Baskent University
Discipline

Cardiovascular Surgery

Baskent University

81

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiopulmoner bypass ve inflamatuar yanıtta geç dönem uygulanan hemofiltrasyonun (vvhf) etkisi

Kardiopulmoner Bypass (CPB) kullanılan açık kalp cerrahisi vakalarında, kan ile yabancı materyalin karşılasması dışında cerrahi travma, iskemi-reperfüzyon olayı, vücut ısısındaki değişimler ve endotoksemi nedeniyle komplex ve sistemik inflamatuar bir olay gerçekleşmektedir. Bu çalışmada amaç, sonuçta gelişen inflamatuar yanıtı ortadan kaldırmak değil organizmanın tolere edebileceği seviyeye çekmek ve hemofiltrasyon (CVVHF) kullanılarak inflamatuar ara mediatörlerin temizlenmesi ile hastanın klinik cevabının değerlendirilmesidir. İnterleukinler arasındaki ilişkinin ve adhezyon moleküllerinin HF ile miktarının değiştirilmesi, CPB nedeniyle etkilenen seçilmiş vakalarda bu yöntemin tedavide rutin kullanılması öngörülmüştür. Çalışma, Başkent Üniversitesi Hastanesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Yoğun Bakımda yürütülmüştür. Çalışmaya; diyabeti, böbrek veya karaciğer fonksiyon bozukluğu bulunmayan, daha önce açık kalp ameliyatı olmamış, CPB ortalaması, kliniğimiz ortalaması üzerinde olan (35dk), açık kalp ameliyatına alınmış randomize 10 hasta seçilmiştir. Hastalar, CPB bitiminden sonraki 4-6. saatlerde hemofiltrasyona alınmış ve rutin yoğun bakım takibinde izlenmiştir. Hastaların biyokimyasal ölçümlerinden; IL-6, IL-10, albümin, CD11b, BUN, kreatinin, SGOT, LDH, CK-MB, CRP, Laktat ve kan gazı düzeylerine preoperatif, postoperatif, CPB sonrası 4.saat, 12.saat, 24.saat, 48.saat ve 72.saatlerde bakılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 53.9  14.3 yıldır. Çalışmaya alınan hastaların 9'u erkek, 1'i kadındır. Hastaların 3' üne kapak replasmanı, 7' sine koroner bypass ameliyatı yapılmıştır. Çalışmanın sonucunda; lökosit sayılarına bakıldığında, CD11b ile lökosit VVHF sonrası ve lökosit 12.saat sayılarında ilişkinin bozulmuş olduğu görülmüş, lökosit a-v fark HF sonrası ve 24.saat sayıları ile VVHF süreleri arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0.01). Bu sonuçlarla VVHF kullanılarak adhezyonun engellendiği saptanmıştır. Adhezyonun azalması ile interleukin 6 postoperatif düzeyi (p<0.01), interleukin 6 HF sonrası 4.saat düzeyi (p<0.05), interleukin 6 24. saat düzeyi (p<0.05) ve interleukin 6 48.saat düzeyi ile ilişkili bulunmuştur. İnterleukin 10 düzeyi ile adhezyonun ilişkisi bulunmamıştır (p>0.05). Bu sonuçlarla geç dönem yapılan VVHF işlemi ile CPB sebebi ile ortaya çıkan inflamasyon ve organ hasarının azaldığı görülmüştür.

Hasan Hakan Atalay
Baskent University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fontan sirkülasyonu yapılmış fizyolojik univentriküler kalplerde ventrikül dominansı postoperatif aritmilerde etkili midir?

Çift girişli AV konneksiyonlar (DILV, DIRV), triküspid atrezisi, mitral atrezi, iyi gelişmiş bir univentriküle açılan birleşik AV konneksiyon (anbalanse CAVSD) gibi sadece bir ventrikülün tam geliştiği durumlar olarak tanımlanabilen fonksiyonel univentriküler kalplerde tedavi seçeneği Fontan dolaşımı tipindeki ameliyatlardır. Bu anomalilerin ameliyat sonrası dönemlerde de aritmi gelişmesi hemodinamik açıdan ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Fontan ameliyatı yapılan hastalar postoperatif sinüs ritmininin kaybolması konusunda çok hassastırlar. Bu hastalarda yeterli kalp hızına ulaşmak için pacemaker gerekebilir. Aritmiler Fontan için kötü prognoz göstergesidir.(1).Fontan sikülasyonu için aritmi postoperatif dönemde önemli bir morbidite nedenidir. Hemodinamiyi önemli derecede etkilediği durumlarda aritminin cerrahi tedavisi gündeme gelebilmektedir. Literatürde yapılan çalışmalarda ileri yaş, sağ atriyum boyutunun büyüklüğü, ortalama pulmoner arter basıncı, sağ atriyum basıncı, sistemik ventrikülün düşük ejeksiyon fraksiyonu, ameliyat tekniği postoperatif aritmi için risk faktörü olarak saptanmıştır.

Mehmet Çelik
Baskent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bretschneıder htk ve konvansiyonel kristaloid kardiyoplejinin myokard üzerine etkilerinin doku düzeyinde karşılaştırması

Kardiyoplejik arrest günümüzde en yaygın kullanılan myokard koruma stratejilerinden biridir. Rutin kullanımda olan çok sayıda farklı kardiyopleji solüsyonu vardır. Bu solüsyonların myokardial koruma açısından birbirine olan üstünlüğü günümüzde halen tartışılmakta olan bir konudur. Bu çalışmada "Myokardial koruma için histidin-triptofan-ketoglutarat (HTK) solüsyonu kullanıldığında konvansiyonel kardiyoplejiye göre daha az iskemik hasar oluşacaktır" hipotezinin araştırılması planlanmıştır Çalışma Başkent Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü'nde doğumsal kalp hastalığı nedeniyle ameliyat edilen 32 hasta üzerinde yapılmıştır. İlk 16 hastaya St. Thomas solüsyonunun bir modifikasyonu olan konvansiyonel kristaloid kardiyopleji verilmiş (KK grubu), sonraki 16 hastaya HTK solüsyonu (HTK grubu) verilmiştir. Hastaların ekokardiografik ölçümleri ve postoperatif laboratuar değerleri klinik parametreler olarak değerlendirmeye alınmıştır. Her hastadan kardiyoplejik arrest öncesi ve sonrası olmak üzere 2 adet sağ ventrikül biyopsisi alınmıştır. Bu dokular histopatolojik olarak kaspaz – 3 antijeni kullanılarak apoptoz açısından ve Ki-67 antijeni kullanılarak hücre proliferasyonu açısından incelenmiştir. Sonuçta iki grup arasında klinik parametreler ve doku düzeyinde apoptoz indeksi ve proliferasyon indeksi için yapılan karşılaştırmada istatistiksel fark saptanmamıştır. İşlem sonrası alınan biyopsilerdeki apoptoz indeksi KK grubunda aort klemp zamanıyla korele iken HTK grubunda böyle bir korelasyon saptanmamıştır. Bunun yanında karaciğer fonksiyon testlerinin özellikle postoperatif 1.gün ölçülen değerlerinin tüm gruplarda aort klemp zamanıyla korele olduğu görülmüştür. Ancak postoperatif 2.gün KK grubunda bu korelasyon devam ederken HTK grubunda ortadan kalkmaktadır. Hem apoptotik indeks, hem de postoperatif 2.gün karaciğer fonksiyon testlerinin, aort klemp süresiyle olan korelasyonunun iki grup arasında farklı olması HTK lehine bir bulgu olarak değerlendirilmiştir. Buna karşın aort klemp süresi şu anki çalışmadaki düzeylerde yapılan cerrahide iki solüsyon arasındaki farkın kliniğe yansıması belirgin değildir.

Oktay Korun
Baskent University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pompa destekli atan kalpte yapılan koroner bypass ameliyatlarının, akut böbrek hasarı gelişmesi açısından, konvansiyonel yöntemle yapılan koroner bypass ameliyatları ile karşılaştırılması

konvasiyonle yöntem ve pompa destekli atan kalpte yapılan koroner bypass ameliyatlarının akut böbre3k hasarı gelişimi açısından karşılaştırarak böbrek fonksiyonları sınırda ve sınırlı olan hastaların postoperatif mortaliteyi ve morbiditeyi azaltılmasına katkıda bulunmak

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek yetmezliği-akut+4
Deniz Sarp Beyazpınar
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bretschneider htk kardiyopleji solüsyonu ile konvansiyonel kristaloid kardiyopleji solüsyonunun konjenital kalp cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif böbrek fonksiyonları üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması

Bu çalışma da Bretschneider HTK kardiyopleji solüsyonu ile konvansiyonel kristaloid kardiyopleji solüsyonunun konjenital kalp cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif böbrek fonksiyonları üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Böbrek fonksiyon bo-zukluğu sonucunda görülen akut böbrek hasarının mortalite ve morbiditeyi ciddi oranda art-tırdığı bilinmektedir. Çalışma hastaları Bretschneider HTK grubu ve konvansiyonel kristaloid kardiyopleji grubu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Her iki grupta da 30 'ar adet hasta olmak üzere toplam 60 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmada ki tüm hastalar konjenital kalp hastalığı nedeniyle açık kalp ameliyatı yapılmış olan 2 yaş altı hastalardan seçilmiştir. Çalış-maya dahil edilen tüm hastalardan preoperatif, ameliyat günü postoperatif, postoperatif 1.gün ve postoperatif 2.gün böbrek fonksiyon testleri bakılmıştır. Böbrek fonksiyon testleri ise KDINGO böbrek evreleme sistemine göre takip edilmiştir. Ayrıca hastalar postoperatif komp-likasyon, aritmiler, mortalite ve morbidite yönünden de incelenmişlerdir. Sonuç olarak Bretschneider HTK kardiyopleji solüsyonu ile Konvansiyonel kristaloid kardiyopleji solüsyonları arasında konjenital kalp cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif böbrek fonksiyonları üzerine olan etkilerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Ayrıca iki grup arasında postoperatif komplikasyonlar, aritmiler, mortalite ve morbidite açısından da istatistiksel olarak fark saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: kardiyopleji, böbrek fonksiyon testleri, KDINGO, konjenital kalp cerrahisi

Böbrek fonksiyon testleriCerrahi-kardiyovaskülerKalp defektleri-konjenital+4
Çağrı Kayıpmaz
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite varis tedavisinde endovenöz lazer ablasyon ve endovenöz radyofrekans ablasyon tedavilerinin etkinliğinin karşılaştırılması

Bacak varisleri bireylerin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilen, epidemiyolojik ve sosyoekonomik sonuçları ile önemli bir klinik durumdur. Yüksek prevalansı, tanı ve tedavi maliyeti, belirgin işgücü kaybı ve hastanın yaşam kalitesi üzerine yaptığı etkilerle önem kazanır. Endovenöz lazer ve radyofrekans ablasyon, bu hastalığın tedavisinde son 10 yıldır yaygın olarak kullanılmaya başlayan endovenöz termal ablasyon teknikleridir. Amacımız alt ekstremite varis tedavisinde yaygın olarak kullanılan bu iki tedavi metodunun etkinliğini karşılaştırmaktır. 2012 Ocak – 2013 Aralık tarihleri arasında varis nedeni ile kliniğimizde endovenöz lazer veya radyofrekans ablasyon tedavisi uygulanan hastalar mevcut olan arşivleme sisteminden tarandılar. Sistemde iletişim bilgileri bulunan hastalar telefon ile arandı. Hastalar bilgilendirilerek kabul eden hastalara alt ekstremite venöz doppler tetkiki uygulandı. Bu tetkik ile 'International Union of Phlebology' sınıflaması değerlendirilerek bu iki tekniğin etkinliği karşılaştırıldı. Toplamda 78 hasta, 94 bacak değerlendirildi. Endovenöz lazer ablasyon uygulanan 56 bacak ve Radyofrekans ablasyon uygulanan 38 bacak, açık kalma oranı ve safenofemoral bileşke düzeyinde reflü varlığı açısından değerlendirildi. Endovenöz lazer ablasyon grubunda 43 bacak (% 76,8) oklüde, 13 bacak (% 23,2) açık iken radyofrekans ablasyon grubunda 32 bacak (% 84,2) oklüde, 6 bacak (% 15,8) açık bulundu. Bu iki grup birbiri ile karşılaştırıldığında açık kalma oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. EVLA ve RF varis tedavisi için kolay uygulanabilir, minimal invaziv, hasta konforu ve iyileşmesi süresi açısından avantajlı yöntemlerdir. Çalışmamızda bu iki tedavinin orta dönem sonuçları karşılaştırıldığında birbirine karşı anlamlı üstünlükleri tespit edilmemiştir. Bu tedavileri uygulayacak klinisyenler tedavi tercihlerinde hasta konforunu, maliyet hesabını ve tecrübeli olduğu yöntemi ön planda düşünebilirler. İki tedavi arasında uzun dönem sonuçların karşılaştırılması da yararlı olacaktır.

AblasyonBacakLazer tedavisi+2
Ali Kıvanç Kıral
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisinde düşük ve yüksek ACT gruplarının postoperatif drenaj ve kan transfüzyonu acısından karşılaştırılması

Açık Kalp Cerrahisinde Düşük ve Yüksek ACT gruplarının Postoperatif Drenaj ve Kan Transfüzyonu Açısından Karşılaştırılması Berke Özkan, Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı, İzmir. Amaç: Kan damar dışına çıktığında ya da vücut dışı yüzeylerle temas ettiğinde koagülasyon kaskadı başlamakta ve pıhtılaşmaktadır (1,4,13,14,16). 1916 'da heparin molekülünün bulunması kardiyopulmoner bypass (KPB) tekniğinin uygulanmasında vazgeçilmez bir rol oynamış ve ilk KPB' dan beri kullanılagelmiştir. Günümüzde KPB' da heparinin antikoagulasyon etkinliğini değerlendirmek için alternatif yöntemlerden biri olan ve kısa sürede sonuç veren bir laboratuar testi olan Activated Clotting Time (ACT) testi kullanılmaktadır (28,29,30,31,32). KPB süresince gereğinden fazla antikoagule edilmiş bir hasta kanamaya yatkın olacağından cerrahi dışı kanamalar ile mortal ya da morbid sonuçlar oluşabileceği gibi bunun aksi durumda hastalarda hemostaz nedeniyle tromboembolik olaylar gelişebilmekte ve yine mortal ya da morbid sonuçlar doğabilmektedir (48). Açık kalp cerrahisinde kan korunması için kanıta dayalı kılavuzlar bulunmasına rağmen KPB 'da antikoagülasyonun klinik yönetimi standart değildir (47). Bu açıdan KPB' da ideal ACT değeri açısından evrensel bir fikir birliği yoktur. Pek çok merkezde KPB' da 400 - 480 saniyelik ACT üzerine çıkılması KPB için hedef olarak belirlenmektedir (41,42). Uzun yıllardır KPB ile açık kalp cerrahisi uygulanan pek çok merkezde, ampirik belirlenmiş ve evrensel kabul görmüş olan 300IU/kg dozunda heparin KPB'a geçilmeden önce uygulanmakta olup bu doz bazen peroperatif yüksek ACT değerlerine yol açabilmektedir (48). Her ne kadar KPB sonunda dolaşımdaki heparin protamin ile antagonize edilse de peroperatif yüksek ACT ile izlenen hastalarda bu durum postoperatif dönemde fazla drenaja ve kan transfüzyon ihtiyacına yol açabilmekte ve uzamış yoğun bakım süresine neden olabilmektedir. Amacımız KPB 'da 400-650 saniye aralığında tutulan ACT ile takip edilmiş hastaların 650 saniye ve üzerindeki ACT ile takip edilenlere göre postoperatif birinci gün drenajlarını, postoperatif kan transfüzyon ihtiyaçlarını ve yoğun bakım kalış sürelerini retrospektif kesitsel olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2013 - Mayıs 2014 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi geçirmiş ve kardiyopulmoner bypass' a alınmış olan 18 yaş üzeri 192 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastane bilgi işletim sistemi taranmış, perfüsyonist arşivleri ve sözkonusu hastalara dair yoğun bakım izlemleri taranarak hastaların kilosu, vücut yüzey alanı, geçirdiği operasyon, kardiyopulmoner bypass süresi, kros klemp süresi, cinsiyeti, yaşı, kardiyopulmoner bypass da en yüksek ACT değeri, verilen heparin dozu, verilen kan miktarı, postoperatif birinci gün drenaj miktarı ve postoperatif dönemde yoğun bakım kalış süreleri kayıt altına alınmıştır. Bu çalışmada, açık kalp cerrahisinde kardiyopulmoner bypass uygulanan 18 yaş üzeri hastalarda, peroperatif 30 dakikada bir ACT kontrolü yapılarak sık heparin monitörizasyonu sağlanmıştır. Hastaların kardiyopulmoner bypass öncesi antikoagulasyonuna 200IU/kg dozunda heparin yapılarak başlanmıştır. KPB için 400 saniyelik ACT değeri elde edilemediğinde 50IU/kg ek doz heparin yapılmış ve peroperatif ölçülen en yüksek ACT değeri 650 saniyenin altında olan hastalar grup 1 olarak belirlenmiştir. Kardiyopulmoner bypass öncesinde 300IU/kg dozunda heparinize edilmiş ve peroperatif ölçülen en yüksek ACT 650 saniyenin üzerinde seyreden hastalar ise grup 2 olarak belirlenmiştir. Grup 1 ve grup 2'deki hastaların postoperatif birinci gündeki drenajları, bu hastaların postoperatif kan transfüzyon ihtiyaçları ve yoğun bakım yatış süreleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar yaş açısından (p=0,126), ağırlık açısından (p=0,526), vücut yüzey alanı açısından (p=0,762), kardiyopulmoner bypass süresi açısından (p=0,415), aortik kros klemp süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p=0,387). Gruplar karşılaştırıldığında postoperatif birinci gün drenaj açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,000), peroperatif ACT<650 saniye olan gruptaki hastaların postoperatif birinci gün drenajları diğer gruptaki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha az saptanmıştır. Yine hastaların postoperatif dönemde aldığı eritrosit süspansiyon sayıları karşılaştırıldığında, grup I (peroperatif en yüksek ACT<650 saniye olan)' deki hastaların aldığı kan miktarı istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde diğer gruptan daha az bulunmuştur. (p=0.000). İki grup arasında postoperatif yoğun bakım kalış süreleri karşılaştırıldığında ise yine peroperatif grup I' deki hastaların daha az postoperatif yoğun bakım yatış süreleri olduğu istatistiksel olarak saptanmıştır (p=0.015). Sonuç: Çalışmamızda KPB 'da hastaların peroperatif ACT değerlerinin 400 ile 650 saniye arasında tutulmasının postoperatif birinci gün drenaja, postoperatif kan transfüzyon ihtiyacına ve de yoğun bakım kalış sürelerine olumlu etkisinin olduğu gösterilmiştir

