
316
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Karvakrolün in vitro ve in vivo deneysel modellerde alzheimer hastalığı üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması
Alzheimer hastalığı (AH), kortikal ve hipokampal nöron ve sinaps kayıplarıyla ortaya çıkan bilişsel fonksiyonlarda bozulma ile karakterize nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın patogenezinden çoğunlukla nöronal ekstrasellüler alanda amiloid beta peptidi birikiminin yol açtığı oksidatif stres ve hipokampal kolinerjik kayıp sorumlu tutulmaktadır. Sunulan tez çalışmasında antioksidan ve asetilkolin esteraz inhibitör etkisi bilinen karvakrolün, in vitro nöron ve in vivo sıçan AH modellerinde hücre, doku ve sistemik düzeyde etkileri araştırılmıştır. Deneysel Alzheimer modelleri amiloid beta'nın in vitro gruplarda nöron besiyerine eklenmesi, in vivo gruplarda ise bilateral intrahipokampal enjeksiyonu ile oluşturuldu. Deneylerde hücre canlılığı, oksidan (malondialdehid ve hidrojen peroksit) ve antioksidan (süperoksit dismutaz ve katalaz) parametreler, Aβ1-40, Aβ1-42 ve Tau peptid düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Ayrıca in vivo gruba pasif sakınma testi uygulandı ve hipokampüs histopatolojik olarak değerlendirildi. Veriler tek yönlü varyans analizi ile karşılaştırıldı. Karvakrol in vitro deneylerde amiloid beta ile indüklenen oksidatif stres parametrelerini azaltırken antioksidan parametreleri ve nöronal sağ kalımı artırdı. İn vivo deneylerde karvakrol, oksidatif stres parametrelerini ve hipokampal nöronal hasarı azalttı ve pasif sakınma testinde karanlık bölmeye geçme süresini kısalttı ancak ne amiloid beta uygulaması ne de karvakrol plazma Aβ1-40, Aβ1-42 ve Tau peptidleri ile hipokampal Tau peptid düzeylerini değiştirmedi. Bulgularımız karvakrolün in vitro ve in vivo AH modellerinde Aβ ile indüklenen oksidatif hasar, hipokampal nöronal dejenerasyon ve bunlara bağlı öğrenmedeki bozulma üzerine iyileştirici etkileri olduğunu göstermiştir. Böylece karvakrol AH tedavisinde bir seçenek olmaya aday olabilir.
Deneysel diyabetik sıçanlarda plazma ghrelin seviyeleri ile kas atrofisi arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, deneysel diyabet oluşturulmuş sıçan modelinde plazma ghrelin seviyeleri ve kas atrofisi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 8-10 haftalık 56 adet Wistar albino türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar dört diyabetik dört kontrol olmak üzere 8 gruba ayrıldı. Deney grupları, DD-1: bir haftalık diyabet (n=7), NDK-1: bir haftalık kontrol (n=7), DD-2: üç haftalık diyabet (n=7), NDK-2: üç haftalık kontrol (n=7), DD-3: altı haftalık diyabet (n=7), NDK-3: altı haftalık kontrol (n=7), DD-4: sekiz haftalık diyabet (n=7), NDK-4: sekiz haftalık kontrol (n=7) olacak şekildedir. Diyabet oluşturmak için sıçanlara 45mg/kg tek doz intraperitoneal olarak streptozotosin enjeksiyonu yapıldı. Belirlenen haftaların sonunda, vücut ağırlıkları ve açlık kan şekeri düzeyleri ölçüldü. Plazma ghrelin, kas mTOR, miyostatin değerleri elisa yöntemi ile ölçüldü. Sağ gastrocnemius kası çıkarılıp tartıldı ve kas histopatolojik görüntüleri incelendi. Bulgular: DD-2, DD-3, DD-4 grupların kendi kontrollerine kıyasla gastrocnemius ağırlıkları anlamlı oranda azaldığı belirlendi (p<0,01). Kas kesitsel alanı DD-3 ve DD-4 gruplarında kontrollerine göre anlamlı şekilde azaldı (p<0,01). Kas mTOR düzeyleri bütün diyabetli gruplarda kontrollerine göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,01). Kas miyostatin düzeyleri diyabetli gruplarda daha yüksek olmasına rağmen bu artış sadece DD-4 grubunda anlamlı bulundu. Plazma ghrelin düzeyleri diyabetli grupların tümünde kontrollerine göre anlamlı derecede düşüktü (p<0,01). Plazma ghrelin düzeyleri ile sıçanların son ağırlıkları, kas kesitsel alanı, gastrocnemius ağırlıkları ve mTOR düzeyleri arasında pozitif korelasyon belirlendi. Sonuç: Diyabetik sıçanlarda zamana bağlı olarak kas atrofisi geliştiği görüldü. Plazma ghrelin düzeyleri ile vücut ağırlığı, kas ağırlığı, kas lifinin kesitsel boyutu ve kas mTOR düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu. Sonuçlarımız diyabette görülen kas atrofisi ile plazma ghrelin düzeyi arasında ilişki olduğunu göstermiştir. Anahtar sözcükler: Diyabet, mTOR, kas, atrofi, ghrelin
PTZ ile deneysel olarak oluşturulmuş epilepsi modelinde yüksek proteinli ketojenik diyet ve egzersizin etkileri
Çalışmamızda sıçanlarda PTZ kullanılarak oluşturulan epilepsi üzerine ketojenik diyet ve egzersiz birlikte uygulamasının epilepsi nöbet davranışları, iyonlar, oksidatif stres parametreleri üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda Grup ES (epilepsi+standart yem), Grup EK (epilepsi+ketojenik yem), Grup EES (epilepsi+egzersiz+standart yem), Grup EEK (epilepsi+egzersiz+ketojenik yem), Grup EDS (epilepsi+diazem+standart yem), Grup EDK (epilepsi+diazem+ketojenik yem) şeklinde 6 grup oluşturulmuştur. Her grupta 7 adet olmak üzere toplam 42 sıçan kullanıldı. Ketojenik diyet gruplarındaki 21 sıçan 6 hafta boyunca ketojenik yemle beslendi. Egzersiz gruplarındaki 14 sıçan 6 hafta boyunca kısa süreli koşu bandı egzersizi yaptırıldı. 6 haftanın sonunda hayvanlara 50 mg/kg PTZ ip verilerek davranış skorlaması yapıldı. Hayvanlardan kan örnekleri alınarak oksidatif stres parametreleri ve serum iyon değişiklikleri analiz edildi. Bulgular PTZ ile oluşturulan epileptiform aktivite üzerine ketojenik diyet ve egzersiz uygulamasının nöbet davranışları, TAS, TOS, OSI, K+ iyonu üzerine anlamlı farklılıklar tespit edildi. Ancak TTL, NTL, Disülfit, Mg+2, Ca+2, Na+, Cl- serum iyon değerleri üzerine gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Sonuç olarak epilepsi üzerine ketojenik diyet ve egzersiz birlikte uygulamasını araştıran bu çalışma epilepsi hastalarının nöbet eşikleri üzerine olumlu katkılar sağlayabilme niteliğine sahiptir.
Batı diyeti ile beslenen sıçanlarda probiyotiklerin inflamatuar ve anti-inflamatuar adipokinlere etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada probiyotiklerin yüksek kalorili Batı Diyeti (BD) ile beslenen sıçanlarda inflamatuar/antiinflamatuar adipokin seviyelerine olan etkileri araştırılmıştır. Gereç-Yöntem: Toplam 40 adet Wistar Albino türü 5-6 haftalık erkek sıçan kullanıldı. Kontrol (K) grubundaki hayvanlar ticari sıçan diyeti (Bil-Yem®, 12% yağ, 60% karbonhidrat ve 28% protein: 2700 kcal) ile, kontrol (KP) grubundaki hayvanlar ticari sıçan diyetine ek olarak probiyotik takviyesi (Lactobacillus rhamnosus GG (LbGG)1x109) ile 16 hafta beslendi. Deney (D) grubundaki hayvanlar BD ile (%45 yağ, %35 karbonhidrat %20 protein; 5000 kcal) ile, deney (DP) grubundaki hayvanlar BD ye ek olarak probiyotik takviyesi ile 16 hafta beslendi. Hayvanların ağırlıkları, nazo-anal uzunlukları, açlık kan glikoz seviyeleri haftalık kaydedildi ve vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplandı. Çalışmanın sonunda hayvanların kalpten kanları alınarak serum örneklerinde biyokimyasal parametreler ve adipokinler ölçüldü. Bulgular: BD ile beslenen gruptaki kilo artışı standart yem ile beslenen gruplardan (K ve KP) anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Nazo-anal uzunluklar KP ve DP gruplarında anlamlı artış gösterdi(p<0,05). En yüksek VKİ değeri BD ile beslenen grupta saptandı (p<0,05). Kan glukoz değerleri çalışmanın ortalarından itibaren BD ile beslenen gruplarda yüksekti (p<0,05). TG, Chol ve HDL seviyeleri KP grubunda en yüksekti (p<0,05). TP, ALB, TBIL, DBIL, ALT, ALP ve LIP, DP grubunda en yüksekti (p<0,05). Visfatin ve SFRP5 seviyeleri K grubunda diğer gruplardan yüksekti (p<0,05). CT-1, IL-10, IL-11, TNF-α ve IL-4 seviyeleri KP grubunda en yüksekti (p<0,05). Adiponektin seviyeleri D grubunda en yüksek olup DP grubu ile farkı anlamlıydı (p<0,05). Omentin, Vaspin, IL-6, IL-1β ve asprosin seviyeleri DP grubunda yüksek bulundu(p<0,05). Sonuç: BD ile beslenmeye ilaveten probiyotik kullanımının büyüme, VKİ ve adipokinler üzerine olumlu etkilerinin olduğu, yağ dokuyu etkileyerek proinflamatuar/antiinflamatuar sitokin dengesini sağladığı gösterilmiştir.
Lipopolisakkkarid (LPS) ile Alzheimer hastalığı modeli oluşturulan sıçanlarda taurin uygulamasının öğrenme üzerine etkisi
Gram-negatif bakterilerin hücre duvarından elde edilen lipopolisakkarid (LPS) ateş, iştahsızlık, kilo kaybı yanısıra sosyal davranışlarda ve nörokognitif fonksiyonlarda bozulma gibi bir çok fizyolojik ve davranışsal değişikliğe neden olmaktadır, öğrenme performansındaki azalmanın akut LPS uygulamasının oluşturduğu inflamasyon ve oksidatif stresten kaynaklandığı düşünülmektedir. LPS'nin nörokognitif fonksiyonlarda oluşturduğu bozukluk nedeniyle Alzheimer hastalığı için hayvan modeli oluşturmada kullanılmaktadır. Bu çalışmada Wisiar-Albino cinsi erkek sıçanlarda LPS uygulamasının (10, 100, 500 ug/kg dozlarında) uzaysal öğrenme performansları üzerindeki etkileri Morris'in su labirentinde 6 gün boyunca günde 4 deneme yapılarak test edildi. LPS (500 ug/kg) uygulanan hayvanların kontrol grubu hayvanlarına göre daha uzun zamanda gizli platformu bulabildiği (p<0.05) gözlemlendi. Ancak bu dozdaki LPS öğrenilen bilginin hatırlanmasında performans değişikliğine neden olmadı Ayrıca Alzheimer hastalığında BOS'taki konsantrasyonunun azaldığı bilinen taurinin, LPS'nin neden olduğu nörokognitif fonksiyon kaybı üzerindeki etkileri araştırıldı. Taurin 500 mg/kg dozda uygulandığında LPS'ye bağlı nörokognitif fonksiyon bozukluğunu önlerken (p<0.05) tek başına uygulandığında LPS'ye benzer şekilde uzaysal öğrenme performansını azaltmaktadır(p<0.05). Bulgularımız taurinin Alzheimer hastalığında bir tedavi seçeneği olabileceğini göstermekle birlikte, klinik uygulamalar için daha ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Epidermal büyüme faktörünün jel taşıyıcı içinde korneal kesi yarası oksidatif durumuna etkisi
Amaç: Bu çalışmada yapay göz yaşı preparatı içinde EGF uygulanmasının korneal tam keşi yara dokusundaki aslorbik asit(AA), Malondialdehit (MDA) ve Glutatyon(GSH) düzeyine etkisinin izlenmesi amaçlanmıştır. Metod: EGF'nin korneal yara dokusu AA, MDA ve GSH düzeylerine etkisi tavşanlarda korneal tam keşi yarası yapıldıktan 7 gün sonra incelenmiştir. Tavşanlar üç gruba ayrılmıştır. 1. Tedavisiz grup 2. Yapay göz yaşı (YGY) ile tedavi edilen grup 3. YGY içinde EGF uygulanan grup Her grupta 10 denek vardır. Operasyonu takiben korneal yaralara YGY preparatı 5|ilx2/24 st ve 3. Grupta % 0,3 karbopol içeren 940 içeren YGY içinde 1mg/L EGF preparatı 5|j.lx2/24 st olmak üzere uygulama yapılmıştır. İstatistik analiz Statview programı ile Anova ve Mann Whitney U testleri ile yapılmıştır. Bulgular : Yara ortamında tedavi ile ilgili olarak askorbik asitte istatistik açıdan anlamlı artış gözlenirken, oksidan ürün MDA da düşme saptanmıştır. Glutatyon düzeylerinde tedavi sırasındaki düşmeler istatistik anlam taşımamaktadır. Sonuç : EGF'nin korneal keşi yarasına gözyaşı preparatı ile uygulanmasının yara oksidan durumunda meydana gelen değişikliklere etkisi olabilir.
