
263
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Erkeklerde osteoporoz risk faktörleri ve somatotip ilişkisi
1.ÖZETERKEKLERDE OSTEOPOROZ RİSK FAKTÖRLERİVESOMATOTİP İLİŞKİSİOsteoporoz düşük kemik kütlesi ve kemiğin mikro-mimarisinde değişiklerleözetlenen ve bunun sonucunda kemik kırılganlığının ve kırık riskinin arttığı sistemik vemetabolik bir iskelet hastalığıdır. Bu çalışmada yaşları 45-65 arasında olan erkeklerdeosteoporoz risk faktörleri ve somatotip ilişkileri araştırıldı.Çalışmaya yaşları 45-65 arasında olan ve bilinen bir metabolik ve nörolojikhastalığı olmayan 70 erkek birey alındı. Osteoporoz risk faktörleri belirleme formu tümbireylere uygulandı. Kemik mineral yoğunlukları DEXA (Dual energy x-rayabsorbsiyometri) kullanılarak standart lomber ve kalça ölçümleri alındı. Bireylerinsomatotiplerini belirlemek için antropometrik ölçümleri Heath-Carter prosedürüne göreyapıldı. Ölçümler tek bir klinisyen tarafından yapılarak kaydedildi.Bütün grupların vücut tipleri endomorfi, mezomorfi, ektomorfi olarak üç grubaayrıldı. Lomber BMD ile endomorfi, mezomorfi arasında istatistiksel olarak anlamlı birilişki bulundu. Lomber BMD ile ektomorfi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatifbir ilişki tespit edildi. Femur total BMD ile endomorfi, mezomorfi günlük harcanankalori miktarı arasında pozitif bir ilişki ve ektomorfi arasında negatif bir ilişki tespitedildi. Lomber BMD ile yaş, el sıkma gücü, sigara kullanma süresi, günlük kullanılansigara adeti, içilen günlük çay, kahve bardak sayısı, günlük harcanan kalori miktarı,diyetle alınan kalsiyum miktarı, PTH, albümin, total protein, SHBG, testesteronarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.Çalışmamızda endomorfi, mezomorfi ve ektomorfi vücut tiplerinin osteoporozile yakından ilişkili olduğu saptandı. Osteoporoz risk faktörleri belirlenirken vücutyapılarının da dikkate alınmasının yararlı olacağı düşünüldü.Anahtar kelimeler: Osteoporoz, erkek, risk faktörleri, somatotip, kemikmineral yoğunluğu.
Nöropatik ağrı tedavisinde fizik tedavi ajanlarının etkisi
Uluslararası agrı çalısma birligi nöropatik agrıyı (NA) sinir sisteminde primer bir lezyon veya disfonksiyonun neden oldugu veya baslattıgı agrı olarak tanımlamaktadır. Tedavisi güç agrı sendromları arasında bulunan NA'da bazı durumlarda yeterli tedavi saglanamamaktadır. Bu çalısmadaki amacımız NA tedavisinde fizik tedavi ajanlarının etkilerini arastırmaktır. Çalısmaya 2 hasta grubu alındı. Diyabetik periferik nöropatik agrılı (DPNA) 45 hasta ve kompleks bölgesel agrı sendromu (KBAS) tip1'li 5 hasta alındı. DPNA'lı çalısma grubuda 2 alt gruba ayrıldı. 23'ünün ayak tabanlarına %0.5 CaCI2 iyontoforezi ve 22'sine galvanik akım verildi. Hastaların hepsinin tedavi öncesi (TÖ) ve sonrası NA skalası (NAS), Stanford Saglık Degerlendirme Anketi (HAQ), LANSS agrı skalası, 50 m yürüme süresi, vizüel analog skala kullanılarak uyku kalitesi (VAS-UK) degerleri karsılastırıldı. KBAS tip1'li 5 hastanın etkilenen taraf stellat gangliyonuna ultrason (US) uygulandı. Cilt ısısı, mobilite kaybı, VAS-UK, NAS, ve LANSS agrı skalası TÖ ve sonrası degerlendirildi. DPNA alt gruplarında TS VAS-UK, LANSS agrı skalasında anlamlı düzelme görüldü. %0.5 CaCI2 iyontoforez grubunda HAQ'da düzelme oldu. Yürüme süresinde düzelme 2 alt grupda da izlenmedi. %0.5 CaCI2 iyontoforez grubunda NAS' da 8 maddede, galvanik akım grubunda 6 maddede düzelme oldu. Alt gruplar agır ve hafif olarak ayrıldıgında hafif gruplarda daha belirgin düzelmeler görüldü. KBAS tip1 hastalarda TÖ ve sonrasında cilt ısılarında ve LANSS agrı skalasında düzelme olmadı. Mobilite kaybında, VAS-UK, HAQ ve NAS `ın 2 maddesinde düzelme oldu. Bu çalısmadaki sonuçlarımız DPNA tedavisinde %0.5 CaCI2 iyontoforezinin galvanik akıma göre üstün oldugunu, fakat hafif nöropatili grupta etkinliginin daha fazla oldugunu gösterdi. Yine KBAS tip1 tedavisinde stellat gangliyona US tedavisinin yararlı olabilecegini gösterdi. Anahtar kelimeler: Nöropatik agrı, periferik diyabetik nöropatik agrı, CaCI2 iyontoforezi, kompleks bölgesel agrı sendromu, stellat gangliyon blokaj
Biyolojik ajan kullanan Aksiyal Spondiloartrit tanılı erkek hastalarda seksüel disfonksiyon
Spondiloartrit (SpA), omurga ve sakroiliak eklemleri tutan, ilerleyici omurga tutukluğuna ve inflamatuar bel ağrısına sahip kronik inflamatuar bir rahatsızlıktır. Ankilozan spondilit (AS) spondiloartritgrubundaki rahatsızlıkların prototipidir. AS'nin en özenmlisemptomu sakroiliak eklemleri ve omurgayı tutmasının dışında ekstraartiküler bulguları da olan sistemik bir rahatsızlıktır. Spondiloartrit hastalığı hem fiziksel hem de psikolojik birçok probleme neden olmaktadır. Bunun dışında hastaların tedavide kullandığı biyolojik ajanlar erektil fonksiyonu etkileyebilmektedir. Bu çalışmanın amacı biyolojik ajan kullanan hastalarda erektil disfonksiyonu belirlemektir. Çalışmaya 100 biyolojik ajan kullanan ve 100 biyolojik ajan kullanmayan aksiyalSpA tanılı hasta olmak üzere 200 hasta alındı. Hastaların demografik bilgileri kaydedildi. Tüm hastalara Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi Anketi uygulandı. Tüm hastaların genel sağlık durumunu belirlemek için NottighamHealth Profili (NHP) uygulandı. Hastaların anksiyete ve depresyon durumu, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Çalışmaya katılanlardan biyolojik ajan kullananların %86'sında erektil disfonksiyon saptanırken, biyolojik ajan kullanmayanların %69'nda erektil disfonksiyon tespit edildi. Biyolojik ajan kullananlarda kullanmayanlara göre erektil disfonksiyon istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde daha yüksek olarak bulundu (p≤0,01). Biyolojik ajan kullananlar ile kullanmayanlar Nottingham Sağlık Profiline göre ağrı, duygusal reaksiyonlar, uyku, sosyal izolasyon, fiziksel aktivite ve enerji alt başlıklarının tümünde istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmamıştır (p≥0,05). Gruplar arası hastane anksiyete ve depresyon skorları karşılaştırıldığında biyolojik ajan kullanan grubun depresyon ortalaması5,92±4,14iken biyolojik ajan kullanmayanların 6,47±3,51olup anlamlı değildi (p≥0,05). Grupların anksiyete açısından karşılaştırıldığında biyolojik ajan kullananların ortalaması3,28±3,40iken biyolojik ajan kullanmayanların ortalaması2,52±2,54olup istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p≤0,05). Sonuç olarak; Biyolojik ajan kullanan Spondiloartrithastalarının biyolojik ajan kullanmayanlara göre erektil disfonksiyonu istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Biyolojik Ajan kullanımı genel sağlık durumları üzerine etkisi bulunmamıştır. Biyolojik ajan kullananların anksiyete durumu kullanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde etkilenmiştir. Anahtar kelimeler: Spondiloartrit, Ankilozan Spondilit, Biyolojik Ajan, Erektil Disfonksiyon, Depresyon, Anksiyete
Yüzeyel radial sinir duyu iletiminin farklı yöntemlerle incelenmesi
YÜZEYEL RAD AL S N R DUYU LET MLER N N FARKLIYÖNTEMLERLE NCELENMESDr. DURUKAN TÜREÖZETGiriç ve amaç: YRS duyu iletiminin değerlendirildiği pek çok yöntemtariflenmiştir. Ancak standardizasyonun olmamasının tanıda zorluklara yol açtığıgözlemlenmiştir. Çalışmamızda temel ölçüm noktalarının saptanması ve yöntemlerinstandartizasyonu amaçlanmaktadır.Gereç ve yöntem: 10 erkek, 23 kadın sağlıklı gönüllüde YRS iletimleri dört yöntemile değerlendirildi. nterelektrod mesafesi 3 cm olacak şekilde YRS in EPL tendonuüzerinden atladığı nokta ve 2. metakarp komşuluğu, tendon ve 3 cm distalindebaşparmak üzeri, birinci ve ikinci intermetekarpal bölge ve 3 cm distali ikinci metakarpkomşuluğu noktaları antidromik olarak, başparmak üzerinden uyarımla antidromikyöntemlerde YRS uyarıldığı noktadan da ortodromik olarak kayıtlamalar yapıldı.Bulgular: Yöntemler arasında tepe-tepe amplitüdlerinde, başlangıç ve tepehızlarında anlamlı farklar saptandı. En yüksek amplitüd değerleri EPL tendonuüzerinden uygulanan iki yöntem ile elde edildi. Başlangıç hızı açısından 4. yöntem 1. ve3. yöntemden anlamlı olarak hızlı bulunurken, tepe hızı açısından 3. yöntem ilk ikiyöntemden, 4. yöntem ise 2. yöntemden anlamlı olarak hızlı bulundu. EPL üzerindenyapılan kayıtlamaların birinci intermetakarpal üçgenin tepesinden yapılana kıyaslagüvenilir oldukları saptandı. Ayrıca ortodromik iletim normalleri de oluşturuldu. YRSiletiminde başlangıç ve tepe hızı alt limitleri 53 m/sn ve 42 m/sn olarak bulundu. Tepe-tepe amplitüd alt limiti EPL tendonudan yapılan kayıtlamalar için 30 µV, aynısegmentin ortodromik yöntemi için ise 14 µV olarak bulundu.Sonuç: YRS duyu iletiminin değerlendirilmesinde yaş, cinsiyet ve VK ninsonuçlara anlamlı etkilerinin olmadığı görüldü. Testlerden birinci veya ikinci yönteminkullanılmasının daha uygun olacağı düşünüldü. Yönteme göre normallerin değişeceğininakılda tutulması gerekliliği ve üçüncü yöntemin sonuçlarının ilk ikisine göretutarlılığının daha düşük olduğu vurgulandı.
Diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasının osteoartritte yürüme üzerine olan etkisi
607. ÖZETBu çalışma, diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasının osteoartritte yürümeüzerine olan etkisini incelemek amacıyla planlandı. Bilateral diz osteoartriti olan toplam 30kadın hasta çalışmaya alındı. Diz grafileri Kellgren ve Lawrence radyolojik evrelemeskorlamasına göre değerlendirildi. Hastaların alt ekstremite ağrı, tutukluk ve fonksiyonlarınıdeğerlendirmek için ?WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities) Osteoartritİndeksi? ve ?Alt Ekstremite Fonksiyon Skalası (LEFS: Lower Extremity Functional Scale)?kullanıldı. Hastalar mevcut ağırlıklarında ve ağırlıklarının %10'u alındıktan sonra ?BiodexGait Trainer? cihazında yürütüldü. Yürüme sırasında hissedilen ağrı ve zorluk, yürüyüş süresi,yürüyüş mesafesi, ortalama adım döngüsü, ortalama adım uzunluğu, adım düşüm değişikliğive ekstremitede harcanan zaman değerlendirildi.Hastaların ağırlık alım sonrası yapılan yürüme testinde hissettikleri ağrı ve zorlukdüzeyi, ağırlık alım öncesi ile karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde azalma saptandı. Ağırlıkalım sonrası yürüyüş mesafesinde, sağ ve sol adım uzunluğunda ve yürüyüş süresinde anlamlıartış, sağ ve sol adım düşüm değişikliği ile ortalama adım döngüsünde ise azalma saptandı.Sonuç olarak bu çalışma tek başına diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasınınsemptomlar ve yürüme üzerine olumlu etkisi olduğunu gösterdi.
Behçet hastalarında el fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Behçet hastalığı, kronik seyirli, sistemik vaskülitler arasında yer alan ve birçok organ sistemini etkileyen bir hastalıktır. El fonksiyonları bireylerin günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığını sürdürebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, Behçet hastalarında el fonksiyonlarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi ve ince motor becerilerdeki kayıpların olup olmadığının araştırılması amacıyla planlanmıştır. Gereçler ve yöntemler: Çalışmaya, Mart 2024 - Kasım 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne başvuran ve Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerine göre tanı almış 40 Behçet hastası ile 41 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. El fonksiyonları Duruöz El İndeksi (DHI), Purdue Pegboard testi ve el kavrama gücü ölçümleri ile değerlendirilmiştir. Kavrama gücü değerlendirmesi için SAEHAN el dinamometresi ve pinçmetresi kullanılmış, ölçümler dominant ve nondominant eller için yapılmıştır. Hastalık aktivitesi Behçet Hastalığı Güncel Aktivite Formu (BDCAF) ile, yaşam kalitesi Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) ile değerlendirilmiştir. Ağrı şiddeti, Visüel Analog Skala (VAS) ile ölçülmüştür. Gruplar arasındaki farklılıklar ve el fonksiyon kaybı ile hastalık süresi arasındaki ilişkiler istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Behçet hastalarında el kavrama gücü (sağ el: 25,0 ± 10,6 kg; sol el: 20,6 ± 10,3 kg) kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Lateral tutma, palmar tutma ve parmak ucu kavrama gibi el fonksiyonları Behçet hastalarında daha düşük tespit edilmiştir. Purdue Pegboard testi skorları Behçet hastalarında anlamlı şekilde düşük bulunmuş olup (p<0.001), bu durum ince motor becerilerde azalmaya işaret etmektedir. Ayrıca Duruöz El İndeksi (DHI) ve HAQ skorları Behçet hastalarında daha yüksek bulunmuş, bu da günlük yaşam aktivitelerinde kısıtlanmayı göstermektedir. VAS ile değerlendirilen ağrı düzeyi Behçet hastalarında ortalama 3.7 ± 2.4 olarak saptanmıştır. VAS ile sağ el (p<0.001) ve sol el kavrama güçleri (p<0.001 arasında negatit korelasyon tespit edilmiştir. Ayrıca VAS ile purdue1 (p<0.05) ve purdue2 skorları (p<0.05) arasında da negatif korelasyon tespit edilmiştir. Sonuç: Behçet hastalığının bireylerde el fonksiyonlarını olumsuz etkilediği görülmüştür. Bu bulgular, Behçet hastalarının rehabilitasyon süreçlerinde el fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve el fonksiyonlarındaki kayıplarda rehabilitasyon yaklaşımlarının önemini vurgulamaktadır. Anahtar sözcükler: : Behçet hastalığı, el fonkisyonları, el kavrama, ince motor beceriler
Primer Sjögren hastalarında biyolojik tedavinin uyku kalitesi ile ilişkisi: Uyku kalitesinin depresyon, yaşam kalitesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: Sjögren sendromu, ekzokrin bez tutulumuyla seyreden kronik bir otoimmün hastalıktır. Bu çalışmada, primer Sjögren sendromu tanılı hastalarda biyolojik ajan kullanımının uyku kalitesi ile ilişkisini değerlendirmek ve uyku kalitesinin hastalık aktivitesi, depresyon ve yaşam kalitesi gibi çok boyutlu klinik parametrelerle olan ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine daha önce başvurmuş olup, 01/12/2024 ve 31/05/2025 tarihleri arasında kontrol için tekrar gelen, çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 42 Biyolojik ajan kullanan ve 42 Biyolojik ajan kullanmayan Primer Sjögren tanılı 84 hasta alındı. Öncelikle hastaların demografik bilgileri kaydedildi. Uyku kalitesi (PUKİ) ile, anksiyete-depresyon (HADS) ile hastalık aktivitesi (ESSPRI) ve yaşam kalitesi (SF-36) ölçeği ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada, biyolojik tedavi alan primer Sjögren hastalarında ANA pozitifliği anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.046), tanı süresi daha uzundu (p=0.043). Kadınlarda uyku kalitesi erkeklere göre belirgin şekilde kötüydü (p=0.004). Hassas/şiş eklemi olan hastalarda PUKİ skorları daha yüksekti (p=0.012). Abatacept kullananlarda uyku kalitesi daha iyiydi (p=0.036). Korelasyon analizinde, PUKİ puanları ile ESSPRI-ağrı, ESSPRI-yorgunluk, ESSPRI toplam puanı, anksiyete ve depresyon skorları arasında pozitif; yaşam kalitesi parametreleri ile negatif ilişki saptandı (p<0.05). Sonuç: Çalışmamız, primer Sjögren hastalarında biyolojik tedavinin uyku kalitesi ve ilişkili parametreler üzerindeki etkilerini ortaya koymuştur. Bulgularımız, özellikle kadın hastalarda ve hassas eklemi olanlarda uyku bozukluklarının daha yaygın olduğunu göstermektedir. Abatacept kullanımının uyku kalitesinde iyileşme ile ilişkili olması, bu tedavinin potansiyel faydalarını işaret etmektedir. Ayrıca, uyku bozukluklarının ağrı, yorgunluk, depresyon ve yaşam kalitesi ile güçlü şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda, Sjögren hastalarında uyku kalitesinin rutin değerlendirmesinin yapılması ve biyolojik tedavi seçeneklerinin bu parametreler göz önünde bulundurularak planlanması önerilmektedir.