Cerrahi tedaviCerrahi-kardiyovaskülerDrenaj+7
Berke Özkan
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sürekli akım sağlayan iki farklı uzun süreli ventrikül destek sistemi cihazının implantasyon sonrası orta ve uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması

Kalp yetmezliği normal dolum basınçlarına rağmen, kalbin dokuların metabolik ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde oksijen sunamamasına yol açan, kardiyak yapısal veya işlevsel bozukluk şeklinde tanımlanmaktadır. Kalp yetmezliği hastalarında tedavi hedefleri, belirti ve bulguları iyileştirmek, hastane başvurularını önlemek ve sağkalımı arttırmaktır. Kalp yetersizliğinin patofizyolojisi ya da medikal tedavisi konusunda genel kabul görmüş birçok tedavi modalitesi vardır. Son evre kalp yetersizliği olgularında uygun medikal tedavi ve inotropik destek verilmesine rağmen ileri derecede hemodinamik bozukluk gösteren olgularda, cerrahi alternatifler ön plana çıkmaktadır. Biz çalışmamızda implantasyon kararı vermede en önemli problemler olarak karşımıza çıkan implantasyonun zamanlaması ve uygulanacak cihaz seçimi sorularına cevap aramak için, günümüzde en sık kullanılan HeartMate-II (HMII) ve Heartmate (HVAD) cihazları uygulanan hasta grupları arasında pre-operatif, intra-operatif, post-operatif dönem verilerini değerlendirerek kıyaslama yapmak istedik. Böylece hastalarımızda uygun cihaz seçimi ve optimum zamanlama için veriler elde edip yaşam kalitesini ve sağ-kalımı artırmayı hedefliyoruz. Çalışmaya Ocak 2011 ile Ağustos 2014 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından, elektif şartlar altında sol ventrikül destek sistemi (LVAD) implantasyonu yapılmış olan 55 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalarda preoperatif ekokardiyografik tetkikler, hemogram tahlilleri, biyokimyasal tahliller ve redo operasyon gibi teknik veya anatomik zorluklar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluşturan bir durum görülmedi. Sadece yaş değişkeni açısından HMII implante edilen grubun daha yaşlı olduğu gözlendi. Gruplar arasında peri-operatif kan ürünü kullanımı, intaoperatif kardio-pulmoner bypass ile dolaşım desteği ve post-operatif yoğun bakımda kalış süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Olgular postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde cihaz içi trombüs görülme oranı HVAD'de istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek görülmüş olup (p=0,042), özellikle DKMP tanılı hastalarda HVAD'in cihaz içi trombüs geliştirme riskinin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu görülmüştür (p=0,046). Serebrovasküler olay meydana gelmesi durumu iskemik veya hemorajik SVO olarak ayrıt edilmeksizin iki cihaz açısından incelendiğinde HVAD'in daha riskli olduğu görülmüştür (p=0,036). İskemik SVO tablolarında da HVAD'in daha riskli olduğu görülmüş olmakla beraber (p=0,018), hemorajik SVO tablolarında iki cihaz arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Bu hastalarda sıklıkla görülen bir diğer komplikasyon olan driveline yeri enfeksiyonlarında ise HMII'nin istatistiksel olarak daha riskli olduğu gösterilmiştir (p=0,039). Post-operatif dönemde sağ- kalım, revizyon ameliyatı, karaciğer yetmezliği, renal yetmezlik, hastaneye yeni başvuru, enfeksiyon gelişimi ve GIS kanama açısından hasta grupları arasında anlamlı fark görülmemiştir. Hastaların taburculuk sonrasında tekrar hastaneye yatışın sık görülen sebepleri incelendiğinde, driveline yeri enfeksiyonu (n=7), solunum sıkıntısı (n=6), cihaz içi trombüs (n=3), sağ ventrikül yetmezliği (n=3), INR yüksekliği (n=3), driveline yeri dışı enfeksiyon (n=3) olarak görülmüştür. Diğer hastaneye yatış sebepleri açısından iki hasta grubu arasında belirgin farklılık görülmemekle birlikte sağ ventrikül yetmezliği nedeniyle olan yatışların tamamı HVAD grubundadır. Bizim çalışmamız ve benzeri diğer çalışmaların varmış olduğu ortak sonuç, implantasyon zamanlaması, cihaz seçimi, hem tromboembolik olayları önleyecek hem de kanamaya neden olmayacak optimum antikoagülan tedavi seçimi konusunda büyük özen gösterilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Ayrıca post-operatif komplikasyonlardan özellikle cihaz içi trombüs, karaciğer, böbrek, sağ ventrikül ve aort yetmezliğinin öngörülebilirliği ve önlenmesi konusunda yapılacak çok merkezli geniş seriler içeren çalışmalara ihtiyaç olduğudur. Ayrıca ideal cihaz üretimi konusunda da yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz

Kalp hastalıklarıKalp yetmezliğiKalp-akciğer makinesi+2
Osman Nuri Tuncer
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı etyolojisinde LDL-kolesterol ve trigliserit etkinliğinin kapak replasanı ve koroner by-pass yapılan hastalarda retrospektif değerlendirilmesi

Koroner arterler ve periferik arterlerde meydana gelen ateroskleroz dünya çapında, mortalite ve morbiditenin majör nedenlerinden biridir. Ateroskleroz gelişiminde önemli olan risk faktörleri, aort kapak stenozu için de bağımsız risk faktörüdür ki bunun içinde yaş, erkek cinsiyet, kilo, hipertansiyon öyküsü, sigara içimi lipoprotein a ve LDL yüksekliği bulunmaktadır. Çalışmanın amacı, koroner arter hastalığı ve ateroskleroz gelişimi açısından risk oluşturan trigliserit ve LDL kolesterol düzeylerinin kalp kapak operasyonu yapılmış hastalar ile koroner arter hastaları arasında karşılaştırılması ve sonuçlarının yorumlanmasıdır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından aort kapak replasmanı, mitral kapak replasmanı, kombine aort ve mitral kapak replasmanı ve koroner arter cerrahisi, yapılan hastalar üzerinde retrospektif olarak yapılmıştır. Çalışmamızda 160 hasta, koroner ve kapak grubu olarak ele alınmış ve 80 erli iki gruba ayrılmıştır. Bu iki grup, cinsiyet, yaş, kilo, boy, BMI, hipertansiyon, diyabet, hiperlipidemi, sigara öyküsü ve son olarak LDL ve trigliserit değerleri açısından sorgulanıp kıyaslanmıştır. İki gruptan koroner grubunda yaş ortalaması, kapak grubunda ise kadın cinsiyetin daha yüksek oranda olduğu görülmüştür. BMI, sigara, hipertansiyon, operasyon öncesi teşhis konmuş hiperlipidemi açısından iki grup arasında fark bulunmamaktadır. Yalnızca diyabet kapak hastalarında anlamlı olarak daha fazla izlenmiştir. LDL düzeyleri açısından her iki grupta anlamlı bir farklılık bulunamazken, trigliserit düzeyi ise koroner grupta anlamlı olarak daha yüksektir. Bu sonuçlar önemli bir halk sağlığı sorunu olan koroner arter hastalıkları ve kalp kapak hastalıkları etyolojileri hakkında daha araştırılması gereken çok konu olduğunu göstermektedir.

Kalp kapak hastalıklarıKalp kapakçıklarıKolesterol-LDL+6
Çamay Baykuşlar Gonca
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnhale iloprost'un pulmoner hipertansiyon üzerine etkisi

Pulmoner hipertansiyon pek çok kardiyopulmoner patolojiye sekonder olarak ortaya çıkan ve karakteristik olarak pulmoner arter basıncının 25 mmHg'nın üzerine çıktığı progresif bir tablodur. Tedavide seçeneklerinden bir tanesi olan iloprost etkinliği son iki dekattır bilinen bir ajandır. Yapmış olduğumuz çalışmada inhale iloprost tedavisinin etkinliğini hastaların fonksiyonel sınıflarına göre değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 1 Aralık 2012 ile 12 Mayıs 2014 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde pulmoner hipertansiyon tanısı ile değerlendirilen ve iloprost tedavisi alan 45 erişkin hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar Fonksiyonel Sınıf (FC) ≤2 (Grup-1) ve Fonksiyonel Sınıf>2 (Grup-2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar 12 aylık takipleri boyunca her 4 ayda bir kez ekokardiyografik olarak kontrol edildi ve fonksiyonel sınıfları yeniden değerlendirildi. Dört aylık tedavi sonrasında Grup-1 ve Grup-2 arasında pulmoner arter basıncındaki azalmaya yönelik anlamlı bir farklılık görülemezken, FC düşmesi açısından Grup-2'nin tedaviden daha yüksek verim aldığı görüldü. Tedavinin sekizinci ayında yapılan değerlendirmede pulmoner arter basıncındaki azalma açısından Grup-1'in daha etkin bir düşüş sağladığı gözlenirken, FC düzelmesi açısından Grup-2'de tedavinin daha etkin olduğu görüldü. 12 aylık tedavi sonunda pulmoner arter basıncındaki düşme açısından Grup-1 ve Grup-2 arasında farklılık görülemezken, FC düzelmesi açısından inhale iloprost tedavisinin Grup-2'de daha etkin olduğu görülmüştür. Çalışmadan elde ettiğimiz sonuçlara ve yayınlanan güncel kılavuzlara göre FC-3 ve FC-4 olan hastalarda tek ilaç ile verilecek tedavide inhale iloprost seçilmesi, tedavinin verimliliğini arttırmakla beraber FC-1 ve FC-2 hastalarda tek ilaç ile tedavide ilk seçenek olarak bosentan veya sildenafil gibi farklı etki mekanizmalarına sahip ilaçların seçilmesi daha uygun olacaktır.

Burak Aksu
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan karatid arterlerinde yapılan anastomozlarda resveratrol maddesinin intimal hiperplazi ve endotelyal proliferasyon üzerindeki inhibitör etkisinin araştırılması

Kemal Karaarslan Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı, İzmir.Amaç: Bypass greflerinin uzun dönem açıklığı damar hasarının olduğu bölgede intimal hiperplazinin gelişmesiyle azalmaktadır. Her arteryel rekonstrüksiyon işlemi bir miktar endotel hasarına neden olmaktadır. Bu hasarın en yaygın nedeni greftin çıkarılma işlemi ve anastomoz sırasında çeşitli derecede travmatize olmasıdır [1,4]. Endotel hasarına intimanın yanıtı subendotelial fibroproliferasyon ve neointima oluşması şeklindedir. Vasküler rekonstruktif girişimlerden sonra geç dönemdeki daralma veya restenozda düz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ve ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır [1,5,8]. Hiperplazik intimal kalınlaşma, arterlerin hemodinamik strese karşı normal adaptif bir özelliği olduğu kadar, arteriyel injurilerin iyileşmesinin de karakteristik bir özelliğidir ve bazı durumlarda gereğinden şiddetli olabilmektedir[5]. Bu yüzden biz de, tavşanlarda karotis arterinde yapılan anastomozda resveratrolün intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonu üzerine etkisini araştırdık.Materyal ve Metod: Çalışmamızda randomize olarak seçilen ortalama 2-3 kg ağırlığında 14 adet Yeni Zelanda tipi erkek tavşan kullanıldı. Tavşanlar 2 gruba ayırıldı. Tüm gruplardaki tavşanlara uygun pozisyon verilerek, sağ vertikal boyun insizyonu yapıldı. Sağ karotis arterleri transekte edilerek 8/0 polipropilen sütür kullanılarak tek tek sütür tekniği ile anastomoz yapıldı. Grup A (7 tane) tavşanlara herhangi bir ilaç verilmedi. Grup B (7 tane) tavşanlara toplam 14 gün 1 mg/kg/gün dozunda resveratrol IV olarak verildi. Tüm gruplardaki tavşanlar 28. günün sonunda anastomoz yapılan karotid arter segmenti ve karşı taraf karotid arter çıkartılarak incelenmek üzere Histoloji laboratuarına gönderildi. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskopisinde incelendi. Ayrıca elde edilen görüntüler digital görüntü analiz programı ile incelenerek lümen çapı, lümen alanı, intima-media alanı oranı hesaplanarak sonuçlar değerlendirildi. Hazırlanan parafin dokulardan seri kesitler alındı. Bu seri kesitler fotoğraflanarak bilgisayar ortamına aktarıldı. Reconstruct 1.0.9.9 (JC Fiala) programı ile intima ve media kalınlıkları ölçülerek kesitler üç boyutlu hale getirildi.Bulgular: Yapılan seri kesitlerde lümen çapı açısından Grup B'in ortalama lümen çapı Grup A'ın ortalama lümen çapından daha büyük bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p= 0.000). Lümen alanı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in ortalama lümen alanı Grup A'dan daha geniş bulunmuş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p<0.05). Seri kesitler intima kalınlığı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in intimal kalınlığı Grup A'dan daha ince bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yaratmıştır (p<0.05). Media kalınlığı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in media kalınlığı Grup A'dan daha ince bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı fark yaratmıştır (p= 0.04). İntima / media oranı açısından seriler değerlendirildiğinde Grup A'ın ortalama intima/media oranı Grup B'den daha büyük bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p=0.002). Yapılan seri kesitlerde lümen çapı açısından Grup BK'ın ortalama lümen çapı Grup AK'ın artalama lümen çapından daha büyük bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p=0.000). Lümen alanı açısından değerlendirildiğinde Grup BK'ın ortalama lümen alanı Grup AK'dan daha geniş bulunmuş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p=0.038). İntima / media oranı açısından değerlendirildiğinde Grup BK'ın İntima / media oranı Grup AK'dan daha büyük bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır (p=0.180).Sonuç: Resveratrolün, vasküler girişimlerden sonra meydana gelen intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonunun engellenmesinde yararlı bir ajan olarak kullanılabilineceğidir.Anahtar Kelimeler: Resveratrol, İntimal hiperplazi, Düz kas hücre proliferasyonu, Anastamoz, Tavşan.

AnastomozAnastomoz-cerrahiHiperplazi+4
Kemal Karaarslan
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda venöz tromboemboli olgularının klinik nitelik, risk faktörleri ve genetik mutasyon açısından retrospektif değerlendirilmesi

Venöz tromboemboli (VTE), tüm dünyada morbidite ve mortalite'nin en önemli nedenidir ve tüm toplumlarda ciddi iş gücü kaybına ve kaynak tüketimine sebep olmaktadır. VTE'nin tekrarlaması üzerine etkin faktörlerin araştırıldığı birçok çalışma mevcuttur. Genetik mutasyon varlığının ise VTE atağının tekrarlaması üzerine etkisi konusunda fikir ayrılıkları bulunmaktadır. Bu etkinlik konusundaki farklı görüşler, genetik mutasyon taramasının zamanlaması ve genetik mutasyonu olan olgularda antikoagülan tedavi süresi konusunda fikir ayrılıklarına sebep olmaktadır.VTE olgularında demografik ve klinik niteliklerin, risk faktörlerinin, eşlik eden genetik mutasyon varlığının, genetik mutasyon tipinin ve birlikteliğinin ortaya çıkarılması ile birlikte bütün bu niteliklerin, tekrarlayan VTE üzerine etkisinin araştırılması, bu çalışmanın amacını oluşturmaktadır.2008-2009 yılları arasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalında tanı alan, tedavi gören ve takibi devam eden VTE olgularında genetik mutasyon analizi yapılmış toplam 109 olgu, çalışma grubunu oluşturmaktadır. Çalışma, geriye dönük ve kesitsel olarak yapılmıştır. Hastane arşivinden geriye dönük olarak genetik mutasyon taraması yapılmış olgular çıkarılmış ve önceden hazırlanan veri kayıt formu, belirlenen veriler ışığında doldurulmuştur.Toplam 109 olgudan oluşan çalışma grubunun yaş ortalaması, 42,6±14 (17-65) yaş olarak hesaplanmıştır. 33 (%30,3) olguda birincil VTE (bVTE) saptanmıştır. Elli dokuz (%54,1) olgu erkek, 50 (%45,9) olgu kadındır. İlk VTE atağını olguların 29'u (%26,6) hastane içinde geçirirken 80'i (%73,4) hastane dışında geçirmiştir. En yüksek oranda saptanan ilk iki risk faktörü, genetik mutasyon varlığı (%90,8) ve VTE öyküsüdür (%42,2). Genetik mutasyon varlığı hem hastane içinde (%96,6) hem de hastane dışında (%88,8) en sık saptanan risk faktörüdür. Taranan genetik mutasyon testlerinden FVL 36 (%33), PT G20210A 16 (%14,7), MTHFR C677T 65 (%59,6), MTHFR A1298C 47 (%43,1) olguda saptanmıştır. Birincil VTE'si olan olguların %93,9'unda genetik mutasyon saptanırken bVTE'si olmayan olguların %89,5'inde genetik mutasyon saptanmıştır. Tekrarlayan VTE üzerine etkili faktörler; 40 ve üzeri yaş (?2=5,57, p=0,018), toplam risk sayısı (?2=64,27, p<0,001), operasyon öyküsü (?2=7,52, p=0,006), iç hastalığı varlığı (?2=8,8, p=0,003), malignite varlığı (?2=4,67, p=0,031), ilk atağını hastane içinde geçirmek (?2=8,8, p=0,003), genetik mutasyon varlığı (?2=4,68, p=0,042), mutasyon sayısı artışı (?2=21, p<0,001), FVL mutasyonu (?2=13,2, p<0,001) ve FVL ile MTHFR mutasyonu birlikteliği (?2=23,43, p=0,003) olarak saptanmıştır. VTE'nin tekrarlama riski, tek genetik mutasyon varlığında 3,34 kat, çift genetik mutasyon varlığında 11,12 kat, 3 ve üzeri genetik mutasyon varlığında 49,5 kat artmaktadır. Mutasyon sayısının alt grup sınamasında; genetik mutasyonu olmayan olgular ile tek genetik mutasyonu olan olgular arasında tekrarlayan VTE anlamlı fark göstermezken diğer mutasyon sayısı grupları arasında, mutasyon sayısı arttıkça anlamlılığı güçlenen fark saptanmıştır. Lojistik regresyon analizinde; 40 ve üzeri yaşın [OD:9,1 (%95 CI:1,7-48,4), p=0,01], her bir risk sayısı artışının [OD:18,36 (%95 CI:5,4-62,6), p<0,001], her bir mutasyon sayısı artışının [OD:6,7 (%95 CI:2-21,7), p=0,001], operasyon öyküsü varlığının [OD:7,7 (%95 CI:2,1-28,3), p=0,002], iç hastalığı varlığının [OD:8,3 (%95 CI:2,3-29,8), p=0,001] ve malignite varlığının [OD:8,7 (%95 CI:1,5-49,5), p=0,015] anlamlılığını sürdürdüğü saptanmıştır.Bu çalışma, genetik mutasyon varlığının VTE atağının tekrarlaması üzerine etkin bir risk faktörü olduğunu göstermektedir. Mutasyon sayısı ve toplam risk faktörü sayısının artışı ile VTE atağının tekrarlama riskinin artması ile birlikte genetik mutasyonun değiştirilemeyen bir risk faktörü olması, tüm VTE olgularında genetik tarama yapılması sorusunu gündeme getirmektedir. Her ne kadar genetik mutasyon taraması, bVTE ölçütlerini karşılayan olgulara yapılması önerilse de, bVTE ölçütlerini karşılamayan olguların %89,5'inde genetik mutasyon saptanması, bu görüşümüzü desteklemektedir. Genetik mutasyon varlığının tekrarlayan VTE riskini arttırması, tekrarlayan VTE'nin ise ciddi iş gücü kaybına ve kaynak tüketimine sebep olması ile birlikte morbidite ve mortalite üzerine olumsuz etkileri dolayısıyla ilk VTE atağında genetik mutasyon taraması yapılmasını, MTHFR C677T-MTHFR A1298C birlikteliği dışındaki mutasyon birlikteliklerinde ömür boyu antikoagülan tedavi verilmesini önermekteyiz.Anahtar kelimeler: venöz tromboemboli, tekrarlayan venöz tromboemboli, genetik trombofilik mutasyon.

