Bingol University
Discipline

Ophthalmology

Bingol University

313

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eksüdatif yaşa bağlı maküla dejenerasyonunda intravitreal ranibizumab'ın uzun dönemde retina sinir lifi tabakası etkisi

Amaç: Eksüdatif yaşa bağlı maküla dejenerasyonunda (YBMD) intravitreal Ranibizumab tedavisinin uzun dönemde retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RSLTK) üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Neovasküler YBMD tanısıyla öncesinde tedavi görmemiş ve diğer gözü sağlıklı olan olgular çalışmaya dahil edildi. Tüm olgularda tedavi öncesinde düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK), göz içi basıncı ve santral kornea kalınlığı ölçüldü. Optik koherens tomografi ile maküla ve peripapiller bölge incelendi. Tanı sonrasında aylık 3 ardışık intravitreal Ranibizumab enjeksiyonunu takiben hastalar hastalık aktivitesine göre değerlendirildi ve reenjeksiyonlar ?tedavi et ve uzat? protokolüne göre uygulandı. Takip süresi boyunca düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, göz içi basıncı, santral maküla kalınlığı, retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RSLTK) sonuçları sağlıklı gözlerin ölçümleri ile karşılaştırıldı. İzlem süresindeki farkların değerlendirilmesi için varyans analizi kullanıldı. Ayrıca enjeksiyon sayısına göre alt gruplar da incelendi.Sonuçlar: Yaş ortalaması 66,3 ± 8,8 yıl (50-80) olan 11 kadın ve 11 erkek olgunun 44 gözü çalışmaya dahil edildi. Tüm olgular en az 12 aylık takip süresini tamamladı. Ortalama enjeksiyon sayısı 4,7 (3-11) idi. Oniki aylık takipte olguların %91'inde görme keskinliğinin korunduğu veya arttığı saptandı. Olguların %9'unda görme keskinliği 3 sıradan daha az düşme gösterdi. En fazla görme artışı 3. ayda olurken, 12 aylık takip süresinde 3. aydaki ortalama görme keskinliğinin korunduğu görüldü. İki grup arasında başlangıçta ve takip süresi boyunca göz içi basıncı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,774). Genel olarak ve kadranlara göre değerlendirildiğinde iki grup arasında tedavi öncesinde retina sinir lifi tabakası kalınlığı açısından anlamlı fark yoktu (p=0,814). Heriki grubun ortalama RSLTK'da 3. aydan sonra istatistiksel olarak anlamlı bir incelme tespit edilirken (p=0,009 ve 0,022), tedavi edilen ve edilmeyen gözler arasında takip süresi boyunca anlamlı fark saptanmadı. Tedavi edilen gözler enjeksiyon sayısına göre de sınıflandırıldı ve 5'ten az enjeksiyon ile 5 ve üzeri enjeksiyon yapılan olgularda takip süresince RSLTK açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0,757 - 0,953).Tartışma: Çalışma ve kontrol gözleri arasında RSLTK açısından anlamlı bir fark saptanmamasına rağmen 12 aylık takip sonucunda her iki grupta da RSLT'da başlangıca göre anlamlı bir incelme tespit edildi. Daha geniş olgu serileri, kontrol grubunun ayrı hastalarda belirlenmesi ile, ?VEGF blokajı ve nöron koruyuculuk inhibisyonu? hipotezi daha detaylı incelenmelidir.

Makula dejenerasyonuNöronlarRanibizumab+3
Melih Parlak
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyop ve astigmatizma nedeniyle lasık ve lasek uygulanan hastalarda refraktif ve kontrast duyarlılık sonuçlarının değerlendirilmesi

