
408
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Tip 2 diyabet hastalarında dipeptidilpeptidaz 4 (dpp4) inhibitörlerinin kullanımının diyabet komplikasyonları üzerine etkisi
Diyabet, sebep olduğu komplikasyonlar ile mortalite ve morbiditeyi arttıran, yaşam kalitesini düşüren, tedavi maliyetleri yüksek, yüksek prevalansa sahip kronik bir hastalıktır. Diyabet tedavisinin en önemli amaçlarından biri komplikasyonların önlenmesi, geciktirilmesi veya kontrol altında tutulmasıdır. Görece yeni bir ilaç grubu olan, etki mekanizmaları ve komplikasyonlar üzerindeki etkileri hala araştırılmaya devam eden dipeptidil peptidaz 4 enzim inhibitörleri (DPP4 inhibitörleri) tedavide diğer antidiyabetik ilaçlarla beraber kullanılmaktadır. Bu araştırmada DPP4 inhibitörlerinin diyabet komplikasyonları üzerine olan etkisinin tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Araştırma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji polikliniklerine 28.04.2011-31.12.2018 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme kriterlerini sağlayan hastalar arasından örneklem genişliği hesaplanarak 197 hasta ile yürütülmüştür. DPP4 inhibitörlerinin tedaviye eklendiği hasta grubunda, insülin kullanan hasta grubuna nazaran diyabete bağlı tüm komplikasyonların daha az görüldüğü tespit edilmiştir. Diyabete bağlı komplikasyon oranlarını azalttığı gösterilmiş olan DPP4 inhibitörlerinin birinci basamak sağlık hizmeti veren hekimler tarafından da reçete edilebilmesinin diyabete bağlı morbidite oranlarının ve tedavi maliyetlerinin azaltılmasında gerekli bir adım olacağı düşünülmektedir.
Majör depresif bozukluk tanılı hastalarda ince bağırsak aşırı bakteri çoğalması durumu
Depresyon dünyada yaygın görülmekle birlikte yaşam kalitesini bozan ve yüksek oranda tekrarlayan bir hastalıktır. Birçok çalışma mikrobiyotanın santral sinir sistemini etkilediği göstermiş ve depresyonla ilişkilendirmiş olsa da, majör depresif bozukluğu (MDB) olan hastalardaki temel patogenezi tam olarak bilinmemektedir. İnce bağırsak bakteri aşırı çoğalması (SIBO), ince bağırsaktaki bakteri tiplerinin değişmesi ve/veya bakteri sayısının artışıdır. Stresin mikrobiyotayı değiştirdiği bilinmekte ve bu nedenle SIBO'nun majör depresif bozuklukla ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışma majör depresif bozukluk ile SIBO arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışma 23.01.2019-15.07.2019 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Aile Hekimliği, Gastroenteroloji ve Psikiyatri Ana Bilim Dalı ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı polikliniklerine başvurmuş olan 45 majör depresif bozukluk tanılı hasta ile 49 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 94 kişiyle yürütülmüştür. Hastalara oral glukoz solüsyonu içirilmesini takiben nefeste H2 ve CH4 düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca demografik özellikleri, beck depresyon ölçeği, beck anksiyete ölçeği ve kısa semptom envanteri değerlendirmeleri yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 94 kişinin %14,9'i (n=14) SIBO pozitif olup, gruplar arasında anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir (p>0,05). Bununla birlikte metan pozitifliği hasta grubunda anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p<0,05). Her iki grupta demografik özellikler ve vücut kitle indeksi arasında anlamlı bir ilişki yoktu (p>0,05). Bu çalışma majör depresif bozukluk ile SIBO'nun ilişkisini gösterememiş olmakla birlikte daha fazla sayıda MDB popülasyonlarında araştırma yapılması gerekir.