Behçet hastalarında serum follistatin-like protein 1 düzeyi ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişkinin araştırılması
Behçet Hastalığı (BH), kronik, alevlenme ve iyilik dönemleri ile seyreden, arteryel ve venöz tipte, değişik çap ve yerleşimdeki tüm damarları tutabilen sistemik bir vaskülit olarak tanımlanmaktadır. BH'nın etyolojisi tam olarak aydınlatılamamış olsa da genetik, immünolojik, çevresel faktörler, geçirilmiş enfeksiyonlar, damar endotel patolojileri vepıhtılaşma bozuklukları sorumlu tutulmaktadır. Günümüzde hala BH'nın kesin bir tedavisi yoktur. Ayrıca progresyonu ve terapötik yanıtı tam olarak tahmin edebilen spesifik biyobelirteçler mevcut değildir. BH'nin patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Son yıllarda, inflamasyonda ve immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarının düzenlenmesinde Follistatin-like protein 1 (FSTL-1)'in önemli bir rolü olduğunu ortaya koyan birçok çalışma yapılmıştır. FSTL-1'in immün sistemdeki rolü tam olarak anlaşılamamış olsa da FSTL-1 için hem pro-inflamatuar hem de anti-inflamatuar fonksiyonlar bildirilmiştir. FSTL-1'in insan inflamatuar hastalıklarındaki olası rolü, ilk olarakRomatoid Artrit'li(RA) hastaların sinovyal dokusundan izole edilerek gösterilmiştir. Ayrıca RA, ülseratif kolit, sistemik lupus eritematozus, sjogren sendromu, sistemik skleroz ve polimiyozit/dermatomiyozit gibi çeşitli otoimmün hastalıklarda serum FSTL-1 seviyeleri önemli ölçüde yüksek bulunmuştur. Makrofajlarda ve fibroblastlarda FSTL-1'in aşırı ekspresyonu, IL-1beta, TNF-alfa ve IL-6 dahil olmak üzere pro-inflamatuar sitokinlerin aktivitesini arttırmış ve hayvan deney modellerindenormal farelerde ciddi artrite neden olmuştur. FSTL-1 nötralizasyonunun, kollajen doku hastalığı ilişkili artrit (CİA) fare modellerinin artritik eklemlerinde IFN-gamave kemokin ligand 10 üretimini engelleyerek artriti iyileştirdiği gösterilmiştir. Bu çalışmamızda; birçok inflamatuar hastalığın patogenezinde rolü olduğu çeşitli çalışmalarla orta konmuş, mezenkimal kökenli bir glikoprotein olan FSTL-1'in, inflamatuar bir vaskülit olan BH'nda serum düzeylerini saptamak ve hastalık aktivasyonu ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniklerine, Haziran-Eylül 2019 tarihleri arasında başvuran 1990 Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu Kriterlerini karşılayan yeni tanı ve takipli 45 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile uyumlu olan 36 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Hasta ve kontrollerden periferik kan örnekleri alındı veserum FSTL-1 düzeyleriELİSAyöntemiyleölçüldü. Hasta ve kontrol grubunun serum FSTL-1 düzeyi karşılaştırıldığında, hasta grubunda anlamlı yüksek saptandı (p<0.001). Kadın hastalarda serum FSTL-1 düzeyleri erkek hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.029). Kadın ve erkek hastalar karşılaştırıldığında, Behçet Hastalığı Anlık Aktivite Form (BHAAF) skoru kadın hastalarda anlamlı yüksek bulundu (p=0.008).Ayrıca ESH ile serum FSTL-1 düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,006). FSTL-1, BH'nın patogenezinde rol alabilir ve hastalık aktivasyonunun belirteçlerinden biri olabilir.
Behçet hastalarında serum HIF-1 alfa düzeylerinin ve hastalık aktivitesiyle ilişkilerinin araştırılması
Behçet hastalığı (BH) ataklarla seyreden, uzun süreli bir seyir gösteren ve etyolojisi tam olarak bilinmeyen sistemik bir hastalıktır. Temel patolojisi vaskülit olan hastalık, deri ve mukoza belirtilerine ek olarak göz, eklem, vasküler, pulmoner, gastrointestinal, ürogenital, kardiyak ve nörolojik sistem tutulumları gösterebilmektedir. Patogenezinde enfeksiyon ajanları, immün mekanizmadaki bozukluklar ve genetik faktörlerin etkili olabileceği savunulmuştur. Fakat patogenez net olarak bilinmemektedir. Günümüzde hala BH'nin kesin bir tedavisi yoktur. BH'nin patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Hipoksi ile indüklenebilir faktörler (HİF'ler) immün hücre metabolizmasını ve fonksiyonunu kontrol etmek için temel unsurlardır. Hipoksi tarafından indüklenen faktör-1 (HIF-1); immünolojik yanıt, hemostaz, vaskülarizasyon ve anaerobik metabolizmanın düzenlenmesinde önemli bir proteindir. Yeni çalışmalar HIF-1α'nın Sistemik Lupus Eritomatozus (SLE), Romatoid Artrit (RA), Tip 1 Diabetes Mellitus (T1DM), Multipl Skleroz (MS), Psöriyazis ve Inflamatuar Barsak hastalıkları ( IBD) gibi otoimmün hastalıklarda önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Bu çalışmada amacımız; Behçet hastalarında HİF-1α'nın serum düzeylerini değerlendirmek ve HİF-1α'nın hastalık aktivitesiyle olan ilişkilerini araştırmaktır. Çalışmaya 1990 Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu Kriterlerini karşılayan 44 hasta ve yaş-cinsiyet olarak hasta grubuyla uyumlu olan, bilinen hastalığı olmayan 41 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrollerden periferik kan örnekleri alındı. Serum HİF-1α düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Her 2 grupta cinsiyet (p=0,898), yaş (p=0,845), sigara kullanımı (p= 0,898) açısından anlamlı fark bulunmadı. BH ve kontrol grubunda ortalama serum HIF-1α seviyeleri sırasıyla 14.63 (10.02-208.88) pg / ml ve 17.21 (9.95-196.28) pg / ml olarak ölçüldü. Serum HİF-1α (p=0,275) değerleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. ESH, CRP, cinsiyet, yaş ile serum HIF-1α düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. WBC ile serum HIF-1α düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,048). Kadın ve erkek hastalar karşılaştırıldığında, Behçet Hastalığı Anlık Aktivite Form (BHAAF) skoru kadın hastalarda anlamlı yüksek bulundu (p=0.007). Ayrıca BHAAF skoru ile ESH arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,004). HİF-1α' nın BH hastalığındaki rolünün belirlenmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
El fleksör tendon yaralanmalarında rehabilitasyon sonuçları
82 injuries and 45.9 % improvement in the hand which is zone V injuries. This is statistically significant (p<0.05). This results are corroborates evidence that early mobilization and hand therapy appear to play an important part in the postoperative management of flexor tendon injuries.
Hemiplejik hastalarda ağrı katastrofizasyonunun rehabilitasyon sonuçlarına etkisi
Amaç: Bu çalışmada, inme hastalarında nöropatik ağrının, ağrı katastrofizasyon varlığının ve sıklığının belirlenmesi ve bu faktörlerin rehabilitasyon sonuçları üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Prospektif araştırma olan bu çalışmada rehabilitasyon tedavisi için yatarak tedavi gören inmeli hastalar dahil edildi. Hastaların klinik durumları, tedavi öncesi ve 4 haftalık rehabilitasyon programı sonrası fonksiyonelliği değerlendirmek için Barthel İndeksi, Brunnstrom evrelemesi, Modifiye Ashworth Skalası, Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflaması (FAS); yaşam kalitesini değerlendirmek için SF-12 ölçeği; nöropatik ağrı açısından painDETECT Ağrı Anketi, ağrı katastrofizasyonunu değerlendirmek için Ağrı Felaketleştirme Ölçeği kullanıldı. Bulgular:Çalışmaya 37 (%46,25) kadın, 43 (%53,75) erkek olmak üzere toplam 80 inme hastası dahil edildi. Tedavi öncesi olası nöropatik ağrısı olan 10 (%12,5), belirgin nöropatik ağrısı olan 17(%21,3) hasta saptandı. Tedavi öncesi ağrı katastrofizasyonu olan 15 (%18,8) hasta vardı. Ağrıyı katastrofize eden hastaların ağrı tipine bakıldığında 2 (%13.3) kişinin nöropatik olmayan ağrı, 2 (%13.3) kişinin olası nöropatik ağrı, 11 (%73.3) kişinin belirgin nöropatik ağrısı olduğu gözlendi, bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Tedavi sonrası ağrıyı katastrofize eden hasta sayısı 9 (%11,3)'a gerilemişti, istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,014). Tedavi öncesi 17 nöropatik ağrısı, 10 olası nöropatik ağrısı olan hasta varken rehabilitasyon sonrası bu sayılar sırasıyla 8 ve 5'e düşmüştü, bu değişimler istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Ağrısı olan hastalarda tedavi öncesi katastrofik düşünce varlığına göre nöropatik ağrı düzeylerinin değişimi incelendiğinde, ağrıyı katatastrofize etmeyen gruptaki nöropatik ağrı düzeylerinin değişimi edenlere göre anlamlı farklı bulundu (p<0,001). Her bir grup içinde ağrı düzeylerindeki değişim değerlendirildiğinde, katastrofik düşüncesi olmayan grupta bu değişim yine anlamlı bulunmuştur (p = 0,007), katastrofik düşüncesi olan gruptaysa ağrı değişimi istatistiksel olarak anlamlı değildi (p = 0,172). Başlangıç ağrı katastrofizasyonu total skorlarıyla tedavi sonrası FAS(p=0,005,rho=-0,311), mental(p<0,001,rho=-0,467) ve fiziksel(p<0,016,rho=-0,268) yaşam kalitesi skorları negatif koreleydi. Başlangıç ağrı skorlarıyla tedavi sonrası FAS (p=0,038,rho=-0,232), mental(p<0,001,rho=-0,401) ve fiziksel(p<0,007,rho=-0,302) yaşam kalitesi skorları negatif koreleydi. Sonuç:Araştırmamızda, ağrının nöropatik tipte olması ve ağrı katastrofizasyonu varlığının hastaların rehabilitasyon çıktılarını etkilediği görülmüştür. Bu veriler, inme rehabilitasyonunda nöropatik ağrı varlığının ve ağrı katastrofizasyonunun göz önünde bulundurulması ve bütüncül bir yaklaşımla bu davranışların azaltılmasına yönelik müdahalelerin planlanmasının önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler:Ağrı Katastrofizasyonu,İnme,İnme Rehabilitasyonu,Nöropatik Ağrı
Tiyol-disülfit dengesi ve okside-redükte glutatyon dengelerinin inme sonrası hastalık şiddeti ve klinik prognoz ile ilişkisi
Amaç İnme, tüm ölümlerin ve Yeti Yitimine Ayarlanmış Yaşam Yılının (DALY) dünyadaki en yaygın sebepleri arasında yer alır. İnme patofizyoloji ve inme sonrası klinik ile oksidatif stres (OS) arasında bilinen yakın bir ilişki mevcuttur. Moleküllerde bulunan tiyol (sülfidril, SH) grupları önemli antioksidan özellik gösterirler. Tiyol-disülfit homeostazis sistemleri, SH düzeyleri ile antioksidan kapasiteyi ve disülfit (SS) formu ile oksidatif durumu gösteren hücre dışı ve hücre içinde önemli oksidatif stres belirteçlerindendir. Bu çalışmada; subakut inme hastalarının klinik durumları ile hücre dışı tiyol-disülfit (SH-SS) ve hücre içi okside-redükte glutatyon (GSSG-GSH) dengelerinin ilişkisi ve hastalardaki bu dengelerin sağlıklı gönüllerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca rehabilitasyon programının bu oksidatif stres belirteçleri ve klinik veriler üzerindeki etkisi ve bu oksidatif stres parametrelerinin klinik prognoz üzerindeki öngörücü değeri de değerlendirildi. Gereç ve Yöntem Prospektif gözlemsel araştırma olarak tasarlanan bu çalışmada ilk defa inme geçiren ve ilk kez rehabilitasyon tedavisi amacıyla hastaneye kabul edilen subakut inmeli hastalar ve sağlıklı gönüllüler (kontrol grubu) dahil edildi. Hastaların klinik durumları, tedavi öncesi ve 4 haftalık rehabilitasyon programı sonrası taburculuk sırasında National Institues Of Healt Stroke Scale Scores (NIHSS), modifiye Rankin Skalası (mRS) ve Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (BI) ile değerlendirildi. Kontrol grubundan ve hasta grubundan tedavi öncesi ve taburculuk sırasında alınan serum örneklerinden, SH-SS dengesi parametreleri olan SH, Total SH, SS ve SS/SH yüzde oranı, alınan tam kan örneklerinden GSSG-GSH dengesi parametreleri olan GSH, Total GSH, GSSG ve GSSG/GSH yüzde oranı değerleri belirlendi. Bulgular Çalışmaya 42 hasta ve 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda, tedavi öncesi ve taburculuk sırasında SH ve GSH değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük (her ikisi için p<0,05); SS, GSSG, SS/SH yüzde oranı ve GSSG/GSH yüzde oranları anlamlı olarak yüksekti (hepsi için p<0,05). Rehabilitasyon programı sonrasında öncesine göre SH, GSH ve BI değerlerinde anlamlı yükselme; SS, GSSG, SS/SH yüzde oranı, GSSG/GSH yüzde oranları, NIHSS ve mRS değerlerinde anlamlı düşme saptandı (hepsi için p<0,05). Tedavi öncesi SS/SH ve GSSG/GSH yüzde oranları ile tedavi öncesi ve sonrası NIHSS ve mRS skorları arasında pozitif, tedavi öncesi ve sonrası BI skorları arasında negatif korelasyon saptandı (hepsi için p<0,05). SH ve GSH düzeylerindeki artış ile NIHSS skorlarındaki düşüş ve BI skorlarındaki artış arasında anlamlı korelasyon saptandı (hepsi için p<0,05). Sonuç Bu çalışmada subakut inme hastalarında, hücre dışı SH-SS ve hücre içi GSSG-GSH denge parametrelerinin oksidatif tarafa doğru kaydığını ve bu durumun NIHSS, BI ve mRS skorları ile belirlenen daha kötü klinik ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca bu dengelerin rehabilitasyon programı ile antioksidan tarafına doğru düzelme sağladığı ve bu durumla paralel olarak klinik değerlendirme skorlarında da düzelme olduğu gösterildi. Bu dengelerdeki parametlerin, subakut inme hastalarında, klinik prognozu belirlemek açısından potansiyel yararlı belirteçler olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu dengelerdeki antioksidan kapasitelerin artması ile klinik verilerdeki düzelme arasında ilişki saptanmış olması nedeni ile; N-asetil sistein, lipoik asit gibi tiyol grubu içeren molekül takviyelerinin inme hastalarında potansiyel olarak daha iyi klinik sonuçlar elde edilmesinin sağlanmasına katkısı olabileceği sonucuna varılmıştır.
