
2,395
Archived Theses
9
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Impact of information and communication technologies on Turkish economic growth and policy recommendations
This study analyses the effect of information and communication technologies to the growth of economy of Turkey and gives policy recommendations in the direction of obtained results. Gross domestic product per capita, unemployment, internet users per 100 people, mobile cellular subscriptions per 100 people and gross domestic product per capita growth for the years between 1993 to 2012 are used as variables. Time series analysis is used for investigating the relation between the variables and Augmented-Dickey Fuller Test is used for investigating whether the variables are stationary or not. In times series analysis, firstly, the relationship of the gross domestic product per capita with unemployment, mobile cellular subscriptions per 100 people and internet users per 100 people is investigated and then the relationship of the gross domestic product per capita growth rate with unemployment, mobile cellular subscriptions per 100 people and internet users per 100 people is analyzed. In addition, in the study, information is given about history and current state of information and communication technologies for Turkey and the World. Results show that information and communication technologies have positive impact on economic growth. Key Words: Information and Communication Technologies, Gross Domestic Product per Capita, Unemployment, Internet Users per 100 People, Mobile Cellular Subscriptions per 100 People, Gross Domestic Product per Capita Growth Rate, Augmented-Dickey Fuller Test.
Azerbaycan'da sermaye piyasasının gelişiminde yatırım bankacılığının rolü
Azerbaycan finans sistemi Cumhuriyet döneminde gelişme aşamasına geçmiştir. Özellikle bankacılık sektöründe finans sisteminin gelişmesi için yasa kabul edilmiştir ve düzenlemeler yapılmıştır. Azerbaycan finans sektöründe yaşanan bazı sorunların temel nedenlerinden biri ticari bankaların hala yatırım bankaları ve diğer finansal kurumlara göre daha önde olmasıdır. Bu da ülkede yatırımlar konusunda eksikliklerin olmasına ve ticari bankalarda kredi faizlerinin yüksek olmasına neden olmaktadır. Yatırım bankacılığı, mevcut servetlerin transferi, hisse senedi ve tahvillerin tedavülü, menkul kıymetlerin yönetimi dahil sermaye teşekkülünün bulunduğu tüm işlemleri ve kuruluşları kapsar. Yatırım bankaları mevduat kabul etmeyen, ticari ve diğer bankaların fonksiyonları dışında kalan faaliyetleri yürütür. Yatırım bankaları fon talep edenlerle fon arz edenleri bir araya getirerek onlar arasında güven unsurlarını geliştirir. Sermaye piyasasının güven unsurunun gelişmesine katkı sağlar. Tasarruf sahiplerine danışmanlık hizmeti sunarak onların tasarruflarının riskten korunmasına ve doğru yatırımlara yönelmesine katkı sağlar. Yatırım bankaları şirketlerin mali şeffaflık prensiplerine uyum sağlamasına ve muhasebe sistemlerinin uluslararası standartlara uygun düzenlenmesine yardımcı olur. Azerbaycan'da şu anda yatırım bankacılığı pek gelişmemiştir. Sadece ticari bankaların bünyesinde yatırım bankacılığı departmanı vardır ve onlarında faaliyetleri sınırlı kalmıştır. Bu çalışmanın amacı, dünyadaki yatırım bankalarının incelenerek Azerbaycan sermaye piyasası ve bankacılık sektörüne olası katkılarını belirtmek; Azerbaycan'da kurulacak yatırım bankalarının ülkenin sermaye piyasasının gelişimine katkılarını göstermek; yatırım bankaları gelişmiş ülkelerin yasal mevzuatları yardımıyla bu bankaların görev ve işlevlerini yerine getirebilme güçlerinin belirlenebilmesidir. Anahtar Kelimeler: Yatırım Bankacılığı, Sermaye Piyasası, Azerbaycan'da Bankacılık Sektörü.
Ülkeler arası gelir yakınsaması analizi: AB ülkeleri ve Türkiye
Yakınsama ülkeler arasındaki gelir farklarının zaman içinde azalması olarak tanımlanabilir. Yakınsama hipotezi, iktisat tarihinde sıkça tartışılmış ve Neo-Klasik Büyüme Teorisinin temel çıkarımı olarak son halini almıştır. Ekonometrik yöntemlerin gelişmesiyle yakınsama hipotezinin test edilmesine ilişkin farklı analizler ortaya atılmıştır. Yakınsama analizi gerek ülkeler gerek bir ülkenin bölgeleri arasında gelir farkının zaman içinde nasıl bir seyir izlediğini gösterdiği için önemlidir. Ayrıca Neo-Klasik Büyüme Teorisinde dışsal kabul edilen nüfus artış oranı, yıpranma oranı, tasarruf oranı ve teknolojik gelişme faktörlerinin ülkelerin gelir düzeyini nasıl etkilediği de yakınsama analizi yapılarak belirlenebilir. Bu çalışmada Türkiye ile Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki yakınsama analizi Carlino ve Mills (1993)'in zaman serisi yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Öncelikle ele alınan ülkeler ile Türkiye'nin kişi başına düşen gelir farklarına birim kök testleri uygulanmıştır. Birim kök testi sonucunda durağan olan serilerle analizin ikinci aşamasına devam edilmiştir. İkinci aşamada regresyon analizi yapılmış ve elde edilen katsayılara bağlı olarak yakınsamanın varlığına ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır. Uygulama sonuçları Türkiye ile Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İtalya, İsveç ve Portekiz arasında 1990'lı yıllardan itibaren β yakınsamasının varlığına işaret etmektedir. Yapılan analizin bir diğer önemli sonucu Türkiye ile Yunanistan ve Türkiye ile İngiltere arasında ıraksamanın bulunduğudur. Uygulamaya ilişkin ifade etmemiz gereken önemli bir konu da Türkiye ile İrlanda, Hollanda, İspanya ve AB ortalaması farkı alınarak oluşturulan serilerin birim kök testleri sonuçlarının durağan çıkmadığıdır. Buna bağlı olarak Türkiye ile söz konusu ülkeler arasında regresyon analizi yapılamamış ve böylece yakınsama olup olmadığı değerlendirilememiştir.
Türk gıda sanayinde kısa ve uzun dönemli etkinlik: Stokastik sınır analizi
Bu çalışmanın temel amacı Türk Gıda Sanayinde faaliyet gösteren firmaların teknik etkinsizlik düzeylerini tahmin etmek ve etkinsizliğin kalıcı olup olmadığını araştırmaktır. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından hazırlanan Yapısal İş İstatistikleri anketinin kullanıldığı çalışmada, 2003-2011 dönemi için Stokastik Sınır Fonksiyonu tahmin edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, gıda sanayinde teknik etkinsizliğin kalıcı olduğu, uzun dönemde firmaların etkinlik düzeylerinin birbirine yakınsamadığı tespit edilmiştir. Bazı firmalarda kalıcı etkinsizliğin, endüstri ortalamasının bir hayli üzerinde olduğu görülmüştür. Birtakım kısıtlar, bu firmalarınuzun dönemde optimum üretim ölçeğine ulaşmasını engellemektedir. Firmaların karşılaştığı bu kısıtlar tespit edilmeli vekalıcı etkinsizliği azaltacak, firmaların uzun dönemde endüstride gerçekleşen değişikliklere ayak uydurabilmesini sağlayacakyapısal önlemler alınmalıdır. Aksi takdirde bu firmaların uzun dönemde hayatta kalması mümkün değildir.
Özelleştirmenin sebepleri, amaçları ve sonuçları: Türkiye analizi
Kapitalizm son yüz yıl içerisinde iki büyük buhran yaratmıştır. Bunlardan birincisi 1929 Buhranı, ikincisi ise 1973 yılında baş gösteren ve ekonomi literatürüne stagflasyon kavramını sokan Petrol Krizidir. İlk kriz piyasayı kendi haline bırakan Klasikler'in yanıldığını, ikinci kriz ise talep yönlü ekonomi politikaları öneren ve ekonomiye devlet müdahalesini şart koşan Keynes'in yetersiz kaldığını göstermiştir. Özellikle, 1973 yılında ortaya çıkan kriz dikkatleri kamu teşebbüsleri üzerine çekmiş ve kamu iktisadi teşebbüslerin verimsizlikleri, krizin temel nedeni olarak kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur. İşte bu genel yargı kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi konusunu gündeme taşımış ve pratikte ilk kez Şili'de uygulanan ancak İngiltere'nin öncülüğünü yaptığı kamu sektörünün tasfiyesi birçok ülkede başlamıştır. Dünya'da bu durumlar yaşanırken Türkiye'de özelleştirme çalışmaları uygulama açısından 1980 sonrası diğer bir ifadeyle Turgut Özal ve onun liberal düşünceleri ile başlamıştır. Darbe sonrası Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı'ndan başbakanlığa terfi eden Özal, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan gibi özelleştirme düşüncesine sıcak bakmış ve bu yönde girişimlerde bulunmuştur. Anavatanlı tek parti sonrası kurulan koalisyon hükümetleri de açılan yoldan devam etmiş ve özelleştirme faaliyetlerini sürdürmüştür. Son 12 yılın iktidarı olan Adalet Kalkınma Parti ise özelleştirme faaliyetlerini bir adım daha ileri taşıyarak iktidar olduğu ilk birkaç yılda kendinden önceki tüm iktidarlardan fazla özelleştirmeyi gerçekleştirmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde devletin ekonomideki konumu iktisadi akımlar çerçevesinde incelenmiş, Merkantilizm'den başlayarak günümüz modern akımlarına kadar devletin ekonomideki konumu tartışılmıştır. Bununla birlikte özelleştirme kavramı detaylandırılmış ve özelleştirmenin öncelikli muhatabı olan Kamu İktisadi Teşebbüsleri teorik açıdan anlatılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde dünyada gerçekleştirilen özelleştirme uygulamaları seçilen ülkeler doğrultusunda incelenmiş ve analiz edilmiştir. Üçüncü bölümde ise Türkiye'de yaşanan özelleştirme süreci kuruluş döneminden günümüze dek incelenmiş, Özal ile başlayan fiili özelleştirme süreci, öncesi ve sonrasıyla kronolojik sıraya sadık kalınarak incelenmiş özellikle mevcut iktidar döneminde yapılan önemli özelleştirmeler detaylandırılmıştır. Çalışma, özelleştirmenin yarattığı olumsuzlukların değerlendirilmesi ve alternatif yolların önerilmesiyle sonuçlandırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Özelleştirme, Dünyada Özelleştirme, Türkiye'de Özelleştirme, Özelleştirme Yöntemleri, Özelleştirmenin Sonuçları.
An analysis of foreign trade and economic growth in Azerbaijan
The relationship between export performance and economic growth, and the role of exports in economic growth is a popular debate subject among development economists. Theoretically, exports are expected to increase economic growth by generating a greater capacity utilization; achieving technological progress; creating employment and increasing labor productivity; increasing specialization; improving allocation of scarce resources in the economy; relaxing the current account pressures by increasing the country?s external earnings and attracting foreign investment; increasing total factor productivity and consequently the welfare of the country.The aim of this study is to test the export-led growth hypothesis for the Republic of Azerbaijan. Azerbaijan is an oil-exporting country and the share of oil and oil products in total exports is 96 percent in 2008. This export structure is an indication of small-scale production of other goods in Azerbaijan that are expected to compete in world markets. Dependence of exports on oil can make Azerbaijan face the ?Dutch Syndrome?. Therefore, development of non-oil sectors of Azerbaijan must be in focus.In this thesis, the export-led growth hypothesis is tested for Azerbaijan using cointegration and error correction model techniques for the 1996-2008 period. Long-run and short-run relationship was found between real GDP, and exports and imports. The results fail to find any support for the proposition that exports Granger cause GDP. However, real GDP Granger causes exports. The findings of this study showed that export-led growth hypothesis is not valid for Azerbaijan.The increasing foreign capital inflows to the Azerbaijan?s oil sector partially explain the causality from real GDP to exports. The share of foreign capital in oil sector is remarkably high in Azerbaijan. Signing of ?Contract of the Century? regarding the production of oil in the Caspian Sea in 1995, and construction of the ?Baku-Tbilisi-Jeyhan? oil pipeline between 2002 and 2005, increased the volume of foreign capital inflows to the country. These capital inflows increased oil production and productivity in the sector and GDP of Azerbaijan.
Türkiye'de dış borçların ekonomik büyümeye etkilerinin analizi
Dış borçlanma özellikle ekonomik performansları düşük ve kaynak yetersizliğine sahip gelişmekte olan ülkelerin başvurduğu bir finansman yöntemidir. Gerek gelişmekte olan ülkelerin gerekse gelişmiş ülkelerin dış borçlanmaya giderek, ülke ekonomilerine bir ivme kazandırma çabalarına yıllar boyunca rastlanmıştır. Büyüme ve kalkınmanın gerçekleştirilebilmesi noktasında yabancı kaynak kullanımı devreye girmekte, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler yüksek bütçe gerektiren sanayileşme girişimleri için borçlanmak durumunda kalmaktadırlar. Dış borçlanmanın üretken yatırımları finanse etmek amacıyla kullanılması halinde ulusal çıktı düzeyi üzerindeki olumlu etkisi, geri ödemelerin gerçekleştiği dönemlerde karşılıksız bir fon akışına neden olduğu için tersine dönmektedir. Ayrıca zamanında ödenemeyen borçlar, ekonomiye mali bir yük getirerek borç krizine yol açabilmekte ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar, ekonomik dengeleri dış şoklara karşı daha kırılgan hale getirebilmektedir.Literatürde dış borçlanma ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki tartışmalıdır. Yapılan ampirik çalışmaların büyük bir kısmında yüksek dış borca sahip ülkelerde dış borç ile ekonomik büyüme arasında negatif bir ilişki tespit edilmiştir. Bu çalışmada, dış borç ve ekonomik büyüme ilişkisi Türkiye ekonomisi açısından ele alınmıştır. Çalışmada, Türkiye için 1980-2006 dönemine ait yıllık veriler kullanılmıştır. Bu çalışma, Türkiye'de dış borç ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi eşbütünleşme ve nedensellik analizlerini kullanarak 1980 -2006 arası dönem için incelemektedir.