İnme hastalarında bihemisferik transkranial doğru akım stimulasyon tedavisinin üst ekstremite fonksiyonlarına etkisinin araştırılması
İnme rehabilitasyonunda hastaları daha fonksiyonel ve bağımsız hale getirmek için yeni yaklaşımlar ve tedavi yöntemleri geliştirilmektedir. İnme geçiren hastaların hemiplejik üst ekstremite fonksiyonlarını geliştirmeye yönelik transkranial doğru akım stimulasyon (tDAS) tedavisi bu yaklaşımlardan biridir. tDAS tedavisinin inme rehabilitasyonunda kullanımı ile ilgili son zamanlarda çalışmalar artmış olmakla birlikte henüz rutin rehabilitasyon programında kullanılmamaktadır. Çalışmamızda bihemisferik tDAS tedavisinin subakut inmeli hastalarda üst ekstremite motor fonksiyonları üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 01.08.2016-20.01.2018 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğinde rehabilite edilmek üzere yatırılmış olan 32 (16 tDAS grubu, 16 sham grubu) inme hastası çalışmaya alındı. Hem tDAS hem de sham grubundaki hastalara 3 hafta süreyle, haftanın 5 günü, günlük ortalama 60-120 dakika boyunca konvansiyonel üst ekstremite rehabilitasyon programı uygulandı. tDAS grubundaki hastalara konvansiyonel inme rehabilitasyon programına ek olarakgünde 30 dakika süreyle toplamda 15 seans bihemisferik tDAS tedavisi uygulandı. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. haftada klinik değerlendirmeleri yapıldı. Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği Kendine Bakım (FBÖ) Skoru, Brunnstrom Motor Evrelemesi (BME) ve Fugl Meyer Üst Ekstremite Motor Değerlendirme (FM) sonuçları kaydedildi. Gruplar arasında demografik özellikler bakımından farklılık yoktu. Tedavi öncesi yapılan değerlendirmede BME ve FM skorunda gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, FBÖ skorunda tDAS grubunda anlamlı fark tespit edildi (p=0.05). tDAS grubundaBME, FM ve FBÖ skoru giriş ve çıkış değerleri karşılaştırıldığında birbirinden istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark göstermekteyken (p<0,001), sham grubunda giriş ve çıkış değerlerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca tedavi sonrası değerlendirmede tDAS grubunda FBÖ skoru ve FM kazançları karşılaştırıldığında istatiksel olarak ileri derecede anlamlı fark saptandı (p<0,001). Sonuç olarak, bu randomize çift kör çalışmamızda, bihemisferik tDAS tedavisi inme geçirmiş hastalara subakut dönemde konvansiyonel rehabilitasyon yöntemlerine ek olarak uygulandığında, üst ekstremite motor ve fonksiyonel gelişimin daha iyi olduğu saptanmıştır. Bu uygulamanın rutin olarak inme rehabilitasyonu pratiğine girebilmesi için; ne kadar süre ve yoğunlukta uygulanması gerektiği gibi pek çok soruya cevap bulunması amacıyla geniş kapsamlı, daha uzun süre takipli randomize kontrollü klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Asetabulumun anterior kolon posterior hemitransvers kırıklarında farklı tespit yöntemlerinin biyomekanik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; asetabulumda anterior kolon posterior hemitransvers (AKPHT) kırık oluşturulmuş hemipelvis modelinde; arka ve ön kolon vidaları ile desteklenmiş infrapektineal (İP) tespit yöntemi, suprapektineal (SP) tespit yöntemi ve SP ile birlikte İP tespit yönteminin biyomekanik olarak karşılaştırılmasıdır. Çalışmada 21 adet, poliüretan köpükten özel olarak üretilmiş, sol hemipelvis modelleri kullanıldı. Üç ayrı grup oluşturulduktan sonra Letournel Sınıflandırmasında belirtildiği şekilde AKPHT asetabulum kırığı