
487
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Nazoglabellar bölgeye uygulanan botulinium toksin enjeksiyonunun nazal valv ve burun tıkanıklığı üzerine etkisi
Botulinum toksin A (BoT-A) enjeksiyonu ile fasiyal kırışıkların giderilmesi uzun zamandır sıkça ve güvenle kullanılmaktadır. Çeşitli mimik kaslara uygulanan botulinum toksini ayrıca nazal kaslara da uygulanmaktadır. Ancak nazal kaslara uygulanan BoT-A'nın burun fonksiyonlarından en önemlisi olan burun tıkanıklığı üzerine etkisinin olup olmadığı bilinmemektedir. Literatürde kısıtlı sayıda çalışmada periferik tip fasiyal paralizi ile ortaya çıkan nazal obstrüksiyon ve nazal valv yapısının kollapsı gösterilse de bunu hangi patofizyolojik mekanizma ile oluşturduğu tam olarak açıklığa kavuşturulmuş değil. Bu çalışmada, nazoglabellar bölgeye uygulanan botulinum toksin enjeksiyonunun nazal valv alanı ve burun tıkanıklığı üzerine olan etkisini objektif ve subjektif yöntemler ile araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya nazoglabellar bölge BoT-A enjeksiyonu uygulanan 16 gönüllü dahil edildi. Bütün katılımcıların glabellar bölgesine 5 noktadan toplam 20 IU, transvers nazal kasların her birine 3 IU nörotoksin uygulandı. Her iki nazal pasaj ayrı ayrı (toplam 32 nazal pasaj) enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 1 ay sonra akustik rinometri (AR) ile değerlendirildi. Ayrıca, enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 1 ay sonra burun tıkanıklığı subjektif olarak NOSE (Nazal Obstrükisyon Semptom Değerlendirme) ölçeği ile değerlendirildi. AR, standartizasyonu sağlamak ve nazal siklusun etkilerini ortadan kaldırmak amacıyla her iki nazal pasaj oksimetazolin ile dekonjeste edildikten 10 dakika sonra yapıldı. NOSE ölçeği ise nazal dekonjestan uygulanmadan hemen önce hastalar tarafından dolduruldu. NOSE ölçeği puanları BoT-A enjeksiyonu öncesi ortalama 6,3 ±5.3 iken enjeksiyon sonrasında 3,8 ±5.9 olarak bulundu. NOSE ölçeği puanlarında düşüş olsa da istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p=0,119). Toplam 32 nazal pasajdan dekonjesyon sonrası elde edilen nazal valvin kesitsel alanını temsil eden Minimal Cross-sectional Area 2 (MCA2) değerlerinin ortalaması 1.20±0.27 santimetre kareden enjeksiyon sonrası 1.22 ±0.29 santimetre kare değerlerine yükseldi. Ancak iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.741). Sonuç olarak, bu çalışma nazoglabellar bölgeye uygulanan BoT-A enjeksiyonunun nazal valv bölgesinin kesitsel alanını gösteren MCA2 değerinde ve subjektif olarak burun tıkanıklığını değerlendiren NOSE ölçeği skorunda anlamlı bir değişiklik yapmadığını göstermiştir.