Asprosinin Deneysel Diyabet Modelinde Glikoz Metabolizması Diyabet Parametreleri ve Antidiyabetik Ajanlarla İlişkisi
Amaç: Deneysel diyabet sürecinde serum asprosin düzeylerinde ki değişikliğin glikoz metabolizması ve diyabet parametrelerine etkilerini incelemek ve kurkumin ve bazı antidiyabetik ajanlarların tedavi edici etkilerini birbirleriyle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Otuzbeş erişkin erkek Wistar albino sıçan 5 eşit gruba ayrıldı: 1) Sağlıklı kontrol, 2) Diyabetik kontrol, 3) Diyabet+metformin, 4) Diyabet+ gliklazit ve 5) Diyabet+kurkumin grubu. Diyabet oluşturmak için sıçanların periton boşluğuna tek doz 55 mg/kg streptozotosin enjekte edildi. Sekiz haftalık deney periyodunun sonunda vücut ağırlıkları, açlık kan glikoz ve insulin düzeyleri, glikoz metabolizmasıyla ilgili karaciğer enzimleri, lipit metabolizmasıyla ilgili parametreler ve serum asprosin düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Diyabetik kontrol grubunda serum asprosin düzeyi, tüm gruplardan önemli ölçüde daha yüksekti (p<0,001). Diyabete bağlı serum asprosin düzeyindeki yükselme, kurkumin tedavisi ile önemli ölçüde önlenebildi (P <0,001). Kurkumin ile tedavi edilen diyabetik sıçanlarda HOMA-IR düzeyi, sağlıklı kontrol grubuna göre belirgin olarak yüksek (p <0,001) olmasına rağmen insülin düzeyi düşüktü (p <0,001). Kurkumin tedavisi açlık kan glikoz düzeyini tamamen iyileştirmese de diyabetik kontrol grubuna göre önemli ölçüde düşürdü (p <0,001). Karaciğer HK, G6PD ve PK aktiviteleri kurkumin verilen diyabetik sıçanlarda, diyabetik kontrol grubuna göre artmiş iken, G6P aktivitesi azalmıştı (sırasıyla P <0,001). Bununla birlikte, diyabetik sıçanlarda kurkumin tedavisi serum TK, TG ve LDL düzeylerini önemli ölçüde azalırtırken (sırasıyla; p<0,001, p=0,011, p<0,001), HDL düzeylerini belirgin olarak arttırdı(p=0,034). Sonuç: Serum asprosin düzeylerindeki artış, diyabet patogeneziyle ilişkili bulunmuştur. Diyabetik sıçanlarda kurkumin tedavisi, serum asprosin düzeylerini önemli ölçüde iyileştirirken glikoz metbolizmasıyla ilgili karaciğer enzimleri, serum glikoz ve lipid düzeylerini olumlu yönde etkilemiştir. Sonuç olarak; serum asprosin düzeyindeki değişiklik, diyabet sürecini değerlendirmede fizyolojik bir belirteç olabilir. Ayrıca, diyabet tedavisinde kurkumin alternatif antidiyabtik bir seçenek olarak değerlendirilebilir.
Farelerde büyüme döneminde yapılan egzersizin doğal öldürücü (Natural killer) hücre sitotoksik aktivitesine etkisi
47 ÖZET Bu çalışma büyüme dönemindeki farelere yaptırılan egzersiz eğitiminin NK hücre sitotoksik aktivitesine (NKSA) etkisi ve bu aktivite ile periferik kan kortikosteron, Büyüme Hormonu (BH) ve çinko düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek üzere planlandı. Bu amaçla denek olarak kullanılan 3 haftalık 56 adet Swiss/Albino fare kontrol ve egzersiz eğitim gruplarım oluşturacak şekilde rastgele aynldılar.Yedi farklı grup şu şekilde düzenlendi: l)Başlangıç kontrol(KO), 2)4 haftalık kontrol (K4), 3)4 haftalık egzersiz (E4), 4)8 haftalık kontrol (K8), 5)8 haftalık egzersiz (E8), 6)12 haftalık kontrol (Kİ 2), 7)12 haftalık egzersiz(E12), Orta şiddetteki egzersiz eğitimi yaptırmak amacıyla fareler treadmilde haftada 5 gün, 15 m/dk sabit hızda, günde 30 dakika koşturuldular. Çalışma programım takiben, dekapite edilen farelerin dalaklarından elde edilen lenfositlerde doğal antikandidiyal endeks yöntemiyle 5:1, 1:1, 0,5:1 Etkin:Hedef (E:H) oranlarında NKSA ölçüldü. Plazma kortikosteron ve BH konsantrasyonları RIA yöntemi ile araştırıldı. ölçümlerin sonuçlarına göre farelerin NKSA'nin 4. haftadan itibaren artmaya başladığı, 8. haftada en yüksek düzeyine ulaştığı ve 12. haftadan sonra azalmaya başladığı, ve 16. haftada da düşmeye devam ettiği görüldü. 8 ve 12 haftalık egzersiz gruplarının NKSA'nin birbirine benzer olduğu, 16 haftalık grubun NKSA'nin ise (El 2) kontrol grubundan(K12) tüm E:H oranlarında sırasıyla % 18, %17 ve %14 daha yüksek seyrettiği fakat yalnızca 5:1 ve 1:1 E:H hücre oranlarındaki değişmenin48 anlamlı (P< 0,05)olduğu gözlendi. Diğer egzersiz gruplarındaki değişiklikler ise anlamlı bulunmadı (P> 0.05). Periferik kan plazma kortikosteronunun da yaşla birlikte artmaya başladığı ve bu artışın 4 ve 8. haftalardada %19, 16. haftada ise % 49 oranlarında olduğu gözlendi bu farklar anlamlı bulundu (P< 0,05). Egzersiz eğitimi ise plazma kortikosteron düzeylerinde 4 haftalık egzersiz grubu dışında anlamlı bir değişiklik yapmadı. Plazma BH konsantrasyonlarında kontrol gruplarındaki 4 hafta/yaş (K0) farelere kıyasla yaşa bağımlı bir düşme gözlendi. Farklar; K4 de %28, K8 de %42, K12 da %47 oranlanndaydı. Egzersiz eğitirninin kontrollerine oranla BH nu artırıcı etkisi olduğu (fakat yalnızca El 2 deki yükselme (%69) anlamlı) bulundu (P<0,05). Plazma çinko konsantrasyonlarında yaşın veya egzersiz eğitirninin önemli bir değişiklik yapmadığı saptandı. Sonuç olarak 4 ve 8 haftalık egzersiz eğitimi NKSA ni ve BH düzeylerini etkilemezken 1 2 haftalık egzersiz eğitiminin her iki parametreyi de anlamlı derecede artırdığı söylenebilir.
Uyku yoksunluğunun yara iyileşmesine etkisi
Restoratif teoriye göre uyku, uyanıklık aktivitesi ile oluşan vücut ve beyindeki eksiklikleri yerine koymaktadır (40). Eğer uykunun beden restorasyonunda önemli bir etkisi varsa, yara iyileşmesi gibi hem immünolojik hem de metabolik yönleri olan bu sürecin gelişiminde önemli rol oynayacaktır. Literatürde uykunun veya uykusuzluğun yara iyileşmesini ne ölçüde etkilediğine dair mevcut bir bilgi yoktur. Bu çalışma ile hem uykunun fonksiyonuna bir ölçüde ışık tutmaya çalışmak, hem de uykunun yara iyileşmesi üzerine olan bu etkisinin klinik pratikde dikkate alınmasını sağlamaktır Bu amaçla hazırladığımız çalışmada, denek olarak kullanılan farelerde sırt derilerine yapılan bir insizyonla yara oluşturulduktan sonra denekler, yaranın normal seyrine bırakıldığı kontrol gurubu, ve bölümümüzde tasarımı yapılan özel bir düzenekle deneklerin tümüyle uykudan yoksun bırakıldıkları (total sleep deprivation) deney gurubu olmak üzere 2 guruba ayrıldı. 5 günlük bir uygulamadan sonra hayvanlar servikal dislokasyon ile feda edilerek uyku ve uyku yoksunluğunun yara iyileşmesine olan etkilerini incelemek için bilgisayarlı tensometre ile yara gerim direnci ölçüldü, yara derisindeki hidroksiprolin miktarı tayin edildi ve yara dokuları histolojik olarak incelendi. Elde edilen bulgulara göre, tam uyku yoksunluğu oluşturulan grupta yara iyileşmesi kontrol gurubuna göre daha kötü bulundu. Literatürde olmayan bu bilginin yanısıra, literatürle uyumlu olarak (3,69), bu grup farelerde belirgin bir kilo kaybı tespit edildi.
Uyku yoksunluğunda sıçan beyni nitrik oksit düzeyindeki değişiklikler
Bu çalışmada beş gün süreyle total uyku yoksunluğu ve REM uyku yoksunluğu uygulanan sıçanlarda beyin nitrik oksit düzeylerinde, kontrollara göre ortaya çıkabilecek değişiklikler incelenmiştir. Bu amaçla, iki ayrı araç kullanılmıştır. Bunlardan ilki, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji laboratuarında geliştirilen, deneklerin sürekli uyanık kalmasını sağlayan fakat bir egzersiz etkisi oluşturmayan bir "modifiye yürüme bandı düzeneği" ile diğeri literatürde klasik REM uyku yoksunluğu araştırmalarında kullanıldığı belirlenen bir " tabla düzeneği " dir. Total uyku yoksunluğuna uğratılan deneklerin beyinlerinin beyin sapı, serebellum, hipokampüs ve korteks bölgelerinden alınan doku homojenatlarında Sievers 280 model analizör ile yapılan NO2 ve NO3 ölçümleri, normal fizyolojik uykusunu uyuyan deneklerin aynı bölgelerinden alınan örneklerle karşılaştırılmıştır. REM uyku fazına girmeleri engellenen deneklerin aynı bölgelerine ait beyin dokusu örnekleri ise, standart koşulları sağlamak amacı ile aynı düzeneğin diğer platformunda tutulan ve REM fazını uyumasına izin verilen REM kontrol grubu beyin örnekleri ile karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar, nitrik oksit aktivitesinin ya da düzeyinin düzeyinin en fazla hipokampüste bulunduğunu ve beyin alanları içinde düzeylerin farklılık gösterdiği, uyku yoksunluğu ile de bu farklılığın korunduğunu göstermektedir. Numune alınan beyin alanları itibariyle beyin sapı, serebelum, hipokampüs, hipotalamus, kortekste NO3 ve NO2 düzeyleri bakımından farklılık olduğu ve NO3 ve NO2 düzeyleri bakımından farklılık olduğu ve yapılan istatistiksel analizlere dayalı olarak, alanlara göre farklılık olduğu saptanmıştır. Bu durum Benedetti ve arkadaşları (9), Williams ve arkadaşları (72) ve Förstermann ve arkadaşlarının (22) çalışmalarında elde edilen sonuçlar ile paralellik göstermektedir. Bu çalışmada uyku ve uyku yoksunluğunun beynin NO düzeylerini etkilediği saptanarak; uyku yoksunluğunun öğrenme, hafıza gibi temelde NO'nun nöral plastisite mekanizmaları ile işlerlik kazanan diğer fonksiyonlarına olan etkilerini araştırma gereği vurgulanmıştır.
Akut yüzme egzersizi sonrası eritrosit ve kas dokusu malondialdehyde (MDA) ve plazma askorbik asit düzeyleri
VI. ÖZET Akut egzersiz aerobik hücrelerin bazal metabolizmaları sırasında mitokon- dri tarafından üretilebilen serbest radikallerin daha fazla oluşmasına neden ola bilir. Serbest radikaller radikal zincir reaksiyonlarına katılarak lipid peroksida- syonuna ve serbest radikal hasarından kaynaklanan bazı patolojik durumlara neden olurlar. Malondialdehyde (MDA) düzeylerinin ölçümü oksidatif doku hasarının bir kriteri olarak dokuların lipid peroksit miktarlarını hesaplamada kullanılmakta dır. Kaslar ve kırmızı kan hücreleri egzersizde çok önemli rollere sahiptirler ve her ikisi de serbest radikal ataklarına maruz kalmaktadırlar. Askorbik asit güçlü bir antioksidan ve performansı artırıcı özelliktedir. Bu çalışmanın amacı gastrokinemius, quadriseps femoris vastus medialis, triseps braki kaslarının ve eritrositlerin MDA düzeylerine akut egzersizin etki lerini incelemektir. MDA düzeylerine ilaveten akut yüzme egzersizi sonrası as korbik asit düzeylerini araştırdık. Akut yüzme egzersiz peryodları ile orantılı olarak kas MDA düzeyleri an lamlı olarak arttı, plazma askorbik asit düzeyleri anlamlı olarak düştü ve eritro sit MDA düzeyleri değişmedi. Çalışmada sonuç olarak akut yüzme egzersizinin kaslarda lipid peroksida- syonu artırdığı, plazma askorbik asit düzeylerini düşürdüğü fakat eritrositlerde lipid peroksidasyonunu etkilemediği sonucuna varıldı. -28-
Düşük kalsiyumlu ortamda taurin eklenmiş reperfüzyon solüsyonunun myokardiuma etkisi
ÖZET Memeli kalbinde en bol bulunan aa olan taurin, reperfüzyon döneminde koruyucu etki gösteren, myokardiyal kontraksiyonları düzenleyen, kalbin Ca2+ homeostazisini etkileyen ve membraniarı doymamış yağ asitlerinden zengin dokuları peroksidatif hasara karşı koruyan bir aa'dir. Bu çalışmada düşük Ca2+,lu eksîraselüler sıvıya taurin eklenerek reperfüzyon döneminde meydana gelen doku hasarına karşı koruyucu rolü araştırılmıştır. Planlanan çalışmada modifiye Langendorf perfüzyon cihazı kullanılarak 59 adet kobay kalbi, 9 adet deney, 1 adet kontrol grubu olacak şekilde ayrılarak çalışılmıştır. Kalplerin kontraktiliîe grafiği düzgün hale geldikten sonra çeşitli çözeltilere tabi tutulan anoksinin 10. ve 20. dakikasında ve reperfüzyonun da 10. ve 20. dakikasında kayıt yapılarak kalp hızı (vuru/dk) kasılma gücü (mm) tespit edilmiştir. Her deney döneminin sonunda kalplerin ağırlığı ölçülerek doku MDA (nmol/g doku) ve PGE benzeri aktivite (ng/gdoku) tayini yapılmıştır. MDA düzeylerinin ve PGE benzeri aktiviienin düşük bulunduğu ve doku ağırlık artışının anlamlı olmadığı düşük Ca2+'lu taurin reperfüzyonunda kasılma gücünün anlamlı şekilde arttığı saptanmıştır. Oysa kontrol grubunda doku MDA düzeylerinin ve PGE benzeri aktivitenin yüksek ve ödemin bulunduğu saptanmıştır. Sonuç olarak düşük Ca2+,lu taurin reperfüzyonunun doku MDA düzeylerini ve PGE benzeri aktiviteyi düşürdüğü, ödemi önlediği ve kasılma gücünü artırdığı, dolayısıyie reperfüzyon hasarının önlenmesinde olumlu yönde etkide bulunduğu sonucuna varılmıştır.
