
139
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Altmışbeş yaş üzeri erişkinlerde, saf ses odyometri, mobil uygulama ile kendi kendine yapılabilen işitme testi ve Türkçe işitme engeli ölçeği - yaşlı ile elde edilen sonuçların karşılaştırmalı analizi
AMAÇ: Bu çalışmadaki amaç, çeşitli nedenlerle klinik odyometrik ölçüm yapılamayan yaşlılarda, mobil uygulama ile kendi kendine yapılabilen işitme testinin kullanılabilirliğini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, Ankara ili Çankaya ilçesinde bulunan 4 (dört) adet önceden belirlenmiş işitme cihazı satış ve uygulama merkezinde, çalışma kriterlerine uyan 97 bireyin katılımıyla gerçekleştirildi. Çalışmaya katılan bireylere akıllı telefon aracılığıyla kendi kendine yapılabilen bir işitme testi uygulaması olan Hearing Test uygulandı ve saf ses eşikleri ölçüldü. Tüm katılımcılara ayrıca İşitme Engeli Ölçeği – Yaşlı (İEÖ-Y) uygulandı. Bireylerin demografik özellikleri not edildi. Mobil uygulama ile saptanan saf ses eşikleri, klinik odyometrik ölçümlerden elde edilen saf ses eşikleri ve İEÖ-Y'den elde edilen sonuçlar karşılaştırıldı. BULGULAR: 97 katılımcının 53'ü erkek, 44'ü kadındı. Mobil uygulamadan elde edilen saf ses eşikleri ile klinik odyometrik saf ses eşikleri arasında pozitif, kuvvetli korelasyon saptandı. 500, 1000, 2000, 4000 ve 6000 Hz frekanslarında mobil uygulama eşikleri ile klinik odyometrik eşikler arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Mobil uygulama, işitme kaybının derecesini İEÖ-Y'ye göre daha iyi yansıttı. İşitme cihazı kullanımının mobil uygulama ölçümlerini anlamlı derecede etkilemediği görüldü. SONUÇ: Hearing test mobil uygulaması, çeşitli nedenlerle klinik odyometrik ölçüm yapılamayan yaşlı hastalarda hava yolu saf ses işitme eşiklerinin tahmin edilmesi için kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Mobil işitme testi uygulaması, İşitme Engeli Ölçeği – Yaşlı, saf ses odyometri
Tıkayıcı uyku apne sendromlu hastalarda vestibüler fonksiyonların değerlendirilmesi
Uyku, organizmanın dinlenmesini sağlayan, vücudu güne yeniden hazırlayan bir hareketsizlik hali ve yenilenme dönemidir. Uyku kalitesinin bozulması birçok olumsuz tabloyu beraberinde getirebilmektedir. Uyku bozukluklarına sebep olan uyku ile ilişkili solunum bozuklukları arasında en sık tıkayıcı uyku apne sendromu (TUAS) görülmektedir. Uyku yoksunluğu posterior parietal korteksi ve vestibüler bilgilerin işlenmesini etkilemektedir. Bu çalışmada TUAS olan hastalarda periyodik hipoksi nedeniyle vestibüler reflekslerde ve proprioseptif algıda olası etkilenmenin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında dahil edilme kriterlerine uygun polisomnografi testi uygulanmış orta ve ağır TUAS tanısı almış 40 birey çalışma grubuna ve 21 sağlıklı birey kontrol grubuna dahil edildi. Tüm bireyler Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BDEE), Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ), oküler vestibüler miyojenik potansiyel (oVEMP), servikal vestibüler miyojenik potansiyel (cVEMP), video head impulse test (vHIT), videonistagmografi (VNG), sportKAT 3000, yatak başı testleri ile değerlendirildi. Baş dönmesi engelilik envanteri puanları açısından hem toplam puan hem de fiziksel, duygusal ve fonksiyonel alan puanları orta ve ağır TUAS gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksek elde edildi (p<0.05). Video head impulse testinde anterior SSK VOR ve posterior SSK VOR kazanç ortalamaları gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Tıkayıcı uyku apne sendromu gruplarındaki hastaların lateral kazanç asimetrisi ve RALP kazanç asimetrisi ile uyanıklık kan O2 düzeyi arasında negatif yönlü korelasyon saptandı. Video head impulse testinde lateral SSK değerlendirilmesinde tespit edilen sakkadlar açısından gruplar arasında fark saptandı (p<0.05). Servikal VEMP 100 dB nHL ve oVEMP 100-110 dB nHL'de dalga cevap oranları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Tıkayıcı uyku apne sendromu ve kontrol gruplarının statik ve dinamik denge skorları değerlendirildiğinde her ikisi açısından da gruplar arasında fark saptandı (p<0.05). Tıkayıcı uyku apne sendromu ve kontrol gruplarının VNG ve yatak başı değerlendirilmesinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Çalışmamızdan elde edilen bulgular doğrultusunda orta ve ağır TUAS olan hastalarda periyodik / kronik hipoksi nedeniyle vestibüler reflekslerde ve proprioseptif algıda etkilenme olabileceği sonucuna varılmıştır.
Unilateral periferik vestibüler yetmezlikte video head impulse test (VHIT) ve fonksiyonel head impulse test (fHIT) sonuçlarının karşılaştırılması
Bu çalışmada, unilateral kronik periferik vestibüler yetmezliği olan hastaların; (1) tüm SSK'larda farklı baş akselerasyonlarında VOR'daki fonksiyonel bozulma durumunun fonksiyonel head impulse test (fHIT) ve VOR yolunun bütünlüğünün video head impulse test (vHIT) ile değerlendirilmesi, (2) Kanal parezi düzeyi ile fHIT'de elde edilen toplam ortalama doğru cevap yüzdesi (DCY) ve vHIT'de elde edilen VOR kazançları arasındaki ilişkinin belirlenmesi, (3) bu test sonuçlarının sağlıklı kontrollerin sonuçlarıyla karşılaştırılması ve, (4) Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BEE)'nden elde edilen subjektif baş dönmesi engellilik algı düzeyinin, DCY ve VOR kazancıyla korelasyonunun incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma, 'unilateral kronik periferik vestibüler yetmezlik' tanısı alan ve yaş ortalaması 48,42±13,05 olan 48 hasta (deney grubu) ile herhangi bir sağlık problemi olmayan, yaş ortalaması 46,06±12,57 olan 35 sağlıklı kişinin (kontrol grubu) katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Deney grubu, ayrıca bitermal kalorik test sonucunda elde edilen kanal parezi yüzdesine göre, hafif, orta ve ileri düzey kanal parezisi olmak üzere üç alt gruba ayrılmıştır. Deney ve kontrol gruplarına sırasıyla vHIT ve fHIT yapılmıştır. Deney grubuna ayrıca, BEE uygulanmıştır. Standart fHIT Sonucu (3000-6000 °/sn2 baş akselerasyon aralığındaki toplam doğru cevapların oranı)'na göre, deney grubunun horizontal SSK'da etkilenen ve sağlam tarafının toplam DCY arasında anlamlı düzeyde fark elde edilmiştir (p<0,05). Vertikal (anterior ve posterior) SSK düzleminde ise, iki kulak arasında anlamlı bir fark çıkmamıştır (p>0,05). Ayrıca, her SSK'da deney grubunun baş akselerasyonu 3000'den 6000 °/s2'ye arttıkça, DCY düşmeye başlamıştır. Kanal parezi düzeyi ile DCY arasında horizontal SSK düzleminde negatif yönlü düşük düzeyde (r=-0,289), vertikal SSK düzleminde ise negatif yönlü ve orta düzeyde (r=-0,370 ve r=-0,490) anlamlı bir korelasyon bulunmuştur. Deney grubunun etkilenen tarafının fHIT ve vHIT sonuçları arasında, lateral ve posterior SSK'larda pozitif yönlü ve orta düzeyde; anterior kanalda pozitif yönlü ve zayıf düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştır (p<0,05). BEE toplam puanı ile vHIT ve fHIT sonuçları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır (p>0,05). Kontrol grubunun fHIT ve vHIT sonucu, tüm SSK'lar düzleminde, deney grubunun etkilenen tarafına göre anlamlı düzeyde yüksek elde edilmiştir (p<0,05). Bu sonuçlar, unilateral kronik periferik vestibüler yetmezliği olan hastalarda, baş akselerasyonları arttığında ve kanal parezi düzeyi yükseldiğinde, fHIT'in VOR fonksiyonelliğindeki bozulmaya işaret ettiğini göstermektedir. vHIT VOR yolunun bütünlüğünü, fHIT ise VOR fonksiyonelliğini değerlendirdiği için, VOR değerlendirmesinde birbirini tamamlayıcı testler olarak klinik uygulamada yer alması yararlı olacaktır. Her iki test de subjektif baş dönmesi engellilik algısıyla ilişkili bulunmadığı için, bu algıyı arttıran psikolojik faktörlerin de incelenmesinin, daha kapsamlı bir değerlendirme sağlayabileceği görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler / Keywords: Functional Head Impulse Test (fHIT); Video Head Impulse Test (vHIT); Kalorik Test; Baş Dönmesi Engellilik Envanteri
Fonksiyonel baş savurma testinin yaş ile korelasyonu
Bu çalışmada, sağlıklı bireylerde fonksiyonel head impulse test (fHIT) ile elde edilen doğru cevap yüzdesi (DCY)'nin yaş değişkeni ile korelasyonunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 18 – 70 yaş aralığında 50 erkek ve 55 kadın olmak üzere toplam 105 gönüllü birey katılmıştır. Yapılan kulak burun boğaz muayenesiyle odyolojik ve vestibüler değerlendirme sonucu sağlıklı olan bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmada Beon Solution, Zero Branco (TV), Italya marka fHIT sistemi kullanılmıştır. Çalışmamızda tüm semisirküler kanallarda (SSK) yaş artışıyla beraber ortalama DCY'de azalma gözlendi. Yaş değişkeni ile ortalama DCY arasında lateral semisirküler (SSK)'da istatistiksel olarak negatif yönde orta düzeyde (-0,311), posterior SSK'da negatif yönde düşük düzeyde (-0,257) anlamlı bir ilişki gözlendi (p<0,05). Anterior SSK'da yaş ile ortalama DCY arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmedi (p>0,05). Yaş grupları arasında inceleme yapıldığında ise üç SSK'da da 36-54 yaş grubu ortalama DCY'nin, 55-70 yaş grubu ortalama DCY'den yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). 18-35 yaş grubu ortalama DCY'nin 55-70 yaş grubu ortalama DCY'den yüksek olması lateral ve posterior SSK'da istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0,05), anterior SSK'da 18-35 yaş grubu ortalama DCY'nin 55-70 yaş grubu ortalama DCY'den yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). 18-35 yaş grubu ortalama DCY ile 36-54 yaş grubu ortalama DCY arasındaki fark ise üç SSK'da da istatistiksel olarak anlamlı elde edilmedi (p>0,05). Lateral, anterior ve posterior SSK'larda 1000 o/sn2'den 7000 o/sn2'ye akselerasyon artmasıyla beraber tüm SSK'larda DCY'de düşüş gözlendi. fHIT fonksiyonel açıdan vestibülo-oküler refleksi (VOR) dolaylı yoldan değerlendiren, kolay uygulanabilir bir test bataryasıdır. Mekanizması VOR fonksiyonelliğinin DCY üzerinden dolaylı ölçümüne dayanan fHIT cihazı, diğer test bataryaları ile birleştirildiğinde tanı ve rehabilitasyon süreçlerinde hızlı ve daha güvenli sonuçlar elde edilmesine yardımcı olmaktadır. fHIT değerlerinin yaş ile ilişkisini incelediğimiz çalışmamızda, tüm SSK'larda yaş artışıyla VOR'u fonksiyonel açıdan yansıtan ortalama DCY'de azalma gözlenmiştir. Yaptığımız bu çalışma çeşitli hasta gruplarında yapılacak çalışmalarda karşılaştırma yapmak açısından ve patolojik sonuçları fonksiyonel açıdan belirleme adına da önemli bir yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Yaş; fonksiyonel head impulse test (fHIT); semisirküler kanal; VOR
Tip 1 diyabetes mellitus tanılı erişkin hastalarda VHIT, C-VEMP, O-VEMP ile vestibüler sistem değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amacımız tip 1 Diyabetes Mellitus (DM) tanılı erişkin hastalar ve kontrol grubu katılımcılarda VHIT, C-VEMP, O-VEMP testlerini karşılaştırarak, diyabetli hasta grubunda periferik vestibüler sistemin etkilenip etkilenmediğini incelemektir. Yöntem: Bu çalışma 2020 yılında, 18-50 yaş arasındaki Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na başvuran 21 kontrol grubu ve Endokrinoloji Bölümü'ne başvuran Tip 1 DM tanılı 20 hasta grubu katılımcısıyla Otoloji kliniğinde yürütüldü. Katılımcılara, detaylı Kulak Burun Boğaz muayenesinden sonra timpanometri, VHIT, C-VEMP, O-VEMP testleri yapıldı. Bulgular: Çalışma kapsamındaki 41 katılımcının 23'ü kadın, 18'i erkekti. Sağlıklı kontrol grubun yaş ortalaması 31,14±7,38, hasta grubunun yaş ortalaması ise 29,8±8,50 olarak hesaplanmıştır. Tip 1 DM hastalarının kontrol grubuyla C-VEMP P1, N1 latanslarını karşılaştırdığımızda hasta grubun P1 ve N1 latanslarında uzamış sonuçlar elde ettik. Sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır (p<0,05). Buna ek olarak C-VEMP amplitüdlerinde ve VHIT, O-VEMP testlerinin hem latans hem de amplitüd sonuçlarında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç: Hasta grup C-VEMP latanslarındaki gecikmeler doğrultusunda sakkül makülası ve/veya inferior vestibüler sinir yolağının etkilenmiş olduğunu düşünmekteyiz. Literatür bilgileri ve sonuçlarımız değerlendirildiğinde tip 1 DM hastalarında vestibüler sistem değerlendirilmesi ile ilgili daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: video baş itme testi, vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, tip 1 diabetes mellitus.
Hemodiyaliz hastalarında oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller bulguları
Amaç: Kronik böbrek yetmezliği nedeni ile diyalize giren hastalarda, vestibüler sistem fonksiyonlarını ve olası vestibüler etkilenmeyi göstermede oVEMP testi bulgularının ortaya konması çalışmanın hedefidir. Plan: Vaka kontrol çalışması Yer: Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı Yöntem: Çalışma 40 adet sağlıklı gönüllü̈ birey (kontrol grubu) ve 40 adet hemodiyaliz tedavisi gören kronik böbrek hastası (çalışma grubu) ile yürütüldü. Çalışmaya katılan bireylere kulak burun boğaz muayenesini takiben diyapozon testleri yapıldı. Diyapozon testinde iletim tipi işitme kaybı bulgusu olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara hava yolu ses uyaran ile oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (oVEMP) testi uygulandı. Katılımcıların demografik özellikleri belirlendi; ölçümlerde tespit edilen n1 latans, p1 latans, amplitüd değerleri ve kulaklar arası asimetri oranları her iki grup arasında ve kendi içerisinde karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol grubuna 40 birey (19 kadın, 21 erkek), çalışma grubuna 40 hasta (22 kadın, 18 erkek) dahil edildi. Kontrol grubunun yaş ortalaması 45.17±13.54, çalışma grubunda ise 47.68±11.02 yıl idi. p1 latans değeri kontrol grubunda 14.88±3.28 ms, çalışma grubunda ise 14.90±3.70 ms idi (p=0.976). n1 latans değeri kontrol grubunda 9.94±2.33 ms, çalışma grubunda 10.74±3.15 ms idi. n1 latans değeri çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı uzamış bulundu (p=0.013). Amplitüd değerleri kontrol grubunda 10.59±7.87 μV, çalışma grubunda ise 5.5±3.71 μV olarak bulundu. Kontrol grubunda amplitüd değeri çalışma grubuna göre anlamlı yüksek bulundu (p=0.001). Kulaklar arası asimetri oranı değerleri her iki grupta da 0.35'in altında idi. Her iki cinsiyet için parametrelere bakıldığında, her iki grupta da istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Çalışma grubunu diyalize girme süresine göre ikiye ayırdığımızda, oVEMP parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0.05). Sonuç: oVEMP, vertigosu olan hastalarda son yıllarda sıklıkla kullanılan, kısa sürede yanıt veren, noninvaziv bir testtir. Kronik böbrek yetmezliğinde sık karşılaştığımız vestibüler yakınmalar hastaların hayat kalitesini azaltmaktadır. Bu hastalarda oVEMP testi güvenle yapılabilecek, kısa sürede yanıt veren ve diğer vestibüler tanı testleriyle beraber kullanılabilecek bir test bataryasıdır.
Ateşli silah kullanan bireylerde patlayıcı gürültünün efferent sistem üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, ateşli silah kullanan bireylerde kontralateral supresyon testi (MOC) ile gürültünün efferent sistem üzerine etkisi olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmaya 18-55 yaş arası 45 ateşli silah kullanan ve 45 sağlıklı toplam 90 gönüllü birey katılmıştır. Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz (KBB) polikliniğinde, çalışmaya katılan tüm bireylere genel KBB muayenesi yapıldıktan sonra sonra saf ses odyometrisi, konuşma odyometrisi yüksek frekans odyometrisi, Distorsion Product Otoakustik Emisyon (DPOAE) testi kontralateral gürültü yokluğunda ve varlığında yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar her iki grup arasında karşılaştırılmıştır. Saf ses odyometrisi ve konuşma odyometrisi, sonuçları karşılaştırıldığında ateşli silah kullanan bireylerin işitme, konuşmayı alma ve ayırt etme eşikleri normal işitme sınırlarında elde edilmiş olsa da kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Gruplar frekanslara göre kontralateral supresyon değerleri açısından ayrı ayrı değerlendirildiğinde, gruplar arasında 8 kHz dışında tüm frekanslarda anlamlı farklılık elde edilmiştir(p<0,05). Elde edilen veriler doğrultusunda ateşli silah kullanan bireylerin patlayıcı gürültüye maruz kalınması sonucunda gürültünün efferent işitsel sistem üzerinde bozucu etkisi olduğu görülmüştür. Yoğun gürültüye maruz kalan bireylerin hem işitme hem de psikolojik ve fizyolojik sağlıklarının bozulabileceği göz önüne alındığında insan sağlığı açısından korumanın ve erken tespitin önemi anlaşılmaktadır. Bu nedenle bu alanda daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu görüşündeyiz.
Benign paroksismal pozisyonel vertigo'da etkilenen semisirküler kanal ile yaşam kalitesi, anksiyete ve rezidüel dengesizlik arasındaki ilişkinin incelenmesi
Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV), sık karşılaşılan ve hastaları oldukça rahatsız eden periferik vestibüler sistem bozukluğudur. Tutulan kanala göre (posterior, lateral, anterior) farklı manevralar uygulanarak tedavi edilebilmektedir. Klinik gözlemler sonucunda BPPV'nin hastalarda yarattığı etkilerin farklı olduğu düşünülmüştür. Çalışmanın amacı, BPPV'de etkilenen kanal ile hastaların yaşam kalitesinin ve anksiyete düzeyinin ve yine etkilenen kanal ile etkilenen kanala uygun manevra yapıldıktan sonra BPPV tedavisi tamamlanan hastalarda rezidüel dengesizlik durumunun değerlendirilmesidir. Bu amaçla anamnez ve gerekli testler sonucu BPPV tanısı konulan 18 – 65 yaş arasındaki hastalara BPPV tedavisinden önce Vestibüler Bozukluklarda Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği (V-GYA) ve Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HADÖ), tedaviden sonra Berg Denge Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Çalışmanın sonucunda etkilenen kanala göre HADÖ ve BDÖ skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak HADÖ'nün alt boyutları tek tek analiz edildiği zaman etkilenen kanala göre psişik alt boyutunda fark bulunmazken, somatik alt boyutunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,046). Mann Whitney U testi ile farkın posterior – anterior grupları arasında olduğu belirlenmiştir. Etkilenen kanala göre VGYA skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,000). Mann Whitney U testi ile farkı yaratan grubun anterior semisirküler kanal olduğu belirlenmiştir. Etkilenen semisirküler kanalın hastayı hangi açıdan ve ne ölçüde etkilediğinin bilinmesi hastaya yaklaşımı ve tedavi sürecini planlamayı kolaylaştıracaktır.