oluşturuldu. Her grupta yedi adet hemipelvis modeli kullanıldı: Grup 1: suprapektineal yerleşimli 3,5 mm rekonstrüksiyon plağı ve kortikal vida uygulaması, Grup 2: infrapektineal yerleşimli 3,5 mm rekonstrüksiyon plağı ve kortikal vida uygulaması ile birlikte iki arka kolon ve bir ön kolon vidası uygulaması, Grup 3: suprapektineal ve infrapektineal yerleşimli 3,5 mm rekonstrüksiyon plağı ve kortikal vida uygulaması. Çalışma gruplarında uygulanan farklı tespit yöntemleri, biyomekanik olarak otomatik materyal test makinesi kullanılarak vertikal yüklenme altında dayanıklılık bakımından test edildi ve elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Tüm gruplarda, sırası ile implant yetmezliği gelişmesine neden olan ortalama kuvvet miktarı 2921 N, 2018 N ve 3658 N olarak belirlendi. İmplant yetmezliğine neden olan kuvvet göz önünde bulundurularak dayanıklılık karşılaştırıldığında, en dayanıklı tespitin SP ve IP tespit yönteminin birlikte uygulandığında sağlandığı, bunu sırasıyla SP tespit ve ön ve arka kolon vidaları ile destelenmiş IP tespit takip ettiği belirlendi. Bu çalışmada asetabulumun AKPHT kırıklarında, SP ve IP tespit yönteminin birlikte uygulanmasının en stabil tespiti sağladığını, dayanıklılık açısından bunu SP tespitin takip ettiğini ve arka ve ön kolon vida uygulaması ile desteklenmiş IP tespit'in tek başına yetersiz olduğunu tespit ettik. Asetabulumun AKPHT kırıklarında limitli kombine yaklaşım ile uygulanan anterior ve posterior kolon vidaları ile desteklenmiş İP tespit daha az invaziv olsa da yeterli stabiliteyi sağlamak için SP tespit, mutlaka cerrahi tedavi yöntemine dahil edilmelidir.
Kronik bel ağrılı hastalarda ağrı, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve uyku düzeni ilişkisi
Kronik bel ağrısı bireyin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen tedavisi ve yönetilmesi zor bir hastalık tablosudur. Çalışmalarda kronik bel ağrısının kas iskelet sistemi rahatsızlıkları arasında en yüksek oranda görüldüğü belirtilmiştir. Hastalarda bel ağrısı ile birlikte nedene bağlı olarak çeşitli semptomlar ortaya çıkabilmektedir. Duruş bozukluğu, kaslarda güçsüzlük, bacaklarda yanma, karıncalanma bu semptomlardan bazılarıdır. Hastalarda ağrı ile ilişkili olarak hayat kalitesinde düşme, özürlülük tablosu, depresyon, anksiyete, uyku sorunları gibi psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkabilmektedir. Bizim çalışmamıza Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümüne başvuran 6 aydan uzun süredir kronik bel ağrısı olan 73 hasta ile, 73 kontrol dahil edildi. Katılımcıların yaş aralığı 18-65 yaş olarak belirlendi. Kronik bel ağrılı hasta grubuna Kısa Form McGill Ağrı Ölçeği, Roland Morris Özürlülük Ölçeği, Kısa Form- 36, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi Anketi uygulandı. Kontrol grubuna ise sadece Kısa Form- 36, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi Anketi uygulandı. Çalışmamızda hem gruplar arasında, hem de kronik bel ağrılı grup içerisinde ağrı, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve uyku düzeni ilişkisinin saptanması amaçlamıştır. Yaş ve cinsiyet faktörü göz önünde bulundurulduğunda kronik bel ağrılı grup ve kontrol grup arasında istatiksel olarak fark yoktu ( sırasıyla p=0.904, p=1.000). Kronik bel ağrılı grupta kontrol grubuna göre Kısa Form-36'nın altı alt grupunda-fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, emosyonel rol, sosyal işlevsellik, ağrı, genel sağlık algısı puanlarında istatiksel olarak fark bulduk. (sırasıyla; p<0.001, p<0.001, p<0.001, p=0.021, p=0.006, p<0.001). Enerji/Canlılık ve ruhsal sağlık puanlarında gruplar arasında istatiksel olarak fark yoktu (sırasıyla; p=0.218, p=0.444). Kronik bel ağrısı olan hastalar ve kontrol grubu arasında depresyon puanları ve depresyon düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Yine her iki grup arasında anksiyete puanları ve anksiyete düzeyleri arasında istatiksel olarak fark yoktu (p>0.05). Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi ile kronik bel ağrısı olan hastalar ve kontrol grubu arasında uyku puanı ve düzeyi açısından istatiksel olarak fark bulamadık (p>0.05). Sonuç olarak, kronik bel ağrısının hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediğini saptadık. Bu bakımdan kronik bel ağrısının etkin tedavi edilmesi için hastaya çok yönlü yaklaşılmasının daha doğru olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler : kronik bel ağrısı, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi, uyku düzeni
Geç preterm bebeklerde maternal risk faktörlerinin ve plasenta histopatolojilerinin neonatal morbiditeye etkisi
Preterm doğumlar, neonatal morbidite ve mortaliteyi oluşturan en önemli risk faktörüdür. Gebelik haftası 37 haftadan önce olan tüm bebekler preterm olarak tanımlanmaktadır. Bu bebeklerin yaklaşık %65-70'ini 340/7- 366/7 hafta arasında doğan geç preterm bebekler oluşturmaktadır. Geç preterm bebekler çoğunlukla fonksiyonel ve gelişimsel olarak matür olarak düşünülür ve term bebekler gibi ele alınırlar, bu nedenle sorunları gözden kaçabilir. Bu çalışmaya Ocak 2018-Temmuz 2018 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Uygulama ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan ünitesinde izlenen gebelik yaşı 340/7- 366/7 hafta olan toplam 62 bebek dahil edilmiştir. Çalışmamızda plasental patoloji ve maternal risk faktörlerine göre bu bebeklerde oluşan neonatal morbiditeler değerlendirilmiştir. Multipl konjenital anomalisi, kromozomal bozukluğu olan bebekler ve farklı hastanelerde doğup hastanemize yatırılan geç preterm yenidoğanlar çalışma dışında bırakıldı. Bu çalışmada en sık görülen morbiditeler beslenme intoleransı (%56.5), hiperbilirübinemi (%50), hipoglisemi (%32.3), yenidoğanın geçici takipnesi (%16.1), polisitemi (%9.7), sepsis (%8.1) ve respiratuvar distres sendromu (%6.5) olarak saptandı. Geç preterm bebeklerde gebelik haftalarına (34., 35. ve 36. haftalar) göre karşılaştırdığımızda; yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki yatış süreleri, morbidite sıklığı ve tedavi gereksinimi en yüksek oranda 34. gebelik haftasında doğan bebeklerde görüldü. Plasentasında maternal uterin malperfüzyon patolojisi görülen bebeklerde hiperbilirubinemi ve intrakranial kanamanın; kronik inflamasyon patolojisi olanlarda polisitemi, beslenme intoleransı ve tekrarlayan hastaneye yatış riskinin; fetal obliteratif vaskülopati patolojisi olanlarda polisiteminin; plasentomegalisi olanlarda erken neonatal sepsis ve beslenme intoleransının ve plasentasında hematomu olan bebeklerde ise pnömötoraksın istatistiksel olarak yüksek görüldüğü belirlendi. Preeklamptik anne bebeklerinde hiperbilirubinemi ve beslenme intoleransının; EMR'li anne bebeklerinde beslenme intoleransının; oligohidroamniyotik anne bebeklerinde hiperbilirubinemi ve beslenme intoleransının; plasenta previası olan anne bebeklerinde RDS ve intrakranial kanamanın; trombofilisi olan anne bebeklerinde