Açlıkta askorbik asidin karbohidrat metabolizmasına etkisi
ÖZET Bazı canlılar C vitamini ihtiyaçlarını eksojen kaynaklardan sağlarlar. İnsan, kobay gibi canlı türleri de bu grup tandır. C vitamini sentezleyemezler. C vitamini ile karbohidrat metabolizması arasında ilişki vardır. Açlıkta aşırı doz C vitamininin karbohidrat metabolizmasına etkisi konusunda bil gi yoktur. Çalışmamızda aşırı doz C vitamininin (Tek doz, 500mg/kg, ip) akut ( 24 st., 48 st.) ve kronik ( 120 st. } açlık periyodlarında karbohidrat metabolizmasına etkisi araştırıl mıştır. Bu araştırmada kan ve karaciğer C vitamini düzeyleri, serum glukozu, karaciğer ve kas glikojen düzeyleri, biyokimya sal ve ışık mikroskobu ile histolojik olarak, pankreas insulin ve glukagon düzeyleri immunohistokimyasal yöntemlerle saptandı. Sonuçta; kobayda açlığın süresine bağlı olarak serum glukoz düzeyi ile karaciğer C vitamini düzeyi değişmedi. Kan C vitamini düzeyi, karaciğer ve kas glikojen düzeyleri azaldı. Biyokimyasal sonuçlar histolojik sonuçlarla desteklendi. C vitamini yüklemesi ile açlığın süresine bağlı olarak; 24 st'te beklenenin dışında bir değişme olmazken, 48 st'lik açlıkta kan ve karaciğer C vitamini düzeyi azaldı. Serum glukoz ve karaciğer glikojen düzeyi yükseldi. Kas glikojen düzeyi azaldı. Pankreastan insulin sekresyonu arttı. 120st.'lik açlıkta serum glukoz ve karaciğer glikojen düzeyleri azalırken,kas glikojeni arttı. Pankreas ta insulin ve glukagon sentez ve depolanmasının arttığı belirlendi.
Sisplatinin sıçan böbrek ve karaciğer dokusu üzerindeki toksik etkisine karşı nar suyu özütünün koruyucu etkinliğinin araştırılması
Sisplatin, çeşitli kanserlerin tedavisinde yaygın olarak kullanılan platin-bazlı sitotoksik bir ilaçtır. Ancak, özellikle yüksek dozlarda kullanıldığında, nefrotoksisite ve hepatotoksisite gibi ciddi yan etkilere neden olmaktadır. Bu toksisitenin gelişim mekanizmasında son yıllarda daha çok serbest radikallerin yol açtığı hasar ve artmış oksidatif stres sorumlu tutulmaktadır. Oksidatif stres oluşumunu engelleyen bazı antioksidan moleküller nefrotoksisite ve hepatotoksisite oluşumunu engelleyebilir. Nar meyvesinin güçlü antioksidan aktiviteye sahip olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, narın antiaterojenik, antikarsinojenik, antidiyabetik, antimikrobik ve anti-enflamatuvar etkileri de bilinmektedir. Nar çekirdeği özütü ve nar çiçeği ile bildirilmiş birkaç literatür olmasına rağmen, nar suyunun taze sıkılmış formu ile ilgili çok az çalışma vardır. Bu çalışmada, histopatolojik yaklaşımlar kullanılarak böbrek ve karaciğerdeki sisplatin kaynaklı toksisiteye karşı taze nar suyunun potansiyel koruyucu etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmada, 28 adet sağlıklı erişkin erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Deney hayvanları herbir grupta 7 adet (n=7) olacak şekilde rastgele 4 gruba ayrıldı: Grup 1: Kontrol, Grup 2: Nar suyu uygulanan grub (2 cc/kg/gün, 10 gün boyunca, gavaj yoluyla), Grup 3: Sisplatin uygulanan grub (8 mg/kg/gün, 5.günde, i.p, tek doz) ve Grup 4: Sisplatin ve nar suyu uygulanan grub (Sisplatin 8 mg/kg/gün, 5.günde, i.p, tek doz, Nar suyu 2 cc/kg/gün, 10 gün boyunca, gavaj yoluyla). Çalışmada 10. günün sonunda bütün gruplardaki hayvanlar uygun cerrahi prosedürler takip edilerek sakrifiye edildi, sonra karaciğer ve böbrek dokuları alındı. Alınan böbrek ve karaciğer materyallerindeki sisplatin toksisitesi ve nar suyunun etkinliği histopatolojik incelemeyle değerlendirildi. Nar suyu alan deneklerin böbrek dokusu, sisplatin grubuna göre kıyaslandığında, sisplatin kaynaklı yapısal değişikliklerin anlamlı olarak düzeldiği görüldü. Ama karaciğer dokusunda, her ne kadar iki denekte sisplatinin neden olduğu toksisite zayıflatılmış olsa da, anlamlı bir düzelme gözlenmedi. Sonuç olarak, antioksidan etkili nar suyunun sisplatin kaynaklı toksisiteye karşı sıçan böbreğinde koruyucu etkiye sahip olduğu görülmüş, fakat karaciğerde koruyucu etki gözlenmemiştir. Nar suyu, kemoterapi ilaçları alan hastalarda bir diyet takviyesi olarak yararlı olabilir.
COVİD-19'un kas iskelet sistemi üzerine uzun dönem etkilerinin araştırılması
Amaç; COVİD-19 enfeksiyonu geçiren bireylerde kas kuvveti, esneklik, denge, mobilite, yorgunluk, reaksiyon zamanı ve duygu-durum bozukluklarını değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 20-55 yaşları arasında, en az 12 hafta önce hafif ve orta şiddette Covid-19 enfeksiyonu geçiren 50 birey ile 50 sağlıklı bireyden oluşan toplam 100 birey dâhil edilip her iki grubun demografik özellikleri kaydedildi. Bireylerin fonksiyonel kapasitesini değerlendirmek için otuz saniye otur kalk testi, süreli kalk-yürü testi ve 6 dakika yürüme testi uygulandı. Dinamik denge için fonksiyonel uzanma testi ve reaksiyon zamanını değerlendirmek için Nelson el reaksiyon testi kullanıldı. El kavrama ve alt ekstemite kas kuvveti el dinamometresi ile parmak kavrama kuvveti ise pinchmetre ile değerlendirildi. Bireylerin yorgunluk düzeyleri yorgunluk şiddet ölçeğine göre, ağrı düzeyleri de ağrıyı merkezileştirme ölçeğine göre puanlandı. Beck-anksiyete ve beck depresyon anketleri kullanılarak duygu durum bozuklukları puanlandı. Bulgular: Covid-19 geçiren bireylerin sağ ve sol taraflı parmak ve el kavrama kuvveti, kalça fleksör ve ekstensör kas kuvveti, diz fleksör ve ekstensör kas kuvveti, ayak bileği dorsi ve plantar fleksör kas kuvvetinin kontrole göre anlamlı bir şekilde zayıfladığı görüldü (p<0,001). Covid-19 geçirenlerde kontrol grubuna göre fonksiyonel kapasite değerlerinin azaldığı, reaksiyon zamanının uzadığı, ağrıyı merkezileştirme, yorgunluk şiddeti ve beck depresyon ölçeğinin skorlanmasının anlamlı bir şekilde arttığı (p<0,001) görülürken beck anksiyete değerinde anlamlı bir fark görülmedi (p>0,005). Sonuç: Covid-19 enfeksiyonunu hafif ve orta derecede geçiren bireylerin kas-iskelet sistemi ciddi düzeyde olumsuz etkilenmektedir. Özellikle kas gücünde zayıflamaya, bireyin fonksiyonel kapasitesinde azalmaya, ağrı ve yorgunluğa yol açarak yaşam kalitesini düşürdüğünü tespit ettik.
Tip 2 Diyabetik Hastalarda Serum Visfatin Fetuin A ve Eotaxin Düzeylerinin İncelenmesi
Diyabet terimi, insülin sekresyonunda, insülin etkisinde yada her ikisindeki hasar sonucu, karbohidrat, yağ ve protein metabolizması bozukluklarıyla kronik hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalığı ifade etmektedir. Tip 2 diyabet en yaygın diyabet tipidir ve insülin etkisi ve insülin sekresyonu bozukluğu ile karakterizedir. Ancak, bu anormalliklerin gelişmesindeki özel nedenler henüz bilinmemektedir. Tip 2 diyabetli hastaların büyük çoğunluğu obez ve obezitenin kendisi insülin direncine ve insülin direncinin şiddetlenmesine neden olabilir. Aşırı obezite, tip 2 diyabet için en önemli risk faktörü olarak kabul edilir. Obezite, yağ asidi depolanmasındaki artışla karakterizedir. Adipoz doku kitlesinde artış ile iskelet kası ve karaciğer gibi periferal dokularda insülin direncinin gelişimi ile yakından ilişkilidir. Adipoz doku karmaşık ve son derece aktif metabolik ve endokrin bir organdır. Baslıca enerji deposu olarak bilinmesinin yanı sıra, son yıllarda adipoz dokunun adipokinler adı verilen çesitli önemli proteinleri salgılayan metabolik olarak aktif bir doku oldugu gösterilmistir. Topluca adipokinler olarak isimlendirilen bu proteinlerden bazıları leptin, adiponektin, rezistin, visfatin ile tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) gibi sitokinlerdir. Adipositler tarafından salgılanan çeşitli sinyal moleküllerinin hayvan modelleri ve insanlardaki metabolik çalışmaların sonuçlara göre insülin direnci ve T2DM'lu gelişiminde rol oynadıkları belirtilmiştir. Eotaksin, alerjik solunum yolu hastalıkları, iltihaplı bağırsak hastalığı ve gastrointestinal alerjik hipersensitivitenın patogenezinde önemli bir proinflamatuar sitokin olarak ortaya çıkmıştır. Fetuin -A hepatositlerde sentezlenen 60-kDa luk bir proteindir. Fetuin -A adipoz ve kas dokusunda, insülin reseptörlerine bağlanır in vivo ve in vitro olarak insülin reseptör otofosforilasyonun yanısıra insülin reseptör tirozin kinaz aktivitesini inhibe ettiği ve fetuin – A nın potansiyel olarak insülin direnci ve / veya metabolik sendroma neden olduğu ileri sürülmüştür. Visfatin 2004 yılında tanımlanan bir aipokindir ve ağırlıklı olarak visseral yağ dokudan üretilip salgılandığı için visfatin adını almıştır. Visfatin, adipogenezisi kolaylaştıran, insülin - mimetik özelliklere sahip, plazma glukoz düzeyini düşüren bir adipokindir ve İnsülin mimetik etkisini hepatik glikoz salınımı inhibe etme, adipositlerde ve miyositlerde glikoz alımı arttırma ile trigliserid sentezinde artış ile gösterir. Visfatin birçok hücre ve dokuda üretilir ve önceden B hücresi olgunlaşmasında (pre - B-hücresi koloni uyarıcı faktör) rol alan bir protein olarak belirlenmiştir. Visfatinin, viseral adipoz dokudaki adipositlerden ziyade ağırlıklı olarak makrofajlardan salındığı bulunmuştur. Bu bağlamda, visfatinin yağ dokuya infiltre olan makrofajlarda sentezlendiği ve enflamatuar sinyallere yanıt olarak üretildiği düşünülmektedir. Visfatinin plazma konsantrasyonu ve viseral visfatinin mRNA ekspresyonu obezite ile korelasyon gösterir. Visfatin verilerin geçerliliğini ve insülin direnci, diyabet ve obezite ile olan ilişkisini analiz etmek için çeşitli klinik çalışmalar yapılmıştır. Ancak, bu çalışmaların sonuçlarında çelişkiler vardır. Bazı araştırıcılar tip 2 diyabetli hastalarda visfatin düzeyinin arttığını buldu. Ancak, bazı araştırıcılar diabet ve obezite arasında korelasyon bulamamışlardır. Bu nedenle visfatin ilgili çalışmalar arasında çeşitli farklılıklar bulunmakta ve obezite ile insülin direncinde bu adipositin rolü açık değildir. Visfatin ve fetuin - A düzeyi T2DM hastalarında ayrı ayrı çalışılmış olsa da çalışmaların hiçbiri bu biyoaktif bileşiklerin birbirleri ve eotaxinle olan ilişkisini konu almamıştır. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, serum visfatin, fetuin - A ve eotaxin düzeylerini araştırmak ve glikoz metabolizmasında visfatin, fetuin - A ve eotaxin rolünün aydınlatılmasının yanısıra, obez T2DM hastalarında bu bileşenler arasında herhangi korelasyon olup olmadığını belirlemektir.
Kan bağışında bulunan sağlıklı erişkinlerde kardiyovasküler hemodinamiklerin ve aortik sertlik özelliklerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada kan bağışı sonrası erken dönemde kardiyovasküler hemodinamikler ve aortik sertlik parametrelerinin değişimini göstermeyi amaçladık. Bilinen herhangi bir hastalığı olmayan 20-42 yaş aralığında olan (%93'ü erkek) 30 sağlıklı kan bağışı gönüllüsü ve benzer özelliklerde 30 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Kan basıncı ve aortik sertlik ölçümleri için ossilometrik metot ile ölçüm yapan arteriografi cihazı (Mobil-O-Graph 24 h PWA Monitor) kullanıldı. Kan bağışı grubunda 450 ml kan bağışı sonrası ölçümler tekrar edilirken kontrol grubunda 5 dakika istirahat sonrası ölçümler tekrarlandı. Kontrol grubundaki tekrar edilen ölçümlerde kardiyovasküler hemodinamiklerin ve aortik sertlik özelliklerinin karşılaştırılmasında hiçbir parametrede istatistiksel fark izlenmemiştir. Çalışmaya alınan kan bağışı gönüllülerinin kan bağışı sonrasında sistolik ve ortalama kan basınçları ve nabız basıncı düşerken, diyastolik kan basıncı ve nabız değerleri değişmemiştir. Sistolik kan basıncında ortalama 4,5 mmHg düşme izlenmiştir. Periferik kan basınçlarına benzer olarak, merkezi sistolik ve merkezi nabız basınçları düşmüştür. Kardiyak output ve kardiyak indekste değişiklik izlenmemiştir. Arteryel sertlik parametrelerinden augmentasyon basıncı ve augmentasyon indeksinde istatistiksel olarak önemli olmayan bir azalma izlenirken kan bağışı sonrası nabız dalga hızı anlamlı olarak azalmıştır. Kan bağışının nabız dalga hızında meydana getirdiği değişim ile sistolik kan basıncında meydana getirdiği değişim arasında güçlü pozitif korelasyon izlenirken (r=0,882, p<0,001), augmentasyon indeksinde meydana getirdiği değişim ile nabızdaki değişim arasında orta dereceli pozitif korelasyon izlendi (r=0,474, p=0,008). Çalışmamızda kan bağışı sonrası aortik sertlik parametrelerindeki düzelmenin sistolik kan basıncındaki düşmeye bağlı olduğu gösterilmiştir.