ÖZETAmaç: Çalışmadaki amacımız miyopi ve astigmatizmanın düzeltilmesinde LASIK ve LASEK yöntemlerinin görme keskinliği, sferik ekivalan, silindirik kırma kusuru ve kontrast duyarlılık açısından değerlendirilmesidir.Hastalar ve Yöntem: DEÜTF Göz Hastalıkları ABD Excimer Lazer Ünitesinde Kasım 2008 ve Kasım 2011 yılları arası miyopi ve astigmatizma nedeni ile LASIK uygulanan 30 hastanın 60 gözü ve LASEK uygulanan 30 hastanın 60 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların işlem öncesi muayenelerinde ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, sferik ekivalan, silindirik kırma kusuru, kontrast duyarlılık ve korneal topografi sonuçları değerlendirildi. İşlem sonrası 1. ay, 6. ay ve son yapılan muayenelerinde ölçülen ortalama düzeltilmemiş görme keskinlikleri, sferik ekivalan, silindirik kırma kusuru, kontrast duyarlılık, korneal topografi sonuçları ve komplikasyonlar değerlendirildi. LASIK grubu sonuçları ile LASEK grubu sonuçları karşılaştırıldı.Bulgular: Gruplar yaş ve cinsiyet dağılımı açısından benzerdi. Hastaların preoperatif ölçülen ortalama sferik ekivalan(SE), en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri ve en iyi düzeltilmiş kontrast duyarlılıkları arası anlamlı fark saptanmadı. Preoperatif ortalama silindirik kırma kusuru LASEK grubunda anlamlı olarak yüksekti(p=0.02). Preoperatif ortalama santral kornea kalınlıkları ise LASEK grubunda anlamlı olarak düşüktü (p=0.0). Postoperatif 1. ayda ölçülen ortalama SE, silindirik kırma kusuru, kontrast duyarlılık değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı ancak ortalama düzeltilmemiş görme keskinlikleri LASIK grubunda anlamlı olarak yüksekti(p=0.015). Postoperatif 6. ay muayenelerinde ise ortalama SE, silindirik kırma kusuru, düzeltilmemiş görme keskinlikleri ve kontrast duyarlılıklar arası anlamlı fark saptanmadı. Hastaların ortalama son muayene zamanı 13.4 (9 ? 36 ay) aydı. Son muayenelerde de ortalama SE, silindirik kırma kusuru, düzeltilmemiş görme keskinlikleri ve kontrast duyarlılıklar arası anlamlı fark saptanmadı. Hem LASIK hem de LASEK grubunda son muayene de saptanan ortalama düzeltilmemiş görme keskinliği ve kontrast duyarlılık düzeyleri, preoperatif en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ve kontrast duyarlılık değerlerinden yüksekti. Hiçbir gözde ektazi ve flep komplikasyonu gelişmedi. LASIK grubunda %1.6 gözde, LASEK grubunda ise %6 gözde regresyon gözlendi. LASEK grubunda 2 gözde 6. ayda kaybolan grade 1 haze gözlendi.Sonuç: Miyopi ve astigmatizmanın düzeltilmesinde hem LASIK hem de LASEK yöntemleri etkili ve güvenli prosedürler olarak görünmektedir. Hızlı görsel rehabilitasyon ve postoperatif ağrı olmaması LASIK yönteminin avantajları iken, düşük komplikasyon riski LASEK yönteminin avantajıdır. Kornea kalınlığı normal olan, travma riski olmayan, kapak aralığı normal olan, normal kornea epiteli olan ve mikrokeratom korkusu olamayan hastalarda her iki yöntemde tercih edilebilir. İki yöntem arasında sonuç görme keskinlikleri ve kontrast duyarlılıklar arası fak saptanmamıştır.