Fiziksel aktivite ve aerobik egzersizin reaksiyon zamanına etkisi
Amaç: Belirli bir şiddette yapılan düzenli fiziksel aktivite ve aerobik egzersizin sağlıkla ilgili birçok yararının yanında özellikle beynin bilişsel fonksiyonlarının yürütülmesinde de önemli bir rolü vardır. Bilişsel fonksiyonların bir göstergesi olan bilgi işleme hızı, görsel (GRZ) ve işitsel (İRZ) reaksiyon zamanları ölçülerek değerlendirilebilir. Bu çalışmada temel amaç fiziksel aktivite ve aerobik egzersizin bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkisini görsel ve işitsel reaksiyon zamanlarını ölçerek değerlendirmektir. Çalışmadaki ikinci amaç; egzersizin depresyon, uyku kalitesi ve yorgunluk düzeyi gibi durumlara etkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma, prospektif randomize kontrollü olarak planlandı. 15 Temmuz 2020-15 Ekim 2020 tarihleri arasında, dahil edilme kriterlerine uygun 20-55 yaşları arasındaki 61 sağlıklı birey çalışmaya kabul edildi. Bireyler, basit randomizasyon yöntemiyle 30'u fiziksel aktivite ve aerobik egzersiz grubu (EG), 31'i ise kontrol grubu (KG) olarak iki gruba ayrıldı. EG'deki bireylere; 3 hafta boyunca 100 adım/dakika hızında, günde 7 bin adım, haftada en az 5 gün olacak şekilde egzersiz programı verildi. KG'deki bireylere 3 hafta boyunca herhangi bir egzersiz programı verilmedi. EG ve KG'deki katılımcıların GRZ ve İRZ değerleri, Beck Depresyon Envanteri'nden (BDE), Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi'nden (PUKİ) ve Yorgunluk Şiddet Ölçeği'nden (YŞÖ) uyarlanan anketlerle depresyon düzeyi, uyku kalitesi ve yorgunluk düzeyleri üç hafta ara ile iki kez değerlendirildi. Grup içi ve gruplar arası karşılaştırma yapılarak değerlendirildi. Bulgular: İki grup arasında yaş, cinsiyet, VKİ, eğitim düzeyi, dominant el ve egzersiz düzeyi açısından anlamlı farklılık yoktu. Grup içi analizlerde; EG'de GRZ (p<0,001) ve İRZ (p=0,001)'de istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenirken KG'de GRZ (p=0,399) ve İRZ (p=0,570)'de istatistiksel olarak anlamlı azalma izlenmedi. Gruplar arası analizde iki ölçüm zamanı arasındaki fark hesaplanarak analiz edildiğinde; GRZ (p=0,018) ve İRZ (p=0,027), BDE (p=0,001), PUKİ (p<0,001) ve YŞÖ (p<0,001) skorlarında izlenen değişim miktarı EG'de KG'ye göre anlamlı derecede daha fazlaydı. Sonuç: EG'de GRZ ve İRZ değerlerinde ölçümler arasında izlenen azalma KG'ye göre daha fazlaydı. Buna göre, aerobik egzersizin bilişsel fonksiyonların bir göstergesi olan reaksiyon zamanı üzerine olumlu etkisi bulunmaktadır. Ek olarak aerobik egzersiz; depresif duygu durumu, uyku kalitesi ve yorgunluk düzeyi gibi parametreler üzerinde de olumlu etkilere sahiptir.
Temporomandibular miyofasiyal ağrı tedavisinde kuru iğneleme ve düşük yoğunluklu lazer tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Çalışmaya, Bolu İzzet Baysal Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi polikliniğine başvurup anamnez, muayene ve görüntüleme sonuçlarına göre temporomandibular miyofasiyal ağrı tanısı konulan ve çalışma kriterlerine uygun olan bireyler dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, meslek gibi demografik verileri sorgulandı, detaylı fizik muayeneleri yapıldı. Çalışmaya katılması uygun olanlara ait bilgiler ilk değerlendirme esnasında, hazırlanan hasta değerlendirme formuna kaydedildi. Tüm hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 3.ayda Vizüel Analog Skala(VAS), ağrı-basınç eşiğini değerlendiren bir algometre, maximum ağız açıklığının gonyometrik ölçümü, bruksizm varlığı, Beck Depresyon Ölçeği, Sağlık Değerlendirme Anketi(HAQ) ile değerlendirildi. 63 kişilik hasta grubu rastgele 21'er kişilik üç eşit gruba ayrıldı.1.gruba laser tedavisi uygulandı ve çene egzersizleri verildi. 2.gruba kuru iğneleme tedavisi yapıldı ve çene egzersizleri verildi. 3.gruba sadece egzersiz ve ev programı verildi. Tüm hastalara çene eklemini koruma prensibi konusunda eğitim verilerek, lüzum halinde parasetamol alabilecekleri söylendi.
Fibromiyalji sendromunda D vitamini düzeylerinin otonom sinir sistemi fonksiyonu ile ilişkisinin araştırılması
Bu çalışmada, fibromiyalji sendromunda (FMS) otonomik disfonksiyon mevcut olup olmadığının belirlenmesi amacıyla sempatik deri yanıtının (SDY) incelenmesi planlandı. Elde edilen verilerin D vitamini düzeyleri ile karşılaştırılarak; FMS otonom sinir sistemi işlev bozukluğu ile vitamin D düzeyleri arasındaki ilişkinin anlaşılabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Eylül 2021 - Eylül 2022 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne yaygın ağrı nedeniyle başvuran ve American Collegue of Rheumatology (ACR) 2010 tanı kriterleri esas alınarak tanı konulmuş 41 kadın hasta ve 38 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Hastaların tanıları ACR 2016 tanı kriterlerine göre doğrulandı. Klinik inceleme sonrasında tüm hastalar elektronöromiyografi (ENMG) laboratuvarında SDY açısından değerlendirildi. Tüm katılımcıların SDY ölçümü yapılıp, amplitüd ve latans değerleri kaydedildi. Tüm katılımcıların vitamin D düzeyleri kaydedildi. Tüm hastalar ağrı (vizüel analog skalası, VAS), depresyon (Beck depresyon ölçeği, BDÖ) ve fonksiyonel kapasite (fibromiyalji etki anketi (FEA) ve SF-36) açısından değerlendirildi. Bulgular Çalışmaya dahil edilen bireylerin yaş ortalaması 41,37±6,86, D vitamini değerleri 18,32±8,07 olarak saptandı. Hastaların yaş, D vitamini değerlerinde iki grup arası değerlendirmeler homojen olarak saptandı. Yapılan karşılaştırmalarda 4 ekstremite de latans değerleri FMS hastalarında sağlıklı bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Amplitüd yanıtlarında ise sadece sol alt ekstremitede kontrol grubunda FMS grubuna göre anlamlı yüksek saptanmıştır. FMS hastalarında SDY ile D vitamini düzeyleri, VAS, BDÖ, FEA ve SF-36 skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir korelasyon tespit edilmedi (p>0.05). Sonuç Bu çalışmanın sonuçları FMS'de sempatik sinir sisteminde otonom disfonksiyonu gösteren bir değişiklik olduğunu desteklemektedir. Bununla birlikte D vitamini düzeyleri ve SDY arasında ilişki saptanmamıştır. İleride daha büyük hasta popülasyonları ile daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Fibromiyalji; otonomik disfonksiyon; sempatik deri yanıtı; vitamin D
Aksiyal spondiloartrit hastalarında serum endokan düzeyinin ve hastalık aktivitesiyle ilişkisinin araştırılması
Spondiloartritler (SpA); ortak klinik, radyolojik, laboratuvar ve genetik özellikleri olan bir grup hastalığı tanımlayan ortak bir terimdir. Tutulum paternine göre baskın olarak periferik SpA ve baskın olarak aksiyel SpA (axSpA) olarak sınıflandırılabilir. Klinik takipte kullanılabilecek duyarlı bir biyobelirteç malasef yoktur. Endokan proteoglikan yapısında bir moleküldür. Endokanın akut inflamasyonda ve kronik inflamasyonun değişik basamaklarında önemli görevler üstlendiği yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Biz bu çalışmada axSpA tanılı hastalarda serum endokan düzeylerini ve bu düzeylerin klinik ve laboratuvar parametreler ile korelasyonunu araştırmayı amaçladık. Çalışmaya axSpA için geliştirilmiş "Assessment of SpondyloArthritis International Society (ASAS)" sınıflandırma kriterlerine göre tanı almış 30 biyolojik tedavi alan axSpA hastası, 30 non-steroid anti inflamatuar ilaç kullanan axSpA hastası ve 30 bilinen hastalığı olmayan sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde "Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivitesi İndeksi (BASDAİ)", "Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivitesi Skoru (ASDAS)-CRP", "Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ)", AS yaşam kalitesi indeksi ve "Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ)" kullanıldı. Demografik, klinik özellikleri ve laboratuvar verileri kayıt edildi. Eş zamanlı alınan serumda endokan düzeyleri "enzyme linked immunosorbent assay" (ELİSA) ile ölçüldü. Spondiloartrit grubu ile kontrol grubu arasında serum enokan düzeyleri arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi (p: 0,084). Alt grup analizinde de 3 grup arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi (p:0,175). Serum endokan düzeyi ile eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) arasında negatif korelasyon (r:-0,32 ve p:0,010) ve hemoglobin düzeyi arasında pozitif korelasyon (r:0,335 ve p:0,009) saptandı. Sabah tutukluğu süresi ile serum endokan düzeyleri arasında anlamlılık düzeyinde negatif korelasyon saptandı (r: -0,294 p: 0,022). Sonuç olarak; serum endokan düzeylerinin axSpA tanı, takip ve patogenezindeki rollerini araştırdığımız çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi. Serum endokan düzeyleri bazı laboratuvar parametreleri arasında korelasyon gözlendi. Bu moleküllerin axSpA tanı, takip ve patogenezindeki rolünün daha iyi anlaşılması için daha büyük olgu sayılarını içeren klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Aksiyel spondiloartrit, ankilozan spondilit, endokan.
Diz osteoartritinde propriosepsiyon duyusunun izokinetik dinamometre ile değerlendirilmesi
Propriosepsiyon; hareket veya istirahat halinde iken vücudun düzgün stabilitesinin ve oryantasyonunun sürdürülmesine olanak sağlayan kompleks nöromusküler bir durumdur. Diz ekleminin bütün komponentlerinde örneğin; Ö.Ç.B, A.Ç.B,kapsul de duyusal fonksiyonlar olduğu, eklem pozisyon duyusunu ve hızlı yada yavaş eklem pozisyon değişikliklerini algılayan mekanoreseptörler içerdiği gösterilmiştir. Diz eklem osteoartiriti en sık görülen artiritlerden birisidir. Osteoamritte propriosepsiyon duyusunun azaldığı tesbit edilmiş. Çalışmamızda 25 osteoartiritli hastada Cybex 770 norm cihazı ile S.P.H modunda eklem pozisyon hissi (propriosepsiyon) değerlendirdik ve kontrol grubu ile karşılaştırdık. Osteoartiritli hastalarda propriosepsiyon duyusunun azaldığını saptadık. Ama propriosepsiyonun kaybım yaş ile ilişkili olmadığını tesbit ettik. Hastalarda diz eklemin radyolojik evrelemesiyle propriosepsiyon duyu arsında bir ilişki bulamadık. Hastaların diz ağnsı ile eklem pozisyon hissi (propriosepsiyon) arasında bir bağlantı kurulamadı. Sonuç olarak dizde kartilaj harabiyetiyle gelişen ve kronikleşen efüzyon, deformasyon, sinovyal hipertrofi gibi bulguların, propriosepsiyon kaybına zemin hazırladığı yönünde sonuçlar tartışılmaktadır,
Aksiyal spondiloartrit hastalarında serum progranulin düzeyleri ve hastalık aktivitesiyle ilişkisinin araştırılması
Aksiyal Spondiloartrit (AksSpA) etiyolojisi bilinmeyen, daha çok genç erkekleri etkileyen, enflamatuar bel ağrısı, aksiyal iskelet tutulumu, sakroileit varlığı, HLA-B27 ile ilişki ve genetik yatkınlık gibi ortak özellikleri olan kronik sistemik bir hastalık grubunu tanımlayan bir terimdir. Etyopatogenezinde tömör nekroz faktör alfa (TNF-α) başta olmak üzere inflamatuar sitokinler rol almaktadır. Progranulin (PGRN)'in ise TNF-α yolağı üzerinden etkili olan anti-inflamatuvar bir molekül olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda AksSpA'lı hastalarda serum PGRN düzeyinin hastalık aktivitesi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza, 18-65 yaş arası ASAS (Assessment of SpondyloArthritis İnternational Society) sınıflandırma kriterlerine göre AksSpA tanısı almış polikliniğimize müracaat eden 45 hasta alındı. Periferik SpA hastası olan, akut enfeksiyon bulgularına sahip olan, inflamatuar barsak hastalığı, diyabetes mellitus (DM) ve tiroid disfonksiyonu hastalığı olanlar, malignensi öyküsü olanlar, AksSpA dışında eş zamanlı otoimmun veya otoinflamatuar ikincil hastalık mevcudiyeti olan ve 7.5 mg/gün den fazla kortikosteroid tedavisi ve biyolojik ajan tedavisi alan hastalar dışlandı. Sağlıklı kontrol grubu olarak gebelik veya laktasyon durumu olmayan, akut veya kronik enfeksiyonu olmayan, malignite ve romatizmal hastalığı bulunmayan 18-65 yaş arası 45 kişi alındı. AksSpA hastalarında hastalık aktivitesi ve fonksiyonel durumu belirlemek amacıyla BASDAİ, BASFI, BASMI, ASDAS-CRP skorlandı. ESR, CRP düzeyleri not edildi. Hasta ve kontrol grubundaki katılımcıların her birinde serum PGRN seviyeleri elisa yöntemiyle ölçüldü. Erkek hastaların progranülin düzeyleri kadın hastalardan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p=0,004). Kontrol grubundaki erkek ve kadın katılımcılar arasında serum progranülin düzeylerinde anlamlı bir fark yoktu (p=0,712). Aksiyal SpA hastalarında ortalama serum progranülin seviyeleri kontrol grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen, bu yükselme istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,275). Aktif ve inaktif hastalığı olan bireyler arasında serum progranülin düzeylerinde anlamlı fark yoktu (p=0,990). Aksiyel SpA grubunda serum progranülin düzeylerinin ESH, CRP, BASDAI, BASFI, BASMI, ASDAS-CRP ve BMI ile korelasyonlarına baktığımızda progranülin düzeyleri ile ESR arasında negatif korelasyon (r= -0.330, p= 0.031) ve BMI ile pozitif korelasyon gösterdi (r= 0.343, p=0.024). Serum progranülin düzeyleri ile CRP, BASDAI, BASFI, BASMI ve ASDAS-CRP arasında ilişki bulunamadı. Progranülinin Aksiyel Spondiloartritteki rolünün daha kapsamlı ve kapsamlı çalışmalarla aydınlatılması gerekmektedir.