Hemiplejik inmeli hastalarda solunum fonksiyonları ile hastalığın klinik parametreleri arasındaki ilişkinin araştırılması
İnme hemen hemen tüm toplumlarda sıklığı giderek artan, yüksek sağlık harcamaları, sakatlık ve ölüme neden olabilen önemli bir rahatsızlıktır. İnme ile birlikte birçok komplikasyon gelişebilmektedir. Bunlardan biri de solunum fonksiyon bozukluklarıdır. Bu noktadan hareketle çalışmamızda, inme geçiren hastaların solunum problemlerini saptamak ve hastalığın diğer klinik bulgularıyla solunum fonksiyonları arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla, Diyarbakır Dicle Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümüne başvuran, inme geçirmiş 30 hasta alındı. Benzer demografik özelliklere sahip 30 sağlıklı birey kontrol grubuna dahil edildi. Tüm katılımcıların yaş, boy, kilo, etkilenen ekstremite, dominant ekstremite, yoğun bakımda kalış süresi, sigara içim süresi ve miktarı kaydedildi. Göğüs çevre ölçümleri aksillar, epigastrik ve subcostal bölgeden derin inspiryum ve derin ekspiryum sırasında mezura ile ölçülerek kaydedildi. Beck depresyon, beck anksiyete ve bartel bağımsızlık skalaları uygulandı. Tüm olgulara fukuda sangyo ST-300 marka ve model spirometre cihazı ile solunum fonksiyon testleri yapıldı. Tüm kontrol grubundaki bireylerin solunum fonksiyon testleri normal sınırlarda ölçüldü. Ancak hemiplejik hastalarda önemli derecede obstrüktif ve restriktif tip akciğer disfonksiyonu tespit edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hemiplejik hastalarda SVC, FVC, FEV1, FEV3, FEV1/FVC, PEF, MVV, değerlerinde anlamlı bir fark bulundu. Hemiplejik hastaların depresyon ve anksiyete düzeyleri sağlıklı bireylerlere göre anlamlı derecede yüksekti. Hemiplejik hastaların göğüs ekspansiyonları kontrol grubuna göre azalmış bulundu. hastaların solunum fonksiyonları ile Beck anksiyete ve Bartel bağımsızlık skalaları arasında pozitif korelasyon saptandı. Hemiplejik hastalarda sıklıkla solunum disfonksiyonu görülür. Hareket bağımsızlığı az olan ve anksiyetesi yüksek olan hastalarda solunum fonksiyonları anlamlı derecede zayıflamış olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle solunum fonksiyon analizleri rehabilitasyon sürecinin hemen başlangıcında değerlendirilmeli ve bu sürece eklenmelidir.
Deneysel diyabetik nefropati modelinde bazı adipokinlerin olası rolü
Deneysel Diyabetik Nefropati Modelinde Bazı Adipokinlerin Olası Rolü. Amaç: Adiponektin, adipsin ve visfatin gibi adipokinlerin Diyabetik Nefropati ile olası ilişkilerini deney hayvanlarında, plazma parametrelerini baz alarak analiz edip tanımlamak ve sonuçlara ulaşmak. Methot: 25 adet Wistar-Albino rat alınarak, kontrol (n=5) ve diyabet (n=20) grubu olmak üzere iki gruba ayırdık. Diyabet grubu oluşturmak için her bir rata 0,1 M sitrat tamponu içerisinde 50 mg/kğ dozunda STZ uygulandı. STZ uygulamasından 72 saat sonra plazma glukozu, glukometre ile ölçülerek, >350 mg/dl glukoz düzeylerine sahip olan ratlar diyabet grubu olarak tanımlandı ve çalışmaya alındı. İki aylık bir süreçten sonra ketamin anestezisi altında intrakardiyak yöntemle kan dokusu uygun tüplere alındı ve Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi merkez laboratuvarı olanakları kullanılarak plazma Adiponektin, Adipsin, Visfatin, BUN, Kreatinin, seviyeleri ölçüldü. İstatistik analizleri kullanılarak ölçülen bu parametrelerle tümevarımsal, nedensel ve diyalektik analiz yöntemleri ile DN ve adipokinler arasında doğrudan, dolaylı ve diğer parametrelerle beraber var olan ilişkilerin niteliği üzerine sonuçlar ve çıkarımlara ulaşıldı. Sonuçlar ve Tartışma: Yaptığımız çalışma sonucunda adipokinlerden; adiponektin ve visfatinin, plazma kreatinin düzeyini etkilediği ve ilişki içerisinde olduğu buna karşın adipsinin plazma kreatinin seviyesi üzerinde herehangi bir etkiye sahip olmadığı. Ayrıca adiponektin ve visfatin değerlerinin kendi aralarında pozitif bir ilişki içerisinde olduğu halde plazma adipsin değerleri ile herhangi bir korelasyona sahip olmadıklarını, analiz sonuçları ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Diyabetik Nefopati, Adipokin, Adiponektin, Adipsin, Visfatin
Hemiplejik hastalarda elektromanyetik alan uygulamasının kemik mineral yoğunluğu ve bazı klinik parametrelere etkisi
Amaç:Araştırmamızın amacı hemipleji hastalarında paretik taraf femur proksimali ve ön kol distaline pulsed (vurgulu) elektromanyetik alan (PEMF) uygulamasının kemik mineral yoğunluğu (KMY) ile bazı klinik ve biyokimyasal parametrelere etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem:Prospektif ve öz kontrollü çalışmamıza Dicle Üniversitesi Hastaneleri, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon kliniğine başvuran hemipleji tanısı konmuş 30 hemiplejik hasta alındı ve randomize iki gruba ayrıldı. Hem kontrol hem de deney grubuna nörofizyolojik egzersiz tedavisi uygulandı. Ayrıca deney grubundaki hastalara 6 hafta süreyle vurgulu elektromanyetik alan (PEMF) uygulaması yapıldı.Hastaların spastisite değerlendirmesi Modifiye Ashworth skalası, motor gelişimi değerlendirmesi Brunnstrom skalası, Fonksiyonel değerlendirmesi Barthel İndeksi ve Ambulasyon potansiyelinin değerlendirilmesi Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflaması (FAS) ile yapıldı. Bulgular: Kontrol ve deneygrubunun tedavi sonrası kemik mineral yoğunlukları dikkate alındığında deney grubunun femur trochanter, femur inter, femur total ve önkol bölgelerinde kontrol grubuna göre artış gözlendi. Ancak bu artış sadece önkol total bölgesinde istatiksel yönden anlamlı düzeydeydi. Her gruba ait tedavi öncesi ve tedavi sonrası Brunnstrom Skalası, Modifiye Ashworth Skalası, FAS, Barthel İndeksi parametreleri kendi içinde karşılaştırıldığında her iki grupta da Brunnstrom evreleri, FAS, Barthel İndeksi parametrelerinde önemli iyileşme gözlendi (p < 0,01). Spastisiteyi değerlendiren Modifiye Ashworth Skalasında ise her iki grupta anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Sonuç:Sonuçlar incelendiğinde PEMF' nin hemiplejik hastalarda kemik mineral yoğunluğunu koruyabileceği ve geliştirebileceği gösterilmiştir. İleride, PEMF' nin uzun dönem etkileri, osteoporotik kırıkları önleme, günlük yaşam aktiviteleri ve yaşam kalitesine etkilerini inceleyecek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler:Hemipleji, Kemik mineral yoğunluğu,Elektromanyetik Alan Uygulaması, D Vitamini, Hemipleji rehabilitasyon
Diyabetik rat modelinde kafeik asit ve kafeik asit fenetil esterin göz dokularındaki koruyucu etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada kafeik asit fenetil esterin (CAPE) streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde retinal apoptozis ve oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 3 grup oluşturuldu; Kontrol, STZ ve STZ+CAPE. STZ ve STZ+CAPE grubundaki ratlara diyabet oluşturmak için tek doz 35mg/kg dozunda STZ intraperitoneal olarak enjekte edildi. STZ+CAPE grubunda 10 µmol/kg CAPE 4 hafta boyunca her gün intraperitoneal olarak injekte edildi. Kontrol ve STZ grubunda sadece intraperitoneal olarak serum fizyolojik verildi. Ratlar 4. hafta sonunda anestezi altında sakrifiye edildi. Retinal dokulardaki total anti-oxidant status (TAS), total oxidant status (TOS), paroxanase (PON) seviyeleri ölçüldü. Histopatolojik değerlendirmeler için diğer göz kullanıldı ve Caspase-3, matriks metalloproteinaz -2 (MMP-2) ve MMP-9 değerlendirildi. Bulgular: CAPE tedavisi ile kan glukoz seviyesinde özellikle 21. günde olmak üzere anlamlı olarak düşüklük saptanmıştır. Ancak bu hipoglisemik etki 28. günde gözlenmemiştir. Çalışma sonucunda elde edilen oksidatif stres parametreleri (TOS ve OSI) STZ grubunda STZ+CAPE ve kontrol gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. CAPE tedavisi total oksidan durumunun artmasını engelleyici etki göstermiştir. Fakat PON seviyeleri STZ+CAPE ve STZ gruplarında karşılaştırılabilir bulunmuştur. Serum ve retina MMP seviyelerinde de farklılık saptanmamıştır. Tüm gruplarda retinal caspase-3 boyaması ile benzer sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada CAPE tedavisi ile STZ ile indüklenmiş diyabetik rat modelinde retinal dokuda oksidatif stresin azaltılabileceği gösterilmiştir. Fakat muhtemelen kısa diyabetik süre nedeni ile retinal apoptozis gösterilememiştir. Anahtar sözcükler: Kafeik asit fenetil ester, streptozotosin, diabetes mellitus, diyabetik retinopati, caspase-3, oksidatif stres, antioksidan kapasite.
Diyabetik sıçanlarda serum vaspin düzeyleri ile diğer bazı adipositokinler arasında olası ilişkilerin araştırılması
Amaç: Yapmış olduğumuz araştırma projesinde amacımız; öncelikle diyabet oluşturacağımız bu sıçanlarda serum vaspin seviyelerindeki farklılıkları incelemek ve bu olası farklılıkların glikoz metabolizmasına etkilerini araştırmak, diyabetle ilişkili olduğu bildirilen hormonlarla serum vaspin seviyeleri arasında olası ilişkileri ortaya koymak ve böylece diyabetin tedavisinde de yeni yaklaşımlar ve alternatif tedavi seçeneklerinin de artışına katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırmada 21 adet Wistar Albino erkek erişkin sıçan her birinde 7 tane olacak şekilde 3 grup oluşturuldu: 1-Kontrol Grubu, 2-Diyabetik Grup, 3-Tedavi (Metformin) Grubu Diyabet oluşturmak için sıçanların karın boşluğuna tek doz nikotinamid (110 mg/kg) uygulandıktan 15 dakika sonra sitrat tamponunda çözülmüş streptozotosin (60 mg/kg) karın boşluğuna enjekte edildi. Kontrol grubuna ise aynı yoldan sadece placebo (sitrat tamponu) verildikten sonra streptozotosin uygulanan gruptan 48 saat sonra kuyruktan kan örnekleri alınarak açlık kan glikoz düzeyi kontrol edildi ve kan glikoz düzeyi 11 mM ( 200 mg/dl ) 'den yüksek olanlar diyabetik gruba alındı. Diyabetik sıçanlar her birinde yedişer adet olacak şekilde iki gruba ayrıldı ve gruplardan biri 6 hafta ağız yolundan (orogastrik) Metformin (500 mg/kg/gün) ile tedavi edilerek diğer gruba placebo (su) verildi. Kan örneklerinde serum vaspin, leptin, adiponektin, açlık kan şekeri, glikolize hemoglobin (HbA1c), insülin direnci ve lipit metabolizmasıyla ilgili parametreler tespit edilerek SPSS programında uygun istatistiksel yöntemlerle (Varyans, Turkey) literatür bilgileri ışığında değerlendirildi. Bulgular: Yağ metabolizmasıyla ilgili parametreler, glikoz metabolizmasıyla ilgili enzimler ve parametreler, adipokin seviyeleri tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara bakılarak bu değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş sağlıklı kontrollerle kıyasladığımızda aralarındaki farkın istatiki açıdan önemli olduğu görülmüştür. Sonuç: Sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırdığımızda diyabetik grupta leptin, adiponektin, vaspin seviyeleri düşük çıkmış bu da düşük leptin, adiponektin ve vaspinin glukoz toleransı ve insülin direnci ile aralarında ilişki olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar Sözcükler: Vaspin, Diyabet, Sıçanlar, Adipositokinler, Diyabetik sıçanlar
Diyabetik sıçanlarda serum adiponektin adipsin ve visfatin düzeylerinde olası değişikliklerin incelenmesi
Amaç: : Diyabetes Mellitus (DM); pankreastan yeterli miktarda insülin hormonu üretmemesi ya da ürettiği insulin hormonunun etkili bir şekilde kullanılamaması durumunda gelişen, ciddi komplikasyonlara neden olabilen bir hastalıktır. Diyabet, oluşturduğu komplikasyonlarla çeşitli organ yetmezliği ve ölüme yol açan başlıca nedenlerden biridir. Ayrıca, tedavi maliyeti oldukça yüksek bir sağlık sorunudur. Son yıllarda adipokinler olarak ifade edilen, yağ dokularından salgılanan, birçok biyoaktif molekülerden bazılarının diyabeti kötüleştirdiği, diğer bir kısmının ise antidiyabetik etkilere sahip olduğu ve diyabetik komplikasyonları azalttığı ortaya atılmıştır. Mevcut literatür bilgileri dikkate alındığında; adiponektin, adipsin ve visfatin adıyla bilinen adipokinlerin şeker hastalığının ortaya çıkışı konusundaki rolleri ve birbirleri ile aralarındaki olası ilişkilerin yeterince açıklığa kavuşmadığı görülmektedir. Bu nedenle yapmış olduğumuz deneysel araştırma projesinde; diyabetik sıçanlarda söz konusu adipokinlerin serum düzeyleri ve olası değişiliklerin glikoz metabolizmasına etkileri araştırılacaktır. Ayrıca, adı geçen adipokinlerin biribirleriyle ilişkileri belirlenecektir. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Birimi'nden, ağırlıkları 380-434 gr arasında değişen 21 adet Wistar albino erkek sıçan temin edildi. Deney boyunca bu sıçanlar 12 saatlik karanlık 12 saatlik aydınlık ritminde ışıklandırılan ortamda bulunmuş olup odanın ısısı 22±2 °C olacak şekilde ayarlanmıştır. %55 nem oranına sahip odalarda bazal diyet ile beslendi. 21 adet erişkin erkek Wistar Albino sıçan her birinde 7 adet olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Grup I (Sağlıklı kontrol grubu 7 sıçan) Grup II (Diyabetik kontrol grubu 7 sıçan) ve Grup II (Tedavi (Metformin) grubu 7) olarak belirlendi. Grupların adiponektin, visfatin ve adipsin seviyeleri kan serumları alınarak kaydedildi. Gruplar arasında istatistiksel anlamda farklılık olup olmadığını bulmak için SPSS 21.0 programı ile değerlendirildi. Bulgular: Diyabetik grup ratların vücut ağırlıkları işlem sonrasındaki ölçümlerde oldukça düşük ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Ayrıca kan glukoz değerleri hem diyabetik grup hem de metformin grup ratlarda işlem öncesine göre oldukça yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0.001). Açlık insülin değerleri sırasıyla kontrol, diabetik ve metformin grubu (1,43 ± 0,11/ 0,74 ± 0,12/ 1,07 ± 0,13) olarak bulundu. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Adiponektin ve adipsin seviyesi diyabetik gruptaki değerler hem kontrol hem de metformin grubuna göre düşük ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Ayrıca visfatin seviyesi diyabetik grupta kontrol grubuna göre yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0.05). Sonuç: Diabetik ratlarda glukoz seviyesi ve visfatin değerleri kontrol ve metformin grubuna göre yüksek bulunurken, adiponektin, adipsin ve insülin direnci değerleri düşük bulundu.