Osteoporoz hastalarında bifosfanat tedavisinin kemik kırıkları üzerine etkisi
Giriş: Osteoporoz, kemik kütlesinde azalma, kemik yapısında bozulma ve kırık riski ile karakterize metabolik bir kemik hastalığıdır. Yaşlı nüfusun giderek artması osteoporozu ve buna bağlı kemik kırık riskini arttırmaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, osteoporoz nedeni ile takibe alınan ve tedavi için bifosfonat kullanan hastalarda bifosfonatın kemik mineral dansitesi, hastanın biyokimyasal parametreleri ve patolojik kırık oluşumu ile olan ilişkilerini irdelemek ve birinci basamak hekimlerinin bu bağlamdaki bilgilerine katkıda bulunmaktır. Gereç ve yöntem: Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde osteoporoz tanısı alıp bifosfonat tedavisine başlanan 50 yaş üzeri kadın ve 60 yaş üzeri erkek cinsiyette olan tüm hastalar incelenmiştir. Bifosfonat tedavisi alan hastaların kullandıkları ilaçlar, tedavi süresi, varsa tedavi sırasında oluşan fraktürler ve bölgeleri değerlendirildi. Veriler Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi hasta elektronik veri tabanından alındı. Hastaların Kemik Mineral Yoğunluğu ölçümleri, kullandıkları ilacın türü, ilacı kullandıkları süre, osteoporoz tanı konulmasından itibaren oluşan kırık sayıları araştırıldı. İstatistiksel analizler SPSS for mac versiyon 26 yazılımı kullanılarak yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 341 hastanın %86'sı kadın hasta idi ve yaş ortalaması 70 olarak saptandı. Bifosfonat kullanım süresi ortalama 3,6 yıl olarak saptanmış ve kadın ve erkek arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Tüm hastalarda tüm seviye KMY skorlarında, bifosfonat tedavisi sonrasında anlamlı yükselme saptandı (p<0,01). Tüm hastaların serum Kalsiyum, Fosfor ve Mg değerlerinde bifosfonat tedavisi sonrası anlamlı yükselme saptandı (p<0,01). Bifosfonat kullanım süresi ile L1-L4 ve Femur total skorları tedavi öncesi ve sonrası farkları arasında pozitif korelasyon saptandı. Çalışma popülasyonunda toplam 3 hastada (%1,17) fraktür tespit edildi. Sonuç: Osteoporoz, yaygın olarak yaşlı kadınları tutan, klinik önemi yüksek bir hastalıktır. Yaşlı hastalarda osteoporoz hastalığında bifosfonat kullanımının osteoporoz şiddetlenmesini yavaşlattığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Alendronat, osteoporoz, patolojik kırık
Travmatik ayak bileği modeli uygulanan sıçanlarda post-travmatik artrit oluşumunda sistemik metilsülfonilmetanın etkisi
Post-travmatik ayak bileği ostoartriti (PTAO), klinik olarak ayak bileğinin eklem içi uyumsuzluğu ile kendini gösterir ve ciddi ayak bileği ve komşu eklem morbiditesine neden olur. Bu deneysel çalışmada, PTAO hayvan modelinde daha önce denenmiş ve halen uygulanmakta olan eklem içi enjeksiyonlar ile oral Metilsülfonilmetan (MSM) tedavisinin fonksiyonel ve histopatolojik düzeyde tedavi etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya 32 yetişkin dişi Sprague-Dawley sıçanı dahil edildi. Denekler 4 gruba ayrıldı (Grup 1: Kontrol, Grup 2: 0,06g/kg/gün MSM, Grup 3: 0,04mg/ µL Metilprednizolon (MP), Grup 4: 0,04 mg/ µL Hyaluronik Asit (HA)). Tüm deneklere sağ ayak bileği medial malleol osteotomisi uygulanarak PTAO modeli oluşturuldu. MSM, 0. Günden başlayarak 8. haftanın sonuna kadar her gün oral yoldan uygulanmaya başlandı. Olguların sağ ayak bileklerine ameliyat sonrası 2., 3. ve 4. haftada eklem içi enjeksiyonlar (MP ve HA) uygulandı. Tüm denekler 8. haftada radyolojik değerlendirmeden sonra sakrifiye edildi. Ardından fonksiyonel (hareket açıklığı) ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. Radyolojik değerlendirme MP (p<0,001) ve MSM (p<0,001) gruplarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi sonuçlar verdiğini gösterdi. Ayrıca MP grubunda osteoartrit şiddeti HA grubuna göre anlamlı olarak daha azdı (p=0,032). Histopatolojik olarak değerlendirildiğinde MP ve HA grubunda vaskülarite artışı (p<0,001) ve fokal hücre kaybı (p<0,001) diğer gruplara göre dikkat çekicidir. Toplam OARSI skoru karşılaştırıldığında MP ve HA gruplarında osteoartrit şiddeti kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,001). MSM ve kontrol grubunun histopatolojik karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,466). Tüm gruplar karşılaştırıldığında karşı ayak bileği eklemine göre hem dorsi fleksiyon (p=0,103) hem de plantar fleksiyon (p=0,771) ölçüm farklılıklarında gruplar arasında istatistiksel fark yoktu. MSM ve MP gruplarında osteoartritin radyolojik ilerlemesi yavaşlamış, ancak MP ve HA uygulanan gruplarda anlamlı histopatolojik kötüleşme saptanmıştır. Sonuç olarak, bu çalışmadan elde edilen veriler, günlük pratikte kullanılan tedavi yöntemlerinin gözden geçirilmesi gerekebileceğini düşündürmektedir.