Erişkin still hastalarında demografik, klinik, laboratuvarve tedavi özelliklerinin retrospektif yöntemle araştırılması
Erişkin başlangıçlı Still hastalığı (ESH), sıklıkla boğaz ağrısı, miyalji, lenfadenopati, splenomegali ve nötrofilik lökositozun eşlik ettiği yüksek ateş, kaybolan somon pembesi döküntü ve artrit ile karakterize nadir bir sistemik inflamatuar hastalıktır. ESH'ın altta yatan nedenleri tam olarak aydınlatılamamış olmakla beraber iş, aile ve sağlıkla ilgili stresli yaşam olaylarının da ESH için potansiyel bir tetikleyici olduğu öne sürülmüştür. ESH'ın patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi FTR Anabilim Dalı ve Gazi Yaşargil EAH Romatoloji Polikliniklerine 2000-2022 yılları arasında başvuran, Yamaguchi ve arkadaşlarının kriterlerine göre ESH tanısı almış 18-60 yaş arası 51 hasta alındı. Hastaların temel özellikleri, laboratuvar testleri, tedavi ve komplikasyonlar hakkında geriye dönük olarak bilgi toplandı. Hastaların demografik, klinik ve tedavi özellikleri önceden hazırlanan protokole göre karşılaştırıldı. Hastalarımızın 37'si (%72.5)'si kadın ve yaş ortalaması 36,5±10,2 idi. Ateş, döküntü, artrit, boğaz ağrısı ve miyalji en fazla görülen klinik bulgular; lökositoz, akut faz reaktanları ve ferritin artışı en sık görülen laboratuar bulguları idi. Hastalarımızı kendi arasında cinsiyet ve biyolojik ajan alıp almamalarına göre 2 gruba ayırarak karşılaştırdık. Klinik özellikler açısından kadın ve erkek grubu arasında döküntü hariç anlamlı fark saptanmadı (p >0,05). Döküntü erkeklere oranla kadınlarda daha sık görüldü(p=0,04). Kadınlarda erkeklere göre anemi daha fazla saptandı(p=0,041). Biyolojik ajan kullanan grupta tanı gecikmesi daha fazlaydı(p=0,01). Komplikasyon gelişen 4 hasta da kadındı. Çalışmamız retrospektif olup verilerine tam ulaşılamayan hastalar çalışmaya dahil edilmediğinden hasta sayısı nispeten sınırlı kalmıştır. Kadınlarda hastalığın daha komplike seyrettiği ve tanı gecikmesi olan hastalarda biyolojik ajan kullanımının daha fazla gerektiği görülmektedir. Erken tanı ve tedavi açısından nedeni bilinmeyen ateş olgularında ESH farkındalığının arttırılması komplikasyonları ve agressif pahalı ilaç kullanımını önleyecektir. Bunun için daha geniş ESH hastalarının katıldığı prospektif çalışmaların yürütülmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Erişkin Still hastalığı, Artrit, Döküntü, Retrospektif, Ferritin
Romatoid artritli hastalarda alfa 1 asit glikoprotein düzeyi ile hastalık aktivitesi ve radyolojik ilerleme arasındaki ilişki
Romatoid artrit (RA) kronik, inflamatuar, simetrik ve dektrüktif eklem tutulumu ve ekstra artiküler bulguları olan otoimmün bir hastalıktır. Tedavide hastalık modifiye edici ilaçlar ve biyolojik ajanlar kullanılmaktadır. Çalışmalarda RA'da gelişen inflamasyona bağlı birçok akut faz reaktanının arttığı gösterilmiştir. Akut faz reaktanlarındaki yükselme bazı çalışmalarda hastalık aktivitesi ve radyolojik hasar korele bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı RA'lı hastalarda ve kontrol grubunda alfa 1 asit glikoprotein (AAG) düzeyini karşılaştırmak ve RA'lı hastalarda AAG düzeyinin hastalık aktivitesi ve radyolojik hasar skorlaması arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Romatoloji polikliniğine başvuran 56 RA'lı hasta ve 53 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. RA'lı hastalar muayene edilerek artrit ve hassas olan eklemleri belirlendi. DAS 28 (Diseae Activity Score) değerleri hesaplandı ve hastalık aktiviteleri DAS 28 ve VAS ile belirlendi Hastaların demografik verileri not edildi. RA ve kontrol grubunun AAG düzeyleri ELİSA yöntemiyle değerlendirildi.. RA'lı hastaların son 6 ay içinde çekilmiş olan her 2 el ve ayak grafileri değerlendirilerek larsen radyolojik hasar skorlaması yapıldı ve kaydedildi. RA'lı hastalarda AAG düzeyinin kontrol grubu ile karşılaştırılmasında istatiksel açıdan anlamlı bir fark saptandı (p=0.000). AAG düzeyi ile DAS 28 ve larsen skorlaması arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.371-p=0.714). Romatoid artritli hastalarda AAG düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi. AAG ile düzeyi DAS 28 ve larsen skorlaması arasında ilişki saptanmadı. RA hastalarında AAG düzeyinin sebat eden inflamasyona bağlı yükselebileceği ancak bunun erozyon gelişimiyle ilişkisinin olmadığı düşünüldü.
Omurilik yaralanmalı hastalarda nöropatik ağrı ile klinik parametreler, fonksiyonel durum, depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Omurilik Yaralanması (OY) sonrası en büyük kayıp, kişinin hareket fonksiyonunun kaybı olmakla birlikte, yaralanma sonrası meydana gelen ve pek çok fonksiyonu etkileyen komplikasyonlardan birisi de ağrıdır. Ağrı, OY sonrası hastaların büyük bir çoğunluğunda değişik derecelerde görülebilen ve her hastada değişik etkiler yapabilen tedavisi en zor problemlerden biridir. Bizim çalışmamızın amacı; OY'lı hastalarda nöropatik ağrı ve nöropatik olmayan ağrı sıklığını tespit etmek, bu hastalarda, klinik ve demografik parametreler, fonksiyonel durum, ağrı, depresyon ve anksiyete ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon servisinde yatarak tedavi gören ve rehabilitasyon polikliniğinde takip edilen OY'lı 84 hasta değerlendirilmeye alındı. Hastaların detaylı genel fizik muayenesi, nörolojik muayenesi, ağrı sorgulaması yapıldı. Ayrıca çalışmaya alınan hastaların depresyon, anksiyete düzeyleri ve yaşam kalitesi değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, yaralanma tarihi, etyolojisi, hastalık süreleri, komplikasyonları kaydedildi. Hastaların nörolojik seviyesi için 2013 ASIA skalası kullanıldı. Hastaların duyu ve motor seviyeleri kaydedildi. Hastaların spastisitesi Modifiye Ashworth skalası, fonksiyonel ambulasyon seviyesi Walking Index Spinal Cord Injury (WISCI), Fonksiyonel Ambulasyon Skalası (FAS) ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri Spinal Cord Independence Measure (SCIM) 3 ile değerlendirildi. Hastaların yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla SF-36, depresyon-anksiyete düzeyini ve şiddettini değerlendirmek için Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçeği kullanıldı. Nöropatik ağrı, yorgunluk, parestezi düzeyi ve şiddeti için VAS ve LANSS sklası kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların %41,7'sinde nöropatik ağrı mevcut iken. %58.3 hastada nöropatik ağrı yoktu. Nöropatik ağrılı grup ile nöropatik ağrısız grup arasında yaş, cinsiyet ve medeni durum açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). İki grup karşılaştırıldığında, eğitim seviyeleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Nöropatik ağrılı ve ağrısız gruptaki hastalar arasında; median hastalık süresi ve etyolojik faktörler (travmatik, nontravmatik) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Gruplar karşılaştırıldığında nörolojik seviye, kompletlik durumu ve komplikasyon varlığı açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Her iki grup BECK depresyon, anksiyete skoru, VAS ağrı, yorgunluk, parastezi skorları ve SF -36 skorunun tüm parametreleri açısından karşılaştırıldığında nöropatik ağrılı grupta; VAS ağrı, yorgunluk ve parastezi skorları daha yüksek saptandı ve bu sonuç istatiksel olarak anlamlıydı. Her iki grup asında Beck depresyon ve anksiyete skorları açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Nöropatik Ağrılı grupta SF-36'nın canlılık, vücut ağrısı, emosyonel durum ve total skor alt parametreleri daha düşük bulundu, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı idi (p≤0.05). Hastaların fonksiyonel ambulasyon seviyeleri (WISCI) ve SCIM 3 skorları karşılaştırıldığında her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Tüm hastaların LANSS skoru ile VAS ağrı, VAS yorgunluk, VAS parastezi ve BECK anksiyete skorları arasında pozitif yönde anlamlı düzeyde korelasyon mevcut iken; SF 36 canlılık, emosyonel durum, vücut ağrısı, sosyal fonksiyonlar, mental sağlık ve total arasında negatif yönde anlamlı düzeyde korelasyon mevcut idi (p≤0.05). Tüm hastaların LANSS skoru ile yaş, cinsiyet, hastalık süresi, ABS skalası, komplikasyon varlığı ve BECK depresyon skoru açısından korelasyon saptanmadı (p>0.05). Sonuç olarak; nöropatik ağrı OY sonrası sık görülen, hastaların yaşam kalitesini ve psikolojik durumunu etkileyen önemli bir komplikasyondur.
Romatoid artritli hastalarda İnsan Nötrofil Peptit (HNP 1-3) düzeyleri ve hastalık aktivitesiyle ilişkileri
Giriş: Romatoid artrit (RA), eklemlerde inflamasyon ve şekil bozukluğu ile seyreden, eklem dışı bulgularla da seyredebilen, etyolojisi belli olmayan kronik bir hastalıktır. Hastalığın patofizyolojisinde çeşitli hücresel ve moleküler immünolojik elemanlar rol almaktadır. Son yıllarda, nötrofillerin ve nötrofillerden salınan alfa defensinlerin RA patogenezinde önemli rollerinin bulunduğu ileri sürülmüştür. Bu doğrultuda RA'lı hastalarda serum alfa defensin düzeylerini ve bu düzeylerin hastalık aktivitesi, fonksiyonel durum ve radyolojik hasarlanma ile ilişkisini; ayrıca, serum alfa defensin düzeyleri ile Eritrosit Sedimentasyon Hızı (ESH ) ve C-reaktif protein (CRP) gibi diğer laboratuvar parametreleri arasında bir ilişki olup olmadığının değerlendirmesini yapmayı amaçladık. Materyal Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran 42 RA'lı hasta ve 38 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Tüm hastaların fizik muayeneleri yapıldı. RA'lı hastalarda şiş ve hassas olan eklemler not edildi. Hastalık aktiviteleri (Disease Activity Scale) DAS28 ile belirlendi. Yaşam kalitesi Romatoid Artrit Yaşam Kalitesi Ölçeği (RAQoL) ve Nottingham Sağlık Profili (NHP) ile değerlendirilirken, fonksiyonel durum Stanford Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) ile değerlendirildi. Ayrıca laboratuarda tam kan sayımı, ESH, CRP, alfa defensin (human nötrofil protein- HNP 1-3) değerleri çalışıldı. Bulgular:RA hastaları ile kontrol grubu arasında serum HNP 1-3 düzeyi açısından anlamlı fark olmadığı, ayrıca HNP 1-3 ile radyolojik hasar seviyesi arasında ilişki bulunmadığı tespit edildi. Remisyondaki hastalara göre aktif hastalarda serum HNP 1-3 düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi, ayrıca HNP1-3 ile HAQ, NHP total, NHP ağrı, NHP fiziksel aktivite, NHP uyku skoru, WBC düzeyi arasında korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda serum HNP 1-3 düzeyinin aktif hastalarda remisyondaki hastalara göre daha yüksek olduğunu ve HNP 1-3 düzeyi ile yaşam kalitesi ve fonksiyonel düzey arasında anlamlı korelasyon bulunduğunu belirledik. Bu anlamda HNP 1-3 düzeyleri, hastalık aktivitesi ve remisyon değerlendirmesinde kullanışlı olabilir. RA'nın etyolojisi ve patogenezi halen çok merak edilen ve tam olarak aydınlatılamamış bir konudur. Bu durumun net ortaya konulabilmesi için gerek alfa defensin gerekse diğer immunolojik markerları içeren geniş populasyonlu gruplarla daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Romatoid artritli hastalarda serum GDF-15 düzeyleri: Hastalığın klinik parametreleri ve radyolojik skor ile ilişkisi
Amaç: GDF-15 ilk olarak aktive makrofajlardan salgılandığı tespit edilen ve hücre büyümesi ve farklılaşmasında önemli rolü olan bir faktördür. GDF-15, hücre büyümesi, sinyal transdüksiyonu, ve apopitozun düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Bu çalışmanın amacı RA hastalarında GDF-15 seviyelerini ve hastalıkla ilgili parametrelerle olan ilişkisini araştırmaktır. Materyal ve metot: RA tanısı almış olan 46 hasta ve demografik olarak benzer özelliklere sahip 36 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrollerin kan örneklerinden GDF-15 seviyeleri ölçüldü. RA hastalık aktivitesini belirlemek için DAS28 kullanıldı. Yaşam kalitesi RAQoL ölçeği kullanılarak ölçüldü. Fonksiyonel durumu belirlemek için HAQ kullanıldı. Eklem hasarının derecesi Larsen metodu kullanılarak ölçüldü. Ateroskleroz, uzman bir kardiyolog tarafından EKO ile CIMT ölçülerek, damar sertliği ise FMD metodu ile değerlendirildi. Sonuçlar: Kontrollerle karşılaştırıldığında serum GDF-15 düzeyleri RA hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulundu(p<0,05). RA hastaları hastalık aktivitesine göre ikiye ayrıldı; 26 hasta(%57) aktif grupta iken, 20 hasta(%43) non-aktif gruptaydı. GDF-15 düzeyi aktif olarak değerlendirilen grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Pearson korelasyonuna göre, GDF-15 düzeyleri, ESH, sabah tutukluğu, DAS28 skoru, hassas eklem sayısı ve CIMT ile pozitif olarak koreleydi(p<0,05). Tartışma: GDF-15 RA hastalarında hastalık aktivitesinin progresyonu, eklem hasarı ve ateroskleroz gelişmesinde rol oynayabilir. Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, GDF-15, hastalık aktivitesi, sabah tutukluğu, ateroskleroz
Trombospondin motifli disintegrin benzeri matriks metalloproteinaz genlerinin behçet hastalığı patogenezindeki rollerinin araştırılması
Behçet hastalığı (BH), tekrarlayan oral ve genital ülserler, oküler, mukokutanöz, artriküler, nörolojik, vasküler ve gastrointestinal tutulumla seyreden geniş bir klinik spektrumla karakterize multisistemik inflamatuar bir vaskülittir. Tedaviye rağmen önemli organ tutulumları, hastalarda şiddetli morbidite ve mortaliteye neden olmaktadır. BH'nin patogenezinde genetik, çevresel ve immünolojik faktörler rol oynamakta, immünolojik faktörler üzerine yoğun çalışmalar yapılmasına rağmen hastalığın patogenezi tam olarak bilinmemektedir. Günümüzde BH'nin kesin bir tedavisi olmamakla beraber hastalık progresyonunu ve terapötik yanıtı tam olarak tahmin edebilen spesifik biyobelirteçler de mevcut değildir. Bu durum hastalığın patogenezinden sorumlu hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılmasının önemini vurgulamaktadır. BH'nin patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. ADAMTS'ler (A Disintegrin and Metalloproteinase with Thrombospondin motifs) agrekan, brevikan ve versikan gibi hyalektikan proteoglikanlarına karşı proteolitik aktivite gösteren geniş bir proteoglikanaz enzim ailesidir. Ekstraselüler matriksi (ECM) degrede ederek artiküler kıkırdak kaybına ve endotelyal doku hasarına sebep olan osteoartrit (OA) ve romatoid artrit (RA) gibi artritlerde, trombozda anevrizmada ve aterosklerozda ADAMTS proteazlarının görev aldığı gösterilmiştir. İmmün yanıtta ve inflamasyonda önemli mediyatörler olan TNF-α, IL-1β ve IL-6 gibi pro-inflamatuar sitokinler diğer inflamatuar artrit ve vaskülitlerde olduğu gibi BH'nin patogenezinde de önemli rol oynarlar ve hastalığın progresyonu aberant sitokin ekspresyonu ile ilişkilidir. ADAMTS proteazlarının ekspresyon düzeylerinin TNF-α, IL-1β ve IL-6 gibi pro-inflmatuar sitokinler tarafından upregüle edildiği bilinmektedir. BH'de immünolojik faktörler üzerine yoğun çalışmalar yapılmasına rağmen, inflamatuar proses ile ilişkili olan ADAMTS proteazlarının bugüne kadar hastalığın patogenezinde rollerinin olup olmadığı bilinmemektedir. Bu nedenle, bu çalışmada ADAMTS genlerinin ekspresyon düzeylerinin BH'de prognostik biyobelirteç ve terapötik hedef olarak kullanılıp kullanılamayacağının belirlenmesi amacı oldukça önemlidir. Amacımız; ekstraselüler matriksin (ECM) yeniden modellenmesinde rolü olan ADAMTS proteazlarının (ADAMTS-1, -4, -5, -8, -9 ve -15) kronik immüno-inflamatuar bir hastalık olan Behçet Hastalığı (BH) patogenezindeki rollerini araştırmaktır. Bu amaç doğrultusunda, 30 aktif dönem Behçet hastasından ve 30 sağlıklı kontrolden alınan total kandan periferik kan mononüklear hücreleri (PBMC) izole ettik. PBMC'lerde ADAMTS (ADAMTS-1, -4, -5, -8, -9 ve -15) genlerinin mRNA ifadelerini real-time PCR (qPCR) yöntemini kullanarak ölçtük. ADAMTS'lerin BH patogenezindeki potansiyel rollerinin ilk kez ortaya çıkartılması; ADAMTS'lerin potansiyel prognostik biyobelirteç olarak kullanılmalarını ve tedaviyi yönlendirici katkı sağlamalarını mümkün kılabilecektir. Anahtar Sözcükler, BH, ADAMTS, ECM, PBMC, biyobelirteç