Akdeniz ülkelerine giden doğrudan yatırımları belirleyen faktörler: Türkiye için bir panel veri analizi
Herhangi bir ekonomideki yerleşik bir işletmenin başka bir ülkede uzun süreli bir ilişki kurmak amacıyla yaptığı uluslararası yatırımlar Doğrudan Yabancı Yatırımlar (DYY) olarak tanımlanmaktadır. Uygulamalı iktisat literatüründe DYY ile ilgili birçok çalışma bulunmasına rağmen, Türkiye'den giden DYY'leri ele almış çok fazla örnek bulunmamaktadır. Bu tezin amacı, öncelikle Akdeniz Ülkelerine giden doğrudan yabancı yatırımları belirleyen faktörleri açıklayarak, Türkiye'nin gönderdiği yabancı yatırımlar ile arasındaki ilişkiyi ampirik temellere dayandırmaktır. Özellikle ?Barselona Süreci? ile başlayan ve Akdeniz'de bir serbest ticaret bölgesi yaratmayı amaçlayan ?Akdeniz İçin Birlik? Projesi, AB ile Türkiye'nin de dahil olduğu Akdeniz Bölgesi arasında ekonomik liberalizasyona yönelik önemli bir adım olmuştur. Çalışmanın ampirik kısmında Akdeniz Ülkelerine giden DYY'lerin, bu ülkelerin gerçekleştirdiği ithalat ile pozitif yönlü bir ilişki içinde olduğu ortaya koyulmuştur. Ayrıca söz konusu ülkelerin kişi başına GSYİH, dış borç servis oranları ve sosyoekonomik faktörlerinin, DYY'leri belirleyen diğer önemli faktörler olduğu sunucuna ulaşılmıştır. Türkiye'den giden DYY'leri belirleyen faktörler ise başka bir ampirik çalışma ile test edilerek elde edilen ampirik sonuçlar açıklanmıştır. Bu konudaki ampirik sonuçlara göre, Türkiye'nin DYY gönderdiği ülkelerin hükümet istikrarı, yatırım profili, iç çatışmalar, uluslararası likidite oranları, dış borç servis oranları, kişi başına GSYİH, GSYİH büyüme oranları ve GSYİH içindeki cari hesap oranlarının yatırımları belirleyen önemli faktörler olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Antalya'da hanehalkı su talebinin analizi
Türkiye artan nüfusla birlikte temiz ve kaliteli su talebini karşılamakta zorlanmaktadır. Şehirlerin içme ve kullanma sularının temin edildiği su havzaları kirlenmekte ve daralmaktadır. Günümüzde suyun ekonomik kullanımı ve su talebi yönetimi, başta metropol kentler olmak üzere, çok önemli bir konu haline gelmiştir. Bu bağlamda metropol kent haline gelen Antalya merkezde su talep yönetiminin önemi giderek artmaktadır. Bu çalışmada Antalya'da hanehalkı su talebi üzerinde fiyat, gelir ve sosyo-ekonomik değişkenlerin etkisini belirlemek amaçlanmış ve iki farklı talep modeli tahmin edilmiştir. Bunlardan birincisi zaman serisi ile yapılan sadece fiyatın açıklayıcı değişken olduğu talep modelidir. Diğeri ise yatay kesit verileri ile yapılan hanehalkı su talep modelidir. Hanehalkı talep modelinde gelir-talep esnekliği ve sosyo-ekonomik değişkenlerin su kullanımı üzerindeki etkisini ölçmek için ?Antalya Kent Merkezi Sosyo-Ekonomik Demografik Yapı, İstihdam ve Yaşam Memnuniyeti Araştırması? başlığı altında 2009 Mayıs-Haziran aylarında beş merkez ilçede (şehir merkezi, Muratpaşa, Kepez, Konyaaltı, Aksu ve Döşemealtı) 496 hanehalkı ile yapılmış olan anket çalışması verileri kullanılmıştır. Analizde, hanede yaşayan bireylere ilişkin sosyo-ekonomik ve demografik değişkenler {hanede yaşayan birey sayısı, hanehalkı aylık geliri, hanehalkı sonbahar, yaz ve kış dönemi su faturasının aritmetik ortalaması, ikamet edilen konutun genişliği, hanehalkı reisinin medeni durumu} ve hanenin sahip olduğu kolaylık malları (bulaşık makinesi sahipliği) verileri kullanılmıştır. Zaman serisi talep modelinde Antalya Büyükşehir Belediyesi ASAT Müdürlüğü'nden alınan son on yıla ait yıllık abone sayısı, aylık su kullanım miktarı (m³) ve tarife (fiyat) verileri ile su talep modeli tahmin edilmiştir. Model sonuçlarına göre hanehalkı su talebinin fiyat-talep esnekliği -0.0017 ve gelir-talep esnekliği 0,0635'dir. Su ikamesi olmayan zorunlu bir maldır ve Türkiye genelinde olduğu gibi Antalya'da hanehalkı geliri içinde su faturasının payı düşüktür. Bu nedenle fiyat-talep esnekliğinin düşük çıkması beklenen bir durumdur. Suyun gelir-talep ve fiyat-talep esnekliğinin düşük olması hanehalkı su talebini yönetmede hanehalkını bilinçlendirmenin ekonomik faktörlerden daha önemli olduğunu göstermektedir.
Kalite için ödeme istekliliği: Antalya'da süt ve yumurta talebi
Bu çalışmada esas olarak organik süt ve yumurta için tüketicilerin bu ürünlerin muadili olan geleneksel ürünlere göre fiyat farkı ödeme istekliliği tahmin edilmektedir. Araştırmada Aralık 2011 ve Ocak 2012 zaman aralığında Antalya merkezde organik süt ve organik yumurta satışı yapan dört büyük süpermarket zincirinden gıda alışverişi yapan tüketicilerden seçilmiş 225 birey ile yüz yüze görüşmelerle yapılmış tüketici anketi verileri kullanılmıştır.Anketi cevaplayan tüketiciler sırasıyla %16,4, %34,7 ve %34,2'si gıdaların sağlık açısından güvensiz, az güvenilir ve orta düzeyde güvenilir olduğunu düşünmektedir. Tüketicilerin %64'ü süt ve yumurtada konvansiyonel ile organik ürün arasındaki fiyat farkının çok yüksek olduğunu düşünmektedir. Ankete katılanların %45,8'i sezon dışında üretilen sebze ve meyvelerin zirai ilaç kalıntısı ve hormon içermesinden dolayı sağlıklı olmadığını ve %52,4'ü ithal dana etinin sağlık açısından güvensiz olduğunu düşünmektedir. Tüketicilerin %55'i organik ürünün ne olduğu ve organik üretim yöntemi hakkında bilgiye sahip olduklarını ifade etmişlerdir. Tüketicilerin %20,4'ü organik süt ve %22'si ise organik yumurta satın aldıklarını belirtmişlerdir. Tüketicilere organik ürün muadili olan konvansiyonel ürüne göre fiyat farkı öder misiniz şeklinde sorulan soruya, tüketicilerin %26,7'si evet cevabını vermiştir. Fiyat farkı ödemeye gönüllü tüketicilere organik ürüne muadili geleneksel ürüne göre ne kadar fiyat farkı ödersiniz şeklinde sorulan soruya verilen cevapların ortalama değerine göre, organik süt için yaklaşık %22,5 ve organik yumurta için %24,15 oranında fiyat farkı ödemek istedikleri ifade edilmiştir.Konjoint tekniği ile yapılan tahmin sonuçları normal ürün referans alındığında tüketicilerin organik süt için 1,65TL (%90) ve organik yumurta için 0,39TL (%96) fiyat farkı ödemeye gönüllü olduklarını (Willingness to Pay) göstermektedir. Lojistik regresyon modeli tahmin sonuçlarından hesaplanan değerlere göre fiyat farkı ödeme gönüllülüğü organik süt için 1,827TL (%100) ve yumurta için 0,406TL (%102)'dir. Faktör analizi sonuçlarına göre süt ve yumurtada tüketici tercihleri ve satın alma davranışlarındaki varyansın büyük bölümünü fiyat, kalite ve reklam-ürün faktörü olarak adlandırılan üç değişken açıklamaktadır.
Bölgesel rekabet edebilirlik ve Türkiye örneği
Küreselleşmenin beraberinde getirdiği mal, hizmet ve sermaye hareketlerindeki serbestleşme ile bilgi, iletişim ve ulaştırma teknolojilerindeki gelişmeler, şiddeti giderek artan bir rekabet ortamı yaratmaktadır. Küresel piyasalarda var olabilmenin temel şartı olarak rekabet gücü elde edilmesi ve mevcut rekabet gücünün korunması gösterilmektedir. Bu süreç, kentsel/bölgesel kalkınma politikalarına yaklaşımı da değiştirmiştir. Ülkenin geri kalmış bölgeleri ile diğer bölgeleri arasındaki gelişmişlik farklarını azaltmayı hedefleyen geleneksel bölgesel politikalar yerini ülkenin tüm bölgelerini kapsayan, her bir bölgenin ihtiyaçları, üstünlükleri dikkate alınarak oluşturulan yeni bölgesel politikalara bırakmıştır. Gerçekleşen bu paradigma değişikliği ile kentlerin/bölgelerin rekabet edebilirliklerinin arttırılması temel hedef haline gelmiştir.Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de kentlerin ve bölgelerin rekabet seviyelerinin belirlenmesidir. Bölgesel rekabet edebilirlik kavramı çerçevesinde, temel bileşenler analizi tekniği kullanılarak, literatürde genel kabul gören 5 tane temel gösterge (ekonomik yapı, yenilikçilik kapasitesi, altyapı ve erişebilirlik, beşeri sermaye, sosyal sermaye) ve 30 tane rekabet belirleyici değişken ile İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflaması Düzey 2 ve Düzey 3 bazında rekabet edebilirlik endeksi hesaplanmıştır. Genel rekabet edebilirlik endeksi ve 6 temel gösterge için oluşturulan alt endeksler bazında Düzey 2 ve Düzey 3 bölgeleri hesaplanan endeks değerlerine göre sıralanmıştır.?
Süt sektöründe inovasyon ve değer analizi
Son yıllarda tüketicilerin değişen yaşam tarzları, sağlık ve çevreye duyarlılık konusunda artan bilinçleri ve gelir artışı ile gıdalardan beklentileri de değişmektedir. Bu değişime ayak uydurabilmek için, ürünlerin ortaya çıkmasında katkısı bulunan tüm aktörlerin iş birliği içerisinde bulunduğu yapılanmalara (değer zincirleri) ve bu iş birliğinden doğan yenilikçi faaliyetlere (inovasyon) ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye süt sektöründe üretim ve tüketim aşamasında inovasyonun bir değerlendirmesini yapmak, üreticilerin ve tüketicilerin inovasyona karşı yaklaşımını etkileyen faktörlerin göreceli önemlerini belirlemek hedeflenmiştir.Çalışma kapsamında, İzmir ilinde bir anket çalışması gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler ekonometrik analize tabi tutulmuştur. Saha çalışmasından elde edilen bulgulara göre, tüketicilerin büyük çoğunluğu içme sütünde kalite güvence damgası, organik üretim gibi sağlığa ilişkin uygulamalara radikal anlamdaki ürün inovasyonlarından daha fazla önem vermektedir. Ekonometrik analiz sonuçlarına göre, süt tüketim sıklığı fazla, haftalık süt harcaması yüksek, sütün ulusal bir marka olmasını önemseyen kişilerin inovasyonlara içme sütünün piyasa fiyatından daha fazla ödemeye istekli olduğu belirlenmiştir. Buna karşın, yaş ilerledikçe bu inovasyonlara karşı eğilimin azaldığı saptanmıştır. Aynı şekilde, fiyata duyarlı, mevcut durumda çok çeşitli süt tüketen, süt tercihinde ambalaj materyalinin sağlam olmasına önem veren kişilerin içme sütündeki yeniliklere atfettiği değer daha düşük olmaktadır. Genel olarak değerlendirildiğinde, içme sütündeki bu inovasyonların sütün nihai satış değerine yaklaşık %10 düzeyinde pozitif bir katkı yapabileceği sonucuna varılmıştır. Süt sektöründe yaptığı işin ticari sonuçlarından memnun, sektöre yaptığı yatırımların olumlu sonuçlarını gören, göreceli olarak büyük ölçekli üreticilerin üretim aşamasındaki bazı inovasyonlara daha olumlu baktığı tespit edilmiştir. Buna karşılık, ölçeği küçük, eğitim düzeyi düşük ve sektörün en büyük sorununu fiyatların düşüklüğü olarak gören üreticilerin belli bir maliyete katlanmayı gerektiren bu inovasyonlara pek de sıcak bakmadığı sonucuna varılmıştır.
Ulaştıma sektörü ve hanehalkı tüketiminde enerji ikamesi ve sera gazı emisyon etkisi: Türkiye için bir çevresel girdi-çıktı analizi
Küresel ısınmaya bağlı oluşan iklim değişikliğinin en önemli nedenini sera gazı emisyonları oluşturmaktadır. Sera gazlarından çevreye en çok zarar veren gazların başında ise karbondioksit gazı gelmektedir. Karbondioksit emisyonuna neden olan etkenler ve bunların nasıl önlenebileceği veya azaltılabileceği konusu son yıllarda araştırmacıların ilgilendiği bir konu haline gelmiştir. Özellikle uluslararası literatürde bu konu ile ilgili önemli çalışmalar yapılmasına rağmen Türkiye'de hala bu konuya gereken önem verilmemekte ve bu konuda yeterli çalışma yapılmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, ulaştırma sektörü ve hanehalkı kullanımında en çok karbondioksit emisyonuna yol açan fosil yakıtların daha az emisyona neden olan enerji kaynakları ile ikamesine dayanan senaryo analizleri ortaya koymaktır. Bu analizler çevresel girdi-çıktı tablosu kullanılarak yapılmaktadır. Çalışmada yapılan senaryo analizleri sonucu, enerji kaynaklarından elektrik kullanımı tercih edildiğinde karbondioksit emisyonlarının minimum düzeyde olacağı ve çevresel kazancın maksimum olacağı tespit edilirken elektrik enerjisinin sadece tüketim aşamasında temiz bir enerji çeşidi olduğu da özellikle belirtilmektedir. Elektrik ikamesinin en çok etkilediği sektörlerin ithalat yoğun sektörler olduğu vurgulanmaktadır.