Mezenkimal kök hücrelerinin radyoterapi verilen ratlarda kolon anastomozunun iyileşmesi üzerine etkileri
Kök hücre tedavisinin anastomoz hattı üzerindeki olumlu etkileri ile radyoterapiye bağlı oluşan negatif etkileri azaltmak ve anastomoz güvenliğini arttırmak amaçlanmıştır.
Kronik kas iskelet sistemi ağrısı olan yaşlı bireylerde denge,mobilite,günlük yaşam aktiviteleri ve hareket korkusunun değerlendirilmesi
Kronik kas iskelet ağrıları, yaşlı nüfusun en az dörtte birini etkileyen yaygın bir problemdir. İlerleyen yaşla birlikte kronik hastalıklar ortaya çıkmakta, fiziksel yeteneklerde ve dengede azalma görülmekte ayrıca günlük yaşam aktiviteleri gerilemektedir. Araştırmamızda, kronik kas iskelet sistemi ağrısı olan yaşlı bireylerde denge, mobilite, günlük yaşam aktiviteleri ve hareket korkusunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmamıza, Başkent Üniversitesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne başvuran ve Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı tarafından tanı konmuş kronik kas iskelet sistemi ağrısı olan, çalışmaya katılmaya gönüllü kadın ve erkek hastalar alınmıştır. Hastalar kas iskelet sistemindeki ağrılı bölgelere göre; boyun, omuz, dirsek/el bileği, bel, kalça, diz ve ayak bileği olmak üzere bilgisayar programı (Online Random Allocation Software) yardımıyla rastgele gruplandırılmıştır. Yapılan güç analizine göre; her grupta en az 36 hasta olmak üzere toplam 252 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışma verileri SPSS 24.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen veriler ortalama standart sapma ve sayı olarak ifade edilmiştir. Farklı ağrı bölgelerine göre yapılan karşılaştırmada, parametrik varsayımların sağlanması nedeniyle gruplar arasındaki denge, mobilite, günlük aktiviteler ve hareket korkusu Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) ve bağımsız örneklem t testi ile hesaplanmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin bilişsel fonksiyon düzeyleri Standartize Mini Mental Testi (SMMT) ile düşme riskleri Berg Denge Ölçeği (BDÖ), De Morton Mobilite İndeksi (DEMMİ) ve Zamanlı Kalk ve Yürü Testi (ZKYT) ile; günlük yaşam aktiviteleri Lawton & Brody Enstrumental Günlük Yaşam Aktivite Ölçeği (EGYA) ile; ağrı düzeyi kısa form McGill Ağrı Anketi ve hareket korkusu Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ) ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, yaşlı bireylerin günlük yaşam aktivitelerini bağımlı ya da yarı bağımlı olarak gerçekleştirebildikleri ve bu aktivitelerin cinsiyete göre farklılık göstermediği sonucuna ulaşıldı (p>0,05). Ağrı şiddeti bakımından bakıldığında ise bel, kalça, diz ve ayak bileğine lokalize olan ağrıların boyun ve üst ektremite ağrılarına göre daha şiddetli olduğu saptandı (p≤0,05). Yaşlı bireylerde Vücut Kitle İndeksi (VKİ) yükseldikçe denge düzeylerinin azaldığı belirlendi (p≤0,05). Daha önce düşme öyküsü olan yaşlıların TKÖ puanlarının düşme yaşamayanlara göre daha düşük olduğu saptandı(p≤0,05). Ağrılı bölge