Baskent University
Discipline

Psychiatry

Baskent University

127

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadınlarda cinsel işlev bozuklukları yaygınlığı ve olası risk faktörleri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kadınlarda cinsel işlev bozuklukları yaygınlığını ve bu durumu etkileyen olası risk faktörlerini belirlemektir.Materyal ve Metod: Çalışma, birinci basamak sağlık hizmeti veren bir sağlık ocağına aile planlaması için başvurmuş olan 18-43 yaş aralığında 150 kadınla yapılmıştır. Sözlü olarak aydınlatılmış onam alınan katılımcılara, sosyodemografik veri formu, araştırmacılar tarafından oluşturulmuş cinsel geçmiş formu, cinsel şiddet ölçeği ve Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) uygulanmıştır.Bulgular: Golombok Rust cinsel doyum ölçeğinden elde edilen toplam puanlara göre olguların %57'sinde cinsel işlev bozukluğu saptandı.Sonuç:Genel sağlığın bir parçası olarak kabul edilen ve oldukça sınırlı sayıda çalışmanın yapıldığı cinsel sağlık sorunlarının olgularımızda yüksek oranda olduğunun saptanmasının, bu alanda daha geniş ve farklı popülasyon çalışmalarının yapılması gerekliliği ve çözümü yönünde genel politikaların oluşturulmasına ait ihtiyacı göstermesi açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.Anahtar sözcükler: Kadın, cinsel fonksiyon bozukluğu, yaygınlık, GRCDÖ

Cinsel birleşmeCinsel bozukluklarCinsel doyum+4
Suna Önal
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendini zehirleme yoluyla intihar girişimi nedeniyle bir üniversite hastanesine başvuranlarda algılanan sosyal destek, dini yönelim ve bağlanma özelliklerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı kendini zehirleme yoluyla intihar girişiminde bulunan kişilerde algılanan sosyal destek, dini yönelim ve bağlanma biçimlerini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran kendini zehirleme yoluyla intihar girişiminde bulunan 60 hasta ve benzer sosyodemografik verilere sahip psikiyatrik öyküsü olmayan 60 sağlıklı birey alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Dini Yönelim Ölçeği ve Erişkin Bağlanma Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Hasta grubunda algılanan sosyal destek olarak aile ve arkadaş altölçek puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü. Kontrol grubunda içsel ve dışsal-kişisel dini yönelim puanları hasta grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişiminde bulunan kişilerde kararsız bağlanma biçimi kontrol grubunda ise güvenli bağlanma biçimi daha baskın tip olarak tespit edilmiştir.Sonuç: Algılanan aile ve arkadaş desteği, içsel dindarlık, dışsal-kişisel dindarlık ve güvenli bağlanma biçiminin kendini zehirleyerek intihar girişiminde bulunma açısından önemli faktörler olduğu görülmektedir.

Bağlanma stilleriDinDin algısı+3
İsrafil Bülbül
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların çocuklarında nörobiliş ve nörogörüntüleme özellikleri: Karşılaştırmalı bir yüksek risk çalışması

Amaç: Bipolar bozukluk (BB) fizyopatolojik süreçleri tam olarak ortaya koyulamamıştır. Literatürde BB hastalarının sağlıklı akrabaları ile yapılan çalışmalar olsa da hastalık oluşmamış ancak semptomları olan çok yüksek risk altındaki bireyler ile ilgili bilgi kısıtlılığı bu durumda rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı; BB için çok yüksek risk grubunun (ÇYR) yapısal beyin görüntüleme ve nörobilişsel özellikler açısından yüksek risk (YR) ve sağlıklı kontrol (SK) grubuna göre farklarını ve biyolojik özellik (trait) olabilecek bulguları ortaya koymaktır. Yöntem: Yapılandırılmış klinik testler sonucu ÇYR grubuna 21 kişi, YR grubuna 54 kişi ve SK grubuna 50 kişi dahil edilmiştir. Risk grupları ve SK'ler başlıca dürtüsellik, tepki ketleme ve bir dizi nörobilişsel işlevler ile beyinde beyaz ve gri cevherdeki yapısal değişiklikler açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda yürütücü fonksiyon, sözel, görsel bellek ve öğrenme bozukluğu, işleme hızı her iki risk grubunda da saptanmıştır. Akıcılık ve işleyen bellekteki bozukluk çok yüksek risk grubunda; yüksek risk grubu ve sağlıklılara göre artmıştır. Ayrıca çok yüksek risk grubunda; davranışsal dürtüsellik artışı saptanmazken, bilişsel dürtüsellik artışının tüm testlerde yüksek risk ve sağlıklı gruba göre arttığı görülmektedir. Ek olarak; gri cevherde fronto-limbik bölgelerde, serebellum, supramarjinal girusta hacim, beyaz cevherde de korpus kallosum, forniks ve cerebrospinal yolakta FA (fractional anisotropy) değişiklikleri bulunmuştur. Sonuçlar: Bilişsel işlev bozuklukları ve beyindeki yapısal değişiklikler bipolar bozukluk geliştirme riski yüksek olan kişilerde mevcut olup, bunlardan bazıları biyolojik özellik (trait) ve hastalık gelişimi için durumsal öngörücüler olmaya adaydır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için büyük örneklemli, uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.

BilişBiliş bozukluklarıBipolar bozukluk+5
Güneş Şayan Can
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresyonda BDNF ve CREB seviyelerinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı biyolojik faktörlerin rol oynadığı bilinen depresyon hastaları ve sağlıklı kontrollerden oluşan iki grup oluşturarak, hasta ve kontrol grubunda BDNF, CREB serum düzeylerini belirlemek ve birbiriyle karşılaştırmaktı. 18-65 yaşları arasında DSM-V ölçütlerine göre MDB tanısı almış, hastalığın atak döneminde olan 45 hasta ve 43 sağlıklı gönüllü üzerinde yapılmıştır. Serum BDNF ve CREB seviyeleri hazır ELİSA kiti kullanılarak ölçüldü. Tüm katılımcıların onamları ve sosyodemografik bilgileri alınmıştır Hastalar Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği-17 (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HADÖ), Klinik Global İzlenim (KGİ) Ölçekleri ile değerlendirildi. İstatistiksel analizi için T-testi Ki-kare, Pearson korelasyon analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Bu çalışmada hasta ve kontrol grubunda BDNF ve CREB düzeyleri açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. BDNF ve CREB düzeylerinin birbiri ile güçlü bir ilişkilerinin olduğunu tespit ettik. BDNF ve CREB düzeylerinin sosyodemografik özellikler, hasta klinik özellikleri ve ölçek puanları ile ilişkisinin olmadığını saptadık. Hamilton depresyon ölçeğinin KGİ puanları ve atak sayısıyla; VKİ'nin ise hastanın yaşı ve hastalık başlama yaşı ile ilişkili olduğu tespit ettik. Sonuç olarak BDNF ve CREB düzeylerinin major depresyon ile ilişkisi tespit edilememiştir.

Adenozin siklik-monofosfatDepresif bozuklukDepresyon+3
Zübeyir Can
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda zihin kuramı: Bilişsel işlevler, aşırı değerlenmiş düşünce, içgörü, şizotipal kişilik özellikleri, ve diğer klinik özelliklerle ilişkisi

Amaç: Obsesyonel düşüncenin intrüziv doğası, bireyin belirtilerine ve yaptığı gözlemlere dair atıfsal hatalar, kendi düşünceleri üzerine düşünme sürecindeki etkilenme Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı hastalarda zihin kuramı becerilerinde bir bozulmanın olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte OKB'de zihin kuramını araştıran az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızın amacı OKB'de zihin kuramı bozukluğu ile bilişsel işlevler, aşırı değerlenmiş düşünce, şizotipal kişilik özellikleri, içgörü ve hastalık şiddeti, başlangıç yaşı ve hastalık süresi gibi klinik değişkenlerle ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmamıza, DSM-IV'e göre OKB tanısını karşılayan 18-55 yaş arasındaki 34 hasta ve 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. İki grup arasında eğitim yılı anlamlı düzeyde farklı olarak saptanmıştır. Tüm katılımcılara zihin kuramı becerilerini değerlendirmek için Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ) ve Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), nöropsikolojik test bataryası, Şizotipal Kişilik Ölçeği uygulanmıştır. Nöropsikolojik test ölçümlerinden genel kogntif faktör hesaplanmıştır. Hastalık şiddetini değerlendirmek için Yale Brown Obsesyon ve Kompulsiyon Ölçeği (YBOC-S) uygulanmıştır. Aşırı değerlenmiş düşünce ve içgörü düzeylerini değerlendirmek için YBOC-S 11. madde puanı ve Aşırı Değerlenmiş Düşünce Ölçeği (ADDÖ) toplam puanı değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastalarda sağlıklı kontrollere göre DEZTÖ toplam puan, birinci derece yanlış inanç, ikinci derece yanlış inanç beceri puanları ve GZOT toplam puanı daha düşük bulunmuştur. Zihin kuramı testleri ile nöropsikolojik test sonuçları arasında zayıf ve çok güçlü arasında değişkenlik gösteren çeşitli korelasyonlar bulunmuştur. Genel kognitif faktör ve eğitim yılı kontrol edildiğinde DEZTÖ toplam puanındaki farklılığın istatistiksel açıdan anlamlılığını koruduğu saptanmıştır. Hastalarda YBOC-S 11.madde ile DEZTÖ toplam puanı ve birinci düzey yanlış inanç testi arasında zayıf korelasyon bulunurken, genel kognitif faktör puanı istatistiksel olarak kontrol edildiğinde zihin kuramı testleri ile içgörü düzeyi arasında anlamlı herhangi bir ilişkinin olmadığı bulunmuştur. DEZTÖ toplam puan, ikinci derece yanlış inanç testi, metafor kavrama ve GZOT test sonucu ile şizotipal kişilik boyutları arasında zayıf-orta düzeyde korelasyonlar bulunmuştur. YBOC-S toplam puanı ile DEZTÖ toplam puanı arasında zayıf, birinci derece yanlış inanç testi ve ikinci derece yanlış inanç testleri ile orta düzeyde korelasyon bulunmuştur. Genel kognitif faktör kontrol edildiğinde birinci derece yanlış inanç ve ikinci derece yanlış inanç testleri ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin anlamlılığını koruduğu görülmüştür. Erken başlangıçlı (<19 yaş) grupta geç başlangıç grubuna göre genel kognitif faktör edildiğinde de devam eden GZOT test performansında bozulma olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda OKB tanılı hastalarda zihin kuramı işlevlerinde bozulma olduğu bulunmuştur. Hastaların zihin kuramı işlevleri ile nöropsikolojik işlevler, şizotipal kişilik özellikleri, hastalık şiddeti ve hastalık başlangıç yaşı arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Zihin kuramı işlevlerindeki bozulmanın nörobilişsel işlevlerle olan ilişkisine rağmen ayrı bir antite olarak ele alınması ve araştırılması OKB etyopatonezine ışık tutacaktır.