Benign paroksismal pozisyonel vertigo tanısı almış bireylerde manevra sonrası alınan fayda ile fiziksel aktivite sıklığı arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmanın amacı benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV) tanısı almış bireylerde manevra sonrası alınan fayda ile fiziksel aktivite sıklığı arasındaki ilişkiyi saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2021 yılında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Kliniği'nde BPPV tanısı almış, toplam 66 hasta dahil edildi. Tüm hastalara bir haftalık fiziksel aktiviteyi değerlendirmek için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Uzun Formu (UFAA) ve bir yıllık fiziksel aktiviteyi değerlendirmek için Fiziksel Aktivite Alışkanlığını Değerlendirme Anketi (FAADA) uygulandı. Çalışmaya dâhil edilen 66 hasta için; BPPV'de tam bir iyileşme sağlanana kadar uygulanan her bir manevra, manevra sonrası alınan faydayı belirlemek için BPPV tanısı aldıktan sonra yapılan ilk manevrada iyileşenler, yapılan iki manevrada iyileşenler ve yapılan üç manevrada iyileşenle şeklinde üç gruba ayrıldı. Elde edilen sonuçların istatistiksel analizleri IBM SPSS Statistics Base 25.0 (IBM SPSS Statistics for Windows, IBM Corp. Released 25.0.0, Armonk, NY: IBM Corp.) ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık için p değerinin 0.05'in altında olması anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 56,26 ± 15,003 olan BPPV tanısı konmuş 47 kadın, 19 erkek toplam 66 hasta dâhil edildi. Benign paroksismal pozisyonel vertigoda tam bir iyileşme sağlanana kadar uygulanan her bir manevra sayısı için bağımsız üç grup ile bir haftalık anket skorları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Benign paroksismal pozisyonel vertigoda tam bir iyileşme sağlanana kadar uygulanan her bir manevra sayısı için bağımsız üç grup ile bir yıllık anket skorları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırmada ise bir manevra ve iki manevra bir yıllık anket skorları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamız, BPPV tanısı almış hastalarda manevrada alınan fayda ile fiziksel aktivite arasındaki ilişkinin belirlenmesinde destekleyici bilgi sağlamıştır. Çalışmamızın sonucuna göre son bir yıl içindeki günlük fiziksel aktivite skoru düşük elde edilen kişilerde BPPV tedavisi için daha fazla sayıda manevra gerektiği saptanmıştır. Son bir hafta içindeki günlük fiziksel aktivite skorunun ise BPPV tedavisi için manevra sayısını etkilemediği saptanmıştır. İleri çalışmalar için ise BPPV tanısı almış hastalarda yaş gruplarının ve kanal tutulumunun daha fazla sayıdaki popülasyonda değerlendirme yapılmasının faydalı olabileceği kanaatindeyiz.
Benign paroksismal pozisyonel vertigoda anksiyete, depresyon, uyku ve yaşam kalitesi düzeylerinin değişimi
Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV), çok sık görülen bir periferik vestibüler sistem hastalığıdır. Bu sebeple BPPV hasta grubunun belirlenmesi ve kişiye uygun sağlık bakımın yapılmasıyla, bu kişilerin hızlı bir şekilde günlük yaşama dönmesi sağlanmış olacaktır. BPPV'li bireylerde şiddetli baş dönmesi şikayeti sebebiyle anksiyete, depresyon, uyku ve yaşam kalitesi seviyelerinde azalma görülebilir veya bu faktörlerin az olması sebebiyle BPPV ortaya çıkabilir. Bu faktörlerden herhangi birinin değişimi diğer faktörleri de etkileyebilir. Bu sebeple tüm değişkenler kendi içinde değerlendirilmeli ve kişiye yönelik doğru tedavi uygulanmalıdır. Bu çalışma BPPV'li bireylerde bu değişkenleri değerlendirmek ve uygun tedavi ile birlikte bu değişkenlerin düzeylerinde bir farklılık olup olmadığını görmek amacıyla yapılmıştır. Bu amaca göre BPPV hastalarına atak döneminde ve iyileştikten sonraki dönemde Richard-Campell Uyku Kalitesi Ölçeği (RCUÖ), Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BDEE), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanarak, kişilerin iki farklı zamandaki depresyon, anksiyete, uyku ve yaşam kalitesi seviyeleri arasındaki farklılığa bakılmıştır. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 32'si kadın (%76,2) ve 10'u erkek (%23,8) toplamda 42 BPPV tanısı konulmuş katılımcı dahil edilmiştir. BPPV tanısı videonistagmografi cihazı ile pozisyonel testlerde pozitif bulgu görülen kişilere konulmuştur. Bu kişilere atak döneminde ve iyileştikten sonra aynı koşullarda olacak şekilde ilgili envanter ve ölçekler uygulanmıştır. Çalışmada, BPPV tanısı konulmuş kişilerin atak döneminde ve bu kişiler iyileştikten sonra yapılan değerlendirmeler sonucunda iki farklı zamandaki uyku kalitesi, yaşam kalitesi, depresyon ve anksiyete düzeyleri arasında istatistiksel olarak farklılık bulunmuştur (p<0,05). Bu farka rağmen her iki zamandaki anksiyete, depresyon ve uyku kalitesi seviyeleri normal sınırlarda elde edilmiştir. Aktif baş dönmesinin olduğu zaman yapılan BDEE sonuçlarında kişilerin günlük yaşamlarında orta derece engelliliğe sahip olduğu ve anksiyete, depresyon ve uyku kalitesinden bağımsız olarak baş dönmesine bağlı yaşam kalitelerinin düştüğü bulunmuştur. Uyku kalitesi, depresyon ve anksiyete seviyelerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği ve bunların yaşam kalitesini önemli derecede etkileyebilecek faktörlerden oldukları unutulmamalıdır. Çalışmanın sonucunda, kullanılan envanter ve ölçeklerin hasta değerlendirme bataryasına eklenmesi önerilir.
Elli beş yaş ve üzeri erişkinlerde vestibüler fonksiyon ile görsel-mekansal yetenek arasındaki ilişki
Bu çalışmada, 55 yaş ve üzeri erişkinlerde vestibüler fonksiyon ile görsel-mekânsal yetenek arasındaki ilişkiyi araştırmak ve Mini Mental Durum Testi skorlarına göre iki gruba ayrılmış 55 yaş ve üzeri erişkinler arasında vestibüler fonksiyon açısından fark olup olmadığını belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamıza, 55 yaş ve üzeri Mini Mental Durum Testi skorları 20-24 olan erişkinler ve Mini Mental Durum Testi skorları 25 ve üzerinde olan erişkinler dahil edilmiştir. Katılımcılara Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller (sVEMP) Testi, Oküler Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller (oVEMP) Testi, Videonistagmografi (VNG), Video Baş İtme Testi (vHIT) ve Zihinsel Döndürme Testi uygulanmıştır. Gruplar arasında Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Kontrol grubunun Zihinsel Döndürme Testi doğru cevap sayısı çalışma grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek elde edilmiştir (p=0.001). sVEMP ve oVEMP testlerinde 110 dB nHL'de sağ kulakta ve sol kulakta P1 latansı, N1 latansı, P1-N1 interlatansı, P1-N1 amplitüdü, kulaklar arası amplitüd asimetri oranı açısından ve dalga cevap oranları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık elde edilmemiştir (p>0,05). sVEMP testinde çalışma grubunda 110 dB nHL'de sol kulak P1-N1 amplitüdü ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede pozitif yönlü ilişki elde edilmiştir (r=0.571, p=0.013). Kontrol grubunda sol kulak N1 latansı (r=0.473, p=0.035) ve sağ kulak P1 latansı (r=0.539, p=0.012) ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede pozitif yönlü ilişki bulunmuştur. oVEMP testinde çalışma grubunda 110 dB nHL'de sol kulak P1-N1 interlatansı ile Zihinsel Döndürme Testi doğru cevap sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif yönlü ilişki vardır (r=-0.638, p=0.047). Kontrol grubunda sol kulak P1-N1 interlatansı ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif yönlü ilişki bulunmuştur (r=-0.650, p=0.006). Videonistagmografide, her iki grupta, sakkadik latans, doğruluk ve hızı , pursuit test kazanç ve asimetrisi, optokinetik test, sola ve sağa doğru 30°/sn hızda akan uyaranlara karşı, sağ ve sol göz kazancı değerlendirilmiş, her iki grup arasında sol göz sağa (p=0.008) ve sağ göz sağa bakış (p=0.014) sakkadik göz hareketlerinin doğruluk yüzdesi ortalaması dışında değerlendirilen parametreler açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışma grubunda sağ göz sağa bakış (r=0.428, p=0.029) ve sağ göz sola bakışta (r=0.396, p=0.045) sakkadik göz hareketlerinin latans değerleri ile Zihinsel Döndürme Testi doğru cevap sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede pozitif yönlü ilişki bulunmuştur. Çalışma grubunun pursuit testinde, 0,1 Hz (r=0.429, p=0.029) ve 0,4 Hz'de (r=0.433, p=0.027) sağ göz kazanç değeri ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede pozitif yönlü ilişki vardır. 0,1, 0,2 ve 0,4 Hz'de sol göz, 0,1 ve 0,2 Hz'de sağ göz asimetri yüzdeleri ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif yönlü ilişki vardır (p<0.05). 0,2 Hz'de sol göz, 0,2 Hz ve 0,4 Hz'de sağ göz kazanç değerleri ile Zihinsel Döndürme Testi doğru cevap sayısı arasında negatif yönlü ilişki bulunmuştur (p<0.05). 0,2 Hz, 0,4 Hz'de sol göz asimetri yüzdeleri ile Zihinsel Döndürme Testi doğru cevap sayısı arasında da pozitif yönlü ilişki saptanmıştır (p<0.05). Kontrol grubunun pursuit testinde, 0,1 Hz'de sol göz asimetri yüzdesi ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif yönlü ilişki vardır (r=-0.434, p=0.027). Kontrol grubunda, sağa doğru 30°/sn hızda akan uyaranlara karşı sol göz (r=0.507, p=0.008) ve sağ gözdeki kazanç değerleri (r=0.561, p=0.003) ve sola doğru 30°/sn hızda akan uyaranlara karşı sağ gözdeki kazanç değerleri (r=0.503, p=0.009) ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede pozitif yönlü ilişki vardır. Video Baş İtme Testi'nde (vHIT) lateral ve vertikal kanal VOR kazanç ortalamaları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık elde edilmemiştir (p>0,05). Çalışma grubunda sol anterior SSK VOR kazancı ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif yönlü ilişki vardır (r=-0.504, p=0.009). Sağ posterior SSK VOR kazancı ile Zihinsel Döndürme Testi doğru cevap sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede pozitif yönlü ilişki vardır (r=0.459, p=0.018). Kontrol grubunda sağ lateral SSK VOR kazancı ile Zihinsel Döndürme Testi doğru cevap sayısı arasında anlamlı derecede negatif yönlü ilişki vardır (r=-0.407, p=0.039). Sonuç olarak çalışmamızda, Mini Mental Durum Testi skorları 20-24 arası olan ve 25 ve üzerinde olan erişkinler arasında sol göz sağa ve sağ göz sağa bakış sakkadik göz hareketlerinin doğruluk yüzdesi ortalaması dışında vestibüler fonksiyon açısından fark bulunmamıştır. Literatürde değerlendirdiğimiz vestibüler test parametreleri ile Zihinsel Döndürme Testi cevap zamanı ve doğru cevap sayısı arasındaki ilişkinin değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bulguların doğru bir şekilde yorumlanabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışma, vestibüler ve bilişsel sistem ile ilgili güncel literatüre katkı sağlayacaktır.
Yetişkinler için Türkçe fonetik envanteri temelli sözcük tanıma listesinin oluşturulması
Eşik üstü testler işitmenin değerlendirilmesinde en sık kullanılan testlerdendir. Eşik üstü testler aynı zamanda Konuşma Odyometrisi olarak da adlandırılmaktadır. Hastalardan kendilerine sunulan tek heceli kelimeyi tanıması beklenen Sözcük Tanıma Testi. konuşma odyometrisini oluşturan testlerdendir. Hastaların işitme performansının gerçek dünyaya olan etkisinin ölçülmesi, bu testi tüm odyoloji uzmanları için oldukça değerli kılar. Geleneksel olarak bugüne kadar tasarlanan tüm kelime listelerinde takip edilen sıkı kurallar vardır. Bu çalışmada da ülkemizdeki odyoloji kliniklerinde en sık kullanılan sözcük tanıma testi olan Hacettepe listesi ile bu tez çalışması için tasarlanmış Başkent Sözcük Listesinin skorları hem 18 – 40 yaş arası sağlıklı işitenler, hem de sensörinöral işitme kaybı olan bireyler ile karşılaştırılmıştır. Sözcüklerin seçimi için Ergenç 1995 ve Gürzap 2006'dan yararlanılarak Türkçe'deki tüm fonemler belirlenmiştir. Daha sonra sözcük listelerini oluşturmak için yazılı dil derlemi için Türkçenin Sözcük Frekans Sözlüğüne başvurulmuştur. Sözlü dil derlemi içinse TRT'den yayınlanan 6 programından yararlanılmıştır. Her iki derlemde Türkçe'de yer alan tüm sesbirimler sınıflandırılmıştır. Öncül kelimeler 384 kişiye sunularak kelime tanınırlığının puanlanması istenmiştir. Elde edilen bulgulara göre Hacettepe listesi ile Başkent listesine işitme engelli bireylerin verdikleri yanıtlar arasında her iki kulak için de anlamlı derecede farklılık vardır, (p<0,001). Buna göre katılımcılar Başkent listesine daha iyi yanıt vermektedir. Bunun yanı sıra leksikal komşuluk ilişkileri için bakıldığında Hacettepe listesindeki sözcüklerin anlamlı ölçüde daha fazla leksikal komşuya sahip olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular, fonetik dağılımın sözcük tanıma testleri tasarlanırken birincil önem taşımadığını, dili fonetik olarak doğru temsil etmenin hasta yanıtlarına etki edeceğini göstermiştir. Bunun yanı sıra sunulan hedef sözcükteki leksikal komşuluk ilişkilerinin az olması sözcüğün hastalar tarafından anlaşılmasını daha olanaklı kılmaktadır
Akustik travmalarda vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (VEMP)
Bu çalışmanın amacı Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görevi esnasında patlamaya maruz kalan, beraberinde sensorinöral işitme kaybı gelişmiş olan hastalarda geç dönemde baş dönmesinin servikal ve oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (cVEMP, oVEMP) ve Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BEE) ile değerlendirilmesidir. Çalışmaya 22 sağlıklı erişkin gönüllü (44 sağlıklı kulak) ve blast travma geçirmiş 25 askeri personel (43 hasta kulak) hasta grubu olarak dahil edilmiştir. Kontrol ve hasta grubuna hem 500 Hz Tone-Burst (TB) hem 500 Hz Narrow Band (NB) Level Specific (LS) CE-Chirp uyaran ile cVEMP ve oVEMP testleri yapılmıştır. Hasta grubuna ayrıca Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BEE) doldurtulmuştur. 44 sağlam kulağın hepsinden hem TB hem de NB LS CE-Chirp uyaran ile cVEMP ve oVEMP yanıtları alınmıştır. Kontrol grubunda cVEMP ve oVEMP testinde P1 ve N1 latansı NB LS CE-chirp uyaran kullanıldığında, TB uyarana göre istatistiksel olarak anlamlı kısa izlenmiştir. P1N1 amplitüdü NB LS CE-chirp uyaran kullanıldığında, TB uyarana göre istatistiksel olarak anlamlı büyük izlenmiştir. Ayrıca hem cVEMP hem oVEMP'de NB LS CE-chirp uyaranda, TB uyarana göre istatistiksel olarak anlamlı düşük eşik izlenmiştir. Hasta grubun Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BEE) ortalaması 14.80 ± 23.38 (0-88.00) bulunmuştur. Hasta grubunda etkilenen 43 kulağın 3'ünde hem NB LS CE-Chirp uyaranla hem de TB uyaranla cVEMP yanıtı alınmamıştır. 43 kulağın 38'inde TB uyaran ile oVEMP yanıtı alınırken, 40'ında NB LS CE-Chirp uyaran ile oVEMP yanıtı alınmıştır. TB ve NB LS CE-chirp uyaran ile yapılan cVEMP ve oVEMP testlerinde kontrol ve hasta grubu arasında P1 latans, N1 latans ve P1N1 amplitüd açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. Sonuç olarak blast travma sonrası geç dönemde otolit organların fonksiyonlarının etkilenmediği görülmüştür.
Altmış beş yaş üstü işitme kayıplı bireylerde işitme cihazı ile rehabilitasyonun depresyon anksiyete stres ölçeği (DASS-21) ve türkçe işitme engeli ölçeği yaşlı (İEÖ-Y) ile değerlendirilmesi
Gökçe Çiçek Arsever, Altmış beş yaş üstü işitme kayıplı bireylerde işitme cihazı ile rehabilitasyonun depresyon anksiyete stres ölçeği ve Türkçe işitme engeli ölçeği-yaşlı ile değerlendirilmesi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Odyoloji Yüksek Lisans Programı, 2022. Amaç: Bu çalışmanın amacı, 65 yaşın üzerindeki hastalarda işitme cihazı kullanımının, depresyon, anksiyete, stres ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini, Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği 21 (DASS-21) ve Yaşlılar İçin İşitme Engeli Envanteri (İEÖ-Y) kullanarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 65 yaş üstü 50 gönüllü birey dahil edildi. 125, 250, 500, 1000, 2000, 4000 ve 8000 Hz frekanslarındaki hava yolu saf ses eşikleri ile 500, 1000, 2000 ve 4000 Hz frekanslarındaki kemik yolu saf ses işitme eşikleri ölçüldü. Hava yolu saf ses ortalamasını belirlemek için 500, 1000 ve 2000 Hz frekanslarında belirlenen eşiklerin ortalaması alındı. 6000- 8000 Hz frekanslarındaki havayolu eşiklerinin ortalaması alınarak yüksek frekansların ortalaması (YFO) belirlendi. Katılımcılara işitme cihazı uygulaması öncesinde ve uygulama sonrası 1. ve 3. aylarda Depresyon Anksiyete Stres-21 Ölçeği (DASS-21) ile İşitme Engeli Ölçeği - Yaşlı (İEÖ-Y) anketleri uygulandı. Cihaz uygulaması öncesinde ve sonrasında belirlenen ölçek skorları karşılaştırıldı. Katılımcıların demografik bilgileri ile kullandıkları cihazın türü (kulak arkası=BTE, receiver in the ear=RIC) kaydedilmiştir. Sonuç: İşitme cihazı kullanımı öncesinde belirlenen DASS-21 skorlarının cihaz kullanımı sonrasında belirlenen skorlara göre anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p<0.001). İşitme cihazı kullanımı sonrası 3. ayda belirlenen DASS-21 ortanca skorları, cihaz kullanımı sonrası 1. ayda ve cihaz kullanımı öncesinde belirlenen skorlardan daha düşük idi. İşitme cihazı kullanımı sonrası 3. ayda belirlenen İEÖ-Y skorlarının, işitme cihazı kullanımı sonrası anlamlı olarak azaldığı, 3. ayda belirlenen İEÖ-Y skorlarının ise 1. ayda belirlenen skorlara göre daha düşük olduğu bulundu (p<0.001). Hem DASS-21 hem de İEÖ-Y skorlarındaki düşüş, kullanılan işitme cihazının türünden bağımsız idi. Presbiakuzi yaşlı bireylerde psikolojik etkileri olan, rehabilite edilmesi gereken bir sağlık problemidir. İşitme cihazı kullanımı, işitme kaybı olan yaşlı bireylerin subjektif depresyon, anksiyete ve stres düzeylerinde azalmaya, işitme engeline bağlı yaşam kalitesinde artışa yol açar. Anahtar Sözcükler: Presbiakuzi, işitme kaybı, depresyon, anksiyete, stres, yaşam kalitesi Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no KA20/31) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir.
Sensorinöral tip işitme kaybında fonem bazında şiddet artışının konuşmayı ayırt etme skorları üzerine etkisi
Amaç:Bu çalışmada amacımız sensorinöral tip işitme kaybı (SNİK) olan hastalarda konuşmayı ayırt etme skorlarında (KAS) daha iyi sonuçlar elde etmek ve hastaların konuşma anlaşılırlıklarının artmasını sağlamaktır. Yöntem:Bu çalışma 2021 yılında Başkent Üniversitesi Hastanesi KBB Anabilim Dalı'na başvuran 18-80 yaş arası SNİK olan 80 birey ile gerçekleştirilmiştir. KBB kliniğine başvuran ve odyolojik değerlendirme sonrası bilateral hafif ve orta derecede sensorinöral tip işitme kaybı olan bireylere klinikte uygulanan rutin konuşmayı ayırt etme testi yapılmış ve skorları belirlenmiştir. Sonrasında ses stüdyosunda kayıt alınan kelimelerin yalın halleri (1. versiyon) 1.ölçüm olarak ve fonemlerinin şiddetlerinin arttırıldığı halleri (2. versiyon) 2. ölçüm olarak hastalara dinletilmiştir. 1. KAS ve 2. KAS belirlenmiştir. Bulgular:Çalışma 80 kişinin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların 49'u (%61,3) kadın, 31'i (%38,8) erkektir. İşitme kaybı orta derece olan olan 31, hafif derece olan 49 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Sağ KAS 1.ölçüm (48,60±23,24) sağ KAS 2. ölçüm skorlarına (37,08±23,73) göre daha yüksek gözlense de ilgili farkın istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı gözlenmiştir (p=0,610). Benzer olarak sol kulakta da 1.ve 2. ölçüm skorları farkının da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı görülmüştür (p=0,822). Sonuç:Çalışmanın sonucunda beklentimiz 2. ölçümlerde anlaşılırlığın artacağı yönündeydi. Fakat bu yönde bir artış olmadı ve 2. ölçüm sonucu KAS düşmüştür. Kayıt esnasında kullanılan teknik geliştirilerek daha iyi sonuçlara ulaşılabilir. Hastaların konuşma anlaşılırlığına yönelik işitme cihazı teknolojilerinde kullanılabilecek sistemler geliştirilebilir. Bunun için daha kapsamlı ve detaylı çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmüştür.