bakımından bakıldığında ise bel ve omuz ağrısı olan hastalarda mobilite düzeyinin diğer bölgelerde ağrısı olan hastalara göre daha düşük olduğu sonucuna varılmıştır (p≤0,05). Yaşlı bireylerin uygulanan testlerden aldıkları puanlar arası ilişkiler incelendiğinde, ağrı düzeyi arttıkça, hareket korkusu düzeylerinin arttığı; mobilite, denge ve günlük yaşam aktivite değerlerinin azaldığı görülmüştür (sırasıyla: r= 0,37, r= 0,47, r= -0,43, r= -0,35, r= -0,13); (p≤0,05). Anahtar Kelimeler: Kas ve İskelet Sistemi, Günlük Yaşam Aktivitesi, Yaşlı Bireyler, Mobilite, Denge, Hareket Korkusu
Kolit oluşturulan sıçanlarda adipoz doku kaynaklı kök hücre tedavisinde verilme yollarının karşılaştırılması : Deneysel çalışma
İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH) son yıllarda görülme sıklığı artan ve genç nüfusu etkileyen immünite, genetik ve çevresel faktörlerin neden olduğu bir hastalıktır. Tedavi yöntemleri yıllar geçtikçe artmakta ve İBH üzerine çalışmalar devam etmektedir. Kök Hücrelerin kolit üzerindeki iyileştirici etkisi nedeniyle kök hücre çalışmaları son yıllarda artmaktadır. Bu çalışmalarda İBH benzeri bir kolit modeli kimyasal olarak oluşturulmakta ve kök hücre farklı yollar ile uygulanmaktadır. Kök hücre çoğunlukla lokal yada sistemik yolla verilmektedir. Lokal olarak verilen kök hücreler hücre duvarında hasar yaratmaktadır ve uzun bir kolon segmentinin her alanına uygulanması teknik olarak insanda güçlük yaratmaktadır. Sistemik olarak verilen kök hücreler ise hastalıklı alana düşük konsantrasyonda ulaşmakta, dalak ve akciğer gibi diğer organlarda tutulmaktadır. Bu sebepler sistemik verilen kök hücrelerin etkisi azalmaktadır. Biz bu çalışmada asetik asit (AA) ile oluşturulan kolit modelinde inferior mezenterik arteri (İMA) selektif perfüze ederek kök hücreyi direkt olarak hastalık oluşturulan sigmoid kolona yüksek konsantrasyonda verdik. Aynı zamanda intra-arteriyal kök hücre uygulamasını barsak duvarına enjekte edilen lokal teknik ile kıyasladık. Her grupta 6 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Grup 1; kolit kontrol grubu Grup 2; lokal fosfat buffer saline (PBS) grubu Grup 3; lokal kök hücre grubu Grup 4; intra-arteriyal PBS grubu Grup 5; intra-arteriyal kök hücre grubu olarak planlandı. Bütün sıçanlarda rektal lavman yoluyla asetik asit ile kolit oluşturuldu. Tüm sıçanlar kolit oluşturulan gün, kök hücre verilen ameliyat günü (7. gün)ve sakrifikasyon günü (14. gün) tartıldı. Tüm gruplar ağırlık kaybı, makroskobik laparotomi bulgusu, kan TNF ile uyarılan gen – 6 (TSG-6) düzeyi ve histopatolojik olarak değerlendirildi. TSG-6 kök hücrenin immünmodülasyonuna aracılık eden ve kök hücrenini aktivitesini gösteren bir moleküldür. Aynı zamanda kök hücreler yeşil floresan protein (GFP) ile işaretlenerek floresan mikroskopta incelendi. Çalışma sonucunda kolit oluşturulan tüm hayvanlarda anlamlı olarak kilo kaybı meydana geldi (p<0.05). Yapılan histopatolojik incelemede mukozal hasarın ve iyileşmenin intra-arteryel grupta anlamlı olarak daha iyi