BilişBiliş bozukluklarıNörobilişsel hastalıklar+5
Emre Mısır
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ruh hastalıkları tedavisinde gündüz hastanesi

Mehmet Ali Kavak
Dicle University
1974
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde organik beyin sendromu tanısıyla yatarak tedavi gören hastalara ait bulguların retrospektif analizi

Mansur Yumuşak
Dicle University
1982
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde 1976-1981 yılları arasında yatan hastaların tedavisinde, elektrokonvülzif tedavinin yeri

Ziya Önder
Dicle University
1982
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yatarak tedavi gören şizofren hastaların klinik tipleriyle; biyolojik, sosyal özelliklerinin etkileşiminin prospektif bir yöntemle saptanması

Ali Gök
Dicle University
1983
00
DoctorateOpen AccessTR

Psikiyatri kliniğinde yatan hastaların aile yapısı üzerine araştırma

Remzi Oto
Dicle University
1984
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide bağlanma: Zihin kuramı, sosyal işlevsellik ve çocukluk çağı travmalarıyla ilişkisi

Amaç: Güncel görüşe göre, şizofreniye çevresel ve genetik faktörlerin bir arada yol açtığı düşünülmektedir. Çevresel faktörler arasında, sosyal beyin gelişimini etkilediği düşünülen, erken dönem travmatik yaşam olayları, şehirleşme düzeyi, kannabinoid kullanımı ve sosyal izolasyon olduğu belirtilmektedir. Bu durumların nasıl birbirlerini etkilediği net olarak bulunamamıştır. Amacımız şizofreni hastalarında, Güvensiz Bağlanmanın alt tiplerinin ve şiddetinin, zihin kuramının, çocukluk çağı travmaları ve psikososyal işlevsellikle arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya DSM-IV tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı almış 45 hasta ve 45 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara, bağlanma biçimlerini ölçmek için, Psikoz Bağlanma Ölçeği, zihin kuramı işlevlerini ölçmek için Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ) , geçmiş travmatik yaşantıları ölçmek için Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, günlük işlevsellik düzeyini ölçmek için de Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) kullanılmıştır. Hastaların klinik durumunu değerlendirmek amacıyla Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PANSS) ve Calgary Depresyon ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Hastalar ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, iki grup arasında kaygılı ve kaçıngan bağlanma şiddeti, zihin kuramı tüm alt ölçekleri, çocukluk çağı travmalarından cinsel istismar ve fiziksel ihmal dışındaki tüm alt ölçeklerde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Şizofreni hastaları kendi grupları içerisinde değerlendirildiğinde, kaygılı bağlanma şiddeti ile DEZTÖ toplam ve alt ölçeği olan metafor puanları arasında negatif yönde bir korelasyon ilişkisi saptanmıştır. Psikoz bağlanma ölçeği genel toplam puan ortalamaları ile çocukluk çağı travmaları ölçeği toplam puanları arasında pozitif yönde, orta düzeyde bir korelasyon bulunmuş olup, özellikle de duygusal ihmal arasında kuvvetli bir ilişki saptanmıştır. Kaçıngan bağlanma şiddeti ve PANNS alt ölçeklerinden olan şüphecilik ve kötülük görme şiddeti arasında bir ilişki saptanmıştır. Yapılan lineer regresyon analizinde, şizofreni hastalarında kaygılı bağlanma ve zihin kuramı arasındaki ilişkiye, çocukluk çağı travmalarının şiddetinin anlamlı düzeyde etkilemediği saptandı. Kaygılı ve kaçıngan bağlanma şiddeti ile psikososyal sosyal işlevsellikteki bozulma şiddeti arasında bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda şizofreni hastalarında kaygılı ve kaçıngan bağlanma şiddetinin yüksek, zihin kuramı ölçek puanlarının düşük ve çocukluk çağı travmalarının sık olduğu saptanmıştır. Kaygılı Bağlanma şiddeti yüksek olan şizofreni hastalarında, şüphecilik ve kötülük görme şiddetinin yüksek olduğu saptanmıştır. Bu bulgular bize şizofreni etyolojisinin araştırılmasında ve hastalığın şiddetini etkileyen faktörlerin anlaşılmasında yardımcı olacaktır Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Bağlanma Kuramı, Zihin Kuramı, Çocukluk Çağı Travmaları, Psikososyal İşlevsellik

BağlanmaPsikotik bozukluklarSosyal ilişkiler+3
Berkant Sağır
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Güneydoğu Anadolu bölgesini konu alan edebi eserlerdeki yas reaksiyonunun klasik yas bilgileriyle karşılaştırılması

Bu çalışmamızda, bölgeyi anlatan edebi eserlerden yararlanarak, bölgede ölüme karşı gösterilen yas tepkilerini analiz ettik. Yas tepkileri içeren öykü ve roman özetlerinin analizinden, bu bölgedeki yas tepkilerinin normal yas tepkilerine bir çok yönüyle benzediğini, bunun yanında farklılıkların da olduğunu tespit ettik. Farklılıklara neden olan üç temel etken; dini inanış, ekonomik koşullar, ve yöresel törelerdi. Bu üç etkenin bölgedeki yas tepkilerine etkisi aşağıdaki gibi tespit edildi. - Bölgedeki İslam inanışı, yastaki kişinin ölümü anlamlandırmasını ve ölüm gerçeğini kabullenmesini kolaylaştırmaktadır. Literatürda dini inanışın yas duygularını bastırdığı ve uzun dönemde yas sürecini olumsuz etkileyebileceği belirtilmektedir.İsIam inanışı da yas duygularını baskılamaktadır fakat bu baskılamanın uzun sürede yasa nasıl etki ettiği bilinmemektedir. - Güç ekonomik koşullar, yakınını kaybeden kişinin yas acısından çabukça sıyrılıp, normal yaşamına dönmesine ve yeni planlar kurmasına yardım etmektedir. - Eşini kaybeden kişinin yeniden evlenmesini destekleyen töre, yastaki kişinin, eşinin ölümünü daha az tehdit olarak değerlendirmesini sağlamakta ve onsuz yaşama uyum sağlamasını kolaylaştırmaktadır. 48

EdebiyatGüneydoğu Anadolu bölgesiYas tutma
Atalay Güzel
Dicle University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve aile işlevlerinin ruhsal belirti açısından değerlendirilmesi

Özet: Amaç: Bu çalışma; travmatik çocukluk çağı deneyimlerinin dissosiyatif yaşantılar, borderline kişilik bozukluğu, ruhsal belirti dağılımı ve aile işlevleri üzerine etkisinin üniversite öğrencilerinde incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Metot: Çalışmaya Dicle Üniversitesinin değişik bölümlerden 265'i erkek, 220'si kız 485 birinci sınıf öğrencisi alındı. Öğrencilere sosyodemografik bilgi formu, DSM-III SCID-IFden Borderline kişilik bozukluğu bölümü, Kısa Fiziksel ve Seksüel Kötüye Kullanım Anketi (KKA), Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DES) ve Aile Değerlendirme Ölçeğini (ADÖ) de içeren anket verilip doldurulması istendi. Bulgular: Deneklerin %79.4'ü en az bir kötüye kullanım tariflemiştir. Fiziksel yaralanma %10.9, fiziksel cezalandırılma %22.1, cinsel istismar (ensest dahil) %12.0, yalnızca ensest % 6.7 olarak bulundu. Öğrencilerin %9.6 yakın dışı cinsel kötüye kullanım tariflerken, %6.7'si yakınlarının cinsel kötüye kullanımım tarifliyordu. Öğrencilerin cinsel istismarında %40.8'i gibi bir yüzde ile aile içi üyeler sorumludur. DES ortalaması kız öğrencilerde 22.2, erkek öğrencilerde 23.3 ve toplamdaki ortalaması 22.8'dir. KKA'ya verilen yanıt artıkça DES ortalaması artıyordu. Çalışmamızda DES yaş ile değerlendirildiğinde yaş arttıkça DES değeri alan azalıyordu. 17-18, 19-20, 21- 22, 23-24, 25 ve üstü şeklinde yaş gruplarına bölündüğünde alman DES ortalamaları sırasıyla 28.4, 23.5, 22.1, 20.8 ve 16.7 şeklindedir. Sosyodemografik verilerle dissosiyatif deneyimler açısından anlamlı bir ilişki bulamadık. Borderline özelliği olanlarda DES, KKA, SCL-90-R ve ADÖ değerleri yüksektir. Sonuç: Çocukluk çağı travmaları borderline özellikler, yüksek dissosiyasyon düzeyleri, ruhsal belirtilerin tamamında yükselme ve bozuk aile işleviyle ilişkili bulundu. Ayrıca ruhsal belirtilerin yüksek düzeyleri birbirleriyle de ilişkiliydi. Çocukluk çağı travmalı bireylerde daha sonra gelişebilecek psikopatoloji, kimlik ve kişilik özelliklerinde belirleyici olabileceğidir. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyon, borderline kişilik bozukluğu, ruhsal belirti dağılımı, aile değerlendirilmesi 67

Yunus Emre Aydın
Dicle University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresif semptomatolojinin hızlı envanteri'nin geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Major depresif bozukluk (MDB), duygulanım alanında çökkünlük, ilgisizlik, isteksizlik, etkinliklerden zevk alamama, davranışlarda yavaşlama ya da ajitasyonun olduğu, karamsarlık, değersizlik ve suçluluk duyguları ile karakterize, uyku iştah gibi psikofizyolojik işlevlerde bozulmanın da eşlik ettiği klinik bir sendromdur. Ayrıca en yaygın psikiyatrik bozukluktur ve insidansı gitgide artmaktadır. Bu çalışmanın amacı Rush ve arkadaşları tarafından geliştirilen, depresyonun hızlı bir şekilde saptanmasını sağlayan DSHE ( Depresif Semptomatolojinin Hızlı Envanteri)'nin Türkçe'ye uyarlanarak hasta ve sağlıklı gönüllü gruplarında geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılmasıdır.Yöntem: Çalışmaya depresif bozukluğu olan 162 hasta, anksiyete bozukluğu olan 82 kontrol hastası ve 83 psikiyatrik açıdan sağlıklı gönüllü kontrol alınmıştır. Tüm katılımcılara M.I.N.I (Mini International Neuropsychiatric Interview, Kısa Uluslararası Nöropsikiyatrik Görüşme, Klinisyen Değerlendirmesi) yapılandırılmış klinik görüşmesi uygulanarak psikiyatrik hastalığın varlığı ve yokluğu belirlenmiştir. Araştırmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, DSHE self-report ölçeği, DSHE klinisyen ölçeği uygulanmıştır. Hasta grubuna ayrıca Hamilton depresyon ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Geçerlik ölçümlerinde depresif grubun DSHE-K puanları hem sağlıklı kontrollerin hem de anksiyete bozukluğu olan hastalarınkinden istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,000). Çalışmamızda DSHE-K'nin yüksek bir iç tutarlılık gösterdiği, (cronbach alfa değeri 0.901), ve tek faktörlü bir yapıya sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca görüşmeciler arası tutarlılığın da yüksek olduğu bulunmuştur.(p=0,000)Sonuç: Bu çalışmayla Türkçe'ye kazandırılan ölçeğin geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu gösterilmiştir. Ölçeğin major depresif bozukluk başta olmak üzere diğer depresif bozuklukların saptanmasında ve hem klinik çalışmalarda hem de birinci basamak sağlık araştırmalarında kullanımının yararlı olacağı düşünülmektedir.Anahtar sözcükler: Depresyon, DSHE, geçerlik, güvenirlik

Depresif bozuklukDepresyonGüvenilirlik ve geçerlilik+2
Arzu Bilgin
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Duygudurum bozukluklarında beyin trofik faktörlerinin tiroid işlevleri, B12 vitamini ve folik asit ile ilişkisi

Amaç: Duygudurum bozuklukları işlevselliği ciddi ölçüde bozan kronik seyirli hastalıklardır. Duygudurum bozukluklarının etiyolojisi tam olarak anlaşılamamakla birlikte nörotrofik faktörlerin, tiroid işlev bozukluklarının, B12 vitamini ve folik asit yetersizliğinin etiyolojide rolü olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı duygudurum bozukluğu olan hastalarda serum BDNF ve GDNF?nin TSH, sT3, sT4, B12 vitamini ve folik asit ile ilişkisini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 145 hasta (37 ötimi, 41 mani, 29 bipolar bozukluk depresif epizod, 38 major depresif epizod) ve 67 sağlıklı gönüllü alındı. Serum BDNF ve GDNF düzeyleri ticari sandviç ? ELISA kiti kullanılarak, TSH, sT3, sT4 düzeyleri ?chemiluminescent? yöntemi kullanılarak ve B12 vitamini ve folik asit düzeyleri ?Chemiluminesans Microparticle Immunoassay? (CMIA) yöntemi ile ölçüldü. Hastalar DSM-IV-TR için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-I), Young Mani Derecelendirme ölçeği (YMDÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği-17 (HAMD), Klinik Genel Derecelendirme Ölçeği (CGI), İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği (GAF) ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Gruplar arası karşılaştırmada kategorik değerler için Ki-kare, sürekli değişkenler için Kruskall Wallis, ikili karşılaştırmalarda Mann Whitney U, sürekli değişkenlerin korelasyonu içine Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Serum BDNF düzeyleri duygudurum episodlarında sağlıklı gönüllülerden düşük ve hastalık şiddetleri ile korele idi. GDNF düzeyleri farklı değildi. sT3 düzeyleri bipolar bozukluğun ötimik, manik, depresif epizodlarındaki hastalar ve unipolar depresyonu olan hastalarda sağlıklı gönüllülerden düşüktü. sT4, B12 vitamini, folik asit değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Bipolar depresyonda BDNF ile sT4 arasında pozitif, unipolar depresyonda GDNF ile sT4 arasında negatif korelasyon saptandı. Tartışma: BDNF nin duygudurum epizodları için biyokimyasal bir gösterge olduğu bulgusu bu çalışmada da doğrulanmıştır. Depresif epizodda, sT4?ün BDNF?ye paralel, GDNF ile ise zıt yönde hareket ederek patofizyolojiye katkıda bulunabileceği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Duygudurum bozuklukları, BDNF, GDNF, tiroid işlevleri, B12 vitamini, folik asit

Affektif bozukluklarFolik asitNatriüretik ajanlar+3
Yaprak Çilem Yalçın Arslan
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antidepresan sağaltımı altında manik kayma geliştiren hastaların manik kayma sonrası klinik gidiş,yaşam kalitesi ile nörobilişsel işlevler açısından iki uçlu duygudurum bozukluğu ve major depresif bozukluk, yineleyici tip tanılı hastalarla karşılaştırılması