Türkiye'de süt ve kırmızı et piyasalarında asimetrik fiyat davranışı
Bu çalışma, Türkiye süt ve et piyasalarına ait tedarik zincirlerinde üretici (çiftlik) fiyatları ile perakende fiyatlar arasındaki fiyat iletiminde asimetri olup olmadığını belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda kurulan modelde temel varsayım, söz konusu piyasalardaki nihai tüketim mallarının en büyük maliyet bileşeninin, sanayici tarafından tarımsal ürün üreticisine ödenen miktar olduğudur. Üretici ve perakende fiyat verilerinden oluşan seriler Engle Granger iki aşamalı eşbütünleşme analizine tabi tutulmuş ve söz konusu fiyatlar arası uzun dönemli bir ilişkinin var olduğu bulunmuştur. Fiyatlar arası kısa dönem ilişkisini belirlemek amacıyla kurulan Granger ve Lee hata düzeltme modeli süt piyasasına ait tedarik zincirindeki fiyat iletiminde asimetri olduğunu ortaya koymuştur. Et piyasası için yapılan analizde, pozitif fiyat değişiklikleri istatistiksel olarak anlamlı çıkmamakla beraber sonuçlar kısa dönemde fiyat iletiminde bir asimetri olduğunu işaret etmektedir. Üretici (çiftlik) ve perakende fiyatlar arası fiyat iletiminde asimetri, üretici fiyatlarındaki artışların aynı fiyatlardaki azalışlara göre perakende fiyatlara daha fazla ve/veya daha hızlı yansıtıldığını ifade etmektedir.
Döviz kuru beklentilerinin oluşumu ve rasyonalite analizi: Türkiye üzerine uygulama
Bu çalışmada, günümüz iktisat yazınında hakim görüş olan ?Rasyonellik? varsayımı ve döviz kuru beklentilerinin nasıl oluşturulduğu TCMB Beklenti Anketi'nden elde edilen verilerle uygulamalı olarak test edilmektedir.Çalışmada 2001-2012 dönemine ait cari ay sonu ve 12 ay sonrası dolar kuru beklenti verileri kullanılmıştır. Öncelikle, beklentilerin rasyonel olup olmadığı yansızlık, etkinlik ve kısıtlı eşbütünleşim testleri ile araştırılmış, daha sonraki bölümde tahmincilerin beklentilerini oluştururken ekstrapolatif, adaptif ve regresif beklenti oluşum mekanizmalarından hangilerini kullandıkları incelenmiştir.Sonuçlar, cari ay sonuna ilişkin kur beklentilerinin, gerçekleşen değerlerin yansız bir tahmincisi olduğunu göstermektedir. Ancak sonuçlara göre ekonomik birimler tahminde bulunurken mevcut tüm bilgiyi kullanmamaktadırlar. Rasyonellik hipotezi 12 ay sonrası döviz kuru tahminleri için ise tümüyle reddedilmiştir. Ayrıca tahmincilerin kur beklentilerini oluştururken geçmiş dönem tahmin hatalarını göz önünde bulundurdukları ve dolar kurunda gerçekleşen beklenmedik bir hareketin, gelecek dönemde aynı yönlü bir hareket gerçekleşeceği beklentisi yarattığı görülmektedir.
Meslek eğitim kurslarının istihdam üzerindeki etkisi: Antalya örneği
İşsizlik sorunu hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkeler için en büyük problemlerden birisidir. Ülkelerin kalkınması ve büyümesinde istihdam politikalarının önemli bir rolü vardır. Bu politikalarla işsizlik sorununa çözümler aranmaktadır. Büyük Buhran döneminden beri işsizlik için çeşitli önemler alınmaya çalışılmıştır. İstihdam politikaları aktif ve pasif istihdam politikaları olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Pasif politikalar 1970'li yıllardan sonra işsizliği önlemek konusunda yeterli olamamışlardır. Bu nedenle birçok ülke aktif istihdam politikalarına yönelmiştir. Türkiye'de aktif istihdam politikaları büyük ölçüde AB ve OECD hibeleriyle 1990'lı yıllardan itibaren uygulanmaya başlamıştır. Türkiye'de aktif istihdam politika programlarının uygulanmasında İŞKUR en aktif kurum olarak başı çekmektedir.Aktif istihdam politikalarında uygulanan programlar çok çeşitli ve kapsamlı olmaktadır. Ancak uygulanmakta olan bu programların sosyal refaha katkısı tam olarak ölçülememektedir. Bu katkıyı ölçmek, programlar için yapılan yatırım ve harcamaların daha etkin bir biçimde kullanılmasını arttıracaktır.Bu programlar içerisinde mesleki eğitimin önemi büyüktür ve Türkiye'de hemen hemen tüm mesleklerde eğitim verilmektedir. Meslek eğitim programlarına katılım her geçen gün artmakla birlikte, devlet tarafından gerek kamu spotları gerek diğer duyurular yoluyla meslek eğitimine ilgi arttırılmaya çalışılmaktadır. Çalışmanın amacı, Antalya ilinde turizme yönelik uygulanmış olan meslek eğitim kurslarının etkinliğini değerlendirmektir. Bu kapsamda çalışmada pasif ve aktif politikaların temel özellikleri tanımlanmıştır. Ayrıca emek piyasası müdahaleleri incelenmiştir. Bu çalışmada, Antalya'da meslek eğitim kursuna katılmış ve katılmamış bireylerle bir anket uygulanmıştır. Anket sonuçları betimsel olarak sunulmuştur. Buna ek olarak, istihdam edilebilirlik ve ücretlerle ilgili ekonometrik bir analiz yapılmıştır.
Türk tekstil sanayi endüstri-içi ticaretin yapısı ve incelenmesi
Geleneksel dış ticaret teorilerinde, dış ticaret ülke içerisinde üretilmeyen malların tedariğini sağlama rolünü üstlenmektedir. Ancak 1960lı yılların başından itibaren, iktisatçılar dünyada benzer ürünlerin eşanlı olarak hem ihraç edilip hem de ithal edildiğini gözlemlemişlerdir. Endüstri-içi ticaretin dünya ticaretinin önemli bir bölümünü oluşturduğunun anlaşılmasından sonra, bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapılmaya başlandı . Endüstri İçi Ticaret (EİT) kavramı, aynı endüstriye ait malların iki yönlü değişimi olarak tanımlanabilir.Tekstil ve konfeksiyon sektörü sanayileşme sürecine damgasını vuran en önemli sektördür. Ve bu sektör, gelişmekte olan ülkelerin ekonomik kalkınmasında önemli roller oynamıştır. Tekstil ve konfeksiyon üretimi önce sanayileşmiş ülkelerde başlamış zamanla emek yoğun bir endüstri olması sebebiyle gelişmekte olan ülkelere doğru kaymıştır. Çalışmamızda Türkiye tekstil sanayi ürünleri ithalat ve ihracatını ve 220 ülke ile olan endüstri içi ticaretinin gelişimi ve yapısı incelenecektir. 1996-2006 dönemini kapsayan, HS'ye göre 6 basamaklı tekstil grubuna ait verilerle, standart Grubel-Lloyd endeksi kullanılarak ara, bitmiş ve toplam mallar için endüstri-içi ticaret hesaplanacaktır. Çalışmamızda son olarak, Tük tekstil sanati endüstri-içi ticaretin belirleyicileri panel ekonometri teknikleri yardımıyla tespit edilmeye çalışılacaktır.Anahtar Kelimeler:Türk tekstil sanayi, Endüstri içi ticaret, Grubel-Lloyd endeksi
Sosyal hesaplar matrisi çerçevesinde turizm sektöründe talep yönlü şokların etki analizi
Son otuz yılda, liberalleşme ve ihracata yönelik ekonomi politikalarının etkisiyle, Türkiye?de turizm sektöründe önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Sektördeki temel gelişme 1982 yılında kabul edilen Turizm Teşvik Kanunu ile başlamış ve sağlanan teşviklerle turizme yönelik yatırımlarda artış meydana gelmiştir. Sektöre yapılan yatırımlar neticesinde hem gelen turist sayısı hem de bununla orantılı olarak turizm gelirlerinin yıldan yıla arttığı gözlenmiştir. Bu çalışmada Türkiye?de turizm sektörünün 1980 sonrası gelişimi ele alınmaktadır. Öncelikle istatistiksel olarak turizm sektörünün boyutu, gelen turist sayısı, elde edilen turizm geliri, turizm sektörünün ülkeye olan gelir, istihdam ve katma değer katkısı ile gösterilmeye çalışılmıştır. Turizm Uydu Hesapları (TUH) tablolarının yardımıyla turizm ayrı bir sektör olarak Girdi-Çıktı ve Sosyal Hesap Matrisleri (SHM) tabloları içine yerleştirilmiştir. Ekonomik faaliyetler ve kurumlar bazında 2002 yılı verileri ile Türkiye için detaylandırılmış bir SHM?nin oluşturulması için kullanılan hesap sistemleri de bu çalışmada yer bulmuştur. Oluşturulan SHM çerçevesinde gelir ve fiyat çarpan analizi ile dışsal bir şok durumunda bunun ekonomi genelindeki ilişkileri nasıl etkilediği uygulanan senaryolar ile incelenmiştir. SHM kullanılarak gelir ve fiyat değişmelerinin tahmin edilmesi, sektörel çıktıların taleplerindeki değişimlerin etkilerini değerlendirmek için gerekli olmaktadır. Turizmin ayrı bir sektör olarak gösterilmesi ile de bu sektöre yönelik senaryoların aktiviteler, hanehalkları ve faktörler arasındaki bağımlılığı bir fiyat modeli ile gösterilmesi amaçlanmaktadır. Uygulanan senaryolar transfer, açık döngü ve kapalı döngü etkilerini hesaplayarak ekonomide meydana gelen değişimleri açıklamaya çalışmaktadır. Uygulanan ilk senaryo turizm gelirlerinin yüzde 10 artması şeklindedir. Bu artışın öncelikle turizm olmak üzere diğer sektörlerdeki mal talebini, mal talebinde artış ve/veya azalış sonucunda kullanılan üretim faktörlerinin gelirlerinin ne kadar etkilediğini ve değişen faktör gelirlerine göre hanehalkı gelirlerinin ne yönde değiştiği gösterilmiştir. Bu senaryo uygulandığında bütün sektörlerdeki üretimin artış yönünde olduğu görülmüştür. Sonuçlar bu senaryonun sektörel mal talebini artırdığını, büyümeyi teşvik ettiğini göstermiştir. İşgücü ve sermaye gelirlerinin artması ilgili sektörlerdeki mal talebi artışından kaynaklanmaktadır. Fiyat çarpan analizi ile ilk olarak enerji fiyatlarında meydana gelen % 1?lik bir azalmanın başta turizm olmak üzere diğer sektörler üzerinde ne kadar etki yaptığı incelenmiştir. Buna göre senaryonun sektörel faktör fiyatlarını, hanehalkı gelirlerini ve üretim aktivite seviyelerini nasıl etkilediği incelenmiştir. Bu ilk senaryonun sonuçları, enerji fiyatlarında belirtilen oranda bir azalışın sektörel fiyatları ve aktivitelerin üretim maliyetlerini değiştirdiğini göstermektedir. Çalışmada kullanılan ikinci fiyat çarpan senaryosu ise turizmin vergilendirilmesi ile ilgilidir. Bu senaryoya göre, turizm sektöründen alınan verginin % 1 oranında azaltılmasının diğer sektörler üzerindeki fiyat etkisi incelenmiştir. Bu ikinci senaryonun sonuçlarına göre, vergi azalması sonucunda turizm mal ve hizmetlerinin fiyatı düşmekte ve bu durum turizm sektörüne olan talebin artmasına yol açmaktadır. Turizm sektörüne olan talepteki artış turizmle ilişkili olan diğer sektörlerin de talebine ve dolayısıyla bu sektörlerdeki fiyatların da artmasına yol açmıştır. İlk fiyat senaryosuyla karşılaştırıldığında bu fiyat artışı daha küçük olmuştur.