hiperbilirubinemi, erken neonatal sepsis ve beslenme intoleransının ve maternal enfeksiyonu olan anne bebeklerinde ise erken neonatal sepsis ve tekrarlayan hastane yatış riskinin anlamlı şekilde yüksek görüldüğü belirlendi. Sonuç olarak; çalışmamızda 34.gebelik haftasında doğan bebeklerde, diğer gebelik haftalarına göre daha çok morbidite saptanmıştır. Annede preeklampsi, oligohidroamniyoz, trombofili, enfeksiyon gibi risk faktörlerinin ve maternal uterin malperfüzyon, kronik inflamasyon, plasentomegali gibi plasentaya ait problemlerin olmasının bebeklerde morbiditeyi artırdığı belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: geç preterm, morbidite, plasental patoloji, maternal risk faktörleri
Endometrioid tip endometrium kanserinde paraaortik lenf nodu tutulumu için risk faktörleri
Bu çalışmanın amacı, tamamına komplet cerrahi evreleme uygulanmış endometrioid tip endometrium kanseri (EEK) hastalarında, paraaortik lenf nodu (LN) metastazı için risk faktörlerini belirlemekti. Bu çalışmada, 2007-2018 yılları arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde endometrium kanseri nedeniyle opere edilen hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Pelvik ve paraaortik lenfadenektomiyi de içeren cerrahi uygulanmış olan olan 894 EEK hastası çalışmaya dahil edildi. Hasta verileri paraaortik lenf nodu tutumu açısından değerlendirildi ve paraaortik lenf nodu metastazı (PALNM) için prediktif faktörleri saptamak amacıyla tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon modelleri kullanıldı. Hastaların 87 (%9,7)'sinde lenf nodu metastazı mevcuttu ve izole pelvik, izole paraaortik ve pelvik-paraaortik lenf nodu metastazı; sırasıyla, 48 (%5,4), 6 (%0,7) ve 33 (%3,7) hastada saptandı. Tek değişkenli analizde; derin myometrial invazyon, grade 3 tümör, primer tümör çapı (≥2 cm), servikal stromal invazyon, yükselmiş Ca-125 değeri, lenfovasküler alan invazyonu (LVSİ), serozal tutulum, adneksiyal tutulum, pelvik lenf nodu metastazı varlığı ve metastatik pelvik LN sayısının iki veya ikiden daha fazla olmasının, PALNM riskini istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırdığı saptanırken (p < 0,001); tanı yaşı (p=0,83) ve metastatik pelvik lenf nodu boyutu çapının (p=0,50) , bu açıdan istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi saptanmadı. Çok değişkenli analizde ise, EEK hastalarında, pelvik LN metastazı varlığı [odds oranı (OR), 13,1; %95 güven aralığı (GA), 3,27-52,9; p < 0,001] ve pozitif pelvik LN sayısının iki veya ikiden daha fazla olması [OR, 4,4; %95 GA, 1,25-15,8; p =0,021], PALNM için bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. EEK'de pelvik lenf nodu tutulumunun yanı sıra metastatik pelvik lenf nodu sayısının iki veya ikiden daha fazla olması, PALNM için bağımsız risk faktörleri olarak görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Endometrium kanseri, Metastaz, Lenfadenektomi, Paraaortik lenf nodu, Risk faktörleri
Erişkin obez hastalarda boyun çevresi ile akromiyo-aksillo-suprasternal çentik indeksinin zor entübasyon belirteci olarak karşılaştırılması