Servikal disk hernili hastalarda elektromanyetik alan uygulamasının klinik parametreler üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada amaç, servikal disk hernili hastalarda elektromanyetik alan tedavisinin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde radyolojik olarak servikal disk hernisi tanısı alan ve çalışma kriterlerini sağlayan 74 hasta çalışmaya alındı. 74 hastadan 64'ü çalışmayı tamamladı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastalara konvansiyonel TENS ve hotpack (yüzeyel sıcak uygulama) tedavisi verildi. Bu tedavileride ek olarak çalışma(n:32) grubundaki hastalara pulse manyetik alan tedavisi (yüzde 60 yoğunlukta, 50 hz frekansta, 20 dakika boyunca) verilirken, kontrol(n:32) grubundaki hastalara akım verilmeden manyetik alan(sham manyetik alan) verildi. Hastalar; çalışma öncesi, çalışma sonunda(3. hafta) ve tedaviden sonra 12. haftada Vizüel analog Skala(VAS), Boyun Ağrı ve Özürlülük Skalası(NPDS), Nottingham Sağlık Profili(NHP) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği(HAD) kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Her iki grup ayrı ayrı tedavi öncesi ile tedavi sonrası karşılaştırıldığında VAS, NPDS, NHP, HAD skorlarında istatistiksel olarak anlamlı iyileşme oldu. İki grup kendi arasında karşılaştırıldığında, tedavi öncesi ile sonrası arasındaki farkta iki grup arasında anlamlı sonuç bulunmadı. Tedavi öncesi ile tedaviden sonra 12.hafta arasındaki farkta VAS skoru ve NHP Uyku parametresinde çalışma grubu lehine anlamlı derecede ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç: Elektromanyetik alan tedavisi, servikal disk hernisine bağlı boyun ve/veya kol ağrılarını azaltmada, uzun vadede etkindir. Anahtar Sözcükler: Elektromanyetik alan tedavisi, manyetik alan tedavisi, magnetoterapi, servikal disk hernisi, boyun ağrısı
Lomber disk hernili hastalarda elektromanyetik alan uygulamasının klinik parametreler üzerine etkinliği
Lomber disk hernisi, dejenere diskin lomber spinal sinir kökünü sıkıştırması ile ortaya çıkan bel ve bacak ağrısı ile karakterize klinik tablodur. Çalışmanın amacı lomber disk hernisi tanısı konan hastalarda manyetik alan tedavisinin klinik parametreler üzerine olan etkisini araştırmaktır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde 2017-2018 tarihleri arasında radyolojik olarak lomber disk hernisi tanısı alan ve çalışma kriterlerini sağlayan 86 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Bu hastalardan 80'i çalışmayı tamamladı. Her iki gruptaki hastalara konvansiyonel TENS ve hotpack (yüzeyel sıcak uygulama) tedavisi verildi. Bu tedavileri ek olarak çalışma (n:40) grubundaki hastalara pulse manyetik alan tedavisi (yüzde 60 yoğunlukta, 50 hz frekansta, 20 dakika boyunca) verilirken, kontrol (n:40) grubundaki hastalara akım verilmeden manyetik alan (sham manyetik alan) verildi. Hastalar; çalışma öncesi, çalışma sonunda (3. hafta) ve tedavi bitiminden 9 hafta sonra; Vizüel analog Skala (VAS), Nottingham Sağlık Profili (NSP), Oswetry Bel Ağrısı Özürlülük Ölçeği (ODİ), Roland-Morris fonksiyonel değerlendirme Ölçeği (RDİ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanılarak değerlendirildi. Çalışma sonunda VAS ve NSP alt parametrelerinden olan ağrı, uyku, fiziksel aktivite, sosyal izolasyon fonksiyonel değerlendirmelerinde gruplar arasında istatistiksel olarak çalısma grubu lehine anlamlı fark bulundu. ODİ ve RDİ değerlendirmesinde her iki grupta iyileşme saptandı ama bu iyileşme gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı değildi. BDÖ'nde Çalışma gurubunda istatiksel olarak anlamlı iyileşme saptanırken kontrol grubunda anlamlı iyileşme saptanmadı. Çalışma grubundaki iyileşme gruplar arasında istaiksel olarak anlamlı degildi. Sonuç olarak, Manyetik alan tedavisi lomber disk hernisin neden olduğu lomber ağrının konservatif tedavisinde etkili bir yöntemdir. Bu tedavi yöntemi ile kişisel bakım, yük kaldırma, yürüme, oturma, ayakta durma, uyku, sosyal hayat ve seyahat gibi parametlerin ağrıdaki azalmaya bağlı olarak iyileşmesi beklenir. Mevcut çalışmamızda ağrıda anlamlı bir azalma tespit edilmesine rağmen bu parametlerde düzelme kısmi olmuştur. Magnetoterapi etkinliği için kanıt düzeyinin belirlenmesi için daha fazla randomize, çift-kör kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
NON-radyografik spondilartrit ve ankilozan spondilit hastalarında serum oksitosin düzeylerinin ölçülmesi ve bu düzeylerin hastalık klinik parametreleriyle ilişkilerinin araştırılması
Amaç: Tümör nekrozis faktör alfa (TNF-alfa); pek çok romatizmal hastalığın patogenezinde rol oynayan bir sitokindir. Ankilozan spondilit ve non-radyografik aksiyal spondiloartrit patogenezinde de rol alan TNF-alfa' yı hedef alan ilaçlar bu hastalıkların tedavisinde de kullanılmaktadır. Son zamanlarda oksitosinin TNF-alfayı inhibe ettiğine yönelik çalışmaların yayınlanması ile birlikte biz de AS ve aktif SpA hastalarında serum oksitosin düzeylerini araştırmayı amaçladık. Hastalar ve yöntemler: Romatoloji polikliniğine Mart 2017 ve Ekim 2017aralığında başvuran kişiler onam alınarak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya ankilozan spondilitli(AS) ve non radyografik akciyal spondiloartitli(SpA) hasta grupları ve dışlama kriterlerine uyan kişiler kontrol grubu olarak alındı. Hasta gruplarının oksitosin düzeyleri ölçüldü. Hastalık aktivitelerini belirlemek için Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), eritrosit sedimantasyon hızı (ESH) ve C- reaktif protein (CRP) bakıldı. Hastaların beden kitle indeksleri ve HLA-B27'leri not edildi. Sigara alışkanlığı, ilaç kullanımı gibi parametereler sorgulandı Bulgular: Hasta gruplarının kontrol grubu ile karşılaştırılması yapıldı. Yaş ve cinsiyet açısndan anlamlı farkılıklar saptandı. Her 3 grup arasında serum oksitosin düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı ancak hasta gruplarının kendi içinde yapılan incelemelerinde hastalık aktivitesi ile oksitosin düzeyi arasında negatif korelasyon saptandı Sonuçlar: Serum oksitosin düzeyleri ve hastalık aktivitesi arasında negatif korelasyon tespit edilmesi bu preparatların aktif hastalıkta kullanımını gündeme getirebilir. Non radyografik SpA ve ankilozan spondilit hastalarında, aktif hastalıkta kullanımına ilişkin yeni çalışmaların yapılmasına zemin hazırlayabilir.
Sistemik sklerozis hastalarında serum SCUBE (signal peptide-cub-EGF domain-containing protein) 1,2 ve 3 seviyesinin; klinik bulgularla ve ultrasografik deri kalınlığı ile olan ilişkisinin araştırılması
Sitemik skleroz etyolojisi bilinmeyen, kronik, multisistemik, otoimmün bir hastalıktır. Patogenezinin vaskülopati, immün aktivasyon ve fibrozis triadından meydana geldiği kabul edilmektedir. Ancak patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein (SCUBE); sekretuar veya memran proteinleri olarak bilinen, yeni tanımlanmış bir protein ailesidir. Anjiyogenez ve inflamasyon ile ilişkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada Sistemik skleroz'da serum SCUBE-1, SCUBE-2 ve SCUBE-3 seviyesinin; klinik bulgularla ve ultrasonografik deri kalınlığı ile olan ilişkisinin araştırılmasını amaçladık. Çalışmaya ACR/EULAR 2013 skleroderma sınıflama kriterlerini karşılayan 30 hasta ve yaş-cinsiyet olarak hasta grubuyla uyumlu olan, bilinen hastalığı olmayan 44 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; Valentini hastalık aktivite indeksi, modifiye Rodnan deri skorlaması, Duruöz el indeksi, HAQ stanford sağlık değerlendirme anketi ve SF-36 formları kullanıldı. Eş zamanlı olarak ultrasonografik deri kalınlığı ölçümleri yapıldı. Serum SCUBE düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Sistemik sklerozlu hastaların serum SCUBE düzeyleri ile kontrol grubunun serum SCUBE düzeyleri arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (SCUBE-1 için p:0.126, SCUEB-2 için p:0.176, SCUBE-3 için p:0.195). Yapılan korelasyon analizlerinde serum SCUBE-1 düzeyi ile FEV-1 arasında negatif korelasyon (p:0.036); serum SCUBE-2 düzeyi ile Duruöz el indeksi arasında pozitif korelasyon (p:0.029), zorlu vital kapasite (FVC) değeri arasında negatif korelasyon (p:0,032), Karbonmonoksit difüzyon kapasitesi (DLCO) değeri arasında anlamlılık düzeyine yaklaşan negatif korelasyon (p:0.054), hemoglobin düzeyi arasında negatif korelasyon (p:0.01) ve serum C4 düzeyi arasında pozitif korelasyon (p:0.04); serum SCUBE-3 ile ekokardiyografik pulmoner arter basıncı arasında negatif korelasyon (p:0.014) ve CK düzeyi arasında pozitif korelasyon (p:0.04) izlenmiştir. Serum SCUBE düzeyleri ile ultrasonografik deri kalınlıkları arasında korelasyon izlenmemiştir. Ancak ultrasonografik deri kalınlığı ile modifiye Rodnan deri skoru arasında pozitif korelasyon (p:0.001) izlenmiştir. Sonuç olarak; serum SCUBE düzeylerinin sistemik skleroz patogenezindeki rollerini araştırdığımız çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi. Serum SCUBE düzeyleri bazı klinik ve laboratuvar parametreler arasında korelasyon izlendi. Bu moleküllerin sistemik skleroz seyrinde ve patogenezinde katkısının daha iyi anlaşılması için yeni klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Romatoid artritli hastalarda tiyol/disülfit düzeylerinin oksidatif stres ve klinik parametreler ile ilişkisi
Romatoid artrit (RA); etyolojisi tam belli olmayan, kronik, inflamatuar ve multisistemik bir hastalıktır. Reaktif oksijen sisteminde pro-inflamatuar faktörlerin artması ile oksidatif homeostazda bir dengesizlik meydana gelir ve bu durum oksidatif stresin oluşmasında güçlü rol oynar. Önemli bir antioksidan olan tiyoller, oksidan moleküller ile oksidasyon reaksiyonlarına girerek, disülfit bağları oluştururlar. Detoksifikasyon, sinyal yollarının düzenlenmesi, apoptoz ve enzimatik reaksiyonların düzenlenmesi için dinamik tiyol/disülfit homeostasisi gereklidir. Bizde bu çalışmada romatoid artritli hastalarda tiyol/disülfit düzeylerininin oksidatif stres ve klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflandırma Kriterleri'ni karşılayan 93 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; WBC (Beyaz Küre Sayısı), Sedimantasyon, CRP (C-Reaktif Protein), HAQ (Stanford Sağlık Değerlendirme Anketi) ve SF-36 (Kısa Form-36) formları kullanıldı. Serum NT (Nativ Tiyol), TT (Total Tiyol), TAS (Total Antioksidan Stres) ve TOS (Total Oksidan Stres) düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Disülfit (D); TT (Total Tiyol) ile NT (Nativ Tiyol) arasındaki farkın yarısı olarak hesaplandı. OSİ (Oksidatif Stres İndeksi), TOS/TAS olarak hesaplandı. Çıkan sonuçlardan NT/TT, D/NT ve D/TT oranları hesaplandı. RA hastalarında, kontrollere kıyasla NT, TT, disülfit ve TAS değerleri anlamlı derecede düşük çıktı (p<0.05). OSİ oranı sağlıklı kontrollere kıyasla RA hastalarında anlamlılığa yakın derecede yüksek çıkmıştır (p: 0.05). Hastalarda DAS-28 hastalık aktivite skoru ile NT ve DAS-28 hastalık aktivite skoru ile TT düzeyi arasında anlamlı ters korelasyon saptandı (p<0.05). Hastaların NT, TT, disülfit düzeyleri, NT/TT, D/NT, D/TT oranları ile TAS, TOS, OSİ ve SF-36 Total değerleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Hastaların NT, NT/TT, TT ile sedimantasyon arasında anlamlı ters korelasyon saptanmış iken; D/NT, D/TT ile sedimantasyon arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (p<0.05). RA hastalarının HAQ skorları ile D/TT, D/NT oranları arasında anlamlı pozitif korelasyon; HAQ skorları ile NT/TT oranı arasında anlamlı ters korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak; romatoid artritte Tiyol/Disülfit dengesinin, oksidatif stres ve klinik parametrelerle ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda sedimantasyon, CRP, WBC, NT, TT, Disülfit, TAS ve OSİ değerlerinde hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı fark saptadık. Tiyol/Disülfit dengesinde bazı klinik ve laboratuvar parametreler arasında korelasyon izlendi. Bu parametrelerin, romatoid artrit patogenezinde, klinik seyirinde ve takibinde kullanılıp daha iyi anlaşılması için geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Nativ Tiyol, Total Tiyol, Disülfit, Romatiod artrit, TAS (Total Antioksidan Stres), TOS (Total Oksidan Stres), OSİ (Oksidatif Stres İndeksi)
Romatoid artrit hastalarında ultrasonografik femoral kartilaj kalınlığı ile serum follistatin-like protein 1 arasındaki ilişki