GenetikMutasyonRetrospektif çalışmalar+3
Emrah Şişli
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda n-asetilsistein'in intimal hiperplazi ve endotelyal proliferasyon üzerindeki inhibitör etkisinin araştırılması

Rekonstrüktif vasküler girişimlerden sonra ani tıkanmaya yol açan akut trombüs oluşumundan farklı olarak, geç dönemdeki daralma ve tekrar eden tıkanıklıklarda düz kas hücrelerinin proliferasyonu ve migrasyonu ile birlikte ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır. Hayvan ve insanlarda yapılan arteriyel hasar modellerinde lümen daralmasının temel nedeni intima tabakasındaki düz kas hücre proliferasyonu ve konnektif doku birikiminin olduğu gösterilmiştir.N-Asetilsistein, sahip olduğu nükleofilik serbest tiyol (-SH) grubu aracılığıyla, oksidan radikallerin elektrofilik grubuyla etkileşime girerek direkt antioksidan özellik göstermektedir. N-Asetilsistein, glutatyon sentezini tetiklemekte, glutatyon ise ekzojen veya endojen sitotoksik maddelerin ve oksidan radikallerin hücreye zarar vermesini önleyen, hücre bütünlüğünün ve işlevlerinin devamı için çok önemli bir endosellüler mekanizmada temel rolü olan, yüksek reaktiflikte bir tripeptittir. N-Asetilsistein, sülfidril grupları için kaynak teşkil etmektedir. Sülfidril gruplarının ise, serbest oksijen radikallerinin temizlenmesi ile birlikte Nitrik Oksit'in yarılanma ömrünün düzenlenmesini sağlaması gibi birçok biyolojik fonksiyonu vardır. N-Asetilsistein aynı zamanda nitrogliserin aracılı koroner arter vazodilatasyonunu ve trombosit agregasyonunu önlemeye yönelik etkisini potansiyelize etmektedir. N-Asetilsisteinin vasküler düz kas hücrelerinin hücre döngüsünü ve proliferasyonunu regüle ettiği gösterilmiştir. Nükleer Faktör Kappa-Beta aktivasyonu yoluyla endotel hücreleri ve düz kas hücrelerinin spesifik adezyon moleküllerinin upregulasyonu hasar sonrası vasküler hücre aktivasyonunu destekler. Yapılan güncel çalışmalar N-Asetilsisteinin endotel ve düz kas hücresinde NF-kB aktivitesinin önemli bir regülatörü olduğunu göstermiştir. N-Asetilsistein düz kas hücrelerinin hücre siklus progresyon ve proliferasyonunu düzenler ve endotel hücrelerinde antitrombotik ve antiplatelet aktivasyonunu potansiyelize eder. Tüm bu etkileri nedeniyle, N-Asetilsistein'in tavşan karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda intimal hiperplazi ve endotelyal proliferasyon üzerine inhibitör etkisini araştırmayı amaçladık.Materyal ? MetodRandomize olarak seçilen 14 adet Yeni Zelanda tipi erkek tavşan kullanıldı. Anestezi olarak 50 mg/kg intramuskuler Ketamin ve 5 mg/kg intramuskuler Ksilazin kullanıldı. Anastomoz için sağ taraf, kontrol için ise sol taraf karotid arteri kullanıldı. Tüm grup tavşanlara sağ vertikal boyun insizyonu yapılarak karotid arter eksplore edildi. 100 IU/kg dozda IV Heparin uygulandı. Karotid arter proksimal ve distalinden buldog klemple klemplendikten sonra transekte edildi ve 8/0 polipropilen sütür ile tek tek dikilerek anastomoz tamamlandı. Grup 1'deki tavşanlar kontrol grubunu oluşturdu. Grup 2'deki deneklere operasyondan hemen sonra ilk doz IV sonraki tüm dozlar IM olmak üzere toplam 21 gün 150 mg/kg/gün N-Asetilsistein uygulandı. Yirmisekizinci gün sonunda anastomoz yapılan taraf ve anastomoz yapılmayan karşı taraf karotid arter segmenti çıkarılarak incelenmek üzere histoloji laboratuarına gönderildi. Mikroskobik örnekler parafin bloklar halinde 5 ?m kalınlığında kesildi ve Hematoxylen-Eosin ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi.BulgularGrup 1 ile Grup 2'nin lümen alanının karşılaştırılmasında Grup 2'de anlamlı olarak daha fazla [z=-3,13, p=0,002], kontrol gruplarının (Grup 1K ve Grup 2K) karşılaştırılmasında ise anlamlı fark olmadığı saptandı [z=-0,57, p=0,56]. Grup 1 ile Grup 2'nin intima alanının karşılaştırılmasında, Grup 2'de anlamlı olarak daha az olduğu [z=-2,49, p=0,013], kontrol gruplarının (Grup 1K ve Grup 2K) karşılaştırılmasında ise anlamlı fark olmadığı saptandı [z=-0,96, p=0,34]. Grup 1 ile Grup 2'nin intima-media alan oranının karşılaştırılmasında ise Grup 2'de anlamlı olarak daha düşük olduğu [z=-2,236, p=0,025] saptanmıştır.Tartışmaİntimal hiperplazi, tüm arteriyel girişimlerin %15-30'unu etkilemekle birlikte, hasara karşı oluşan bu cevabın kontrolüne yönelik geliştirilen yaklaşımlar, klinik olarak büyük öneme sahiptir. Bugüne kadar ister anastomoz sonrası ister PTCA veya stent sonrası olsun intimal hiperplazinin ve düz kas hücre proliferasyonunun engellenmesi üzerine birçok çalışma yapılmıştır.Çalışmamızda, N-Asetilsistein verilen anastomoz gruplarında lümen alanı, intima alanı ve intima/media alan oranında anlamlı bir düzelme sağlanmıştır. N-Asetilsisteinin bu etkiyi direkt antioksidan etkisi, glutatyon sentezini indüklemesi, Nitrik oksitin yarılanma ömrünü düzenlemesi, kemoatraktanların aktivitesini düzenleme yeteneği, NF-kB aktivitesinin regulasyonu, vasküler düz kas hücrelerinin çoğalma ve migrasyonunu regüle etme özelliği sayesinde yarattığını düşünmekteyiz. Bu doğrultuda vasküler girişimler ve anastomoz sonrası N-Asetilsistein kullanımının intimal hiperplaziyi azaltarak ve vasküler remodellingi sağlayarak damarın açık kalma süresini arttıracağı düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: N-Asetilsistein, intimal hiperplazi, düz kas hücre proliferasyonu, anastomoz, tavşan.

AnastomozAnastomoz-cerrahiArterler+9
Yusuf Kuserli
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter by-pass greftlemede myokard hasarının serum iskemi modifiye albumin düzeyleri ile değerlendirilmesi

Kardiyopulmoner bypass (CPB) işlemi, kalp cerrahisinde nativ kalp ve akciğerlerin işlevini yerine getirmek üzere kullanılmaktadır. Kardiyovaskuler cerrahide, koroner arter by-pass greftleme (CABG) de oluşabilecek iskemi reperfüzyona bağlı myokard hasarı, erken tanı ve tedavi gerektiren bir durumdur(1).Hastaların perioperatif ve postoperatif izleminde myokard hasarının tespitinde, EKG bulgularının yeterli olmaması, biyokimyasal parametrelerin, erken tanı ve mudahelede önemini arttırmıştır.Günlük pratikte en sık kullanılan kardiyak enzimler; kreatin kinaz (CK), kreatin kinaz myokard bandı (CK-MB), aspartat aminotransferaz (AST) , laktat dehidrogenazdır (LDH)(2). AST ve LDH myokarda özgül olmamaları ve erken tanı imkanı vermemeleri nedeni ile artık kullanımlarını yitirmektedir(2).Yapısal protein olarak da, kardiyak troponin T (TnT) ve troponin I (TnI) kullanılmaktadır. Oksijen bağlayıcı protein ise myoglobindir. CK' nın ise myokard için özgüllüğü orta derecede olmasına karşın iskemide salınımı yoktur(1). Kardiyak troponinler (TnT ve TnI) myokarddan salındıkları için özgüllükleri yüksektir ve iskemi durumunda salınımları vardır. Myoglobin ise kas dokusundan salınmaktadır (1).Son yıllarda yapılan çalışmalarda; myokard iskemi durumlarında serum albumin yapısında değişikliklerin oluştuğunun belirlenmesi, yeni bir serum kardiyak iskemi parametresinin bulunmasını sağlamıştır. İskemi-reperfüzyon durumunda ortaya çıkan hipoksi, asidoz, serbest radikal hasarı ve membran bütünlüğünün bozulması gibi hücresel stress faktörleri, albumin yapısında değişiklik meydana getirir ve bu hasarlı yeni oluşan albumine, iskemi modifiye albumin (İMA) adı verilir (3).Myokardiyal hasar sonucu, iskemi modifiye albumin serum konsantrasyonundaki artma, myocardial hasarı gösteren erken bir kardiyak belirteç olarak kullanılmaktadır (3). Yapılan çalışmalarda; İMA, akut koroner sendromlar için duyarlılığı %82, ekg ve troponinle birlikte %95 `lik bir negative belirleyiciliğe sahiptir (3).Bu çalışmada amacımız; serum iskemi modifiye albumin düzeylerinin, koroner arter by pass greftleme perioperatif ve postoperatif dönemde oluşabilecek myokardiyal iskeminin takibindeki duyarlılığının ölçülmesi ve bu testi diğer standart kardiyak biyokimyasal iskemi markerleri; creatin kinase isoenzyme MB (CKMB) ve troponin I ile karşılaştırılmasıdır.Anahtar sözcükler: İskemi Modifiye Albumin, İskemi, Biomarker

AlbüminlerBiyografiKardiyomiyopatiler+5
Tuğra Gençpınar
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda kardiyopulmoner bypass sırasında hematokrit düzeyi ve oksijen sunumunun renal fonksiyon üzerine etkisi

Amaç: Bu prospektif klinik çalışmada; diabetes mellitus (DM) tanılı olgularda, kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında farklı hematokrit (Hct) düzeyi ve oksijen sunumu (DO2) değerlerinin postoperatif erken dönem renal fonksiyonlar üzerine etkisi araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı sonrası koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi uygulanan 40 DM tanılı olgu; KPB sırasındaki Hct değerlerine göre Grup 1 (Hct<% 23, n:20) ve Grup 2 (Hct?%23, n:20) olarak ikiye ayrıldı. Pulsatil pompa akımı 2.4±0.4 L/dk/m2 tutuldu ve KPB sırasında DO2 (mL/dk/m2) değerleri belirlendi. Kan üre nitrojeni (BUN, mg/dL), serum kreatinini (Scr, mg/dL) ve kreatinin klirensi (Ccr, mL/dk)'ne ait değerler preoperatif dönem (Pre)'de, postoperatif 1. saat (P1) ve 24. saat (P24)'lerde belirlendi. İstatistiksel analizde ki-kare, Mann-Whitney U, Friedman varyans analizi, Wilcoxon işaretli sıralar testleri kullanıldı. Değerler ort±SD olarak verildi. P<0.05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: Gruplar arasında demografik ve klinik karakteristikler yönünden anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). KPB'ın 20., 40., 60. ve 80. dk'larında Grup 1'de belirlenen Hct (en düşük; %20.4±1.6, en yüksek; %22.1±1.6) ve DO2 (en düşük; 228±25, en yüksek; 261±29), Grup 2'deki belirlenen Hct (en düşük; %25.1±1.8, en yüksek %25.6±2.2) ve DO2'na (en düşük; 282±20, en yüksek; 297±22) kıyasla anlamlı düşük saptandı (p<0.05, p<0.05, sırasıyla). Grup 1'de Pre, P1 ve P24'lerde BUN; 16±6, 15±4, 20±8, Scr; 0.9±0.2, 1.0±0.2, 1.2±0.3, Ccr; 76±22, 74±21 ve 62±21 olarak, Grup 2'de aynı zaman dilimlerinde BUN; 18±5, 16±5, 19±5, Scr; 0.9±0.9, 0.9±0.2, 1.0±0.3, Ccr; 85±26, 78±20, 72±25 olarak saptandı (sırasıyla). Her iki grup arasında Pre, P1 ve P24'lerde BUN (p>0.05), Scr (p>0.05)ve Ccr (p>0.05) yönünden istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Grup 1'de P24'te BUN (Pre'e kıyasla), Scr ve Ccr'nde (Pre ve P1'e kıyasla) ve Grup 2'de P24'te BUN (P1'e kıyasla), Scr ve Ccr'nde (Pre'e kıyasla) anlamlı değişiklikler gözlendi (p<0.05, p<0.05, sırasıyla).Sonuç: Bu klinik çalışmada, KPB sırasında % 23 altı Hct düzeyi ile %23 veya üstü Hct düzeyinin ve bu değerlere bağlı olarak değişen DO2 düzeylerinin, DM'lu olgularda postoperatif erken dönem renal fonksiyonlar üzerine farklı etki oluşturmadığı saptandı.Anahtar Kelimeler: Koroner arter bypass greftleme cerrahisi, kardiyopulmoner bypass, diabetes mellitus, hematokrit, oksijen sunumu, renal fonksiyon.

Hematokrit
Aydın Koç
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp ameliyatlarında frenik sinirin hipotermiden etkilenmesi

KVC miyokardiyal koruma amaclı kullanılan buzun etkisi ile oluşabilecek frenik sinir hasarının önlenmesi ve frenik sinirin korunmasının avantajlarının araştırılmasıdır.Materyel ve metod: Frenik siniri hipoterminin etkisinden korumak için içinde tampon olan cerrahi eldiven kullanıldı. Hastalar herbirinde 20-şer hasta olacak şekilde çalışma ve kontrol olarak iki grupta incelendi. Kontrol grup hastalarında koruyucu tampon kullanılmadı, Çalışma grup hastalarında ise koruyucu tampon kullanıldı. Bütün hastalarda standart hipotermi uygulandı (+30 0 C ). Herbir hastaya ameliyat öncesi, sonrası ve taburculuğun 6. haftasında SFT yapıldı ve akciğer grafisisi çekildi. Minimal diafragma seviyyesindeki değişiklikler normal olarak kabul edildi.Bulgular: Yaptığımız çalışmada kullanılan buzun etkisi ilefrenik sinirde oluşan hipotermik hasar sonrası oluların 16 izole sol taraflı, 3 de ise izole sağ tarafflı diafragma elevasyonu gelişmiştir (p .000). Hastaların preop ve postop SFT değerlerinde de analmlı farklar saptanmıştır. Nitekim her iki grupta postop FVC ile preop FVC arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmıştır ( p ,003). Ama FEV1/FVC oranında postop döneminde preopa oranla düşüş olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Yapılan araştırma sonucu frenik sinirin korunması ile oluşabilecek komplikasyonların önüne geçilebilinri. Frenik siniri korumak için ise biz maliyyeti daha ucuz olan ve kolay bulunan, özel teknolojik araclara ihtiyac duyulmayan yöntem kullandık. Yani steril cerrahi eldiven içinde steril tampon kullandık.Anahtar kelimeler: KVC, lokal hpotermi, n.phrehicus, diafragma elevasyonu,

Cerrahi-kardiyovaskülerFrenik sinirHipotermi-yapay+3
Faıg Isayev
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp transplantasyonu yapılan hastalarda akut rejeksiyon tanısında endomiyokardiyal biyopsi sonuçları ile plazma pro-bnp ve biyokimyasal parametrelerin karşılaştırılması

Kalp yetersizliği mortalite ve morbiditesi yüksek olan, hastanın yaşam kalitesini düşüren bir hastalıktır. Medikal tedaviye ve son yıllarda geliştirilen destek cihazlara rağmen prognozu halen kötüdür. Kalp yetmezlikli hastaların her yıl %10'unda klinik durum son dönem kalp yetmezliğine ilerler. Kalp transplantasyonu bu grup hastalarda hayatta kalma oranına olumlu etkisi olan ve hastanın yaşam kalitesini arttıran etkin bir tedavi yöntemidir. Transplantasyon sonrası önemli mortalite ve morbidite nedenleri; akut rejeksiyon, infeksiyonlar, geç dönemde transplant koroner arter hastalığı, immünsüpresif ilaçlara bağlı böbrek yetmezliği ve malignitelerdir. Günümüzde rejeksiyonu saptamak için kulanılan altın standart metod endomiyokardiyal biyopsidir. Ancak invaziv ve pahalı bir yöntem olması, bu metodun en önemli dezavantajlarıdır. Bu nedenle, rejeksiyonu saptamak için kullanılabilecek alternatif yöntemler ve rejeksiyon düşündürebilecek bir takım biyokimyasal belirteçler üzerinde yapılan çalışmalar, giderek artmaktadır. Hasta sayımız az olsa da yaptığımız çalışmanın sonuçlarına göre; noninvaziv tetkiklerin akut rejeksiyonun kesin tanısında hala altın standart yöntem olan EMB'nin yerini tutmayacağını ancak elde edilecek sonuçların rejeksiyonu yüksek oranda düşündürebilir nitelikli olduğunu saptadık. Hastaların yakın takibi ve noninvaziv tetkiklerin birlikte kullanılabilirliği ile klinik deneyimin sağlanması akut rejeksiyonun erken tanısını kolaylaştıracak ve EMB'nin sıklığını azaltacak metodlardır. Noninvaziv yöntemlerin ve biyokimyasal belirteçlerin EMB'nin yerini alabileceği beklenmemeli, tanıda yardımcı ve yönlendirici olabilecekleri de akılda tutulmalıdır. Yine

Özgür Akkaya
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik vasküler hastalıklarda otolog kemik iliğinden elde edilen mononükleer kök hücre deneyimlerimiz