AstigmatizmCerrahi-gözGörme keskinliği+4
Okan Taşkın
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proliferatif diyabetik retinopatili hastalarda uygulanan panretinal fotokoagulasyonun retina sinir lifi tabakası kalınlığına etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetik retinopatili hastalarda uygulanan panretinal fotokoagulasyonun retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RSLTK) üzerine etkisinin araştırılması.Gereç ve Yöntem: Diyabetik retinopati (DR) tanısıyla daha önce tedavi görmemiş ve panretinal lazer fotokoagulasyon (PRF) endikasyonu bulunan olgular çalışmaya dahil edildi. Tüm olgularda tedavi öncesinde düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK) ve göz içi basıncı ölçüldü. Optik koherens tomografi ile maküla ve peripapiller bölge incelendi. PRF sonrası 3. ve 6.ay da ölçümler tekrarlandı. Takip süresi boyunca düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, göz içi basıncı, santral maküla kalınlığı, retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RSLTK) değerlendirildi.Başlangıç retina sinir lifi ve makula kalınlığını karşılaştırmak amacıyla DM? u olmayan ,çalışma grubuyla benzer yaş ve cinsiyette kontrol grubu oluşturuldu. İzlem süresindeki farkların değerlendirilmesi için varyans analizi kullanıldı. Sonuçlar: Yaş ortalaması 52,3 ± 6,4 yıl (32-66) olan 16 kadın ve 14 erkeğin 58 gözü çalışmaya dahil edildi. Tüm olgular en az 6 aylık takip süresini tamamladı.Altı aylık takipte gözlerin 54 `ünde (%93) görme keskinliği korunur veya artarken 4? ünde (%7) görme keskinliği azaldı.Başlangıçta ve takip süresi boyunca göz içi basıncı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,774). Kontrol grubu ile çalışma grubu başlangıç RSLTK arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,654).Retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RSLTK) kadran ayırmaksızın genel olarak çalışma grubu için başlangıçta 108,5 µm, 3. ayda 115,8 µm, 6. ayda 103 µm olarak ölçüldü.Başlangıç RSLTK ile 3. ay RSLTK arasında + 7.3 µm fark bulundu ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu(p<0.05). Başlangıç RSLTK ile 6. ay RSLTK arasında ? 5.5 µm fark bulundu ve bu azalma istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). 3.ay RSLTK ile 6.ay RSLTK arasında -- 12.8 µm fark bulundu ve bu fark da istatiksel olarak anlamlıydı (p<0.05)Tartışma: Çalışma ve kontrol gözleri arasında başlangıç RSLTK açısından anlamlı bir fark saptanmamasına rağmen çalışma grubunda 3.ayda RSLTK ` da istatiksel olarak anlamlı 2artış saptandı bu durum lazerin neden olduğu intraretinal inflamasyonunun retinada sitokin salınımı arttırması , retinal kapiller permeabilitide artışa neden olması ve bu olaylar sonucunda gelişen aksonal ödemle ilişkili olabileceği savını düşündürmektedir.6. Aydaki RSLTK ` ında başlangıca göre anlamlı azalma tesbit edildi. Buna neden olan fizyopatolojik değişim ise lazerin doğrudan veya indirekt etkisi sonucu akson kaybı olması ile açıklanabilir. Önceki çalışmalara göre bizim çalışmamızın üstünlüğü SD-OKT ile makula ve RSLTK morfolojisinin incelenmiş olmasıdır. SD-OKT görüntüleme sistemleri ile retina daha yüksek çözünürlükte ve daha fazla detay ile incelenebilmektedir.Anahtar Kelimeler: Diyabetik Retinopati, Panretinal fotokoagulasyon, Retina sinir lifi tabakası kalınlığı, SD-OKT.

Diabetik retinopatiIşınla koagülasyonRetina+2
Sıtkı Eren
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pterjium hastalarında nötrofil / lenfosit ve platelet / lenfosit oranlarının araştırılması

Amaç: Sistemik inflamasyonun pterjium gelişim etyopatogenezindeki rolünü, sistemik inflamasyonun bir belirteci olan Nötrofil / lenfosit oranı ve Platelet / lenfosit oranı değerlerini kullanarak araştırmak Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde Şubat 2010 ile Şubat 2020 tarihleri arasında sistemik açıdan tamamen sağlıklı olup pterjium teşhisiyle ameliyat edilen 100 hastanın 100 gözü dahil edilmiştir. Hastaların cerrahi öncesi detaylı oftalmolojik muayenesi, cerrahiye ait ve cerrahi sonrası verileri incelenmiştir. Hastaların cerrahi öncesi alınan tam kan sayımı örneklerinden NLO ve PLO değerleri hesaplanmıştır. Kontrol grubuna ise aynı tarihler içerisinde kliniğimizde şaşılık cerrahisi uygulanan sistemik açıdan tamamen sağlıklı 86 hastanın 86 gözü dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalamaları pterjium grubunda 48,34 ± 12,15 (20 – 70), kontrol grubunda ise 29,36 ± 10,21 (20 – 64) idi. Çalışmadaki pterjium vakalarının (n=100) 48'i (%48) kadın, 52'si (%52) erkek idi. Kontrol grubundaki toplam 86 vakanın ise 37'si (%43) kadın, 49'u (%57) erkek idi. Çalışma grubunda olan pterjium hastalarından 84 tanesi (%84) primer pterjium vakası iken 16 tanesi (%16) nüks pterjium vakası idi. Pterjium grubundaki hastaların ortalama NLO değerleri 1,979 ± 0,774 (0,95 – 5,24), kontrol grubundaki hastaların ortalama NLO değerleri 1,661 ± 0,356 (0,85 – 2,69) olup pterjium grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,002). Pterjium grubundaki hastaların ortalama PLO değerleri 127,38 ± 39,324 (53,55 – 229,45), kontrol grubundaki hastaların ise ortalama PLO değerleri 114,9 ± 28,15 (63,64 – 176,67) olup pterjium grubundaki hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,00013). Sonuç: Pterjium grubundaki hastaların, kontrol grubuna göre NLO değerleri ve PLO değerleri anlamlı derecede yüksek saptanmıştır