Romatoid artrit (RA); simetrik, eroziv sinovitle seyreden ve bazen multisistem organ tutulumu ile karakterize etyolojisi tam olarak bilinmeyen otoimmün bir hastalıktır. Oluşan sinovit eklemde deformasyona ve kalıcı sakatlığa yol açar. FSTL-1, özellikle mezenkimal kökenli hücrelerden eksprese edilen ekstrasellüler bir glikoproteindir. Fonksiyonu hâlâ belirsiz olsa da proinflamatuar rolü çeşitli çalışmalarda ortaya konulmuştur. Bazı çalışmalarda FSTL-1'in RA ve diğer otoimmün hastalıklarda oluşan artrit patogenezinde önemli bir mediatör olduğu gösterilmiştir. Ayrıca FSTL-1'in kıkırdak üzerinde de etkileri olup hem yapım hem de yıkımda rol aldığı bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmaya, 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflandırma Kriterleri'ni karşılayan 56 hasta ve 34 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; WBC (Beyaz Küre Sayısı), HGB (hemoglobin), sedimantasyon, CRP (C-Reaktif Protein), Beck Depreyon Ölçeği, Sağlık Değerlendirme Ölçeği (HAQ), Romatoid Artrit Yaşam Kalitesi Ölçeği (QOL-RA), Nottingham Sağlık Profili anketleri dolduruldu. Ayrıca hastalarda DAS-28 hastalık aktivite skoru hesaplandı. Serum follistatin-like protein 1 (FSTL-1) düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Her iki dizde femoral kartilaj kalınlığı ölçümü lateral femur kondil (LFC), interkondiler alan (İCA) ve medial femur kondil (MFC) yerlerinden lineer prob kullanılarak yapıldı. Serum FSTL-1 düzeyi RA hastalarında kontrole kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşüktü. FSTL-1 ile hastalık aktivite belirteçleri olan sedimentasyon, CRP, DAS-28 arasında korelasyon saptanmadı. Hasta ve kontrol grubunun femoral kartilaj kalınlığı karşılaştırıldığında; sağ FLC, sağ MFC, sağ İCA, sol LFC, sol MFC, sol İCA kalınlığı hasta grubunda kontrol grubuna göre daha inceydi. Sağ FLC, sağ MFC, sol LFC, sol MFC inceliği istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Hastalarda serum FSTL-1 düzeyi ve femoral kartilaj kalınlığı arasındaki ilişki incelendiğinde; FSTL-1 düzeyi ile sağ LFC, sağ MFC, sağ İCA, sol LFC, sol MFC, sol İCA ölçümleri arasında korelasyon saptanmadı. Hastaların FSTL-1 düzeyi ile HAQ, QOL-RA, Beck Depresyon Ölçeği ve Nottingham Sağlık Profili skorları arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak; romatoid artitte FSTL-1 düzeyi ve kartilaj kalınlığı arasındaki ilişkiyi araştırdık ve hastalarda FSTL-1'in kıkırdak üzerindeki etkisine ilişkin bir korelasyon saptamadık. Çalışmamızdaki parametrelerin, romatoid artrit hastalığının patogenezinde, klinik seyri ve takibinde kullanılıp daha iyi anlaşılması için ileri ve geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Behçet hastalarında serum LL-37 düzeylerinin ve hastalık aktivitesiyle ilişkilerinin araştırılması
Behçet hastalığı (BH), mukokutanöz, oküler ve artiküler belirtilerin yanı sıra merkezi sinir sistemi, vasküler ve gastrointestinal tutulum ile karakterize sistemik bir vaskülittir. Sistemik tutulum nedeniyle morbidite ve mortaliteye sebep olabilmektedir. Patogenezde genetik, çevresel, immünolojik faktörler rol oynamakla birlikte, patogenez net olarak bilinmemektedir. Kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Hastalık progresyonunu ve tedavi yanıtını gösteren spesifik biyobelirteçler mevcut değildir. Bu yüzden patogenezde rol alan mekanizmaların daha iyi anlaşılması yeni tedavi stratejilerinin gelişmesine olanak sağlayacaktır. Katelisidinler, memelilerin doğal immün yanıtında rol alan bir protein sınıfı oluşturur. Hücre içinde pre-pro-protein olarak üretilirler. LL-37, tek insan katelisidin türevi Antimikrobiyal peptid(AMP)'dir. LL-37 esas olarak nötrofillerin sekonder granüllerinde sentezlenir. Bunun dışında, makrofajlar, mast hücreleri , B ve T lenfositler, monositler ve keratinositler, dentritik hücreler, solunum, intestinal ve üriner sistem epitel hücrelerinde sentezlenmektedir. Başlıca etkileri; antiviral, antibakteriyal , antifungal, antiparazitik, meme, over, akciğer ve mide kanserinde antikanser etkinlik, apopitoz, yara iyileşmesi, sitotoksite, kemotaksisdir. LL-37'nin hücre içi proteinlerle etkileşimi hem antimikrobiyal etkinliği hem de immün modülatör etkilerinin ortaya çıkmasını sağlar. LL-37'nin etkinliği dozla ilişkilidir. İmmünmodülatör etkileri antimikrobiyal etkilerine göre daha düşük konsantrasyonlarda meydana gelir. LL-37 hem proinflamatuar hem antiinflamatuar özellikler içerir. İmmünmodülatör etkilerini Toll Like Reseptör (TLR) yolağı üzerinden, tip 1 interferon yanıtını düzenleyerek, mononükleer hücre maturasyonunu etkileyen sitokinlerin miktarını değiştirerek, apopitozu regüle ederek gerçekleştirir. Otoimmün hastalıkların patagonezinde TLR sinyalizasyonundaki bozukluk bulunmaktadır. BH'da patogenezde immünolojik faktörler üzerinde çeşitli çalışmalar bulunmaktadır. Fakat inflamatuar süreçle ilişkili olan AMP ailesinden olan tek insan katelisidini olan LL-37'nin patogenezde rol alıp almadığı bilinmemektedir. Bu çalışmada ki amacımız pek çok proinflamtuar sitokin salınımında sorumlu olan LL-37'nin, inflamatuar bir vaskulit olan BH'nda serum düzeylerini ve hastalık aktivitesiyle olan ilişkilerini araştırmaktır. Bu çalışma, Eylül-Aralık 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı'na müracaat edip Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerine göre tanı almış 18-65 yaş arası behçet hastalarında yapıldı. Hastalarda serum LL-37 düzeyi ve bu düzeylerin hastalık aktivitesiyle ilişkilerinin belirlenmesi amaçlandı. 46 BH ve 41 sağlıklı kontrollerden periferik kan örnekleri alındı ve ELİSA yöntemi ile serum katelisidin (LL-37) düzeyleri ölçüldü. Her 2 grupta kadın erkek sayısı (p=0,0503), yaş (p=0,357), BKİ (p= 0,133) açısından anlamlı fark bulunmadı. Serum LL-37(p=0,195) değerleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. . Anahtar Sözcükler, BH, LL-37, Hastalık aktivitesi
Psöriatik artritli hastalarda serum semaforin 3A düzeyi ve klinik, laboratuar ve radyolojik parametrelerle ilişkisinin araştırılması
Psöriatik artrit (PsA) sıklıkla psöriazis hastalarında gelişen kronik inflamatuvar bir eklem hastalığıdır. Oto-immünite ve inflamasyon önde gelen patogenetik mekanizmalar arasındadır. Semaforin ailesi sinir sistemi gelişiminde düzenleyici olarak tanımlanmış büyük bir protein grubudur. Semaforinlerin inflamasyonla ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ek olarak, Sema 3A (Sema 3A) daha önce inflamatuvar romatizmal hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, PsA hastalarında Sema 3A seviyelerinin değerlendirilmesi ve Sema 3A seviyelerine etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Materyal ve metod CASPAR kritelerini karşılayan 41 hasta ve yaş-cinsiyete göre eşleştirilmiş 41 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. ESH (eritrosit sedimentasyon hızı), CRP, BASDAI (Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index), DAS28 (Disease Activity Score-28), PASI (Psoriasis Area and Severity Index), ve PAQ (psoriasis and arthritis questionnaire) hastalık aktivitesi göstergesi olarak, MSHS (Modified Sharp-van der Heijde score) radyografik hasar derecesi göstergesi olarak, SF-36 and HAQ (Health Assessment Questionnaire) ölçekleri ise yaşam kalitesi göstergesi olarak kullanıldı. Hastaların ağrısı 10 puanlı bir VAS ölçeğiyle gösterildi. Serum Sema 3A seviyeleri ELISA ile değerlendirildi. Bulgular PsA grubunda median Sema 3A düzeyi 9,2 ng/ml, kontrol grubunda 13,2 ng/ml'ydi. PsA grubunda Sema 3A düzeyi kontrol grubundan belirgin düzeyde düşüktü (p=0,030). Ek olarak, anti-TNF tedavisi altındaki PsA hastalarında Sema 3A seviyeleri daha yüksek izlendi (p=0,019). Ancak, PsA hastalarında ESH (p=0,798), CRP (p=0,797), BASDAI (p=0,912), DAS28 (p=0,263), PASI (p=0,890), PAQ (p=0,401), VAS (p=0,857), MSHS (p=0,619), SF-36 ve HAQ (p=0,333) skorları Sema 3A ile korelasyon göstermiyordu. Sonuç PsA hastalarında Sema 3A seviyelerinin azalması PsA patogenezine katkı sağlamaktadır. Anti-TNF tedaviler PsA hastalarında Sema 3A seviyelerini etkilemektedir. Anahtar kelimeler: Psöriatik Artrit, Sema 3A, Hastalık Aktivitesi, Yaşam Kalitesi
Diz osteoartritli hastaların tedavisinde fonoforez ve konvansiyonel ultrasonun etkinliğinin karşılaştırılması
Çalışmamızda, primer diz osteoartritli hastaların tedavilerinde fizik tedavi ajanlarındanultrason ve fonoforez uygulamalarının etkinliğini karşılaştırdık.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi FTR polikliniğine başvuran American College ofRheumatology kriterlerine göre diz osteoartriti tanısı koyulan 40 hasta çalışmaya alındı.Hastalar fonoforez ve ultrason tedavisi almak üzere 2 gruba randomize edildi. Açık, kontrollüolarak yapılan çalışmada hastaların tedavi öncesi diz maksimum fleksiyon derecesi ölçüldü.Sabah tutukluğu, ağrısız yürüme süresi, ağrısız yürüme mesafesi kaydededildi. Ağrıdeğerlendirilmesinde vizüel analog skala (VAS) ve Western Ontario Mc Master OsteoarthritisIndex (WOMAC) ağrı skoru kullanıldı. Eklem sertliği için WOMAC eklem sertliği, fizikselfonksiyonlar için WOMAC fiziksel fonksiyon skoru, Lequesne's fonksiyonel indeks veStanford Health Assesment Questionnaire (HAQ)'dan yararlanıldı. Anksiyete, durumsal vesürekli anksiyete ölçeği, depresyon Beck Depresyon ölçeği kullanılarak değerlendirildi.Hastalara her dize 10 dakika olmak üzere toplam 20 dakika olacak şekilde 10 seans tedaviuygulandı. Birinci gruba fonoforezde %1.16 diklofenak dietilamonyum jel kullanıldı, 2.gruba ultrason tedavisi yapıldıFonoforez grubunda yapılan takiplerde ağrısız yürüme mesafesi, yürüme VAS,istirahat VAS, fleksiyon VAS değerlerinde anlamlı düzelme, ağrısız yürüme süresinde 15.gün hariç tüm kontrollerde iyileşmeler saptandı. Ultrason grubunun takiplerinde yürümeVAS, fleksiyon VAS, WOMAC ağrı ve WOMAC fiziksel fonksiyon parametrelerindeanlamlı iyileşme görüldü.Her iki tedavi modalitesinin, bazı parametrelerde başlangıca göre anlamlı düzelmelersağladığı, fonoforezin ağrısız yürüme süresini uzatma ve 2. ay istirahat VAS değeriniazaltmada ultrasona göre anlamlı olarak daha üstün olduğu saptandı.Sonuç olarak çalışmamız her iki tedavinin, diz osteoartritinde güvenli ve etkili birşekilde kullanılabileceğini ortaya koymuştur.
Fibromiyalji hastalarında D vitamini ve diğer laboratuvar parametrelerinin klinik, emosyonel durum ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Amaç: Fibromiyalji Sendromu etyopatogenezi bilinmeyen ve kronik ve diffüz kas-iskelet ağrısı, non-restoratif uyku, jeneralize yorgunluk ve sabah tutukluğu ile karekterize bir yumuşak doku romatizması tipidir. Etyopatogenezine yönelik teorilerinden biride bu hastalarda altta yatan D vitamin eksikliği/yetersizliği üzerinedir. Vitamin D eksikliği, refrakter kas-iskelet ağrı ve nöromuskuler disfonksiyonla ilişkilidir. Bizim bu çalışmada FM hastalarında D vitamin düzeyleri ve diğer labaratuvar parametrelerinin klinik semptomlar, emosyonel durum ve hasta yaşam kalitesi üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık.Olgu seçimi ve Metod: Ekim 2007 ve Temmuz 2008 tarihleri arasında, ACR 1990 FM tanı kriterlerini karşılayan 73 FM'li hasta ile 31 sağlıklı kadın çalışmaya alındı. Her iki grup için; menapoz durumu, medeni hali, gebelik sayısı, canlı doğum sayısı, çocuk sayısı, boy, kilo, vücut kitle indeksi, hastalık tanı süresi, eğitim durumu, geçirilmiş cerrahi öykü, eşlik eden sistemik hastalık, kullandığı ilaçlar, sigara ve alkol alışkanlığı, güneş koruyucu krem kullanımı, giyim şekli, hassas nokta sayısı, görsel analog skala, fibromiyalji etki sorgulaması (FIQ), Hamilton anksiyete ve depresyon skalası, modifiye yorgunluk etki skalası ve Nottingham sağlık profili skalasını içeren detaylı form dolduruldu.Bulgular: Bu çalışmada FM hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve kilo açısından bir farklılık saptanmadı. FM'li hasta grubunda doktorun ve hastanın hastalık şiddetini global değerlendirme skoru, hassas nokta sayısı, ağrı skoru (VAS), Hamilton anksiyete ve depresyon skorları, fibromiyalji etki sorgulaması (FIQ) skoru, Nottingham sağlık profili total subskor değerleri ve modifiye yorgunluk etki skalasında kontrole göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). FM'li hastalarda ortalama 25 (OH) vitamin D3 düzeyi 24,63±14,12, PTH düzeyi 63,07±33,79, kalsitonin düzeyi 2,40±1,12 idi. FM hastalarında düşük 25(OH) vitamin D düzeyi ve artmış PTH düzeyi anlamlı bulundu. D vitamini düzeyi ile hastanın FM tanısı alma süresi arasında negatif korelasyon ve FIQ skoru ile D vitamini arasında negatif korelasyon bulundu. Ayrıca PTH düzeyi ile yaş, gebelik sayısı, hastanın şikayetlerinin başladığı süre ve ALP düzeyi ile güçlü pozitif korelasyon mevcuttu. Kalsitonin düzeyinin yaş arttıkça düştüğü ve hassas nokta sayısı ile pozitif korelasyonun olduğu görüldü.Sonuç: Yaptığımız bu çalışmada; D vitamini eksikliği/yetersizliğinin FM hastalığına eşlik edebileceği bulundu. Ayrıca düşük D vitamini düzeyleri FIQ ve yorgunluk total skorlarında anlamlı olarak yükselmeler yapıyordu. D vitamin eksikliğinin FM hastalarında yaşam kalitesi, ağrı, yorgunluk, depresyon ve anksiyete gibi semptomlar üzerine semptomları şiddetlendirici etkilerinin olabileceğini düşünüyoruz.
Psöriasisli hastalarda lokomotor sistem tutulumu
Psoriasis bening, kronik, tekrarlayıcı, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Lokomotor sistem de psoriasis ile ilişkili olarak etkilenebilmektedir. Psoriasis yaklaşık % 2-3 sıklığında görülürken, PsA yaklaşık % 0.5-1 sıklığında görülür. Psoriasisin lokomotor sistem tutulum şekilleri spondilit, periferik artrit (artritis mutilans, asimetrik oligoartrit, simetrik poliartrit, monoartrit, distal interfalangial eklem tutulumu, daktilit), inflamatuar entezit, tenosinovit, sakroileit ve kalça eklemi tutulumu ile karakterizedir. Biz bu çalışmada bölgemizdeki psoriasis hastalarındaki lokomotor sistem tutulum karakteristiklerini araştırmayı amaçladık.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvurup psoriasis tanısı almış 38'i kadın toplam 78 hasta, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde değerlendirilerek 37 hastada (% 47.4) psoriatik artrit varlığı saptandı. Tanıda CASPAR kriterleri kullanıldı.Bu çalışmada en sık görülen PsA subgrubunun simetrik poliartrit olduğu ve DİF eklem tutuluşu ile tırnak lezyonları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki olduğu belirlendi. Hastaların % 32.4'ünde sakroileit, % 29.7'sinde simetrik poliartrit, % 29.7'sinde DIF eklem tutulumu, % 29.7'sinde daktilit, % 27'sinde asimetrik oligartrit, % 18.9'unda spondiloartropati, % 18.9'unda inflamatuar entezit, % 18.9'unda kalça tutulumu ve % 5.4'ünde monoartrit saptanmıştır.Çalışmamızda psoriasis başlangıç yaşı, sadece psoriasisli grupta 21.4±12.1 psoriatik artritli grupta 30.4±16.7 olarak bulunurken, psoriatik artrit başlangıç yaşı 39.43±13.3 olarak bulundu. Bu çalışmada sakroileit, 12 hastanın 2 (% 16.7)'sinde izole, 3 (% 25)'ünde periferik eklem tutuluşu ile birlikte, 7 (% 58.3)'sinde spondilit ile birliktelik göstermiştir. Sakroileit olan hastaların radyolojik değerlendirmesinde % 83.3'ünde bilateral sakroileit, % 16.7'sinde ise unilateral sakroileit saptanmıştır.Sonuç olarak çalışmamızda psoriasisli hastalarda psoriatik artrit görülme oranı oldukça yüksek bulunmuştur. Hastalardaki periferik artrit, sakroileit, inflamatuar entezit ve spondiloartropati oranları da oldukça yüksektir. Bu nedenle tanının atlanmaması için Dermatoloji ve FTR-Romatoloji Birimlerinin, multidisipliner davranarak hastaları ayrıntılı incelemeleri gerekmektedir.