Trombonjitis obliterans veya Buerger hastalığı sebebi tam olarak bilinmeyen ve genelde gangren ve doku kaybı ile sonuçlanan, non-aterosklerotik, episodik, keskin segmentasyonlar gösteren, inflamatuar, tıkayıcı-trombotik, non-destrüktif bir hastalıktır. Buerger hastalığı genelde alt ekstremite, daha az yoğun olarak üst ekstremite ve çok nadir olmak üzere de serebrovasküler bölgedeki distal segmentte nörovasküler demet içerisindeki damarları, sinirleri etkilemektedir. Hastalık ortaya çıktığı ekstremitenin distalinde görülmeye başlar ve proksimale doğru ilerleme gösterir. Bizim çalışmamızın amacı kritik bacak iskemisi olan Tromboanjiitis Obliteranslı hastalarda otolog kemik iliğinden elde edilen mononükleer hücre implantasyonunun etkinlik ve güvenilirliğini incelemektir. Bu amaca yönelik parametreler hastalara kemik iliğinden elde edilmiş otolog mononükleer kök hücre implantasyonu yapılmasından bir, üç ve altı ay sonra gerçekleştirilen takipler sonucunda toplandı. Hastalara yapılan ilk takip implantasyon işleminden 4 hafta sonra gerçekleştirildi. Elde edilen ve bilgisayara girişi tamamlanan verilerin istatistiksel analizler Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik ve Tıbbi Bilişim Anabilim Dalı tarafından SPSS programı versiyon 18.0 ile yapıldı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalına Mayıs 2006 ile Haziran 2011 tarihleri arasında başvuran ve Rutherford Sınıflandırmasına göre Class II ve III grubunda yer alan 11 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalara %12 eğim açısı ile 2 km/saat hızda Treadmill ile ağrısız yürüme mesafesi testi, Visual Analog Skala testi, ABPI ölçümü ve DSA veya BT anjiografi tetkikleri yapıldı. İmplantasyondan sonra 6. ayda gerçekleştirilen Treadmill ile ağrısız yürüme mesafesi testinin sonuçlarına göre ortalama ağrısız yürüme mesafesi 310±172,54 metre olarak belirlendi ve implantasyon öncesi yapılan ölçümlerin ortalaması ile arasında 272,27±164,96 metre fark görüldü ve bu fark Bonferroni düzeltmeli Wilcoxon işaretli sıra testinde anlamlı olarak görüldü (p=0,003*, p<0,008). İmplantasyon sonrası 6. ayda yapılan Visual Analog Skala testi sonuçları ortalaması 6,25±1,50 olarak hesaplandı. İmplantasyon sonrasında 6. ayda yapılan Visual Analog Skala testi sonuç puanları ortalaması ile implantasyon öncesinde gerçekleştirilen Visual Analog Skala testi sonuçları ortalamasının arasında 1,97±0,86 puanlık bir fark görüldü. Bu azalma Bonferroni düzeltmeli Wilcoxon işaretli sıra testinde anlamlı olarak görüldü (p=0,003*, p<0,008). İmplantasyondan önce doku perfüzyonunun gözlenmesi amacı ile yapılan takiplerde ölçülen ABPI ortalaması 0,507±0,06 iken, implantasyondan 6 ay sonra yapılan takip gözlemlerinde gerçekleştirilen ölçümlerden elde edilen ABPI değerleri ortalaması 0,66±0,1 olarak elde edilmiştir. İmplantasyon işlemi öncesindeki ABPI değerleri ile implantasyon işleminden 6 ay sonrasındaki ABPI değerleri arasındaki ortalama fark değeri 0,15±0,07 olarak bulunmuş ve bu fark Bonferroni düzeltmeli Wilcoxon işaretli sıra testinde anlamlı olarak görülmüştür (p=0,003*, p<0,016). İmplantasyondan 6 ay sonra tüm hastalara yeni kollateralizasyon oluşumunu gözlemek üzere yapılan anjiografi tetkikinde 4 hastada oluşan kollateralizasyon +3 puan, 2 hastada gelişen kollateralizasyon +2 puan, 4 hastada gelişen kollateralizasyon +1 puan ve 1 hastada gelişen kollateralizasyon ise +0 puan olarak değerlendirildi. Periferik arter hastalıklarında hücresel tedavi ile ilgili yapılan çalışmalarda elde edilen sonuçlara ilave olarak bizim yaptığımız çalışmada da hastalara uyguladığımız 6 aylık gözlemler sonucunda oldukça umut verici sonuçlar elde ettik. Bu duruma ilave olarak periferik arter hastalıklarında ABMMNC implantasyonunun etkinliğini değerlendirmek ve daha ileriye götürebilmek için daha fazla çalışmalar yapılması gerekmektedir. Sonuç olarak kök hücre implantasyonunun gelecekte periferik vasküler rahatsızlıklarda önemli bir alternatif tedavi yöntemi olarak ele alınacağı görülebilmektedir.

Ali İhsan Tekin
Akdeniz University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hba1c seviyelerine göre kontrol altında olan ve olmayan diyabet hastalarında koroner arter bypass cerrahisi sonrası gelişen morbidite ve mortalitenin retrospektif değerlendirilmesi

Diyabetes Mellitus, sebep olduğu makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar yüzünden hayat kalitesini ve yaşam süresini ciddi bir şekilde etkiler. Kornoer Arter Hastalıkları en önemli makrovasküler komplikasyondur ve diyabetik hastalardaki mortalitenin en sık nedenidir. Koroner arter cerrahisi (CABG) uygulanan hastalarda morbidite ve mortalite oranları, diyabetik olmayan hastalara göre daha yüksektir. Biz, bu çalışmada kontrol altına alınmış (HbA1c < 7) ve kontrolü sağlanamamış (HbA1c ≥ 7) Diyabetes Mellitus hastalarında, koroner arter bypass greft operasyonlarından sonra görülen morbidite ve mortalite oranlarını diyabetik olmayan hastalarla karşılaştırarak risklerin önlenebilirliğini göstermeyi amaçladık. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalında, Ocak 2007 - Aralık 2009 tarihleri arasında CABG yapılan 180 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastalar; nondiyabetik ve HbA1c seviyeleri %6'nın altında olan 60 hasta (kontrol grubu veya Grup 0), diyabetik ve HbA1c seviyeleri %6-6,9 arasında olan 60 hasta (Grup I), diyabetik ve HbA1c seviyeleri ≥ %7 olan 60 hasta (Grup II) olarak gruplandırıldı. Preoperatif, perioperatif ve postoperatif veriler karşılaştırıldı. İlk 30 gün içindeki ölümler mortalite ve tüm komplikasyonlar morbidite olarak değerlendirildi. Kontrol grubunda mortalite izlenmezken, grup I'de bir hasta ile %1,7 ve grup II'de 5 hasta ile %8,3 mortalite görüldü. HbA1c > 7 olan gruptaki mortalite oranları istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,02). HbA1c ≥ 7 olan hastalarda, diyaliz ihtiyacı (%25 p <0,01), atriyal fibrilasyon (%33 p=0,01), kanama nedeniyle revüzyon (%10 p=0,18), serbrovasküler olay (%16,7 p=0,01), mekanik ventilatör süreleri (19,5±21,6 p=0,06) ve hastanede kalış sürelerinin (ortalama 9,91±5,35 gün p=0,01) daha yüksek olduğu bulundu. Yara yeri infeksiyonu (%53 p <0,01), mediastenit (%11 p=0,01) ve üriner sistem infeksiyonu (%10 p=0,01) görülme oranları daha yüksek tespit edildi. 55 Yaptığımız bu çalışmanın sonucu olarak, elektif CABG uygulanacak diyabetik hastalarda, preoperatif ve postoperatif dönemde iyi glisemik kontrolün sağlanarak HbA1c seviyelerinin %7 hatta %6'nın altına indirilmesi, morbidite ve mortalite oranlarında belirgin azalma sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Diyabetes Mellitus, HbA1c, Koroner Arter Bypass Greft Operasyonu, Morbidite, Mortalite

Ümit Arslan
Akdeniz University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Homosistein düzeyinin abdominal aort anevrizması ile ilişkisi ve derecelendirilmesi

Amaç: Abdominal aort anevrizma olgularında ölçülen Homosistein düzeylerine göre, homosisteinin hastalık taramasında kullanılabilecek bir parametre olup olmadığının araştırılması. Gereç ve yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 02/01/2015 ve 30/06/2015 tarihleri arasında infrarenal aort anevrizma tanısı olan hastaların, yine bu tarihler arasında KABG uygulanan hastalar ve anevrizması olmayan kontrol hastaları prospektif olarak araştırma için kayıt edilmiştir. 40 yaş ve üzerinde toplam 55 hasta kabul edilmiş ve hastaların tümü çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen infrarenal aort anevrizması tanısı alan, KABG yapılan ve kontrol grubu hastalarının yaşları 42 ile 82 arasında saptandı. Erkek hasta sayısı 31, kadın hasta sayısı 24 olarak kayıt edildi. Tartışma: Literatürdeki major çalışmalara paralel olarak çalışmamızda, anevrizma olgularında homosistein yüksekliğinin kontrol grubuna göre anlamı derecede yüksek olduğunu ortaya koyduk. Diğer taraftan anevrizma olgularının CABG olguları ile karşılaştırılmasında anevrizma olgularında homositein düzeyinin anlamlı derecede arttığı istatistiksel olarak gösterildi. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda tespit edilen yüksek homosistein düzeyi ile AAA arasındaki korelasyon literatürle uyumludur. Ancak bu çalışma küçük ölçekli bir çalışma olduğundan HHS 'nin AAA tanı ve/veya taramasında kullanılabilmesi için çok daha geniş hasta gruplarının dahil edildiği ,farkı yaş grupları arasında ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

AbdomenAnevrizmaAort+3
Deniz Şerefli
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp operasyonu planlanan hastalarda preoperatif hiponatremi ve sol ventrikül EF değerleri ile postoperatif sonuçlar arasında ilişkisi

Vücut suyu, içinde metabolik reaksiyonların gerçekleştiği, bütün besleyici ve diğer maddelerin eridiği ve taşındığı, organizmanın yaşamını sürdürmesinde çok önemli bir ortam oluşturur. Vücut suyu hücre membranları ile ayrılmış ekstrasellüler ve intrasellüler kompartmanlardan oluşur. Ekstrasellüler sıvının esas fonksiyonu, hücre besinleri ve elektrolitleri ile hücrenin atık ürünleri için ortam sağlamaktır. Normal sodyum değeri 135–145mEq/L arasındadır. Aşırı sıvı alımı ve sodyum kaybı nedeniyle hiponatremi oluşur. Hiponatremi baş ağrısı, anksiyete, yorgunluk, kramplar, hipotansiyon, kardiyovasküler kollaps ve komaya kadar ilerleyen klinik durumlara neden olur. Şubat 2014 – şubat 2015 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi Kalp Ve Damar Cerrahisi Anabilim dalına başvuran ve açık kalp cerrahisi operasyonu olan, tranplantasyon, asist device-yapay kalp implantasyonu yapılan olgular ve hemodiyaliz gerektiren kronik böbrek yetmezlikli olgular dışındaki tüm hastalar çalışmamıza dahil edildi. Hastalar kan serum sodyum değerlerine göre operasyon öncesi iki gruba ayrıldı. Operasyon sonrası iki grup entübasyon süreleri, yoğun bakım süreleri, inotop kullanımı, oluşan komplikasyonlar, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu değişimi, mortalite, ecmo ve intraaortik balon pompası kullanımı, kardiopulmoner bypass süreleri, cross klemp süreleri arasındaki fark değerlendirildi. Hiponatreminin postoperatif EF değişimi üzerine etkisi saptanmamıştır. Olguların serum sodyum değerine göre NYHA sınıflaması karşılaştırıldığında olguların hiponatremik hastalarda yüksek NYHA sınıfında olma arasında anlamlı fark saptanmıştır. Hiponatremik grupta postoperatif dönemde entübasyon süreleri, kullanılan kan ürünü ve postop drenaj miktarı anlamlı derecede fazladır. Hiponatremik hastalarda postoperatif akut böbrek yetmezliği görülme sıkılığı artmıştır. Hiponatremik hastalarda postoperatif mortalite oranları anlamlı derecede yüksektir. Tüm bu verilere dayanarak preoperatif hiponatreminin prognostik önemi olduğu görüşüne varılmıştır.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-kardiyovasküler+5
Çağatay Bilen
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül anevrizmalarının cerrahi onarım yöntemlerinin karşılaştırılması

Cengiz Türkay
Akdeniz University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral valv replasmanı amaeliyatında subvalvüler yapının korunmasının sol ventriküler fonksiyonlarına etkisi

Muzaffer Yılmaz
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventriküler anevrizmektomi sonrası, ventrikül performansının istirahat anında ve dobutamin efor testi sonrası değerlendirilmesi

H. Bülent Çelik
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Protez kapak replasmanı sonrası hemolizde pentoksifilin etkinliğinin değerlendirilmesi

Ercan Akbulut
Akdeniz University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventrikül fonksiyonu normal hastalarda glutamat - aspartatlı kardiyopleji kullanımı

İsa Ak
Akdeniz University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Silostazolun endotele bağlı vazodilatasyon üzerine olan etkisi

Amaç: Silostazol etkisini fosfodiesteraz 3A enzim inhibisyonu ile cAMP artışına yol açan, vazodilatasyon etkisi olan antiagregan ve antitrombotik olan bir ilaçtır. Periferik arter hastalığında kullanımı ile ağrısız yürüme mesafesinde (%67) ve maximal yürüme mesafesinde (%50) artış sağlanmaktadır. Bu çalışmada amaç, silostazolün vasküler reaktivite üzerine olan etkisinin araştırmak idi. Bu amaçla, çalışmamızda intraperitoneal silostazol verdiğimiz ratların torasik aortalarını çıkartarak organ banyosundaki endotele bağlı vazodilatasyon üzerine olan etkisini inceledik.Materyel-Metod: Çalışmamızda 36 adet erkek Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Ratların torasik aortaları organ banyosunda çalışıldı. Ratlar üç gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu (n=10) Herhangi bir medikasyon uygulanmadı. Grup 2: DMSO grubu (n=10), Sadece intraperitoneal DMSO verildi (Silostazol, DMSO içinde çözündürüldü). Grup 3: Silostazol+DMSO grubu (n=16), İntraperitoneal 10 mg/kg dozunda, günde iki kez ile 12 saat ara, 6 hafta süre ile Silostazol+DMSO verildi. Ratlar dekapite edildikten sonra torasik aortaları çıkarıldı. Aortadan 3-4 mm uzunlukta damar segmentleri intimal yüzeyine dokunmamaya dikkat edilerek halka şeklinde hazırlandı. Krebs solüsyonu (37?C, %95 O2, %5 CO2, pH 7.4) ile dolu organ banyolarına (20 mL) asıldı. Damar halkaları, 10-4M (molar) norepinefrin derişimi 0,1 ml ile kasıldıktan sonra endotele bağlı vazodilatasyon asetilkolin (cGMP üzerinden vazorelaksasyon) ile doz-cevap eğrileri (toplam 11 doz) alınarak çalışıldı.Bulgular: Silostazol verilen grupta elde edilen yüzde olarak gevşeme değerleri, asetilkolinin tüm molar konsantrasyonundan alınan gevşeme yanıtlarında (toplam 11 doz) kontrol grubuna göre anlamlı derecede farklı olduğu görüldü (p<0,05). Silostazol grubu ilk 3 Asetilkolin dozundan sonra damar halkasında bazal tonusun altında gevşeme yüzdesine ulaştı. Diğer iki grupta bazal tonusun altında gevşeme olmadı. Kontrol ve DMSO grupları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Silostazol cAMP düzeyinde artmaya neden olarak vazodilatasyon etkileri mevcuttur. Silostazol ayrıca endotel kaynaklı PGI2-Prostasiklin düzeyinde artmaya neden olmaktadır (Vazodilatasyon ve antiaggregan etki). Endotel kaynaklı vazodilatasyonda endotelden salgılanan PGI2 ve NO önemli rol oynamaktadır. Asetilkolin, endotel hücrelerinden NO ve PGI2 salgılanmasına yol açarak damar düz kas hücrelerinde vazodilatasyona neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmamızda, Silostazol, damarın endotele bağlı vazodilatatör ajanlara duyarlılığını arttırmıştır. Silostazol bu etkisini, doğrudan cAMP üzerinden ve endotelial kaynaklı vazodilatatörlerin (NO ve PGI2) bazal salınımını arttırmak suretiyle göstermiş olabilir. Silostazolün etki mekanizmasının daha iyi anlaşılması için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Silostazol, periferik arter hastalığı, vazodilatasyon, asetil kolin, prostasiklin.İletişim Adresi: Dr.Nail SİREKAdnan Menderes Üniversitesi Kalp-Damar Cerrahisi Kliniği, AYDIN.

AntitrombinlerArterlerArteryel oklüzif hastalıklar+4
Nail Sirek
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyokard enfarktüsü sonrası akinezi gelişen miyokardiyal segmentlerin cerrahi revaskülarizasyon sonrası değerlendirilmesi

Harun Gülmez
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite iskelet kasında iskemi/reperfüzyon hasarı üzerine iskemik önkoşullama ve iskemik ardkoşullamanın etkisinin rat modelinde araştırılması

Alt Ekstremite skelet Kasında skemi/Reperfüzyon Hasarı Üzerineskemik Önkoşullama Ve skemik Ardkoşullamanın Etkisinin RatModelinde AraştırılmasıYAZAR ADI: Tuğrul Ünsal GÜNEŞKardiyovasküler hastalıkların tedavisinde amaç, dolaşım bütünlüğü ve sürekliliğinisağlamaktır. Dolaşımı kesintiye uğrayarak iskemik kalan canlı dokuda, dolaşım tekrarsağlandığında oluşan reperfüzyonun neden olduğu zararlı etkiler, iskemik hasardan daha genişçaplı ve daha ciddidir. skemi ve reperfüzyon sürecinde hasarın büyük bölümününreperfüzyon periyodunda oluştuğu ve doku hasarından reaktif oksijen radikallerinin sorumluolduğu bilinmektedir.Bu çalışmada, deneysel bir modelde iskemik ardkoşullamanın kas dokusundaki iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkisinin belirlenmesi ve iskemik önkoşullama ilekarşılaştırılması ve iskemik önkoşullamanın iskemik ardkoşullama sürecine etkisininaraştırılması amaçlanmıştır.Kırk adet erkek 250-300 gram ağırlığında erişkin Wistar albino rat beş gruba ayrıldı.Sham grubunda mediyan laparotomi yapıldı ancak iskemi oluşturulmadı. Kontrol grubunda120 dk. süreyle iskemi oluşturuldu, 60 dakika süreyle reperfüzyon sağlandı.Ardkoşullama grubunda 120 dakika süreyle iskemi oluşturuldu ve ardkoşullama yapıldı.Önkoşullama grubunda iskemik önkoşullama ve ardından 120 dakika iskemi oluşturuldu, 60dakika süreyle reperfüzyon sağlandı.Önkoşullama ve ardkoşullamanın birlikte uygulandığı grupta iskemik önkoşullama, 120dakika iskemi ve ardkoşullama uygulanarak reperfüzyon hasarına bu süreçlerin etkisininaraştırılması planlandı.skelet kasında iskemi-reperfüzyon hasarına ardkoşullama ve önkoşullamanın tek başınave birlikte uygulanması ile oluşan etkilerin araştırılması için serum MDA ve NO düzeylerininincelenmesi ile anlamlı sonuçlar elde edildi. Bu çalışma yoluyla, önkoşullama veardkoşullamanın birlikte uygulanması ile reperfüzyon hasarını azaltıcı etki oluşabildiğisonucuna varılabilir.