Giyilebilir bioelektrik impedans ölçüm cihazının geçerlilik ve güvenirliğinin araştırılması
Vücut kompozisyonunun belirlenmesi ve takip edilmesi sağlık açısından önemlidir. Vücut kompozisyonunun belirlenmesi adına, bu çalışmada ileride yaygınlaşması beklenen, giyilebilir bir saat olarak tasarlanan bioelektrik impedans ölçüm cihazını laboratuvar tipi bir bioelektrik impedans ölçüm cihazı ile karşılaştırılarak geçerliliğinin ve güvenirliğinin araştırılması amaçlanmıştır.
Farklı zeminlerde yapılan pliyometrik sıçramalar sırasındaki biyomekanik parametrelerin karşılaştırılması
Amaç: Bu araştırmanın amacı düz zeminde ve mini trambolinde yapılan derinlik sıçramalarının biyomekanik parametrelerinin karşılaştırılmasıdır. Mini trambolinde yapılan derinlik sıçraması sırasında maruz kalınan tepkime kuvveti ve yüklenme hızının düz zemine göre daha az olduğu hipotezinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya Türkiye basketbol liglerinde oynayan 34 yetişkin erkek sporcu katıldı. Katılımcıların boy uzunlukları, vücut ağırlıkları ve vücut yağ oranları ölçüldü. Ölçümler sonrasında sporculara 10 dakikalık bir ısınma programı uygulandı. Ardından katılımcıların sol diz, sol ayak bileği ile sol kalça eklemlerine aktif işaretler yerleştirildi ve sol ayakkabılarının altına kuvvet sensörü (FSR) yerleştirildi. Katılımcılar önce düz zeminde ardından mini trambolinde 60 cm yükseklikten derinlik sıçraması gerçekleştirdiler. Sıçramalar kamera ile kayıt altına alınırken bu sıçramaların FSR verileri de kaydedildi. Kameradan elde edilen verilerin analiziyle diz eklem açıları (açının minimum olduğu "frame" ile bu "frame"den önceki ve sonraki beşer "frame"); FSR'den elde edilen verilerin analiziyle ise tepkime kuvvetleri ve yüklenme hızları elde edildi. Ardından bu veriler bağımlı gruplarda T testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Maksimum tepkime kuvveti ve yüklenme hızı ortalamaları düz zeminde daha yüksek bulundu (p<0.001). Zemine temas anından tepkime kuvvetinin maksimuma çıktığı süre ortalamaları düz zeminde daha kısa olarak gözlemlendi (p<0.001). Diz eklem açısının minimum olduğu "frame" ve bu "frame"den bir önceki ile bir sonraki "frame"ler sırasındaki diz eklem açılarının ortalamalarının iki zemin için benzer olduğu gözlemlendi. Ancak geri kalan sekiz "frame"deki diz eklem açı ortalamaları düz zeminde daha küçük bulundu (p<0.05). Sonuç: Derinlik sıçraması sırasında diz ekleminin düz zeminde mini tramboline göre daha çok büküldüğü bulundu. Mini trambolinde yapılan derinlik sıçraması sırasındaki tepkime kuvveti ve yüklenme hızı daha düşük olduğundan, mini trambolin pliyometrik antrenmanlar sırasında riski azaltan bir aparat olarak kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Pliyometrik, Mini trambolin, Yüklenme hızı, Tepkime kuvveti, Hareket analizi, Derinlik sıçraması, FSR, Diz eklem açısı
Yaşlı sıçanlarda egzersizin anksiyete- ve depresyon- benzeri davranışa etkisi
GİRİŞ: Düzenli aerobik egzersizin nöronları etkileyerek nörogenezisi, ilişkili olarak öğrenme ve belleği arttırdığı, depresyonu ve anksiyeteyi azalttığı belirlenmiştir. Egzersizin bölünerek uygulandığı, yaşlılar gibi toleransı düşük bireylerde olumlu etkileri görülmüştür. AMAÇ: Yaşlanmayla görülen anksiyete- ve depresyon- benzeri davranışlara bölünmüş egzersizin etkileriyle serotonin ve serotonin 1A reseptörünün rolünün araştırılmasıdır. YÖNTEM: Çalışmaya 24 aylık yaşlı, 6 aylık erişkin Wistar Albino dişi sıçanlar alınarak 5 gruba ayrıldı; yaşlılar(n=10), erişkinler(n=7), serotonin geri alım inhibitörü(SSRI) uygulanan yaşlılar(n=10), egzersiz yapan yaşlılar(n=10), SSRI+egzersiz uygulanan yaşlılar(n=10). Egzersiz sonrası tüm deneklere açık alan, yükseltilmiş+labirent ve zorlu yüzme testleri yapıldı. Serum kortikosteron seviyeleri, amigdala, hipokampus ve prefrontal korteks hücre sayıları, doku serotonin ve serotonin 1A(5-HT1A) seviyeleri ölçüldü. Sonuçlar SPSS programında, tek yönlü ANOVA, post hoc Bonferoni istatiksel analizleriyle değerlendirildi. BULGULAR: Açık alan testinde grupların lokomotor aktiviteleri ve orta karelerde bulunmaları arasında fark görülmedi(p>0.05).Yükseltilmiş+labirent testinde yaşlılar erişkinlere göre düzeneğin açık kollarında daha az bulundu(p<0.007). Egzersiz yapanlarda bu süre artarken(p<0.05), SSRI alanlarda değişmediği görüldü (p>0.05). Zorlu yüzme testinde yaşlılar, erişkinlere göre hareketsizken (p<0.001), egzersiz ve SSRI grubunda bu sürenin azaldığı, SSRI+Egzersiz grubunda değişmediği gözlendi (p<0.001). Amigdala ve hipokampus doku serotonin seviyesi yaşlılarda düşükken (p<0.05), SSRI+Egzersiz grubunda yüksekti (p<0.05). Egzersiz, SSRI ve SSRI+egzersiz gruplarında serotonin 1A reseptör seviyeleri arasında fark görülmedi. Yaşlıların hücre sayısının hipokampus, prefrontal korteks ve amigdalada azaldığı (p<0.05), egzersiz, SSRI ve SSRI+egzersiz gruplarında ise arttığı saptandı. SONUÇ: Bölünmüş egzersizin hipokampus, prefrontal korteks ve amigdala beyin bölgelerindeki hücreleri arttırabileceği böylece yaşlılığa bağlı görülen anksiyete ve depresyonu azaltabileceği, serotonin ve serotonin 1A reseptörünün depresyon- benzeri davranışın mekanizmasında rol oynayabileceği söylenebilir.
Aerobik antrenmanın serebral palsili çocuklarda bedensel uygunluk ve yönetici işlevler üzerine etkileri
Spastik serebral palsili (SP) çocuklarda günlük yaşam aktiviteleri parezi, artmış kas tonusu, istemsiz hareketler, postüral instabilite gibi nedenlerden dolayı kısıtlıdır. Bu durum bireyin daha az aktif bir yaşam tarzına sahip olmasına neden olabilir. Fiziksel aktivite azlığı, bireyin aerobik bedensel uygunluğunu, sosyal katılımını ve yaşam kalitesini azaltır. SP ile ilgili serebral lezyonlar farklı bilişsel işlevlerin tipik gelişimsel rotasını etkiler ve belirli bilişsel işlev bozukluklarının görülmesine neden olabilir. Bu çalışmada, aerobik antrenman programının spastik SP'li çocukların aerobik güçlerini ve bilişsel işlevlerini nasıl etkilediği araştırılmıştır. Bu amaçla, seçme kriterlerine uygun 10 spastik SP'li çocuk ve yetişkin (10-18 yaş; 3 kız 7 erkek) çalışmaya katılmıştır. Bu katılımcılar 12 hafta boyunca fonksiyonel aerobik antrenman programına dahil edilmiştir. Antrenman programı koşma, kısa mesafede depar atma, zıplama gibi aktivitelerden ve interaktif bir video oyunundan oluşmaktadır. Antrenman programı haftada iki kez olmak üzere her seans 45 dakika olacak şekilde uygulanmıştır. Aerobik bedensel uygunluğu değerlendirmek için Astrand Bisiklet Ergometresi Testi ile VO2maks ölçümü; dikkat ve yönetici işlevleri değerlendirmek için Simon Testi ve İşaretleme Testi 12 haftalık fonksiyonel aerobik antrenman programı öncesinde ve sonrasında uygulanmıştır. 12 haftalık aerobik antrenman programı sonucunda SP'li çocukların aerobik güç düzeylerinde anlamlı ölçüde artış saptanmıştır (VO2maks: ilk test: 30,2±9,7 mL.kg-1.dk-1, son test: 32,3±9,8 mL.kg-1.dk-1) (P<0,05). Anlamlı gelişmeler İşaretleme Testinde de sağlanmıştır. İşaretlenen doğru sayısında anlamlı artma; atlanan hedef sayısında da anlamlı azalma meydana gelmiştir. Ön testte doğru sayısı 225,3±9,5, son testte ise 233,5±5,4 olmuştur (P<0,001). Atlanan hedef sayısı ön testte 14,7±9,5; son testte ise 6,7±5,6 olmuştur (P<0,001). Simon Testi sonuçlarında antrenman dönemi sonunda anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bütün bu bulgular gösteriyor ki, 12 haftalık fonksiyonel aerobik antrenman programı spastik SP'li bireylerin aerobik güç düzeylerini olumlu yönde etkilemiştir. Aynı zamanda dikkat ve yönetici işlevler gibi birtakım bilişsel işlevlerin skorlarında da anlamlı artış olduğu görülmüştür. Bu da aerobik antrenman programının, birtakım bilişsel işlevleri geliştirebileceğini düşündürmüştür. Anahtar sözcükler: Serebral palsi, aerobik antrenman, bilişsel işlevler, dikkat, yönetici işlevler
Opiorfinin nosiseptif kalsiyum sinyalleri üzerine etkisinin in vitro olarak sıçan duyusal sinir hücrelerinde araştırılması
Ağrı, periferden başlayarak merkezi sinir sistemine iletilen bir süreçtir. Bu süreçte ilk durak olan dorsal kök gangliyon nöronları, nosiseptörlerin hücre gövdelerinin lokalize olduğu nöronlardır. Bu nöronlarda, hücre içi serbest Ca2+ seviyesindeki artış ağrı iletiminde kritik öneme sahiptir.Bu çalışmada, sıçan DKG hücre kültüründe opiorfinin hücre içi serbest Ca2+ seviyeleri üzerine olan etkisi incelendi. DKG nöronları 1?2 günlük neonatal sıçanlardan elde edilerek, enzimatik ve mekanik işlemlerle izole edildi. Fura?2 ile yüklenen DKG hücrelerinde hücre içi serbest kalsiyum [Ca2+]i (ex.340/380 nm em.@ 510 nm) düzeyleri dijital mikroskobik görüntü analiz sistemiyle kayıt ve analiz edildi. Kayıt süresi yarım saat olarak belirlendi. Verilerin değerlendirilmesi eşleşmemiş t testi ile gerçekleştirildi. P< 0.05 istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi.Opiorfin ile 30 dakikalık muamele, KCl ile arttırılan sitosolik kalsiyum cevaplarını tamamen inhibe etti. Hücrelerin uyarılma aralıkları olan 340/380 nm dalga boyları oranında, bazal seviye [0.79±0.05 (n=67)] KCl uygulamasından sonra [30 mM KCl, P<0.05, (n= 67)] anlamlı bir şekilde arttı. Beşinci dakikaya kadar anlamlı bir düşüş gözlenmezken, 30 dakikalık 100 uM opiorfin uygulanması, oluşan cevapları tamamen ortadan kaldırdı (30 mM KCl + 100 uM opiorphin: 0.78±0.07, n=55).Çalışmanın bulguları, opiorfinin membran depolarizasyonu sonucu oluşturulan periferal nosiseptif kalsiyum sinyalleşmesini, duysal nöronlarda inhibe ettiğini gösterdi. Bu etki zaman almasına rağmen, ilaç toleransı ve yan etki göstermemesi bakımından önemli avantajlar sağlamaktadır. Opiorfin ya da opiorfinin uygun türevleri, ağrı tedavisinde umut vaad dedici ajanlar olarak görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Ağrı, opiorfin, DKG nöronları, kalsiyum, nosisepsiyon
Sıçanlarda epileptik nöbetlerin neden olduğu kognitif değişimlere melatoninin etkisi
Epilepsi hastalarında bilişsel fonksiyon bozuklukları sıklıkla görülmektedir. Nöbet kontrolü sağlamak amacıyla kullanılan antiepileptik ilaçların da bilişsel bozukluklara yol açtığı bildirilmiştir. Bu tip fonksiyon bozukluklarının özellikle beyin gelişimi tamamlanmamış yaş grupları açısından önemli olduğu bilinmektedir. Pineal bezden salınan melatoninin birçok fizyolojik sürecin yanı sıra epilepsi ile de bağlantısının olduğu klinik ve deneysel çalışmalarla gösterilmiştir. Sunulan çalışmada prepubertal Sprague Dawley sıçanlarda pentilentetrazol (PTZ) ile oluşturulan epileptik nöbetlere ve epilepsi süreciyle bağlantılı öğrenme ve motor fonksiyonlara melatoninin etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada gün aşırı PTZ enjeksiyonu (45 mg/kg) yapılan sıçanlara 21 gün süreyle üç farklı melatonin dozu (20, 40 ve 80 mg/kg), 400 mg/kg sodyum valproat ve 120 mg/kg topiramat günlük oral gavaj ile uygulandı. Kronik uygulama süresinde PTZ enjeksiyonları sonrasında nöbet gelişimi izlendi ve kaydedildi. Melatonin ve antiepileptik ilaç sonrası öğrenme ve motor fonksiyonları incelemek için hayvanlara pasif sakınma, sekiz kollu ışınsal labirent, açık alan ve Chimney testleri uygulandı.Elde edilen bulgulara göre melatonin prepubertal dönemdeki erkek sıçanlarda PTZ ile oluşturulan epileptik nöbetleri önlemediği, bunun yanında kullanılan antiepileptik ilaçların nöbetleri etkili biçimde kontrol altına aldığı saptandı. Öğrenme testleri açısından PTZ grubu da dahil melatonin ve antiepileptik ilaç uygulanan grupların hiçbirinde fonksiyon kaybı görülmedi. Bununla birlikte sadece PTZ uygulanan grupta ve yüksek doz melatonin gruplarında lokomotor aktivitede istatistiksel açıdan anlamlı bir azalmanın olduğu tespit edildi.Sonuç olarak, 21 gün süreyle uygulanan 20, 40 ve 80 mg/kg melatonin prepubertal dönemdeki sıçanlarda PTZ'nin neden olduğu nöbetler ve öğrenme fonksiyonu üzerinde herhangi bir olumsuz etkisinin bulunmadığı, fakat düşük doz melatonin (20 mg/kg) lokomotor aktivitedeki bozulmayı düzelttiği kanaatine varıldı.