Amaç ve Hipotez: Bu çalışmada, antidepresan (AD) tedavi altında manik, karma veya hipomanik kayma geliştiren hastaların (MK) kayma sonrası klinik gidiş özellikleri, bugünkü yaşam kaliteleri ve bilişsel işlevlerinin; iki uçlu duygudurum bozukluğu (İDDB) ve major depresif bozukluk, yineleyici tip (YMDB) tanılı hastalarla karşılaştırılarak; ne gibi farklılıklar gösterdiklerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya, MK grubuna (s=41), İDDB grubuna (s=54) ve YMDB grubuna (s=38), olmak üzere toplam 133 hasta alındı. Kayma, AD tedavisine başlanmasından ya da doz artımından sonraki 6-8 hafta içerisinde mani, karma veya hipomani belirtileri gelişmesi olarak tanımlandı. Hastaların tümüyle SCID-I görüşmesi yapıldı. Hastaların tıbbi bilgilerini içeren tüm dosya ve diğer belgeleri incelendi, gerekli durumlarda aile bireyleriyle de görüşme yapılarak tanıları doğrulandı. Hastaların yaşam kalitelerini değerlendirmek amacıyla, özbildirime dayalı Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-Bref) kullanıldı.Çalışmaya alınan hastalar arasından belirli ölçütleri karşılayanlara; dikkat, bellek, yürütücü işlevleri olçen bir dizi nörobilişsel test (NBT) uygulandı.Sosyodemografik ve klinik veriler, WHOQOL-Bref ve NBT puanları; ANOVA, ki-kare, t-testi ve eşleştirilmiş t-testi ile değerlendirildi.WHOQOL-Bref ve NBT puanlarının karşılaştırılmasında, karıştırıcı faktörlerin etkilerinin dışlanması amacıyla regresyon analizi uygulandı. Bulgular: İDDB grubunda, ilk psikiyatrik belirtilerin başlangıç yaşı ortalaması (25.15±7.37) istatistiksel olarak farklılık göstermese de hem MK grubundan (29.39±10.37) hem de YMDB grubundan (28.13±7.64) daha düşüktü (p=0.061). MK grubu hastalarının, MK sırasında en sık SSRI kullandıkları saptandı.Bunu, ikili etkili AD'lar izliyordu. MK grubundan 21 kişinin (%48.8) kayma sonrası spontan mani, hipomani veya karma dönemi olduğu ve MK grubunun, kayma öncesi daha sık duygudurum (DD) dönemi yaşadığı saptandı (p=0.009). İDDB grubunun (7.89±5.33), MK (5.54±3.98) ve YMDB gruplarına (3.13±1.66) göre; MK grubunun, YMDB grubuna göre; yaşam boyu toplam DD dönem sayıları daha fazlaydı (p<0.001).İDDB (0.79±0.50) ve MK (0.76±0.63) grubunun, yaşam boyu DD dönem sıklıkları birbirine benzerdi. YMDB grubu (0.37±0.26), her iki gruba kıyasla daha az sıklıkta DD dönemi geçiriyordu (p<0.001). İDDB grubunun, ortalama depresif dönem sayısı ve depresif dönemle geçirdikleri süre MK grubu ve YMDB grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunurken (sırasıyla; p=0.025, p=0.038; p=0.002, p<0.001); MK ve YMDB gruplarının depresif dönem sayısı ve depresif dönemle geçirdikleri süre birbirine benzerdi.İDDB grubunda (%83.3) hastaneye yatış oranı, hem MK (%68.3) hem de YMDB grubundan (%36.8); MK grubunda yatış oranı da YMDB grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). MK ve İDDB gruplarında DD dengeleyici ve antipsikotik kullanımlarının benzer olduğu ancak AD kullanımından kaçınıldığı görüldü.İDDB grubunun hem fizik hem de psikolojik WHOQOL-Bref puan ortalamaları, YMDB grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla; p=0.007, p<0.001).MK grubunun kategori akıcılık testi toplam kelime sayısı (23.58±4.48), İDDB grubuna (19.77±4.33) göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.021). Sonuç: Antidepresan tedavi altındayken görülen manik, karma veya hipomanik kayma durumu tek uçlu ve iki uçlu bozukluk arasında bir geçişi yansıtıyor gibi gözükmektedir. MK yaşayan hastaların klinik özelliklerine dayanılarak, bu hastaların İDDB'na yönelik tedavi almalarına rağmen, kayma sonrası tekrarlayan spontan mani, karma ya da hipomanik dönemlerinin olduğu görülmektedir. Hastalığın seyrinin, herhangibir AD tedavinin basit bir yan etkisinden ziyade genetik bir yatkınlığın sonucu olması daha olasıdır.Depresif dönemleri uzun süren ve sık tekrarlayan tek uçlu depresyon tanılı hastalara odaklanan ileriye dönük özellikteki çalışmalar, kayma fenomeninin etyopatogenezi ve klinik özelliklerini açıklığa kavuşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Manik Kayma, Unipolar Depresyon, İki Uçlu Bozukluk, Antidepresanlar

Antidepresif ajanlarBipolar bozuklukBipolar bozukluk+3
Başak Bağcı
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trabzon ilinde şizofreni prevalansı

Mehmet Arif Köroğlu
Karadeniz Technical University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı travmatik yaşantılarının veyaşam olaylarının alopesi areata ile ilişkisi

Literatürde anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik eş tanılara yol açtığı iddia edilen alopesi areatanın (AA), stresli yaşam olayları ve özellikle çocukluk çağında geçirilen travmalarla yakından ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Çocukluk çağı travmaları ve yaşam olaylarının AA ile ilişkisine dair çalışmalar sınırlı sayıdadır ve çelişkili sonuçlar içermektedir. Bu çalışmanın amacı AA hastalarını, kontrol grupları olarak psöriyazis hastaları ve sağlıklı bireylerle sosyodemografik veriler, yaşam olayları, çocukluk çağı travmaları, anksiyete ve depresyon düzeyleri açısından karşılaştırmak ve literatürde AA'yla ilişkilendirilen yaşam olayları ve çocukluk çağı travmalarının gruplar arasında farklı olup olmadığını araştırmaktır. Başkent Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran AA tanısı konulan 41 birey; psöriyazis tanısı konulan 31 birey ve bilinen ruhsal ve fiziksel hastalığı olmayan, CIDI ile herhangi bir ruhsal bozukluk saptanmayan, yaş, cinsiyet ve eğitim durumu eşleştirilmiş 50 birey sosyodemografik veriler, yaşam olayları, çocukluk çağı travmaları, anksiyete ve depresyon düzeyleri açısından karşılaştırıldı. Katılımcılar sosyodemografik ve klinik bilgi formu, CIDI (Anksiyete Bozuklukları ve Depresyon bölümü), Çocukluk Çağı Örselenme Yaşantıları Ölçeği ve Yaşam Olayları Listesi Beck Anksiyete Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirildi. Sonuç olarak çocukluk çağı travmalarının, stresli yaşam olaylarının, anksiyete bozukluğu ve depresyon görülme oranlarının ve şiddetinin AA grubunda sağlıklı kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu, fakat psöriyazis grubuyla AA grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadığı saptanmıştır.

İsmail Volkan Şahiner
Baskent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sindirim sistemi kanserlerinde yadsıma ile depresyon ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Yadsımanın kanser hastalarında iyilik haline olumlu etkisi ya da zararı olup olmadığı bilinmemektedir. Bu tez çalışmasının amacı yadsıma, savunma düzenekleri, başa çıkma stilleri ile depresyon arasındaki ilişkiyi sindirim sistemi kanseri tanılı olgularda araştırmaktır. Yöntem: Çalışma bir olgu kontrol araştırmasıdır. Yadsıma ve depresyon 105 sindirim sistemi kanseri olgusunda ölçülmüştür (n=36 %34,3 depresyon olgusuydu). Yadsımanın düzeyi Kanser Yadsınması Görüşme Ölçeği, depresyon SCID görüşmesi ve HAD ölçeği, savunma düzenekleri Savunma Biçimleri Testi, başa çıkma biçimleri ise Başa Çıkma Biçimleri Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Hastaların yaşam kaliteleri EORTC-QLQ-30 yaşam kalitesi ölçeği ile belirlenmiştir. Bulgular: Depresif hastalarda yadsıma daha az gözlenmektedir. Davranışsal ilişki kesme, nörotik ve ilkel savunma düzenekleri depresif sindirim sistemi kanserli olgularda daha fazla gözlenmektedir. Bununla birlikte ailesinde psikiyatrik hastalık öyküsü olan olgular, ağrı varlığı ve rektal kanser varlığında depresyon daha fazla gözlenmektedir. Sindirim sistemi kanserli olgularda, olgun savunma düzenekleri, mizah, yadsıma ve dissosiyasyon bağımsız olarak depresyondan koruyucu işleve sahiptir. Sonuç: Sindirim sistemi kanserli olgularda yadsımanın depresyon ve yaşam kalitesinin kötüleşmesi üzerine, diğer değişkenlerden bağımsız olarak koruyucu etkisi vardır. Klinisyenler hastalık ve prognozu hakkında bilgi verirken hastanın yadsıma işlevini göz önünde bulundurmalıdırlar.

DepresyonGastrointestinal neoplazmlarGastrointestinal sistem+5
Ahmet Topuzoğlu
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni tanılı hastaların birinci derece akrabalarında zihin kuramının şizotipi ve bilişsel işlevler ile ilişkisi

Amaç: Çok sayıda çalışmada şizofreni hastalarının ZK işlevlerinde bozulma rapor edilmiştir. Yapılan çalışmalar, şizofreni hastalarının birinci derece akrabalarında da ZK işlevlerinde bozukluklar saptamış ve ZK'nın şizofrenide bir endofenotip adayı olabileceğini belirtmişlerdir. Amacımız şizofreni hastalarında ve onların birinci derece akrabalarında ZK bozukluğunu incelemek, nörobilişsel işlevler ve şizotipal özellikler ile ilişkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya DSM-IV tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı almış 25 hasta, bu hastaların etkilenmemiş 25 birinci derece akrabası ve 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara, zihin kuramı işlevlerini ölçmek için Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ) uygulanmış, nörobilişsel işlevlerin değerlendirilmesi için Nöropsikolojik Test Bataryası uygulanmıştır. Hastaların klinik durumunu değerlendirmek amacıyla Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PANSS) uygulanmıştır. Şizofreni hastalarının birinci derece akrabalarında şizotipal özellikler, Şizotipi için Yapılandırılmış Görüşme Ölçeği – Gözden Geçirilmiş Form (SIS-R) ile değerlendirilmiştir. Tüm katılımcıların depresyon belirtilerinin değerlendirilmesi için Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) uygulanmıştır Bulgular: Akrabalarda, zihin kuramı becerilerinden faux pas görevinde ve tüm testlerde olmasa da nörobilişsel işlevlerde bozulma saptanmıştır. Akrabalarda, ZK ve nörobilişsel testler arasında yalnızca bir güçlü korelasyon saptandı. Akrabalarda şizotipal özellikler kısmen yüksek bulunmuş, şüphecilik skorları ile faux pas arasında ilişki saptanmıştır. Şizofreni hastalarının ZK becerilerinde ve nörobilişsel işlevlerinde bozulma saptanmıştır. Hastalarda ZK ve nörobilişsel işlevler arasında, orta güçte ilişkiler olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda şizofreni hastaları ve birinci derece akrabalarında, ZK işlevlerinde bozulma saptandı. Ancak, akrabalardaki bozulmalar, hastalar ve kontroller arasında bir değerdedir. Benzer sonuç nörobilişsel işlevlerdeki bozulma için de geçerlidir. ZK ve nörobilişsel işlevler arasında saptanmış olan ilişkiler esasen zayıf-orta güçtedir. Akrabalarda yüksek şizotipal özellikler saptanmıştır ve DEZTÖ ve SIS-R alt ölçeklerinden birisinde orta güçte korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlar, ZK'nın, nörobilişsel işlevler ve şizotipal özellikler ile ilişkilerinin olduğunu, ancak bunun küçük-orta etkide olduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, ZK bir endofenotip adayı olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Zihin Kuramı, Nörobilişsel işlevler, Şizotipal Özellikler, Endofenotip