Subjektif tinnitusa internet tabanlı yaklaşımın uygulanabilirliğinin araştırılması
Subjektif tinnitus şikâyeti bulunan yetişkinlerde internet tabanlı yazılımların kullanımının uygunluğunun araştırılması amaçlanmıştır. Subjektif tinnitus şikâyetiyle kliniğe başvuran 20- 60 yaş bireylere, Yetişkin Hasta ve Tinnitus Profili Formu, TEÖ (Tinnitus Engel Ölçeği), Tinnitus şiddet, süre ve rahatsızlık derecelerini belirlemek için NAS (Görsel Analog Ölçeği), SF-36 (Yaşam Kalitesi Kısa Formu), MMT (Mini Mental Test) ve KAÖ (Koronavirüs Anksiyete Ölçeği) uygulandı; işitme (saf ses ve yüksek frekans odyometrisi) ve tinnitusla ilgili parametrelerin ölçümü klinikte geleneksel olarak gerçekleştirildi ve bunlardan bazıları (saf ses işitme ve tinnitus frekansı eşleştirme ölçümü) telefon uygulamaları yoluyla bireylere tekrarlatıldı. Değerlendirmelerden sonra içleme kriterlerine uygun olduğu belirlenen 54 katılımcı yaş, işitme durumları, tinnitus dereceleri benzer olacak şekilde 1. Basamak Tinnitus Bilgilendirme hizmetini yüz yüze ve uzaktan canlı bağlantı yoluyla alacak şekilde ikiye ayrıldı. Yüz yüze/Uzaktan Bilgilendirme hizmetinin sunumunda bir standart oluşturmak amacıyla çalışma kapsamında bir görsel materyal tasarlanmıştır. Bu materyal eşliğinde yapılan bilgilendirmeden sonra katılımcıların tinnitusla ilgili mevcut durumlarının ve hizmet memnuniyet seviyelerinin belirlenmesi için ölçeklerden yararlanılmıştır. Bilgilendirmeyi 2 farklı yöntemle alan gruplar arasında TEÖ, NAS ve bilgilendirme memnuniyet skorları açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>.05). Her iki grupta da TEÖ ve NAS (şiddet /süre /rahatsızlık derecesi) açısından danışmanlık öncesinde ve sonrasında elde edilen puanlarda anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<.05). Tinnitus maruziyet süresi ile bilgilendirme sonrası TEÖ skoru değişimi arasında güçlü, NAS değişimi ile orta derecede negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Benzer -hatta daha güçlü- negatif ilişkinin tinnitusla ilgili başvurulan merkez sayısı ile bilgilendirme sonrası TEÖ ve NAS skorlarıyla ortaya çıkarılan bilgilendirme yararı arasında olduğu ifade edilebilir.
Hemodiyaliz tedavisi gören kronik böbrek yetmezliği hastalarında işitme ve denge sisteminin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Kronik Böbrek Yetmezliği (KBY) tanısı ile hemodiyaliz tedavisine alınan erişkin hastalarda işitme ve denge sisteminde oluşan değişikleri KBY hastalığı olmayan bireylere kıyasla incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, KBY tanısı olan, 18-50 yaş arası ve haftada üç gün hemodiyaliz tedavisine alınan 35 hasta ile 35 sağlıklı bireyden oluşmaktadır. Bütün katılımcılara odyovestibüler sistem bütünlüğünün değerlendirilmesi için saf ses odyometrisi, Video Head Impulse test (vHIT), Post Head Shake Nistagmus test ve baş dönmesi engellilik anketi (DHI) uygulamıştır. Veriler uygun istatistiksel yöntemler ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamındaki hasta grubunun yaş ortalaması 33.09 ±6.8(yıl); Hasta grubunun 16 kişisi erkek (%45.5) 19 kişisi kadındır (%51.4). Kontrol grubunun 17 kişisi erkek (%51.5), 18 kişisi ise kadındır (%48.6). Normal bireylere kıyasla hemodiyaliz hastalarında saf ses ortalamalarının hem konuşma frekanslarında hem yüksek frekanslarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,001). DHI skoru açısından hasta gruplarının kontrol gruplarına oranla skorları daha yüksektir (p=0,001). vHIT testinde her iki taraf semisirküler kanallar için kazanç (gain) asimetri açısından hasta ve kontrol grupları arasında asimetri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktur(p<0,05). Çalışma ve kontrol grupları arasında sol ve sağ lateral kanallarda sakkad varlığı ayrı ayrı Ki-Kare test ile incelenmiştir ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir (ᵪ²=6.56, p=0,03). Hastaların %17,1'inde hem sol hem sağ lateral sakkad var iken; kontrol grubunda lateral kanallarda sakkad görülmemiştir. Hasta ve kontrol gruplarının post-Head shake testi sonrası nistagmus varlığı açısından yapılan Ki-Kare test sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir (p=0,025). Araştırma kapsamındaki hemodiyaliz hastaların ölçülen kan parametreleri ile sakkad varlığı arasındaki, ilişki incelenmiştir. LARP (Sol Anterior Sağ Posterior) sakkad varlığı ile BUN/kreatinin oranı arasında ters ilişki; RALP (Sağ Anterior Sol Posterior) sakkad varlığı ile kreatinin yüksekliği arasında doğru ilişki tespit edilmiştir. Hemodiyaliz hastalarının hastalık süresi artıkça vHIT testinde sakkad varlığının anlamlı olarak arttığı da gözlenmiştir. Sonuç: vHIT testi, hemodiyaliz tedavisi alan KBY hastalarında vestibüler sistemin değerlendirilmesinde kolaylıkla kullanılabilecek önemli bir testtir. Kreatinin yükseldikçe ve hastalık süresi arttıkça vHIT testinde overt ve covert sakkadların anlamlı olarak arttığı bu çalışma ile tespit edilmiştir. KBY hastalarında kreatinin yüksekliği ve hastalık süresinin vestibüler yan etkilerini vHIT ile takip etmede klinik kullanımının yaygınlaştırılması, ileride yapılacak çalışmalar ile mümkün olabilir.
Yenidoğan sarılığının afferent ve efferent işitme sistemi üzerine geç dönem etkisi
Bu çalışmada amaç, hiperbilirubinemi nedeniyle hayatının ilk bir ayında fototerapi ve/veya kan değişimi tedavisi almış; işitme taramasından geçmiş ve okul dönemine gelmiş term ve geç preterm (≥ 34 hafta) çocuklarda hiperbilirubineminin afferent ve efferent işitme sistemine etkisini incelemek, gürültüde konuşmayı anlama eşiklerini değerlendirerek arka plan gürültüde konuşmayı anlama becerilerini tespit edebilmektir.Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adana Dr. Turgut Noyan Eğitim ve Araştırma Hastanesi yenidoğan bölümü'nde fototerapi ve/veya kan değişimi tedavisi almış; şu anda yaşı 6-10 yaş aralığında olan ve işitmesi normal olan 60 çocuk ile aynı yaş ve cinsiyet eşleştirmeli hiperbilirubinemi nedeniyle tedavi öyküsü olmayan ve işitmesi normal olan 60 çocuktan oluşmaktadır. Katılımcıların tamamına saf ses odyometri, timpanometri, işitsel beyin sapı cevapları, otoakustik emisyon ve kontralateral supresyon testi ile beraber gürültüde konuşmayı anlama testi yapılmıştır. Kontrol grubuna göre çalışma grubunda supresyon miktarları karşılaştırıldığında grup 3'de tüm frekanslarda anlamlı bir fark yakalanmıştır. HINT testinde çalışma ve kontrol grubu 4 farklı ortam için karşılaştırılmıştır. Grup 3 katılımcıların sonuçlarında sessiz ortamda anlamlı bir fark yokken; gürültü olan diğer üç ortamda SGO değerleri anlamlı olarak düşük tespit edilmiştir. Sonuç olarak; term ve 34 hafta ve üzeri geç preterm, özellikle TSB 25 mg/dl olup hiperbilirubinemi tedavisi almış normal işitmeye sahip okul çağı çocuklarında normal çocuklara göre efferent işitme sistemi ve gürültüde anlama kabiliyeti etkilendiği tespit edilmiştir. HINT ve MOC testleri güvenilir, ucuz ve kolay uygulanabilen testler olarak; hiperbilirubinemi öyküsü olan okul çağı çocukların işitme taramasında mutlaka geleneksel işitme testi yöntemlerine eklenmesi bu çocukların okul başarısını artırmada etkili olacaktır.
Demir eksikliği olan yetişkinlerde işitmenin ve denge fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Anemisiz demir eksikliği, demir eksikliği anemisinden önce meydana gelen veya progresyon olmaksızın devam eden demir depolarının azalmasıdır. Demir eksikliği anemisi ise mikrositik hipokromik eritrosit varlığıyla gelişen ve düşük demir seviyesinin anemiyle ilişkili olduğu daha ciddi bir durumdur. Koklea ve vestibüler labirentin kanlanmasını sağlayan internal işitsel arter minimal kollaterallere sahip bir uç arter olduğundan, iç kulak yüksek enerjili metabolizma gerektirdiğinden ve bazı koklear enzimler demir içerdiğinden, demir eksikliğine bağlı hipoksi işitme ve denge sistemini etkileyebilir. Bu çalışmada demir eksikliği olan yetişkinlerde işitmenin ve denge fonksiyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 19-50 yaş aralığında, anemisiz demir eksikliği tanısı almış 22 birey, demir eksikliği anemisi tanısı almış 22 birey ve 22 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireyler saf ses odyometri (125-16000 Hz), videonistagmografi, oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel (oVEMP), servikal vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel (cVEMP) ve video head impulse test (vHIT) ile değerlendirilmiş ve odyo-vestibüler testler yapılmadan önce subjektif şikayetlerin olup olmadığı sorgulanmıştır. Anemisiz demir eksikliği grubunda %27,3, demir eksikliği anemisi grubunda %36,4 oranında tinnitus gözlenmiştir, fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). 125-14000Hz frekanslarında demir eksikliği anemisi grubunun işitme eşikleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek elde edilmiştir (p<0,016). Demir eksikliği gruplarında saf ses ortalama değeri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,016). Sensörinöral işitme kaybı görülme oranı, anemisiz demir eksikliği grubunda, sağ kulakta %9,1, sol kulakta %27,3, demir eksikliği anemisi grubunda sağ ve sol kulakta %27,3'tür. Pursuit testi, demir eksikliği anemisi grubunda 9 hastada (%40,9) patolojik olarak saptanırken, anemisiz demir eksikliği ve kontrol grubunda normaldir, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0.05). Demir eksikliği anemisi grubunda oVEMP'te %13,6, cVEMP'te %9,1 oranında yanıt alınamamıştır, fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). oVEMP testinde, demir eksikliği anemisi grubunda ve anemisiz demir eksikliği grubunda P1 latans değeri, demir eksikliği anemisi grubunda N1 latansı ve N1-P1 interlatansı değeri kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha uzundur (p<0,016). oVEMP ve cVEMP testlerinde N1-P1 amplitüd değeri demir eksikliği anemisi grubunda kontrol grubuna göre daha düşüktür (p<0,016). Anterior SSK VOR kazancı ortalama değeri, demir eksikliği gruplarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha düşüktür (p<0,016). Anterior SSK VOR kazanç ortalama değerleri demir eksikliği anemisi grubunda 0,79 ± 0,2; anemisiz demir eksikliği grubunda 0,81 ± 0,16'dır. Demir eksikliği anemisi grubunda %4,5'inde covert, %9,1 overt ve %6,8 covert-overt sakkad; anemisiz demir eksikliği grubunda %6,8 overt sakkadlar gözlenmiştir, gruplar arasındaki fark anlamlıdır (p<0.05). Çalışmamızdan elde edilen bulgular doğrultusunda demir eksikliğine bağlı hipoksi nedeniyle işitme ve vestibüler sistemde etkilenme olabileceği sonucuna varılmıştır.
Sağlıklı yetişkin kadınlarda menstrual döngünün vestibüler sistem üzerine etkisi
Vestibüler disfonksiyonu etkileyen periferik veya santral kaynaklı birçok neden olabilir. Hormonal sistem değişikliklerinin de vestibüler sistemi etkilediği düşünülmektedir. Bu çalışmada sağlıklı yetişkin kadınlarda premenstrual ve postmenstrual dönemde, farklı test bataryaları ile vestibüler sistemin bütünlüğünün değerlendirilmesi ve iki dönemin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya katılımcı olarak dışlama kriterlerine uyan 18-40 yaş arası işitme ve denge şikayeti olmayan, toplam 40 sağlıklı yetişkin kadın seçilmiştir. Bu çalışmada bireylerin denge sistemini değerlendirmek için sırasıyla objektif vestibüler testler olan VEMP, vHİT ve subjektif testler olan Baş dönmesi engellilik ölçeği (DHI) ve Hastane anksiyete ve depresyon ölçeği (HAD) anketleri uygulanmıştır. Sağlıklı 40 kadın katılımcının menstruasyon öncesi ve sonrası test sonuçları belirtilmiştir. Katılımcıların her iki kulak cVEMP ve oVEMP N1, P1 latans ölçümlerinin menstruasyon öncesi ve sonrası zaman değişiklikleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmaya alınan katılımcıların her iki kulak vHİT lateral, anterior, posterior kanal kazanç değerlerinin menstruasyon öncesi ve sonrası zamana göre değişimi istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Katılımcıların baş dönmesi engellilik envanteri toplam puanı ve alt boyutları olan emosyonel, fiziksel ve fonksiyonel puanlarının menstruasyon öncesi ve sonrası zamana göre azalması istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Katılımcıların hastane anksiyete depresyon ölçeği alt boyutları olan depresyon ve anksiyete puanlarının menstruasyon öncesi ve sonrası zamana göre azalması istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Baş dönmesi engellilik envanteri alt ölçeklerinden emosyonel durumu skorları menstruasyon öncesindeki puanları ile menstruasyon öncesi anksiyete skorları arasında yüksey düzeyde, menstruasyon öncesi depresyon skorları arasında ise orta düzeyde bir korelasyon gözlendi. (p<0,05). Baş dönmesi engellilik envanteri alt ölçeklerinden fonksiyonel durumu skorları menstruasyon öncesindeki puanları ile menstruasyon öncesi anksiyete skorları arasında yüksey düzeyde, menstruasyon öncesi depresyon skorları arasında ise orta düzeyde bir korelasyon vardır. (p<0,05). Menstruasyon öncesindeki depresyon ve menstruasyon öncesindeki anksiyete skorları arasında da orta düzeyde bir korelasyon gözlenmiştir. (p<0,05). Menstruasyon öncesi BEE toplam skorları ile menstruasyon öncesi depresyon skorları arasında orta düzeyde; menstruasyon öncesi anksiyete skorları arasında ise yüksek düzeyde bir korelasyon vardır. Bu sonuçlarla birlikte premenstrual dönemde daha çok görülen dizziness ve anksiyete gibi semptomların subjektif testlerimize yansıdığı ancak objektif testlerimize ve kliniğe yansımadığı gözlenmiştir. Yaptığımız bu çalışma menstrual döngü fazlarında değişen hormonal değişim ile ilgili yapılacak çalışmalarda karşılaştırma yapmak açısından bir yol gösterici olacaktır. Bu bulgular ışığında vestibüler testlerin frekans aralığı göz önünde bulundurularak daha kapsamlı yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Vestibuler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller, cVEMP, oVEMP, Video Head Impulse Test (vHIT); Baş Dönmesi Engellilik Envanteri, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Menstrual döngü. Araştırma Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Araştırma Etik Kurulu'na sunularak 29/07/2020 tarihinde KA 20/302 no ile araştırma projesi olarak kabul edilmiş ve etik kurul onayı alınmıştır.
Benign paroksismal pozisyonel vertigolu (BPPV) hastalarda kanalit repozisyon manevralarının (KRM) ve kanalit repozisyon manevralarına ek olarak verilen postüral kısıtlamaların düşme riskini azaltmaya etkisi
Tolga Öcal, Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigolu (BPPV) Hastalarda Kanalit Repozisyon Manevralarının (KRM) ve Kanalit Repozisyon Manevralarına Ek Olarak Verilen Postüral Kısıtlamaların Düşme Riskini Azaltmaya Etkisi. Amaç: Bu çalışmamızda amaç, BPPV'li hastalarda KRM'lere ek olarak verilen postural kısıtlamalarının düşme riski değerlendirme testlerinin bulgularına etkisini incelemek ayrıca KRM'den önce ve sonra elde edilen düşme riski değerlendirme testlerinin bulgularını karşılaştırmaktır. Gereç Yöntem:Çalışmaya 2022 yılında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Kliniği'nde BPPV tanısı almış 34 hasta dahil edildi. Grup 2'ye BPPV tedavisi için sadece kanalit repozisyon manevrası (KRM) uygulanırken, Grup 1'e KRM uygulandı ve postüral kısıtlamalar önerildi. Tedavi uygulamaları öncesinde, tedavi uygulamaları sonrası BPPV tanı testlerinin negatif elde edildiği günde ve 1 ay sonrasında hastalara Morse Düşme Ölçeği (MDÖ), Zamanlı Kalk ve Yürü Testi (ZKYT), Berg Denge Skala'sı (BDS) ve Romberg testi uygulandı ve düşme riskleri değerlendirildi. Bulgular:Çalışmamızda tedavi öncesinde ve sonrasında MDÖ, ZKYT, BDS ve Romberg testi skor ortalamaları gruplar arasında karşılaştırıldığında anlamlı farklılık bulunmadı. Grup 1 ve Grup 2'de zamana göre hastaların ZKYT ve BDS skor ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşmişti. Grup 1 ve Grup 2'de zamana göre hastaların MDÖ ve Romberg testi skor ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşmemişti. Sonuç:Bu çalışmaya göre KRM'ler, BPPV hastalarının düşme risklerinim önlenmesi üzerinde olumlu etkisi olabilir. Postüral kısıtlamaların, BPPV hastalarının düşme risklerinin önlenmesi üzerinde bir etkisi yoktu. BPPV hastalarında, KRM ve KRM'lere ek olarak verilen postüral kısıtlamaların düşme riskine etkisi, diğer düşme riski değerlendirme araçları ile incelenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler:BPPV, kanalit repoziyon manevrası, düşme, düşme riski değerlendirmeleri.
Koklear implant kullanıcısı çocuklarla normal işiten çocukların akran ilişkileri ve depresif belirti düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, koklear implant (Kİ) kullanıcısı çocuklarla normal işiten çocukların akran ilişkileriyle depresif belirti düzeylerini karşılaştırmak, ayrıca Kİ kullanan çocukların akran ilişkileri ve depresif belirti düzeyleri ile ilişkili faktörleri incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Yaşları 48-76 ay arasındaki normal işiten 35 ve Kİ kullanıcısı 35 akranı kontrol ve çalışma grubuna dahil edilmiştir. Çocukların akran ilişkileri, okul öncesi öğretmenleri tarafından Ladd ve Profilet Çocuk Davranış Ölçeği (ÇDÖ) ile değerlendirilmiştir. ÇDÖ'nün yapısını altı alt ölçek oluşturmaktadır. Bunlar; akranlarına karşı saldırganlık, akranlarına karşı olumlu sosyal davranışlar gösterme, akranlarına karşı asosyal davranışlar gösterme, akranları tarafından dışlanma, kaygılı-korkulu olma ve aşırı hareketliliktir. Aynı zamanda, çocukların depresif belirti düzeyleri, çocukların ebeveynleri tarafından Çocuk Depresif Belirti Ölçeği (ÇDSÖ) kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu ölçek sekiz alt ölçekten oluşmaktadır. Bunlar; sosyal uyum, bilişsel süreçlerde bozulma, bedenselleştirme, kayıp-ayrılık endişesi, nesnel gerçekliğe uyumsuzluk, ilkel kaygı, dürtüsellik ve yıkıcılıktır. Bulgular: Analizler, kaygılı-korkulu olma (p=0.015), bilişsel süreçlerde bozulma (p=0.000), yıkıcılık (p=0.001) ve toplam depresif belirti (p=0.002) puanlarında çalışma ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğunu göstermiştir. Ancak, akranlarına karşı saldırganlık (p=0.095), olumlu sosyal davranışlar gösterme (p=0.082), asosyal davranışlar gösterme (p=0.966), akranları tarafından dışlanma (p=0.505), aşırı hareketlilik (p=0.254), sosyal uyum (p=0.131), bedenselleştirme (p=0.445), kayıp-ayrılık endişesi (p=0.200), nesnel gerçekliğe uyumsuzluk (p=0.507), ilkel kaygı (p=0.181), dürtüsellik (p=0.211) puanları çalışma ve kontrol grubunda anlamlı farklılık göstermemiştir. Korelasyon analizleri; işitme kaybı teşhis yaşı, implant uygulanma yaşı ve işitsel rehabilitasyonla akran ilişkileri, depresif belirti düzeyleri arasında anlamlı ilişki olduğunu göstermiştir (p<0.05). Sonuç: Kİ kullanıcısı çocuklar normal işiten çocuklara göre daha yüksek kaygılı-korkulu olma, bilişsel süreçlerde bozulma, yıkıcılık ve toplam depresif belirti puanları gösterirken, diğer alt ölçekler Kİ kullanan çocuklar ve normal işiten akranları arasında benzerlik göstermiştir. İşitme kaybının daha erken yaşta tespit edilmesi, erken koklear implant uygulaması, işitsel rehabilitasyon programlarına daha erken başlama yaşı daha iyi akran ilişkileri ve daha düşük depresif belirti düzeyleri ile ilişkili bulunmuştur. Bu bulgular; Kİ kullanımının işitme kaybı bulunan çocukların akran ilişkileri ve depresif belirti düzeyleri üzerinde yararları olduğunu, ancak Kİ'lerin tek başına yeterli olmadığı yönündeki mevcut bilgileri desteklemektedir. Kİ kullanımının yanı sıra, işitme kaybı teşhis yaşı, implant uygulanma yaşı ve işitsel rehabilitasyonla ilgili faktörlerin de dikkate alınması gerekmektedir.