Küresel makrofinansal şokların Türkiye ekonomisine aktarım kanalı: Global VAR yaklaşımı
Bu çalışmada Türkiye ekonomisi üzerinde küresel düzeyde ortaya çıkan ve finansal krize yol açan iktisadi şokların etkisi, ticaret kanalından aktarımı ve yayılımı 1980-2013 yılları arasındaki verilerden hareketle analiz edilmiştir. Ele alınan zaman aralığında dünya ekonomisinde birbirinden farklı kriz süreçleri ortaya çıkmıştır. Bu kriz süreçlerini kapsayacak bir analiz yapılabilmesi amacıyla; her süreci açıklayan teorik yaklaşımlar incelenmiş ve açıklanmıştır. Böylece ele alınan tüm dönemi kapsayabilecek teorik yaklaşımlara dayalı bir ampirik uygulama yapılmıştır. Küresel düzeyde oluşan makro-finansal şokların ticaret kanalından doğrudan, finansal kanaldan ise dolaylı olarak yayılmasına yönelik bir sistem analiz sonuçları elde edilmiştir. Uluslararası şokların krizlere dönüşme sürecinin ve finansal çarpan mekanizmasının işleyişinin belirleyeni olarak "ani duruş" değişkeni çerçevesinde uluslararası şokların etkisi ortaya konmuştur. Özellikle uluslararası varlık fiyatlarındaki değişmeye karşı bu değişkenin tepkisinin büyüklüğü ve şiddeti dış şoklara karşı ülkelerin dayanıklılığının bir göstergesi olmasından hareketle şokların aktarımı ile yayılma hızı hakkında bulgulara ulaşılmıştır. Bu çalışmada Krugman'ın tanımladığı anlamda uluslararası aktarım mekanizmasının finansal çarpan mekanizmasına dayalı bir ampirik çalışma yapılmıştır. Burada uluslararası varlık fiyatları ABD'nin hisse senedi varlık fiyatları olarak ele alınmış, bu uluslararası fiyatların bilançolar üzerinde olası etkileri ele alınan ülkeler temelinde ani duruş değişkeni ile temsil edilmiştir. Bu çalışmanın uygulamasında GVAR yaklaşımı kullanılmıştır. Bu yöntem etki-tepki analizleri ile ülkeler arasında şokların aktarımının analizine imkan vermektedir. Bu nedenle 17 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkenin 1980-2013 dönemine ait çeyreklik verileri bu yöntem ile analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda gelişmekte olan ülke olarak Türkiye ekonomisinin finansal şoklardan etkilendiği; bu şokların etkisini azaltacak değişkenlerin ise bu şokların etkisini artırarak ekonomiyi etkilediği yönünde bulguya ulaşılmıştır. Türkiye ekonomisinin ülke kaynaklı şoklara göre küresel şoklardan daha çok etkilendiği bulgusu elde edilmiştir. Seçilen dönemde küresel makro-finansal şokların Türkiye üzerindeki etkisinin finans kanalından ortaya çıktığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Finansal Krizler, Şokların Reel ve Finansal Aktarım Kanalları, Finansal Çarpan Mekanizması, Global VAR
Antalya'da konut fiyatlarını etkileyen faktörler: Hedonik yaklaşım
Konut harcamaları tasarruf, tüketim ve yatırım kararı açısından servet üzerinde önemli bir etkiye sahiptir ve ekonomik aktiviteler ile yakından ilişkilidir. 1970?lerin başından itibaren gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde finansal serbestleşme ve küreselleşme başlamıştır. Finansal sistemdeki bu gelişme bankacılık sistemi için büyük fırsatlar yaratmıştır. Ekonomi üzerinde gözlenen, konut fiyatlarındaki hızlı artışın olumlu etkileri nedeniyle, bankalar riskli subprime borçlulara kredi genişletmeye başlamıştır. Özellikle ABD konut piyasasında oluşan aşırı kâr, Ağustos 2007'de konut balonu ile sonuçlanmıştır. Dünya?da birçok ülkeyi etkiyen bu kriz konut piyasasının önemini göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, Antalya?da konut özelliklerinin, konut fiyatlarını nasıl etkilediğini analiz etmektir. Veri seti Antalya?nın merkez ilçesindeki (Muratpaşa, Konyaaltı, Kepez) konut piyasasına ait 2067 adet gözlemi kapsamaktadır. Bu gözlemler, internet üzerinden, emlak sitelerine dayalı bir araştırma ile elde edilmiştir. Literatür taraması, birçok çalışmada hedonik fiyat endeksi yönteminin kullanıldığını göstermektedir. Heterojen bir malı oluşturan karakteristiklerin her birinin, o malın fiyatı üzerindeki etkisi hedonik model olarak tanımlanabilir. Konut karakteristiklerinin heterojen yapısı nedeniyle, hedonik fiyat modeli konut piyasası araştırmalarında sıkça kullanılmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada hedonik fiyat yöntemi tercih edilmiştir. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde dünya çapında, Türkiye?de ve Antalya'da konut fiyatları açıklanmıştır. İkinci bölümde literatür taraması, teorik çerçeve ve hedonik model açıklanmış ve üçüncü bölümde ise hedonik fiyat denklemlerinin ampirik sonuçları açıklanmıştır. Öncelikle sonuçlar betimsel olarak sunulmuş ardından konut fiyatları ile ilgili ekonomik analiz yapılmıştır. Buna ek olarak bu çalışmada, farklı bölgelerde, konut fiyatlarının belirleyicilerindeki farklılıkları tespit etmek için, gelir düzeylerine göre üç farklı model (düşük-orta-yüksek gelir düzeyi) yaratılmış ve her gelir düzeyi için standart hedonik denklemler tahmin edilmiş ve ortaya çıkan sonuçlar birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Sonuçlar, konut fiyatlarını etkiyen en önemli özelliğin konut genişliği (m2) olduğunu göstermiştir. Özellikle yüksek gelir seviyelerinde, konut fiyatları, konut genişliği (m2) ile önemli ölçüde açıklanabilmektedir. Konut fiyatlarını etkileyen diğer önemli değişkenler ise gelir düzeyi, denize olan mesafe, manzara, kapıcı, asansör, yüzme havuzu, ısınma tipi ve garaj olarak bulunmuştur. Sonuçlar göstermektedir ki konut fiyatlarının tahmin edilmesi her semtte her şehirde ve her ülkede farklılık göstermektedir.
Kamu harcamaları ile ekonomik büyüme ilişkisinin analizi: Türkiye örneği
Bu çalışmada, 1980-2010 döneminde Türkiye'de kamu harcamalarının gelişimi ortaya konularak, kamu harcamaları ile ekonomik büyüme ilişkisi Wagner Kanunu ve Keynes Hipotezi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Wagner Kanunu'nu araştırmaya yönelik modeller kullanılarak kamu harcamaları ile ekonomik büyüme ilişkisi araştırılıp, kamu harcamalarının Türkiye ekonomisi için öneminin ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmada kamu harcamalarının sınıflandırılması ve kamu harcamalarının artış nedenleri incelenmiştir. Kamu harcamalarının artış teorileriyle birlikte ekonomik büyüme kavramı ve ekonomik büyüme modelleri çerçevesinde Türkiye ekonomisinin büyüme performansı ele alınmıştır. Çalışmada kamu harcamaları ile GSYH değişkenleri kullanılarak ekonometrik analizler gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda ADF birim kök testi, Toda ve Yamamoto nedensellik testi ve dinamik en küçük kareler yönteminden yararlanılarak söz konusu değişkenler arasındaki ilişki ortaya konulmuştur. Wagner Kanunu dikkate alan; Peacock-Wiseman, Goffman-Mahar, Gupta-Michas, Mann ve Payne-Ewing modelleri çerçevesinde analizler gerçekleştirilmiştir. Yapılan analizler neticesinde sadece Peacock-Wiseman modeli için kamu harcamaları ile ekonomik büyüme arasında nedensellik ilişkisi tespit edilememiş diğer dört model için Türkiye ekonomisinde Wagner Kanunu ve Keynes Hipotezi'nin geçerli olduğu sonucuna ulaşılmakla birlikte, Wagner Kanunu'nun Keynes Hipotezi'ne kıyasla daha baskın olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu bağlamda kamu kaynaklarının hangi alanlara harcanmasıyla birlikte, Türkiye ekonomisinin Dünya ekonomisinde meydana gelen gelişim ve dönüşümlere uyum sağlayabileceğine, bir başka ifade ile bilgi toplumu ve ekonomisine dönüşüm sürecinde uygulanması gereken ekonomi politikalarına değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kamu harcamaları, Wagner Yasası, Kamu Harcama Politikaları
Finansal çevrimler ve iş çevrimleri arasındaki ilişki: Türkiye örneği
İş çevrimleri ile finansal sektör arasındaki ilişki, 20. yüzyılda zaman zaman gündeme gelmiş olsa da 2008 küresel finans krizine kadar bu ilişkiye yeterince önem verilmemiştir. Krizin yıkıcı etkileri, finansal çevrimler ile iş çevrimleri arasındaki ilişkinin aydınlatılmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu çalışmada, Türkiye'deki finansal çevrimler ile iş çevrimleri arasındaki ilişki 1987:1-2021:3 dönemi için incelenmiştir. İş çevrimlerini temsilen sanayi üretim endeksi ve finansal çevrimleri temsilen krediler, hisse senedi fiyatları, reel efektif döviz kuru ve yabancı portföy yatırımlarına dair büyüklükler kullanılmıştır. Ayrıca bu finansal değişkenler kullanılarak temel bileşenler analizi ile finansal çevrimleri temsil eden bir gösterge oluşturulmuştur. Finansal çevrimlerin ölçümü dönüm noktası analizi, Hodrick-Prescott filtresi ve Baxter-King filtresi ile gerçekleştirilmiş, daha sonra çevrimler arası senkronizasyon, korelasyonlar ve nedensellik ilişkileri incelenmiştir. Son olarak ise çevrimler arasındaki ilişkinin zamana göre değişimi DCC-GARCH modeli ile tahmin edilmiştir. Çalışmada yürütülen analizlerden elde edilen bulgulara göre hisse senedi fiyatları ve yabancı portföy yatırımları öncül, krediler takipçi, REDK ve faktör çevrimleri ise eş anlı veya öncül olma davranışı sergilemektedir. Granger nedensellik analizinin sonuçlarına göre finansal çevrimleri temsilen kullanılan tüm değişkenlerden iş çevrimlerine doğru bir nedensellik ilişkisi mevcutken, iş çevrimlerinden yalnızca kredi-GSYH oranına doğru bir nedensellik mevcuttur. DCC-GARCH analizinin sonuçları, finansal çevrimler ve iş çevrimlerinin birlikte hareket etme kabiliyetinin kriz dönemlerinde yükseldiğini göstermektedir. İş çevrimleri ile ortak hareket kabiliyeti en yüksek olan değişken yabancı portföy yatırımlarıdır. Tüm bu sonuçlar değerlendirildiğinde, Türkiye'de finansal çevrimlerin iş çevrimlerini öncelediği ve iş çevrimlerinin nedeni olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Bu nedenle finansal çevrimlerdeki dalgalanmaların ihmal edilmesi, ileride ciddi reel ekonomik maliyetlere yol açma potansiyeli taşımaktadır. Bu durumun politika yapıcılar tarafından dikkate alınması ve finansal çevrim dalgalanmalarını hesaba katan politika çerçevelerinin oluşturulması gerekmektedir.
Bankaların yurt dışı borçlarının yurt içi kredi hacmine etkisi: Türkiye örneği
Bu tezde, artan finansal derinlikle birlikte finansal kuruluşların iktisadi faaliyetler için önemi ve bunların içinde de en büyük payla öne çıkan bankacılık sektörünün payı, banka bilançolarının zaman içindeki gelişimiyle birlikte özetlenmiştir. Kredi/mevduat oranı ve çekirdek dışı fonlama oranı arasındaki güçlü ilişki bu tezin ana konusu olan yurt dışı borçların kredi arzına etkisini motive etmektedir. Bu sebeple, bu iki seri arasındaki bağıntıyı incelemek adına Granger nedensellik ve ARDL sınır testi uygulanmıştır. Yazınla uyumlu olarak elde edilen bulgular, yurt dışı borç tutarındaki artışın kredi kanalıyla iktisadi faaliyete etkisine dair bir ölçüt oluşturulmasına dayanak sunmaktadır. Aylık ve banka bazında elde edilen mikro veri ile elde edilen panel sabit etki modeli tahmin sonuçlarına göre, Türk bankaları yurt dışı borçlanma yoluyla sağladıkları ilave kaynakları kısa vadede likit aktif kalemlerinde değerlendirmekte ancak zaman aralığı uzadıkça krediye dönüşüm oranlarını artırmaktadır. Ayrıca, tezde krediye dönüşüm oranlarının borçlanma türü ve banka grubu bazında farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Bulgulara göre, bankaların kısa vadeli diye nitelendirebileceğimiz mevduat ve repo cinsi borçlanmalarının krediye dönüşüm oranlarının, daha uzun vadeli borçlanma türlerine göre daha düşük olduğunu gözlemlemekteyiz. Banka grubu bazında yapılan inceleme sonucunda ise yabancı sermayeli bankaların yurt dışı borçlanma artışları diğer bankalara göre kredilere daha az etkide bulunmaktadır.
Türkiye için optimal enerji kaynağı
Üretimde kullanılan en önemli kaynaklardan biri olan enerji, sosyal güvenlikte önemli bir faktör olarak görülmektedir. Türkiye, enerji kullanımı için yabancı ülkelere bağımlı ülkelerden biridir. kalkınma Türkiye ekonomisinde uygulanacak; enerji kaynaklarının kullanımında dış kaynaklara bağımlılığın azaltılabilmesi ve enerji sektörünün kilit bir sektör olması daha kolay olacaktır. Türkiye'deki olaylarla artan enerji talebinde ekonomik büyüme ve tüketim modelleri iç kaynaklardan ziyade dış kaynaklardan gerçekleştirilmelidir; Enerji güvenliği konusu her zaman gündemdedir. Özellikle, enerjinin sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya bütünleyici bir katkı haline geldiği; Kesintisiz, güvenilir, temiz ve ucuz yollar bulmak ve arz güvenliğini sağlamak için bu kaynakları çeşitlendirmeye çalıştılar. Bu bağlamda, petrol, doğal gaz ve kömür tüketim açısından en önemli enerji kaynaklarıdır. Optimal kavramı en uygun olan, şartla uyan anlamına gelmektedir. Enerji kapsamında optimal enerji denildiğinde, uygun enerji anlamı karşımıza çıkmaktadır. En uygun enerjinin belirlenme kriteri ise başta maliyet olmak üzere insan sağlığına verdiği zarar düzeyi, çevre kirliliği etkeni ve sürdürülebilirlik kapsamında değerlendirmenin yapılmasıdır. Bu çalışma kapsamında Türkiye için en optimal olan enerji kaynakları incelenemeye çalışılmıştır.