olduğu bulundu (p<0.05). İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da histopatolojik iyileşmenin intra-arteriyel grupta daha iyi olduğu bulundu (p>0.05). Kan TSG-6 düzeyi de intra-arteryel grupta diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Laparotomi bulgularında anlamlı olarak farklılık saptanmadı (p>0.05). İntra-arteriyel kök hücre grubunda tekniğe bağlı herhangi bir komplikasyon yaşanmadı. İmmünfloresan mikroskopta ise intra-arteryel olarak verilen kök hücrelerin daha homojen ve diffüz bir şekilde tüm kolona yayıldığı gösterildi. İntra-arteryel olarak verilen kök hücreler, lokal olarak verilen kök hücrelerden daha etkili bir şekilde kolona yayılmaktadır. İntra-arteriyle kök hücre uygulaması girişimsel anjiyografik teknikler ile inflamatuar barsak hastalıkları için güvenli bir tedavi seçeneği olabilir. Bu tedavi için daha fazla deneysel ve klinik çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: kolit modeli, intra-arteriyal kök hücre, yeşil floresan protein
Perikoroner yağ dokunun koroner arter hastalığı risk faktörleri ve aterosklerotik plaklar ile ilişkisi
Koroner arter hastalığı (KAH), mortalite ve morbiditesinin yüksek olması ve toplumlarda yaygın görülmesi nedeniyle her dönem güncelliğini koruyan bir araştırma konusu olmuştur. Bilinen KAH risk faktörlerinin yanına sürekli yenileri eklenmektedir. Epikardiyal yağ doku (EYD)'dan salgılanan hormon ve sitokinlerin de KAH gelişimi üzerinde etkili olduğu gösterilmiştir. Perikoroner yağ doku (PKYD), EYD'nun koroner arterlere komşu kısımlarına verilen isimdir. Çalışmamızın amacı PKYD kalınlık ve hacim değerleri ile KAH risk faktörleri ve koroner arter darlığı arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmamıza yaşları 45 ila 70 arasında (ortalama: 59.1) toplam 100 olgu dahil edilmiştir. Her olgunun KAH risk faktörleri (yaş, cinsiyet, kilo, aile öyküsü, sigara kullanımı, diyabetes mellitus, hipertansiyon, total kolesterol değeri, LDL değeri) belirlenmiştir. Her olgunun koroner bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) görüntüleri değerlendirilmiştir. Koroner arter aterosklerotik plakları, yaptıkları darlık yüzdelerine göre sınıflandırılmıştır. PKYD ölçümleri sağ koroner arter (RCA) ve sol anterior desendan arter (LAD) çevresinden yapılmıştır. RCA PKYD kalınlık, RCA PKYD hacim, LAD PKYD kalınlık, LAD PKYD hacim ortalama değerleri ile darlık yüzdeleri arasındaki ilişkiler istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca PKYD kalınlık ve hacim değerleri ile darlık düzeyleri arasında pozitif yönlü orta derecede kuvvetli korelasyon saptanmıştır ve istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). PKYD'dan yapılan ölçümler ile KAH risk faktörleri de ayrı ayrı karşılaştırılmıştır. PKYD ile hipertansiyon ve kilo fazlalığı arasında istatistiksel açıdan önemli ilişki tespit edilmiştir. Çalışmamızın, PKYD'nun bir KAH risk faktörü olarak ve darlık derecesi saptama göstergesi olarak kullanılmasına önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz.
