncularının akciğer hacim ve kapasitelerine göre daha yüksek seviyede olduğu görülmüştür. Su altı sporcularının dalış öncesi ve sonrası hiperventilasyon yapması, şnorkeldeki suyu kuvvetle üflemesi solunum kaslarını daha fazla çalıştırmaktadır.Havuzda yapılan yüzme testleri ile laboratuvar anaerobik testleri arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır.Sporcuların VO2max değerleri ile 400 m su üstü yüzme zamanları arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (r=-0,68, P=0,04).Anahtar Kelimeler: Su altı, ragbi, antropometri, yüzme, anaerobik test, aerobik kapasite,

Solunum fizyolojisiSolunum fonksiyon testleriSu altı+1
Osman Ateş
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2008
00