Tuğrul Ünsal Güneş
Adnan Menderes University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esmolol ve metoprololün endotel fonksiyonları üzerine etkisi

Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar sahasında son yüzyılda gerçekleştirilen gelişmelere rağmen bu hastalıklara bağlı ölümler halen ilk sıradadır. Bu gelişmelerden en önemlilerinden birisi de beta reseptör blokerlerinin keşfidir.Endotel uzun yıllardır bilinen ve damar iç yüzeyini döşeyen tek sıra epitel dokusudur. Çeşitli çalışmalarda da gösterildiği gibi kardiyovasküler homeostasisin çok önemli bir bileşenidir.ß1 reseptör selektifliği yüksek olan ve kardiyak operasyon geçirenlerde dahil olmak üzere bir çok alanda yaygın olarak hızlı yanıt veren beta blokerler kullanılmaktadır. Son yıllarda yüksek hızlı yanıt veren beta blokerlerde yaygın olarak kullanıma girmiştir. Bu ilaçlara örnek verilecek olursa sırası ile metoprolol ve esmololdür.Çalışmamızda rat aortalarının endotel mevcut ve endoteli olmayacak şekilde hazırlayarak organ banyosunda bu moleküllerin etkisini inceledik.Materyal ve Metot: Bu çalışmada 32 adet erkek Wistar-Albino rat 4 gruba ayrılarak aortaları kullanıldı. Metoprolol endoteli sağlam (grup 1) grubu (n= 8), Metoprolol endoteli hasarlı (grup 2) grubu (n= 8), Esmolol endoteli sağlam (grup 3), Esmolol endoteli hasarlı (grup 4) grubu (n= 8) oluşturuldu.Ratlar sakrifiye edildikten sonra torasik aortaları nazikçe çıkarıldı ve oksijenize Krebs solüsyonu ile dolu kabın içine kondu. Aortadan 3-4 mm uzunlukta damar segmentleri halinde, halka şeklinde hazırlandı. Krebs solüsyonu (37?C, %95 O2/%5 CO2, pH 7.4) ile dolu organ banyolarına (20 mL) asıldı. İzometrik gerilim tranduser ile ölçüldü. Damar halkaları organ banyosunda çalışıldı. Damar halkaları 1 ?M norepinefrin ile kasıldıktan sonra endotele bağlı vazodilatasyon yanıtları alındı. Asetilkolin ile vazodilatasyon yanıtı alınan halkalar endotel sağlam olarak deneye alındı. Endotel sağlam ve haraplanmış halkalara standart Equilibrium uygulandı. Daha sonra metoprolol ve esmolol ile doz-cevap eğrileri alınarak çalışıldı.Bulgular: Gruplar arasındaki karşılaştırmada metoprolol verilen gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Esmolol verilen grupta da kendi içinde istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Ancak endoteli hasarlanmış olan gruplar arasında esmololün, metoprolole göre daha fazla vazodilatasyon yanıtı oluşturduğu gözlendi. (p değeri 0,05'in altında anlamlı idi).Sonuç: Bu çalışmada esmolol ile endotel hasarı olan ve olmayan grupta terapötik dozlarda metoprololden daha fazla vazodilatasyon yanıtına yol açtığı gözlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Metoprolol, esmolol, endotel disfonksiyonu, vazodilatasyon.

EndotelyumEsmololMetoprolol+1
Selim Durmaz
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

1999 ve 2006 yılları arasında ADÜ Kalp ve Damar Kliniğince yapılan açık kalp ameliyatlarının uzun dönem takip sonuçları

AMAÇ: Kalp akciğer pompasının 1955 yılında kullanılmaya başlaması ile kalp hastalıklarının cerrahi tedavisi başarı ile yapılabilir hale gelmiş ve açık kalp cerrahisi hızla dünyada ve ülkemizde yaygınlaşmıştır. Ülkemizde açık kalp cerrahisi, 1960lı yıllarda, İstanbul?da Siyami Ersek Hastanesi ve Ankara?da Yüksek İhtisas Hastanesi ile Hacettepe Üniversitesi öncülüğünde başlamış ve takiben diğer merkezlerde de başarı ile yapılır hale gelmiştir. Aydın ilinde ise ilk açık kalp cerrahisi ameliyatı yaklaşık 40 yıl sonra, 1990lı yıllarda gerçekleştirilmiştir. Aydın Devlet Hastanesinde yapılan birkaç ameliyat ile Aydın ilinde açık kalp cerrahisi başlamış ancak sürekli olmamıştır. Adnan Menderes Üniversitesi 1999 yılında açık kalp cerrahisi ameliyatlarına başlamış ve kesintisiz olarak günümüze kadar sürdürmüştür. Bu tezin amaçlarından ilki, Aydın ilinde açık kalp cerrahisinin başlamasında ve rutin cerrahi tedavi yöntemleri arasına girmesinde önemli rolü olan Adnan Menderes Üniveristesinde yapılan ilk kalp ameliyatlarının sonuçlarını incelemektir. Bu tez çalışmasının diğer bir amacı da açık kalp cerrahisi geçiren hastaların uzun dönem sonuçlarını araştırmaktır. Ülkemizde açık kalp cerrahisi ameliyatı uygulanan hastaların erken dönem sonuçları bildirilmesine karşın uzun dönem sonuçları ile ilgili araştırmalar yetersiz sayıdadır. Bu tez çalışması, bu alandaki boşluğu doldurmaya katkı sağlamayı amaçlamaktadır. METOD: Çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde açık kalp cerrahisi uygulanan ardışık ilk 253 hasta incelenmiş ve hastaneden taburcu olan 240 hastanın uzun dönem takipleri yapılmıştır. Bu çalışmada, takibi yapılan hastalarda sağ kalım, fonksiyonel kapasite, reoperasyon ve reanjiyografi sorgulanmıştır. Hastalara tek tek ulaşılmaya çalışıldı ve poliklinik kontroluna çağrılarak son durumları değerlendirildi. Kendisine ulaşılamayan hastaların dosyalarındaki son kontrol bilgileri değerlendirmeye alındı. Nüfus dairesindeki bilgileri de kontrol edildi. Demografik data ve uygulalan prosedür tipine göre ameliyat sonrası sağkalım, kardiyak nedene bağlı anjiyografi ve invaziv girişim oranları ile reoperasyon oranları istatistiksel olarak Kaplan-Meier yaşam testi, gruplar arası fark olup olmadığı ki-kare testi, beklenen değer 5 ten az ise Fisher?s kesin testi kullanıldı. Sürekli değişkenlerin dağılımına göre Student?s testi ya da Mann-Whitney U testi, bağımlı değişkenler için Wilcoxon testi kullanılarak analiz edildi. BULGULAR: Adnan Menderes Üniversitesinde ilk açık kalp cerrahisi 22 Kasım 1999 tarihinde 38 yaşında bir kadın hastada yapılan atriyal septal defekt kapatılması operasyonu ile başlamıştır. Bu çalışmadaki ardışık 253 hasta, 61 kadın 192 erkek hastadan oluşuyordu. Yaş ortalaması 59 olup hastaların en genci 14 yaşında, en yaşlısı ise 89 yaşında idi. Bu hastaların %73ünde koroner arter hastalığı, %22sinde kalp kapak hastalığı, %4ünde konjenital kalp hastalığı, %3ünde aort anevrizma veya diseksiyonu vardı. Hastaların tamamı ile ilgili bilgilere ulaşıldı ve bütün açık kalp cerrahisi operasyonlarında hastane içi mortalitenin % 5,2 olduğu görüldü. Çalışmaya dahil olan hastaların % 70 ine izole KABG,% 19 una izole kalp kapak cerrahisi, % 2 sine aort diseksiyonu ameliyatı, % 4 üne erişkin konjenital cerrahisi operasyonu, % 3 üne kapak ile beraber koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi operasyonu, %1 ine kapak ile beraber asendan aort anevrizma cerrahisi uygulanmıştır. Hastaneden taburcu olmuş 240 hastanın tümünün takip bilgilerine ulaşıldı. Toplam takip süresi 26170 hasta ayı olup minimum 2 ay, maksimum 168 ay idi. Tüm hastalar için 10 yıllık sağkalım %80 idi. Bu oran erkeklerde %83, kadınlarda %77 idi (p>0.05). İzole KABG cerrahisi operasyonu geçiren hastalar için 10 yıllık sağkalım oranı % 85 düzeyinde bulunmuştur. İzole kapak cerrahisi geçiren hastalar için 10 yıllık sağkalım oranı %70 düzeyindedir. İzole KABG operasyonu geçirenlerde izole kapak cerrahisi operasyonu geçirenler arasında yapılan karşılaştırmada yaşam beklentisi açısından fark görülmemiştir. KABG ve kapak cerrahisini beraber olanlarda yaşam beklentisi izole KABG ve izole kapak cerrahisi olanların her birinden daha az bulunmuştur (p<0.05). Reoperasyon oranının % 1,2 olduğu tespit edildi. Re-anjiyografi oranı %8,7 bulundu. Hastanın yaşı, cinsiyeti ve distal anastomoz sayısı ile re-anjiyografi arasında bir ilişki bulunmadı. SONUÇ: Bu çalışmada sunulan 253 hasta, Aydın ilindeki ilk açık kalp cerrahisi serisi olma özelliğine sahiptir. Adnan Menderes Üniversitesinde yapılan ilk ardışık 253 hastanın uzun dönem sağkalım oranları literatürde yayınlanmış dünyanın önde gelen kalp merkezlerinden bildirilen sağkalım oranları ile paralellik göstermektedir. Yaşayan hastaların takip edildiği andaki fonksiyonel durumları hastaların büyük çoğunluğunun asemptomatik olduğunu göstermiştir. Adnan Menderes Üniversitesinde yapılan bu ilk açık kalp ameliyatlarının erken ve geç dönem sonuçlarında sağlanan bu başarının, kalp cerrahisinin Aydın ilinde kurumsallaşarak sürekli hale gelmesinde ve yaygınlaşmasında önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Açık kalp cerrahisi, yaşam beklentisi, reanjıografi, reoperasyon.

AnjiyografiCerrahi-kardiyovaskülerSağlık kayıtları+1
Halit Gökhan Bayraktar
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperhomosisteinemik rat modelinde folik asidin vasküler reaktivite üzerine olan etkileri

Hiperhomosisteinemik Rat Modelinde Folik Asidin Vasküler Reaktivite Üzerine Olan Etkileri Giriş ve Amaç: Homosistein, diyet ile alınan metiyonin remetilasyonu sonucu oluşan ve protein yapısına katılmayan, yapısında sülfidril grubu bulunduran bir aminoasittir. Homosistein damar düz kas hücreleri için potent mitojenik etkiye sahiptir. Ayrıca homosistein, endotelyal nitrik oksit sentaz salınımını ve nitrik oksit oluşumunu azaltır, endotel disfonksiyonu oluşur. Homosistein lipid peroksidasyonunu artırır.HHcy'e bağlı ateroskleroz oluşumu için öne sürülen bazı mekanizmalar endoteliyal disfonksiyon, bozulmuş akımla sağlanan vazodilatasyon, vasküler düz kas hücrelerinde artmış proliferasyon ve artmış koagülasyon şeklindedir. Folik asit vücutta tek karbon metabolizmasında görev yapmakta, pürin ve timidilat sentezi ile fosfolipidler, proteinler, DNA ve nörotransmitterleri içeren önemli biyolojik maddelerin metilasyonu için gerekli tek karbon ünitesini sağlamaktadır.Folat eksikliğinin erken dönemlerinde bulgu olmayabilir. Fakat homosistein gibi toksik metabolitler birikir ve düzey artar. Hızlı çoğalan hücreler folat eksikliği için daha duyarlıdır.Hiperhomosisteinemiye neden olan en büyük faktörün folik asit eksikliği olduğu gösterilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda folat homeostası ve homosistein metabolizması arasındaki bağlantının birçok damar hastalığında önemli bir rolü olduğu saptanmıştır. Gereç ve Yöntem: Erkek Wistar Albino cinsi ratlar grupların ortalama ağırlıkları birbirine yakın olacak şekilde ayarlanarak dört gruba ayrıldılar. 1-Hiperhomosisteinemi grubu ( Grup1, n:9): Bu gruptaki hayvanlara 30 gün boyunca orogastrik metionin aminoasidi verildi.Ardından bir hafta süre ile intraperitoneal serum fizyolojik verilerek ratlarda hiperhomosisteinemi modeli oluşturuldu. Organ banyosunda doz cevap eğrileri araştırıldı. Doku ve kan örneklerinde biyokimyasal olarak antioksidan düzeylerine bakıldı. 2- Hiperhomosisteinemi + Folik Asit grubu ( Grup2, n: 9): Bu gruptaki ratlara 30 gün boyunca orogastrik metionin aminoasidi verildi. Ardından bir hafta süre ile intraperitoneal folik asit verilerek hiperhomosisteinemi oluşturuln ratlarda folik asidin etkisi organ banyosonda doz cevap eğrileri araştırıldı. Doku ve kan örneklerinde biyokimyasal olarak antioksidan düzeylerine bakıldı. 69 3-Sham grubu ( Grup 5, n: 8): Bu gruptaki ratlara medikasyon verilmedi. Otuz gün boyunca orogastrik serum fizyolojik verildi. Ardından bir hafta süre ile intraperitoneal steril serum fizyolojik verildi.Daha sonra ratlarda organ banyosunda doz cevap eğrileri araştırıldı. Doku ve kan örneklerinde biyokimyasal olarak antioksidan düzeylerine bakıldı. 4- Folik Asit grubu ( Grup 4, n: 8): Bu gruptaki ratlara 30 gün boyunca orogastrik serum fizyolojik verildikten sonra bir hafta süre ile intraperitoneal folik asit verildi. Organ banyosunda doz cevap eğrileri araştırıldı. Doku ve kan örneklerinde biyokimyasal olarak antioksidan düzeylerine bakıldı. Beş haftanın sonunda ratlar sakrifiye edilerek biyokimyasal çalışmalar için doku ve kan örnekleri alındıktan sonra, rat torasik aortasından damar halkaları oluşturuldu. Organ banyosu düzeneği ile kasılma gevşeme yanıtlarına bakıldı. Bulgular: Hiperhomosisteinemi grubu ile Hiperhomosisteinemi + folik asit grubu ( Grup 1-2) arasında yapılan biyokimyasal sonuçların karşılaştırılmasında; kan katalaz değerinde anlamlı fark saptandı (p: 0,022). Organ banyosunda gevşeme yanıtlarına bakıldığında anlamlı bir fark saptanmadı. Hiperhomosisteinemi grubu ile Sham grubu ( Grup 1-3) arasında yapılanbiyokimyasal sonuçların karşılaştırılmasında; kan homosistein değerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,04). Kan glutatyon redüktaz değerinde anlamlı fark saptandı ( p:0,055). Kan katalaz değerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,06). Doku glutatyon peroksidaz değerinde anlamlı fark saptandı (p: 0,009). Doku glutatyon redüktaz değerinde anlamlı fark saptandı ( 0,012). Doku glutatyon değerinde anlamlı fark saptandı ( 0,009). Organ banyosunda hiperhomosisteinemi ve sham grubu arasındaki gevşeme yanıtlarında anlamlı fark saptanmadı. Hiperhomosisteinemi grubu ile folik asit grubu ( Grup 1-4) arasında yapılan biyokimyasal sonuçların karşılaştırılmasında; Kan homosistein değerlerinde anlamlı fark saptandı (p: 0,011). Kan katalaz değerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,011). Doku glutatyon peroksidaz seğerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,017). Doku glutatyon redüktaz değerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,023). Doku glutatyon değerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,007). Organ banyosunda hiperhomosisteinemi ve folik asit grupları arasındaki gevşeme yanıtlarında anlamlı fark saptanmadı. Hiperhomosisteinemi + folik asit grubu ile sham grubu ( Grup 2-3) arasında yapılan biyokimyasal sonuçların karşılaştırılmasında; Kan homosisteinin değerlerinde anlamlı fark 70 saptandı ( p: 0,03). Kan glutatyon redüktaz değerleri arasında anlamlı fark saptandı ( 0,032). Kan katalaz değerleri arasında anlamlı fark saptandı ( p: 0,010). Doku glutatyon peroksidaz değerleri arasında anlamlı fark saptandı ( p: 0,003). Doku glutatyon değerleri arasında anlamlı fark saptandı ( p: 0,003). Doku glutatyon redüktaz değerleri arasında anlamlı fark saptandı ( p: 0,021). Doku katalaz değerleri arasında anlamlı fark saptandı ( p: 0,012). Organ banyosunda hiperhomosisteinemi + folik asit grubu ile sham grupları arasındaki gevşeme yanıtlarında anlamlı fark saptanmadı. Hiperhomosisteinemi + folik asit grubu ile folik asit grubu ( Grup 2-4) arasında yapılan biyokimyasal sonuçların karşılaştırılmasında; Kan homosistein değerlerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,008). Kan katalaz değerlerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,008). Doku glutatyon redüktaz değerlerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,008). Doku glutatyon değerlerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,002). Doku glutatyon redüktaz değerlerinde anlamlı fark saptandı ( p: 0,049).Organ banyosunda hiperhomosisteinemi + folik asit grubu ile folik asit grupları grupları arasındaki gevşeme yanıtlarında anlamlı fark saptanmadı. Sham grubu ile folik asit grubu ( Grup 3-4) arasında yapılan biyokimyasal sonuçların karşılaştırılmasında ve organ banyosunda sham grubu ile folik asit gupları arasındaki gevşeme yanıtlarında anlamlı fark saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Hiperhomosisteinemi, folik asit, antioksidanlar, organ banyosu, vasküler reaktivite, glutatyon, glutatyon peroksidaz, katalaz, süperoksit dismutaz, glutatyon redüktaz, endotel disfonksiyonu, malondialdehit.