COVID pandemisi döneminde bir üniversite tıp fakültesi öğrencilerinde gıda takviyeleri kullanımı ve yan etkilerinin değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: COVID pandemisi sırasında, genel gözlemimize göre toplumun her kesimi hastalıktan korunmak için gıda takviyelerine başvurmuştur. Çalışmamızda, öğrencilerinde gıda takviyelerinin alımının COVID-19 pandemisi nedeniyle artmış olduğunu, bu ürünlerin bilinçsiz kullanımının yaygın olduğu ve yan etkilerinin görülebileceğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesinde 01.11.2022 – 01.03.2023 tarihleri arasında gönüllü olarak çalışmaya katılmayı kabul eden tüm öğrenciler ile yapıldı. Çalışmamıza katılan 319 öğrenciye, literatürde yer alan benzer çalışmaların da yardımı ile tarafımızca oluşturulan 25 soruluk anket formu yüz yüze olarak uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %68'i kadın, %32'si erkek idi. Katılımcıların %58.3'ünde herhangi bir gıda takviyesi kullanımı olduğu saptandı. Bu gıda takviyelerinin, pandemi öncesi veya pandemi sırasında kullanıma başlandığı sorgulandığında, multivitamin ve multimineral kullanımın pandemi sırasında kullanılmaya başlanması anlamlı olarak yüksek bulundu. Kadınların erkeklere göre multivitamin ve multimineral ve immunmodülatör kullanımı anlamlı olarak farklı bulundu (p<0.05). Katılımcıların aldıkları gıda takviyeleriyle, bu gıda takviyelerinin alımına bağlı olduğunu düşündükleri yan etkileri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Katılımcıların %58,9'u hekimlerden gıda takviyesi hakkında bilgi edindiğini belirtti. Sonuç: Katılımcıların %58,3'ü gıda takviyesi kullanmakla beraber, en çok kullanılan gıda takviyeleri tek besin destekleri ve multivitamin ve multiminerallerdir. Kadınların gıda takviyesi kullanımı erkeklere göre daha fazladır. Multivitamin ve multimineral ve immunmodulatör kullanımı da kadınlarda daha fazladır. Gıda takviyesi kullananların %16,1'i yaşadıkları semptomları gıda takviyesinin yan etkisi olarak nitelendirmektedir. takviyelerde kullanılan dozların büyük oranlarda değişiklik gösterdiğini bilmekteyiz. Bu sebeple bu gıda takviyelerinin doz bağımlı komplikasyonları ve yan etki profili ayrı bir çalışmada değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: koronavirüs, diyet takviyeleri, yan etkiler, tıp öğrencileri
Başkent üniversitesi Ankara hastanesi'ne ağrı şikâyeti ile başvuran hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve ağrı durumlarının değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı kronik ağrı ile sosyodemografik özelliklerin ilişkisini ve kronik ağrıda uygulanan tedavi yaklaşımlarını inceleyerek Aile Hekimlerine kronik ağrı yönetiminde yol göstermektir. Bir üniversite hastanesinin polikliniklerine 01.12.2011-01.12.2019 tarihleri arasında başvurarak hekimler tarafından 'kronik ağrı' tanısı konan 3106 bireyden dışlama kriterleri sonrasında kalan 997 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri ve verileri istatistiksel açıdan değerlendirilmek üzere SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programına kayıt edildi. Hastaların yaş ortalaması 62,68±16,29 yıl (16-98 yıl) idi. Toplam 997 hastadan dosyasında sigara kullanım verileri bulunabilen 589 hastadan %23,2'si, alkol kullanım bilgisi