Denge ve kuvvet antrenmanlarının zihinsel engellilerde kuvvet ve denge gelişimine etkileri
Amaç: Zihinsel engelli bireylerin kuvvet ve dengeleri engelli olmayanlara göre daha düşüktür. Kuvvet ve denge düşüklüğü hareket yeteneğini ve günlük iş yapabilme becerisini olumsuz etkileyebilen faktörlerdir. Bu araştırmanın amacı; kuvvet ve denge egzersiz programının eğitilebilir düzeyde zihinsel engelli bireylerin kuvvet, denge, sürat, esneklik gibi motor becerilerin geliştirilmesi üzerine etkisini incelemektir. Yöntem: Bu çalışma T.C. MEB İzmir Çiğli Atatürk Organize Sanayi Bölgesi Özel Eğitim İş Uygulama Merkezinde eğitim alan orta ve ağır düzeyde zihinsel engelli öğrencilerde yapılmıştır. 13-24 yaş arası kadın ve erkek öğrencilerden 32 gönüllü katılmıştır. Katılımcılardan 16 kişi uygulama grubu 16 kişi kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Bu araştırmaya katılan bireylerin antropometrik (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, vücut kütle indeksi ve vücut yağ oranı) ölçümleri alınmıştır. Motor becerilerini ölçmek için "Eurofit Special" testi (kuvvet, hız, denge ve esneklik ölçen test bataryası) uygulanmıştır. Bu test bataryasına ek olarak, statik denge için "SLST" (Single Leg Stance Test)" ve genel kuvvet testi DGA (Durarak Geriye Atma) uygulanmıştır. Uygulama grubuna sekiz hafta süre ile haftada iki gün, birer saat özel hazırlanmış kuvvet ve denge egzersizleri programı uygulanmıştır. Kontrol grubu ise aynı sürede oyun oynamışlardır. Egzersiz programının sonunda kuvvet ve denge ölçen testler tekrarlanmıştır. Verilerin çözümlenmesinde Windows için SPSS 21 istatistik paket programı kullanılmıştır. Dengeli dağılım göstermeyen grup verileri için "Wilcoxon" testi kullanılmıştır. Grup içi egzersiz öncesi ve sonrası farkı için "Samples Paired-t test" ve gruplar arası verilerin karşılaştırılmasında "Independent-Sample t" test kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p≤0.05 olarak alınmıştır. Bulgular: Sekiz haftalık kuvvet ve denge egzersiz programı sonunda uygulama grubunda göğüs pas kuvvetinde anlamlılığa yakın, genel kuvvet ve esneklik ölçümlerinde istatistiksel anlamlı gelişme olduğu belirlenmiştir (P≤0,05). Kontrol grubunda sadece göğüs pas ölçümlerinde anlamlı artış saptanmıştır. Sonuç: Sekiz haftalık kuvvet ve denge becerisini içeren antrenman programı zihinsel engelli bireylerin kuvvet ve esnekliklerine olumlu katkı sağlamıştır. Anahtar Sözcükler: Zihinsel Engelli, Kuvvet, Denge, Antrenman
Elit artistik cimnastikçilerde statik germenin özel sıçrama hareketleri üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı elit düzeydeki artistik cimnastikçilerde statik germenin artistik cimnastiğe özgü sıçrama hareketleri, dikey sıçrama yüksekliği ve esnekliğe etkilerinin incelenmesidir. Bu çalışmaya 9-14 yaşları arasında bulunan 14 bayan artistik cimnastik sporcusu katılmıştır. Dikey sıçrama yükseklikleri New Test 2000 cihazıyla ölçülmüştür. Esneklik otur-uzan esneklik testiyle ölçülmüştür. Dartfish hareket analiz programıyla alt ekstremiteler arasındaki açıya bakılarak artistik cimnastiğe özgü sıçrama hareketi incelenmiştir. Standart ısınma ardından alınan bazal ölçümler ve statik germe sonrasında alınan ölçümler değerlendirilmiştir. Her biri iki dakika süren dört seri cimnastik hareketleri uygulanmıştır. Her seri sonunda testler tekrarlanmıştır. Statik germenin dikey sıçrama performansını anlamlı olarak etkilediği bulunmuştur. Sıçrama2-Sıçrama1 arasında (p=0,01), Sıçrama2-Sıçrama3 arasında (p=0,03), Sıçrama2-Sıçrama4 arasında (p=0,01), Sıçrama2-Sıçrama5 arasında (p=0,004) ve Sıçrama2-Sıçrama6 arasında (p=0,009) anlamlı farklılık bulunmuştur. Statik germenin esnekliği anlamlı olarak etkilediği bulunmuştur. Uzanma2-Uzanma3 arasında (p=0,03), Uzanma2- Uzanma6 arasında (p=0,006) anlamlı farklılık bulunmuştur. Statik germenin alt ekstremite açıklığı derecesine anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Sonuç olarak, statik germe protokolü dikey sıçrama performansını anlamlı şekilde azaltmış olmasına rağmen, artistik cimnastiğe özgü sıçrama hareketini etkilememiştir. Anahtar kelimeler: Statik germe, dikey sıçrama, esneklik
Türkiye'de kısa ve uzun mesafe yüzen elit erkek yüzücülerin fizyolojik profillerinin karşılaştırılması
Amaç: Temel sporların başında yer alan yüzme sporu kişinin temel ve yardımcı biyomotor yetilerini geliştirir. Yüzme branşında yüzülen mesafelere göre antropometrik ve fizyolojik özelliklerin belirlenmesi antrenör ve sporcular açısından yararlı olacaktır. Araştırmada, Türkiye'de kısa ve uzun mesafe yüzen elit erkek yüzücülerin fizyolojik ve antropometrik özelliklerinin incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya 6 ila 8 yıl süresince aktif olarak yüzen ve yarışan milli takım seviyesinde 14-21 yaş arasındaki 18 (9 kısa, 9 uzun mesafe yüzen) elit erkek yüzücü katılmıştır. Yüzücülere fizyolojik ve antropometrik özelliklerini belirleyen ölçüm ve testler uygulanmıştır. Uygulanan testler; vücut kompozisyon ölçümleri (boy, vücut ağırlığı, vücut yağ-kas-ağırlığı, beden kütle indeksi (BKİ), vücut yağ yüzdesi), kulaç uzunluğu (KU) ölçümü, 25metre (m) ve 400m serbest teknik yüzme, dikey sıçrama mesafesi ve anaerobik gücün hesaplanması, sırt ve bacak dinamometresi (kuvvet) testi, kulaç sıklığı (KS) ölçümü ve solunum fonksiyon testleridir. Bulgular: Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 21.0 programı, Pearson korelasyon testi ve Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Antropometrik özelliklerde kısa ve uzun mesafe yüzen yüzücüler arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Kısa mesafe yüzen yüzücülerin dikey sıçrama değerleri ve anaerobik güçleri, uzun mesafe yüzen yüzücülere göre yüksek bulunmuştur (P<0,01). 400m sürelerinde ise uzun mesafe yüzen yüzücülerin performansı kısa mesafe yüzen yüzücülere göre yüksek bulunmuştur. Sprinterlerin Yüzde Maksimum İstemli Ventilasyon (%MVV) sonuçları uzun mesafe yüzenlere göre yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Dikey sıçrama mesafesi, anaerobik güç ve %MVV, sprinterlerde yüksek bulunmuştur. 400m serbest yüzme süreleri ise uzun mesafe yüzücülerinde daha düşük bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Kısa mesafe yüzme, uzun mesafe yüzme, antropometri, solunum fonksiyon testleri, performans belirleme testleri.
Ratlarda deneysel akut pankreatite glutaminin etkileri
Çalışmamızda ratlarda deneysel akut nekrotizan pankreatiteglutaminin etkileri araştırıldı. Ratlar sham+salin, sham+glutamin, akut nekrotizan pankreatit+salin ve akut nekrotizan pankreatit+glutamin olmak üzere dört gruba ayrıldı. Akut nekrotizan pankreatit ortak biliopankreatik kanala glikodeoksikolik asit infüzyonu ve parenteral cerulein verilmesiyle oluşturuldu. Pankreas histopatolojisi, mortalite, sistemik kardiovasküler parametreler, fonksiyonel kapiller dansite, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, pankreas ve akciğer dokusunda bazı enzim belirteçleri ve serum interlökin 6 düzeyleri incelendi. Akut nekrotizan pankreatit indüksiyonu mortaliteyi, pankreatik nekrozu, serum amilaz, üre, alanin aminotransferaz ve interlökin-6, bronkoalveoler lavajda laktik dehidrogenaz düzeylerinde, pankreas ve akciğer dokularında miyeloperoksidaz ve malonildialdehit doku aktivite düzeylerinde anlamlı bir artışla sonuçlandı. Serum kalsiyum, kan basıncı, idrar debisi, pO2, fonksiyonel kapiller dansiteyi azalttı. Glutamin verilmesi bu sonuçları anlamlı olarak düzeltti. Dolayısıyla bu sonuçlar glutaminin akut nekrotizan pankreatit tedavisinde pankreatit seyrini olumlu etkilediğini ve tedavide yeri olduğunu düşündürmektedir
Sıçanlarda memantin ve melatonin tedavisinin travmatik beyin hasarı sonrası etkilerinin araştırılması
Kafa travması sonrası oluşan beyin hasarı, N-methyl-D-aspartate (NMDA) reseptör aktivasyonu, hücre içi Ca+2 homeostazisinde bozulma, oksidatif stresi içeren kompleks patofizyolojik süreçler sonucunda gelişmektedir. Ekstrasinaptik NMDA reseptör inhibitörü memantin ve serbest radikal giderici melatonin, insanlarda yan etkilerinin az olmaları nedeniyle nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde kullanımları söz konusu olan moleküllerdir. Bu çalışmada memantin ve melatoninin travmatik beyin hasarına olan etkileri Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlarda karşılaştırmalı olarak araştırıldı. Rompun ve ketasol anestezisi altında, 10 gram ağırlığında metal silindirin 50 cm yükseklikten kafa tası kemiğinde açılmış olan 6 mm çapındaki açıklıktan direk beyin üzerine düşürülmesi ile beyin travması oluşturuldu. Travmanın hemen sonrası sıçanlara memantin, melatonin ve memantin/melatonin kombinasyonu uygulaması yapıldı. Davranış incelemesi sonrasında, travmadan 24 saat sonra hasar hacmi, apoptotik hücre ölümü belirlendi. Yapılan çalışma sonucunda memantin ve melatonin tedavilerinin beyin hasarını azalttığının belirlenmesine rağmen her iki molekülün birlikte kullanıldığı sıçanlarda beyin hasarının anlamlı olarak daha da azaldığı belirlenmiştir. TUNEL boyaması ile yapılmış olan apopitoz değerlendirmesinde her üç tedavinin de hasarı azalttığı fakat bu azalmanın memantin/melatonin kombinasyonu sonrasında kontrolün yanında diğer tedavi gruplarına göre de anlamlı olduğu belirlendi. Davranış testi incelemesinde hasar büyüklüğü ile bir paralellik gözlemlendi. Tedavi gruplarında motor koordinasyonun daha iyi olmasının yanında depresif hareketlerin daha az olduğu ve kontrole göre daha iyi hareket ettikleri belirlendi. Sonuç olarak kafa travması sonrası memantin ve melatoninin farklı patolojik süreçleri etkilemelerinin etkisiyle her iki molekülün beraber kullanıldığı sıçanlarda daha az hasarın ve apoptotik hücre ölümünün gözlemlenmesi bu moleküllerin kombinasyonlarının klinik çalışmalarda kullanılmasına da katkıda bulunmaktadır.