Nötrofil/lenfosit oranıPterjiumTrombosit/lenfosit oranı+1
Ahmet Duhan Özbay
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimize başvuran üveit hastalarının klinik özellikleri

Amaç: Kliniğimizde tedavi ve takip edilen üveit hastalarına ait demografik ve klinik özellikleri sunmak. Gereç ve yöntem: 1997-2020 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Üvea-Behçet Biriminde takibe alınan tüm üveit hastalarının hastane arşiv dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Bu kapsamda dosya kayıtlarında çalışma kıstaslarını karşılama açısından eksiklik bulunmayan toplam 450 üveit hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, klinik muayene bulguları, etiyolojik araştırma neticeleri, uygulanan tedavi usulleri ve nihai durumları dosya taramaları esnasında araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen üveit hastalarının %56,2'si (n=253) kadın, %43,8'si (n=197) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 35,85±16,79 (3 – 91) idi. Hastalardaki en sık görülen başvuru şikayetini %84,9 (n=382) oranla görmede azalma oluşturmuştu. Etyolojik olarak en sık tespit edilen üveit türünü ise %23,5 (n=106) oranla idiyopatik üveit teşkil etmişti. Anatomik olarak en sık tutulum yeri %57,3 (n=258) oranla anterior kesimdi. Takip esnasında hastalara en sık uygulanan tedavi şekli %78,4 (n=353) ile topikal steroid tedavisiydi. Hastaların %13,8'inde (n=62) üveit komplikasyonu olarak glokom gelişmişti. Hastaların nihai durumlarına bakıldığında ise %63'ünün (n=284) şifa gördüğü, %34,9'unda (n=157) tedavi ile kontrol altında takip edildiği ve %2 (n=9) hastada ise tedavilere cevap alınamadığı görüldü. Sonuç: Üveit, görme kayıplarının en önemli sebeplerinden biridir. Hastalığın görülme sıklığı, türü, etkilenen kesimin demografik ve klinik özellikleri bölgeler arasında farklılık gösterebilmektedir. Bu açıdan farklı merkezlerin, kendi rutin pratiklerinde takip ettikleri üveit hastalarına ait verileri araştırması klinik açıdan faydalı olacaktır. Bu çalışma ile kendi bölgemize ait üveit hastalarının demografik ve klinik özellikleri ortaya çıkarılmıştır.

Göz hastalıklarıKomplikasyonlarTedavi+1
Nurcan Gürsoy
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikrobiyal keratitli hastalarda epidemiyolojik,laboratuar ve klinik sonuçlar