Romatoid artritli hastalarda HLADRB1 allelleri ve DRB1 *01,*04,*07,*08 ve *10 alt tiplerinin analizi
Giriş ve Amaç: Romatoid Artrit (RA) kompleks genetik komponente sahip kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Değişik toplumlarda RA ve HLA ilişkisi değerlendirildiği halde Türkiye populasyonuyla ilgili fazla çalışma yapılmamıştır. RA'lı hastalardan bu çalışmada HLA-DRB1 ve bazı alt gruplarının (HLA-DRB1*01, *04, *07, *08, *10) sıklığı, bunların hastalık fonsiyonel evresi ve seropozitivitesi ile olan ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya, Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran ve 1987 American Collage of Rheumatology (ACR) kriterlerine göre kesin RA tanısı alan, yaş ortalaması 46.97 ±13.44 olan 96 (78 kadın, 18 erkek) hasta ve yaş ortalaması 29.77± 16.99 olan 84 (36 erkek, 48 kadın ) sağlıklı birey alındı. Çalışmaya dahil edilen bireyler klinik ve laboratuar parametreleri açısından değerlendirildi. HLA-DRB1 genotiplemesi PCR-SSP HLA-DRB1 Low Resolution gen paneli kullanılarak belirlendi. HLADRB1*01, *04, *07, *08, *10'un alt tipleri PCR-SSP HLA-DRB1 High Resolution gen paneli kullanılarak tespit edildi. RA hastalarının fonksiyonel evresi ve seropozitiviteleri değerlendirildi.Bulgular: RA hasta grubunda allel frekansı en fazla olan tipler sırasıyla DRB1*04 (%27.6), DRB1*11 (%14.6) ve DRB1*15 (%13.5) olarak bulunurken; kontrol grubunda ise sırasıyla DRB1*11 (%24.4), DRB1*04 (%19.6) ve DRB1*07 (%14.9) idi. RA hasta grubu ile kontrol grubu arasında allel frekansları karşılaştırıldığında; RA'lı hastalarda DRB1*10 allelinin frekansı anlamlı yüksek iken, DRB1*07 ve DRB1*11 allelleri anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Hasta ve kontrol gruplarında HLADRB1 alt tipleri arasında yapılan karşılaştırmada; RA'lı hastalarda DRB1*0401, *0408 ve *1001 alt tiplerinin frekansı anlamlı artmış bulunurken (p<0.05); DRB1*0402, *0403 ve *0701 alt tipleri ise anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Seropozitivite ile allel ve alt tipler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0.05). Fonksiyonel evre ile allel ve alt tipler arasındaki ilişki değerlendirildiğinde; DRB1*10 alleli iyi işlevsel durumla (evre 1-2) ilişkiliyken, DRB1*11 alleli kötü işlevsel durumla (evre 3-4) ilişkili bulundu (p<0.05).Sonuç: Bölgemizdeki RA hastalarında DRB1*0401, *0408, *10 ve *1001 allelleri hastalığa yatkınlıkla ilişkili iken; DRB1*0402, *0403,*0701 ve *11 allelleri ise hastalığa yatkınlığı azaltan koruyucu alleller olarak değerlendirildi. DRB1*10 ve DRB1*11 allelleri hastalık şiddeti üzerine etkili olabilir.
Ankilozan spondilitte osteoporoz ve kırık sıklığı ile HLA-B27 ve klinik aktivite arasındaki ilişki
Amaç: Kemik kaybı Ankilozan spondilit(AS) de dahil enflamatuar artritlerin iyi bilinen bir özelliğidir. Ancak AS'de sindesmofitler nedeniyle kemik mineral kaybı posteroanterior(PA) dual-energy x-ray absorbsiyometri(DEXA) ölçümünde maskelenebilmektedir. Bu çalışma ankilozan spondilitli hastalarda kemik kaybını en iyi yansıtan ölçüm yöntemini araştırmak ve osteoporoz ve fraktür sıklığı ile HLA-B27 pozitifliği, klinik ve laboratuar aktivite arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla yapıldı.Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 86 AS hastası ve 50 kontrol hastası alındı. Hasta ve kontrol gruplarında PA vertebra, lateral vertebra ve kalça DEXA ölçümleri yapıldı. Hasta dosyalarından HLA-B27 durumu kaydedildi. AS hastaları hastalık evresi, şiddeti, osteoporoz durumu, sindesmofit ve kırık varlığına göre gruplara ayrılıp kemik kaybı durumuna göre alt grup analizleri yapıldı. Hastalık aktivitesi için Bath ankilozan spondilit hastalık aktivite indeksi (BASDAİ), Mobilizasyon kısıtlılığı için Bath ankilozan spondilit metrolojik indeks (BASMİ), fonksiyonel durum için Bath ankilozan spondilit fonksiyonel indeksi (BASFİ), radyolojik durum için Bath ankilozan spondilit radyolojik indeks (BASRİ) skorları kullanıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 69'u(%80.2) kontrol grubunun ise 35'i(%70.0) erkekti. PA vertebra KMY değerleri bakımından iki grup arasında fark saptanmazken kalça KMY değerleri ile lateral vertebra KMY değerleri hasta grubunda anlamlı olarak düşüktü. Geç dönem hastalarda erken dönem hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da femur ve lateral vertebra DEXA değelerine göre kemik kaybı daha fazlaydı. PA vertebra değerleri ise erken dönemde daha fazla kemik kaybı gösterdi. AS hastalarında osteoporoz ile ilişkili faktörler; düşük VKİ, yüksek BASMİ ve BASFİ skoru ve yüksek ESH olarak bulundu. Hastaların %28'inde kompresyon kırığı mevcuttu. Kırık varlığı ile ilişkili faktörler; sindesmofit varlığı, femur ve lateral vertebra değerlerine göre osteoporoz varlığı, yaş, tanısal gecikme süresi, yüksek BASMİ ve BASRİ total skorlarıydı. HLA-B27 pozitif olan hastalarda negatif olanlara göre vertebra, femur ve herhangi bir bölge osteoporoz ve düşük kemik kitlesi oranları daha yüksekti, ancak istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildi.Sonuç: AS hastalarında kontrollere göre kemik kaybı artmıştır. PA vertebra KMY ölçümleri ile erken dönem hastalarda kemik kaybı gösterilebilirken, geç dönem hastalarda sindesmofitler nedeniyle kemik kaybı maskelenmektedir. Lateral projeksiyonda yapılan KMY ölçümü AS'nin progresyonu ile paralel olarak artan kemik kaybını ve kırık riskini PA vertebra ve femur ölçümlerine göre daha iyi yansıtmaktadır. Kemik kaybı ve kırık riski HLA-B27 durumuna göre değişmemektedir.
Siztemik sklerozda kardiyak fonksiyonların ekokardiyografik bulguları ile serum adma düzeyleri arasındaki ilişki
Amaç: Sistemik skleroz (SSc), mikrovasküler tutulum ve derinin fibrozisi ile giden ve akciğer, böbrek, kalp gibi iç organları tutan bir bağ dokusu hastalığıdır. Kalp sık tutulum olan bir organ olup kötü prognoz ile ilişkilidir. Kalp tutulumu sonucunda perikardiyal efuzyon, supraventrikuler ve ventrikuler aritmiler, ileti sistemi defektleri, kapak problemleri, miyokard iskemisi, miyokard hipertrofisi ve kalp yetmezliği gelişebilir.Pulmoner arter hipertansiyonu (PAH) da sık görülen komplikasyonlarındandır. Kardiyopulmoner tutulumun erken tanısı uygun tedavinin düzenlenmesi ve hastalığın erken dönemlerinde gerekli önlemlerin alınması açısından önemlidir. Biz çalışmamızda SSc hastalarında noninvaziv biyokimyasal belirteçler ve doku doppler ekokardiyografik bulgular ile preklinik dönemde PAH' u, kalbin diastolik ve sistolik fonksiyonlarını değerlendirerek ve erken dönemde önlem alınmasına, tedavi düzenlenmesine olanak sağlanmasını amaçladık.Metod: Çalışmaya klinik olarak kalp tutulumu bulgusu olmayan 30 SSc hastası ve 30 kontrol dahil edildi. Tüm bireylerin sistolik fonksiyonları ; sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (Efsol), sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (Efsağ), sağ ventrikül miyokardiyal performans indeksi (RV-MPİ) ile diastolik fonksiyonları ise mitral kapak erken diastolik dalga ( MİT-E), mitral kapak geç diastolik dalga (MİT-A) , sol ventrikül lateral duvar doku doppler erken diastolik dalga (Tsol-Em), sol ventrikül lateral duvar doku doppler geç diastolik dalga (Tsol-Am), sağ ventrikül serbest duvarı doku doppler erken diastolik dalga (Tsağ-E), sağ ventrikül serbest duvarı doku doppler geç diastolik dalga(Tsağ-A) ile değerlendirildi. Pulmoner arteriyel sistolik basınç (PASB) ve pulmoner arteriyel ortalama basınçları ( PAOB) ölçüldü. Plazma asimetrik dimetilarjinin (ADMA) seviyeleri ölçülerek bunların kardiyak Doppler parametreleri ile ilişkisi değerlendirildi.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu ekokardiyografi (EKO) parametreleri açısından karşılaştırıldığında Tsağ-Am, PASB, Efsağ , TsağE/TsağA değerleri açısından istatistiksel anlamlı fark vardı. ADMA düzeyleri hastalarda kontrollerden anlamlı olarak yüksekti. ADMA aktif hastalarda inaktif hastalara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). ADMA ile EKO parametreleri, PASB ve PAOB arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: SSc' lu hastalarda kardiyak klinik bulgu oluşmadan Doku Doppler ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonlarında bozulma ve PASB' larında artma görülebilmektedir. Aynı zamanda SSc hastaların ve hastalığı aktif olanlarda ADMA düzeyleri yükselmektedir. SSc' lu hastalarda kardiak tutulumların preklinik dönemde tespit edimesi ile erken tedavi olanağını sağlanabilir. Hastalığın mortalite ve morbiditesini azaltmak açısından erken dönemde kardiyak inceleme yapılması ve hastalık aktivitesinin etkin olarak kontrol altına alınması önemlidir.
Psöriatik artritli hastalarda uyku kalitesinin hastalığın klinik parametreleri, psikolojik durum ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Giriş ve amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriasis ile ilişkili inflamatuar bir hastalıktır. PsA sinovit, daktilit, entezit ve spondilit ile karakterizedir. PsA hastalarında uyku kalitesi ve bununla ilişkili olarak yaşam kalitesi etkilenmektedir. Bu çalışmanın amacı PsA?nın uyku kalitesi üzerindeki etkisini belirlemek; uyku kalitesi ile klinik parametreler, yaşam kalitesi ve psikolojik durum arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Materyal ve metod: Çalışmaya 41 psöriatik artrit hastası ve 38 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler; yaş, cinsiyet, hastalık süresi, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C reaktif protein (CRP) ölçümleri kaydedildi. Hasta grubunda PsA yaşam kalitesi indeksi (PsAQoL), psöriasis alan şiddeti indeksi (PASI) skorları ölçüldü. Generalize ağrı vizüel analog skala (VAS) ile değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda anksiyete ve depresyon skorları hastane anksiyete depresyon skalası (HADS) ile uyku kalitesi Pittsburgh uyku kalitesi indeksi ile (PUKİ) değerlendirildi. Bulgular: Psöriatik artritli hastalarda, öznel uyku kalitesi, uykuya dalma süresi, uyku süresi, alışılmış uyku etkinliği, uyku bozukluğu, gündüz işlev bozukluğu ve total PUKİ skoru kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Total PUKİ skoru; anksiyete, generalize ağrı, PsAQoL, entezit, CRP ve ESH seviyeleri ile anlamlı korele idi (p<0,05). Sonuçlar: Psöriatik artiritli hastalarda uyku kalitesi bozulmuştur. PsA tanılı hastalarda uyku bozukluğu özellikle generalize ağrı, anksiyete, entezit, ESH ve CRP seviyeleri ile ilişkilidir. Anahtar kelimeler: Psöriatik artrit, uyku kalitesi, psikolojik durum, generalize ağrı, entezit.
Rotator manset tendinit´li 20 vak´ada betametazon iyontoforezi
1981-83 yılları arasında kliniğimizde bel-bacak sendromu tanısı ile yatan hastaların klinik analizi
Brucelloz vak´alarında artropati gelişimi
1981-1985 Yılları arasında polikliniğimize başvuranların romatizmal hastalıklar yönünden analizi
Postmenapozal osteoporozda eser elementlerin rolü ve kalsitonin kullanımı sonrası serum seviyelerindeki değişimler
j. usuııeııapu^tu usıeupuru^ua eser eıemeımerın ruıuo» ÖZET Osteoporoz ve ililşkili fraktürler yaşlılarda morbidite ve işgücü kaybının önemli bir sebebidir. Osteoporozun büyük oranda sağlık harcamalarına sebep olmasından dolayı, daha sonraki dönemlerde artmış kırık riskine aday olan bireylerin belirlenmesi önemlidir. Yapılan son çalışmalar artmış fraktür riskinin düşük kemik yoğunluğu ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Özellikle bakır(Cu), magnezyum(Mg), çinko (Zn) başta olmak üzere bazı eser elementlerin organik matriks sentezi için gerekli olduğu en az 30 yıldan beridir bilinmektedir. Kemik metabolizmasında eser elementlerin (özellikle Cu, Mg, Zn) rolü hayvanlar üzerinde yoğun bir şekilde çalışılmaktadır. Bakır lizil oksidaz için bir kofaktördür ve elastin ve kollajenin çapraz bağlarında gereklidir. Çinko eksikliği osteoblast ve alkalen fosfataz aktivitesinde, kollajen ve kondroitin sülfat sentezinde azalmaya sebep olur. Magnezyum muhtemelen kemik ve kartilajdaki organik matriksin oluşumunda olduğu gibi, hidroksiapatit içine mikrokristallerin ve/ veya amorf kalsiyum fosfatın geçişinde rol oynar. Normal iskelet metabolizmasında eser elementlerin rolleri belirlenmiş olmasına rağmen postmenapozal osteoporozda eser elementler üzerine kalsitonin tedavisinin etkisini bildiren longitudinal çalışmalar çok nadirdir. Mevcut çalışma 50 osteoporotik ve 20 non-osteoporotik postmenopozal kadın arasında mineral profilinin farklı olup olmadığını test etmek ve postmenapozal osteoporotik kadınlarda eser elementler üzerine kalsitonin tedavisinin etkisini değerlendirmek için planlandı. Bizim çalışmamızda, magnezyum ve bakırın serum değerleri non-osteoporotik kadınlarda belirgin şekilde daha yüksekti (p<0.05) ve serum çinko seviyeleri non-osteoporotik kadınlarda daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel farklılık yoktu (p>0.05). Çalışma boyunca kalsitonin alan kadınlarda kalsitonin tedavisi öncesi ve sonrası arasında serum Cu, Mg, ve Zn seviyelerinde düzensiz değişimler belirlendi. Bu sonuçlar; menapoz sonrasında kadınlar tarafından mantıklı ve ihtiyatlı diyet düzenlemelerinin yapılmasıyla osteoporoz insidansının azaltılabileceğini ve osteoporoz bulguları üzerine dieter bileşimlerin rolünü değerlendirmek için daha ileri düzeyde çalışmaların gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Postmenapozal osteoporozlu hastalarda kalsitonin tedavisinin serum osteokalsin düzeyleri üzerine etkisi
ÖZET Osteokalsin, kemiğin formasyonu sırasında oluşan osteoblastik aktivilenin oldukça spesifik bir göstergesi olduğu düşünülen; bir matriks Gla proteinidir, fakat bugün için biyolojik fonksiyonu tam olarak aydınlatılmamıştır. Bu çalışma, postmenapozal osteoporoz tedavisinde kullanılan salmon kalsitonin(sCT)'in; serum osteokalsin, atkalen fosfataz, kalsiyum ve fosfor üzerine olan etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. 75 postmenapozal osteoporozlu kadın çalışma kapsamına alındı. Altı ay süreyle, 55 kadına (yaş ortalaması: 61,47± 5,23) i.m. 100 iÜ salmon kalsitonin (ilk hafta hergün, ikinci hafta günaşırı ve daha sonra haftada üç kez); ve 20 kadına (yaş ortalaması: 58,65+6,55) plasebo verildi. Bütün hastalar, hergün; 1gr/gün eriyebilen kalsiyum tableti aldı. Tedavi grubu, başlangıçta bazal osteokalsin değerlerine göre değerlendirildiğinde, 21 hasta (%38,18) yüksek ve 34 (%61,82) hasta normal tumoverii osteoporoza sahipti. Serum osteokalsin değerleri, tüm tedavi grubunda anlamlı olarak bazal değerlerin altına düştüğü halde plasebo grubunda anlamlı değişme olmadı. Yüksek ve normal tumoverii gruplarda elde edilen osteokalsin düzeyleri ayrı ayrı değerlendirildiğinde, yalnızca yüksek tumoverii osteoporoz grubu, bazal değerlere göre; daha anlamlı düşmeler gösterdi. Ayrıca osteokaisin değeri, birinci ayda; yüksek tumoverii grupta, plasebo grubuna göre anlamlı olarak düşmüştü. Serum alkalen fosfataz, kalsiyum ve fosfor değerlerinde bütün gruplarda anlamlı değişiklik yoktu. Elde ettiğimiz sonuçlar, osteokalsinin kemik turnoverinin özgül bir markeri olduğu ve kalsitonin tedavisinin, özellikle yüksek tumoverii osteoporozlu hastalarda daha etkin olabileceğini göstermektedir.