AkrabalıkBilişBiliş bozuklukları+5
Onur Küçükçoban
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastaları ve kardeşlerinde düşünce bozukluğu ve aile işlevleri ile ilişkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı; şizofreni hastaları ile onların etkilenmemiş kardeşlerinde düşünce bozukluğunun varlığını, normal kontrollerle karşılaştırarak belirlemek ve düşünce bozukluğu ile klinik değişkenler ve aile işlevleri arasındaki ilişkileri araştırmaktır.Yöntem: Örneklem grubunda 40 DSM-IV şizofreni tanılı hasta, bu hastaların SCID 1 görüşmesi ile psikiyatrik hastalık tanıları dışlanan 40 kardeşi ve 40 normal kontrol olgusu yer aldı. Her üç gruba ortak olarak Düşünce Dil Ölçeği ( DDÖ ) ve Aile Değerlendirme Ölçeği ( ADÖ ) uygulanmıştır. Hastalık şiddeti PANSS ve CGI-S ile değerlendirildi. Her üç grup DDÖ ve ADÖ açısından karşılaştırıldı. Hastalarda DDÖ ile klinik veriler, hasta ve kardeşlerde DDÖ ile ADÖ arasındaki ilişkiler araştırıldı.Bulgular: Şizofreni hastaları etkilenmemiş kardeşlerine ve normal kontrollere oranla daha yüksek DDÖ puanı aldılar. Şizofreni hastalarının kardeşleri ise istatiksel anlamlılık göstermese de hastalardan daha düşük, kontrollerden daha yüksek toplam puan aldı. Şizofreni hastalarının ve kardeşlerinin konuşma fakirliği puanları kontrollerden belirgin olarak farklı bulundu. ADÖ ile şizofreni hastalarının ve onların hastalanmamış kardeşlerinin ailelerinde davranış kontrolü alt maddesi hariç diğer tüm alanlarda aile işlevlerinde bozulma saptandı. Hastalarda DDÖ puanı ile ADÖ puanı arasında belirgin ilişki olduğu görüldü.Sonuç: Bu araştırmada istatistiksel anlamlılık göstermemesine karşın şizofreni hastalarının etkilenmemiş kardeşlerinde normallerden daha kötü, şizofreni hastalarından daha iyi düzeyde düşünce bozukluğu olduğu saptandı. Şizofrenide düşünce bozukluğunun endofenotipik bir özellik olması tartışmalıdır ve daha geniş örneklemlerde araştırılmasında yarar vardır. Öte yandan bu çalışma konuşma fakirliğinin endofenotip adayı olabileceğini desteklemektedir. Bu araştırmada hem şizofreni hastalarında hem de onların etkilenmemiş kardeşlerinde normal kontrollere oranla daha bozuk aile işlevleri olduğu bulundu. Ayrıca düşünce bozukluğu ile aile işlevlerinde bozulma arasında ilişki olduğu görüldü. Bozuk aile yapısı hastalarda ve olasılıkla kardeşlerinde düşünce bozukluğunun gelişmesiyle ilişkili olabilir veya şizofreni hastalığının sonucunda gelişmiş olabilir.

AileAile içi ilişkilerAile işlevleri+3
Selma Polat
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyon hastalarında elektrokonvülsif tedavinin beyinden türeyen nörotrofik faktör düzeylerine etkisi

Amaç: Elektokonvülsif tedavinin (EKT) etki düzeneği henüz bilinmemektedir. Öncül çalışmalar EKT'nin nörotrofik etkisini desteklemektedir. Bu çalışmada, hasta ve kontrol grupları arasında serum ve plazma beyinden türeyen nörotrofik faktör (BDNF) düzeylerinde farklılık olup olmadığını, hastaların EKT sonrası klinik seyirle ilişkili olarak serum ve plazma BDNF düzeylerinin değişip değişmediğini ve bunun bilişsel işlevlerle ilişkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem: Serum BDNF (S-BDNF) düzeyleri major depresif epizod (MDE) tanısı alan 30 hasta ile 33 sağlıklı kontrolde tedavi öncesi (T0), EKT'den sonra (T1) ve son EKT'den bir ay sonra (T2) ELISA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. Ayrıca bu örneklemin 17 hasta ve 19 kontrolden oluşan alt grubunda plazma BDNF (P-BDNF) düzeyleri ölçüldü.Bulgular: Hastaların S-BDNF düzeyleri T0'da kontrollerden farklı değildi ve T0-T1-T2 arasında belirgin klinik iyileşmeye rağmen S-BDNF düzeylerinde anlamlı değişiklik saptanmadı. Bunun aksine, hastaların P-BDNF düzeyleri T0'da kontrollere göre anlamlı olarak düşüktü ve T0-T1-T2 arasında belirgin klinik iyileşmeye paralel olarak P-BDNF düzeylerinde anlamlı artış gözlendi. Hastalar tüm bilişsel testlerde kontrollere göre daha düşük performans göstermesine rağmen BDNF düzeyleri ve bilişsel test puanları arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: Bulgularımız P-BDNF'nin depresyonun nörotrofik hipotezini ve EKT'nin antidepresan etkisinin nörotrofik düzenek üzerinden gerçekleştiğini desteklemekte, S-BDNF'nin ise depresyonun özgül olmayan bir özelliği olduğunu düşündürmektedir. Hastaların bilişsel performansı kontrollere göre daha kötü olmasına rağmen, serum/plazma BDNF düzeyleri ve bilişsel işlevler arasında anlamlı ilişkinin yokluğu çalışmamızın belleğe odaklanmış, dar kapsamlı bilişsel testlere sahip olmasıyla açıklanabilir.

Bilişsel işlevlerBipolar bozuklukBipolar bozukluk+5
Mehmet Bayın
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide semptomatik remisyon ve tedaviye dirençte bilişsel işlevlerin rolü

Amaç: Şizofrenide tedaviye yanıt, remisyon, iyileşme, relaps, tedaviye direnç gibi klinik kavramlar çok net tanımlanmamışlardır. Bunlar arasında semptomatik remisyon en net tanımlanan kavramdır. Semptomatik remisyon ile ilişkili birçok faktör tanımlanmış olsa da bilişsel işlevlerle bağlantısını araştıran çalışmalar sınırlıdır. Ayrıca bu hastalıkta klinisyenleri en çok zorlayan durum olan tedaviye dirençli şizofreni ile bilişsel işlev bozukluğu bağlantısı net değildir. Bu çalışmada şizofrenide semptomatik remisyon ve tedaviye direnç kavramlarının bilişsel işlevlerle ilişkisinin araştırılması ve bu klinik kavramlar açısından tanımsal öneminin saptanması amaçlanmıştır.Yöntem: Şizofreni tanısı konan 122 hasta, semptomatik remisyonda olan (N= 56) ve olmayan (N= 66) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ayrıca semptomatik remisyonda olmayan hasta grubu tedaviye dirençli olan (N= 29) ve olmayan (N= 37) olarak iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara klinik değerlendirme sonra geniş nöropsikolojik test bataryası uygulandı.Bulgular: Semptomatik remisyonda olan hastaların bilişsel işlevleri, semptomatik remisyonda olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha iyi bulundu. Bu fark, eğitim yılı karıştırıcı faktörü düzeltildikten sonra da azalmış olmasına rağmen sürüyordu. Semptomatik remisyonda olamayan grupta, tedaviye dirençli olan ve olmayan hastalar arasında bilişsel işlev farkı bulunmadı.Sonuç: Bulgularımız semptomatik remisyonda olan hastaların, soyutlama, bilişsel esneklik gibi yürütücü işlevler, işleyen bellek, görsel dikkat ve hız, işlemleme hızı ile semantik bellek alanlarında semptomatik remisyonda olmayan hastalardan daha iyi performans gösterdiklerini sergilemektedir. Hem hastalık öncesi hem de hastalık gidişi sırasındaki olumlu özellikler, bu hastaları, şizofreni tanımı içinde ayrı bir grup olarak ön plana çıkarmaktadırlar.Anahtar sözcükler: Şizofreni, bilişsel işlevler, semptomatik remisyon, tedaviye dirençli şizofreni

Bilişsel işlevlerRemisyonTedavi reddi+1
Ahmet Yiğit Aktener
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yetişkinlik ayrılma anksiyetesi bozukluğu hastalarında karakter ve mizaç özellikleri

Amaç: Bir çocukluk çağı bozukluğu olarak kabul edilen ayrılma anksiyetesi bozukluğunun yetişkinliğe uzanabileceği ya da ilk kez yetişkinlikte başlayabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu (YAAB) hastalarında araştırılmamış olan karakter ve mizaç özelliklerinin PB hastaları ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırarak belirlenmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamıza DSM-IV tanı ölçütlerine göre anksiyete bozukluğu tanısıyla psikiyatri polikliniğine baş vuran 121 hasta ile 35 sağlıklı gönüllü katılmıştır. YAAB tanısı Ayrılma Anksiyetesi Belirtileri için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (AAB-YKG) ile konmuştur. YAAB varlığını ve şiddetini değerlendirmek amacıyla AAB-YKG'nin yanısıra Yetişkinlik Ayrılma Anksiyetesi Anketi (YAA), Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanteri (AABE), tüm katılımcıların karakter ve mizaç özelliklerini değerlendirmek amacıyla Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), PB şiddetini değerlendirme amacıyla Panik Bozukluğu Şiddeti Ölçeği (PBŞÖ), çocukluk çağı travmalarını değerlendirme amacıyla Çocukluk Çağı Travmaları ölçeği (ÇÇTÖ) ve de disosiyatif yaşantıları değerlendirmek amacıyla Disosiyatif Deneyimler Ölçeği (DDÖ) kullanılmıştır. Hastalar önce YAAB (N=77) ve PB (N=44) gruplarına ayrılarak değerlendirilmiştir. PB ektanısının varlığına göre YAAB grubu YAAB ve YAAB+PB gruplarına ayrılarak da karşılaştırmalar yapılmıştır.Bulgular: YAAB'de mizaç boyutlarından zarardan kaçınma (ZK) puan ortalaması hem PB hem de kontrol grubundan yüksek, karakter boyutlarından kendini yönetme (KY) puanları ise hem PB hem de kontrol grubundan daha düşük olarak bulundu. ZK boyutunun alt ölçekleri incelendiğinde tüm alt ölçek puanlarının kontrollerden anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. YAAB grubu PB ektanısına göre ayrılarak incelendiğinde ZK puanları YAAB ile YAAB+PB grupları arasında farklılık göstermezken, her iki grubun ZK puanları PB ve kontrol grubundan yüksek saptandı. Ayrıca YAAB grubunun KY puanları hem PB ve hem kontrol grubundan daha düşüktü. Ek olarak mizaç boyutlarından ÖB ve karakter boyutlarından KA kontrol grubundan yüksek saptandı.Sonuç: Çalışmamızda YAAB'de diğer anksiyete bozukluklarına benzer şekilde mizaç boyutlarından zarardan kaçınma (ZK) yüksek, karakter boyutlarından kendini yönetme (KY) düşük bulundu. Mizaç ve karakter özelliklerinin değerlendirilmesi, diğer anksiyete bozukluklarında olduğu kadar, YAAB için de en uygun tedavinin düzenlenebilmesi ve tedavi sonucunun kestirebilmesi açısından önemlidir. Bildiğimiz kadarıyla literatürde MKE ile yapılmış başka çalışma olmaması doğrudan karşılaştırmalar yapmamızı engellemektedir.Anahtar kelimeler: Yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu, mizaç, karakter

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıKarakter+4
Seda Mertol
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sosyal anksiyete bozukluğu tanılı hastalarda çekingen kişilik bozukluğu eştanısı olan ve olmayan grupta erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu sıklığı ve alt tipleri arasındaki ilişki