Apelinin beslenme davranışı üzerine etkilerinin deneysel olarak incelenmesi
Apelin, G-protein kenetli APJ reseptörünün endojen ligantıdır. Apelinerjik sistemin (apelin, APJ) hipotalamusun arkuat, supraoptik ve paraventriküler çekirdekleri gibi santral beyin alanları ile yağ doku, mide ve gastrointestinal kanal gibi periferal dokularda yaygın bir dağılım gösterdiği tespit edilmiştir. Bu doku dağılımı apelinin enerji dengesi ve beslenmenin kontrolünde rol oynayabileceğini göstermekle birlikte bu alanda yapılan önceki çalışmalar çelişkili sonuçlar ortaya koymuştur. Bu çalışma, apelin-13'ün, beslenme davranışının düzenlemesinde görev alan leptin, ghrelin, Nöropeptid Y ve Peptid YY hormon düzeyleri ile olan ilişkisinin yanısıra vücut ağırlığı, yem tüketimi, su alımı üzerine etkilerini araştırmak amacıyla gerçekleştirildi. Araştırma için 32 adet Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Denekler, her biri 8 sıçandan oluşan 4 gruba ayrıldı. Sıçanlara 10 gün boyunca karanlık faza geçişte intraperitonal yolla kontrol grubuna % 0,9'luk serum fizyolojik diğer çalışma gruplarına sırasıyla 30, 100 ve 300 µg/kg apelin-13 uygulandı. Deney süresince 12 saat aralıklarla sıçanların vücut ağırlığı, gıda alımı ve su tüketim değerleri kayıt edildi. Çalışmanın sonunda, sıçanlar dekapite edildi ve kan örnekleri toplandı. Örneklerde serum peptit düzeylerinin belirlenmesi için biyokimyasal analizler gerçekleştirildi. Metabolik sonuçlar, apelin-13 uygulanan grupların kontrol grubu ile karşılaştırıldığında vücut ağırlıklarının arttığını gösterdi (p<0.05). İlave olarak, Apelin-13 uygulanan grupların yem tüketimi ve su alım değerleri, aydınlık fazda değişmezken karanlık faz ve bir günlük periyot ortalamalarına göre değerlendirildiğinde arttığı gözlendi. Biyokimyasal analizlerde serum leptin düzeyinin 100 ve 300 µg/kg apelin-13 uygulanan gruplarda arttığı tespit edildi. Ghrelin seviyeleri apelin-13 uygulanan bütün gruplarda yüksek bulundu. Serum Nöropeptid Y düzeyleri kademeli olarak azalırken sadece 300 µg/kg apelin-13 uygulanan gruptaanlamlı bir azalma meydana geldi. Serum Peptid YY düzeyleri ise değişmedi. Sonuç olarak, apelin-13'ün sıçanlarda günlük vücut ağırlığı, yem tüketimi ve su alımını arttırdığı tespit edildi. Bu sonuçlar, apelin-13'ün ghrelin ve leptin aracılı etkilerle besin alımını düzenleyebileceğini gösterdi.Anahtar Sözcükler: Apelin-13, Beslenme, Ghrelin, Leptin, Nöropeptid Y, Peptid YY2
Streptozotosin ile oluşturulan deneysel diyabette melatonin'in olası koruyucu etkisinin araştırılması
Amaç: Bu deneysel çalışmada streptozotosin ile oluşturulmuş deneysel diyabette, melatoninin karaciğer dokusunda glikoz metabolizmasını düzenleyen enzimler üzerindeki koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntemler: Bu deneysel çalışmada dört aylık erkek Wistar albino sıçanlar kullanıldı. Çalışmamız için her grupta yedi hayvan olmak üzere beş grup oluşturuldu. Sıçanlar; kontrol grubu, diyabet grubu, melatonin koruyucu grup, melatonin tedavi grubu ve luzindol grubu şeklinde gruplandırıldı. Melatonin koruyucu gruba streptozotosin uygulanmasından yedi gün öncesinden başlanılarak her gün saat 18.00'da, melatonin tedavi grubuna ise streptozotosin uygulandıktan sonra yedi gün süresince her gün saat 18.00'da melatonin uygulandı. Luzindol grubuna streptozotosin uygulanmasından yedi gün öncesinden başlanılarak her gün saat 18.00'da luzindol uygulandı. Diyabet grubuna sadece streptozotosin tek doz uygulandı. Kontrol grubuna herhangi bir işlem yapılmadı. Çalışma sonunda sıçanların kalbinden kan alınarak sakrifiye edildi. Sakrifiye işlemi öncesinde açlık kan şekerleri ölçüldü. Alınan karaciğer örneklerinde Hekzokinaz, Pirüvat Kinaz, Glikoz - 6- Fosfataz, Fruktoz - 1,6- Bifosfataz, Glikoz -6- Fosfat Dehidrogenaz düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Sıçanların kontrol ve deney grupları arasında tüm parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Melatonin koruyucu grup, araştırılan parametrelerimizin kontrol grubu değerlerine döndürmeye yardımcı olmuş ve sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Melatonin tedavi grubu da etkisini olumlu yönde göstermiş fakat istatistiksel olarak anlamlı sonuç vermemiştir. Sonuç: Streptozotosin ile oluşturulan deneysel diyabette, karaciğer dokusunda glikoz metabolizması ile ilgili enzimler üzerinde melatoninin koruyucu etki gösterdiği söylenebilir. Anahtar kelimeler: Melatonin, karaciğer, diyabet, streptozotosin
Dişi sıçanlarda kisspeptin ve aromataz inhibisyonunun kognitif fonksiyonlar ve davranış üzerine etkileri
Kisspeptin, KiSS-1 geni tarafından kodlanan ve başta hipotalamus olmak üzere farklı beyin bölgelerinde bulunan bir nöropeptitdir. Kisspeptin ve reseptörü olan GPR54'ün hipokampus ve korteks gibi kognitif fonksiyonlar ve davranışla ilgili beyin bölgelerinde de ifade edildiği gösterilmiştir. Ancak, hipokampustaki kisspeptin/GPR54 sisteminin fonksiyonu in vivo modellerde araştırılmamıştır. Bu nedenle, bu tez projesinde kisspeptin ve letrozolün öğrenme, hafıza, motor fonksiyonlar (hayvan aktivitesi), depresyon ve anksiyete gibi davranışlar üzerine etkileri ile mekanizmaları araştırılmıştır. Kisspeptin nöronal aktivitesi östrojen tarafından düzenlenmektedir. Bu nedenle deney modelinde bir aromataz inhibitörü olan letrozol kullanılarak bu steroid hormonun sentezi baskılandı. Bu amaçla dişi Sprague/Dawley sıçanlar dört gruba ayrıldı: Kontrol, kisspeptin (10 nmol/gün), letrozol (1 mg/kg oral) ve kisspeptin + letrozol. Tüm hayvanlara anestezi altında Alzet ozmotik pompa ve ICV infüzyon kiti stereotaksik cihaz ile yerleştirildi. Maddeler 28 gün boyunca uygulandı. Deney öncesi ve sonunda öğrenme, hafıza (Morris su labirenti), hayvan aktivitesi (lokomotor aktivite ve beam denge testi), depresyon (kuyruktan asma testi) ve anksiyete (karanlık-aydınlık alan testi) davranışları incelendi. Deneyler dekapitasyonla sonlandırıldıktan sonra kan örnekleri alınarak ve serum östrojen düzeyleri ELISA ile belirlendi. Beyin dokusu kesitlerinde hipokampus ve sensori-motor korteks nöron sayıları cresyl violet boyaması; ERK1/2 yolaklarındaki değişiklikler, PSD-95 ve Sinaptofizin protein ifadeleri Western Blot metodu kullanılarak analiz edildi. Sonuçların istatistiksel analizlerinde One-Way ANOVA kullanıldı. Kontrole göre diğer 3 grubun fosforile olmuş ERK-2 protein miktarları anlamlı olarak artış gösterdi (p < 0.05). Letrozol grubu ile karşılaştırıldığında kiss + letrozol grubunun lokomotor aktivitesinin anlamlı olarak arttığı belirlendi. Sonuç olarak, kisspeptin / GPR54 sistemi ERK-2 yolağı üzerinden öğrenme ve hafızayı etkileyebilir. Ancak, kisspeptinin öğrenme ve hafıza üzerindeki etkilerini araştırmak için farklı doz grupları eklenerek ve/veya öğrenme-hafıza yoksunluğu olan/oluşturulan hayvan modellerinin kullanılması yararlı olabilir.Anahtar Sözcükler: Anksiyete ve Depresyon davranışları, Kisspeptin, Letrozol, öğrenme ve hafıza, östrojen2
Diyabetik sıçanlarda resveratrol, gliklazid ve losartanın antidiyabetik etkilerinin karşılaştırılması
Tip 2 diyabetes mellitus hemen hemen tüm toplumlarda sıklığı giderek artan, yüksek sağlık harcamaları, sakatlık ve ölüme neden olabilen kronik bir hastalıktır.Bu nedenle etkin tedavi ve uygun maliyet sağlayabilecek seçeneklere olan ilgi artmaktadır. Bu çalışmada birçok yararlı özelliği ortaya konmuş ve diyabetes mellitus için de olası yararlarından bahsedilen resveratrol , gliklazid ve losartanın kan şekeri üzerine olan olası etkisini mekanizmalarıyla araştırmayı amaçladık.Kan örneklerinden alınan sonuçlar Resveratrolün kan şekeri üzerinde gliklazide benzer şekilde iyileştirici etkisinin olduğunu ancak HbA1c düzeylerinde gliklazid kadar etkili bir düşüş sağlayamadığını gösterdi. Diğer taraftan karaciğer homojenat örneklerinden çalışılan enzim düzeyi değerleri ise resveratrolün kan şekerinde düşüşe katkı sağlayabileceğini düşündürdü
Diyabet oluşturulan sıçanlarda potentilla fulgens'in etkilerinin diğer antidiyabetiklerle karşılaştırılması
Diabetes Mellitus (DM) insülin sekresyonu ve/veya insülin etkisinin mutlak veya göreceli eksikliği sonucu karbonhidrat, lipit ve protein metabolizmasında bozukluklara yol açan kronik hiperglisemi ile karekterize etiyolojisinde birden fazla faktörün rol oynadığı metabolik bir hastalıktır. Kontrolsüz diyabetten kaynaklanan hiperglisemi; akut komplikasyonlar ile ölüme yol açabildiği gibi, uzun süren metabolik düzensizlikler nedeniyle, çeşitli organların çalışmasında yetersizlik ve işlevsizlik şeklinde kronik komplikasyonlara da neden olabilmektedir. Bu hastalık; tüm yaş gruplarında görülür. Ülkemizde de halen beş milyonun üzerinde vatandaşımızı etkilediği düşünülmektedir. Çeşitli komplikasyonlarla seyrettiği, iyi tedavi edilmediğinde kalp, damar, göz, böbrek ve sinir dokusu başta olmak üzere hemen tüm yaşamsal organlarda kalıcı bozukluklara neden olabildiği ve yaşam kalitesini önemli ölçüde azalttığı için, tedavi maliyetinin çok yüksek olduğu bulaşıcı olmayan bir sağlık sorunudur. Bütün bu özellikleri nedeniyle DM, dünyadaki hemen hemen tüm ülkelerin sağlık politikalarında özel bir önem taşımaktadır. Diyabete bağlı komplikasyonları önlemek veya azaltmak için çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar arasında en çok kan glikoz ve lipit düzeyini regüle eden ilaçlar ve renin anjiotensin anatagonistleri yer almaktadır. Tüm bu farmakolojik tedavi yaklaşımlarının etkileri sınırlıdır ve yüksek dozlarda hipoglisemi, karaciğer toksisitesi, laktik asidozis ve diyare oluşturmakta ve uzun süreli kullanılmasına bağlı olarak etkileri zayıflamaktadır. Potentilla fulgens; beşparmakotu olarak adlandırılan yerel, yenilebilir, kısa, ince bitkidir. Hindistan'da halk arasında peptik ülser, ağız ülseri, diyare, diyabet ve kanser gibi çeşitli hastalıklara karşı kökleri çiğnenerek kullanılmaktadır. Bu bitkinin hipoglisemik etkileriyle ilgili literatürde birkaç çalışma yapılmış olduğu görülmektedir. Bu durum Potentilla fulgens'in hypoglisemik etkinliğinin araştırılması ve diğer antidiyabetiklerle karşılaştırılmasının yararlı olacağı düşüncesini akla getirmiştir. Bu amaçla, toplamda 49 adet erişkin sprague dawley sıçan her bir grupta 7 adet olacak şekilde 7 gruba ayrıldı; 1.Kontrol, 2. Diyabetik 3. Gliklazid, 4.Metformin, 5. Potentilla fulgens 450 oral, 6. Potentilla fulgens 900 oral, 7. Potentilla fulgens 450 i.p. Kontrol dışındaki gruplara diyabet oluşturmak için streptozotosin 55mg/kg tek doz intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. Deney gruplarına metformin (500mg/kg), gliklazid (5mg/kg), Potentilla fulgens 450 ve 900 mg/kg orogastrik olarak, 7.gruba ise Potentilla fulgens 450 mg/kg i.p. olarak uygulanırken kontrol ve diyabetik kontrol gruplarına aynı yoldan plasebo verildi. Deney periyodu sonunda alınan kan örneklerinde kan şekeri ve karaciğer örneklerinde; Fruktoz 1,6 di fosfataz, glikoz 6 fosfat, glikoz 6 fosfat dehidrogenaz, hekzokinaz ve piruvat kinaz enzim aktivitileri elisa okuyucu ile ölçüldü. Potentilla fulgens i.p. ve 900 mg/kg oral tedavi uygulamamız diyabetik sıçanların kan şekeri düzeyleri ve karaciğer enzimleri üzerine olumlu etkiler gösterirken, 450 mg/kg oral tedavi dozumuz önemli olumlu etkiler göstermemiştir. Kan şekeri ve karaciğer enzimlerine etkileri yönünden karşılaştırıldığında gliklazid metformine göre daha etkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Potentilla fulgens, streptozotosin, sıçan, diyabet, metformin, gliklazid
Ağrı modülasyonunda noradrenerjik sistem ile enkefalinerjik sistem arasındaki olası etkileşimin deneysel akut ağrı modelinde incelenmesi
Endojen enkefalinler ve antinosiseptif noradrenerjik yolaklar analjezi sisteminin bir parçasıdırlar. Nötral endopeptidaz (NEP) ve aminopeptidaz N (APN) enzimleri endojen enkefalinleri katabolize ederek analjezik etki süresini kısaltmaktadırlar. İnsan tükürüğünden izole edilen opiorfin NEP ve APN enzimlerini inhibe ederek enkefalinlerin biyoetkinliklerini koruma yoluyla analjezik potansiyeli güçlendirmektedir. Bu çalışmanın amacı, opiorfin, noradrenalin, ?1-, ?2-antagonisti (prazosin, yohimbin) ve ?1-agonisti (fenilefrin) ve bunların kombinasyonları kullanılarak analjeziye katkı sağlayan noradrenerjik ve enkefalinerjik sistem arasındaki olası etkileşimi incelemektir. Kullanılan tüm ajanlar yetişkin, BALB-C cinsi erkek farelere intraperitoneal olarak uygulandıktan sonra 15, 30, 60 ve 90. dakikalarda ısı ile indüklenen akut ağrı latensleri termal plantar analjezimetre sisteminde ölçüldü. Test edilen ardışık ölçüm zamanları enjeksiyondan önce ölçülen bazal değerleriyle karşılaştırıldı. Normal dağılan gruplara tek yönlü varyans analizi (One-Way ANOVA) ve takiben test edilen ardışık ölçüm zamanlarını bazal değerleriyle karşılaştırmak için Duncan?s post hoc testi yapıldı. Normal dağılıma uymayan gruplar için Kruskal Wallis testi kullanıldı ve ikili karşılaştırmalar Mann-Whitney U testi ile yapıldı. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Anlamlı düzeyde analjezik etki ve ağrı duyarlılığı; sırasıyla 0.1 mg/kg ve 0.3 mg/kg opiorfin dozlarında olduğu belirlendi (P<0.05). Bunun yanında opiorfin (1 ve 0.3 mg/kg) ile noradrenalin (0.1 mg/kg) kombinasyonları ve opiorfin (0.1 ve 0.3 mg/kg) ile fenilefrin (10 mg/kg) kombinasyonlarının anlamlı düzeyde analjezik etki meydana getirdiği gözlendi (P<0.05). Sonuç olarak bu çalışmadan elde edilen sonuçlar nosiseptif süreçte ve ağrıda enkefalinerjik sistem ve noradrenerjik sistem arasında düşük de olsa bir etkileşimin varlığını işaret etmektedir. Anahtar Sözcükler: Akut ağrı, analjezi, fenilefrin, noradrenalin, opiorfin, prazosin, termal plantar analjezimetre testi, yohimbin
Diyarbakır Sümerbank Halı ve Bez Fabrikası dokuma işçilerinde solunum fonksiyonunun spirometrik metodla araştırılması
- 41 - ÖZET Bu çalışma, Diyarbakır sümerbank halı dokuma ve bez(iplik) fabrikasında ça lışan, yaşları 25 52 arasında değişen 92 erkek üzerinde yapılmıştır. İşçiler ça lışma yerlerine ve sürelerine göre 3 ayrı gurup olarak ele alınıp incelenmişler dir. Her üç gurubun spiroketrik ölçümleri aynı koşullarda,9 litre kapasiteli dü şük dirençli GODART EXPIROGAF cihazıyla yapılmıştır. Bu çalışma ortamındaki pamuk ipliği tozları ve yün tozlarının burada çalı şan işçilerin solunum fonksiyonu üzerinde obstrüktif tipte değişiklikler meyda na getirdiği saptanmıştır. Çalışma süresi arttıkça, işçilerdeki obstrüktif özellik teki değişmelerin arttığı görülmüştür. SUMMARY The present study is performed on 92 male labores aged between 25 - 52 years who work in Diyarbakır Wool and Cotton thread and tapestry Factory. The labores are studied in three groups according to the units they work and the duration of their working years. The spirometric measurements of the groups under study are performed under identical conditions on 9 -Litre capasity and low-rezistance BODART EXPjRQGRAPH. In this study it is confirmed that the cotton and wool thread dust induce obstructive alterations on laborers working in those units. It is also revealed that the longer the working period duration the more the obstructive alterations.