AntioksidanlarFolik asitGlütatyon peroksidaz+7
Melek Yılmaz Erdik
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Silostazol ve pentoksifilinin hipoksik ve normoksik koşullarda in vitro ortamda rat aortası endotel fonksiyonları üzerindeki etkileri

Giriş ve Amaç Dolaşım bozukluğu ile karakterize pek çok hastalığın patofizyolojisinde vazokonstriksiyon ve buna bağlı meydana gelen perfüzyon bozukluklarının neden olduğu sonuçlar yer almaktadır. Endotelden salınan mediatörler, bu mediatörlerin salınımında meydana gelen bozukluklar periferik arter hastalığı gelişmesinde rol oynamaktadır. Pentoksifilin ve silostazol sahip oldukları vazodiladatör ve antikoagülan etkilerinden dolayı iskemik hastalıklarda, periferik arter hastalıkların ve sepsis gibi pek çok geniş alanda kullanılmaktadır. Bu çalışmada silostazol ve pentoksifilinin ratlarda in-vitro ortamda kasılma yanıtlarına olan etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem Çalışmamızda ağırlığı 350-450 mg. olan erkek Sprague-Dawley cinsi 48 rat kullanıldı. Ratlar 6 gruba ayrıldı. Her bir aort segmenti yaklaşık 3 mm'lik bir ring halinde kesildi. Krebs solusyonuna zaman geçirilmeden asıldı İki çengelin üstte olanı transducer'a bağlanarak mg olarak kasılmaları ölçüldü. Daha sonra her bir aort ringi için standart Equilibrium evresi uygulandı. Normoksik koşulda karbojenize krebs solusyonunda halkaların 8 tanesi herhangi bir ilaç eklenmeden kasılma ve gevşeme eğrilerine bakıldı , 8 tane halkaya bu ortamda silostazol eklenerek , 8 tane halkaya bu ortama pentoksifilin eklenerek 20 şer dakika beklenerek kasılma gevşeme yanıtlarına bakıldı. Hipoksik koşulda 24 halka 20 dakika bekletildikten sonra karbojenize krebs solusyonunda halkaların 8 tanesi herhangi bir ilaç eklenmeden kasılma ve gevşeme eğrilerine bakıldı, 8 tane halkaya bu ortamda silostazol eklenerek, 8 tane halkaya bu ortama pentoksifilin eklenerek 20 şer dakika beklenerek kasılma gevşeme yanıtlarına bakıldı. Bulgular Normoksik ortamda asılan aort halkalarında pentoksifilin ve silostazol verilen gruplarda gevşeme yanıtı alındı. Yapılan Kruskal – Wallis test ile endotel üzerinde normoksik ortamda silostazol ile gevşeme yanıtı p: 0.044 (p<0.05) anlamlı olarak saptandı. Ancak endotel üzerinde normoksik ortamda pentoksifilin ile olan gevşeme yanıtı p:0.149 (p >0.05 ) anlamlı saptanmadı. Hipoksik ortamda silostazolün endotel üzerindeki kasılma yanıtı p: 0,214 (p>0.5 ) anlamsız olarak saptandı. Hipoksik ortamda endotel üzerinde pentoksifilin ile görülen kasılma yanıtı p:0.000 (p< 0.05) anlamlı olarak saptandı. Normoksik ortamda bakılan aort halkalarında NO değerinde silostazol verilen halkalarda NO değeri normoksik ortamdaki halkalara göre düşük saptandı. Silostazol verilen gruptaki bu NO değerindeki düşme anlamlı olarak saptandı. Hipoksik ortamda pentoksilin verilen gruptaki aort halkalarında NO değerinde artma saptandı ve bu artma anlamlı olarak bulundu. Sonuç Çalışmamızda normoksik ortamda silostazol ve pentoksifilin verilen her iki gruptada gevşeme yanıtı alındı. Ancak sadece silostazol ile alınan gevşeme yanıtı (p <0.05) anlamlı olarak saptandı. Hipoksik ortamda hem silostazol ile hem pentoksifilinle kasılma yanıtı alındı ve her iki gruptan da gevşeme yanıtı alınmadı. Ancak bu kasılma yanıtı pentoksifilin için (p<0.05) anlamlı olarak kabul edildi.

AntikoagülanlarAntitrombinlerAort+7
Fecriye Subaşı Gür
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda pentoksifilin maddesinin intimal hiperplazi ve endotelyal proliferasyon üzerindeki inhibitör etkisinin araştırılması

Amaç: Vasküler girişimler sonrası gelişebilen restenoz üzerinde intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonun büyük etkisi vardır. Tıkayıcı arter hastalıklarının tedavisinde rekonstruksiyon oldukça sık kullanılan girişimlerden biridir. Günümüzde bu tarz girişimlerin başarısı spontan tromboz gelişimi veya stenoz oluşumu nedeni ile beklenenden daha azdır [1,2]. Vasküler rekonstruktif girişimlerden sonra akut trombüs oluşumunun önemli bir rol oynadığı ani tıkanmanın tersine, geç dönemdeki daralma veya restenozda düz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ve ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır [1,3,5]. Hiperplazik intimal kalınlaşma, arterlerin hemodinamik strese karşı normal adaptif bir özelliği olduğu kadar, arteriyel injurilerin iyileşmesinin de karakteristik bir özelliğidir [3]. Bu yüzden biz de, tavşanlarda karotis arterinde yapılan anastomozda pentoksifilinin intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonu üzerine etkisini araştırdık.Materyal ve Metod: Çalışmamızda randomize olarak seçilen ortalama 2-3 kg ağırlığında 18 adet Yeni Zelanda tipi erkek tavşan kullanıldı. Tavşanlar 3 gruba ayırıldı. Tüm gruplardaki tavşanlara uygun pozisyon verilerek, sağ vertikal boyun insizyonu yapıldı. Sağ karotis arterleri transekte edilerek 8/0 polipropilen sütür kullanılarak tek tek sütür tekniği ile anastomoz yapıldı. Grup 1 (6 tane) tavşanlara herhangi bir ilaç verilmedi. Grup 2 (6 tane) tavşanlara toplam 7 gün 100 mg/kg/gün dozunda subkutan pentoksifilin verildi. Grup 3 (6 tane) tavşanlara 21 gün boyunca 100 mg /kg/ gün dozunda pentoksifilin verildi. Tüm gruplardaki tavşanlar 28. günün sonunda anastomoz yapılan karotid arter segmenti ve karşı taraf karotid arter çıkartılarak incelenmek üzere Histoloji laboratuarına gönderildi. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskopisinde incelendi. Ayrıca elde edilen görüntüler digital görüntü analiz programı ile incelenerek lümen çapı, lümen alanı, intima-media alanı oranı hesaplanarak sonuçlar değerlendirildi. Hazırlanan parafin dokulardan seri kesitler alındı. Bu seri kesitler fotoğraflanarak bilgisayar ortamına aktarıldı. Reconstruct 1.0.9.9 (JC Fiala) programı ile intima ve media kalınlıkları ölçülerek kesitler üç boyutlu hale getirildi.Bulgular: Yapılan seri kesitlerde lümen çapı açısından Grup 3'ün ortalama lümen çapı Grup 2 ve Grup 1'in ortalama lümen çapından daha büyük bulunmuş ve bu fark Grup 1 ile Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmış olup (P= 0.000) Grup 2 ile Grup 3 arasında istatistiksel anlamlı bir fark yaratmamıştır. Grup 2'nin lümen çapı Grup 1'e oranla daha büyük bulunmuş olup her iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (P = 0.000). Lümen alanı açısından değerlendirildiğinde Grup 3'ün ortalama lümen alanı Grup 1 ve Grup 2'den daha geniş bulunmuş olup bu fark Grup 1 ile Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmış (P< 0.005) olmasına karşılık Grup 2 ile Grup 3 arasında istatistiksel anlamlı bir fark yaratmamıştır. Grup 2 `nin ortalama lümen alanı Grup 1'den daha geniş bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0.005). Seri kesitler intima kalınlığı açısından değerlendirildiğinde Grup 3'ün intimal kalınlığı Grup 2 ve Grup 1'den daha ince bulunmuş olup bu fark Grup 1 ile Grup 3 arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark yaratmış (P= 0.000) olmasına karşılık Grup 2 İle Grup 3 arasında istatistiksel anlamlı bir fark yaratmamıştır. (P= 1.000) Grup 2'nin intimal kalınlığı Grup 1'e oranla daha ince bulunmuş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P = 0.000). İntima / media oranı açısından seriler değerlendirildiğinde Grup 1'in İntima / media oranı Grup 2 ve 3'den daha büyük bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Grup 3 < Grup 1 (P = 0.000) Grup 2 < Grup 1 (P < 0.005) Grup 2'nin İntima / media oranı Grup 3 ile karşılaştırıldığında daha geniş bulunmuş olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (P =1.000). Tavşanların karşı taraflarından alınan karotislerin lümen çapları, lümen alanları ve intima-media alan oranları açısından istatistiksek olarak fark yoktur.Sonuç: Pentoksfilinin, vasküler girişimlerden sonra meydana gelen intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonunun engellenmesinde yararlı bir ajan olarak kullanılabilineceğidir.Anahtar Kelimeler: Pentoksifilin, İntimal hiperplazi, Düz kas hücre proliferasyonu, Anastamoz, Tavşan.

AnastomozPentoksifilinTavşanlar
Ali Aycan Kavala
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda kros klemp süresi ile neopterin düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

AMAÇ:Kalp cerrahisinin günümüze gelmesinde büyük rolü olan KPB, sunduğu avantajlar yanında yol açtığı komplikasyonlar nedeniyle de uzun zamandır tartışılmakta ve çeşitli çalışmalara konu olmaktadır Kardiyopulmoner bypassa bağlı immünolojik fonksiyon bozuklukları hastaların yaşam kalitelerini olumsuz etkilediği için kalp cerrahisinin önemli sorunlarından biridir.Kardiyopulmoner bypass'ta kanın değişik materyaller ile teması sonucunda vücudun savunma hücreleri ve proteinleri aktive olur. Bu çalışmada on pump açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda kros klemp süresi ile neopterin düzeyi arasındaki ilişkiyi değerlendirerek, inflamasyonun erken belirteçlerinden biri olarak neopterinin açık kalp cerrahisinde kullanılıp kullanılmayacağını belirlemeyi amaçladık.GEREÇ ve YÖNTEM:Çalışmaya sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu %50 ve üzerinde olan kardiyopulmoner cerrahi uygulanacak olan 14 erkek ve 6 kadın hasta dahil edildi. 20 hastanın ortalama yaşı 60.2± 7.8 yıldı. .Bu hastalardan preop,4, 24. ve 72. saatlerde alınan kan örneklerinde WBC, CRP ve Neopterin düzeyleri bakıldı. Yandaş hastalığı olan (DM, KBY) olgularla neopteridin kan düzeyleri karşılaştırıldıKros klemp ve bypass süreleri arasındaki istatistiksel ilişki kıyaslandı.BULGULAR:Bu çalışmada erken inflamasyon göstergesi sayılabilecek WBC, CRP ve Neopterin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Yandaş hastalık varlığı ve kardiyopulmoner bypass ve kros klemp süresinin uzun olması ile immün disfonksiyon arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Çalışmamızdaki olguların %20'si kadın % 70'i erkek'tir. Çalışmamıza aldığımız olguların yaş ortalaması kadın cinsiyette 52,7±9,2, erkek grubunda ise 63,4±5,5'dir. KAB olgularında immün bozukluk açısından en riskli grubun ileri yaş (>65) grubundaki olgular olduğu ifade edilmektedir(1-16,3,7). Çalışmamızda yaşla serum neopterin düzeyi arasında ilişki saptanmamıştır. Bunun nedeninin; hasta ve kontrol grubu yaş sınırlarını neopterin düzeylerini etkilemeyecek aralıktan seçtiğimizden kaynaklandığını düşünmekteyiz.Bizim çalışmamızda vaka sayısı az oranda olmakla birlikte cinsiyet dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. (p>0.05). Kardiyopulmoner baypasta hastanın kadın ya da erkek hastalarda neopterin kan düzeylerinde istatistik olarak anlamlı bir bulunmamıştır. Operasyondan sonra24 ve 72.saatlerde alınarak yapılan değerlendirmelerinde operasyondan önceki neopterin değerlerine göre belirgin artışi dikkati çekmekle beraber değişim farkları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. (p>0.05). Ancak her iki cinsiyette de 4. saatlerde alınan neopterin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı yükseklik saptanmıştır (p<0.05) Verilerin normallik kontrolünde shapiro-wilktesti, grupların karşılaştırılmasında student-t testi ve wilcoxon testi kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 17.0 paket programından yararlanıldı. Veriler ortalama standar hata (SE) olarak ifade edildi. PAnahtar Kelime: Cerrahi-kardiyovasküler = Surgery-cardiovascular ; Kalp = Heart ; Kalp hastalıkları = Heart diseases ; Kardiyopulmoner bypass = Cardiopulmonary bypass ; Neopterine = Neopterine ; İnflamasyon = Inflammation

Cerrahi-kardiyovaskülerKalpKalp hastalıkları+3
Nüket Yoldaş
Afyon Kocatepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort cerrahisinde iskemi reperfüzyona bağlı gelişen böbrek hasarında resveratrol'ün etkisi

Aort cerrahisinde iskemi reperfüzyona bağlı gelişen multipl organ hasarı günümüzde halen önemli bir sorun olarak devam etmektedir. İskemik süreç lokal olarak kas ve damarlarda hasara neden olmakta, dolaşımın yeniden sağlanması sonrası ortaya çıkan reperfüzyon evresi ise lokal ve sistemik hasara neden olmaktadır. Sistemik etkiler başlıca kalp, akciğer, beyin, GİS ve böbrekte görülmektedir. Aort cerrahisi sonrası oluşan böbrek hasarı ciddi bir mortalite ve morbidite oluşturmaktadır. Resveratrol, antioksidan, anti-enflamatuvar, anti-apoptotik etkileri olduğu bilinen polifenolik bir bileşiktir. Bu çalışmada, rat infrarenal abdominal aortasında oklüzyon ve reperfüzyon sonrası, böbreklerde oluşan İ/R hasarına resveratrol'ün etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmada Winstar albino rat kullanıldı, denekler 4 guruba ayrıldı, her gurupta 8 adet denek vardı. Guruplar; Gurup 1: sham grubu, gurup 2: İ/R gurubu; infrarenal abdominal aortaya klempaj uygulanarak gerçekleştirilen iskemi ve reperfüzyon gurubu, gurup 3: Düşük doz resveratrol (40 mg/gün) + İ/R gurubu, gurup 4: Yüksek doz resveratrol (60 mg/gün) + İ/R gurubu olarak planlandı. Biyokimyasal parametreler olarak kan da Cystatin-C, BUN, üre, kreatinin, MDA, TNF- ?, SOD, GSHpx, böbrek dokusunda MDA, TNF- ?, SOD, GSHpx ölçüldü. Böbrek histopatolojik olarak incelendi. Değerlendirmeler sonunda plazma Cystatin-C, BUN, üre, kreatinin, MDA değerleri kontrol gurubuna göre İ/R gurubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek, resveratrol guruplarında İ/R gurubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Kan TNF- ? değerlerinde guruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yok, böbrek dokusunda ise İ/R gurubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde artmıştı. SOD, GSHpx aktiviteleri kan ve doku örneklerinde İ/R gurubunda kontrol gurubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşmüş, resveratrol guruplarında İ/R gurubuna göre artmış bulundu. Histopatolojik olarak yapılan incelemelerde istatistiksel olarak anlamlı bir değişikliğe rastlanmadı.Sonuç olarak infrarenal aortik seviyeden uygulanan klempaj sonrası altekstremitelerin iskemi reperfüzyonuna bağlı gelişen uzak organ olan böbrek hasarına resveratrol'ün etkinliğini araştırmayı planladığımız deneysel çalışmamızda özellikle biyokimyasal parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde olumlu etkilerinin olduğunu gözlemledik.

AortAort hastalıklarıBöbrek+7
Naim Eren
Afyon Kocatepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut myokard enfarktüsü sonrası wnt/beta katenin sinyal ileti yolağının moleküler karakterizasyonu

1. ÖZETAKUT MYOKARD ENFARKTÜSÜ SONRASI WNT/BETA KATENİN SİNYAL İLETİYOLAĞININ MOLEKÜLER KARAKTERİZASYONUDr. Emel Fermancı, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi AD,İzmir, Türkiye.(emel.fermanci@deu.edu.tr)AMAÇ: Miyokardiyal enfarktüs ventriküler yapıda ventriküler remodeling oluşumu ile globaldeğişikliklere yol açar. Bu oluşumun arkasında yatan moleküler mekanizma net olarakaçıklanamamaktadır. Wnt/ß-katenin sinyal ileti yolağı hücre poliferasyonu, diferansiyasyonu,apopitozis ve hücre oryantasyonunun kontrolünü içeren çeşitli modeling ve remodelingolaylarında rol oynamaktadır. Biz bu yolaktaki değişikliklerin akut miyokardiyal enfarktüssonrası iskemik ve non-iskemik alanda ani değişikliğin açıklanmasındaki mekanizmalardan biriolabileceğini düşünmekteyiz Çalışmamızın amacı iskemik ve non-iskemik miyokarddokularındaki gen ekspresyonu değişimlerini tanımlamak ve geliştirilecek tedavi stratejileriiçin olası hedef moleküller belirlemektir.YÖNTEM: Miyokardiyal enfarktüs Wistar ratlarının koroner arter ligasyonu ileoluşturuldu. Ratlar iki gruba ayrıldı. Sham operasyonu ligasyon yapılmayan cerrahi prosedürüiçerdi. Operasyon sonrası 30. dakikada tüm hayvanlar sakrifiye edilip, kalpleri çıkarılarakiskemik ve non-iskemik zonlardan miyokardiyal doku örnekleri alındı. Doku örnekleri hemenRNA analizi için flash frozena konuldu. Total RNA çıkarılıp reverse transkripsiyonu yapıldı.cDNA'ların aliquotları semi-kantitatif RT-PCR ile hedef genlere spesifik oligonükleotidprimerleri ile amplifiye edildi. Enfarktlı zondaki iskemi varlığını belirlemek için dokuörnekleri üzerinde histopatolojik analiz yapıldı.BULGULAR: Wnt1, Wnt3a, Wnt5a, Wnt9a, Axin, ß-catenin, salgılanmış Frizzled RelatedProtein1(sFRP1), Dishellved, Frz2, Frz4 ve Frz6 genlerinden RT-PCR amplifikasyonlarınınoptimizasyonu yapılarak; Wnt sinyalizasyonunda rolü olan genlerin ayırıcı ekspresyonuyapıldı. LAD ligasyonu olan ve/veya olmayan hayvanlardan alınan doku örneklerindekigenlerin ekspresyonu kıyaslandığında Frz2 ve sFRP1 transkripsiyon seviyelerinde ligasyonabağlı iskemi etkisiyle farklılık vardı.SONUÇ: ß-katenin proteinlerinin sitoplazmik seviyesini regüle eden sFrz1 ve Frz2 Wntsinyalizasyonunun salgılanan aktivatörleri veya inhibitörleri olarak bilinmektedirler, bu yüzdenratlarda MI tarafından oluşturulan iskemide myokardiyal hücreleri korumaya yönelik çabukcevap vermek için bu genlerin ekspresyonunu regüle etmektedirler.Anahtar Kelimeler: Akut MI, Wnt-ß katenin sinyal ileti yolağı, Frz2 ve sFRP1.