SOSYAL ANKSİYETE BOZUKLUĞU TANILI HASTALARDA ÇEKİNGEN KİŞİLİK BOZUKLUĞU EŞTANISI OLAN VE OLMAYAN GRUPTA ERİŞKİN DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU SIKLIĞI VE ALT TİPLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİ Amaç ve hipotez: Çalışmanın amacı; SAB ve SAB+ÇKB grubunun, sosyodemografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra DEHB sıklığı ve alt tipleri karşılaştırmalı biçimde incelenmesidir. Çalışmanın hipotezi sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında çekingen kişilik bozukluğu eştanısı olan ve olmayan grupta erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu sıklığı ve alt tipleri arasındaki ilişki vardır şeklindedir. Yöntem: Araştırma, kesitsel-analitik bir çalışmadır. Araştırma verilerinin toplanması Mayıs2017 Temmuz 2018 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği ve Psikiyatri Yatan Hasta Servisi'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evreni, araştırmaya katılımcı alma döneminde polikliniğe başvuran veya serviste takip edilen tüm SAB ve SAB+ÇKB hastalarıdır. Araştırmaya 22 SAB, 48 SAB+ÇKB olmak üzere toplam 70 hasta alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyo-demografik Klinik Veri Formu, DSM-IV Eksen Tanıları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), Wender-Utah derecelendirme ölçeği, Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği, Okul çağı çocukları için duygulanım bozuklukları ve şizofreni görüşme çizelgesi -şimdi ve yaşam boyu şekli Türkçe uyarlaması, Liebowitz sosyal anksiyete ölçeği ve DSM-IV'e dayalı erişkin DEB/DEHB tanı ve değerlendirme envanteri uygulanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 alınmıştır. Bulgular: SAB ve SAB+ÇKB hastalarının sosyo-demografik karşılaştırmasında; madde kullanımı öyküsü dışında anlamlı fark tespit edilememiştir. SAB grubunda daha yüksek oranda madde kullanım öyküsü varken, SAB+ÇKB grubunda bu oran daha düşüktü. SAB+ÇKB grubunda SAB grubuna göre daha yüksek oranda DEHB tanısına rastlandı. Bu fark istatiksel olarak anlamlı değildi(p:0.052). SAB+ÇKB eş tanılı grup ile SAB arasında DEHB alt tipleri ve sıklığı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü(p:0.109). SAB+ÇKB grubunda daha yüksek oranda çocukluk çağı DEHB olduğu bulundu. Bu fark istatiksel olarak anlamlıydı(p:0.042). SAB+ÇKB tanı grubunda daha yüksek oranda çocukluk çağı SAB tanısı olduğunu bulundu. Bu fark istatiksel olarak anlamlıydı(p:0.001). SAB+ÇKB eş tanı grubunda SAB grubuna göre SAB Alt tipleri açısından bakıldığında istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda yaygın SAB ile ilişkili olduğunu bulundu.(p:0000). SAB+ÇKB eş tanı grubunda daha yüksek oranda ek psikiyatrik hastalık olduğunu bulundu.(p:0000). Örneklemin %44.3'ünde DEHB tanısı olduğu tespit edildi. DEHB tanılı hastaların %80.6'sında dikkat eksikliği baskın alt tip, %19.3' ünde karma alt tip olduğunu tespit ettik. Hiperaktivite ve dürtüsellik baskın alt tip tanılı hastaya rastlanmadı. SAB olan hastaların %72.9' unda yaygın tip, %27.1'inde yaygın olmayan tip olduğunu bulundu. . Sonuç: Çalışmamızda SAB ve SAB+ÇKB tanılı iki ayrı grup incelendiğinde, SAB+ÇKB grubunda daha yüksek oranda DEHB eş tanısı olmasına rağmenDEHB sıklığı ve alt tipleri açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulundu. SAB+ÇKB grubunda çocukluk çağı SAB ve DEHB tanılarının istatistiksel olarak daha yüksek oranda eşlik ettiği bulundu. Bu nedenle çocukluk çağı DEHB ve SAB'ın tedavi edilmesi ilerleyen dönemlerde bu hastalarda ÇKB gelişimini engelleyebileceği öngörülmüş olup, bu konu ile ilgili daha büyük ölçekte yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Sosyal anksiyete bozukluğu, Çekingen Kişilik Bozukluğu, Dikkat Eksiliği ve Hiperaktivite Bozukluğu İletişim adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Merkez/Aydın, Tel: 0256 444 12 56- 4119.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+3
Caner Yoldaş
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarının psikotik olmayan kardeşlerinde bilişsel işlevler: Nöropsikolojik ve nörofizyolojik bir çalışma

E. Çığıl Fettahoğlu Önal
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofren hastalarda bilişsel işlevlerin nöropsikolojik ve nörofizyolojik yöntemle değerlendirilmesi

Serhat İpekçi
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deprasyonda tedavi sonrası kaygı düzeyi ve yaşam kalitesi : Ülseratif kolit ile karşılaştırmalı bir çalışma

Mustafa Kalay
Akdeniz University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide obsesif kompulsif belirtilerin ve bozukluğun klinik anlamı

Aziz Baklacı
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sizofreni hastalarının ailelerinde duygu dışavurum ile aile yükü arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Hülya Soylu Nural
Akdeniz University
2002
00
Master'sOpen AccessTR

Özel bir örneklemde kişilik bozukluklarının yaygınlığı ve algılanması

Yapılan araştırmanın amacı, özel bir örneklemde kişilik bozukluklarının yaygınlığını ve algılanmasını değerlendirmektir. Bu amaçla Aydın Adnan Menderes Üniversitesi çalışanlarından seçkisiz atama yoluyla seçilen 52 kişiye kişilik bozukluklarının yaygınlığını araştırmak için DIP-Q ve SCID-II görüşme formu; kişilik bozukluklarına yönelik algıları değerlendirmek içinse araştırmacılar tarafından hazırlanan Vignette kartları uygulanmıştır.Yapılan analizler sonucunda DIP-Q'da normal populasyonda kişilik bozukluklarının yaygınlık oranının yüksek olduğu bulunurken, SCID-II görüşmesinde bu oran büyük ölçüde düşmüştür. Algıya yönelik yapılan değerlendirmede ise katılımcıların tüm kişilik bozukluklarını olumsuz şekilde algıladığı görülmüştür. Ancak özellikle Şizotipal ve Antisosyal kişilik bozuklukları en olumsuz şekilde algılanırken, Çekingen, Bağımlı ve Obsesif-Kompulsif kişilik bozuklukları diğerleri içinde en olumlu algılananlar olmuştur. Kişilik özellikleri ile kişilik bozukluklarının algılanması arasında anlamlı sayılabilecek bir ilişki bulunamamıştır.Normal örneklemde kişilik bozukluklarının algılanmasına yönelik oldukça kısıtlı sayıda çalışma olması açısından bu çalışmanın literatürdeki boşluğu doldurmada faydalı olacağı düşünülmüştür. Ancak her çalışmada olduğu gibi bu çalışmada da birtakım kısıtlılıklar bulunmakta, bunların başlıcasını ise örneklemin küçüklüğü oluşturmaktadır.

AlgıKişilik bozuklukları
Gözde Öğrük
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atipik antipsikotiklerden olanzapin ve risperidon`un glukoz-insülin metabolizması ve lipid profili üzerine etkilerinin incelenmesi

Ali Özgen
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol bağımlılarında uyku bozukluğunun alkol relaps ve nüksü ile ilişkisinin araştırılması

Sabri Fırat
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluk ve major depresyonlu olgularda nitrik oksit ve lipid düzeylerinin ilişkisi

PAN K BOZUKLUK VE MAJÖR DEPRESYONLU OLGULARDA N TR KOKS T VE L P D DÜZEYLER N N L ŞK SBeyza TOPALOĞLUÖZET:AMAÇ:Bu uzmanlık tezinin amacı;1) Panik bozukluk (PB) ve major depresyon (MD) hastalarında NO düzeyininhastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığını,2) Her iki hastalık grubunda NO düzeyleri ile lipid metabolizması arasında negibi bir ilişki olabileceğini,3) MD ve PB tanısı için NO'nun bir belirteç olup olamayacağını araştırmaktır.YÖNTEM:Çalışmaya herhangi fiziksel hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan 19 PB, 26 MD, 26sağlıklı kontrol (SK) olmak üzere toplam 71 kişi alınmıştır. Hasta ve kontrolgruplarından aç karna lipid ve NO düzeylerini değerlendirmek üzere kan alınmış veklinik ölçekleri uygulanmıştır.BULGULAR:PB, MD ve SK grupları arasında cinsiyet, yaş, kan lipid düzeylerinde anlamlıistatistiksel farklılık bulunmamıştır. NO düzeyleri için gruplar arası istatistiksel olarakanlamlı olmayan bir fark bulunmuştur (p= 0.06). NO düzeyleri sağlıklı kontrollerde,her 2 gruptan daha yüksek bulunmuştur. PB, MD ve SK gruplarının hiçbirinde lipiddüzeyleri ile NO düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır.SONUÇ:Lipid düzeylerinde her 3 grupta anlamlı olarak farklılık saptanmamıştır. Ortalama NOdüzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmasa da sağlıklı kontrollerde MDve PB gruplarından daha yüksek bulunmuştur (p=0.06). SK ve hasta gruplarındakiNO düzeylerindeki farklılığın değerlendirilebilmesi için geniş örneklemlerde yapılanbaşka çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmüştür. Lipid ve NO düzeyleri ile MD,PB ve SK'de çeşitli klinik alt ölçekler arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. NO ve lipiddüzeylerinin ayırıcı belirteç olmaktan çok hastalık semptomlarıyla ilişkili olduğunugöstermiştir. Çalışmamızda her 3 grupta da NO ve lipid düzeyleri arasında bağlantıkurmayı sağlayabilecek bir ilişki saptanmamıştır.

Beyza Topaloğlu
Adnan Menderes University
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Kaygının bilişsel ve fizyolojik bileşenlerine yönelik tedavilerin etkinliği

Çalısmada sınav kaygısının tedavisinde davranısçı terapiyle bilissel terapinin etkinliginin karsılastırılması amaçlanmıstır. Bu amacın gerçeklestirilebilmesi için bilissel terapinin ve davranısçı terapinin etkinlikleri belirlenmistir ve terapi gruplarındaki ögrencilerin üniversite sınavı basarı durumları incelenmistir. Arastırma sonuçları sınav kaygısı kuramları çerçevesinde tartısılmıstır. Belirtilen amaçların dısında çalısmada baska hipotezler de sınanmıstır. Bilissel terapinin kaygının bilissel belirtilerini azaltmada davranısçı terapiden üstün olup olmadıgı; davranısçı terapinin kaygının fizyolojik belirtilerini azaltmada bilissel terapiden üstün olup olmadıgı ve üniversite sınav sayısı arttıkça ögrencilerin kaygı düzeylerinde artıs olup olmadıgı incelenmistir. Arastırma, hazırlık ve uygulama asaması olmak üzere iki asamadan olusmustur. Arastırmaya, üniversite sınavına hazırlanan lise son ögrencileri ve liseden mezun 50 ögrenci alınmıstır. Arastırmanın uygulaması, grup terapisi seklinde olmustur. Grup terapilerine katılmasına karar verilen ögrenciler seçkisiz atama yoluyla davranısçı terapi ve bilissel terapi gruplarına atanmıstır. Terapi grupları dört-sekiz kisiden olusmustur. Arastırmada, dört davranısçı terapi grubu, dört bilissel terapi grubu olmak üzere, toplam sekiz terapi grubu yer almıstır. Terapi seansları dokuz hafta yürütülmüstür. Terapi seanslarının hepsi videoyla kaydedilmistir. Terapilerin etkinliginin degerlendirilmesi amacıyla, bütün gruplara, terapi seanslarına baslamadan önce ve seanslar bittikten sonra degerlendirme paketi uygulanmıstır. Terapi seanslarının etkinliginin degerlendirilmesi amacıyla da, her terapi seansının basında ve sonunda ögrencilerin kaygı ölçümleri alınmıstır. Yapılan analizler sonucunda, davranısçı terapinin ve bilissel terapinin, literatürle uyumlu olarak, sınav kaygısının azaltılmasında etkili oldukları saptanmıstır. Uygulanan iki 93 terapi biçiminin sınav kaygısının tedavisinde esit oranda etkili oldukları saptanmıstır. Literatürde, sınav kaygısının tedavisine yönelik bu iki terapi biçimini karsılastıran üç çalısmadan biri, bu bulguyla uyumludur. Çalısmanın bulguları, sınav kaygısının bilissel ve fizyolojik bilesenlerinin, sınav kaygısında bir süreç olarak birbirlerini etkilediklerini belirten sınav kaygısı kuramını (Lazarus ve Averill, 1972) desteklemistir. Çalısmada sınav kaygısının iki ayrı bilesenine yönelik farklı tedavilerin, tedavide ele alınmayan diger bileseni de aynı düzeyde etkileyebildikleri görülmüstür. Bilissel terapi ve davranısçı terapi, sınav kaygısının iki bilesenine yönelik ölçümlerde esit olarak etkili bulunmustur. Uygulanan iki terapi biçiminin, sınav kaygısını azaltma yoluyla ögrencilerin performanslarını arttırdıgı, terapi gruplarına katılan 50 ögrenciden sadece iki ögrencinin üniversite sınavını kazanamadıgı saptanmıstır. Yapılan analizler sonucunda girilen üniversite sınav sayısı arttıkça ögrencilerin kaygı düzeylerinin arttıgı saptanmıstır. Arastırmadaki hipotezlerin dısında, terapi öncesinde, kadınların kaygı düzeylerinin erkeklere kıyasla daha fazla oldugu; ögrencilerin sınav kaygıları üzerinde, okul basarılarını olumsuz algılamalarının etkisi olmadıgı, dershane basarılarını olumsuz algılamalarının etkili oldugu saptanmıstır. Ayrıca arastırmada, davranısçı terapinin ve bilissel terapinin sınav kaygısında azalma saglayarak, ögrencilerin diger kaygı biçimlerine ve genel psikolojik durumlarına da olumlu yönde etkilerinin oldugu görülmüstür.