Türk bankacılık sisteminde varlık yönetim şirketlerinin rolü ve bankaların kredi tayınlamasına etkisi
İktisadi aktörlerin temel amacı kar maksimizasyonunu sağlamaktır. Bu durum bankacılık sektörü için de geçerlidir. Ekonomide yer alan tüm sektörler kendi içlerinde birbirinden farklı karlılık ve risk oranlarına sahiptirler. Bankacılık sektörünün aktifleri içerisinde en büyük paya sahip kredilerinin risk yapısı da karlılığın önemli belirleyicisi olmaktadır. Bankacılık sektöründe kredilerin amaca uygun olarak kullanılıp kullanılmaması ve ödemelerin planlanan vadede gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesi, kredi verilenin ödeme kabiliyeti tespitinin doğru yapılabilmesi riski belirlemektedir. İktisat teorisinde piyasalarda asimetrik bilgeye dayalı ters seçim probleminin oluşması, kredilerin geri ödenmeme riskini artırabilmektedir. Bu çalışmada bankaların, piyasada artan risk karşısında, riski transfer ettikleri varlık yönetim şirketlerinin varlığında ve yokluğunda kredi tayınlaması yapıp yapmadıkları analiz edilmeye çalışılmaktadır. Çalışmada, varlık yönetim şirketlerinin öncesi ve sonrasını içeren Aralık 2002 ile Mayıs 2020 arasındaki aylık veriler kullanılarak iki farklı döneme özgü ampirik VAR analizleri yapılmıştır. Analiz sonucunda, varlık yönetim şirketlerinin olmadığı dönemde bankaların kredi riskindeki artışların, varlık yönetim şirketlerinin olduğu döneme göre daha fazla kredi tayınlamasına neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Türkiye ekonomisinde parasal aktarım mekanizması : Döviz kuru kanalı
Bu çalışma kapsamında para politikası şoklarının reel ekonomi ve fiyatlar üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Bu nedenle çalışmada parasal aktarım kanalları incelenerek, Türkiye'de bu kanallardan hangilerinin etkin olarak çalıştığı analiz edilmiştir. Özellikle döviz kuru kanalı temelinde parasal aktarım mekanizmalarının çalışmalarını test etmek amacıyla da VAR modeli kapsamında bazı etki tepki fonksiyonları ve varyans ayrıştırma yöntemleri gibi çeşitli modelleriden yararlanılarak Türkiye'nin 1986-2010 yılları arası üçer aylık verileri test edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Parasal Aktarım Mekanizması, Parasal Aktarım Kanalları, Döviz Kuru VAR modeli
Türkiye'de obezite üzerinde sosyoekonomik değişkenlerin etkileri ve eşitsizlik
Obezite gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için önemli bir sağlık problemidir. Obezite özellikle 1980'li yıllardan günümüze kadar tüm yaş gruplarında ve sosyoekonomik gruplarda çok hızlı artış göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) raporuna göre, 2008 yılında dünyada 500 milyonun üzerinde obez ve 1.4 milyar aşırı kilolu birey olduğu tahmin edilmiştir. Rakamların 2015'de sırasıyla 700 milyon ve 2.3 milyara ulaşacağı öngörülmektedir. Türkiye genelinde obezite oranı 2008 yılında %16.2 iken 2010 yılında %18.8'e yükselmiştir. Genel olarak bakıldığında dünya genelinde olduğu gibi Türkiye'de de kadınlarda obezite oranı, erkeklerde ise aşırı kiloluluk oranı daha yüksektir. Türkiye'de yetişkin nüfusun 2008 yılında %49.1'i ve 2010 yılında %52.1'i aşırı kilolu ve obezdir. Türkiye genelinde 2008 yılında aşırı kilolu ve obez olan kadın oranı toplamı %46.9 iken bu oran erkeklerde %51.2 çıkmıştır. Aynı oranlar 2010 yılında sırasıyla %51 ve %53.2'ye yükselmiştir. Obezite insanların yaşam ve sağlık kalitesini etkilemesinin yanı sıra ülke ekonomilerini de olumsuz etkileyen bir sağlık problemidir. Ülke ekonomilerine doğrudan ve dolaylı maliyetler yüklemektedir. Gıda fiyatlarında reel azalma, kişi başına reel gelir artışı, teknolojik gelişme, sosyal ve çevresel faktörler, sosyo-demografik faktörler, daha az fiziksel aktivite gerektiren çalışma koşulları ve kadınların işgücüne katılması bireylerin gıda tüketimi ve enerji dengesini etkilemiş ve sonuçta obezite oranlarının artmasına neden olmuştur. Uluslararası literatürde, obezitenin ekonomik nedenlerini ve sonuçlarını, obezitenin maliyet etkisini, gelir veya ücret düzeyleri üzerinde obezitenin etkisini, obezitenin yaratmış olduğu sosyoekonomik eşitsizlikleri ele alan mikro ekonomik temelli ampirik çalışmaların sayısı hızla artmaktadır. Fakat Türkiye'de literatürde yer alan çalışmaların neredeyse tamamı sağlık bilimlerinde çalışan araştırıcılar tarafından yapılmıştır. Oysa Türkiye'de iktisadi teori temelinde ve ülke genelini kapsayan bir ampirik çalışma henüz yapılmamıştır. Bundan dolayı Türkiye'de anti obezite politikalarının oluşturulmasında kullanılacak ampirik bulgular da yetersizdir. Obezite üzerinde belirleyici olan temel değişkenler, obezlerin sosyoekonomik kesimler arasında dağılımını (eşitsizlik) ve eşitsizliğe neden olan ana faktörleri belirlemek müdahale politikaları için önemlidir. Bu araştırma ulusal bağlamda literatürdeki bu eksikliği gidermeye katkıda bulunmak ve Türkiye'de obezite ile mücadele politikalarında odaklanılması gereken etkin iktisadi araçları belirlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada TÜİK 2008 ve 2010 Sağlık Araştırması Anket verileri kullanılmıştır. Çalışma iki aşamadan oluşmaktadır. İlk aşama, 2008 ve 2010 yılları için Türkiye geneli beden kitle indeksi (BKİ) dağılımının mevcut durumu ortaya konulmuştur. Her iki yıl için cinsiyet, yaş, yerleşim yeri, eğitim düzeyi, medeni durum, gelir düzeyi, genel sağlık durumu, bireysel alışkanlıklar ve meyve tüketimi gibi sosyoekonomik ve demografik değişkenlerin obezite ve aşırı kilo/obezite üzerinde etkili olup olmadığı probit model yöntemi ile tahmin edilmiştir. İkinci aşamada, her iki yıl için Türkiye'de obezite ve aşırı kilo/obezite üzerinde hangi sosyoekonomik ve demografik değişkenlerin eşitsizliğe neden olduğu ve bu eşitsizliklerin derecesi ve yönü yoğunlaşma indeksi ile hesaplanmıştır. Model tahmin sonuçlarından elde edilen temel bulgulara göre; her iki yılda, diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de yüksek gelir gruplarında ve düşük eğitim düzeylerinde obez olma olasılığı ve aşırı kilolu/obez olma olasılığı daha yüksektir. Ayrıca kentsel yerleşim yerlerinde obez olma olasılığı ve aşırı kilolu/obez olma olasılığı kırsal yerleşim yerlerine göre daha yüksektir. Ancak kentsel alanda yaşayan bireylerin gelirinde kırsal alanda yaşayan bireyin gelirine göre logaritmik olarak bir artış obez olma olasılığını ve aşırı kilolu/obez olma olasılığını azaltmaktadır. Her iki yıl için obezitenin ve aşırı kilo/obezitenin yaratmış olduğu toplam eşitsizliğin yönü düşük sosyoekonomik gruplarda yoğunlaşmasıdır. Türkiye'de obezite zenginler lehine (yoksullar aleyhine) eşitsizlik yaratmaktadır. Bunun dışında ilkokul altı, ilkokul, lise ve üstü eğitim düzeyine sahip obez bireylerin düşük sosyoekonomik statüde yoğunlaştığı belirlenmiştir. Bunun yanında, hipertansiyon ve diyabet hastası obez bireyler düşük sosyoekonomik statüde yoğunlaşmıştır. Düşük sosyoekonomik statülerde bireylerde hastalık oranları daha yüksek ve meyve ve sebze tüketim sıklığı daha düşüktür. Araştırma sonuçları ışığında, obez olmanın ve aşırı kilolu/obez olmanın toplumda yaratmış olduğu eşitsizlikte temel sorun olarak eğitim düzeyi ve gelir dağılımı görülmektedir. Bu nedenle obezite ile müdahalede eğitimin ve gelir dağılımındaki eşitsizliği azaltmanın etkili politika araçları olacağı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Türkiye'de Obezite, Obezitede Eşitsizlik, Obeziteyi Etkileyen Faktörler, Obezitenin Ampirik Analizi
Yetenekler yaklaşımı perspektifi ile yoksulluğun ölçülmesi: Yoksulluğun kayıp boyutları üzerine ampirik bir uygulama
Bu çalışma, yoksulluk kavramını yetenek yaklaşımı temelinde çok boyutlu bakış açısıyla ele alarak, Mersin ve Erzurum illerindeki yoksulluğun kayıp boyutlarına odaklanmaktadır. Ölçüm için gerekli veri seti adı geçen illerin kentsel kesimlerinde 2011 yılında gerçekleştirilen saha çalışmalarından elde edilmiştir. Çalışmanın hazırlanmasındaki temel gerekçe Türkiye özelinde yapılan yoksulluk çalışmalarında çoğunlukla parasal yaklaşım yöntemlerinin uygulanması, bunun ise sosyal işleyiş ve süreci açıklamada yetersiz kaldığına inanılmasıdır. Çok boyutlu yoksulluk ölçüm yöntemi ile elde edilen Mersin ve Erzurum illerinin sonuçları incelendiğinde, Mersin'in yoksulluk oranının Erzurum'dan yüksek olduğu görülmektedir. Elde edilen en çarpıcı sonuçlardan birisi bireylerin ve özellikle de kadınların hanehalkı kararlarına katılımının incelendiği güçlenme boyutundaki yoksunluk yaşayan kişi sayısının iki il için oldukça farklı olmasıdır. Mersin'in yoksulluğu Erzurum'un üzerinde olmasına karşın, Erzurum'da güçlenme boyutunda yoksunluk yaşayanların sayısı Mersin'dekilerin üzerindedir. Bu da Mersin'deki fertlerin göreli olarak daha özerk olduklarının bir göstergesi olabilir. Ayrıca her iki ilde de en düşük sosyoekonomik seviyede yaşayanların, kadınların, orta yaştakilerin, ilköğretim ile altında eğitimli olanların ve küçük burjuvalar ile emekçilerin yüksek oranda ve şiddette yoksulluk yaşamakta oldukları, bu çalışmadan elde edilen diğer önemli bulgulardır. Bireylerin yaşadıkları yoksunlukları ve bu yolla da yoksulluklarını en fazla arttıran faktörler ise, kadınların yevmiyeli, kendi hesabına düzensiz işlerde ve işçi statüsünde çalışmaları ile okula gitmemiş olmaları, erkeklerin okula gitmemiş olmaları ile başta etnik nedenler olmak üzere kendisine önyargılı davranıldığına inanmalarıdır. Aynı kişilerin yoksulluktan kurtulmalarına yardımcı olabilecek faktörler ise, kadınların üniversite eğitimi almış olmaları iken, erkeklerin memur statüsünde çalışmaları olarak bulunmuştur. Ayrıca tüm bireylerin kendi kararlarını kendilerinin verebiliyor olmaları da yaşanan yoksulluğu azaltan faktörler arasında sıralanabilir.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde finansal bütünleşme - ekonomik büyüme ilişkisinin panel veri analizi
Çalışmanın amacı, finansal bütünleşme ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi 1984-2010 dönemindeki 80 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede panel veri teknikleri kullanarak incelemektir. Ayrıca çalışma, sermaye akımlarının kompozisyonunun (doğrudan yabancı yatırımlar, portföy hisse senedi yatırımları ve borç akımları) ve eşik koşullarının (finansal gelişme, kurumsal kalite, ticari açıklık ve makroekonomik istikrar) finansal bütünleşme-ekonomik büyüme ilişkisine etkisini de incelemektedir. Çalışmada hem kural-temelli (de jure) hem de miktar-temelli (de facto) finansal bütünleşme göstergeleri kullanılmaktadır. Miktar-temelli finansal bütünleşme göstergeleri, doğrudan yabancı yatırım, portföy hisse senedi, borç ve toplam yükümlülüklerden ve brüt varlıklar ve yükümlülüklerden oluşmaktadır. Çalışmada sermaye hareketleri hem akım hem de birikimli stok olarak ele alınmaktadır. Sonuçlar, kural-temelli finansal bütünleşme değişkeninin ekonomik büyümeyi pozitif etkilediğini göstermektedir. Bulgulara göre finansal bütünleşme seviyesinin yüksek olduğu ülkeler, finansal bütünleşme seviyesinin düşük olduğu ülkelere nispeten daha hızlı büyümektedir. Sermaye akımlarının ekonomik büyüme etkisi, sermaye akımlarının kompozisyonuna, inceleme dönemine ve ülkenin bulunduğu bölgeye bağlıdır. Doğrudan yabancı yatırımlar ve portföy hisse senedi yükümlülükleri ekonomik büyümeyi pozitif etkilerken, borç stokları negatif etkilemektedir. Borç şeklindeki sermaye akımlarının ekonomik büyüme üzerinde önemsiz hatta negatif etkisi bulunmaktadır. Sonuçlar, sermaye akımı çeşitlerinin ekonomik büyüme üzerinde farklı etkiye sahip olduğunu öne süren kompozisyon hipotezini desteklemektedir. Finansal bütünleşme-ekonomik büyüme ilişkisini inceleyen uygulamalı literatür finansal bütünleşme göstergesi olarak genellikle brüt varlıklar ve yükümlülükler stokunu kullanmaktadır. Brüt varlıklar ve yükümlülükler stokunun ekonomik büyüme üzerindeki etkisi negatiftir. Uygulama sonuçları yabancı sermayenin ekonomik büyümeye destek olduğunu, ancak ekonomik büyümenin desteklenmesinde yurt içi tasarrufların yabancı sermayeden daha önemli olduğunu göstermektedir. Ayrıca sermaye akımlarının gelir seviyesine etkisi, gelirdeki büyümeye etkisini aşmaktadır. Sermaye akımlarının seviye etkisi, büyüme etkisinden daha önemlidir. İnceleme dönemindeki finansal krizler (Latin Amerika, Doğu Asya ve özellikle 2008 küresel finans krizi) ve sermaye akımlarındaki daralma-genişleme dönemleri, sermaye akımlarının büyüme etkilerini engellemektedir. Krizlerin yoğunlaştığı 1990'lardan sonra sermaye akımlarının ve özellikle doğrudan yabancı yatırımların ekonomik büyüme üzerindeki pozitif etkisi azalmaktadır. Krizlerin maliyetleri, sermaye akımlarının pozitif büyüme etkilerini baskılamaktadır. Sermaye akımları ve ekonomik büyüme arasındaki pozitif ilişki dönem olarak 1980'lerde, ülke grupları arasında Latin Amerika ve Doğu Asya ülkelerinde ve gelişmekte olan ülkelere nispeten gelişmiş ülkelerde daha güçlüdür. Çalışma finansal bütünleşme-ekonomik büyüme ilişkisinde eşik hipotezine yönelik sınırlı kanıtlar sunmaktadır. Ayrıca farklı sermaye akımlarına ilişkin farklı eşik koşulları geçerli olmaktadır. Doğrudan yabancı yatırımların ekonomik büyüme üzerindeki etkisi ülkenin makroekonomik istikrar seviyesine bağlıdır. Yüksek enflasyon seviyesi, doğrudan yabancı yatırım akımlarının ekonomik büyüme üzerindeki pozitif etkisini azaltmaktadır. Doğrudan yabancı yatırımların büyüme etkisi, makroekonomik istikrarsızlık düzeyi düştükçe artmaktadır. Doğrudan yabancı yatırımlar, enflasyon seviyesi, bütçe ve cari işlemler dengesi, büyüme oranı gibi yapısal makroekonomik faktörlere duyarlıdır. Bulgular borç stoklarının ekonomik büyüme üzerindeki negatif etkisinin, finansal gelişme seviyesi arttıkça azaldığını göstermektedir. Ağırlıklı kanıtlar, finansal bütünleşme ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin genellikle doğrusal olduğunu, etkileşim etkilerinin tüm sermaye akım türleri için geçerli olmadığını göstermektedir. Finansal bütünleşmenin ekonomik büyümeye etkisi eşik koşullarına bağlı değildir.