Emel Fermancı Kılcı
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Extracorporeal dolaşımda priming solüsyonunda hydroxyethyl starch %6 130/0.4 (voluven), hes%10 200/0.5 ve ringer kullanımının enflamatuar yanıt ve morbidite üzerine etkileri

1. ÖZET:EXTRACORPOREAL DOLAŞIMDA PRİMİNG SOLÜSYONUNDAHYDROXYETHYL STARCH %6 130/0.4 (VOLUVEN), HES%10 200/0.5 VERİNGER KULLANIMININ ENFLAMATUAR YANIT VE MORBİDİTE ÜZERİNEETKİLERİDr. Göksel Kılcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi AD,İzmir, Türkiye.(goksel.kilci@deu.edu.tr)AMAÇ: Ekstrakorporeal dolaşım açık kalp cerrahisinin yapılmasına imkan tanıyanmodern tıbbın en önemli buluşlarından birisidir. Ekstrakorporeal dolaşımda kan ve kanıniçinde bulundurduğu elemanlar yabancı madde ve yüzeylerle temas halindedir.Ekstrakorporeal dolaşım sonrası kardiyak, pulmoner, renal ve serebral fonksiyonlardaönemli patolojik değişiklikler ile belirgin koagulopatiler gözlenmiştir. Bunlara ek olarakvücutta ateş, kapiller geçirgenlikte artış, interstisiyel sıvı birikimi ve lökositoz ile seyredensistemik değişiklikler saptanmıştır. Bu çalışmada farklı osmolaritede Ringer, HES %10200/0.5 ile HES%6 130/0.4 (voluven) sıvılarının prime solüsyonunda kullanımınınkompleman düzeylerindeki etkisi, kanama miktarı, kan kullanımı, PTZ, aPTZ ve renalfonksiyonlar ve CRP üzerine etkisi araştırılmıştır . Her üç solüsyon da dünyada primesolüsyonu olarak güvenle kullanılmaktadır.YÖNTEM: Bu çalışma 07.09.2005-17.04.2006 tarihleri arasında Dokuz Eylül ÜniversitesiTıp Fakültesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda koroner arter bypassameliyatı yapılan 45 hasta üzerinde yapıldı. Hastalar eşit olarak üç gruba ayrıldı. Kontrolgrubunda priming solüsyonu 1100 cc ringer solüsyonu ile hazırlanırken çalışmagruplarında 1100cc HES %10 ve 1100cc voluven ile hazırlandı. Bunun dışında solüsyonastandart olarak, 3cc/kg %20 mannitol, 10mEq potasyum klorür, 30mEq sodyumbikarbonat ve10mEq magnezyum sülfat eklendi. Her üç gruptaki hastalardan CPB öncesiheparin verildikten sonra , CPB sonrası, dördüncü ve 24. saatte radiyal arter hattından kanörnekleri alındı. Kan örneklerinde CRP, C3 ve C4 düzeylerine bakıldı. Ayrıca hastaların 24saatlik drenajına, kullanılan kan miktarına, preoperatif ve postoperatif 24. saat Hemogram,PTZ, aPTT , INR, BUN, Kreatinin değerlerine bakıldı. Plasma kolloid onkotik basıncı, ciltinsizyonu öncesi, CPB sonrası 15. dakikada kardiyopleji verildikten sonra, CPBsonlandırılmadan önce, CPB sonrası ikinci ve dördüncü saat ölçüldü. Ayrıca hastalarınpostoperatif ekstübasyon süreleri de ölçüldü. Çalışmaya acil cerrahi uygulanan, preoperatifkreatinin>1.3mg%, Htc<%30 olan ve ek kapak cerrahisi yapılan hastalar dahil edilmedi.BULGULAR: Yaptığımız çalışmada Ringer, %6 HES 130/0.4 ve %10 HES 200/0.5grupları arasında yaş, cinsiyet, boy, vücut yüzey alanı, vücut ağırlığı, diyabet,hipertansiyon, miyokard enfarktüsü, AKK, CPB, drenaj miktarı (cc), ekstübasyon süresi(saat), yoğun bakım kalış süresi (gün), anastomoz sayısı ve CRP değerleri açısındanistatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. CPB çıkışı alınan kanda %10 HESgrubunda C3 değeri Ringer grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur (p<0.05). AyrıcaCPB sonrası dördüncü saatte C3 değeri %10 HES grubunda voluven grubuna kıyasla dahadüşük saptanmıştır (p<0.05). C4 değerleri %10 HES grubunda tekrarlayan ölçümlerdeanlamlı olarak diğer gruplara kıyasla düşük bulunmuştur. Ancak CPB öncesi C4 değerleride bu grupta diğerlerine kıyasla düşük olduğundan bu fark anlamlı kabul edilmemiştir.SONUÇ: Ringer, %6 HES 130/0.4 ve %10 HES 200/0.5 solüsyonları prime solüsyonuolarak mortalite ve morbidite açısından güvenilir solüsyonlardır. Bu üç solüsyondan %10HES 200/0.5 grubunda CPB çıkışı ve erken dönem dördüncü saat C3 değerleri anlamlıolarak düşük bulunmuştur. Bu da %10 HES 200/0.5 grubunda kompleman aktivasyonunundiğerlerine kıyasla daha fazla olduğunu düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: HES 130/0.4, HES 200/0.5, Ringer, Kompleman, CRP, CPB.

Göksel Kılcı
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif koroner arter bypass cerrahisi geçiren olgularda değişik pompa prımıng solüsyonlarının eritrosit deformabilitesi ve agregasyonu üzerine etkilerinin incelenmesi

ÖZETElektif koroner arter bypass cerrahisi geçiren olgularda değişik pompa primingsolüsyonlarının eritrosit deformabilitesi ve agregasyonu üzerine etkilerinin incelenmesiDr. İsmail Yürekli, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar CerrahisiAnabilim Dalı, İzmir, Türkiye(ismail.yurekli@deu.edu.tr)Kardiyopulmoner bypass (CPB) işlemi, kalp cerrahisinde nativ kalp ve akciğerlerinişlevini yerine getirmek üzere kullanılmaktadır. CPB'nin kanın homeostatik ve hemoreolojikkoşullarını etkilediği bilinmektedir. Bu etkilenme, hem plazma proteinleri hem de kanınşekilli elemanları düzeyinde olmaktadır. Hemoreoloji kanın akım ve davranış özellikleriniinceler. Mikro ve makrovasküler perfüzyonun sağlanabilmesinde hemoreolojik özelliklerönem taşımaktadır. CPB uygulamasının bu etkileri, suni yüzeylerle kanın temasını, kanhücreleri üzerindeki mekanik kayma stresini, pulsatil olmayan perfüzyon akımını ve eşzamanlı oluşan hemodilüsyonu içermektedir. Bundan yola çıkarak, CPB işlemi uygulanarakelektif koroner arter bypass cerrahisi (CABG) geçiren seçilmiş olgularda, değişikekstrakorporeal priming solüsyonlarının (Ringer, %6 HES 130/0,4) eritrosit agregasyonu vedeformabilitesi üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Bu amaçla hastalardan CPB öncesi,CPB 5. dakika, CPB sonrası 15. dakika ve postoperatif 24. saatte olmak üzere dört ayrı zamandiliminde kan örnekleri alındı. Eritrosit deformabilite ölçümleri, değişik kayma streslerindelazer difraksiyon analizi ile bir ektasitometre (LORCA [Laser-assisted Optical Rotational CellAnalyzer], RR Mechatronics, Hoorn, The Netherlands) kullanılarak yapıldı. Elongasyonindeksi (Eİ) değerleri, 0,30-30 Pa arasındaki dokuz ayrı kayma stresi değerinde ölçüldü.Eritrosit agregasyonu ölçümleri de LORCA cihazı ile yapılıp ölçümlerden sonra sillektogramolarak kaydedildi. Agregasyon indeksi (Aİ) mevcut bilgisayar yazılımı ile hesaplandı. Her ikisolüsyon, değişik kayma streslerinde Eİ ve değişik zamanlarda ölçülen Aİ açısındankarşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Anahtar sözcükler: Kardiyopulmoner bypass, hemoreoloji, LORCA, HES 130/0,4, Ringer

İsmail Yürekli
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine tacrolimus(FK506)'un koruyucu etkisinin patolojik olarak araştırılması.

Miyokarda oksijen sunumu ve ihtiyacı arasındaki dengesizlik sonucu oluşanmiyokardiyal iskemi, dokuda hızlı bir metabolik ve yapısal bozulmaya yol açar. İskemisonrası reperfüzyonla beraber aerobik metabolizmaya tekrar geçiş ile ortaya çıkansubsratlar zincirleme olayları başlatarak doku hasarına neden olur. Bu olaya ''iskemireperfüzyon hasarı `' denir. Kalp cerrahisinde uygulanmakta olan anestezi tekniklerimiyokard koruma yöntemleri ve cerrahi tekniklerdeki gelişmelere rağmen,miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı mortalite ve morbiditenin halen en önemlinedenlerinden biridir.İskemi reperfüzyon hasarının moleküler olayları ve mekanizmaları karmaşıktır.Olası mekanizmalar serbest oksijen radikalleri, hücre içi aşırı kalsiyum birikimi venötrofil başta olmak üzere inflamatuar cevap kaskadıdır.Deneysel miyokard iskemi reperfüzyon hayvan modelinde tacrolimusun İ/Rhasarındaki koruyucu etkisi araştırıldı. Bölgesel miyokard iskemi modelinde LADkoroner arteri 45dk oklüde edildi ve daha sonra oklüzyon kaldırılarak üç saatreperfüzyonda tutuldu. Çalışmada deney hayvanı olarak kullanılan Wistar Albino tipierkek sıçanlar; iskemi (n=4), sham (n=4), kontrol (n=7), tacrolimus (n=7) olmak üzeredört gruba ayrıldı. Tacrolimus reperfüzyonun ilk 15dk' da juguler venden 100?gr/kgdozunda verildi. Hemodinamik parametreler kaydedildi. Biyokimyasal parametreolarak CK-MB değeri iskeminin 0. ve 45.dk'da, reperfüzyonun 60.dk ve 180.dk `daalınan kanda bakıldı. Miyokardiyal enfarkt alanı triphenyltetrazolium chloride(TTC)boyama tekniği ile ölçüldü.İskeminin 0.dk ve 45.dk `da hemodinamik parametrelerde tüm gruplardaistatistiksel anlamlı fark yoktu. Tacrolimus grubunda reperfüzyonun 60.dk'daki sistolikkan basıncı ortalaması 85mmHg olarak ölçülen bu değer, sham ve kontrol grubunagöre daha yüksekti. İstatistiksel olarak anlamlı fark (p=0.004) bulundu. Tacrolimusgrubunda reperfüzyonun 60.dk'daki kalp hızı ortalaması 224/dk idi, bu değer sham vekontrol grubuna göre düşüktü. İstatistiksel olarak anlamlı fark (p=0.047) bulundu.Tacrolimus grubunda ortalama enfarkt alanı/tüm alan oranı kesitlerdeK1=0.182 (p=0.025), K2=0.212 (p=0.018), K3=0.264 (p=0.013), K4=0.227 (p=0.015)kontrol grubuna göre daha düşüktü. İstatistiksel olarak anlamlı fark bulundu.PNL infiltrasyon derecesi kontrol grubunda 1.6, tacrolimus grubunda 0.7bulundu. İki grup arasında fark istatistiksel olarak (p=0.045) anlamlı bulundu.Veriler incelendiğinde tacrolimus grubunda enfarkt alanı/tüm alan oranı vePNL infiltrasyon derecesi daha düşüktü. Bu durum tacrolimusun miyokard iskemireperfüzyon hasarında koruyucu etkisi olabileceğini göstermektedir.Anahtar kelimeler: tacrolimus, miyokard, iskemi reperfüzyon hasarı

Hakan Çomaklı
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aortik oklüzyona bağlı akciğer iskemi-reperfüzyon hasarını önlemede likopenin etkisi

AMAÇ: Özellikle torakoabdominal aort cerrahisi esnasında meydana gelen İ/R sürecinde uzak organ konumundaki akciğerlerde oluşan hasarın önlenmesi ve azaltılmasında bir antioksidan olan likopenin etkisini deneysel rat modelinde araştırmayı amaçladık.GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmada 28 adet Sprague Dawley cinsi erkek, sağlıklı rat kullanıldı. Denekler her grupta 7 adet olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Denekler 10 gün süreyle beslenme programına alındı. Grup 1; 10 gün boyunca likopen içeriği yüksek olan gıdalar dışındaki beslenme ürünleriyle oral yoldan beslenen grup. Grup 2; 10 gün boyunca likopen içeriği yüksek olduğu gıdalar dışında oral yolla beslenilen ve İ/R modeli oluşturulan grup. Grup 3; 10 gün boyunca grup 1 ve 2 deki oral alımlarına ek olarak orogastrik lavaj ile 1 mg/kg/gün likopen (Good'n Natural 10 mg kapsül USA) ile beslenen ve İ/R modeli oluşturulan grup. Grup 4; 10 gün boyunca grup 1 ve 2 deki oral alımlarına ek olarak orogastrik lavaj ile 40 mg/kg/gün likopen ile beslenen ve İ/R modeli oluşturulan grup. Beslenme süreci sonrasında grup 1' deki ratlara uygun anestezi altında karın eksplorasyonu yapıldı ve diğer guplara uygulanan 45 dakikalık iskemi ve 120 dakikalık reperfüzyon süresi kadar beklenildikten sonra kan ve akciğer doku örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Grup 2, 3, 4'deki ratlar uygun anestezi altında karın eksplorasyonu yapıldıktan sonra sol renal arter altından abdominal aortaya kros klemp konularak aortik total oklüzyon sağlandı. 45 dakikalık iskemik süresinden sonra klemp alınarak 120 dakika süreyle reperfüzyon sağlandı. Bu süre sonunda kan ve akciğer doku örnekleri alınarak denekler sakrifiye edildi. Alınan kan ve doku örneklerinden Eritrositlerde SOD, GSH-Px, plazmada TNF-? , MDA, akciğer dokusunda MDA, TNF-?, GSH-Px, SOD, BAL sıvısında MDA, TNF-?, GSH-Px, SOD parametrelerine bakıldı.SONUÇ:İ/R sonrası gelişen akciğer hasarı özellikle vasküler cerrahi kliniklerinde mortalite ve morbiditeyi arttıran önemli bir faktördür. Yapmış olduğumuz çalışmamızda kan ve akciğer dokusu incelemelerinde likopenin antioksidan enzim düzeylerinde artış, enflamatuvar olay ve lipid peroksidasyonunda gerilemeye neden olduğunu saptadık. Literatürde farklı bir örneğine rastlamadığımız çalışmamızın yeni çalışmalara klavuz olacağı ve yapılacak yeni çalışmalarla klinik uygulamalarda İ/R sonrasında akciğer hasarının önlenmesinde yer bulacağı kanısındayız

Ercüment Ayva
Afyon Kocatepe University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisi sırasında ve postoperatif dönemde yoğun bakımda solüsyonlu kan gazı analiz cihazları ile solüsyonsuz optik okuyuculu kan gazı analiz cihazlarında baklıan arteriyel kan gazlarındaki parametrelerin karşılaştırılması

AMAÇ: Açık kalp cerrahisi geçiren hastaların bazı arteriyel kan gazı parametrelerinin, solüsyonlu arteriyel kan gazı analiz cihazları ile optik okuyuculu arteriyel kan gazı analiz cihazlarındaki analizlerinden elde edilen verilerinin karşılaştırılmasını amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: Açık kalp cerrahisi geçirmiş olan yaşları 40?85 arası değişen 30 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların ameliyat sonrasında sıfırıncı ve 24. saat arteriyel kan gazı örnekleri alındı. Aynı numune hem optik okuyuculu (a) hem de solüsyonlu (b) kan gazı analizörlerinde çalışıldı. Veriler karşılaştırıldı. P<0,05 değerler anlamlı kabul edildi.BULGULAR: Optik okuyuculu kan gazı analiz cihazı ile solüsyonlu kan gazı analiz cihazında karşılaştırdığımız parametrelerde sıfırıncı saat verileri arasında bikarbonat değerleri dışında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı, (p>0.05). 24. saat verileri arasında ise potasyum, bikarbonat ve pH verileri arasında anlamlı fark olduğu gözlendi, (p<0.05).SONUÇ: Açık kalp cerrahisi geçiren hastaların takip ve tedavisinde arteriyel kan gazlarının analiz edilmesi önemli yer tutmaktadır. Analiz için tercih edilebilecek yöntemler gün geçtikçe ve tıp alanındaki yenilikler arttıkça zenginleşmektedir. Arteriyel kan gazı analizinin doğru, süratli, pratik bir şekilde yapılmasının mortalite ve morbidite üzerine olumlu etki yapacağını düşünmekteyiz.

Taner Şaşırtan
Afyon Kocatepe University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanemizde izole koroner arter bypass greftleme uygulanan hastalarda Sistemik İmmün-İnflamatuar İndeks ve C-reaktif protein/albümin oranının postoperatif prognozla ilişkisi

Amaç: Enflamasyonun aterosklerotik kardiyovasküler hastalıkların gelişiminde merkezi bir rol oynadığı bilinmektedir. Kronik inflamatuar süreçler, aterosklerozun başlangıcından itibaren plak oluşumu, ilerlemesi ve komplikasyonları üzerinde doğrudan etkilidir. Bu çalışmada, sistemik immün-inflamatuar indeks (SII) ve C-reaktif protein/Albümin (CRP/Alb) oranının, koroner arter bypass greftleme operasyonu (CABG) uygulanan hastalarda postoperatif komplikasyonlar ve mortaliteyi öngörmedeki potansiyel değerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde Ocak 2019 – Aralık 2023 tarihleri arasında izole CABG operasyonu yapılan 200 hasta üzerinden yürütülmüştür. Çalışma dışlama kriterleri sonrası 179 hasta değerlendirmeye alınmıştır. Hastalara ait demografik veriler, laboratuvar parametreleri ve postoperatif sonuçlar retrospektif olarak hastane bilgi yönetim sistemi ve hasta dosyalarından elde edilmiştir. SII ve CRP/Alb oranı preoperatif dönemde hesaplanmış, postoperatif komplikasyonlar ve mortalite ile ilişkileri istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmada elde edilen bulgulara göre, atriyal fibrilasyon (AF) gelişimi ile CRP/Alb oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p = 0,043). Bu farklılık, AF gelişmeyen hastaların CRP/Alb oranlarının, AF gelişen hastalara göre anlamlı biçimde daha yüksek olmasıyla açıklanmıştır. Ayrıca, CRP/Alb oranı ile Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ) yatış süresi arasında düşük düzeyde pozitif ve anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (Spearman R = 0,186; p = 0,013). Bu durum, CRP/Alb oranı yükseldikçe YBÜ'de kalış süresinin de artabileceğini göstermektedir. SII değişkenine ait ortalama değer 803,09, medyan değeri 585,39 olarak hesaplanmış; minimum değer 53,76, maksimum değer ise 9827,95 olarak tespit edilmiştir. CRP/Alb oranının ortalaması 1,46, medyan değeri 0,58 olup; bu oranın minimum değeri 0,01, maksimum değeri ise 19,29'dur. Sonuç: Bu çalışma, izole koroner arter bypass greftleme operasyonu geçiren hastalarda SII ve CRP/Alb oranının postoperatif prognoz ile ilişkisini ortaya koymuştur. Bulgular, özellikle CRP/Alb oranının atriyal fibrilasyon gelişimi ve yoğun bakım ünitesinde kalış süresiyle anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar, söz konusu biyobelirteçlerin ameliyat sonrası komplikasyonların öngörülmesinde ve hasta yönetiminde potansiyel prognostik göstergeler olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: CRP/Alb oranı, Koroner Arter Bypass Greftleme, Koroner Arter Hastalığı, Sistemik immün inflamatuar indeks.