Pınar Başpınar
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Eşler arasi siddet: Belirleyicileri ve ruh sagligina etkileri

Bu tezde, eşler arası şiddetin toplumumuzda tolere edilen bir fenomen olduğu ve aslında çok etmenli nedenselliğe sahip olduğu anlayışı çerçevesinde; içinde Kısa Semptom Envanteri ile Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği de bulunmak üzere tez danışmanı ve tez yazarı tarafından geliştirilen Eşler Arası şiddet Değerlendirme Anketi kullanılarak eşler arası şiddet ile sosyodemografik değişkenler, davranım özellikleri, kök ailede şiddetin varlığı, eşle iletişimin niteliği, anne babaya benzerlik, benlik saygısı, intihar eğilimi ve ruh sağlığı arasındaki ilişkiler sınanmıştır. Eşler arası şiddet duygusal, cinsel ve fiziksel şiddet olmak üzere üç kategoride ve uygulanan ve maruz kalınan şiddet olmak üzere de iki boyutta incelenmiştir. Yaygınlık çalışmasına göre kadınlar erkeklerden daha fazla eşleri tarafından duygusal, cinsel ve fiziksel şiddete maruz kaldıklarını bildirirken erkekler de eşlerinden daha fazla şiddet uyguladıklarını bildirmişlerdir. Sonuç olarak sosyodemografik değişkenlerden eğitim düzeyi, algılanan gelir düzeyi; davranım özelliklerinden alkol kullanım sıklığı ile keyif verici madde kullanım sıklığı; kök ailede anne baba arasında şiddetin varlığı eşler arası şiddet uygulama ve şiddete maruz kalma açısından belirleyici bulunmuşlardır. Ayrıca benlik saygısı ve ruh sağlığının eşler arası şiddete maruz kalma ve eşe şiddet uygulama ile ilişkili bulunmuştur. +ntihar eğilimi ise eşler arası şiddet açısından belirleyici bulunmamıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Benlik saygısı, eşler arası şiddet, iletişim, intihar, ruh sağlığı

Benlik saygısıRuh sağlığıİletişim+1
Deniz Büyükgök
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

İntihar olasılığı ölçeği (ioö)'nin klinik örneklemdeki geçerlik ve güvenirlik çalışması

Tüm dünyada önemli bir halk salıı sorunu haline gelen intihar son yıllarda ülkemizde de hızla artı göstermektedir. Bu çalımanın amacı ergen ve yetikinlerde intihar risk deerlendirmesinde kullanılmak üzere Cull ve Gill (1990) tarafından gelitirilen ntihar Olasılıı Ölçei (OÖ)'nin klinik örneklemdeki geçerliini ve güvenirliini incelemektir. OÖ, 36 maddeden oluan bir kendini bildirim aracıdır ve umutsuzluk, intihar düüncesi, dümanlık ve olumsuz kendilik deerlendirmesi olmak üzere 4 alt ölçei bulunmaktadır. Her bir madde 1 ile 4 arasında deien 4'lü Likert tipi bir ölçek üzerinden puanlanmaktadır. Çalımaya toplam 428 (217 psikiyatrik hasta ve 211 salıklı kii) kii katılmıtır. Çalıma grubu katılımcıları Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalında tedavi gören gönüllü hastalardan, kontrol grubu katılımcıları ise Aydın il merkezinde oturan kiisel ilikilerle ulaılabilen ve çalımaya katılmayı kabul eden kiiler arasından rastgele seçilmitir. Ölçein güvenirlii Cronbach Güvenirlik Analizi teknikleri ile hesaplanmıtır. Analiz sonuçları ölçein iç tutarlılık ve iki yarım güvenirliinin yüksek olduuna iaret etmektedir. Ölçein geçerlii 3 ekilde incelenmitir. lk olarak, aynılık geçerlii OÖ toplam puanı ile Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Umutsuzluk Ölçei (BUÖ) ve Rosengberg Benlik Saygısı Ölçei (RBSÖ) toplam puanları arasındaki iliki bakılarak deerlendirilmitir. OÖ ile BDE ve BUÖ puanları arasında beklendii gibi pozitif yönde anlamlı bir iliki, RBSÖ puanları arasında negatif yönde anlamlı bir iliki bulunmutur. kinci olarak, ölçein ayırt etme geçerlii t-test ve diskriminant analizi teknikleri ile incelenmitir. Elde edilen bulgular ölçein halihazırda intihar düüncesi olan ve olmayan gruplar ile intihar giriiminde bulunan ve bulunmayan grupları birbirinden ayırt edebildiini göstermektedir. Ölçein yapı geçerlii ise LISREL 8.30 kullanılarak Dorulayıcı Faktör Analizi (DFA) ile sınanmıtır. Farklı uyma (goodness of fit) istatistikleri temel alındıında modelin verilerle mükemmel olmasa da kabul edilebilir uyum düzeyinde olması ölçein yapı geçerliine yönelik destek salamıtır. Çalımada son olarak ölçein psikiyatrik ve normal bireylerde kullanılabilmesi için kesme noktası aratırılmıtır. Buna göre gerek psikiyatrik hasta grubu için gerekse tüm örneklem için en uygun kesme noktasının 110 olduu düünülmütür. Sonuç olarak elde edilen bulgular OÖ'nin klinik örneklemde kullanılabilecek güvenilir ve geçerli bir ölçme aracı olduunu göstermektedir.

GeçerlikGüvenilirlikİntihar
Zehra Atlı
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta güncel intihar düşüncelerinin klinik değişkenler ile ilişkisi

Amaç: OKB'de intihar davranışı için risk faktörleri, diğer anksiyete bozukluklarına kıyasla daha az çalışılmıştır. Bu çalışmada, OKB'li hastalarda güncel intihar düşünceleri ile demografik ve klinik değişkenler arasındaki ilişki araştırılmıştır.Metod: Kırk dört OKB hastası, İntihar Düşüncesi Ölçeği kullanılarak, güncel intihar düşüncesi olanlar (s=23) ve olmayanlar (s=21) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların eksen I ve II ile ilişkili klinik özellikleri, SCID I ve II, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Obsesif kompulsif semptomları değerlendirmek için Yale-Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği kullanıldı.Bulgular: Bonferroni düzeltmesini takiben, iki grup arasında, sadece depresyon şiddeti yönünden bir farklılık mevcuttu (p<0.001). Major depresyon komorbiditesi (OR:7.89, CI: 1.73-36.03, p=0.008) ve agresif obsesyonların varlığı (OR:6.17, CI:1.29-29.57, p=0.023), umutsuzluk düzeyleri (OR:1.21, CI:1.03-1.41, p=0.015), OK semptomatolojinin ciddiyeti (OR: 1.15, CI:1.03-1.29, p=0.009), OKB'li bireylerde güncel intihar düşünceleri bulunmasını predikte etti.Sınırlılıklar: Bazı eksen bir bozukluklarının görece azlığı küçük örneklem sayısına bağlanabilir ve bu durum tip II hataya neden olabilir. Son dönemdeki intihar girişimleri ile OKB arasındaki ilişki ve impulsivitenin OKB'li hastalarda intihar düşünceleri üzerine olan etkisi bu çalışmada değerlendirilmemiştir.Sonuç: Depresyon, umutsuzluk, OK semptomatolojinin ciddiyeti ve agresif obsesyonlar OKB'li hastalarda intihar düşüncelerinin ortaya çıkmasında önemli role sahip olabilirler. Ancak, tamamlanmış intihar gösteren OKB'lilere psikolojik otopsi yapılarak sistematik değerlendirmenin yapılabileceği ileri çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Obsessive-Compulsive disorder; Suicidal ideations; Suicidal attempt; Axis I and II comorbidity.

Murat Volkan Balcı
Adnan Menderes University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adnan Menderes Üniversitesi Öğrencilerinde Sosyal fobinin yaygınlığı, yaşam kalitesi ve kimlik oluşumu üzerine etkileri

Adnan Menderes Üniversitesi Öğrencilerinde Sosyal Fobinin Yaygınlığı, Yaşam Kalitesi ve Kimlik Oluşumu Üzerine EtkileriAmaç: Bu çalışma üniversite öğrencilerinde sosyal fobi sıklığının, yatkınlık oluşturan risk faktörlerinin, eşlik eden madde kullanımı ve klinik tanıların belirlenmesi; sosyal fobinin kimlik gelişim sürecine, yaşam kalitesine ve akademik başarıya olan etkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirldi.Metod: Çalışmaya 1 Mart - 1 Haziran 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesinde eğitim gören 700 öğrenci katıldı. Katılımcılara 24 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği, Türkler için Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Kısa Formu, Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı uygulandı. Tanılar DSM-IV-TR (Amerika Psikiyatri Derneği, 2000) ölçütlerine göre psikiyatrik görüşmelerle kondu.Bulgular: Araştırmaya katılanlarda sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı % 20.9, yaşam boyu yaygınlığı % 21.7 olarak hesaplandı . Son 1 yılda sosyal fobi görülenlerin % 74.6'sında, yaşam boyu görülenlerin ise %76.5'inde özgül sosyal fobi söz konusuydu. Özgül veya yaygın sosyal fobisi olanlar ile sosyal fobisi olmayanlar arasında Liebowitz sosyal anksiyete ve Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptandı. Kadınlarda, gelir seviyesi düşük olanlarda, son 15 yıllık sürede en çok köylerde ve kasabalarda (ilçelerde) yaşayanlarda, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha sık sosyal fobi görüldü. Lojistik regresyon analizinde; kadınlar erkeklere göre 1.7 kat, son 15 yılda en uzun süre şehirlerde yaşayanlara göre ilçelerde yaşayanlar 1.5 kat, köyde yaşayanlar 1.9 kat, ailesinde psikiyatrik hastalık öyküsü olanlar olmayanlara göre 1.8 kat daha fazla sosyal fobi riskine sahipti. Gelir seviyesinin artışıyla beraber sosyal fobi görülme sıklığının azaldığı görüldü. Sosyal fobisi olmayanlarda sigara kullanma, sosyal fobiklerde özkıyım düşüncesi anlamlı düzeyde yüksek bulundu. WHOQOL-BREF-TR yaşam kalitesi alan skorlarının tümünde sosyal fobisi olmayanlarda olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek yaşam kalitesi puanları saptandı. Sosyal fobisi olanlarla olmayanlar arasında kendi özbildirimlerine göre akademik başarıda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark saptanmadı.Sonuç: Uzun yıllar ihmal edilen sosyal fobi üniversite öğrencilerinde oldukça sık görülen ve kimlik gelişim süreci ve yaşam kalitesini oldukça etkileyen bir hastalıktır. Erken tanınıp tedavi edilmesi öğrencilerin hem yaşam kalitelerinin yükselmesini, hem de kimlik gelişimlerinin sağlıklı bir yönde ilerlemesini sağlayabilir. Ailelerin, öğretmenlerin ve akademisyenlerin bu konuda daha duyarlı olması ve bu kişileri tedavi arayışına yönlendirmeleri büyük önem taşımaktadır.Anahtar Kelimeler: Sosyal fobi, üniversite öğrencisi, yaşam kalitesi, kimlik gelişimi

Bülent Kadri Gültekin
Adnan Menderes University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Güncel intihar düşünceleri bulunan majör depresyon ve obsesif kompulsif bozukluklu bireylerin klinik, kişilik ve sosyodemografik yönlerden karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada, MD ve OKB hastaları klinik, kişilik ve sosyodemografik değişkenler yönünden karşılaştırılarak OKB'li hastalarda güncel intihar düşüncelerinin önemi araştırılmıştır.Yöntem: Araştırmaya güncel intihar düşüncesi olan 31 MD 36 OKB hastası alınmıştır. Hastaların Eksen I tanıları SCID-I, Eksen II tanıları ise SCID-II ile değerlendirilmiştir. OK belirtilerin şiddeti Y-BOCS, depresyon belirtilerinin şiddeti BDÖ, anksiyete belirtilerinin şiddeti BAÖ, güncel intihar düşüncelerinin şiddeti İDÖ, umutsuzluk düzeyleri ise BUÖ ile ölçülmüştür.Bulgular: İntihar düşünceleri olan OKB'li grupta hastalık süresi ve eşlik eden eksen I bozukluk ortalaması MD grubuna göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. OKB grubunda ortalama toplam Y-BOCS skorları ile obsesyon ve kompulsiyon alt ölçek skorları MD grubuna göre anlamlı ölçüde yüksektir. İDÖ skorları ile yaş arasında negatif bir bağıntı bulunmuştur. OKB grubunda güncel intihar düşünceleriyle BDÖ skorları arasında pozitif bir bağıntı olduğu bulunmuştur. Dinsel obsesyonların OKB'li grupta MD'li gruba göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Kompulsiyon sayısı OKB'li grupta MD'li gruba göre anlamlı olarak yüksektir. Lineer Regresyon analizine göre, yaş ve Beck Depresyon skorları güncel intihar düşüncelerinin şiddetini yordamıştır.Sınırlılıklar:Bu çapraz-kesitsel araştırmada örneklem sayısının az olması önemli bir kısıtlılıktır. OKB'deki diğer risk etkenlerinin değerlendirilmesi için uzunlamasına yapılmış yeni çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.Sonuç: Bütün örneklem için güncel intihar düşüncelerinin şiddetiyle depresyonun şiddeti ve geçmiş intihar sayısı arasında pozitif bir bağıntı bulunmuştur. Bu çalışmanın bulguları güncel intihar düşüncesinin ortaya çıkmasında OKB'lilerde özellikle MD olmak üzere eksen I bozukluk eştanısının ve her iki grupta da depresyonun şiddet derecesinin etkin olduğunu düşündürmektedir.