Edinilmiş kolesteatomda langerhans hücreleri,ki-67 ve apoptozisin yeri
Amaç: Langerhans hücrelerinin orta kulak kolesteatom patogenezinde nasıl bir rol oynadığını, kolesteatomlu kulağın klinik özellikleri ile ilişkisini, hücre çoğalması ve programlı hücre ölümü belirteçleri kullanarak araştırmak. Çalışma Dizaynı: İleriye yönelik kontrollü kör klinik çalışma Yer: Başkent Üniveritesi Kulak Burun Boğaz ve Patoloji Anabilim Dalları Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2007-2008 yıllarında edinilmiş kolesteatomlu kronik otit tanısıyla ameliyat edilen 40 hasta çalışmaya alındı. Klinik ve patolojik özellikler karşılaştırıldı. Klinik olarak hastalık süresi, işitme durumu, bilgisayarlı tomografi (BT) ve ameliyat bulguları not edildi. Patolojide Langerhans hücrelerinin kolesteatomdaki ve dış kulak yolu cildindeki dağılımı hesaplandı, hücre çoğalması için Ki-67 ve apoptozis için APO 2.7 boyaları yapıldı, epitel kalınlığı ve inflamasyon yoğunluğu saptandı. Verilerin istatistik değerlendirmesinde Levene testi, Student T-test, Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 23'ü erkek, 17'si kadın 40 hastanın yaş ortalaması 35±16 yıl idi. Hastalık süresi 12.7±10.7 yıl, ortalama saf ses ortalaması 54±19 dB ve ortalama hava kemik aralığı 31±12 dB idi. BT'de %85 olguda mastoid kemikle sınırlı hastalık varken %15 olguda temporal kemik dışına çıkmış hastalık vardı. %32.5 hastada tüm kemikçikler yıkılmışken, %35 hastada malleus ve inkus yıkılmıştı. Olguların %20'sinde kapalı teknik, %80'inde açık teknik kullanıldı. Ameliyat sırasında %20 olguda fasiyal kanalın, %17.5 olguda lateral semisirküler kanalın açıkta olduğu; %30 olguda tegmen mastoideumda eksiklik olduğu; %55 olguda skutumun yenik olduğu görüldü. Patolojik incelemeye göre Langerhans hücrelerinin kolesteatom epitelinde dış kulak yoluna göre daha yoğun toplandığı (p<0.001), Ki-67 indeksinin kolesteatom epitelinde daha yüksek olduğu (p<0.001), apoptozisin kolesteatom epitelinde daha belirgin olduğu (p<0.001) saptandı. Klinik ve patolojik bulgular arasındaki tek anlamlı ilişki açık teknik yapılan olgularda Ki-67 indeksi (p=0.041) ve apoptozis yoğunluğunun (p=0.032) kapalı teknik kullanılanlara göre daha yüksek olması idi. Sonuç: Bu çalışma ile konağın orta kulak kolesteatomlarına karşı yoğun Langerhans hücre infiltrasyonu ile yanıt verdiği, hücre çoğalması ve programlı hücre ölümü belirteçleri kullanarak bulunmuştur. İnflamasyonun yoğun olduğu grupta Ki-67 skorlarının istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. Hücre çoğalması ve programlı hücre ölümünün daha yoğun olduğu olgulardaki tedavi seçeneğimiz olan açık tekniğin isabetli bir seçim olduğu görüldü.
Sağlıklı erişkin bireylerde okuler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel ( OVEMP) normal değerleri
Kuvvetli ses ve vibrasyon gibi uyaranlar, baş hareketi olmaksızın refleks oküler hareketleri başlatabilirler. Yakın zamanda kullanıma giren okuler vestibüler uyarılmış myojenik potansiyel testi, noninvaziv olarak inen (assenden ) vestibüler yolu ve beyin sapında çaprazlanan vestibülooküler refleksi değerlendirmektedir. Bu çalışmanın amacı sağlıklı erişkin bireylerde oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel normal değerlerini belirlemektir.Çalışma, Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda kulak şikayeti olmayan 38 adet gönüllü, sağlıklı birey ile yürütülmüştür. Çalışmaya katılan bireylere KBB muayenesini takiben odyolojik değerlendirim, pozisyonel testler uygulanmıştır. Saf ses ortalamaları 20 dB'den iyi olan, pozisyonel testlerinde nistagmus saptanmayan bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testi yapılarak, elde edilen dalgaların latans ve amplitüd değerleri saptanmıştır.Çalışmaya alınan 38 (76 kulak) sağlıklı bireyin 18'i erkek, 20'si kadın; yaş ortalaması 40,2± 11.6 (22-58) idi. N1 latansı sağ kulak için 9,8±2,1 msn, sol kulak için 9,3±1,9 msn (p=0,312) idi. Sağ kulakta P1 15,0±2,3 msn, sol kulakta 14,7±2,2 msn (p= 0,651) idi. Amplitüd değerleri sağ kulakta 3,3±1,5 µV, sol kulakta 3,3±1,1 µV (p= 0,919) bulundu. Her iki cinsiyet için parameterlere bakıldığında latans ve amplitüd değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Yaş ve oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testi ilişkisine bakıldığında, N1 değerleri ile yaş arasında pozitif bir korelasyon saptandı(r=242, p =0,0359). Aynı şekilde P1 değerleri ile yaş arasında da pozitif bir korelasyon saptandı(r=250, p=0,030). Ancak yaş ile amplitüd arası anlamlı ilişki yoktu (r=052, p=0,633). Elde edilen bulgulara göre cinsiyet ve kulak yönü test sonuçlarını etkilemediğinden toplam 76 kulak için test parametreleri hesaplandı. Buna göre, N1 latansı 9,62±2,02 (4,30-16,00) msn; P1 latansı 14,90 ±2,33 (9,0-21,00) msn idi. Amplitüd ortalaması 3,36 ±1,36 (1,06-8,48) µV idi.Okuler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel latans değerleri literatüre benzer olarak saptanmıştır. Elde edilen değerler, kliniğimizin yetişkin normatif değerleri olarak belirlenmiştir. Sonuçlar vestibüler hastalıkların değerlendiriminde kullanılacaktır.Anahtar Kelimeler: Vestibulookuler refleks, okuler vestibuler miyojenik cevap, normatif veri
Okul öncesi çocukların dil ve konuşma özelliklerinin taranması
AMAÇ: Ankara İli Beypazarı İlçesi'nde anaokulu ve anasınıflarında eğitim gören 3- 5 yaş 11 ay arası çocukların dil ve konuşma gelişimlerinin Dil ve Konuşma Gelişimi Tarama Formu ile taranması, dil ve konuşma gelişim geriliği/bozukluğu gözlenen çocukların Okul Öncesi Dil Ölçeği-5 (Preschool Language Scale-5 (PLS-5)) ile alıcı ve ifade edici dil gelişim yaşlarının belirlenmesi amaçlanmaktadır. YÖNTEM: Çalışmamıza, Ankara İli Beypazarı İlçesi'nde anasınıflarında ve anaokulunda 3-5 yaş 11 ay arasında olup okulöncesi eğitim kurumlarına devam eden 503 çocuk taranmıştır. Çalışmanın uygulama bölümü 2 aşamadan oluşmaktadır. 1.Aşama'da çocukların dil ve konuşma gelişimleri Dil ve Konuşma Gelişimi Tarama Formu ile değerlendirilmiştir. Form çocukların anne ve babaları tarafından doldurulmuştur. Formların değerlendirmesi sonucunda dil ve konuşma gelişimi açısından riskli olduğu düşünülen çocuklar belirlenmiştir. Çalışmanın 2.Aşaması'nda, dil ve konuşma gelişim geriliği/bozukluğu düşünülen çocuklara Okul Öncesi Dil Ölçeği-5 (Preschool Language Scale-5 (PLS-5)) testi uygulanmış ve alıcı ve ifade edici dil gelişim yaşları tespit edilmiştir. BULGULAR: 3 yaş-5yaş 11 aylık kayıtlı 503 çocuk belirlenmiştir. Kayıtlı 503 çocuktan 21 tanesinin eğitime devam etmediği görülmüştür. Geriye kalan 482 çocuktan 4 tanesi ek bir engele sahip olduğu için araştırma dışı bırakılmıştır. Kalan 478 çocuktan 402 tanesinin anne ve/veya babası araştırmaya katılmayı kabul etmiş, 76 tanesi ise ret etmiştir. 402 çocuğun %48,8'i kız ve %51.2'si ise erkektir. 2.Aşama çalışmaya katılan 22 çocuğun 7'sinin kız ve 15'inin erkek olduğu belirlenmiştir. Bu çocukların kronolojik yaş dağılımında ort. 59.4 ay ve S.S: ±7.43 olarak tespit edilmiştir. Kronolojik yaş ile alıcı dil yaşı arasında orta düzeyde (0,30<|r=0,49|<0,70), pozitif yönlü (r>0) ve anlamlı bir ilişki (p<0,05) bulunmuştur. Çocukların kronolojik yaşı ile ifade edici dil yaşı arasında yüksek düzeyde (0,70<|r=0,88|), pozitif yönlü (r>0) ve anlamlı bir ilişki (p<0,01) bulunmuştur. Araştırmaya katılan çocuklara uygulanan Okul Öncesi Dil Ölçeği-5 çocuk bilgi formundaki soru maddeleri ile çocuğun kronolojik yaşı ile alıcı ve ifade edici dil yaşı arasında bulunan farkın karşılaştırmasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. TARTIŞMA: Okulöncesi dönemde tarama programları oluşturulması çocuğun dil ve konuşma gelişiminin takibi açısından büyük öneme sahiptir. SONUÇ:Bu tarama sonucu bölge için dil ve konuşma gelişimi açısından önemli bir veri kaynağı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Dil, konuşma, dil ve konuşma bozukluğu, konuşma gecikmesi, PLS-5
Konuşma gecikmesi olan ve olmayan çocuğa sahip annelerin anksiyete ve çocuk yetiştirme özelliklerinin karşılaştırılması
Çocuklarda konuşma gecikmesine neden olabilecek birçok faktör bulunmaktadır. Bu konuda gerek ulusal ve gerekse uluslararası literatürde bilgi oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada, konuşma gecikmesi olan çocukların anneleri ilesağlamçocukların annelerinin çocuk yetiştirme tutumları veanksiyete düzeyleriaçısından karşılaştırılması ve çocuklardakikonuşma gecikmesi nedenlerini sosyodemografik özellikleraçısından incelenerek, sağlam çocukların anneleri ilekontrollü bir karşılaştırma yapmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu olmak üzere 2 grup bulunmaktadır. Hasta grubuna yaşları 3-6 yaş arasında konuşma gecikmesi olan çocuğa sahip 105 anne, kontrol grubuna ise 3-6 yaş arasında normal konuşma ve dil gelişimine sahip çocuğu olan 105 anne dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundan, konuşma gecikmesi olan çocukların anneleri tarafından doldurulacak sosyodemografik özellikleri içeren soruların bulunduğu bir Bilgi Formu Anketi, Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (PARI) ve Beck Anksiyete Ölçeği formunu doldurmaları istenmiştir. Hasta grubunda çocuklardan ve annelerinde elde edilen veriler ile kontrol grubundaki çocuk ve annelerinden elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda, gruplar arasındaki cinsiyet farklılığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p= 0.001). Literatürle uyumlu olarak konuşma gecikmesinin erkeklerde kızlara göre daha fazla görüldüğünü tespit edilmiştir. Çocukların doğum sıralaması bakımından karşılaştırıldığında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p= 0.000). Konuşma gecikmesi olan çocukların özellikle ilk iki çocuk olduğu literatürle uyumlu olarak görülmüştür. Annelerin eğitim durumları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p= 0.008). Çalışmamızda konuşma gecikmesine sahip annelerin eğitim düzeyinin daha yüksek seviyede olduğunu tespit edilmiştir. Ailelerin aylık gelir düzeyleri arasındaki istatistiki olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p= 0.000). Konuşma gecikmesi olan çocuğa sahip ailelerin gelir düzeyinin daha yüksek olduğu gözlenmiştir. "Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu" ölçeğinin alt boyutlarına verdikleri cevaplar bakımından istatistiksel olarak karşılaştırıldığında; Aşırı Koruyucu Annelikboyutuna verilen cevaplar bakımından konuşma gecikmesi olan çocuğa sahip annelerin ortalaması, normal konuşma gelişimine sahip çocuğu olan annelerin ortalamasından daha yüksek olduğu ve bufarklılığın istatistiki olarak anlamlı olduğu bulunmuştur(p< 0.01). Konuşma gecikmesi olan çocuğa sahip annelerin daha koruyucu annelik tutumuna sahip olduğunu fakatDemokratik Tutum ve Eşitlik Tanıma,Ev Kadınlığını Reddetme,Karı-Koca Geçimsizliği,Baskı ve Disiplinboyutuna verilen cevaplar bakımından farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulunmuştur. Beck Ansiyete Ölçeği"ne verdikleri cevaplar bakımından istatistiksel olarak karşılaştırıldığında; iki grup arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p< 0.01). Konuşma gecikmesi çocuğu olan annelerin daha fazla anksiyete şiddeti seviyesine sahip olduğutespit edilmiştir. Sonuç olarak; çocuğun yaşadığı ailenin sosyal yapısı ve annenin çocuğa sergilediği tutum ve davranışlar ile annenin anksiyete düzeyi çocuğun gelişimi için önemli bir etkiye sahiptir. Bu yüzden etiyolojisinde birçok faktörün rol oynadığı konuşma gecikmesiyle ilgili daha fazla sayıda ve bizim ülkemizin aile ve toplum yapımızla ilişkisini araştıracak biçimde çalışma yapılması gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler:Konuşma, Konuşma Gecikmesi, BECK Anksiyete Ölçeği, PARI, Anne
2-8 yaş grubu dil gelişimi normal olan çocuklarda Artikülasyon Tarama Ölçeği'nin normalizasyonu
AMAÇ: 2-8 yaş grubu dil gelişimi normal olan çocuklarda Okul Öncesi Dil Ölçeği-5'in(Preschool Language Scale-5/ PLS-5) ek ölçeği olan Artikülasyon Tarama Ölçeği'nin normalizasyon çalışmasının yapılmasıdır. Bu çalışma ile elde edilecek sonuçların, çocukların artikülasyon becerilerinin tarama amaçlı değerlendirilmesinde referans olarak kullanılabilmesi hedeflenmektedir. GİRİŞ: Çocukların ana dillerine ait fonemleri tanımaları ve bu fonemleri kelimeleri ve cümleleri oluşturmak için doğru tonlama örnekleri ile bir araya getirmeleri gerekmektedir. Çocuklardaki dil ve konuşma bozukluklarının erken tanısı çok önemlidir. Ülkemizde ve yurt dışında çocukların artikülasyon becerilerini değerlendirmeye yarayan oldukça sınırlı sayıda test bulunmaktadır. Ancak PLS-5 Artikülasyon Tarama Ölçeği ; dil gelişimi değerlendirmesi sonrasında kolay kullanılabilmesi ve kısa sürede uygulanabilmesi açısından tarama amaçlı kullanılan oldukça yardımcı bir ölçektir. YÖNTEM: Çalışma Kayseri İli Milli Eğitim Müdürlüğü'nün izni ile Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı ilköğretim ve kreşlerden dil gelişimi normal olan ve ek bir hastalığı olmayan sağlıklı toplam 330 çocuk ile yürütülmüştür. Öncelikle çocukların her biri için demografik bilgileri içeren Çocuk Değerlendirme Bilgi Formu ile çocukların genel profilleri belirlenmiştir. Formların değerlendirilmesi sonucunda, aileden alınan öyküye ve Bilgi Formuna göre herhangi bir işitme ve konuşma problemi olduğu görülen, ek bir hastalık veya engeli olan çocuklar çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmaya dahil edilmeye karar verilen çocukların işitsel algı ve ifade edici dil gelişimleri Okul Öncesi Dil Ölçeği-5 ile değerlendirilmiştir. İşitsel algı ve ifade edici dil gelişimleri normal olan çocuklar çalışmaya dahil edilerek, Artikülasyon Tarama Ölçeği ile artikülasyon becerileri değerlendirilmiştir. BULGULAR: Verilerin analizinde SPPS 15.0 Paket programı kullanılmıştır. Bağımsız iki örneklem karşılaştırmalarında ise student t testi ve ikiden fazla bağımsız örneklem karşılaştırmalarında tek yönlü varyans analizi (Post-Hoc test: Tukey) kullanılmıştır. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler ki kare analizi ile değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan çocukların Artikülasyon Tarama Ölçeği toplam puanı her bir yaş aralığında cinsiyetlerine göre karşılaştırıldığında hiç biri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamasına rağmen (p>0.05), yaş grupları olmaksızın erkek ve kız çocukları arasında kız çocukları lehinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0.009). SONUÇ: Çocuklarda artikülasyon becerilerini değerlendirmek için bir referans test oluşturulmuştur. Ülkemizde artikülasyon bozukluğu olan çocuklarda tarama amaçlı kullanılabilecek bir testin normalizasyon çalışması yapılmıştır. Çocukların artikülasyon becerilerinin, yeni bir testin Türkçe versiyonu olan Artikülasyon Tarama Ölçeği ile test edilmesi ve artikülasyon bozukluğu olan çocukların erken teşhis, tedavi ve rehabilitasyonun sağlanması için uygun merkezlere yönlendirilmesi hedeflenmektedir. Anahtar Kelimeler: Artikülasyon, artikülasyon bozuklukları, PLS-5, normalizasyon, fonolojik gelişim.
Kulak arkası işitme cihazlarında kullanılan ince hortum ile standart #13 ses hortumlarında kalıp uygulamasına bağlı akustik değişimin odyolojik etkisi
İşitme cihazları, işitme kaybı olan bireylerin duyma seviyesini artırarak, çevre ile uyumunu düzenlemeyi hedefleyen aletlerdir. İşitme cihazı tarafından yükseltilen seslerin, bireyi rahatsız etmeden kaliteli ve doğala en yakın biçimde ulaştırılması oldukça önemlidir. İşitme kaybı yaşayan birçok birey işitme cihazının görüntüsünden dolayı cihazı kullanmaktan çekinmektedir. İşitme cihazı üreticileri işitme cihazının kozmetik yapısını hastaya cazip hale getirmek için farklı modellerde ve tiplerde işitme cihazı üretmektedir. Üreticilerin bu yenilikleri özellikle kulak arkası işitme cihazlarının boyutlarının küçülmesi ve sesi kulağa vermek için kullanılan ses bağlantı aparatlarının çok daha ince ve estetik görünüme sahip olmasını sağlamıştır. Böylece işitme cihazının görünürlükleri azalmış ve kullanıcılar tarafından daha fazla tercih edilmeye başlamıştır. Üreticiler tarafından kullanıma sunulan bu yeniliklerin akustik açıdan getirdiği farklılıklar nelerdir? Çalışmamızın amacı kulak arkası işitme cihazlarında kullandığımız standart #13 (1,93 mm iç çap) hortumlar ile ince (0,8 mm iç çap) ses hortumları arasında kalıp uygulaması bağlı akustik değişimin odyolojik açıdan farklılık oluşturup oluşturmadığını araştırmaktır. Çalışma grubu 14 (%63.6) erkek 8 (%36,4) kadın olmak üzere 22 işitme cihazı kullanan işitme kayıplı bireylerden oluşmaktadır. Katılımcıların yaşları 25 ile 78 yıl arasında olduğu belirlenmiş ve ortalama yaş 66 yıl olarak hesaplanmıştır. Bu hastaların cihaz kullanım süreleri ortalama 25 ay olarak hesaplanmıştır İşitme cihazlarının ayarları probe tübe ölçümleri doğrulanarak Real Ear Unaided Gain-(REUG) ve Real Insertion Gain-(REIG) hedef eğrilerini baz alarak, her iki ses hortumu için ayrı ayrı National Acoustics Laboratory-Non Lineer- (NAL-NL1) metodu kullanılarak yapılmıştır. Yapılan analizde, standart #13 tüplü cihaz uygulaması, ince tüplü cihaz uygulamasına göre 2000 Hz, 4000 Hz, ve 6000 Hz ölçümlerinde daha iyi performans göstermiştir. İnce tüplü cihazın daha iyi sonuç verdiği tek frekans seviyesi 500 Hz'dir. Hastaların hem sessiz ortamda, hem de gürültülü ortamda konuşmaları ayırt etme yüzdeleri karşılaştırılmıştır. Analiz sonuçları, standart #13 tüplü cihazın gürültüde konuşmayı ayırt etme skorlarının alternatifine göre istatistiki olarak anlamlı bir biçimde, daha iyi performans sergilediğini göstermektedir.(p<0.05) Ancak konuşmayı anlama eşiği bakımından iki tür tüplü cihaz arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. (p>0.05). Sonuç olarak, işitme cihazında ses iletimi kullanılan 1,93 mm iç çapa sahip standart #13 tüp ile 0,8 mm iç çapa sahip ince tüp karşılaştırılmasın da standart #13 tüpün gürültüde kelimeyi ayırt etme skorlarında ince tüpe göre anlamlı bir farklılık olduğu görülmektedir.