Romatoid artritte depresyon düzeyi ve yaşam kalitesi
Romatoid artrit, hastalık seyri ve prognoz açısından çok değişken özellikler gösteren kronik bir hastalıktır. Hastalığın şiddetinin değerlendirilmesinde romatoid artritin hastada oluşturduğu fonksiyonel ve psikososyal kayıptan değerlendirmek önemlidir. Hasta için fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi Özellikle önem taşır. Bu yüzden kliniği aynı olan farklı Sd hastanın yaşam kalitesine bakışları farklı olabilmektedir. Çalışmamızın amacı aktif romatoid artritli hastalarda depresyon düzeyi ile klinik parametreler ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi araştırmaktı. Çalışmaya aktif RA'lı 50 hasta ve SO sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta verilerini değerlendirmede Standard bir form kulllanıldı. Tüm hastalar hastalık süresi, hastalığın başlangıç şekli, ilk tutulan eklem, sistemik ve laboratuar bulgular, sabah tutukluk süresi, ağrı, Ritchie eklem indeksi, Lee fonksiyonel indeks, fonksiyonel kapasite, mevcut deformiteler, hastalığı tetikleyen faktörler ve yaşam kalitesi ölçütleri açısından değerlendirildi. Ağrı değerlendirilmesinde vizüel analog skala (VAS), depresyon değerlendirilmesinde Beck depresyon ölçeği ve yaşam kalitesi değerlendirmesinde Health Assesment Questionnaire (HAQ).Nottingham Health Profile (NHP) ve Arthritis Impact Measurement Scales (AIMS) kullanıldı, öncelikle bu ölçütler açısından hasta ve sağlıklı kontrol grubu açısından anlamlı farklılık olup olmadığı belirlendi ve daha sonra hasat grubunda depresyon düzeyi ile klinik, fonksiyonel parametreler ve yaşam kalitesi skorları arasındaki ilişki araştırıldı. RA'lı hastaların yaş ortalaması 50.04±11.14 (25-73) ve kontrol grubunun yaş ortalaması 48.40 ± 19.67 (22-76) idi.Hasta ve kontrolgrubunun 38'i kadın,12'si erkekti. Yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel farklılık yoktu (p>0.05). Hasta grubunda Beck depresyon ölçeği, HAQ ve NHP skroru sırasıyla 21.06 ± 7.8, 1.380.6 ve 63.42 ± 17.0 iken; kontrol grubunda Beck depresyon ölçeği, HAQ ve NHP skoru sırasıyla 14.32 ± 6.3, 0.46, 0.5 ve 37.58 ± 21.3 idi ve gruplar arasında anlamlı farklılık mevcuttu. (Sırasıyla p=0.020, p=0.001, p=0.00019). RA'lı hastalarda depresyon düzeyi ile VAS (r=0.35, p<0.05), Lee fonksiyonel indeksi (r=0 32, p<0.005) ve NHP skoru (r=0.63, pO.001) arasında anlamlı korelasyon mevcuttu. Sonuç olarak çalışmamızda, romatoid artritli hastalar ve sağlıklı kontrol grubu arasında NHP ve HAQ gibi yaşam kalitesi değerlendirme skorları ile depresyon düzeyleri açısından anlamlı farklılık olduğu ve romatoid artritli hastaların yaşam kalitesinin olumsuz yönde etkilendiği tespit edilmiştir. Ayrıca çalışmamızda, depresyon düzeyi ile ağrı, fonksiyonel indeks ve NHP arasında pozitif bir korelasyon bulunmuşturBu sonuçlar,RA'lı hastaların depresyon ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmelerinin gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.
Subakromial sıkışma sendrmu olan hastalarda transkutan elektrik sinir stimulasyonu (TENS) tedavisinin etkinliğinin araştırıldığı çift kör plasebo kontrollü randomize çalışma
Amaç:Bu çalışmanın amacı subakromial sıkışma sendromu olan hastalarda, transkutan elektrik sinir stimülasyonu(TENS) tedavisinin ağrı, eklem hareket açıklığı, fonksiyonel testler ve yaşam kalitesi üzerine etkinliğini araştırmaktır.Materyal Metod:Subakromial sıkışma sendromu tanısı alan 60 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Bir gruba (n:30) konvansiyonel TENS ve standart egzersiz programı, diğer gruba (n:30) plasebo TENS ve standart egzersiz programı verildi. Hastalar 6 hafta boyunca izlendi. Hastaların omuz eklem hareket açıklığı (EHA) goniometre ile, istirahat, gece ve hareketle oluşan omuz ağrısı 0-10 cm'lik visüel analog skala (VAS) ile, fonksiyonel durum Constant skorlaması (CS), The Society of the American Shoulder and Elbow Surgeons Evaluation(ASESS-100) ve Western Ontario Rotator Kaf İndeksi(WORC) ile, yaşam kalitesi short-form 36 (SF-36)'nın Türkçe uyarlaması ile değerlendirildi. Bu değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 6. haftada yapıldı.Bulgular: Tedavi öncesinde her iki grup arasında yaş, cinsiyet, meslek, eğitim düzeyi, semptom süresi, omuz magnetik rezonans görüntüleme (MRG) evresi açısından anlamlı fark yoktu (p>0.05). Tedavi sonrasında da her iki grubun ulaştıkları egzersiz fazı, yapılan egzersiz sayısı, parasetamol ilaç kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Her iki grupta da tedavi ile EHA değerlerinde anlamlı iyileşme görülürken aktif fleksiyon açısında tedavi öncesine göre 6. haftada; aktif abduksiyon açısında tedavi öncesine göre 3. ve 6. haftalarda; pasif abduksiyon açısında ise tedavi öncesine göre 3. haftadaki iyileşmenin TENS grubunda anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı(p<0.05). VAS skorlarında her iki grupta anlamlı iyileşme görülürken VAS istirahat skorunda tedavi öncesine göre 6. haftada ve hareket skorunda tedavi öncesine göre 3. ve 6. haftalardaki iyileşme TENS grubunda anlamlı olarak daha iyi saptandı(p<0.05). Fonksiyonel değerlendirmede her iki grupta da anlamlı düzelme görülürken CS ve ASESS skorlarında tedavi öncesine göre 3. ve 6. haftalardaki iyileşme TENS grubunda anlamlı olarak daha iyi saptandı (p<0.05). SF-36 alt bölümleri incelendiğinde; her iki grupta fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, ağrı, emosyonel rol güçlüğü, genel sağlık, vitalite ve mental sağlık alt bölümlerinde anlamlı olarak iyileşme görülürken TENS grubunda 6 hafta sonunda ağrı alt bölümünündeki iyileşmenin anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı (p<0.05). 6 hafta sonunda Mental Fonksiyon Özet Skor(MCS) ve Fiziksel Fonksiyon Özet Skor(PCS) değerlerinde her iki grupta da anlamlı iyileşme saptandı (p<0.05).Sonuç: Subakromial sıkışma sendromu tanısı alan hastalarda egzersize TENS tedavisinin eklenmesinin ağrı azalmasına, eklem hareket açıklığı ve fonksiyonellik artışına tedavi sonrası ve 6. haftada ek katkı sağladığı bulundu.Anahtar Sözcükler: Subakromial sıkışma sendromu, TENS, egzersiz
Kas iskelet sistemi hastalıklarında düşük enerjili lazer tedavisinin etkinliği
ÖZETAmaç: Düşük yoğunluktaki lazerler, kas iskelet sisteminin ağrılı hastalıklarındayoğun olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız kas iskelet sistemihastalıklarında düşük doz lazer tedavisinin etkinliğini araştırmaktı. Çalışmanın başındabu çalışmaya epikondilitler, TMED, KTS' li hastaların alınması planlandı. . Fakatçalışma süresince epikondilit ve TMED için yeteri kadar hasta bulunamadığındançalışma KTS' lu hastalarla tamamlandı. Çalışmamızda KTS' li hastalarda düşük enerjililazer tedavisinin etkinliği araştırıldı.Metod: Çalışmaya, kliniğimize ellerde uyuşma şikayeti ile başvuran, kliniközellikleri, muayene ve EMG bulgularıyla KTS tanısı konan 36 hasta çalışmaya alındı.Bu çalışma randomize, kör ve plasebo kontrollü olarak tasarlandı. 18 hastalık bir grubaaktif lazer tedavisi, 18 hastalık diğer gruba da plasebo lazer tedavisi iki hafta boyunca 10seans olarak uygulandı. Aktif lazer grubunda 30, Plasebo lazer grubunda ise 31 KTS'lu elbulunuyordu.Tüm hastalar, kas testi, duyu muayenesi, yaşam kalitesi ve sağlık durumu [HAQ(Standford Health Assesment Questionnaire)], Beck Depresyon Ölçeği (BDI), Durumlukve Sürekli Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (State- Trait Anxiety Inventory STAI-II) ilebaşlangıç, tedavinin bitimi, ve ikinci ayda değerlendirildi. Ayrıca tedavinin başlangıcındave ikinci ayda tüm hastalar EMG ile değerlendirildi.Bulgular: Gruplar arasında dermografik özellikler açısından anlamlı fark yoktu(p>0,05). Aktif lazer grubundaki hastaların pinch, grip ve başparmak abdüksiyonu kaskuvvetlerinde ve ikinci parmak hissinde tedavi sonrası 15. gün ve ikinci ayda, tedaviöncesine göre anlamlı düzelme vardı (p<0.01). Ayrıca aktif lazer grubunda ikinci ay67yapılan EMG'de, tedavi öncesi EMG sonuçlarına göre anlamlı düzelme saptandı(p=0.004). Plasebo lazer grubunda ise sadece ikinci parmak hissinde tedavi sonrası15.günde ve ikinci ayın sonunda, tedavi öncesine göre anlamlı düzelme saptandı.Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmada; düşük enerjili lazer tedavisi, hafif ve ortadüzey elektrofizyolojik bulgular veren KTS'lu hastalarda etkin bulunmuştur. Ciddielektrofizyolojik bulguları olmayan KTS'lu hastalarda etkin ve ucuz bir monoterapiyöntemi olarak tercih edilebilir.68
Fibromiyaloji sendromlu hastalarda serum IGF-1 düzeyleri ve klinik semptomlarla ilişkisi
ÖZET Amaç: Fibromiyalji(FM) kronik yaygın muskuloskeletal ağrı, yorgunluk, kalitesiz uyku, gastrointestinal şikayetler, psikolojik problemler gibi semptomlarla karakterize etiyolojisi bilinmeyen bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı fibromiyalji sendromlu hastalarda serum IGF-1 değerlerini ve klinik semptomlarla ilişkisini incelemektir. Metod: ACR tanı kriterlerine göre tanı almış 37 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı bireyde serum IGF-1 düzeyi ve klinik semptomlarla ilişkisi araştırıldı. Tüm bireyler klinik bulgular, ağrı şiddeti, fonksiyonel disabilite, sağlık durumu, anksiyete ve depresyon açısından değerlendirildi. Depresyon için Beck depresyon ölçeği (BDI), anxiyete için anlık ve sürekli anksiyete ölçeği (STAI), fonksiyonel disabilite ve sağlık durumunu değerlendirmek için sağlık değerlendirme skalası (HAQ) ve fibromyalji etki skalası (FIQ); sabah sertliği şiddeti, yorgunluk şiddeti, uykusuzluk şiddeti, ağrı şiddeti, kas spazmı şiddeti, hassasiyet şiddetini değerlendirmek için Likert skalası (yok (0), hafif (1), orta (2), şiddetli (3) ve çok şiddetli (4)) kullanıldı. Bulgular: Fibromiyaljili hastalarda kontrol grubuyla kıyaslandığında serum IGF-1 düzeyleri anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.004). IGF1 düzeyi ile yaş (r=-0.496;p<0.01), kas spazmı (r= -0.333; p<0.05), hassas nokta sayısı (r=-456; p<0.01) ve sabah tutukluğu (r=- 0.463 ;p<0.01) arasında anlamlı korelasyon mevcuttu. Sonuç: Fibromiyaljili hastalarda sağlıklı kontrollere göre serum IGF-1 düzeylerinin düşük olduğunu ve IGF-1 düzeyindeki düşüklüğün hassas nokta sayısı, tutukluk ve kas spazmı derecesi ile anlamlı bir korelasyon gösterdiğini ortaya koymaktadır. IGF-1 düzeyindeki düşüklüğün, FM etyopatogenezinde rol alabileceğini ve semptomların şiddeti ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. 47
Fibromiyalji sendromunda nöropatik ağrının değerlendirilmesi
1 ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı Fibromyalji sendromunun bir nöropatik ağrı sendromu olup olmadığının araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniği?ne yaygın ağrı şikayeti ile başvuran, 1990 American Collage of Rheumatology (ACR) tanı kriterlerine göre klinik olarak FMS tanısı alan 99 kadın hasta ve kontrol grubuna nosiseptif ağrı modeli olarak akut subakromial impingement tanısı alan 86 kadın hasta alındı. Çalışmaya alınan hastalara FIQ (Fibromyalgia Impact Questionaire) Anketin Türkçe versiyonu, hastaların duygu durumunu değerlendirmek amacı ile hastalara Beck Depresyon Ölçeği, ağrı değerlendirmesi için 10 cm`lik visuel (görsel) analog skala (VAS), nöropatik ağrı değerlendirilmesi için LANNS ağrı anketi (Leeds Assessment of Neuropathic Symptoms and Sings) ve Pain Detect Skalası dolduruldu. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların semptomları değerlendirildiğinde FMS grubunda uyuşma, yanma, karıncalanma, sabah tutukluğu, uykusuzluk, yorgunluk ve halsizlik oranı kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı fazla saptanmıştır. Çalışmaya alınan hastaların istirahat ağrısı VAS, gece ağrısı VAS ve hareket ağrısı VAS değerleri karşılaştırıldığında istirahat VAS değeri FMS grubunda kontrol grubuna oranla, hareket VAS değeri ise kontrol grubunda FMS grubuna oranla anlamlı oranda yüksek saptandı. Gece ağrısı VAS değerleri karşılaştırıldığında, gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Çalışmaya alınan hastaların Beck Depresyon Ölçeği (BDC), FIQ, Pain Detect ve LANSS Ağrı Skalası değerleri karşılaştırıldığında, FMS grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı şekilde daha yüksekti. FMS grubunda FIQ değeri ile LANSS, Beck Depresyon Ölçeği, Pain Detect değerleri, arasında istatiksel açıdan anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada FMS?li hastalarda parestezi, hiperaljezi ve allodini gibi duysal semptomlar ve PainDetect ve LANNS gibi nöropatik ağrı skalaları kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Bu bulgular bize FMS?de nöropatik ağrı komponentinin yer alabileceğini düşündürtmektedir. Anahtar Kelimeler: Fibromiyalji sendromu, Nöropatik ağrı, LANNS, PainDetect Skalası