Can Gedikbaş
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İki uçlu olgular ve çocuklarında bağlanma biçimi'nin mizaç ve klinik özellikler ile ilişkisi: Kontrollü bir çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı birincil olarak iki uçlu olgularda ve çocuklarında bağlanma biçimlerini araştırmaktır. İkinci ve üçüncü olarak bağlanma biçimi ile mizaç arasında ve bağlanma biçimi ile hastalığın klinik değişkenleri ve kişilik bozuklukları arasında bir ilişki olup olmadığını incelemektir. Başka bir deyişle güvenli ve güvensiz bağlanma biçimi arasında mizaç ve iki uçlu bozukluğun klinik özellikleri yönünden benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koymaktır.Yöntem: Bu çalışmaya 44 iki uçlu bozukluk tanılı hasta ve 35 iki uçlu bozukluk tanılı olguların sağlıklı 16 yaşın üzerinde olan çocukları dahil edilmiştir. Hastalar ve çocukları ile aynı çevrede, yaş ve cinsiyet yönünden benzer 84 sağlıklı kontrol olgusu çalışmaya alınmıştır. Psikiyatri polikliniğinde izlenen hastalarda 16 yaşın üzerinde olmak ve iyilik döneminde (ötimi) olmak şartları aranmıştır. Tanı görüşmesi SCID I ve SCID II ile yapılmış, hasta bilgileri SCIP-TURK kullanılarak doldurulmuştur. Mizaç değerlendirilmesi TEMPS A mizaç ölçeği bağlanma değerlendirilmesi EBBÖ ölçeği kullanılarak yapılmıştır.Bulgular ve sonuçlar: İki uçlu olgularda güvensiz bağlanmanın sağlıklı bireylerde olduğundan daha sık olduğu bulunmuştur. İki uçlu olguların çocuklarında da güvensiz bağlanmanın hasta ebeveynlerindeki ile benzer, sağlıklı kontrollerdekinden daha sık olduğu bulunmuştur. İki uçlu olguların kaçıngan ve kaygılı/ikircikli bağlanma puanlarının sağlıklı kontrollerden yüksek, çocuklarının kaygılı/ikircikli bağlanma puanlarının hasta ebeveynlerininkinden de yüksek olduğu bulunmuştur.İki uçlu olgularda, kaçıngan bağlanma puanları ile depresif, siklotimik, sinirli ve endişeli mizaç puanları arasında düz, hipertimik mizaç puanları arasında ise ters yönde bir ilişki saptanmıştır. İki uçlu olguların çocuklarında ise kaygılı/ikircikli bağlanma puanları ile siklotimik ve sinirli mizaç puanları arasında düz, hipertimik mizaç puanları arasında ise yine ters yönde bir ilişki saptanmıştır. İki uçlu olgularda depresif mizaç, çocuklarında ise sinirli mizaç güvensiz bağlanmayı yordamaktadır. Sağlıklı bireylerde güvensiz bağlanan bireylerin siklotimik mizaç puanların daha yüksek olduğu saptanmıştır.İki uçlu olguların çocukları arasında güvensiz bağlananların ebeveynlerinde premenstrüel sendrom, postpartum başlangıç, atipik depresyon alt tipi, psikotik bulgu, özkıyım, hastaneye yatış, hızlı döngülülük, DMİ şeklindeki gidiş örüntüsü ve ani başlangıç ve bitişler, düşük akademik işlevsellik ve sınır kişilik bozukluğu güvenli bağlananların ebeveynlerindekinden daha sık, depresif dönemlerin sayısı daha yüksek bulunmuştur. İki uçlu olguların çocuklarında, iki uçlu ebeveynin kaçıngan ve kaygılı/ikircikli bağlanma biçimi güvensiz bağlanma olasılığını 10.2 (3.6-28.7) ve 7.5 (1.2-47.5) oranında arttırmaktadır. Diğer yordayıcı değişkenler depresif epizod sayısı, sinirli mizaç, sosyal işlevsellik ve DMİ gidiş örüntüsüdür.Tartışma: Güvensiz bağlanma biçiminin ve duygudurum bozukluğunun birbirlerini karşılıklı ve çift yönlü olarak olumsuz etkiledikleri yorumu yapılmıştır.Sağlıklı bireylerde güvensiz bağlananların siklotimik mizaç puanların daha yüksek olduğu görülmüştür. Kişinin duygudurum mizacındaki salınımlar güvenli bağlanmayı tehdit eder mi sorusu akla gelmektedirİki uçlu olgularda depresif mizacın, çocuklarında ise sinirli mizacın güvensiz bağlanmayı yordadığı saptanmıştır. Hipertimik mizaç güvensiz bağlanma için bir direnç sunuyor mu varsayımı düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: İki uçlu bozukluk, bağlanma, mizaç

Filiz Kökcü
Adnan Menderes University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinin bağlanma biçemleri ve kişilik bozuklukları

Kişilik, gelişimi ve normalden farklı gelişen kişilik örüntüleri psikoloji literatüründe sıkça incelenen bir konu olmuştur. Bolwby tarafından ortaya atılan Bağlanma kuramı ise kişiliğin ve kişilerarası ilişkilerin gelişiminde yaşam boyu etkililiği devam ettiren bir gelişim kuramı olarak ele alınmaktadır. Bu çalışmanın amacı yetişkin bağlanma stillerinin kişilik bozuklukları ile ilişkisini Türk örnekleminde incelemektir. Çalışmaya Aydın ve çevresindeki çeşitli üniversitelerde okumakta olan 511 kız (% 66,1), 262 erkek (%33,9) olmak üzere 773 öğrenci katılmıştır. Katılımcıların bağlanma biçemleri Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri?II (YİYE-II), kişilik bozuklukları ise DSM-IV ve ICD-10 Kişilik Testi (DIP-Q) ölçülmüştür. Ölçekler öz bildirim yolu ile uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda bağlanma biçemleri, kişilik bozukluğu yaygınlığı ve bağlanma biçimleri ile kişilik bozuklukları arasındaki ilişki incelenmiştir. Buna göre daha çok saplantılı ve korkulu olmak üzere güvensiz bağlanan kimselerde kişilik bozukluğu daha yüksektir. Kişilik bozukluğu ile güvensiz bağlanma arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu bulunmuş olmakla birlikte kadınlar ve erkekler arasında bağlanma stilleri açısından bir fark gözlenmemiştir. Benzer şekilde kadınlarla erkekler arasında da kişilik bozuklukları açısından bir fark yoktur.Anahtar Sözcükler: Bağlanma kuramı, bağlanma biçemleri, kişilik bozuklukları.

BağlanmaBağlanma stilleriKişilik+2
Fatma Evrim Erdoğan
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde kimlik ve bağlanma

Kimlik gelişimi ve bağlanma arasında ilişkinin var olduğunu gösteren araştırmalardan hareketle, bu çalışmada üniversite öğrencilerinin sahip oldukları bağlanma stillerine göre kimlik bocalaması yaşantısının farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Ayrıca bağlanma stilleri ve KDDA puanı ile cinsiyet, anne babanın eğitim durumu, ekonomik durum, ruhsal sağlık gibi değişkenler arasındaki ilişki de incelenmiştir.Araştırmaya Aydın ve İzmir'deki çeşitli üniversitelerde okumakta olan 773 (511 kız ve 262 erkek) öğrenci katılmıştır. Yaş aralığı 17-30, yaş ortalaması 20.56'dır. Kullanılan veri toplama araçları Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı (KDDA) ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II (YİYE II)'dir. Sonuçta kimlik ve bağlanma arasında ilişki olduğu yönündeki araştırma hipotezinin desteklendiği görülmüştür. Ayrıca KDDA puanları ile yaş, cinsiyet, anne babanın eğitim durumu, ekonomik durum ve ruhsal sağlık arasındaki ilişki incelenmiş; KDDA ile yaş, cinsiyet, babanın eğitim durumu ve ruhsal sağlık arasında ilişki bulunmazken, KDDA ve annenin eğitim durumu ve ekonomik durum arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Bağlanma stilleri ile cinsiyet, anne baba eğitim, ekonomik durum, ruhsal sağlık ve alışkanlıklar arasındaki ilişki incelenmiş sonuçta bağlanma stilleri ile cinsiyet, anne ve babanın eğitim durumu ve ekonomik durum arasında anlamlı bir ilişki olduğu bulunurken bağlanma stilleri ile ruhsal sağlık ve alışkanlıklar arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Araştırmadan elde edilen bu bulgular ilgili literatüre göre tartışılmıştır.Anahtar kelimeler: Kimlik, Bağlanma, Kimlik Bocalaması, Bağlanma Stilleri

BağlanmaBağlanma stilleriKimlik+2
Fatma Birgi
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Gençlerde kişilik bozuklukları ve cinsel yönelim

Üniversite öğrencisi gençlerde cinsel davranışları, kişilik bozukluğu yaygınlığı, cinsel yönelim yaygınlığı ve cinsel yönelim ve kişilik bozuklukları arasındaki ilişkiyi incelemek bu tezin amaçlarını oluşturmaktadır. Bu amaçlar doğrultusunda İzmir ve Aydın şehirlerinde bulunan 773 üniversite öğrencisi araştırmada katılımcı olarak yer almışlardır. Katılımcılara, DSM-IV ve ICD-10 Kişilik Bozuklukları Değerlendirme Aracı (DIP-Q), Eskin Cinsel Davranış ve Yönelimi Değerlendirme Aracı (ECDYDA) ve demografik özellikleri içeren genel bilgi formu uygulanmıştır. Araştırmanın hipotezini oluşturan heteroseksüel olmayan cinsel yönelim olasılığının B küme kişilik bozukluklarında daha yaygın bir şekilde görülmeyeceği varsayımı elde edilen bulgular doğrultusunda desteklenmiştir. Elde edilen bulgular göstermektedir ki herhangi bir kişilik bozukluğuna sahip olmak ile heteroseksüel ya da homoseksüel cinsel yönelime sahip olmak arasındaki bir ilişki yoktur.

Kişilik bozuklukları
Gülden Nazlı Yeşiler
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distimi ve depresif bozukluklarda kimlik, kişilik ve mizaç özellikleri

Amaç: Distimik bozukluk hafif seyirli kronik bir depresif duygudurumun varlığı ile karakterizedir. DSM-5 sınıflandırma sisteminde kronik major depresyon ile birlikte kronik depresif bozukluk olarak tanımlanacaktır. Bu çalışmada amacımız distimik bozukluk (kronik depresif bozukluk) ve major depresyona (epizodik depresif bozukluk) eşlik eden kişilik ve kimlik örüntüleri ve mizaç özelliklerini belirlemektir.Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalında ayaktan ve yatarak tedavi gören 92 hastadan oluşan örneklemimize aşağıdaki ölçek ve görüşme formları yoluyla veri toplandı: DSM-4 Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I), DSM-3R Eksen II Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-II), Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı (KDDA), TEMPS-A affektif mizaç ölçeği, Hamilton Depresyon Skalası, DSM-5 Kişilik Fonksiyonelliği Klinik Değerlendirme Formu.Bulgular: Çalışmamızda değerlendirilen depresif bozukluk tanısı alan 92 hastanın % 85'i major depresyon (% 68 akut ve % 17 kronik) ve % 51'i distimi tanısı almıştır. DB olan hastaların % 68'inde MD ve MD olan hastaların % 51'inde DB saptanmıştır. Çalışmaya katılan hastaların DSM-3-R'ye göre % 81'inin en az bir kişilik bozukluğu tanısını ve DSM-5'e göre % 63'ünün genel KB tanısını karşıladığı belirlenmiştir. Tüm gruplarda en yüksek oranda (% 44) görülen kişilik bozukluğu paranoid kişilik bozukluğudur. Erken başlangıçlı distimide geç başlangıçlı distimiye göre sınır kişilik bozukluğunun anlamlı düzeyde yüksek oranda görüldüğü belirlenmiştir (% 38). Depresif kişilik bozukluğu hastaların % 30'unda saptanmış olup distimik hastalarda (% 43), çifte depresyonu olanlarda (% 50) ve erken başlangıçlı distimide (% 65) görece yüksek oranda bulunmuştur. Depresif bozukluk grupları afektif mizaç açısından değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı düzeye ulaşan bir fark saptanmamıştır. Ancak erken ve geç başlangıçlı distimi kendi aralarında karşılaştırıldığında erken başlangıçlı distimi grubunda siklotimik mizaç puanlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. DSM-4 ve DSM-5 tanı grupları arasında KDDA değişkeni açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Bununla birlikte DB tanısı alan hastalar başlangıç yaşına göre değerlendirildiğinde erken başlangıçlı distimi grubunda KDDA puanlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmaya katılan hastaların yaklaşık yarısında altta yatan distimi söz konusudur. Distimisi olan hastaların üçte ikisi akut alevlenme sırasında hekime başvurmuştur. Kronik major depresyon ve distimi birlikte düşünüldüğünde hastaların üçte ikisinde kronik bir depresif bozukluğun olduğunu söylemek mümkündür. Kronik major depresyon ve distiminin kişilik, mizaç ve kimlik özellikleri açısından benzer özellikler gösterdiği ve birlikte gruplandırılmalarının uygun olacağı düşünülmektedir. Ancak erken başlangıçlı distimide geç başlangıçlı distimiye göre kimlik gelişiminde aksamalar olması, sınır ve depresif kişilik bozukluğunun daha sık olması ve hipertimik mizaç dışında diğer mizaç özelliklerinin daha belirgin olması nedeniyle bu patolojileri tanımlayan alt kategorilerin bulunmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Depresif bozuklukDepresyonKimlik+3
Yaşan Bilge Şair
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikotik bozukluk hastalarında güncel intihar düşüncelerinin, yaşam olayları, problem çözme becerileri ve kognitif fonksiyonlarla ilişkisi