Adenoid ve tonsil dokularında fraktalkin ve reseptörünün ekspresyonu
Kronik tonsillit palatin tonsillerin tekrarlayıcı persistan enfeksiyonudur. Tonsiller hipertrofi ise enfektif sürecin her zaman eşlik etmediği palatin tonsillerin hipertrofisi ile karakterize bir süreçtir. Bu iki hastalık aynı dokuda farklı patofizyolojik mekanizmalar ile gelişen tablolardır. Fraktalkin vücutta pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokin ailesi üyesi bir moleküldür. Bu çalışmanın amacı hipertrofik tonsil, kronik tonsillit ve adenoid örneklerinde fraktalkin ve reseptörünün ekspresyon miktarlarının karşılaştırılmasıdır. Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Tıbbi Genetik Anabilim Dalları tarafından ortak yürütüldü. Prospektif, nonrandomize kontrollü klinik çalışma olarak tasarlandı. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı. Hastalardan ve ailelerinden aydınlatılmış onam alındı. Kronik tonsillit ya da tonsil hipertrofisi sebebi ile tonsillektomi ve adenoidektomi yapılan toplam 97 doku çalışmaya dahil edildi. Gruplar birbiri ile benzer sayıda hastalardan oluşturuldu. Bu dokulardan elde edilen RNA, cDNA'ya çevrilerek Real Time Polimerase Chain Reaction (RT-PCR) tekniği ile fraktalkin ile reseptörünün ekspresyon düzeyleri belirlendi ve dokular arası karşılaştırma yapıldı. Ayrıca dokulardan izole edilen DNA, PCR reaksiyonu ile çoğaltıldı ve Restriction Fragment Length Polymorfhism (RFLP) yöntemi ile fraktalkin resptörünün c.839C>T (T280M) polimorfizm varlığı araştırılarak, polimorfizm ile dokudaki ekspresyon düzeyi arasındaki ilişki incelendi. Dokuların 56 sı erkek, 41 i kız çocuklarına aitti ve yaş ortalaması 5.94±2.95 olarak saptandı. Hipertrofik tonsil ve kronik tonsillit gruplarında fraktalkin ligandının ekspresyonu arasında anlamlı fark saptanmazken, fraktalkin reseptörü ekspresyonu hipertrofik tonsil grubunda anlamlı oranda yüksek bulundu (p<0.05). Hipertrofik tonsil örnekleri ile adenoid dokusu örnekleri kıyaslandığında ise hipertrofik tonsil grubu fraktalkin reseptör ekspresyonu adenoid dokusuna göre anlamlı oranda yüksek saptandı (p<0.05). Sonuç olarak fraktalkin reseptör ekspresyonu hipertrofik tonsil dokularında adenoid ve kronik tonsillit dokularına göre anlamlı olarak yüksek bulundu, bu durum tonsil ve adenoid dokularında gelişen patofizyolojik süreçlerin moleküler mekanizmalarının açıklanmasına katkıda bulunabileceğini ve yeni çalışmalara ışık tutabileceğini düşünmekteyiz.
Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniğinde koklear implant uygulanan hastaların retrospektif analizi
Amaç: Koklear implant, mekanik ses enerjisini, elektrik sinyallerine dönüştürüp bunu doğrudan kokleaya aktararak, seslerin algılanmasını sağlayan elektronik bir cihazdır. Bu çalışmanın amacı; koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, rehabilitasyon durumu ve hastaların BT ile MR bulgularını değerlendirmektir. Ayrıca hastalara uygulanan koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonları değerlendirilerek literatür eşliğinde tartışmaktır. Plan: Retprospektif çalışma. Yer: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2012-2016 yılları arasında koklear implant ugulanan 86 hastanın dosyası incelenerek yapıldı. Yöntem: Çalışmaya alınan hastaların dosyalarından; işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, ebeveyn eğitim durumu, akrabalık derecesi, rehabilitasyon durumu, hastaların BT ile MR bulguları, koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 34'ü (%39,5) kız, 52'si (%60,5) erkek idi. Hastalarımızın yaş ortalaması 6,65 (1-64) yıl idi. Hastaların 81'ine sağ kulağa 5'ine sol kulağa koklear implant takılmıştı. Ailesinde işitme kaybı anamnezi olan 28 (%32,6) hasta vardı. Akraba evliliği 53 (%61,6) hastada vardı. İşitme kaybı tespit edilme zamanı ortalama 11.8 ay idi. Ailesinde işitme kaybı hikayesi olmayanların etyolojik nedenleri incelendiğinde 17 (%19.9) hastada çevresel nedenler mevcuttu. Sendromik hiçbir hastamız yoktu. Nonsendromik olarak değerlendirilen 28 hastanın ailesinde işitme kaybı olduğu için genetik olabileceği düşünüldü. Kırkbir hastada ise herhangi bir etyololji tespit edilemeyip idiopatik olarak değerlendirildi. Hastalarımızın dördünde koklear anomali mevcuttu. Bunlardan ikisi Mondini diğer ikisi kistik koklea idi. Bir hastamızda temporal BT'de kısmen skleroz mevcuttu. Hastalarda oluşan komplikasyonlar değerlendirildiğinde; 4 hastada intraoperatif perilenf sızıntısı, 4 hastada hafif vertigo, 5 hastada postoperatif ciltaltı seroma oluştu. Bir hastada yoğun sklerozdan dolayı implant yerleştirilemedi. Hastalara uygulanan implant modelleri incelendiğinde; 59 hastaya Nucleus, 17 hastaya Med-El ve 10 hastaya Advanced Bionics takıldığı tespit edildi. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların erken yaşlarda saptanması, bu çocukların erken işitsel rehabilitasyona alınmaları ve daha sonra uygun hastalara koklear implant uygulanması kişinin ilerideki akademik ve sosyal yaşamında oldukça önemlidir. Çocukluk çağı sensorinöral tip işitme kayıplarında genetik geçişin rolü büyüktür ve bunun da en önemli nedenini akraba evlilikleri oluşturmaktadır. Bu nedenle akraba evliliklerinin eğitim yoluyla önlenmesi, genetik geçişli işitme kayıplarının önlenmesinde ilk basamak olmalıdır. ÖZET İsmail İYNEN. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Koklear İmplant Uygulanan Hastaların Retrospektif Analizi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Konuşma Ses BozukluklarıYüksek Lisans Tezi. Ankara, 2017. Amaç: Koklear implant, mekanik ses enerjisini, elektrik sinyallerine dönüştürüp bunu doğrudan kokleaya aktararak, seslerin algılanmasını sağlayan elektronik bir cihazdır. Bu çalışmanın amacı; koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, rehabilitasyon durumu ve hastaların BT ile MR bulgularını değerlendirmektir. Ayrıca hastalara uygulanan koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonları değerlendirilerek literatür eşliğinde tartışmaktır. Plan: Retprospektif çalışma. Yer: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2012-2016 yılları arasında koklear implant ugulanan 86 hastanın dosyası incelenerek yapıldı. Yöntem: Çalışmaya alınan hastaların dosyalarından; işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, ebeveyn eğitim durumu, akrabalık derecesi, rehabilitasyon durumu, hastaların BT ile MR bulguları, koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 34'ü (%39,5) kız, 52'si (%60,5) erkek idi. Hastalarımızın yaş ortalaması 6,65 (1-64) yıl idi. Hastaların 81'ine sağ kulağa 5'ine sol kulağa koklear implant takılmıştı. Ailesinde işitme kaybı anamnezi olan 28 (%32,6) hasta vardı. Akraba evliliği 53 (%61,6) hastada vardı. İşitme kaybı tespit edilme zamanı ortalama 11.8 ay idi. Ailesinde işitme kaybı hikayesi olmayanların etyolojik nedenleri incelendiğinde 17 (%19.9) hastada çevresel nedenler mevcuttu. Sendromik hiçbir hastamız yoktu. Nonsendromik olarak değerlendirilen 28 hastanın ailesinde işitme kaybı olduğu için genetik olabileceği düşünüldü. Kırkbir hastada ise herhangi bir etyololji tespit edilemeyip idiopatik olarak değerlendirildi. Hastalarımızın dördünde koklear anomali mevcuttu. Bunlardan ikisi Mondini diğer ikisi kistik koklea idi. Bir hastamızda temporal BT'de kısmen skleroz mevcuttu. Hastalarda oluşan komplikasyonlar değerlendirildiğinde; 4 hastada intraoperatif perilenf sızıntısı, 4 hastada hafif vertigo, 5 hastada postoperatif ciltaltı seroma oluştu. Bir hastada yoğun sklerozdan dolayı implant yerleştirilemedi. Hastalara uygulanan implant modelleri incelendiğinde; 59 hastaya Nucleus, 17 hastaya Med-El ve 10 hastaya Advanced Bionics takıldığı tespit edildi. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların erken yaşlarda saptanması, bu çocukların erken işitsel rehabilitasyona alınmaları ve daha sonra uygun hastalara koklear implant uygulanması kişinin ilerideki akademik ve sosyal yaşamında oldukça önemlidir. Çocukluk çağı sensorinöral tip işitme kayıplarında genetik geçişin rolü büyüktür ve bunun da en önemli nedenini akraba evlilikleri oluşturmaktadır. Bu nedenle akraba evliliklerinin eğitim yoluyla önlenmesi, genetik geçişli işitme kayıplarının önlenmesinde ilk basamak olmalıdır. Anahtar kelimeler: Koklear implant; etyoloji; komplikasyon ÖZET İsmail İYNEN. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Koklear İmplant Uygulanan Hastaların Retrospektif Analizi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Konuşma Ses BozukluklarıYüksek Lisans Tezi. Ankara, 2017. Amaç: Koklear implant, mekanik ses enerjisini, elektrik sinyallerine dönüştürüp bunu doğrudan kokleaya aktararak, seslerin algılanmasını sağlayan elektronik bir cihazdır. Bu çalışmanın amacı; koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, rehabilitasyon durumu ve hastaların BT ile MR bulgularını değerlendirmektir. Ayrıca hastalara uygulanan koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonları değerlendirilerek literatür eşliğinde tartışmaktır. Plan: Retprospektif çalışma. Yer: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2012-2016 yılları arasında koklear implant ugulanan 86 hastanın dosyası incelenerek yapıldı. Yöntem: Çalışmaya alınan hastaların dosyalarından; işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, ebeveyn eğitim durumu, akrabalık derecesi, rehabilitasyon durumu, hastaların BT ile MR bulguları, koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 34'ü (%39,5) kız, 52'si (%60,5) erkek idi. Hastalarımızın yaş ortalaması 6,65 (1-64) yıl idi. Hastaların 81'ine sağ kulağa 5'ine sol kulağa koklear implant takılmıştı. Ailesinde işitme kaybı anamnezi olan 28 (%32,6) hasta vardı. Akraba evliliği 53 (%61,6) hastada vardı. İşitme kaybı tespit edilme zamanı ortalama 11.8 ay idi. Ailesinde işitme kaybı hikayesi olmayanların etyolojik nedenleri incelendiğinde 17 (%19.9) hastada çevresel nedenler mevcuttu. Sendromik hiçbir hastamız yoktu. Nonsendromik olarak değerlendirilen 28 hastanın ailesinde işitme kaybı olduğu için genetik olabileceği düşünüldü. Kırkbir hastada ise herhangi bir etyololji tespit edilemeyip idiopatik olarak değerlendirildi. Hastalarımızın dördünde koklear anomali mevcuttu. Bunlardan ikisi Mondini diğer ikisi kistik koklea idi. Bir hastamızda temporal BT'de kısmen skleroz mevcuttu. Hastalarda oluşan komplikasyonlar değerlendirildiğinde; 4 hastada intraoperatif perilenf sızıntısı, 4 hastada hafif vertigo, 5 hastada postoperatif ciltaltı seroma oluştu. Bir hastada yoğun sklerozdan dolayı implant yerleştirilemedi. Hastalara uygulanan implant modelleri incelendiğinde; 59 hastaya Nucleus, 17 hastaya Med-El ve 10 hastaya Advanced Bionics takıldığı tespit edildi. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların erken yaşlarda saptanması, bu çocukların erken işitsel rehabilitasyona alınmaları ve daha sonra uygun hastalara koklear implant uygulanması kişinin ilerideki akademik ve sosyal yaşamında oldukça önemlidir. Çocukluk çağı sensorinöral tip işitme kayıplarında genetik geçişin rolü büyüktür ve bunun da en önemli nedenini akraba evlilikleri oluşturmaktadır. Bu nedenle akraba evliliklerinin eğitim yoluyla önlenmesi, genetik geçişli işitme kayıplarının önlenmesinde ilk basamak olmalıdır. Anahtar kelimeler: Koklear implant; etyoloji; komplikasyon ÖZET İsmail İYNEN. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Koklear İmplant Uygulanan Hastaların Retrospektif Analizi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Konuşma Ses BozukluklarıYüksek Lisans Tezi. Ankara, 2017. Amaç: Koklear implant, mekanik ses enerjisini, elektrik sinyallerine dönüştürüp bunu doğrudan kokleaya aktararak, seslerin algılanmasını sağlayan elektronik bir cihazdır. Bu çalışmanın amacı; koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, rehabilitasyon durumu ve hastaların BT ile MR bulgularını değerlendirmektir. Ayrıca hastalara uygulanan koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonları değerlendirilerek literatür eşliğinde tartışmaktır. Plan: Retprospektif çalışma. Yer: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2012-2016 yılları arasında koklear implant ugulanan 86 hastanın dosyası incelenerek yapıldı. Yöntem: Çalışmaya alınan hastaların dosyalarından; işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, ebeveyn eğitim durumu, akrabalık derecesi, rehabilitasyon durumu, hastaların BT ile MR bulguları, koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 34'ü (%39,5) kız, 52'si (%60,5) erkek idi. Hastalarımızın yaş ortalaması 6,65 (1-64) yıl idi. Hastaların 81'ine sağ kulağa 5'ine sol kulağa koklear implant takılmıştı. Ailesinde işitme kaybı anamnezi olan 28 (%32,6) hasta vardı. Akraba evliliği 53 (%61,6) hastada vardı. İşitme kaybı tespit edilme zamanı ortalama 11.8 ay idi. Ailesinde işitme kaybı hikayesi olmayanların etyolojik nedenleri incelendiğinde 17 (%19.9) hastada çevresel nedenler mevcuttu. Sendromik hiçbir hastamız yoktu. Nonsendromik olarak değerlendirilen 28 hastanın ailesinde işitme kaybı olduğu için genetik olabileceği düşünüldü. Kırkbir hastada ise herhangi bir etyololji tespit edilemeyip idiopatik olarak değerlendirildi. Hastalarımızın dördünde koklear anomali mevcuttu. Bunlardan ikisi Mondini diğer ikisi kistik koklea idi. Bir hastamızda temporal BT'de kısmen skleroz mevcuttu. Hastalarda oluşan komplikasyonlar değerlendirildiğinde; 4 hastada intraoperatif perilenf sızıntısı, 4 hastada hafif vertigo, 5 hastada postoperatif ciltaltı seroma oluştu. Bir hastada yoğun sklerozdan dolayı implant yerleştirilemedi. Hastalara uygulanan implant modelleri incelendiğinde; 59 hastaya Nucleus, 17 hastaya Med-El ve 10 hastaya Advanced Bionics takıldığı tespit edildi. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların erken yaşlarda saptanması, bu çocukların erken işitsel rehabilitasyona alınmaları ve daha sonra uygun hastalara koklear implant uygulanması kişinin ilerideki akademik ve sosyal yaşamında oldukça önemlidir. Çocukluk çağı sensorinöral tip işitme kayıplarında genetik geçişin rolü büyüktür ve bunun da en önemli nedenini akraba evlilikleri oluşturmaktadır. Bu nedenle akraba evliliklerinin eğitim yoluyla önlenmesi, genetik geçişli işitme kayıplarının önlenmesinde ilk basamak olmalıdır. Anahtar kelimeler: Koklear implant; etyoloji; komplikasyon ÖZET İsmail İYNEN. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Koklear İmplant Uygulanan Hastaların Retrospektif Analizi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Konuşma Ses BozukluklarıYüksek Lisans Tezi. Ankara, 2017. Amaç: Koklear implant, mekanik ses enerjisini, elektrik sinyallerine dönüştürüp bunu doğrudan kokleaya aktararak, seslerin algılanmasını sağlayan elektronik bir cihazdır. Bu çalışmanın amacı; koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, rehabilitasyon durumu ve hastaların BT ile MR bulgularını değerlendirmektir. Ayrıca hastalara uygulanan koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonları değerlendirilerek literatür eşliğinde tartışmaktır. Plan: Retprospektif çalışma. Yer: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2012-2016 yılları arasında koklear implant ugulanan 86 hastanın dosyası incelenerek yapıldı. Yöntem: Çalışmaya alınan hastaların dosyalarından; işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, ebeveyn eğitim durumu, akrabalık derecesi, rehabilitasyon durumu, hastaların BT ile MR bulguları, koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 34'ü (%39,5) kız, 52'si (%60,5) erkek idi. Hastalarımızın yaş ortalaması 6,65 (1-64) yıl idi. Hastaların 81'ine sağ kulağa 5'ine sol kulağa koklear implant takılmıştı. Ailesinde işitme kaybı anamnezi olan 28 (%32,6) hasta vardı. Akraba evliliği 53 (%61,6) hastada vardı. İşitme kaybı tespit edilme zamanı ortalama 11.8 ay idi. Ailesinde işitme kaybı hikayesi olmayanların etyolojik nedenleri incelendiğinde 17 (%19.9) hastada çevresel nedenler mevcuttu. Sendromik hiçbir hastamız yoktu. Nonsendromik olarak değerlendirilen 28 hastanın ailesinde işitme kaybı olduğu için genetik olabileceği düşünüldü. Kırkbir hastada ise herhangi bir etyololji tespit edilemeyip idiopatik olarak değerlendirildi. Hastalarımızın dördünde koklear anomali mevcuttu. Bunlardan ikisi Mondini diğer ikisi kistik koklea idi. Bir hastamızda temporal BT'de kısmen skleroz mevcuttu. Hastalarda oluşan komplikasyonlar değerlendirildiğinde; 4 hastada intraoperatif perilenf sızıntısı, 4 hastada hafif vertigo, 5 hastada postoperatif ciltaltı seroma oluştu. Bir hastada yoğun sklerozdan dolayı implant yerleştirilemedi. Hastalara uygulanan implant modelleri incelendiğinde; 59 hastaya Nucleus, 17 hastaya Med-El ve 10 hastaya Advanced Bionics takıldığı tespit edildi. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların erken yaşlarda saptanması, bu çocukların erken işitsel rehabilitasyona alınmaları ve daha sonra uygun hastalara koklear implant uygulanması kişinin ilerideki akademik ve sosyal yaşamında oldukça önemlidir. Çocukluk çağı sensorinöral tip işitme kayıplarında genetik geçişin rolü büyüktür ve bunun da en önemli nedenini akraba evlilikleri oluşturmaktadır. Bu nedenle akraba evliliklerinin eğitim yoluyla önlenmesi, genetik geçişli işitme kayıplarının önlenmesinde ilk basamak olmalıdır. Anahtar kelimeler: Koklear implant; etyoloji; komplikasyon ÖZET İsmail İYNEN. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Koklear İmplant Uygulanan Hastaların Retrospektif Analizi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Konuşma Ses BozukluklarıYüksek Lisans Tezi. Ankara, 2017. Amaç: Koklear implant, mekanik ses enerjisini, elektrik sinyallerine dönüştürüp bunu doğrudan kokleaya aktararak, seslerin algılanmasını sağlayan elektronik bir cihazdır. Bu çalışmanın amacı; koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, rehabilitasyon durumu ve hastaların BT ile MR bulgularını değerlendirmektir. Ayrıca hastalara uygulanan koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonları değerlendirilerek literatür eşliğinde tartışmaktır. Plan: Retprospektif çalışma. Yer: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2012-2016 yılları arasında koklear implant ugulanan 86 hastanın dosyası incelenerek yapıldı. Yöntem: Çalışmaya alınan hastaların dosyalarından; işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, ebeveyn eğitim durumu, akrabalık derecesi, rehabilitasyon durumu, hastaların BT ile MR bulguları, koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 34'ü (%39,5) kız, 52'si (%60,5) erkek idi. Hastalarımızın yaş ortalaması 6,65 (1-64) yıl idi. Hastaların 81'ine sağ kulağa 5'ine sol kulağa koklear implant takılmıştı. Ailesinde işitme kaybı anamnezi olan 28 (%32,6) hasta vardı. Akraba evliliği 53 (%61,6) hastada vardı. İşitme kaybı tespit edilme zamanı ortalama 11.8 ay idi. Ailesinde işitme kaybı hikayesi olmayanların etyolojik nedenleri incelendiğinde 17 (%19.9) hastada çevresel nedenler mevcuttu. Sendromik hiçbir hastamız yoktu. Nonsendromik olarak değerlendirilen 28 hastanın ailesinde işitme kaybı olduğu için genetik olabileceği düşünüldü. Kırkbir hastada ise herhangi bir etyololji tespit edilemeyip idiopatik olarak değerlendirildi. Hastalarımızın dördünde koklear anomali mevcuttu. Bunlardan ikisi Mondini diğer ikisi kistik koklea idi. Bir hastamızda temporal BT'de kısmen skleroz mevcuttu. Hastalarda oluşan komplikasyonlar değerlendirildiğinde; 4 hastada intraoperatif perilenf sızıntısı, 4 hastada hafif vertigo, 5 hastada postoperatif ciltaltı seroma oluştu. Bir hastada yoğun sklerozdan dolayı implant yerleştirilemedi. Hastalara uygulanan implant modelleri incelendiğinde; 59 hastaya Nucleus, 17 hastaya Med-El ve 10 hastaya Advanced Bionics takıldığı tespit edildi. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların erken yaşlarda saptanması, bu çocukların erken işitsel rehabilitasyona alınmaları ve daha sonra uygun hastalara koklear implant uygulanması kişinin ilerideki akademik ve sosyal yaşamında oldukça önemlidir. Çocukluk çağı sensorinöral tip işitme kayıplarında genetik geçişin rolü büyüktür ve bunun da en önemli nedenini akraba evlilikleri oluşturmaktadır. Bu nedenle akraba evliliklerinin eğitim yoluyla önlenmesi, genetik geçişli işitme kayıplarının önlenmesinde ilk basamak olmalıdır. Anahtar kelimeler: Koklear implant; etyoloji; komplikasyon ÖZET İsmail İYNEN. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Koklear İmplant Uygulanan Hastaların Retrospektif Analizi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Konuşma Ses BozukluklarıYüksek Lisans Tezi. Ankara, 2017. Amaç: Koklear implant, mekanik ses enerjisini, elektrik sinyallerine dönüştürüp bunu doğrudan kokleaya aktararak, seslerin algılanmasını sağlayan elektronik bir cihazdır. Bu çalışmanın amacı; koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, rehabilitasyon durumu ve hastaların BT ile MR bulgularını değerlendirmektir. Ayrıca hastalara uygulanan koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonları değerlendirilerek literatür eşliğinde tartışmaktır. Plan: Retprospektif çalışma. Yer: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2012-2016 yılları arasında koklear implant ugulanan 86 hastanın dosyası incelenerek yapıldı. Yöntem: Çalışmaya alınan hastaların dosyalarından; işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, ebeveyn eğitim durumu, akrabalık derecesi, rehabilitasyon durumu, hastaların BT ile MR bulguları, koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 34'ü (%39,5) kız, 52'si (%60,5) erkek idi. Hastalarımızın yaş ortalaması 6,65 (1-64) yıl idi. Hastaların 81'ine sağ kulağa 5'ine sol kulağa koklear implant takılmıştı. Ailesinde işitme kaybı anamnezi olan 28 (%32,6) hasta vardı. Akraba evliliği 53 (%61,6) hastada vardı. İşitme kaybı tespit edilme zamanı ortalama 11.8 ay idi. Ailesinde işitme kaybı hikayesi olmayanların etyolojik nedenleri incelendiğinde 17 (%19.9) hastada çevresel nedenler mevcuttu. Sendromik hiçbir hastamız yoktu. Nonsendromik olarak değerlendirilen 28 hastanın ailesinde işitme kaybı olduğu için genetik olabileceği düşünüldü. Kırkbir hastada ise herhangi bir etyololji tespit edilemeyip idiopatik olarak değerlendirildi. Hastalarımızın dördünde koklear anomali mevcuttu. Bunlardan ikisi Mondini diğer ikisi kistik koklea idi. Bir hastamızda temporal BT'de kısmen skleroz mevcuttu. Hastalarda oluşan komplikasyonlar değerlendirildiğinde; 4 hastada intraoperatif perilenf sızıntısı, 4 hastada hafif vertigo, 5 hastada postoperatif ciltaltı seroma oluştu. Bir hastada yoğun sklerozdan dolayı implant yerleştirilemedi. Hastalara uygulanan implant modelleri incelendiğinde; 59 hastaya Nucleus, 17 hastaya Med-El ve 10 hastaya Advanced Bionics takıldığı tespit edildi. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların erken yaşlarda saptanması, bu çocukların erken işitsel rehabilitasyona alınmaları ve daha sonra uygun hastalara koklear implant uygulanması kişinin ilerideki akademik ve sosyal yaşamında oldukça önemlidir. Çocukluk çağı sensorinöral tip işitme kayıplarında genetik geçişin rolü büyüktür ve bunun da en önemli nedenini akraba evlilikleri oluşturmaktadır. Bu nedenle akraba evliliklerinin eğitim yoluyla önlenmesi, genetik geçişli işitme kayıplarının önlenmesinde ilk basamak olmalıdır. Anahtar kelimeler: Koklear implant; etyoloji; komplikasyon Amaç: Koklear implant, mekanik ses enerjisini, elektrik sinyallerine dönüştürüp bunu doğrudan kokleaya aktararak, seslerin algılanmasını sağlayan elektronik bir cihazdır. Bu çalışmanın amacı; koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, rehabilitasyon durumu ve hastaların BT ile MR bulgularını değerlendirmektir. Ayrıca hastalara uygulanan koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonları değerlendirilerek literatür eşliğinde tartışmaktır. Plan: Retprospektif çalışma. Yer: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2012-2016 yılları arasında koklear implant ugulanan 86 hastanın dosyası incelenerek yapıldı. Yöntem: Çalışmaya alınan hastaların dosyalarından; işitme kaybının etyolojisi, fizik muayene bulguları, odyolojik bulgular, işitme kaybı tespit zamanı, ebeveyn eğitim durumu, akrabalık derecesi, rehabilitasyon durumu, hastaların BT ile MR bulguları, koklear implant ameliyat şekli, kullanılan implant modeli ve oluşan komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 34'ü (%39,5) kız, 52'si (%60,5) erkek idi. Hastalarımızın yaş ortalaması 6,65 (1-64) yıl idi. Hastaların 81'ine sağ kulağa 5'ine sol kulağa koklear implant takılmıştı. Ailesinde işitme kaybı anamnezi olan 28 (%32,6) hasta vardı. Akraba evliliği 53 (%61,6) hastada vardı. İşitme kaybı tespit edilme zamanı ortalama 11.8 ay idi. Ailesinde işitme kaybı hikayesi olmayanların etyolojik nedenleri incelendiğinde 17 (%19.9) hastada çevresel nedenler mevcuttu. Sendromik hiçbir hastamız yoktu. Nonsendromik olarak değerlendirilen 28 hastanın ailesinde işitme kaybı olduğu için genetik olabileceği düşünüldü. Kırkbir hastada ise herhangi bir etyololji tespit edilemeyip idiopatik olarak değerlendirildi. Hastalarımızın dördünde koklear anomali mevcuttu. Bunlardan ikisi Mondini diğer ikisi kistik koklea idi. Bir hastamızda temporal BT'de kısmen skleroz mevcuttu. Hastalarda oluşan komplikasyonlar değerlendirildiğinde; 4 hastada intraoperatif perilenf sızıntısı, 4 hastada hafif vertigo, 5 hastada postoperatif ciltaltı seroma oluştu. Bir hastada yoğun sklerozdan dolayı implant yerleştirilemedi. Hastalara uygulanan implant modelleri incelendiğinde; 59 hastaya Nucleus, 17 hastaya Med-El ve 10 hastaya Advanced Bionics takıldığı tespit edildi. Sonuç: İşitme kayıplı çocukların erken yaşlarda saptanması, bu çocukların erken işitsel rehabilitasyona alınmaları ve daha sonra uygun hastalara koklear implant uygulanması kişinin ilerideki akademik ve sosyal yaşamında oldukça önemlidir. Çocukluk çağı sensorinöral tip işitme kayıplarında genetik geçişin rolü büyüktür ve bunun da en önemli nedenini akraba evlilikleri oluşturmaktadır. Bu nedenle akraba evliliklerinin eğitim yoluyla önlenmesi, genetik geçişli işitme kayıplarının önlenmesinde ilk basamak olmalıdır. Anahtar kelimeler: Koklear implant; etyoloji; komplikasyon
Parkinson hastalarında orta kulak bulguları
Östaki borusu orta kulak için çok önemli fonksiyonlara sahiptir. Orta kulağın atmosferik basınçla dengelenerek timpanik membranın iç ve dış kısmındaki basıncın eşitlenmesini sağlar. Kulak zarı en yüksek genlikte ve her iki tarafında eşit basınç olduğu zaman en iyi ses iletimi gerçekleşir. Ayrıca orta kulakta üretilen sıvıların nazofarenkse drenajını sağlar ve orta kulağı ters istikametli akıntılardan ve basınçtan korur. Parkinson hastalığı yavaş ilerleyici nörodejeneratif (beyin hücrelerinde kayıp ile seyreden) bir beyin hastalığıdır. Normal olarak insan beyninde belli bölgelerde dopamin üreten beyin hücreleri bulunur. Bu hücreler beynin substabsiya nigra adı verilen belli bir alanında yoğunlaşmış halde bulunurlar. Dopamin substansiya nigra ile vücut hareketlerini kontrol eden diğer beyin bölgeleri arasında mesajlar ileten bir kimyasaldır. Dopamin insanların akıcı ve birbiri ile uyumlu hareketler yapmalarını sağlar. Dopamin üreten hücrelerin %60 ila %80'i kayba uğradığında yeterli miktarda dopamin üretilemez ve Parkinson hastalığının motor belirtileri ortaya çıkar. Multifrekans timpanometri, 226 Hz ile 2000 Hz arasındadeğişik probe tonlar ileelde edilen timpanogramların analizini saglayarak, orta kulak direnç vegeçirgenliğini geniş bir frekans yelpazesinde değerlendirebilen avantajlı bir test yöntemidir. Orta kulak admitansını ve unsurlarını ayrıştırarak inceleyen parametreler sunmaktadır.Multifrekans timpanometrenin sunduğu önemli parametrelerden biri de rezonans frekanstır. Belli patolojilerin varlığında rezonans frekans değeri normal ve sağlıklı kulaklara kıyasla daha alçak ya da yüksek değerler almaktadır. Çalışmamızda Parkinsonu olan hastalarda kas koordinasyonunun bozulmasından kaynaklanabilecek Östaki tüpü disfonksiyonunun orta kulağı etkileyebileceği düşünülerek multifrekans timponemetriyle bu hastaların rezonans frekanslarına bakılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, Başkent Üniversitesi Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Ünitesi'nde, Nöroloji Anabilim Dalı tarafından Parkinson Hastalığı tanısı ile izlenen otoskopik muayenesi normal olan 60-88 yaşları arasında 15 gönüllü(30 kulak) katılımcı ile yaş ve cinsiyet uyumlu 15(30 kulak)sağlıklı gönüllü katılımcı yer almıştır. Bir KBB uzmanı tarafından otoskopik muayenesi yapılan katılımcıların, immitansmetrik ölçümleri yapılmıştır. Tüm katılımcıların her iki kulaklarından (60 kulak) birden alınan rezonans frekans değerleri değerlendirilmeye alınmıştır. Yapılan ölçümlerde Parkinsonu olan hastalar için, sağ kulak rezonans frekans ortalaması 1160,00±519,34Hz, sol kulak için rezonans frekans ortalaması 1123,33±559,932Hz ve kontrol grubunun sağ kulak için rezonans frekans ortalaması 946,67±480,501Hz, sol kulak için rezonans frekans ortalaması 933,33±447,879Hz olarak bulunmuştur. Parkinsonlu hastaların rezonans frekans değerleri ile kontrol grubumuzun rezonans frekans değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler:Rezonans frekansı, Multifrekans timpanometri, Östaki tüpü, Parkinson hastalığı
Alfa lipoik asitin gürültüye bağlı işitme kaybına karşı koruyucu etkisinin araştırılması
Gürültüye bağlı işitme kaybı dünya çapında erişkin popülasyonun işitme kaybının en önemli nedenlerinden biridir. Gürültüye bağlı işitme kaybı orta kulak ve iç kulak yapılarında mekanik hasara yol açabilmekte, koklear kan akımını bozmakta kokleada reaktif oksijen moleküllerini artırmaktadır. Birçok antioksidan molekülün gürültüye bağlı işitme kaybında koruyucu etkisi tesbit edilmiştir. Alfa lipoik asit diabetik nöropatide kullanılan güvenilir bir antioksidandır ve nöroprotektif etkilidir. Çalışmamız gürültü maruziyeti sonrası oluşan otolojik hasara karşı alfa lipoik asitin koruyucu etkisinin test edildiği in vivo kontrollü deneysel bir hayvan çalışmasıdır. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmıştır ve Başkent Üniversitesi hayvan deneyleri laboratuvarında yürütülmüştür. Çalışmaya 24 rat dahil edilmiş, birinci grup sadece gürültü, ikinci grup sadece alfa lipoik asit, üçüncü grup gürültü ve alfa lipoik asit verilen, dördüncü grup da kontrol grubu olacak şekilde ayarlanmıştır. Tüm ratların bazal ABR ölçümleri yapıldıktan sonra alfa lipoik asit grubu ve alfa lipoik asit ve travma grubuna 24 gün boyunca tek doz salin içinde çözünmüş 300mg/kg lipoik asit hergün aynı saatte gavaj yoluyla verilmiştir, yine kontrol grubuna da 300mg/kg salin gavaj yoluyla uygulanmıştır. Bazal ölçümden 3 gün sonra travma ve travma ile birlikte lipoik asit alan iki gruba 107db SPL şiddetinde beyaz gürültü serbest alanda uygulanmıştır. Gürültü maruziyeti sonrası 1. ve 21.gün tüm grupların ABR ölçümleri yapılmıştır. Travma ve travma+ilaç alan grupta gürültü sonrası eşik değerleri yükselmiştir. (p<0.05) Travma grubunda eşik yükseklikleri 21.gün ölçümlerinde devam ederken,travma+ilaç grubunda anlamlı düzelme görülmüştür. (p<0.05) Sonuç olarak alfa lipoik asitin gürültüye bağlı ototoksiteye karşı ratlarda tedavi edici etkisi bulunmuştur. Alfa lipoik asit gürültüye bağlı işitme kaybında alternatif bir tedavi olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Ototoksisite, alfa lipoik asit, rat, gürültüye bağlı işitme kaybı
Sağlıklı erişkin bireylerde yapılan işitsel beyin sapı cevapları ölçümlerinde LS CE-chirp uyaran ve CE-chirp uyaran cevaplarının karşılaştırılması
Chirp uyaranlar, daha fazla nöral senkronizasyon sağlayarak işitsel beyinsapı cevap amplitütlerinin arttırılması hedeflenerek oluşturulmuş akustik ses uyaranlarıdır. Cevap amplitütlerinin artması işitsel beyin sapı cevaplarında özellikle V. dalganın kolay ve hızlı bir şekilde tespitinin yapılmasını sağlamakta ve buna bağlı olarak test hızı artmaktadır. Son yıllarda geliştirilen CE-Chirp ve LS CE-Chirp uyaranlar bunaörnektir. Bu çalışmada sağlıklı bireylerden CE–Chirp ve LS CE-Chirp uyaranlara karşı elde edilen işitsel beyin sapı cevaplarının karşılaştırması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Hastanesi KBB Kliniğinde (KA17/164 proje nolu, 26/07/2017 tarih ve 17/160 sayılı karar ile) etik kurul onayı alınarak yapılmıştır. Çalışma grubuna 18 – 40 yaş arasında normal işitmeye sahip, 14 kadın (28 kulak) ve 9 erkek (18 kulak), toplam 23 kişi (46 kulak) dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen gönüllü bireylerin ayrıntılı bir anamnezi alınmış, kulak burun boğaz muayenesi yapılarak herhnagi bir patoloji saptanmamış, odyometri testi ve akustik immitansmetri ölçümleri yapılıp işitmesinin normal olduğu görülmüş ve gönüllülerin test kriterlerine uygun olduğu ispatlandıktan sonra ABR testleri yapılmıştır. ABR testi CE-Chirp ve LS CE-Chirp uyaranlar verilerek 80,60,40 ve 20 dB nHL şiddetlerinde yapılmıştır.Elde edilen veriler, verilerin dağılımına uygun olarak istatistiksel yöntemler ile değerlendirilmiştir. Bulgular 80 dB nHL'de CE Chirp ve LS CE-Chirp uyaranların I., III. ve V. dalga latansları ve I. ve III. dalgaların amplitütlerinde istatistiksel farklılıklar izlenirken, V. dalganın amplitütünde istatistiksel bir farklılık izlenmemiştir. 80 dB nHL şiddetinde interpik latansları (I-III,III-V ve IV) farkı karşılaştırıldığında I-III arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlenmezken, III-V ve I-V arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir. 60, 40 ve 20 dB nHL şiddetinde yapılan ölçümlerde tüm dalga latansları ve amplitütleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Sonuç LS CE-Chirp uyaranlar işitme eşiğinin değerlendirilmesinde etkilidir. Çalışmamızda LS CE CHRIP latans ve amplitüt değerlerinin yüksek şiddetlerde CE-CHIRP e göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Düşük şiddetlerde her iki uyaran arasında herhangi bir üstünlük izlenmemiş ve literatürle uyumlu sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: İşitsel beyinsapı cevapları (ABR), CE-Chirp, LS CE-Chirp Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimler Araştırma Kurulu tarafından (KA17/164 proje nolu, 26/07/2017 tarih ve 17/160 sayılı karar ile) etik kurul onayı alınarak yapılmıştır.