Anti - damping uygulamalarının makro ekonomik belirleyicileri: Türkiye örneği
GATT/DTÖ tarafından konulan Anti Damping Kodu birçok ülke tarafından uzun yıllardan beri kullanılmaktadır. Türkiye ise bu uluslararası ticaret politikası aracını 1989 yılından beri kullanmaktadır. Bu çalışmanın amacı Türkiye'deki anti-damping uygulamalarının belirleyicilerini incelemektir. Bu amaçla çalışmada bir ekonometrik model kurulmuş ve bu model Negatif Binomial Regresyon metodu kullanılarak tahmin edilmiştir. Çalışmanın sonucunda, yurtiçi ve yurtdışı ekonomik faaliyetlerin (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) ve ithalat artış hızının istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Sonuçlar makroekonomik değişkenlerin anti-damping kararlarını etkilediğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, anti-dampingin adil uluslararası ticareti sağlamaktan ziyade, dış ticaretten korunmak için kullanılan bir araç olduğu söylenebilir.
Tasarrufların makroekonomik performansa etkileri: Kuram ve Türkiye örneği
Harcama dinamikleri ve tasarruf olgusu, kısa dönemde iktisadi dalgalanmaların ve para politikası yönetimlerinin analizinde önemli bir yer tutarken uzun dönemde sermaye stokunun büyüklüğü ile ücretlerin, faizin ve yaşam standardının sonuçlarını belirlemektedir. Bu sebeple tasarruf eksikliği yaşayan gelişmekte olan ülkeler, tasarruf eksikliğini yurt dışı sermaye akımları ve dış borçlanma yolu ile gidermeye çalışmakta; bu durum ise ülkelerin dışa bağımlılıklarını arttırırken, ekonomilerini döviz kuru risklerine ve yabancı ekonomik şoklara karşı daha kırılgan hale getirmektedir. Gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan Türkiye'de, dış finansman kolaylıkları ve tüketime dayalı büyüme hedefleri sebebiyle, diğer ülkeler gibi tasarrufların artırılmasını ikinci plana atmıştır. Bu durum ülkenin yurt dışı finansman bağımlılığını giderek arttırmış; sürdürebilir bir ekonomik gelişme dünya ekonomisindeki gelişmelere son derece duyarlı hale gelmiştir. Nitekim 2013 yılında FED'in sıkılaştırıcı para politikası uygulamalarına geçeceğini duyurması, yurt dışı finansmana bağımlılığı yüksek Türkiye ekonomisi için yeni önlemler alma ihtiyacını doğurmuştur. Bu önlemler alınmadan önce ekonomide iyileştirilmesi gereken öncelikli makroekonomik göstergeler belirlenerek, tasarrufun bu alanları ne derece etkilediği ve birbirlerinden ne yönde etkilendiği ortaya konmalıdır. Bu çalışmada, Türkiye'de tasarruf oranlarıyla önemli makroekonomik performans göstergeleri arasında yer alan, büyüme, yatırım, cari açık, yurt dışı portföy girişleri ve enflasyon oranları arasındaki ilişki, 1975-2016 dönemi yıllık verileri ve zaman serisi yöntemleriyle analiz edilecektir. Beklentimiz, Türkiye'de tasarrufların ekonominin temel makroekonomik göstergeleri üzerinde önemli ölçüde etkili olduğu yönündedir.
Hisse senedi getirileri ile firma başarı düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması -İMKB üzerine bir uygulama-
ÖZET Etkin çalışan sermaye piyasalarında, hisse senedi getirilerinin firmaların başarı düzeylerine göre belirlenmesi beklenmektedir. Sermaye piyasası teorilerinde, hisse senedi getirilen ile firmaların başarı düzeyleri arasında doğrusal bir ilişki olduğu kabul edilmektedir. Ancak, Türk Sermaye Piyasasında yaşanan gelişmeler, bu doğrusal ilişkinin varlığı konusundaki kuşkulan arttırmıştır. Çalışmanın amacı, İMKB çerçevesinde, firmaların hisse senedi getirilen ile firma başarı düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Ulaşılacak sonuç, firma finansal göstergelerinin hisse senedi getirileri üzerinde etkili olup olmadığı ve reel ekonomi ile parasal ekonomi arasında ilişkinin ne derece sağlıklı olduğunun saptanması açısından önemlidir. Temel analiz çerçevesinde finansal oranlar ile hisse senedi getirilerinin kullanıldığı analiz sonucunda, hisse senedi getirileri ile firma başarı düzeyleri arasında 1 992, 1 994 ve 1 996 yılları için hesaplanan Spearman Sıra Korelasyonu katsayıları oldukça düşük belirlenmiş ve hisse senedi getirilerinin firmaların finansal başarılarından etkilenmediği saptanmıştır.
Ulusal sağlık hizmetleri sisteminin finansman kaynakları yönünden Türkiye`de uygulanabilirliği
vu ÖZET Bu çalışmada, sağlık kavramı ve sağlık hizmetlerinin iktisadi özellikleri üzerinde durulmuş, gelişmiş ülkeler başta olmak üzere, çeşitli ülkelerde uygulanmakta olan sağlık sistemlerinin işleyişi ele alınarak Türkiye'de mevcut sistemin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, sağlık sistemlerini sınıflandıran kuramsal bazı modellerden hareketle bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. Bütün dünya ülkelerinde sağlık hizmetlerine yapılan harcamaların giderek arttığı görülmektedir. Bu nedenle, ülke yönetimleri, harcamalarda verimliliği sağlayacak, finansmanda yeterli ve düzenli kaynaklara ulaşacak arayışlar içerisine girmişlerdir. Sağlık hizmetleri topluma en iyi şekilde sunularak, Dünya Sağlık Örgütü tarafindan belirlenen hedeflere ulaşmak istenilmektedir. Çünkü sağlıklı bir toplum ile ekonomik kalkınma arasında bir ilişki olduğu bilinmektedir. Çalışmada, Türkiye'deki sağlık hizmetlerinin sunum ve finansmanında yaşanan karmaşanın giderilebilmesi için en önemli girişim olarak tüm toplumu sağlık güvencesi altına alan bir "Ulusal Sağlık Sigortası" uygulamasının gerekliliği vurgulanmaktadır.
İşbirliğine oyun teorisi yaklaşımı
Bu çalışmada hukuki ve ekonomik bağımsızlığı koruyan işbirliklerini gerçekleştirmede ortaya çıkan sorunlar ve çözüm önerileri oyun teorisi çerçevesinde ele alınmıştır. Bu çerçevede bu işbirliklerinin oluşturulma ve sürdürülme koşullarının neler olduğu bulunmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda sorunun ve çözüm yollarının bulunmasını kolaylaştırmak amacıyla işbirlikleri uyumlu eylem amaçlı ve ortak eylem amaçlı olmak üzere iki ayrı başlık altında değerlendirilmiştir. Uyumlu eylem amaçlı işbirliklerini açıklamak için oyuncuların neden işbirliği yapamadıklarım açıklamada uygun bir araç olan 'Mahpuslar Çıkmazı"ndan yararlanılmıştır. Uyumlu eylem amaçlı işbirliklerinin oluşturulması için mahpuslar çıkmazının çözümünün ne olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda çözüm, oyunun tekrarlanan şekilde oynanması ve bir oyuncunun diğerine uyumlu hareket etmesi karşılığında elde edeceği faydanın bir kısmını vermesi durumu olarak iki farklı şekilde incelenmiştir. Ortak eylem amaçlı işbirliklerinde süperkatkılıhktan doğan kaim paylaşımı sorunsalı derinleştirilmeye çalışılmıştır. Bu sorunun analizi için ise 'İşbirlikçi Oyun Teorisi"nin ne ölçüde uygun bir araç olduğu sorgulanmıştır. Son olarak, uyumlu eylem ve ortak eylem amaçlı işbklMerinin oluşturulma ve sürdürülme koşullan arasındaki farklar ortaya konulmuş ve bu koşulların neler olduğunun belirlenmesinde oyun teorisinin ne ölçüde bir araç olarak kullamlabileceği sorgulanmıştır. Sonuç olarak, uyumlu eylem amaçlı ve ortak eylem amaçlı işbirliklerinde sorun, çözüm yolu, sürdürülebilirlik, cezalandırma ve anlaşmaların denetlenmesi açısından ne gibi farklar olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Türkiye makarna sanayii sektör analizi yapı - işleyiş - performans
Durum buğdayından üretilmektedir. Türkiye makarnanın hammaddesi, olan buğday üretiminde önemli bir güce sahiptir. Ancak, üretilen hammaddenin istenilen kalite düzeyinde ve miktarda ve uygun fiyatlarla temininde güçlükler yaşanıyor olması, makarna sanayiini ve bu sanayiinin rekabet gücünü olumsuz etkilemektedir. Türkiye makarna sanayiinin yıllık üretim kapasitesi 920 bin tonu bulmuştur. Ancak, yurtiçi tüketim istenilen seviyeye ulaşamamıştır. Türkiye'nin 5.94 kg'lik kişi başına yıllık makarna tüketimi, makarna ticaretinde söz sahibi olan rakip ülkelerinkinden düşüktür. Ayrıca, ihracat pazarlarında yaşanılan tıkanıklıklar, makarna sanayiinde atıl kapasite yaratmaktadır. Gerçekleştirilen ihracat miktarı 1997 'de 136 bin tona çıkmıştır. Daha sonraki dönemlerde, ABD 'de Türk makarnasına konulan anti-damping ve telafi edici vergilerin etkisiyle önce bu pazara yapılan ihracat azalmış ve hatta durma noktasına kadar gerilemiş, daha sonra da Rusya pazarında 1998 yılında yaşanılan ekonomik kriz nedeniyle ihracatta gerileme başlamıştır. Makarna sanayiinin en büyük ihraç pazarları olan bu iki ülkede yaşanılan olumsuz gelişmeler, ihracatın sınırlı sayıda pazara yönelik olmasının sakıncalarını ortaya çıkarmıştır. Makarna sanayiinin ihracatım olumsuz etkileyen bir diğer gelişme de, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin 1997 yılından itibaren Türkiye'den ithal ettikleri makarnaya 2.5 milyon ECU tutarında kota koyması olmuştur. Makarna ihracatı 2000 yılında 25 bin ton olarak gerçekleşmiştir. Türkiye makarna sanayiinde faaliyet gösteren firma sayısı 27'dir. Makarna üreticilerinin üretim sistemlerinin, bu sektörde dünya lideri olan İtalya'nın teknolojisinden geri olmadığı ifade edilmektedir. Türk makarna sanayii hammadde teminine dayalı olarak bir takım sorunlar yaşamaktadır. Bu çalışmada, Türkiye makarna sanayiinin yapısı, yurtiçi ve yurtdışı gelişmeler çerçevesinde sektörün işleyişi ve sektöre giriş-çıkış engelleri ile sektörün temel sorunları irdelenerek, bir sektör analizi yapılmaya çalışılmıştır.
Türkiye'de gıda sanayiinde kalite ve güvenlik standartları: Kavramlar, mevzuat ve uygulamalar
IV ÖZET Gönümüzde gıda sanayi ve gıda ticaretinde yaşanan hızlı gelişmeler ve değişim süreci ile gıda maddelerinin üretim tekniklerinin gelişmesine paralel olarak ürün formülasyonu ve ürün çeşitliliğinde artışlar olmakta; ancak gıda maddelerinin tüketici sağlığına zarar vermeyecek nitelikte güvenli olarak üretilmesi zorunluluğu ve bu amaca yönelik yürürlükteki mevzuatın uygulanması hususu giderek önem kazanmaktadır. Bu çalışmada mevzuatta yer alan ve uyulması zorunlu olan hükümlerin yanı sıra, uyulması zorunlu olmayan ve tüketici veya işletmelerin istekleri doğrultusunda yerine getirilen kalite güvence standartlarına da değinilmiştir. Bu tez çalışması üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde temel kavramlara yer verilmiştir. Bu bölüm şu başlıklardan oluşmaktadır; kalite kavramı ve tarihsel gelişimi, kalite güvence sisteminin temel özellikleri, gıda güvenliği ve kalite güvencesi, ISO 9000 standart serilerinin kapsam ve uygulamaları, ISO 9000 standartlarının gıda sektöründe uygulanması, çevresel yönetim sistemleri ve ISO 14000 standartları, GLP (Good Laboratory Practice) uygulamaları, GMP (Good Manufacturing Practice) uygulamaları, HACCP sistemi kavramı ve temel prensipleri. İkinci bölümde ise Türk Gıda Mevzuatı ile ilgili uygulamalara yer verilmiştir. Bu bölümde şu başlıklardan oluşmaktadır; gelişmiş ülkelerde gıda kontrol uygulamaları, Türk Gıda Mevzuatının esasları, Türk Gıda Mevzuatının amaçları, sorunlar ve çözümler. Tezin üçüncü bölümünde gıda güvenliği ve kalitesi ile ilgili bir anket çalışmasına yer verilmişti. Bu uygulama Antalya bölgesini kapsayan bir anket çalışmasıdır. Bu tezin amacı Türkiye'de gıda sektöründe uygulanmakta olan gıda mevzuatı ile kalite güvence sistemleri hakkında genel bir bilgi vermek ve uygulamada karşılaşılan sorunları tespit edip buna yönelik çözüm önerileri sunmaktır. Mevzuat bakımından AB ile fazla bir uyumsuzluk bulunmamasına rağmen, uygulamada çok büyük eksikliklerin bulunduğu görülmektedir. Gıda kontrolüne yönelik olarak yeni yapılanmaya gidilerek, yeterli sayıda ve bilgiye sahip personelin yetiştirilmesi acilen gerektirmektedir. Avrupa Birliğinin de temelde her türlü gıda üretiminde HACCP gibi sistemlerin uygulanmaya başlanmasıyla Türk gıda sektörü bundan büyük oranda etkilenmiştir. Bunun için gerekli çalışmaların yapılmaması durumunda Türk gıda ürünlerinin AB pazarına girme şansı azalacaktır.