olan 499 hastadan %8,8'i alkol kullanmakta idi. Hastaların %81'inde (n=808) en az bir kronik hastalık saptandı. Başvuru öncesinde kronik hastalıklarından bağımsız olarak ağrı nedeniyle tedavi almış olanların oranı %64,6 (n=644) olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yüzde %4 (n=40)'ünün poliklinik başvurusu öncesi almış olduğu tedaviye devam ettiği saptandı. Hastaların beyanına göre, başvuru sırasında yapılan tedavi değişikliği %76,4 oranında fayda sağlamıştır. Yapılan analizlerde tedaviye yanıt sosyodemografik değişkenlerle istatistiksel bir ilişkide değildir. Başvuru öncesi tedavi alanlarla almayanların tedavi yanıtları arasında da fark bulunamamıştır. Bu çalışma ile kronik ağrıda demografik özelliklerin ve hastaların birinci basamağa başvuruları öncesinde aldıkları tedavilerin, hastaların ağrı kontrollerini sağlamakta etkili olmadığı görülmüştür Anahtar Kelimeler: Kronik ağrı, kronik ağrı ve sosyodemografik özellikler ilişkisi, kronik ağrıda tedavi
Rotator manşet rüptüründe tedavi amacıyla tasarlanan subakromiyal Bursa replasman implantının omuz biyomekanik modelinde uygulanması
Rotator manşet yırtığı (RMY) eşliğinde ortaya çıkan rotator manşet artropatisi (RMA); nüfusun yaşlanması, yaşlı nüfusun da kas gücü gerektiren işlerde daha fazla yer alması ve her yaştan nüfusun spor aktivitelerine katılması gibi nedenlerle dünya genelinde artış göstermektedir. RMY, omuz fonksiyonlarını bozan ve ağrıya sebep olan bir ortopedik sorundur ve sık görülmektedir. RMY ile omuzun fizyolojik biyomekanik işlevi bozulur ve yol açtığı değişiklikler ile RMA'ya neden olmaktadır. Yapılan tedavilerle, omuz eklemini koruyarak ideal biyomekanik çalışmasına geri döndürme amaçlanmaktadır. Bu amaçla tasarlanan implantın RMY ile glenohumeral eklemde oluşacak değişikliklerin önüne geçilmesi veya azaltılması amaçlanmaktadır. Ayrıca geliştirilen bilgisayar simülasyon modelinin, farklı durumlarda gerçekleşen omuz biyomekaniğindeki değişimleri açıklamasındaki etkinliğini göstermek amaçlanmıştır. Çalışmada MSC ADAMS programı kullanıldı, literatürden elde edilen omuzdaki yapıların anatomik ve biyomekanik özellikleri tanımlanarak omuz simülasyon modeli oluşturuldu. Sağlıklı omuz simülasyon modelinde herbir patolojiye uygun olarak yapılan değişikliklerle dört farklı yırtık modeli oluşturuldu. Elde edilen sonuçlar literatürle doğrulandıktan sonra bu RMY modellerine tasarlanan prototipin uygulanmasıyla elde edilen değişiklikler incelendi. Prototiple elde edilen veriler, prototipsiz elde edilen verilerle karşılaştırıldı. Sağlıklı omuz ve dört farklı yırtık modeli ile birlikte beş modelde elde edilen veriler literatürdeki biyomekanik verilerle uyumludur ve doğrulanabilmektedir. Bu da yapılan bilgisayar simülasyon modelinin biyomekanik model olarak başarılı ve uygulanabilir bir model olduğunu göstermektedir. Prototip uygulanması sonrası bütün yırtık modellerinde gerçekleştirilebilen abdüksiyon açısında artış sağlandı. Ayrıca bütün yırtık modellerinde glenoide binen kuvvetin azaldığı gözlendi, bu da prototiple glenohumeral eklemi koruyucu bir etki kazanıldığını göstermektedir. Tasarlanan bu prototipin abdüksiyon açısını artırarak fonksiyon kazandırabilecek, eklem koruyucu bir implant olmaya aday olduğunu göstermektedir.