Sağlıklı erişkin bireylerde LS CE-chirp uyaran ve klik uyaran ile kaydedilen ekstra-timpanik elektrokokleografi yanıtlarının karşılaştırılması
Giriş ECochG ölçümleri; Méniere hastalığı, İşitsel nöropati spektrum bozukluğu tanısının konulması ve lezyon tarafının belirlenmesi, intraoperatif monitörizasyon ve koklear implant öncesi değerlendirmeler gibi farklı klinik uygulamalarda kullanılmaktadır. Bu çalışmada sağlıklı bireyler, yeni geliştirilen LS CE-Chirp uyaran ve klik uyaran ile ekstra-timpanik elektrokokleografi ölçüm metodu kullanılarak test edilmiş ve sonuçlar karşılaştırılmıştır. Materyal ve Metod Bu çalışma Ankara Başkent Üniversitesi Hastanesi KBB Anabilim dalı kliniğinde yapılmıştır. Çalışma grubunda 18 – 40 yaş arasında normal işitmeye sahip, 19 kadın (38 kulak) ve 4 erkek (8 kulak), toplam 23 kişi (46 kulak) dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen gönüllü bireylerin ayrıntılı bir anamnezi alınmış, kulak burun boğaz muayanesi yapılarak herhangi bir patoloji saptanmamış, odyometri testi ve immitansmetri ölçümleri yapılıp işitmesinin normal olduğu görüşmüş ve gönüllülerin test kriterlerine uygun olduğu ispatlandıktan sonra ECochG testleri yapılmıştır. Yapılan ECochG testleri klik ve LS CE-Chirp uyaranlar kullanılarak 90, 80 ve 70 dB nHL şiddetlerinde yapılmıştır. Elde edilen değerler, verilerin dağılımına uygun olarak istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular Hem klik hem de LS CE-Chirp uyaran kullanılarak ECochG testi yapılmıştır. 90 dB nHL şiddetinde SP/AP oranı, 80 dB nHL şiddetinde AP latansı, 70 dB nHL şiddetinde AP latansı ve SP/AP oranı değerlerinde klik ve LS CE-Chirp uyaranlarda istatistiksel olarak farklılık görülmüştür. Sonuç Altın folyo kaplı tip trode elektrot aracılığı ile LS CE-Chirp ve klik uyaranları kullanılarak yapılan ECochG testleri sonucunda istatiksel fark elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Elektrokokleografi, ECochG, LS CE-Chirp
Down sendromlu bireylerde odyolojik bulgular ile artikülasyon becerileri arasındaki ilişki
Filiz DÖNMEZ, Down Sendromlu Bireylerde Odyolojik Bulgular ile Artikülasyon Becerileri Arasındaki İlişki, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Odyoloji Konuşma ve Ses Bozuklukları Programı Yüksek Lisans Tezi, 2018 AMAÇ: Bu çalışmada Down Sendromlu çocuklarda saf ses odyometri, timpanometri ve multifrekans timpanometri değerleri ve artikülasyon becerilerinin normal gelişim gösteren çocukların verileri ile karşılaştırarak belirlenmesi amaçlanmıştır. MATERYAL & METOD: Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dal'ında 6-12 yaş arasında Down Sendromu tanısı almış 19 hasta, işitme ve konuşma bozukluğu şikayeti olmayan 21 gönüllü çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Her iki gruba saf ses odyometri, timpanometri, multifrekans timpanometri ve Ankara Artikülasyon Testi yapılmıştır. Elde edilen değerler iki grup arasında karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen Down Sendromlu çocukların her iki kulak saf ses odyometri değerleri ile artikülasyon testinden elde edilen değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Çalışma grubu saf ses odyometri değeri sağ kulakta 14,53 dB, sol kulakta 12,74 dB olarak bulunmuştur. Kontrol grubu sağ kulak saf ses odyometri değeri ortalaması 2,95 dB, sol kulak saf ses odyometri değeri ortalaması 3,14 dB olarak bulunmuştur. Ankara Artikülasyon Testi skorlarına göre çalışma grubunda sadece 1 çocuk kendi yaş aralığı düzeyinde skora sahipken geri kalan hiçbir çocuğun kendi yaş aralığına uygun skorları elde edememiştir. Kontrol grubundaki bütün çocuklar kendi yaşlarına uygun düzeydeki skorları elde etmiştir. Multifrekans timpanometri değerleri ile artikülasyon becerileri arasında her iki grup arasında anlamlı bir fark elde edilememiştir (p>0,05). Bunun dışında her iki grup arasında saf ses odyometride bütün frekanslarda anlamlı fark bulunmuştur, timpanometri ve akustik refleks testlerinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir (p<0,05). SONUÇ: Odyolojik bulgular, Down Sendromlu bireyler için konuşma seslerini etkileyen bir unsurdur. Bu çocuklarda sık görülen işitme kayıpları konuşma anlaşılırlıklarını etkilemektedir. Bu nedenle Down Sendromlu çocuklarda küçük yaştan itibaren daha sık aralıklarla Kulak Burun Boğaz muayenesi ve odyolojik testlerin yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Down Sendromu, multifrekans timpanometri, orta kulak, saf ses odyometri, artikülasyon bozukluğu
Çocuklarda orta kulak patolojisini belirlemede geniş bant absorbans ölçümünün etkinliğinin araştırılması
GiriĢ ve Amaç: Effüzyonlu otitis media (EOM) çocukluk çağı iĢitme kaybının en yaygın sebebidir. Saf ses hava ve kemik yolu eĢiklerinin karĢılaĢtırılması iletim tipi iĢitme kaybını (ĠTĠK) belirlemeyi sağlasa da bebekler ve çocuklar gibi zor test edilen popülasyonlar değerlendirildiğinde ĠTĠK‟i tespit etmek için objektif bir yöntem kullanıĢlı olabilir. KBB hekimlerinin çoğu genellikle geleneksel timpanometrik ölçümlerden faydalanır. Fakat geleneksel timpanometrik ölçümler ile ĠTĠK‟in derecesi arasındaki iliĢki açık biçimde tanımlanmıĢ değildir. Günümüzde, orta kulağın değerlendirilmesinde "GeniĢ Bant Timpanometri (GBT)" adı verilen yeni bir teknoloji geliĢtirilmiĢtir. GBT geniĢ bant klik uyaran kullanır ve orta kulağın değerlendirilmesinde 226 Hz timpanometriye göre daha detaylı bilgi sağlar. Bu çalıĢmanın amacı çocuklarda ĠTĠK‟in öngörülmesinde ve EOM‟nin belirlenmesinde geniĢ bant absorbans (GBA) ölçümünün etkinliğini değerlendirmekti. Gereç ve Yöntem: GBA ve saf ses odyometri eĢikleri normal orta kulak durumu ile 34 çocuktan (56 kulak) (yaĢ aralığı 3.58 ile 10.83 yıl, ortalama 7.01 yıl) ve ĠTĠK‟li 40 çocuktan (73 kulak) (yaĢ aralığı 3.42 ile 9.67 yıl, ortalama 6.04 yıl) ölçüldü. Katılımcılar aĢağıdaki kriterlere dayalı olarak CHL grubuna dahil edildi: (1) Havakemik aralığı (HKA) en az bir frekansta 20 dB ya da en az iki frekansta 15 dB, ve (2) ĠTĠK‟in muhtemel nedeni olarak EOM ya da tuba Eustachii disfonksiyonu değerlendirilecektir. Ġnteacoustics tarafından sağlanan Titan model ekipman GBA ölçümü için kullanıldı. GBA kulak kanalında 226 ile 8000 Hz arasındaki frekanslarda, hava 2 basıncı (+200 ile -400 daPa) fonksiyonunun katılımıyla ölçüldü. Saf ses odyometri testi Ġnteracoustics AC40 model odyometre kullanılarak gerçekleĢtirildi. Bu iki ölçüm verisi GBA ve ĠTĠK‟in derecesi arasındaki iliĢkiyi açıklamak amacıyla incelendi. Pearson korelasyonu ve regresyon analizi GBA‟nın öngörü yeteneğini değerlendirmek için kullanıldı. ROC analizi duyarlılık ve özgüllük oranlarını belirlemek için uygulandı. Bulgular: Absorbans ĠTĠK grubunda tüm frekanslarda kontrol grubundan daha düĢüktü. Pearson korelasyon analizinde HKA ile ortam basıncındaki GBA arasında güçlü, anlamlı ve negatif korelasyon (R>0,69, p<0,000) bulundu. Regresyon analizinde HKA ile ortam basıncındaki GBA arasında, lineer modelde R-kare=0,779, kübik modelde R-kare=0,810, logaritmik modelde R-kare=0,783 bulundu. ROC eğrisi altında kalan alan (AUC)‟ye göre, ortam basıncındaki GBA, 226 Hz komplians ve timpanometrik geniĢliğe göre ĠTĠK için daha iyi bir öngörü faktörü idi. Sonuçlar: GBA çocuklarda ĠTĠK‟i doğru Ģekilde öngördü. GBA testi orta kulağın mekanik özelliklerini ölçmek için klinik bir tanı aracı olarak kullanılabilir ve aynı zamanda EOM hakkında daha ayrıntılı bilgi verebilir. Anahtar sözcükler: GeniĢ Bant Timpanometri, GeniĢ Bant Absorbans, Otitis Media, Ġletim Tipi ĠĢitme Kaybı
Osteoporozun rezonans frekans değerleri üzerine etkisi
ÖZET Berk BAYTAROĞLU, Osteoporozun Rezonans Frekans Değerleri Üzerine Etkisi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Odyoloji Programı Yüksek Lisans Tezi, 2018 Çalışmamızda postmenopozal osteoporoz hastalarında kemiğin hacmindeki mineral yoğunluğunun azalmasının orta kulak kemikçiklerini etkileyeceği düşünülerek multifrekans timpanometriyle rezonans frekanslarına bakılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, Başkent Üniversitesi Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Ünitesi'nde, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı tarafından Postmenopozal Osteoporoz Hastalığı tanısı ile izlenen 45-65 yaşları arasında 32 gönüllü katılımcı ile yaş uyumlu 32 sağlıklı gönüllü katılımcı yer almıştır. Katılımcıların saf ses ortalamaları hesaplanmış sonrasında immitansmetrik testleri yapılmıştır. Tüm katılımcıların her iki kulaklarından (128 kulak) birden alınan rezonans frekans değerleri değerlendirilmeye alınmıştır. Postmenopozal osteoporozlu hastaların yaş ortalaması 59,20±4,53, kontrol grubunun yaş ortalaması 57,11±5,27 olup fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,53). Postmenopozal osteoporozlu hastalar ile kontrol grubu saf ses ortalamaları karşılaştırıldığında postmenopozal osteoporozlu hastaların saf ses ortalamaları daha yüksek olarak hesaplandı. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Postmenopozal osteoporozlu hastaların, sağ kulak rezonans frekans ortalaması 945,58 ± 133,35 Hz, kontrol grubunun sağ kulak için rezonans frekans ortalaması 922,85 ± 126,80 Hz olarak bulunmuş ve sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,471). Postmenopozal osteoporozlu hastaların sol kulak için rezonans frekans ortalaması 963,23 ± 122,6654 Hz ve kontrol grubunun sol kulak için rezonans frekans ortalaması 944,28 ± 125,30 Hz olarak bulunmuş ve sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,528). Bu çalışmada postmenopozal osteoporoz hastalarının rezonans frekans değerleri ile kontrol grubunun rezonans frekans değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Anahtar Kelimeler: Rezonans Frekansı, Multifrekans Timpanometri, Osteoporoz, Postmenopozal Osteoporoz
Motosiklet kullanan bireylerde pozisyonel testler, vemp testi, statik ve dinamik denge skorlarının değerlendirilmesi
ÖZET Kıvanç Tığlı. Motosiklet Kullanan Bireylerde Pozisyonel Testler, VEMP Testi, Statik ve Dinamik Denge Skorlarının Değerlendirilmesi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Yüksek Lisans Tezi. 2018. Motosiklet kullanımının işitme üzerine negatif etkileri daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı motosiklet kullanan kişilerde vestibüler sistemdeki olası değişiklikleri araştırmaktır. Çalışmamıza Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında motosiklet kullanan ve kullanmayan toplam 60 sağlıklı birey alınmıştır. Çalışmaya katılan tüm bireylere kulak burun boğaz muayenesi, pozisyonel testler, VEMP testi, statik ve dinamik denge testleri yapılmıştır. Motosiklet kullanan katılımcıların yaş ortalamaları 39.76 ± 9.46, kullanmayan bireylerin yaş ortalaması ise 31.96 ± 7.03'dir. Motosiklet kullanan bireyler motosiklete 14.36 ± 8.12 yıl ve haftada 5.03 ± 1.90 gün bindiklerini belirtmişlerdir. Motosiklet kullanan bireylerde yapılan statik denge ölçümü skoru 212.70 ± 188.80 iken; kullanmayan bireylerde skor 164.10 ± 81.57 olarak ölçülmüştür. İki grup arasında elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Motosiklet kullanan bireylerde yapılan dinamik denge ölçümü skoru 1598.96 ± 533.66 olarak belirlenmiştir. Motosiklet kullanmayan bireylerde yapılan dinamik denge ölçümü skoru 1595.00 ± 451.79 olarak belirlenmiştir. İki grup arasında elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Her iki gruba da yapılan pozisyonel testlerde herhangi bir patoloji (nistagmus, baş dönmesi) saptanmamıştır. Motosiklet kullanan bireylerde sol kulak cVEMP n1 dalgası latansı 25.51±3.24 iken, motosiklet kullanmayan bireylerde latans 23.45±2.83 olarak saptanmıştır (p<0.011). Ayrıca iki grup arasında yapılan sol kulak ölçümlerinde oVEMP p1 dalgası latansında da istatistiksel olarak anlamlı fark vardır, motosiklet kullanan bireylerin p1 latansları uzamıştır. Motosiklet kullanan bireylerde yapılan sol kulak oVEMP p1 dalgası latansı 12.70±3.21 iken, motosiklet kullanmayan bireylerde 11.46±2.70 dir (p<0.041). Sağ kulak için cVEMP ve oVEMP latans değerleri iki grup arasında istatistiksel farklılık göstermemiştir. Elde edilen bulgular ışığında motosiklet kullanmanın vestibüler sistem üzerinde belirgin etkisi olmadığı söylenebilir. Bu konuda farklı çalışmalara devam edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Motosiklet, Pozisyonel Testler, VEMP Testi, Statik Denge, Dinamik Denge
Latin dansçılarında cvemp ve ovemp yanıtlarının dans etmeyenler ile karşılaştırması
Dans vücut postürü ve denge kontrolü ve proprioseptif ve vestibüler sistemin etkin olarak kullanıldığı bir sanattır. Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller (VEMP) iç kulaktaki otolit organların boyun ve ekstra oküler kaslar yoluyla yüksek sese vermiş olduğu tepkiyi ölçen non-invaziv bir elektrofizyolojik testtir. Bu çalışmanın amacı sıkı bir vücut ve denge disiplini gerektiren Latin dansını icra eden profesyoneller ile sağlıklı akranlarının cVEMP ve oVEMP yanıtlarını karşılaştırmaktır. Bu çalışmada vestibüler rahatsızlık geçirmemiş 30 adet profesyonel Latin dansçısı ile yaş ve cinsiyet eşleştirmeli 30 adet sağlıklı gönüllüden oluşan 60 katılımcı yer almıştır. Çalışmaya katılan bireylere önce otoskopik muayene uygulanmış, sonrasında ise odyolojik değerlendirme gerçekleştirilmiştir. Saf ses ortalamaları 20 dB'den iyi olan ve otoskopik muayeneden geçmiş olan katılımcılar araştırmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara servikal ve oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testleri yapılarak latans ve amplitüd değerleri ölçülmüştür. Araştırmanın çalışma grubunu oluşturan dans grubunda 15 erkek ve 15 kadından oluşan 30 kişi (60 kulak) değerlendirmeye alınmıştır. Grubun ortalama yaşı 32.87 olarak bulunmuştur. Kontrol grubunda da 15 erkek ve 15 kadından oluşan 30 kişi (60 kulak) çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubunun ortalama yaşı 31.37 olarak saptanmıştır. İki grubun cVEMP p13 ve n23 latans ve p13–n23 amplitüd değerleri hem sağ hem sol kulak için incelendiğinde anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. İki grup arasında oVEMP latans ve amplitüd değerleri karşılaştırıldığında n10 (p=0,019) ve n10–p14 (0.000) amplitüd değerleri için anlamlı bir farklılık gözlenmiştir. p14 latans değeri için anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p=0.112). Araştırmamızda elde edilen bulgular literatürde daha önce yapılmış olan dans ve VEMP çalışmaları ile uyumludur. Elde edilen bulgular dansın vestibüler rahatsızlıkların tedavisinde uygulanabilir teröpatik bir yöntem olabileceği konusunda klinisyenlere katkıda bulunacaktır
Karotis stenozu olan hastalarda tinnitusun değerlendirilmesi
Karotis arter stenozu, kranial iskemik enfarkt oluşumuna ve inme gelişimine neden olabilen, önemli bir tıkayıcı arter hastalığıdır. Karotis arter stenozunda tanı yöntemleri olarak; ultrasonografi, manyetik rezonans anjiografi, bilgisayarlı tomografi ve bilgisayarlı anjiografi kullanılmaktadır. Ultrasonografinin yaygın kullanımının artması ile birlikte karotis stenozlarının tespit edilme oranı paralel ölçüde artmakta olup, risk faktörü olarak da öneminin daha da belirginleştiği görülmektedir. Tinnitus, vücut dışında bir ses kaynağından bağımsız olarak hissedilen, devamlı veya aralıklı olabilen zil sesi, vızıltı, ıslık sesi, cıvıltı, tıslama, uğultu ve benzeri şekillerde seslere benzetilerek ifade edilen seslere denilmektedir. Tinnitusun mekanizması literatürde ve yapılan çalışmalar sonucunda tam olarak açıklanamamakla birlikte, işitsel sistemdeki anatomik ve fonksiyonel değişiklikler sonucunda oluştuğu düşünülmektedir. Tinnitusun çeşitli klasifikasyon tipleri mevcuttur ve literatürde tinnitus, subjektif ve objektif tinnitus olarak iki grupta incelenmektedir. Subjektif tinnitus nedenleri; otolojik, merkezi sinir sistemi hastalıkları, metabolik, farmakolojik, psikolojik olarak sınıflandırılmaktadır. Objektif tinnitus nedenleri ise; vasküler anomaliler ve nöromüsküler anomaliler olarak gruplandırılmaktadır. Karotis stenozu, vasküler anomalilerden kaynaklanan arteriyel gürültü grubunda yer almaktadır. Buradan yola çıkarak; çalışmamızın amacı, karotis stenozu olan hastalarda tinnitus bulgularını araştırmaktır. Çalışmaya 20 hasta katılmıştır. Tüm katılımcılara; odyometri testi, timpanometri testi, tinnitus şikayeti olan katılımcalara bu testlere ilave olarak, Tinnitus Handikap Envanteri ve Görsel Analog Ölçeği uygulanmıştır. Çalışma grubunu oluşturan 20 karotis stenozu hastasının %75'inin (n=15) tinnitus şikayeti yok iken, %25'inde (n=5) tinnitus şikayetinin olduğu tespit edilmiştir. Tinnitus şikayeti olan 5 hastanın %40'ının (n=2) sağ kulakta tinnitus tariflediği, %60'ının (n=3) ise sol kulakta tinnitus tariflediği saptanmıştır. Anahtar kelime: karotis stenozu, tinnitus, iç kulak, karotis arter
Sensorinöral işitme kayıplı bireylerde bilateral işitme cihazı kullanımının ayırt etme skoru üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu araştırmanın amacı, tek taraflı işitme cihazı kullanan sensorinöral işitme kayıplı bireyler ile her iki taraflı işitme cihazı kullanan sensorinöral işitme kayıplı bireylerin konuşmayı ayırt etme skoru üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada Başkent Üniversitesi İstanbul ve Konya illerinde bulunan uygulama ve araştırma merkezlerinde takibi yapılan sensorinöral işitme kaybı tanısı almış ve en az altı aydır işitme cihazı kullanıyor olan 55-70 yaş arası hastalar çalışma grubunu oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcılara saf ses odyometri ve bunu takiben konuşma testi yapılmıştır. İlk test olan saf ses odyometri testinde sessiz bir kabinde işitme cihazı hastanın kulağında değilken çeşitli tonlarda ses verilmiş ve hastadan bu sesleri duyduğunda butona basarak bu sesleri duyduğunu göstermesi istenmiştir. Takiben yapılan konuşma testinde hastaya söylenen kelimeleri tekrar etmesi istenmiştir. Yapılan bu uygulamalar 6 ay sonra, aynı hastalar üzerinden değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler R vers. 2.15.3 istatistik programında eşleştirilmiş t testi kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza göre bilateral işitme cihazı kullanan bireylerin cihaz kullanımı öncesi ve altı ay sonrası yapılan değerlendirme sonucu cihaz öncesine göre cihaz sonrasında speech discrimination skorlarında unilateral-sağ olgularda cihaz öncesine göre cihaz sonrasında ortalama 0,82±4,64 birim artış gözlenmiştir. Unilateral-sol olgularda cihaz öncesine göre cihaz sonrasında ortalama 2,44±3,11 birim artış gözlenmiştir. Bilateral cihaz kullanan bireylerin bilateral-sağ olgularında cihaz öncesine göre cihaz sonrasında ortalama 2,97±3,92 birim artış gözlenmiştir. Bilateral-sol olgularda ise cihaz öncesine göre cihaz sonrasında ortalama 1,77±3,46 birim artış gözlenmiştir. Sonuç: Unilateral-sağ, unilateral-sol ve bilateral sağ, bilateral sol işitme cihazı kullanan bireylerin işitme cihazı kullanımı öncesi ve altı ay işitme cihazı kullanımı sonrası sd skorlarında yapılan değerlendirme sonucunda; konuşmayı ayırt etme skorunda cihaz öncesine göre cihaz sonrasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Anahtar Kelimeler: Bilateral İşitme Cihazı, İşitme Cihazı, Konuşmayı Ayırt Etme Skoru, Sensorinöral İşitme Kaybı
Vestibüler nörinit tanısı konulmasında video head impulse test (VHIT) ve vestibüler miyojenik uyarılmış potansiyeller (VEMP) testinin kalorik teste katkısının araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı vestibüler nörit tanısı kalorik test ile konulmuş ve kanal parezisi tespit edilmiş hastalarda vHIT ve cVEMP'in kalorik testi ve birbirlerini tamamlayıcı bir test olduğunu göstermektir. Yöntem: Başkent Üniversitesi İstanbul Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Hastanesi ve Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na 2014-2018 yılları arasında baş dönmesi yakınması ile başvurmuş 518 hasta retrospektif olarak incelenmiş, arviş materyalleri taranmıştır. Tarama sonucuna göre klinik muayene ve odyovestibüler incelemeler sonucu vestibüler nörit tanısı almış ve vHIT, cVEMP ve kalorik testler uygulanan 32 hasta çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Çalışma kapsamındaki 32 hastanın 18'i kadın, 14'ü erkeklerden oluşmaktadır. Ayrıca hasta grubunun yaş ortalaması 49.6 olarak hesaplanmıştır. Patolojik olmayan cVEMP olgularında vHIT patolojik yüzdesi 100 iken, patolojik olan cVEMP olgularında vHIT patolojik yüzdesinin 22.2 olduğu görülmüştür. cVEMP'e göre vHIT patolojik yüzdesi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır (p<0.001). Buna ek olarak patolojik olmayan cVEMP olgularında vHIT patolojik yüzdesinin, patolojik olan cVEMP olgularından daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar doğrultusunda kanal parezisi tespit edilmiş vestibüler nörit hastalarında vHIT ile cVEMP'in birbirlerini ve kalorik testi tamamlayıcı testler olduğu görülmüştür. Ayrıca vHIT ve cVEMP'in inferior vestibüler nörit tanısı konulmasında belirleyici testler olduğu ve ileride oluşabilecek periferik vestibüler bozuklukların öngörülebilmesi açısından tüm testlerin bir arada yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: vestibüler nörit, video baş itme testi, kalorik test, vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller
Tiroidektominin ses kalitesine etkisinin incelenmesi
Amaç: Tiroidektomi olgularında intraoperatif nöromonitörizasyon sonuçlarının ses kalitesiyle ilişkisinin değerlendirilmesi. Yöntem: Çalışmaya tiroid cerrahisi yapılan 20 hastanın risk altındaki 38 rekürren larengeal siniri (RLS) ve kontrol grubu olarak da larenks, farenks ve tiroid dışı cerrahi yapılan 20 hasta dahil edilmiştir. Tiroidektomi grubundaki hastalarda diseksiyon öncesi ve sonrasında RLS'ye ait EMG yanıtları kaydedilmiştir. Her iki gruptaki hastaların ses kaliteleri preoperatif ve postoperatif dönemlerde subjektif GRBAS (grade, roughness, breathiness, asthenia, strain) ile VHI (voice handicap index) ve objektif testler (akustik analiz) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Kontrol grubunun subjektif analizlerinde anlamlı farklılık saptanmazken, akustik analizlerin tüm parametrelerinde anlamlı farklılık saptandı. Tiroidektomi grubunun intraoperatif EMG yanıtlarında diseksiyon öncesi ve sonrasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05) ve operasyon sonrasında hiçbir hastada vokal kord paralizisi gözlenmedi. Hastaların videolaringostroboskopi (VLS) skorlarında da operasyon öncesi ve sonrası yapılan karşılaştırmalarda istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hastaların akustik analiz parametrelerinden shimmer ve Noise to Harmonic Ratio (NHR) değerlerinde postoperatif erken dönemde istatistiksel anlamlı farklılık saptandı ve bu anlamlı farklılığın 3.ayda normale döndüğü gözlendi. Diğer akustik analiz parametrelerinde istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: İntraoperatif nöromonitörizasyon (İONM) ile yapılan tiroidektomilerde, nöromonitörizasyon sonuçlarında ve postoperatif dönemde VLS ve subjektif değerlendirmelerde farklılık saptanmamıştır. Objektif değerlendirmelerde erken dönemde saptanan bazı değişikliklerin postoperatif 3.ayda normale döndüğü gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Tiroidektomi, intraoperatif nöromonitörizasyon, ses, akustik analiz
Normal işiten yetişkinlerde geniş bant timpanometri ölçüm değerlerinin geleneksel timpanogram ölçümleri ile karşılaştırılması
Amaç: Timpanometri orta kulak esnekliğinin (kompliyans),dış kulak kanalındaki basınç değişikliğine,bağlı olarak ölçülmesidir. Klasik timpanometri sıklıkla 226 Hertz (Hz) probe tonla uygulanmaktadır. 226 Hz ile 8000 Hz arasındaki tüm frekansları kapsayan ve dar bant klik uyaran,ile elde edilen yüzlerce timpanogramın üç boyutlu (3D) analizini sağlayan yöntem ise,geniş bant timpanometri (GBT) olarak isimlendirilmiştir. Bu çalışmada GBT ile elde edilen 3 boyutlu veriler içerisinden çıkartılacak 226 ve 1000 Hz timpanogramların geleneksel yöntemlerle elde edilen 226 Hz ve 1000 Hz timpanogramlar ile karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Metodoloji: Bu çalışma herhangi bir otolojik şikayeti olmayan gönüllü sağlıklı bireyler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Her katılımcıya saf ses odyometri, otoakustik emisyon, klasik 226 Hz ve1000 Hz timpanometri ve GBT yapılmıştır. Her bir kulak için timpanometrik tepe basıncı (TTB), kompliyans ve kulak kanalı hacimleri (Vol) ölçülmüştür. Klasik timpanometri ve GBT'de ölçülen bu parametreler sağ ve sol kulaklar için ayrı ayrı değerlendirilmiş ve iki cihazdan alınan sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Çalışmaya 18-40 yaş aralığında 62 sağlıklı birey (124 kulak) katılmıştır. 226 Hz'de timpanometrik tepe basıncı için her iki cihazın ölçüm sonuçları istatistiksel olarak benzerdir. 1000 Hz'de timpanometrik tepe basıncı için her iki cihazın ölçüm sonuçları farklıdır. 226 Hz'de kompliyans için her iki cihazın ölçüm sonuçları istatistiksel farklıdır. 1000 Hz'de kompliyans için her iki cihazın ölçüm sonuçları istatistiksel olarak benzerdir. Gerek 226 Hz gerekse 1000 Hz'de kulak kanalı hacmi için her iki cihazın ölçüm sonuçları istatistiksel olarak benzerdir. Tartışma: Konvansiyonel timpanometre ile geniş bant timpanometre arasında kompliyans ve timpanometrik tepe basıncı parametreleri arasında frekans bazında farklılıklar olduğu dikkati çekmiştir. Geniş bant timpanometrinin konvansiyonel timpanometriye çeşitli üstünlükleri bulunmakla birlikte daha yaygın kullanımı için farklı etnisite ve yaş gruplarından daha fazla normatif veri toplanması gerektiğini düşünüyoruz.