Firma birleşmeleri ve bölgesel ekonomik entegrasyon: AB-Türkiye örneği
ÖZET Bu çalışmada firma birleşmelerinin nedenleri, teorik çerçevesi ele alınarak, bölgesel ekonomik entegrasyonların firma birleşmeleri üzerinde ne gibi etkileri olduğu sorgulanmıştır. Bu yapılırken dünyadaki başarılı bütünleşmeye örnek teşkil eden Avrupa Birliği'ndeki gelişmeler göz önünde bulundurulmuştur. Bölgesel ekonomik entegrasyonun firma birleşmeleri üzerindeki etkilerinin ne olduğu, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği'ni tesis eden Türkiye için birleşmeler konusunda öngörüde bulunulması açısından önemlidir. Bölgesel ekonomik entegrasyon sonucu oluşan geniş ve rekabet yoğun pazar, firmalar açısından birleşmeyi gerekli hale getirmektedir. Entegrasyona geçiş aşamasında ise firma birleşmeleri açısından ulusal, Topluluk ve sınır-ötesi birleşme gibi bir ardışıklık söz konusu olmaktadır. Türkiye'de firma birleşme çabalan artma eğilimine girmiştir. Firma birleşmelerinin önündeki engeller kaldırıldığı takdirde, bölgesel ekonomik entegrasyonun birleşmeler üzerindeki etkileri gerçekleşebilecektir. vi
Dezenflasyonun maliyetleri ve dezenflasyon politikalarının başarı koşulları
ÖZET Enflasyon neden olduğu maliyetler itibariyle iktisadi gelişmenin önündeki en büyük engellerden biri olarak kabul edilmektedir. Enflasyon ekonomide belirsizlik yaratarak gerektiği kadar yatırımların yapılmamasına, yapılsa bile üretime katkısı olmayan alanlara yatırımların gitmesine neden olarak uzun vadede fakirleşmeye sebep olmaktadır. Bu yüzden enflasyonun düşürülmesi gerekmektedir. Bu çalışmada amaç dezenflasyon politikalarının başarıya ulaşması için gereken koşulları saptamak ve bu bağlamda hangi maliyetlere katlanılması gerektiğini belirlemektir. Dezenflasyonun başarısı iki tür kazançtan vazgeçmeyi gerektirmektedir. Bunlardan birincisi senyoraj kazançları iken diğeri ise Phillips Eğrisi bağlantılı kazançlardır. Bu kazançlar nedeniyle enflasyonist politikalar izlenmektedir. Eğer bir ülke senyoraj kazançlarından vazgeçerse para arzını kontrol etmiş olacak, böylece enflasyonu kontrol etmiş olacaktır. Phillips Eğrisi bağlamında ise artan işsizlik pahasına enflasyonun düşürülmesi tercih edilerek enflasyonu düşürme konusunda çok kararlı olunduğu belirtilerek enflasyon beklentileri kırılacak ve güven ortamı sağlanacaktır. Güven ortamının sağlanması da dezenflasyon politikasının daha az maliyetlere katlanılarak başarılmasını sağlayacaktır. Dezenflasyon politikası uygulaması sonucu devlet hem senyoraj gelirlerinden mahrum kalmakta, hem de kısa vadede işsizliğin artmasına neden olmaktadır. Ama sonuçta enflasyon düşürülmüş ve gelecek hakkında planlamalar daha rahat yapılabilir hale gelmiş olduğundan uzun vadede ekonomik büyümenin sağlanabildiği bir ortam oluşturulmuş olmaktadır. Dolayısıyla bir ülkede enflasyonun düşürülmesi ve iktisadi gelişmenin sağlanması istemiyor ise dezenflasyon politikasının vazgeçilen senyoraj gelirleri ve artan işsizlik pahasına gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Türkiye'de uygulanan dezenflasyon politikaları değerlendiğinde başarısızlıkla sonuçlandıkları görülmektedir. Otuz yıldır süren enflasyon tek başına bunun bir ispatıdır. Başarısızlık nedenlerinden en önemlisi Türkiye'de parasal ve mali disiplinin bir türlü sağlanamamasıdır. Yapılan ekonometrik çalışmada senyoraj ile bütçe açığı arasında ilişkinin çok kuvvetli olmadığı, ama az da olsa senyoraj yoluyla devletin kendisine gelir sağladığı iiisaptanmıştır. Bunun sebebi olarak son yirmi yılda bütçe açığı finansmanında devletin iç borçlanmaya ağırlık vermesi gösterilebilir. Phillips Eğrisi bağlantılı kazançlara bakıldığında ise son on beş yıllık dönemi kapsayan verilerle yapılan çalışmada geleneksel anlamda Phillips İlişkisine rastlanmamış olup, tam tersi yönde işleyen bir ilişki bulunmuştur. Yapılan kısa dönemli analizde anlamlı sonuçlara ulaşılamazken, uzun vadede üretim ile enflasyon oranı arasında ters yönde bir ilişkiye rastlanmıştır. Bu durum, enflasyonun belirsizlik yaratarak geleceğe yönelik yatırımları engellemesi ile açıklanabilir. Bundan dolayı da enflasyonu düşürmeye yönelik politikaların üretimi artırma açısından kararlı bir şekilde uygulanması ülke açısından faydalı olacaktır. IV
1980 sonrası Türkiye'de uygulanan para politikalarının yoksulluk sürecine yansıması
Bu çalışmada yapılmak istenen Türkiye'de 1980 sonrası uygulanan para politikalarının yoksulluk süreci üzerindeki etkisinin olup olmadığı incelemektir. 1980 sonrasından itibaren dönemsel olarak krizler yaşayan ve ekonomik olarak sürekli uyguladığı politikaları değiştiren Türkiye'de yoksulluk hangi boyutlara ulaşmıştır? Gelişmekte olan ülkelerin içerisinde yer alan Türkiye son dönemlerde Avrupa Birliği'ne uyum programları uygulamış ve ekonomik yapısını bu programa paralel uygulamaya çalışmıştır. Toplumdan topluma farklılık gösteren para politikaları hane halklarının geçim ve kalkınma seviyeleri üzerinde etkiler yaratmıştır. Toplumsal nüfusun bir kimi daha zenginleşirken bir kısmı da yoksullaşmıştır. Araştırmada 1980-2008 yılları arası uygulanmış olan para politikası uygulamalarının yoksullaşan kesim ve aynı zamanda pastadan büyük dilimi alan zengin kesimin hayat standartlarında yaratmış olduğu değişiklik açıklanmaya çalışılmıştır. Bu nedenle de para politikası göstergelerinden ve yoksulluk değişkenlerinden faydalanılarak konu incelenmiştir.Çalışmanın birinci bölümünde yoksulluk literatürü ele alınmıştır. Öncelikli olarak dar ve geniş anlamda kullanılan yoksulluk tanımlarına değinilmiştir. Dar ve geniş anlamda değinilen yoksulluk kavramı daha sonra sınıflara ayrıştırılan yoksulluk tanımları olarak da ele alınmıştır. Bölüme ilişkin bir sonraki aşama da yoksulluğa ilişkin yaklaşımlardan bahsedilmiş olup, yaklaşımlarla yoksulluk çeşitleri arasındaki anlamsal yakınlığa dikkat çekilmek istenmiştir. Daha sonra yoksulluk hesaplama teknikleri açıklanarak dünyada uygulanan yoksulluk hesaplama teknikleri ve bu tekniklerin birbirlerinden farklılıkları aktarılmaya çalışılmıştır.Çalışmanın ikinci bölümünde ise Türkiye'de uygulanan para politikası araçları ve amaçları üzerinde durulmuştur. 1980 yılından itibaren başlayarak yıllar itibariyle Türkiye'nin yaşamış olduğu ekonomik krizler ve bu krizlerin makroekonomik değişkenler ve parasal göstergeler üzerindeki yarattığı değişiklikler sırasıyla anlatılmıştır. Konuyu desteklemek amaçlı bahsedilen yıllar arasında değişim gösteren makroekonomik değişkenlere ilişkin tablolarla konu desteklenmiştir.Son bölümde ise çalışmanın dönemini oluşturan 1980-2008 yılları arasındaki makro ekonomik göstergeler ve yoksulluğa ilişkin veriler durum analizi çerçevesinde aktarılmaya çalışılmıştır. Sonuç ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Türkiye'de bankacılık sektöründe asimetrik bilgi sorunu ve kredi tayınlaması arasındaki nedensellik ilişkisi
Bankacılık sektöründe kredi tayınlamasının etkili olup olmadığının araştırıldığı çalışmada Granger nedensellik testi uygulaması sonucunda takipteki kredilerin / toplam kredilere oranından, toplam kredilerin / toplam aktifler içindeki oranına doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisi olduğu gözlemlenmiştir. Bu sonuçtan hareketle takipteki kredilerde meydana gelen bir artış, toplam kredilerin toplam aktifler içerisindeki payının azalmasına neden olmaktadır. Diğer bir ifadeyle bankaların kullandırdıkları kredilerin geri ödenmelerinde yaşanan aksaklıklar sonucunda bankalar kredi tayınlamasına giderek piyasaya kredi arz etme konusunda çekimser davranmaktadırlar. Ayrıca yapılan bu çalışma sonucunda elde edilen bulgular, Türk bankacılık sektöründe kredi tayınlamasının varlığına yönelik daha önceki çalışma sonuçlarını da destekler niteliktedir.
Dezenflasyonun maliyeti ve dezenflasyon politikalarının başarı koşulları
Doğal tekeller ve regülasyonu
Endüstrinin doğal tekel özelliği göstermesi piyasa başarısızlığına yol açan nedenlerden biridir. Doğal tekel özelliği taşıyan endüstrilerin sahip oldukları çok özel şartlar, bu endüstrilerde rekabetin kendisinden beklenen işlevleri yerine getirmesini engeller. Bu nedenle, bu endüstrilere müdahale kaçınılmaz bir hal almaktadır. Bu noktada doğal tekelci firmaları regüle etmek için kurulan regülasyon otoritelerinin bu endüstrileri regüle ederken kullandıkları müdahale araçlarının şekli, arzu edilir sonuçlara ulaşmada ya da bu sonuçlara yaklaşmada büyük önem kazanmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı, doğal tekelci endüstrileri veya firmaları regüle ederken regülasyon otoritelerinin kullanabilecekleri araçların neler olduğu ve bu araçların kullanımının ne gibi sonuçlar doğurduğu sorusuna cevap vermek olduğu kadar, regülasyon yöntemleri olarak adlandırılan söz konusu araçların kullanımının toplumsal çıkarlarla ne derece uyumlu olduğunu ortaya koymaktır. Bu amaca paralel olarak bu çalışmada doğal tekellerin regülasyonlarmda kullanılan yöntemler olan Marjinal ve Ortalama Maliyetle Fiyatlandırma, Getiri Regülasyonu, Şapka (Tavan) Fiyat veya RPI-X Regülasyonu, Ramsey Fiyatlandırma, Çoklu Tarifeler ve Peak- Load Fiyatlandırma yöntemleri ele alınmıştır. Bu regülasyon yöntemlerinin sosyal refaha göre olası sonuçları homojenize edilmiş matematiksel bir anlatımla açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Doğal Tekeller, Doğal Tekellerin Regülasyonu, Sosyal Refah
Genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar: Riskler ve avantajlar
VII ÖZET Bu çalışmanın amacı, son yıllarda tarımsal üretimde yeni bir çağ başlatan genetik mühendisliği tekniklerini kullanarak üretilen ürünleri araştırmak ve bu ürünlerin riskleri ve avantajları üzerine dünya literatüründe yer alan tartışmaları incelemektir. Çalışmanın birinci bölümünde genetik mühendisliği tekniklerinin tarımsal üretimde kullanılmaya başlanmasının nedeni olarak gösterilen artan dünya nüfusuna karşılık gıda arza ve talebindeki değişim incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde gen teknolojisinin tanımları yapılmış, bu teknolojinin tarımsal üretimde kullanım yöntemleri incelenmiş ve tarımsal biyoteknolojinin ekonomik etkilerinin yam sıra piyasa üzerine ve piyasa dışı etkileri üzerinde durulmuştur. Çalışmanın son bölümünde ise, tarımsal biyoteknoloji uygulamalarının avantajları ve riskleri incelenmiştir. Transgenik ürünlerin tartışma konusu olduğu alanlar incelenerek, bu tartışmalarda taraf olan oyuncuların görüşleri açıklanmıştır. Son olarak dünyada ve Türkiye'de transgenik ürünlere ilişkin yasal düzenlemelerden bahsedilmiştir.
Finansal piyasalarda asimetrik bilgi ve iktisadi sonuçları
IV ÖZET Asimetrik bilgi finansal piyasalarda belirsizlik yaratarak harcama kalemleri üzerinden toplam talebi olumsuz biçimde etkilemektedir. Ters seçim ve ahlaki riziko asimetrik bilginin finansal piyasalarda yarattığı başlıca önemli iki sorunu oluşturmaktadır. Çalışmada bu iki sorun kavramsal düzeyde gözden geçirildikten sonra asimetrik bilginin finansal piyasalardaki tahsis etkileri ile makro ekonomik etkileri literatürün teorik olarak surveyi yapılarak analiz edilmektedir. Asimetrik bilginin ekonomide mikro ve makro düzeylerde olmak üzere iki farklı boyutta etkisi bulunmaktadır. Asimetrik bilgi mikro düzeyde kredi tayınlamasına ve öz kaynak taymlamasına yol açmaktadır. Kredi tayınlaması, belirli bir faiz oranında kreditörlerin ödünç verilebilir fon arzları, potansiyel borçluların fon taleplerinden küçük iken kreditörlerin faiz oranım yükseltmek yerine bu faiz oranında fon taleplerinin bir kısmım karşılamaları anlamında kredi miktarım kısıtlamalarıdır. Yatırım projelerinin finansmanında kredi tayınlaması ile karşılaşan firmalar hisse senedi ihraçları yoluyla öz kaynak sermayelerini artırma imkanına sahiptir. Fakat, asimetrik bilgi hisse senedi piyasalarında da etkilidir ve firmaların bu piyasalardan öz kaynak artışı yoluyla finansman sağlamalarını kısıtlamaktadır. Asimetrik bilgi makro düzeyde para politikasının ekonomiyi etkileme sürecinde politikanın etkilerinin kuvvetlenmesine ve yayılmasına katkıda bulunmakta ve yeni parasal aktarma kanalları yaratmaktadır. Parasal aktarma mekanizmasında asimetrik bilgiye bağlı olarak oluşan kanal para politikasının kredi kanalı olarak adlandınlmaktadır. Kredi kanalının banka kredi kanalı ve bilanço kanalı olarak iki farklı mekanizması bulunmaktadır. Para politikası geleneksel kanallar yanında bu farklı kanallar yoluyla ekonominin başta yatırımlar olmak üzere harcama kalemlerini ve dolayısıyla toplam talep düzeyini etkilemektedir. Özellikle bilanço kanalının ekonomiyi vuran şokların etkisini büyütmesi nedeniyle devresel hareketlerde önemli bir rolü bulunmaktadır.