Amaç: Endişe verici yaşam olayları intihar için önemli risk etkenlerinden biridir.Buna karşın endişe verici yaşam olaylarıyla karşılaşmada her birey aynı düzeyde etkilenmeyebilir. Psikotik bozukluk hastalarında yaşam olaylarıyla baş etmede, problem çözme becerileri ve kognitif fonksiyonların intihar düşüncesi üzerine olan etkileri yerince araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı psikotik bozukluk hastalarında güncel intihar düşüncelerinin, geçmişteki intihar girişimleri, mevcut psikopatolojileri, problem çözme becerileri, yaşam olayları ve kognitif fonksiyonlar ile ilişkisini araştırmaktır.Yöntem: Çalışmaya, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı polikliniğinde psikotik bozukluk tanısıyla tedavi gören ve DSM-IV tanı sınıflandırmasına göre şizofreni, şizoaffektif bozukluk, sanrısal bozukluk tanısı olan klinik olarak remisyonda veya stabil durumdaki 101 hasta ve 101 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hastalara ve sağlıklı kontrollere sosyodemografik veri formu, SCID-I, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği, Barratt İmpulsivite Ölçeği-11, Endişe Veren Yaşantılar Listesi,Sorun Çözme Ölçeği kullanılmış ve Wisconsin Kart Eşleme Testi uygulanmıştır. Ayrıca hastalara PANSS ve Calgary Depresyon Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Psikoz grubunda yer alan hastaların %52.5?inde (n=53) halen aktif intihar düşüncesi (AİD) olduğu saptanmıştır. AİD olan hastaların geçmişte intihar girişiminde bulunma öyküsü, AİD olmayan hastalardan istatistiksel olarak daha fazlaydı.AİD olan ve olmayan hastalar arasında, ailede intihar girişimi öyküsü, ailede psikotik bozukluk öyküsü, ortalama hastalık süresi, PANSS pozitif, PANSS genel psikopatoloji, PANSS toplam puanları bakımından fark saptanmadı. AİD olan hastaların PANSS negatif puanları AİD olmayan hastaların PANSS negatif puanlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü. AİD olan hastalarda major depresyon tanısı (%58.5, n=31), AİD olmayan hastalardan (%18.8, n=9) istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek saptandı. 41Endişe verici yaşam olayları AİD olan hastalarda, AİD olmayan hastalardan ve sağlıklı kontrollerden istatistiksel anlamlı düzeyde daha fazla saptandı. Psikotik hastalarda eşlik eden bir veya daha fazla yaşam olayı varlığının AİD bulunma riskini yaklaşık olarak 1.4 kat arttırdığı bulundu (risk oranı: 1.391). Sorun çözme becerileri yönünden değerlendirildiğinde AİD olan ve olmayan hasta grupları arasında fark saptanmamakla birlikte sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında hastaların sorun çözme becerileri sağlıklı kontrollerden daha düşüktü. Sorun çözme becerileri ölçeğinin alt ölçeklerine göre değerlendirildiğinde; hastalar ve kontroller arasında olumlu sorun yönelimi ve akılcı sorun çözme tarzı arasında fark olmamakla beraber, hastaların olumsuz sorun çözme yönelimi daha düşük, dürtüsel/dikkatsiz sorun çözme ve kaçınan sorun çözme puanları daha yüksek saptandı. Hastalarının sorun çözme becerileri ile PANNS değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Wiscon Kart Eşleşme Testinde saptanan Perseveratif Hata yüzdeleri karşılaştırıldığında AİD olan ve olmayan gruplar arasında fark saptanmadı. AİD olan ve AİD olmayan hastaların WKET Perseveratif Hata yüzdeleri, kontrol grubundan istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti.Sonuçlar: Psikoz hastalarında aktif intihar düşüncelerin varlığı; yaş, cinsiyet, hastalık süresi, ailedeki intihar girişimi ve ruhsal hastalık öyküsü, PANSS pozitif, genel psikopatoloji ve toplam puanları, sorun çözme becerileri ve WKET ile ölçülen perseveratif hata yüzdeleri ile ilişkili bulunmamıştır. Hastalardaki major depresyon varlığı, PANSS negatif semptom puanları, yaşam olayları ve geçmişteki intihar girişimleri aktif intihar düşüncelerinin varlığı ile ilişkili olarak saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Psikoz, İntihar, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Yaşam Olayları, Sorun Çözme

Biliş bozukluklarıBilişsel işlevlerProblem çözme becerisi+7
Hanife Sevinç İnal
Adnan Menderes University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Dini yönelim, intihar ve intihara yönelik tutumlar

Üniversite öğrencisi gençlerde intihar davranışını, dini yönelim ile intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlar arasındaki ilişkiyi incelemek bu tezin amacıdır. Bu bağlamda Aydın ilinde bulunan çeşitli bölümlerde okuyan 697 üniversite öğrencisi katılımcı olarak yer almıştır. Katılımcılara İntihar Davranışı Soru Formu, Eskin İntihara ve İntihara Eden Kişiye Karşı Tutumlar Ölçeği, Müslüman Dini Yönelim Ölçeği ve demografik özellikleri içeren genel bilgi formu uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda dini yönelim, intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlar arasındaki ilişki incelenmiş içsel dini yönelim ile intiharın kabul edilebilirliği arasında negatif yönde bir ilişki, sorgulama dini yönelim ile intiharın kabul edilebilirliği arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca içsel dini yönelim ile intihar eden kişiyi sosyal kabul etme arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Dışsal dini yönelim ile intiharla ilgili kendini açma arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür. Cinsiyet farklılıkları açısından bakıldığında en az bir kez kendini öldürme girişiminde bulunmanın erkeklerde kadınlara kıyasla daha yüksek olduğu görülmüştür. Ancak dini yönelimin alt boyutlarında cinsiyete yönelik anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.Anahtar sözcükler: Dini yönelim, İntihara karşı tutumlar, İntihar davranışı

Dinİntihar
Betül Çetintulum Huyut
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Benlik kurguları intihar ve intihara yönelik tutumlar

Bu çalışmada benlik kurguları ile intihar davranışları ve intihara yönelik tutumlar arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Ayrıca özerk, ilişkisel ve özerk-ilişkisel benlik kurguları olan bireylerin intihar davranışları, intihara karşı tutumları ve intihar eden kişiye karşı tutumları üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Aydın merkezde bulunan farklı başarı düzeylerine göre seçkisiz olarak seçilen liselerin 9., 10. ve 11. sınıflarında okuyan 309 erkek, 393 kız toplam 702 öğrenciden oluşmuştur. Yapılan analiz sonucunda intihar düşüncesi, girişimi ve intihar davranışı olan bireylerin özerk benlik kurgusu puanlarının yüksek olduğu, intihar düşüncesi, girişimi ve intihar davranışı olmayan bireylerin ilişkisel benlik kurgusu puanlarının yüksek olduğu bulunmuştur. Özerk-ilişkisellik puanlarının ise intihar düşüncesi ve intihar davranışı olan katılımcılarda daha yüksek olduğu, intihar girişimi açısından anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Benlik kurgusu, özerk benlik, ilişkisel benlik, özerk-ilişkisel benlik, intihar, intihara karşı tutumlar, intihar eden kişiye karşı tutumlar.

BenlikBenlik imajıKişilik+2
Özge Yaren Yavuz
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Depresyonun sağaltımında sorun çözme eğitiminin etkililiği

Sorun çözme terapisi, yapılan etkililik çalışmalarından elde edilen bulgulara göre depresyonun tedavisinde etkili bir yol olarak gösterilmektedir. Bu çalışmada temel olarak, sorun çözme terapisinin, daha kısa ve grup formatında psikoeğitim şeklinde uygulanmasının depresyon belirtilerini azaltmada etkili olup olmadığı araştırılmıştır. SCID-I'e göre depresyon tanısı alan 24 hastaya, 4 grup olarak, 4 hafta boyunca sorun çözme eğitimi uygulanmıştır. Beck Depresyon Ölçeği , Beck Anksiyete Ölçeği ve Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri ile hastalardan, kabul ölçümü, eğitim öncesi ölçüm, eğitim sonrası ölçüm ve izlem ölçümü olmak üzere 4 ölçüm alınmıştır. Elde edilen bulgular, hastaların eğitim sonrası ve izlemde ölçülen depresyon ve anksiyete düzeylerinin, kabul ve eğitim öncesine göre anlamlı oranda daha düşük olduğunu göstermiştir. Bunun yanında, hastaların eğitim sonrasında ve izlemde ölçülen sorun çözme beceri düzeylerinde, kabul ölçümüne göre anlamlı oranda bir yükselme bulgulanmıştır. Sonuç olarak sorun çözme eğitiminin depresyonun tedavisinde etkili bir yol olduğu söylenebilir. , Anahtar Kelimeler: sorun çözme terapisi, sorun çözme eğitimi, depresyon, anksiyete, sorun çözme becerisi

AnksiyeteDepresyonProblem çözme+2
Elvan Demirbağ
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı travmalarının duygu düzenleme ve kimlik gelişimine etkisi ve bunların psikopatolojiler ile ilişkisi

Çocuk istismarı ve ihmali farklı alanlarda farklı şekillerde tanımlansa de genel olarak 18 yaşın altındaki çocukların fiziksel, duygusal, zihinsel ve toplumsal gelişimlerini zedeleyici ve sağlığını olumsuz etkileyici her tür davranış istismar ve ihmal olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, çocukluk çağında travma yaşama, duygu düzenleme güçlüğü ve kimlik bocalaması arasındaki ilişkinin varlığı ve yönünü araştırmaktır. Ayrıca psikopatolojilerle bağlantısını incelemektir. Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi öğrencilerinden 69 kişi katılmıştır. İlk aşamada 635 kişi olan örneklem grubu içerisinden Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği?ne göre ortalamanın üzerinde kalan bireyler (en yüksek puan alandan ortalamaya doğru şeklinde ulaşılabilenler ve katılmak isteyenler) ikinci aşamaya dahil edildi. Kadınların oranı %66,7 (n:46), erkeklerinse %33,3 (n:23), genel olarak yaş ortalaması 20,93 (17-29 yaş)?tür. Araştırmada genel bilgi formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ), Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı (KDDA), SCID I ve SCID II kullanılmıştır. Araştırmada bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkeni yordama gücünü belirlemek üzere bir dizi tekli ve çoklu regresyon analizinden yararlanılmıştır. Sonuçlara göre duygusal ihmal ve duygusal istismarın cinsel ve fiziksel istismar ile fiziksel ihmalden daha yaygın olduğunu, sosyoekonomik değişkenlerde gelir düzeyi 1000 TL ve altında olan ve psikiyatrik ve tıbbi değişkenlerden ilaç kullanan, kendisinde veya ailesinde zarar verme davranışları bulunan veya intihar girişimleri olan katılımcılar diğerleriyle karşılaştırıldığında ÇÇTÖ puanlarının anlamlı bir şekilde farklılık gösterdiği, daha yüksek puanlar aldıkları bulunmuştur. Duygusal istismar ve cinsel istismarın DDGÖ üzerinde, duygusal istismar ve duygusal ihmalin KDDA üzerinde anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Ayrıca çocukluk çağı travmaları ve özellikle de alt boyutu olan duygusal istismar ile kimlik bocalaması ilişkisinde duygu düzenleme güçlüğünün kısmi aracı değişken olduğu görülmüştür. Son olarak tanı alanlar ile almayanların karşılaştırıldığında tanı alanların KDDA puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunsa da ÇÇTÖ ve DDGÖ puanları açısından bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.

KimlikPsikopatolojiStres bozuklukları-post travmatik+4
Esra Şahin Demirkapı
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00