Diyarbakır yöresinde 0-12 yaş arasındaki çocuklarda guatr ile tiroid bezi fonksiyonları arasındaki ilişkinin araştırılması
Diyarbakır yöresinde 7-12 yaş arasındaki normal çocuklarda ortalama lökosit sayısı ve lökosit çeşitleri yüzde oranlarının araştırılması
Vitamin B6'nın trombosit agregasyonuna etkisi
Bu çalışmada vitamin B6'nın trombosit agregasyonuna etkisi araştırıldı. Yaşları 19-24 arasında değişen 24 sağlıklı erkek de nek eşit sayıda iki guruba ayrıldı. Deney gurubuna 5ıag/kg/gün vi tamin B6 tek doz halinde oral olarak 4 hafta süreyle uygulandı. Kontrol gurubuna plasebo verildi. ADP ile oluşan trombosit agregasyonuna kontrol gurubunda plasebonun herhangi bir etkisi görülmedi. Vitamin B6 uygulanan deney gurubunda ise trombositlerin ADP'ye cevabı %48 oranında azaldığı belirlendi (P<0, 001 ). Vitamin B6 tedavisi trombositlerin epinefrine cevabını da etkiledi. Kontrol gurubunda tedavi öncesi ve sonrasında trombosit lerin epinefrine duyarlılığı önemli bir değişiklik göstermediği halde deney gurubunda tedavi sonrası trombositlerin epinefrine karşı agregasyon cevabı %41 oranında azaldı (P^O,001 ). Kanama ve pıhtılaşma zamanı vitamin B6 tedavisinden etkilen di. Kontrol gurubunda kanama zamanı plasebo uygulmadan önce 78,75 £, 9,32 saniye.plasebo uygulandıktan sonra 80,00 +_ 9,77 sa niye olarak belirlendi. Deney gurubunda tedavi öncesi 79,58 ^ 10,13 saniye olan kanama zamanı tedavi sonrasında 110,00 +. 6,26 saniye olarak belirlendi. Bu bulgular 4 haftalık vitacin B6 teda visinin kanama zamanını önemli ölçüde artırdığını göstermektedir. (P<0,001). Kontrol ve deney güruhları arasında tronbosit sayıları yö nünden önemli bir farklılık bulunmadı. Böylece vitanin B6'nın trombosit sayısını etkilemeden agregasyonu azaltarak kanama zama nını uzattığı kanısındayız. Bununla birlikte pıhtılaşma zamanının-63- vitamin B6 tedavisi ile anlamlı olarak uzadığı deney gurubu sonuç larından anlaşılmaktadır. Serum total lipid ve total kolesterol düzeylerinin farmako lojik dozda vitamin B6 ile önemli ölçüde azaldığı, HDL-Kolesterol düzeyinin ise anlamlı olarak yükseldiği belirlendi ( P^.0, 001 ). Çalışmamızda vitamin B6'nın serum çinkosunu etkilediği gö rüldü. Vitamin B6 alan deney gurubunda serum çinko düzeyi önemli ölçüde arttı(P^.O,001). Sonuç olarak vitamin B6'nın trombosit agregasyonunu inhibe edici nitelikte olduğu ve bu etkisini trombosit fonksiyonlarını doğrudan ilgilendiren plazma lipidleri ile plâzma çinkosunun düze yini değiştirerek gösterdiği kanısına varıldı.
Askorbik asidin serum lipoproteinlerine etkisinin araştırılması
B6 vitaminin mide mukozal bariyerine etkisi
Tip II diabetiklerde trombosit agregasyonlarının incelenmesi
52. ÖZET Bu çalışmada D.Ü.Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından Diabetes Mellitus tanısı konmuş 27 tip II diabetik hastada serum glikozu, fruktozamin,HDL-K,trigliserid, kolesterol düzeyleri ve trombositlerin ADP,Epinefrin ve kollogene cevapları ölçülerek kontrol değerleri ile karşılaştırıldı, Ortalama serum glikoz düzeyleri kontrol grubunda 93,90 mg/dl, hasta grubunda 248,70 mg/dl (P^ 0,001); Serum fruktozamin düzeyleri kontrol grubunda 2.040 mmol/1, hasta grubunda 3.97 mmol/1 (P<0.01); HDL-K düzeyleri kontrol grubunda 54.40 mg/dl, hasta grubunda 32.50 mg/dl (P<,0.001)$ Trigliserid düzeyleri kontrol grubunda 83.60 mg/dl, hasta grubunda 162.33 mg/dl (P<0.01); Plazma total kolesterol düzeyi kontrol grubunda 161.30 mg/dl, hasta grubunda ise 251.333 mg/dl olarak belirlendi. Trombositlerin Epinefrin'e cevabı kontrollerde %63. 11, hasta grubunda %80.66 £P<0.01); Kologene cevabı kont rollerde %62.80, hasta grubunda %89.77 (P<0.01); ADP 'ye cevabı kontrollerde %67. 30, hasta grubunda %84.92 (P<^0.01) olarak oldukça yüksek bulundu. Bu araştırma sonuçlarına göre tip II diabetiklerde trombosit agregasyonunun lipoprotein metabolizmasındaki değişikliklere bağlı olarak arttığını söyleyebiliriz.
Esansiyel hipertansiyonda iz elementlerin rolü
46 ÖZET Bu çalışmada yaşları 20 ile 65 arasında değişen 12 sağlıklı normotansif ve yaşları 29 ile 81 arasında değişen 28 esansiyel hipertansiyonlu kişide Mg, Zn ve Cu düzeyleri incelendi. Kontrol ve deney grubundaki deneklerden yaklaşık 12 saatlik aç lığı takiben venöz kan örnekleri alındı. Bu kan örneklerinden serum ve eritrosit paketleri hazırlandı. Ayrıca deneklerin her birinden saç örnekleri de alındı. Serum, eritrosit ve saç örneklerinde uygun yön temlerle Mg, Zn ve Cu miktarları belirlendi. Elde ettiğimiz sonuçları kısaca şöyle özetleyebiliriz: 1- Kontrol grubunda sistolik kan basıncı 119.17 - 9.0 mmHg, deney grubunda ise 162.68 - 17.13 mmHg olarak belirlendi (P<£ 0,001). Piastolik kan basıncı da deney grubunda kontrol grubuna göre önemli ölçüde yüksekti(P< 0,001). Kontrol grubundan 76.67 - 4.92 mmHg, deney grubunda 97.50 - 11.98 mmHg olarak saptandı. 2- Serum çinko düzeyleri yönünden kontrol ve deney grupları arasında önemli bir farklılık bulunmadı (P^0,05). Kontrol grubu serum çinkosu 111.75 - 39.84 mg/dl, deney grubunda ise 110.00 - 34.94 mg/dl olarak belirlendi. 3- Serum bakır düzeyi deney grubunda kontrol grubuna göre önemli ölçüde yüksek bulundu (P<0,05). Kontrol grubu serum bakırı 89.00 - 15.39 mg/dl, deney grubunda ise 108.11 - 24.95 mg/dl olarak ölçüldü.47 4- Serum magnezyumu esansiyel hipertansiyonlularda kontrol değerlerine göre önemli ölçüde düşüktür (P <( 0,001). Kontrol gru bunda 0.76 - 0.14 mMol, deney grubunda 0.56 - 0.10 mMol ola rak belirlendi. 5- Eritrosit çinkosu da deney grubu kontrol grubuna göre önemli ölçüde düşüktü (P<0,05). Kontrol değeri 12.41 - 3.71 mg/ml olduğu halde deney grubunda 7.82 - 5.15 mg/ml olarak ölçüldü. 6- Eritrosit bakır düzeyi her iki grubta birbirine yakın bulun du. Kontrol grubunda 1.33 - 0.37 mg/ml, deney grubunda 1.49 - 0.60 mg/ml olarak ölçüldü (P>0, 05). 7- Eritrosit magnezyumu deney grubunda biraz düşük olmakla birlikte istatistik! olarak önemli bulunmadı (P>0,05). 8- Eritrosit çinkosunda olduğu gibi saç çinkosunda da deney grubunda önemli bir düşük görüldü (P^0,01). 9- Saç bakır düzeyi deney grubunda önemli ölçüde düşük bulundu (P<0,001). Bulgularımıza göre esansiyel hipertansiyonlu kişilerde magnezyum ve bazı eser metallerin metabolizmasının bozuk ola bileceği kanısındayız.
Sıçanlarda etanolle oluşturulan gastrik mukozal tahribatta serbest radikal ve radikal temizleyicilerin rolü ile antioksidan sistemlerdeki değişiklikler
Doğal fasciola hepatica enfestasyonunun kuzularda karaciğer ve böbrek demir bakır ve çinko düzeylerine etkisi
ÖZET Fasciola hepatica evcil hayvanlarda yüksek morbidite ile seyreden büyük ekonomik kayıplara yol açan helmintik bir hastalıktır. Bu çalışmada, fascioliasis enfestayonunda doku mineral maddelerinde hastalığa bağlı olası değişmeleri incelemeyi amaçladık. Bu değişimin derecesini anlayabilmek için Diyarbakır İli Et Balık Kurumu mezbahanesinde kesilen ve makroskopik olarak tanı konulan doğal fasciola hepatica ile enfeste (n=20) ve non-enfeste (n=20) 40 Akkaraman kuzulardan karaciğer ve böbrek dokuları alındı. Alınan doku örneklerinde, Atomik Absorbsiyon Spektrometresinde demir, bakır ve çinko elementlerinin ug/g/ yaş ağırlık biriminde konsantrasyonları ölçüldü. Gruplar arasında karaciğer bakır konsantrasyonu bakımından fark tespit edilmedi (p>0.05). Enfeste gruptaki Fe ve Zn konsantrasyonlarında kontrol grubuna göre önemli düşme görüldü, sırasıyla; (p<0.05, p<0.001). Böbrek dokusunda yapılan ölçümler sonucu, deney ve kontrol grupları arasında bakır demir ve çinko konsantrasyonları bakımından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak fasciola hepatica enftasyonundan ileri gelecek patogenezi ve ekonomik kayıpları azaltabilmek için tedaviye ilave olarak dışarıdan Fe ve Zn ilavesine gerek olduğunu söyleyebiliz. Anahtar kelimeler: Kuzu, Karaciğer, Böbrek, Bakır, Çinko, demir.