Vadeli işlemler piyasalarının genel teorik yapısı ve Türkiye`de uygulanabilirlik kıstasları
Günümüz ekonomilerinde, piyasa oyuncularının üzerinde durudukları en önemli etkenlerden bir tanesi de "risk" faktörüdür. Vadeli İşlemler Piyasasının ortaya çıkışı ise, risk denilen unsuru ortadan kaldırmaktır. Bundan dolayı, bu piyasalar günümüzde hayli önem kazanmıştır. Özellikle A.B.D'de bu piyasalar ekonomide belirleyici etken olmuştur. Vadeli İşlemler Piyasasının temel amacı; belirli bir vadede, belirli özelliklere sahip bir malm yada ekonomik değerin fiyatım bugünden belirlemektir. Ekonomik değerin yada malm fiyatının bugünden belirlenmesi fiyat riskim ortadan kaldırdırmıştır. Firmaların çok sık kullandığı bu finansman tekniği, spekülasyona neden olduğu için yatırımcılar tarafından da ilgi ile takip edilmektedir. Çalışmamızın I. ve II. Bölümünde bu piyasaların genel özellikleri, işleyişi ve dünayadaki uygulamalardan örnekler verilmiştir. Çalışmamızın III. Ve son bölümünde ise Türkiyedeki vadeli işlemler piyasasının durum tespiti yapılmıştır. Türkiyede modern finansman teknikleri 1980'li yıllardan sonra gelişmeye başlamıştır. 1986 yılında İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) kurulmuştur. 1990'lann sonlarına doğru İzmir'de pamuğa dayalı vadeli işlemler piyasasının kurulması gündeme gelmiş ancak günümüze kadar kesin bir sonuç elde edilememiştir. Temmuz 2001 yılında İMKB'de dövize dayalı ilk vadeli işlemler piyasası kurulmuş ancak işlem hacmi açısmdan başarılı olamamıştır. Türkiyede bu piyasaların gelişmesindeki engelleri kısaca belirtmek gerekirse, ekonomik ve siyasal istikrarsızlık, Türk Lirasının reel anlamda konvertıbl olmaması, spot piyasadaki işlemlerin yetersizliği, bu piyasaların yeterince tanıtılamamış olması, yatırımcı tercihleri ve alışkanlardır. Bu piyasaların geliştirilmesi amacıyla, telekomünikasyon sistemlerinin geliştirilmesi, yatırımcı eğitimine destek verilmesi, ekonomik ve siyasal istikrarın sağlanması olarak detaylı incelem yapılmıştır. Türkiyede bu piyasaların gelişmesi ve ekonomide belirleyici olması için zamana ihtiyacı vardır.
Örtü altı sebzecilikte üretim ve pazarlama yapısal analizi: Kumluca örneği
ÖZET Bu çalışmanın amacı, Kumluca ilçesindeki örtü altı sebze üreticilerinin üretim ve pazarlama yapılarını incelemektir. Bu amaçla çalışmanın başlıca iki problemini oluşturan "örtü altı yetiştiricilikte üreticiye üretim kararım vermede nasıl yardımcı olunabilir?" ve "ürünlerin satışında yaşanan sorunlar nasıl azaltılabilir?" sorularına cevap aranmıştır. Türkiye'de örtü altı sebze yetiştiriciliğinde modem teknoloji kullanımı sosyolojik ve ekonomik nedenlerden dolayı yeterince kullamlmamaktadır. Üreticiler örtü altı alanlarda sebze yetiştiriciliğini manuel olarak yapmaktadır. Bu koşullar altında üretim ve pazarlama sorunlarım ortadan kaldırmak için, üreticinin karar vermesine yardım eden araçların geliştirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Örtü Altı Üretim, Bitkisel Üretim, Seracılık.
Ekonomik ve politik faktörlerin uluslararası terörizm üzerine olası etkileri
Bu çalışmada, 1988-2003 yılları arasında 97 ülkede meydana gelen terör olayları ve bu olayların neden olduğu ölümlerin ve yaralanmaların sayısı yıllık olarak Küresel Terör Veritabanı'ndan (GTD) elde edilmiştir. Ekonomik ve politik faktörlerin terör olayları üzerindeki olası etkileri Panel Count Poisson ve Ordered Probit gibi ekonometrik yöntemler kullanılarak araştırılmıştır.Elde edilen ekonometrik test sonuçlarına göre; kişi başına düşen milli gelir, ticaret hacmi, şehirleşme ve eğitim harcamalarının milli gelire oranında meydana gelen artışlar terör olaylarını azaltmaktadır. Bununla beraber işsizlikte meydana gelen artış terör olaylarını artırmaktadır. Farklı bir sonuç olarak askeri harcamalarda meydana gelen artış, ülkede meydana gelen terör olaylarını artırmaktadır.
Türkiye`de dondurulmuş gıda sektörü yapı, davranış, performans analizi
VI ÖZET Gıdaların doğala en yakın biçimde ve taze tüketilmeleri insan sağlığı açısından son derece önemlidir. Tarım toplumuna geçişten sonra en büyük sorunlardan biri ürünlerin nasıl depolanacağı olmuştur. Tüketim aşamasına gelene kadar onları tüketime uygun halde saklamak için uygulanan yöntemlerden biri ve en sağlıklısı olan dondurma yöntemi, bu çalışmanın ana konusudur. Gıdaların dondurulmasında ilk aşama, dondurulacak ürünün seçilmesidir. Her ürün dondurulmaya elverişli değildir ve besinlerin yapılarının bu işleme uygun olmaları gerekmektedir. Tarımsal ürünlerde tohumların seçilmesi, uygun yöntemlerle yetiştirilmesi ve uygun biçimde hasat edilerek fabrikalara uygun koşullarda taşınması ilk aşamanın adımlarıdır. Bundan sonraki aşamalarda ürünler cinsine uygun tekniklerle dondurulur, uygun koşullarda saklanır ve tüketilene kadar kontrol altında tutulur. Türkiye, içinde bulundurduğu mikro klimalar nedeniyle tarımsal üretim açısından çeşitliliğe ve zenginliğe sahip bir ülkedir. Taze ürünlerin bol olarak bulunabildiği Türkiye'de dondurulmuş ürünlerin üretilmesinin iç piyasa açısından gerekliliği, bu çalışmanın temel çıkış noktasıdır. Bu anlamda dondurulmuş ürün piyasası incelendiğinde Türkiye'nin iç piyasaya değil daha çok yurt dışı piyasalara yönelik üretim yaptığı görülür. Gerçekleştirilen dondurulmuş gıda üretiminin %80-90 gibi büyük bir kısmını da dondurulmuş meyve ve sebzeler oluşturmaktadır. Bu nedenle çalışmanın adı her ne kadar dondurulmuş gıdalarda olsa, üretim yapısı nedeni ile bu çalışmada meyve ve sebzelerde ağırlık kazanmıştır. 1970 Ti yılların ortalarında Kayseri' de Meybuz firması ile dondurulmuş gıda üretmeye başlayan Türkiye, 1980'li yılların ortalarına kadar yalnızca birkaç firma ile sadece yurt dışına yönelik üretim yapmıştır. Ancak 1980'li yılların ortalarından itibaren özellikle Bursa yöresinde yapılan yeni yatırımlarla iç piyasaya da girilmiş, ihracat artmış ve sektör gelişmeye başlamıştır. Tazeye en yakın ürünler olan dondurulmuş gıdalar, toplum tarafından tanınmasına rağmen yaygın biçimde kullanılmamaktadır. Gelişmiş ülkelerde 1930 Tu yıllarda başlayan dondurulmuş gıda tüketimi 1970'li yıllardan sonra iyice artmıştır. Türkiye'de tüketim yetersiz olmakla birlikte ekonomik gelişme yolu ile sektör gelişecektir. Var olan talebin büyük kısmı toplu tüketim yani catering sektöründen kaynaklanmaktadır.
Para ikamesi altında para ve maliye politikalarının etkinliği
ÖZET Para ikamesi kavramı farklı çalışmalarda farklı anlamlarda kullanılmış olmakla birlikte en genel anlamda ulusal para yerine yabancı bir paranın değişim aracı olarak' kullanılmasıdır. Para ikamesi bir taraftan makroekonomik istikrarsızlıkların ve finansal piyasalardaki sapmaların varlığının bir yansıması iken diğer taraftan bu istikrarsızlıkların ve sapmaların bir nedeni olabilmektedir. Para ikamesi genellikle finansal piyasaları yeterince gelişmemiş yüksek enflasyonlu ülkelerde görülmektedir. Bu ülkelerde enflasyon oranlan arttıkça ulusal paradan yabancı bir paraya geçilmektedir. Bu çalışmada para ikamesi altında para ve maliye politikalarının etkinliği tartışılmaktadır. Para ikamesi ulusal para talebinin azalmasına, enflasyon vergisi tabanının daralmasına ve. yurtdışına senyoraj geliri transferine neden olmaktadır. Para ikamesi altında ulusal hükümet yurtiçi enflasyon vergisi tabanının ve senyoraj gelirlerinin bir kısmını kaybetmektedir. Başka bir deyişle, karar birimleri ulusal paradan yabancı bir paraya kaydıkça yurtiçi enflasyon vergisi tabanı aşınmaktadır. Para ikamesi altında merkez bankası finansal krizi piyasalara likidite vererek durduramamakta ya da "nihai ödünç verici" olarak müdahale edememektedir. Ayrıca, para ikamesi altında toplam para arzının yabancı para kısmını para otoritesi olarak merkez bankası doğrudan kontrol edemediğinden merkez bankasının para politikasını yürütme gücü (bağımsızlığı) büyük ölçüde zayıflamaktadır. Özellikle ekonomide dolaşan yabancı para merkez bankasının doğrudan kontrolü dışında kalmaktadır. Sonuç olarak, para ikamesi altında politika yapıcının para ve maliye politikalarını etkin bir şekilde uygulama gücü zayıflamaktadır. Bu anlamda para ve maliye politikalarının etkinliği azalmaktadır.
Türkiye'de sektörel enerji tüketimini etkileyen faktörler ve alternatif enerji politikaları
Türkiye'de sektörel enerji tüketimini inceleyen bu tez çalışmasında, birincil enerji tüketimi, ayrıştırma analizi (toplamsal LMDI) yöntemiyle hizmetler, sanayi ve tarım olmak üzere üç temel sektör bazında, hem de sanayi sektörü sekiz alt sektöre (çimento, demir-çelik, kimya-petrokimya, petrokimyasal hammadde, şeker, gübre, demir dışı metaller ve diğer sanayi) ayrılarak sektörel bazda incelenmiştir. Genel ekonomi düzeyinde ayrıştırma analizi sonuçlarına göre çıktı ve yapısal etkinin birincil enerji tüketimini arttırıcı etkide bulunduğu, yoğunluk etkisinin ise tasarruf edici etkisinin ortaya çıktığı ve ayrıca çıktı etkisinin diğer iki etkiye göre daha ağır bastığı görülmüştür. Buna göre Türkiye'de birincil enerji tüketimi, üretimdeki değişikliklerden doğru orantılı olarak etkilenmektedir. Ekonomik krizlerin yaşandığı yıllar haricinde artan üretim, birincil enerji tüketimini arttırmıştır. Yapısal etki ise Türkiye ekonomisinde enerji yoğunluğu diğer iki temel sektöre göre daha fazla olan sanayi sektörünün milli gelir içindeki payının zamanla artmasına bağlı olarak enerji tüketimini arttırıcı etkide bulunduğu görülmüştür. Yoğunluk etkisi ise özellikle 1980 dönüşümü sonrasında ekonomide piyasa odaklılığının arttığını, etkin enerji yönetimi ve enerji verimliliği uygulamalarından faydalanıldığını, sosyo ekonomik gelişmelerin, teknolojik değişimin ve üretim sistemlerindeki değişikliğin enerji tüketimini düşürücü etkide bulunduğunu göstermektedir. Sanayi alt sektörleri bazında yapılan incelemede ise çıktı ve yoğunluk etkisinin birincil enerji tüketimini arttırdığı, yapısal etkinin ise tasarruf edici yönde etkilediği görülmüştür. Yine benzer şekilde çıktı etkisi sanayi alt sektörleri bazında da diğer iki etkiye göre daha baskındır. Tıpkı genel ekonomi düzeyinde olduğu gibi sanayi sektörü bazında da üretimin artması enerji tüketimini arttırmaktadır. Yoğunluk etkisinin pozitif olması ise 1980 öncesi dönemde hakim olan enerji bağımlı üretim yapma eğiliminin etkisini devam ettirdiğini, enerji tasarruf ve verimliliği ile etkin enerji yönetimi tekniklerinden yeterince faydalanılmadığını, sanayileşme oranının arttığını göstermektedir. ayrıca son 2008 küresel krizine kadara enerji fiyatlarının düşük ve istikrarlı seyir izlemesi de etkili olmuştur. Yapısal etkinin enerji tüketimini düşürücü yönde etkilemesi alt sektörler bazında çimento, demir çelik gibi enerji yoğun sektörlerin üretimdeki payının azaldığını, enerji yoğun olmayan sektörlerin payının arttığını göstermektedir. bu bilgiler ışığında Türkiye'de uygulanacak enerji politikaları öncelikle enerji arz güvenliğine önem vermeli, enerji maliyetlerini düşürücü çözümler uygulanmalıdır. Diğer yandan kaynak çeşitliliğine gidilmeli, temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının tüketim içindeki payı arttırılmalıdır