Nigar Madatlı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass eşliğinde açık kalp cerrahisi uygulanan hasta grubunda Euroscore sistemi ile risk hesaplaması

Ozan Erbasan
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asetil salisilik asit kullanan hastalarda koroner by-pass cerrahisinde intraoperatif kan transfüzyonu ihtiyacının azaltılması

Kan transfüzyonu, takibinde immünsupresif tedavinin uygulanmadığı bir organ transplantasyonudur. Bu nedenle kan ürünlerini gerektiği kadar kullanmak bir başka deyişle de kullanımını sınırlamaya çalışmak gerekir. Homolog kan ve kan ürünlerinin kardiyak cerrahi ameliyatları sırasında ne oranda azaltılabileceğini değerlendirmek mümkündür. Bu araştırmada prospektif olarak takip edilecek bu dört ana gruptaki hastaların kan transfüzyon ihtiyacını mümkün olduğunca azaltabilmek için periop üç farklı tedavi şekli planlandı. Tüm grupların desmopressin kullanılacak altgruplarında(GrupA), protamin nötralizasyonundan 20 dakika sonra 0.3μgr/kg dozda desmopressin asetat yavaş infüzyon şeklinde verilmesi planlandı. Tüm grupların otolog kan transfüzyonu yapılacak alt gruplarında(GrupB), kardiyopulmoner dolaşıma girilmeden hemen önce hasta heparinize iken aort kanülünden tahmini hesaplanan intravasküler hacmin %15-20'lik bölümünün plazma hacim genişleticilerle yer değiştirilmek suretiyle sistem dışına alınması ve pompa çıkışı herhangi bir kanama odağı olmadığından emin olunduktan sonra aynı yerden reinfüze edilmesi planlandı. Tüm grupların her iki yöntemin de uygulandığı altgrubunda(GrupC), önce otolog kan transfüzyonunun tamamlanması, daha sonra desmopressinin verilmesi planlandı. Hastanın hemodinamik durumu izlenerek hemoglobin değeri ameliyat sırasında 7gr/dl ve ameliyat sonrasında 8gr/dl'nin altına indiğinde transfüzyon endikasyonu kararı verildi. Olguların ameliyat öncesindeki değerlerinden bazıları post-op 6. ve 24. saatlerde de kontrol edilidi. Bunlara ek olarak hastaların ilk 24 saatteki drenajları ve taze kan ihtiyaçları da kayıt edildi. Ortaya çıkan sonuçlar birbirleriyle karşılaştırıldı.

Volkan Yurtman
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül anevrizmalarının cerrahi onarımı sonrası hastaların geç dönem klinik sonuçlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı sol ventrikül anevrizmalarının cerrahi onarımı sonrası uzun dönem takipte sol ventrikül fonksiyonlarının değerlendirilmesidir. 1992-2003 yılları arasında miyokard infarktüsüne bağlı gelişen sol ventrikül anevrizması olan 97 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 86'sı kadın, 11'i erkekti. 61 hastaya klasik anevrizmektomi, 36 hastaya endoanevrizmografi uygulandı. Hastaların ortalama preoperatif EF'leri klasik anevrizmektomi grubunda %38,9 endoanevrizmografi grubunda % 38,0'di. Preoperatif fonksiyonel kapasiteleri (NYHA) klasik anevrizmektomi grubunda 2.850.73 ve endoanevrizmografi grubunda 2.930.74'dü. Her iki grup arasında yaş, cins, hasta koroner arer sayısı, cerrahinin aciliyeti, preoperatif sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, fonksiyonel kapasite (NYHA) ve komorbid risk faktörleri bakımından anlamlı fark yoktu. Postoperatif erken mortalite klasik anevrizmektomi grubunda % 9.8 (n=6), endoanevrizmografi grubunda % 2.7 (n=1)'di. 8 yıllık (96 ay) geç mortalite oranları da sırayla klasik anevrizmektomi grubunda % 12.7 (n=7) ve endoanevrizmografi grubunda % 14.2 (n=5) idi. Postoperatif ejeksiyon fraksiyonu klasik anevrizmektomi grubunda % 38.9'dan % 42.8'e, endoanevrizmografi grubunda %38,0'den %45,0'e yükseldi. NHYA'nın sınıflamasına göre fonksiyonel kapasite klasik anevrizmektomi yapılan grupta preoperatif 2.85 ± 0.73 postoperatif 1,6  0,7 , endoanevrizmorafi grubunda preop. 2.93 ± 0.74, postoperatif 1,1  0,4 idi. Sonuç olarak sol ventrikül anevrizmalarında anevrizmanın onarımı yaşam süresini ve hayat kalitesini iyleştiren tedavilerden birisidir ve hastaların geç dönemde fonksiyonel kapasiteleri anlamlı derecede düzelmektedir.

Dağlar Tuncay
Akdeniz University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypas greft operasyonlarında parsiyel kros klemp uygulamasının postoperatif pulmoner fonksiyonlarıniyileşmesi üzerine etkisi

Öz AMAÇ: Koroner arter baypas greft operasyonlarında kardiyopulmoner bypass sırasında kısmi kros klempleme ve mekanik pulmoner ventilasyon tekniğini total kros klemp kullanımı ile pulmoner iyileşme açısından karşılaştırmak. YÖNTEMLER: Hastalar 2 gruba ayrıldı; Total kros klempeli Grup A (n = 15) ve kardiyopulmoner baypasta Grup B (n = 15) kısmi çapraz klemp ve mekanik pulmoner ventilasyon. SONUÇLAR: Postoperatif solunum fonksiyonları 2 ana çalışmada incelendi; 1) arter kan gazının oksijenlenme oranı ve 2) spirometre sonuçları. Ek olarak, toplam kardiyopulmoner baypas ve toplam çapraz klempleme süreleri, ekstübasyon süreleri, greft sayısı ve tipleri, yoğun bakım ünitesi tedavi günleri ve hastaneye yatışlar kaydedildi. İki grup arasında oksijenlenme oranı ve cerrahi yatış ayrıntıları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Solunum fonksiyonlarının iyileşmesi açısından spirometrik sonuçlarda Grup B'de avantaj ile istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlemledik. SONUÇ: Akciğerlerin total kros klemplenmesi ve dolaşımda durması, koroner arter baypas cerrahisinde pulmoner inflamatuar yanıta dayanan postoperatif pulmoner komplikasyonların ana kaynaklarıdır.

Kalp hastalıklarıKalp-akciğer makinesi
Süreyya Talay
Akdeniz University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Komplet atriyoventriküler septal defekt ve down sendromu birlikteliğinin cerrahi sonuçlar üzerine etkisi, retrospektif bir çalışma

AVSD; insidansı her 10.000 canlı doğumda 4-5.3 olan ve tüm doğumsal kalp hastalıkarının yaklaşık %7'sini kapsayan bir konjenital kardiyak defekttir.[2,3] Günümüzdeki teknolojik gelişmeler ve cerrahi tekniklerdeki ilerlemelere rağmen yüksek mortalitesi nedeniyle önemli yer tutmaktadır. Çalışmamızın amacı da kliniklerimizde opere edilen hastaların cerrahi sounçlarını incelemek ve özellikle Down sendromunun bu sonuçlar üzerindeki etkisini anlamaya çalışmaktır. Çalışmamızda, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği ve S. B. Ü. Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Kalp Cerrahisi Kliniği'nde, komplet AVSD nedeniyle opere edilmiş 74 hasta retrospektif olarak taranmıştır. Hastalar, Down sendromu varlığı, operasyon günü yaşları ve ağırlıkları, uygulanan cerrahi teknik ve PAB değerlerine göre gruplara ayrılmış ve bu faktörlerin mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Hastaların 45'i(%60,8) Down sendromludur. Ortalama operasyon günü yaşları 7,60(±4,178) ay ve ortalama operasyon günü ağırlıkları 5,57(±1,544)kg'dır. Cerrahi teknik olarak 19(%25,7) hastada çift yama, 55 hastada (%74,3) modifiye tek yama uygulanmıştır. Down sendromunun yoğun bakım yatışı ve hastanede kalış süresini uzatmak dışında mortalite ve morbidite üzerinde anlamlı etkisi olmadığı görülmüştür ve dolayısıyla bu sendrom artık komplet AVSD cerrahisinde bir risk faktörü olarak görülmekten çıkmıştır. Çalışmamızda küçük yaş ve düşük operasyon günü ağırlığının mortaliteyi etkilemezken, postoperatif dönemde devam eden PHT'un mortaliteyi istatistiki olarak anlamlı ölçüde arttırdığı görülmüştür. Bu da hastaların uygun mümkün olduğunca erken cerrahi müdahalenin mortaliteyi düşürmek için en uygun yöntem olduğu sonucunu doğurmaktadır. Anahtar Kelimeler: komplet AVSD, Down sendromu, cerrahi sonuçlar

Barış Can Atlı
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass prime volümündeki değişimin, intraoperatif/postoperatif kan kullanımı ve sistemik enfamasyon üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

Kardiyopulmoner bypass, vücuda kan ve oksijen sunumunun devam ettirilebilmesi adına, kalp ve akciğer fonksiyonlarının geçici olarak ekstrakorporeal bir pompa ve oksijenatör sistemine devredildiği bir yöntemdir. Prime volüm yüklenmesi ile ortaya çıkan inflamatuar yanıt ve hemodilüsyonel anemi, intraoperatif ve postoperatif kan transfüzyon gereksinimi doğurmakta ve bu artmış transfüzyon oranları ile beraber transfüzyon ve inflamasyon ilişkili komplikasyonların da önünü açmaktadır. Yapmış olduğumuz çalışmamızda kardiyopulmoner bypass prime volümünün azaltılması ile beraber hastalardaki transfüzyon oranlarının ve kültür tetkiki yapılması veya antibiyoterapi değişikliği gerektirecek düzeyde sistematik cevap oluşturan inflamasyon arasındaki ilişkiyi ve bu durumun doğurduğu maliyet yükünü değerlendirmeyi amaçladık. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde, beş yıllık sürede elektif şartlar koroner arter bypass greftleme operasyonu yapılan 452 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların kardiyopulmoner bypass prime volüm değerleri, vücut yüzey alanlarına bölünerek prime volüm indeksi elde edildi. Çalışma grubu median değerine göre yüksek prime volüm indeksi, düşük prime volüm indeksi olarak ikiye ayrıldı. Veriler, demografik parametreler, intraoperatif parametreler, hemodilüsyon ilişkili parametreler, inflamasyon ilişkili parametreler, maliyet verileri olarak ayrılarak değerlendirildi. Düşük vücut yüzey alanına sahip olan hastalarda, prime volüm indeksi daha fazla olup bu hastaların, kardiyopulmoner bypass başlangıcından itibaren yapılan tüm hematokrit ölçümlerinde daha anemik seyrettikleri görüldü. Yüksek pvi grubundaki hastaların intraoperatif ve postoperatif kan transfüzyonu oranlarının anlamlı şekilde daha fazla olduğu görüldü. İnflamasyon cevabının klinik tabloya yansımasının, yüksek pvi grubundaki hastalarda anlamlı şekilde daha güçlü olduğu görüldü. Bu hastalarda enfeksiyon varlığını göstermeyen kültür tetkiki yapılma oranlarının ve kültür pozitifliği ile desteklenmeyen antibiyoterapi oranlarının anlamlı şekilde daha yüksek oldukları görüldü. Prime volümün mümkün olduğunca azaltılması ile hastaların toplam tedavi maliyetlerinde de azalma sağlanabileceği izlendi. Hemodilüsyonel anemi, kardiyopulmoner bypass pratiği için neredeyse altın standart olmasının yanında, olumlu ve olumsuz etkileri nedeni ile oldukça dikkatle ele alınması gereken bir konudur. Transfüzyonlardan ve buna bağlı komplikasyonlardan kaçınılması için mümkün olduğunca düşük kardiyopulmoner bypass prime volümü kullanılması önerilir. Prime volüm düşürücü tekniklerin birbirine üstünlüklerine dair kesin bir görüş birliği bulunmamasından dolayı, kanın yabancı yüzey temasının ve sıvı yüklenmesinin mümkün olan her şekilde azaltılmaya çalışılması önerilir. Ülkemizdeki sağlık ekonomisinin durumu da göz önüne alındığında, cerrahi tedavilerde maliyetin azaltılması hayati önem arz etmektedir.

AnemiCerrahi tedaviKalp hastalıkları+3
Reha Topak
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asendan aorta anevrizmalarında cerrahi tedaviden sonra, geç dönemde arkus aorta ve torasik aortada anevrizma gelişme sıklığının araştırılması

Asendan aorta anevrizmalarında cerrahi tedaviden sonra, geç dönemde arkus ve torasik aortada anevrizma gelişme sıklığının araştırılması. Giriş ve Amaç: Assendan Aort Diseksiyonu ve ya Anevrizması nedeni ile cerrahi tedavi gören hastaların ilerleyen yıllarda sinüs valsalva, arcus aorta ve torasik aortasında genişleme, diseksiyon flep devamı veya rüptür görülmektedir. Bu çalışmanın amacı asendan aorta her hangi cerrahi girişim yapılan hastalarda geç dönemde arkus ve inen aortda anevrizma insidansının belirlenerek bunların erken dönemde tanısını sağlayarak elektif cerrahi girişimlerini sağlayarak ve bu hastalarda mortalite ve morbiditesinin azaltılmasını sağlamaktır. Gereç ve Yöntem. 2010-2020 arası son 10 yılda asendan aortaya cerrahi tedavi yapılan olguların, postoperatif kontrol görüntüleme sonuçları ve hastane arşiv kayıtları üzerinden hastaların geç dönem sonuçları, aort çapları ve diğer klinik bulguları değerlendirilmiştir. Yapılan görüntüleme tetkikleri Radyoloji Anabilim Dalı'ndan aynı öğretim üyesi tarafından tekrar amaca yönelik değerlendirilmiş ve veri toplanmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi ana bilim dalında 2010-2020 tarihleri arasında her hangi nedenle assendan aortasına cerrahi tedavi uygulanan 197 hasta retrospektiv olarak incelenmiştir Kontrollere düzenli gelen hasta sayısı 61 olmuş olup,çalışmaya 61 hastanın üzerinden devam edilmiştir ve aort çaplarında artışlar gözlenmiştir. Bulgular ve Sonuç: Greft ile ilişkili komplikasyon 5 hasta (%8,2) da görüldü. Greft distali 5 cm'den büyük olan 2 hasta (%3,3) vardı.Greft çevresi hematom görülen: 2 hasta (%3,3) vardı. Greft çevresinde kontrastlanma görülen 1 hasta (%1,6) vardı. Takiplerinde Sinüs Valsalva'da artış izlenen 11 hasta (%18) vardı.0,5cm'den daha az artış olan 4 hasta (%9,5).0,5-1 cm arasında artış olan 7 hasta (%16,7)1 cm'den daha fazla artış olan 6 hasta (%14,3) vardı. Hastaların takip sürecinde sinüs valsalvadaki ortalama değişim artış yönünde olup 0,21cm±0,16cm olarak görüldü. Bu değerlendirmede sinüs valsalva çapı, artan ve azalan tüm hastalar ele alındı. Hastaların sinüs valsalva çaplarındaki değişim üzerinde preoperatif ve postoperatif dönem ölçümleri arasında,artış veya azalma yönünde anlamlı değişiklik olmadığı görüldü. (p=0,147) Takiplerinde Arcus Aorta'da artış izlenen 29 hasta (%47,5) vardı.0,5cm'den daha az artış olan 15 hasta (%24,6),0,5-1 cm arasında artış olan 6 hasta (%9,8),1 cm'den daha fazla artış olan 8 hasta (%13,1) vardı.Hastaların takip sürecinde arcus aortadaki ortalama değişim artış yönünde olup 0,69cm±0,18cm olarak görüldü Hastaların arcus aorta çaplarındaki değişim üzerinde preoperatif ve postoperatif dönem ölçümleri arasında,artış yönünde istatistiksel olarak anlamlı şekilde değişim olduğu görüldü (p=0,0001). Takiplerinde Torakal Aorta'da artış izlenen 22 hasta (%36,1) vardı.0,5cm'den daha az artış olan 12 hasta (%19,7),0,5-1 cm arasında artış olan 6 hasta (%9,8),1 cm'den daha fazla artış olan 4 hasta (%6,6) vardı. Hastaların torakal aorta çaplarındaki değişim üzerinde preoperatif ve postoperatif dönem ölçümleri arasında,artış yönünde istatistiksel olarak anlamlı şekilde değişim olduğu görüldü (p=0,0001). Takiplerinde Sinüs Valsalva'sı 5 cm'den daha büyük olan 3 hasta (%4,9), Arcus Aorta'sı 5 cm'den daha büyük olan 7 hasta (%11,5), Torakal Aorta'sı 5 cm'den daha büyük olan 4 hasta (%6,6),Takiplerinde diseksiyon flebi devamlılık gösteren 10 hasta (%16,4) olduğu görüldü. Assendan Aort Diseksiyonu ve ya Anevrizması nedeni ile cerrahi tedavi gören hastaların ilerleyen yıllarda sinüs valsalva,arcus aorta ve torasik aortasında genişleme,diseksiyon flep devamı veya rüptür görülmüş olması üzerine bu hasta qruplarının daha sık takip edilmesi gereksinimi çıkarmaktadır.

AnevrizmaAort anevrizmalarıAort-torasik+3
Nıhad Suleymanzade
Dokuz Eylül University
2021
00