Obezite her geçen gün daha sık karşılaşılan bir sağlık sorunudur ve obez hastalara cerrahi müdahalelerde bulunma sıklığı da her geçen gün artmaktadır. Obez hastalarda en sık görülen sorunlardan biri genel anestezi sırasında havayolu sağlamada karşılaşılan zorluklardır. Cerrahi girişim için hazırlanan hastaların preoperatif değerlendirme sırasında, kolay uygulanabilirliği olan, ölçümü ve değerlendirmesi objektif, güvenirliği yüksek test ve inceleme yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı; erişkin obez hastalarda zor entübasyon insidansının belirlenmesi, preoperatif boyun çevresi ölçümünün ve akromiyo-aksillo-suprasternal indeksin zor havayolunun belirlenmesine olan katkısının ve kullanılabilirliğinin araştırılmasıdır. Ocak 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi İstanbul Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde elektif şartlarda, endotrakeal entübasyon ile genel anestezi altında opere olan, 18 yaş üzeri, ASA I-III grubunda 100 obez ve 100 obez olmayan hasta prospektif ve gözlemsel çalışmaya dahil edildi. Her iki gruptaki hastalar boyun çevresi ve akromiyo-aksillo-suprasternal çentik indeksi (AASI) oranlarına göre 4 alt gruba ayrılarak değerlendirildi. Preoperatif değerlendirmede hastaların demografik özellikleri, ağız açıklığı, Mallampati sınıflaması (MLP), mandibular protrüzyon varlığı, tiromental mesafe ölçümü, boyun hareket kısıtlılığı varlığı, boyun çevresi ölçümü, yapılacak olan ameliyat türü, komorbid hastalık varlığı ve akromiyo-aksillo-suprasternal çentik indeksi kaydedildi. İntraoperatif değerlendirmede ise hastada maske ile havalandırma zorluğu, entübasyonda kullanılan yöntem, entübasyon deneme sayısı, entübasyonu deneyen kişi sayısı, Cormack-Lehane derecesi (C-L), kullanılan ilaçlar ve entübasyon zorluk skalası kaydedildi. Tüm hasta gruplarında zor entübasyon ile C-L arasında lineer iyi dereceli korelasyon (r=0,622, p=0,0001), boyun çevresi ile düşük-orta dereceli korelasyon (r=0,322, p<0,0001), MLP arasında düşük pozitif korelasyon (obez olmayan r=0,438, p<0,0001; obez r=0,291, p=0,003), sternomental mesafe ile düşük negatif korelasyon bulundu (r=-0,185, p=0,009). Akromiyoaksillosuprasternal çentik indeksi ile zor entübasyon arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak; çalışmamız zor entübasyon belirteci olarak kullanılan Cormack-Lehane derecelendirmesi, Mallampati testi ve boyun çevresi ölçümünün tüm hastalarda zor havayolu öngörüsünde yardımcı olduğunu ancak Akromiyoaksillosuprasternal çentik indeksi'nin zor havayolu belirteci olarak anlamlı olmadığını göstermiştir. Anahtar kelimeler: Obezite, zor entübasyon, boyun çevresi, akromiyo-aksillo-suprasternal çentik indeksi.
Kolorektal kanser tanısı olan hastalarda vitamin d replasmanın prognoz üzerine etkisi
ÖZET Kolorektal Kanser Tanısı Olan Hastalarda Vitamin D Replasmanın Prognoz Üzerine Etkisi Başkent Üniversitesi Tıp fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, 2018 Kolorektal kanserler tüm dünyada en sık görülen kanserler arasında yer almaktadır. Kolorektal kanserler A.B.D 'de en sık tanı alan 4. Kanser olup, ölüme neden olan 2. en sık kanserdir (1). D Vitaminin kanser fizyopatolojisi üzerine etkisi olduğu bilinmektedir. Özellikle hücre proliferasyonunu inhibe etme ve apoptozu arttırma üzerine etkilidir (2). Bazı kohort çalışmalarda D vitamini eksikliğinin kolorektal kanser insidansını arttırdığı ortaya koymuştur ve D vitamini replasman tedavisinin kolorektal kanser riskinin azaltabileceğine dair veriler de mevcuttur (3-7). D Vitamin eksikliği olan kolorektal kanser tanılı hastalarda replasman tedavisinin prognoza ve klinik gidişe etkisi konusunda veriler henüz net değildir. Bu çalışmada, kolorektal kanser tanılı hastalarda tanı anında D vitamin düzeyinin genel sağkalıma etkisinin değerlendirlmesi ve eksiklik saptanan hastalarda D vitamin replasman alan ve almayanlara