Mizofoni belirtisi gösteren ve göstermeyen bireyler arasında Short increment sensitivity index (SISI) test sonuçlarının karşılaştırılması
Gürültünün insan sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yarattığı bilinmektedir. Bu etkiler işitsel ve işitsel olmayan problemler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlardan bir tanesi de mizofonidir. Gürültüden rahatsız olma şeklinde açıklanan mizofoni literatürde ayrıntılı olarak açıklanmış bir konu değildir. Bu nedenle oldukça sınırlı sayıda araştırma bulunmaktadır. Bununla birlikte mizofoni hastalarının fizyolojik bulgularının araştırıldığı çok az sayıda çalışma vardır. Bu nedenle çalışmanın amacı mizofoni belirtileri gösteren ve göstermeyen kişilerin SISI testi sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya 18-50 yaş arasında mizofoni belirtisi gösteren ve göstermeyen 15'er kişi gönüllü olarak katılmıştır. Katılımcılara Amsterdam Mizofoni Ölçeği uygulanmış, otoskopik muayene ve odyolojik değerlendirme yapılmış ve ardından SISI testi uygulanmıştır. Analiz sonuçlarına göre mizofoni belirtisi gösteren bireylerle belirti göstermeyen bireyler arasında SISI Testi skorları, Saf Ses Odyometre değerlendirmesi ve Tedirgin Edici Ses Yüksekliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Mizofoni, Odyoloji, SISI Testi, İşitme.
65 yaş ve üzeri kişilerde sensörinöral işitme kaybının, video baş itme testi bulguları ile karşılatırılması
AMAÇ: Çalışmamızın amacı 65 yaş ve üzeri bireylerde sensörinöral işitme kaybını video baş itme testi bulguları ile değerlendirmek. GEREÇ- YÖNTEM: Hastalar vHIT kazanç değerlerinin yaş ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla 65-74yaş ve 75-85 yaş olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmaya, 65- 74 yaş arası 36 hasta (18 kadın, 18 erkek), 75-85 yaş arası 24 hasta (12 kadın, 12 erkek) dahil edildi. Aynı hasta grubu sensörinöral işitme kaybı derecesine göre; 1.Grup (26 dB -55 dB hafif, orta derece işitme kaybı ), 2.Grup (56 dB- >90 dB orta, ileri ve çok ileri derece işitme kaybı) olmak üzere iki gruba ayrıldı ve her hastaya vHIT uygulandı. BULGULAR: Yaşı 75-85 aralığında olan grupta, yaş aralığı 65-74 olan gruba göre vHIT kazanç değerleri hem sağ hem de sol kulak için istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Sağ ve sol kulaklardaki işitme kaybı derecesi ile vHIT kazanç değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0.05). SONUÇ: Çalışmanın sonuçları, ileri yaşlarda sensorinöral işitme kaybı kadar vestibülooküler refleks kazançlarında da bozulma olduğunu düşündürmektedir. Ancak bu bozulma sensorinöral işitme kaybı derecesi ile ilişkili değildir.
Servikal disk patolojili hastalarda servikal vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller bulgularının değerlendirilmesi
Sağlıklı ve normal işleyen bir servikal omurga, günlük yaşam aktivitelerinin gerçekleştirilmesinin temelidir. Servikal omurga deformiteleri, yumuşak dokularda değişiklikler sonucu ağrı, harekette limitasyon, sinir dejenerasyonu, vertigo, nöralji, baş dönmesi, gibi şikâyetler kişilerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. 25 ila 60 yaş aralığında altmış kadın gönüllünün katıldığı çalışmamızda otuz kişi çalışma grubu olarak otuz kişi de kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Başkent Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran kadın hastalardan servikal patoloji tanısı alan ve servikal patoloji tanısı almayan gönüllülere Kulak Burun Boğaz Polikliniğinde muayeneleri yapıldıktan sonra servikal vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (sVEMP) testi yapılmıştır. Servikal patolojisi olan katılımcıların sağ kulak sVEMP ölçümlerinde p1 latansı 13,64±2,91, servikal patolojisi olmayan katılımcılarda p1 latansı 14,02±2,77 bulunmuştur. Yapılan istatistiksel analize göre iki grup arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p˃0,615). Servikal patolojili grupta olan katılımcıların sağ kulak cVEMP ölçümlerinde n1 latansı 21,22±3,56, servikal patolojisi olmayan katılımcılarda sağ kulak cVEMP n1 latansı 21,40±4,16 bulunmuştur. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p˃0,864). Servikal patolojisi olan katılımcıların sol kulak sVEMP ölçümlerinde p1 latansı 13,66±2,60, servikal patolojisi olmayan katılımcılarda p1 latansı 14,11±3,03 bulunmuştur. Yapılan analize göre iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p˃0,560). Servikal patolojisi olan katılımcıların sol kulak sVEMP ölçümlerinde n1 latansı 20,01±3,53, servikal patolojisi olmayan katılımcılarda n1 latansı 21,20±3,93 bulunmuştur. İki grup arasında ki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p˃0,241). Elde edilen bulgular doğrultusunda, servikal patolojisi olan kadınlarda vestibüler sistemi değerlendiren sVEMP değerlerinin etkilemediği bulunmuştur. Gelecekte servikal patolojisi olan bireylerde vestibüler sistemi değerlendirmede kullanılan diğer testler ile farklı çalışmalar yapılabilir.
BPPV'de kullanılan epley yeniden konumlandırma manevrasının etkinliğinin hızlı değerlendirmesi
Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV), en sık görülen periferik vestibüler hastalıktır. BPPV, hızlı baş hareketlerini takiben ortaya çıkan, karakteristik paroksismal pozisyonel nistagmus ile birlikte geçici vertigo atağı olarak tanımlanabilir. Posterior kanal BPPV en sık görülen formudur. Pozisyonel vertigo şikayeti olan ve Dix-Halpike manevrası pozitif hastalar, kanalit repozisyon manevraları ile tedavi edilirler. Bu manevralarla posterior yarım daire kanalına kaçan otokonialar yeniden utriküle yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışma ile yeniden konumlandırıcı Epley manevrasının etkin yapılma oranlarını belirlemek ve kontrol süresinin kısaltılıp kısaltılmayacağını ortaya koymak amaçlanmıştır. 2018-2019 yılları arasında Başkent Üniversitesi Adana Dr. Turgut Noyan Uygulama ve Araştırma Merkezi Seyhan Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları polikliniğine başvuran 125 gönüllü birey çalışmaya dahil edilmiştir. BPPV tanısı alan ve son üç ay içinde BPPV atağı geçirmemiş hastalardan yalnızca tek taraflı posterior kanal BPPV olanlar çalışmaya alındı. Kontrol gurubu Grup 1 olarak adlandırıldı ve tanısal Dix-Hallpike testi pozitif olan 63 hasta Epley manevrası ile tedavi edilerek, 1 hafta pozisyon kısıtlaması sonrasında kontrole çağrıldı. Çalışma gurubu Grup 2 olarak adlandırıldı ve tanısal Dix-Hallpike testi pozitif olan 62 hastaya Epley manevrası uygulandıktan 30 dakika sonra kontrol Dix-Hallpike testi yapıldı. Kontrol testinde nistagmus görülmeyen 20 hasta (%32.3) çalışma dışı bırakıldı. Kontrol testinde nistagmus görülen 42 hastaya (%67.7) ikinci Epley manevrası vibrasyon eşliğinde yeniden yapıldı. İkinci Epley manevrasından 30 dakika sonra Dix-Hallpike testi tekrar edildi ve nistagmus görülmeyen 11 hasta (%17.7) 'iki kez Epley yapılanlar' olarak çalışmaya dahil edildi. Nistagmus tespit edilen 31 hastaya (%50) ise üçüncü kez Epley manevrası yine vibrasyon eşliğinde uygulandı ve bu hastalar da 'üç kez Epley yapılanlar' olarak çalışmaya alındı. Tedavileri tamamlanan Grup 2 hastaları bir hafta pozisyon kısıtlaması sonrasında kontrole çağrıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda Dix-Hallpike testleri ile uyarılan pozisyonel nistagmus en büyük yavaş-fazlı göz hızı (SPEV; slow-phase eye velocity) 'derece' cinsinden ve süresi saniye olarak not edildi. Gruplardan tedavi öncesi ve sonrası ölçümlerde tespit edilen veriler birbiriyle etkinlik oranlarını değerlendirmek için karşılaştırıldı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 55,01±16,14 yıl (min:16 -maks:86) olarak tespit edildi. Kontrol grubunun (n: 63) yaş ortalaması 53,82±17,82 yıl iken çalışma grubunun (n: 42) yaş ortalaması 56,76±13,92 yıl idi. Her iki grup için yaş dağılımının homojen olduğu gözlendi (p>0,05). Çalışmaya dahil edilen hastaların %68,8'i (n=86) kadındı. Kontrol ve çalışma grubunda yer alan hastaların cinsiyet dağılımları benzerdi (p>0,05). Kontrol grubunda 1. hafta sonundaki Dix-Hallpike testi %79,4 hastada (50 hasta), çalışma grubunda ise %71,4 (30 hasta) negatif olarak tespit edildi. İki grup arasında birinci hafta sonundaki iyileşme oranları arasında istatisiksel olarak fark yoktu (p>0.05). Başlangıç nistagmus derecesi açısından Grup 1'de yer alan hastaların (n: 63) değerleri (8,69±6,98), Grup 2'de yer alan hastaların (n: 42) değerlerinden (9,19±5,76) daha düşüktü. Buna karşın nistagmus derecesi açısından aralarında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Hastalara yapılan bir hafta sonraki nistagmus derecesi ölçümlerinde Grup 1'in değerleri (1,38±3,91), Grup 2'de yer alan değerlere göre (1,48±3,11) daha düşük olduğu gözlendi. Ancak aralarındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p>0,05). Başlangıç nistagmus süreleri Grup 2'de (30,11±11,23), Grup 1 (27,14±11,34)'e göre yüksekti. Buna karşın aralarındaki farklılık istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p>0,05). Bir hafta sonra yapılan ölçümlerde Grup 1'de yer alan hastaların nistagmus süreleri (3,41±8,12), Grup 2'de yer alan hastaların sürelerinden (2,98±5,30) daha yüksek bulundu. Ancak aralarındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p>0,05). Yapmış olduğumuz bu çalışma, aynı gün içerisinde yapılan ikinci ya da üçüncü Epley manevrasının bir hafta sonraki Dix-Hallpike testinde negatif sonuç elde etme oranını değiştirmemekle birlikte, istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da nistagmus süre ve derecesinde daha düşük değerler elde edilmesini sağladığını göstermiştir. Bu sonuç Epley manevrasının aynı oturumda tekrarlanmasının hastalığın şiddetini azaltması açısından daha avantajlı olabileceği konusunda umut vericidir. Anahtar Kelimeler: Baş dönmesi, BPPV, Dix-Halpike, Nistagmus, Epley manevrası
Posterior kanal benign paroksismal pozisyonel vertig otedavisinde epley manevrasına ek olarak verilen betahistin'in tedavi ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, pozisyonel vertigo yakınması ile başvuran ve Dix-Hallpike (DH) testi ile posterior kanal benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV) tanısı konulan hastalarda, tedavide Epley manevrasına ek olarak verilen betahistin'in hastanın yaşam kalitesi ile günlük aktivitelerindeki düzelme üzerindeki etkinliğinin değerlendirilmesidir.GEREÇ ve YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi KBB Anabilim Dalı'na Kasım 2009-Mart 2010 tarihleri arasında baş dönmesi yakınmasıyla başvuran ve DH testi ile posterior kanal BPPV tanısı konulan, 18-79 yaşları arasında toplam 72 hasta ile yapılan bu prospektif, randomize, kontrollu çift kör klinik çalışmada, hastaların tümüne Epley manevrası uygulandı. Takiben hastalar randomize olarak gruplandırıldı. Hastaların yaklaşık 1/3'ünü oluşturan 22 hastaya (Grup 1) Epley manevrası sonrası herhangi bir ilaç tedavisi verilmezken; geri kalan 50 hastaya, uygulanan Epley manevrasına ek olarak bir hafta süre ile günde iki kez kullanılmak üzere orjinaline eşdeğer görünümde hazırlanmış olan etken madde (24 mg betahistin) ve plasebo içeren ilaçların aynı şekilde üretilmiş olduğu blister ambalajlardan biri, çalışmayı uygulayan hekim dışındaki bir hekim tarafından rastgele olarak verildi. Tüm çalışma bitirildikten sonra, ilaçları veren hekim tarafından hasta gruplarının gözden geçirilmesi sonucu 26 hastanın plasebo (Grup 2), 24 hastanın ise betahistin grubunda (Grup 3) yer aldığı görüldü. Tüm hastalar bir hafta sonra kontrole çağırılarak DH testi tekrarlandı. Her üç grupta yer alan tüm hastaların yakınmaları ortadan kalkıp, DH testi bulguları negatif olduğunda çalışma sonlandırıldı.BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 72 hastanın 45'i (%62.5) kadın, 27'si (%37.5) erkekti. Elli yaş altında olan 28 olgu (%38.8) ve 50 yaş üstü olan 44 olgu olup, yaş ortalaması 53.18±12.12 olarak bulundu. DH testinde 45 olguda (%62.5) sağ taraf, 27 olguda (%37.5) sol taraf etkilenmişti. Semptomların başlama süresi 61 olguda (%84.7) yaklaşık 1 aydır (?1 ay), 11 olguda (%15.3) ise 1 aydan uzun süredir (>1 ay) devam etmekteydi. Alınan anamnez doğrultusunda, baş dönmesi atağının süresini 1 dakikadan kısa (?1 dakika) süreli olarak tanımlayan 44 (%61.2) olgu ve 1 dakikadan uzun (>1 dakika) süreli olarak ifade eden 28 (%38.8) olgu mevcuttu. Olguların 17'sinin (%23.6) özgeçmişlerinde daha önce geçirilmiş BPPV öyküsü mevcuttu. Sistemik hastalıkları açısından sorgulanan olguların 21'inde (%29.2) hipertansiyon, 19'unda (%26.4) hiperkolesterolemi, 13'ünde (%18.05) diabetes mellitus, 3'ünde (%4.2) depresyon olduğu tanımlandı. BPPV'ye yatkınlık oluşturabilecek migren öyküsü 4 olguda (%5.6), üst solunum yolu enfeksiyonu 7 olguda (%9.7), kafa travması ve uzun yatak istirahati öyküsü ise 3'er olguda (%4.2) mevcuttu. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası birinci hafta kontrolde değerlendirilen olgular, tedavi etkinliği açısından gruplar içinde ve gruplar arasında karşılaştırıldıklarında; uygulanan tedavinin etkinliği açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ancak, hastaların semptomları ve yaşam kalitesindeki etkilenmeleri yönünden tedavi öncesine göre tedavi sonrası sonuçlar gruplar arasında karşılaştırıldığında; her yaş grubunda, baş dönmesi yakınması yaklaşık 1 aydır devam eden ve öyküde baş dönmesi atağının süresi 1 dakikadan kısa süren olguların semptomlarındaki azalma ile yaşam kalitesindeki düzelmenin, Grup 3'te yer alan olgularda diğer iki gruba kıyasla daha belirgin olduğu saptandı. İlk kontrolde tedavi sonrası iyileşmenin sağlanamadığı 10 olgu (%13.8) mevcuttu; almakta oldukları tedavilere devam eden bu olguların tümünde, ikinci kontrolde yakınmaların tam olarak düzeldiği saptandı; bu düzelmenin Grup 3'te diğer iki gruba kıyasla daha belirgin olduğu belirlendi.SONUÇ: Çalışmamızda, BPPV tedavisinde uygulanan tedavilerin etkinliği açısından her üç tedavi grubu arasında anlamlı fark saptanmamakla beraber, tedavide Epley manevrasına ek olarak verilen betahistin'in, 50 yaş altı ve 50 yaş üstü olmak üzere her yaş grubunda yer alan, baş dönmesinin yaklaşık 1 aydır sürdüğü olgularda, baş dönmesi atağının 1 dakikadan kısa süre devam ettiği olgularda ve tedavi sonrası ilk kontrolde yakınmaları devam edip de ikinci seans tedavi uygulanan olgularda; sadece manevra veya manevraya ek olarak verilen plaseboya göre, semptomların azalması ve hastanın yaşam kalitesinin düzelmesi açısından daha etkili olduğu belirlendi.Anahtar kelimeler: Posterior kanal BPPV, DH testi, Epley manevrası, Betahistin
Dört ulusal kulak burun boğaz dergisinin 5 yıllık analizi ve kanıta dayalı tıp açısından değerlendirilmesi
Amaç: 2004 ve 2008 yılları arasındaki beş yıllık dönemde yayımlanan 4 ulusal dergi ?Türk Otolarengoloji Arşivi?, ?Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Dergisi?, ?Kulak Burun Boğaz İhtisas Dergisi? ve ?KBB Forum?da yer alan makalelerin incelenmesi ve etki faktörü yüksek uluslararası bir dergi olan Laryngoscope'un 2008 yılı sayıları ile karşılaştırılarak, ulusal KBB yayımcılığının değerlendirilmesi.Yöntem: Söz edilen ulusal dergilerde yayımlanan her makale; yayın yılı, yazar sayısı, bayan yazar sayısı, çalışmanın yapıldığı kurum, çalışmanın konusu, kaynak sayısı, yerli kaynak sayısı ve çalışmanın kanıt düzeyi yönünden incelenmiştir. Laryngoscope dergisinin 2008 yılı sayılarındaki yayınlar ise yazar sayısı, çalışmanın konusu, kaynak sayısı ve kanıt düzeyi yönünden incelenmiş ve ulusal dergiler ile bu bilgiler ışığında karşılaştırılmıştır. Çalışmalar konularına göre altı ana başlık altında toplanmıştır. Bunlar; otoloji-odyoloji, baş ve boyun, rinoloji, onkoloji, larengoloji ve bunların dışında kalan genel konulardır. Deneysel çalışmalar dışında kalan tüm çalışmalar, kanıt düzeylerine göre derecelendirilmiştir.Bulgular: Dört ulusal kulak burun boğaz dergisindeki 731 makale değerlendirilmiştir. En fazla makale 255 adet ile KBB İhtisas dergisinde yer almıştır. Çalışma konusu açısından bakıldığında en fazla rinoloji alanında makalenin olduğu saptanmıştır. Tüm makalelerin %52'sini olgu sunumu/serileri oluşturmaktadır. Deneysel çalışmaların ve kanıt düzeyi yüksek çalışmaların görece az sayıda yer aldığı dikkati çekmiştir. Ortalama yazar sayısı ve kadın araştırmacı sayısında 10 yıl öncesine göre artışın olduğu görülmüştür. Laryngoscope'ta ise onkoloji ve otoloji-odyoloji alanında daha çok çalışmanın yer aldığı izlenirken, kanıt düzeyi yüksek yayınlara daha fazla rastlanmış, olgu sunumlarının ise tüm çalışmaların % 15'ini oluşturduğu saptanmıştır.Sonuç: Dört ulusal KBB dergisinde özellikle olgu sunumlarının sayıca fazla olduğu, buna karşın kanıt düzeyi yüksek yayınların ve deneysel çalışmaların yeterince yer almadığı saptanmıştır. Kadın araştırmacı sayısında ve oranında belirgin bir artış izlenirken, çalışmalarda kaynak sayısının da arttığı görülmüştür. Ulusal yayımcılığın gelişmesi için her kesimin kendine düşen görevleri yerine getirmesi gerekmektedir. Ülkemizde kulak burun boğaz dergilerinin ve dergiciliğinin geliştirilmesi amacıyla dergilerle ve yayımladıkları makalelerle ilgili dönemsel çalışmaların daha sık yapılması gerektiğine inanmaktayız.