göre sağkalım farkı olup olmadığının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 18 yaş ve üstü ve 01.01.2006 tarihinden 08.03.2018 tarihine kadar Başkent Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Bilim Dalı'na başvuran ve kolorektal tanısı ile başvuran ve tanıda D vitamin düzeyine bakılan 100 hasta dahil edilmiştir. İstatistiksel analiz aşamasında Ki-Kare Testi, Kaplan Meier ,cox regresyon modeli kullanılmıştr. Bu çalışma sonucunda tanı anında D vitamin seviyenin kolorektal kanser prognozu açısından anlamlı belirteç olabileceği düşünülmüştür. Tanıda D vitamin düzeyi eksik olan hastalarda ise replasman tedavisi çalışmamızda negatif faktör olarak tespit edilmiştir. Bu konuda halen verilerin büyük ölçekli prospektif çalışmalarla değerlendirilmeye ihtiyacı bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, D Vitamin , prognoz, replasman
Deneysel testis torsiyonu modeli oluşturulan sıçanlarda, kısa ve uzun dönem torsiyona bağlı hasarda trombositten zengin plazmanın etkinliği
Testis torsiyonu sırasında gelişen iskemik hasar ve detorsiyon sonrasındaki reperfüzyon hasarı testiste ciddi hasarlara sebep olur. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan testis torsiyonu modellerinde, 3 ve 5 saatlik farklı torsiyon sürelerinde, endojen bir ajan olan plateletten zengin plazmanın (PRP) intratestiküler uygulanmasının histopatolojik etkilerini araştırdık. Çalışmada, 35 adet prepubertal erkek Wistar Albino sıçan; kontrol, Sham – 3 saatlik torsiyon (SHM-3), Sham - 5 saatlik torsiyon (SHM-5), 3 saatlik torsiyonda PRP uygulanması (PRP-3) ve 5 saatlik torsiyonda PRP uygulanması (PRP-5) grupları olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Beş adet sıçan da, PRP hazırlanması amacıyla kan temininde kullanıldı. Testis torsiyonu oluşturulan gruplarda, sağ testis, epididim, spermatik kord serbestleştirilip saat yönünde 720° döndürüldü. SHM-3 grubunda 3 saat sonunda, SHM-5 grubunda 5 saat sonunda detorsiyone edildi. PRP-3 grubunda 3 saatlik torsiyon sonunda, PRP-5 grubunda 5 saatlik torsiyon sonunda detorsiyone edilip intratestiküler 100 µl PRP enjeksiyonu yapıldı. Tüm hayvanlar 28 gün sonra sakrifiye edilerek sağ testiste meydana gelen değişiklikler histopatolojik incelendi. Testis ağırlığında ve boyutlarında en belirgin azalma PRP-5 grubunda görüldü (p=0,03; p=0,001). Tübül çapı ve tübül başına düşen Sertoli hücre sayıları açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0,234; p=0,124). PRP-3, SHM-5 ve PRP-5 gruplarının hiçbirinde sperm veya spermatid görülmedi (p<0,001; p<0,001). PRP-3, SHM-5 ve PRP-5 gruplarının hiçbirinde bazal lamina bütünlüğünün tamamen korunmadığı tespit edildi (p=0,003). SHM-5 grubunun tümünde germinal epitelin tamamen döküldüğü saptandı (p<0,001). Cosentino sınıflaması ve Johnsen skoru en kötü SHM-5 ve PRP-5 gruplarında tespit edildi (p<0,001; p=0,001). Bu bulgular ışığında, 3 saatlik torsiyonun yarattığı hasar uzun dönemde iyileşebilmektedir. İntratestiküler yoldan 100 µl PRP uygulaması, kısa süreli torsiyonlarda hasarı arttırmakta ve olumsuz etkilemektedir. Uzun vadeli torsiyonda hasarın geri dönüşümü olmadığından hem Sham grubu hem PRP grubunda en kötü sonuçlar alınmıştır. Testis torsiyonunda PRP'nin farklı dozlar (hacimler) ve farklı uygulama yolları ile verilerek etkinliğinin daha detaylı olarak çalışılmasını önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Testis torsiyonu, plateletten zengin plazma, oksidatif stres, reperfüzyon hasarı