Amaç: Kliniğimize başvuran mikrobiyal keratitli hastaları epidemiyolojik, laboratuar ve klinik sonuçlar açısından inceleyip bölgemizdeki etken mikroorganizmaları ve antibiyogram duyarlılıklarını değerlendirmek. Materyal ve metod: Mayıs 2005-Haziran 2013 tarihleri arasında mikrobiyal keratit nedeniyle kliniğimize başvuran 96 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 87'sinden direk bakı ve kültür için korneal kazıntı örneği alındı. Takip sırasında hastaların yaşı, cinsiyeti, risk faktörleri, tedavi öncesi ve sonrası görme keskinlikleri, direk bakı ve kültür sonuçları, ek cerrahi gereksinimleri kayıt altına alındı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 47,7(5-95), erkek/kadın oranı 5/3 idi. Kornea kazıntı örneği alınan hastaların %31'de direk bakıda patojen görüldü. Gram boyası ile yapılan direk bakının duyarlılığı %42,3, seçiçiliği %85,7 olarak bulundu. Kültürde üreme saptanan hasta sayısı 52(%59,8)'idi. Üreyen patojenlerin 24(%46,2)'ünü Gram pozitif bakteriler, 16(%30,8)'sını Gram negatif bakteriler,12(%23)'sini mantarlar oluşturuyordu. En sık izole edilen mikroorganizma S epidermidis idi. Altmış beş (%67,7) hastada korneal ülsere predispozisyon olabilecek bir neden vardı. Bunlar arasında %43,1 ile kontakt lens kullanımı en sık nedeni oluşturuyordu. Kontakt lens kullanan hastalarda en sık izole edilen mikroorganizma ise P aeuroginosa idi. Diğer risk faktörleri; geçirilmiş cerrahi(%23.1), organik travma(%15.4), mekanik travma(%13.8), kapak patolojisi(%4.6) idi. Hastaların şikayetlerinin başlaması ile kliniğimize başvuru zamanı arasındaki süre, 57 hastada 1 hafta, 11 hastada 2 hafta, 7 hastada 3 hafta, 12 hastada 4 hafta, 9 hastada ise 2 aya kadar uzanıyordu. Hastaların tedavi öncesi ortalama düzeltilmiş en iyi görme keskinliği(DEİGK) 2 logmar, tedavi sonrası ortalama DEİGK 1,5 logmar olarak bulundu(p<0.001). Uygulanan ampirik antibakteriyel tedavi ile hastaların %77'sinde iyileşme sağlandı. Tedaviye yanıt alınamayan 22 hastanın 18'inde kültürde üreme oldu. Kültür sonucuna göre tedavi değişikliği yapılan hastaların 6'sında tedaviye yanıt alındı ve toplamda hastaların % 83,3'ünde iyileşme sağlandı. Medikal tedaviye yanıtsız olan 16 hastaya ek cerrahi tedavi uygulandı. Ek cerrahi gerektiren hastaların % 53,8'ini mantar keraitli hastalar, %27'sini bakteriyel keratitli hastalar oluşturdu. Sonuç: Tedavi ile morbiditesi azaltılabilen bir hastalık olan keratitin erken tanı ve tedavisi prognoz açısından çok önemlidir. Güvenilir ve hızlı laboratuarla çalışma şansı olmayan hekimler için hastanın kliniğine uygun, bölgesel risk faktörleri ve o bölgede en sık saptanan patojenler göz önüne alınarak iyi seçilmiş ajanlarla uygulanacak ampirik tedavi ile başarı sağlanabilir. Kültür-antibiyogram ve direkt mikroskobik bakı ise tedaviye yanıt alınamayan olgularda ciddi destek sağlamaktadır.

BakterilerGöz hastalıklarıKeratit+1
Müzeyyen Uyar Göğüş
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid oftalmopatili hastalarda yaşam kalitesi değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı; tiroid oftalmopatili hastaların yaşam kalitesi algılarının düzeyi, sosyodemografik özellikler yönünden yaşam kalitesi algıları arasındaki farklılıklar ve yaşam kalitesini etkileyen başlıca etmenlerin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırma DEÜ Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Nörooftalmoloji Polikliniği'ne başvuran ve takiplere düzenli gelen tiroid oftalmopati tanılı 40 hasta ile 40 sağlıklı kontrol grubu alınarak yapıldı. Tiroid oftalmopati dışında bir sebeple egzoftalmusu ve/veya oküler yüzey semptom ve bulguları olan hastalar çalışmaya alınmadı. Çalışmadaki kontrol grubunu oluşturan sağlıklı 40 gönüllü ise göz travması veya ameliyatı geçirmeyen, hasta grubu ile benzer yaş ve cinsiyetteki kişilerden seçildi. Yüz yüze görüşme tekniği ile sosyodemografik form anketi ve yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği (Short Form 36 ? SF-36) kullanılarak toplanan veriler değerlendirildi. Bulgular: Hasta ve kontrol gruplarında normal dağılıma uyan SF-36 alt ölçeklerinin (Genel Sağlık, Enerji/Canlılık, Mental Sağlık) karşılaştırılması t-testi ile yapıldığında alt ölçeklerin her üçünde de hasta grubu puanlarında belirgin düşüklük ve istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar saptandı. Normal dağılıma uymayan SF-36 alt ölçeklerinin karşılaştırılması Mann Whitney U testi ile yapıldığında Fiziksel Fonksiyon, Fiziksel Rol Kısıtlılığı ve Sosyal Fonksiyon alt ölçeklerinde hasta grubu puanlarında belirgin düşüklük ve istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar saptandı. Ağrı ve Emosyonel Rol Kısıtlılığı alt ölçeklerinde ise hasta grubu puanlarının daha düşük olduğu görüldü ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar saptanmadı. Yaşam Kalitesi Ölçeği puan ortalamaları incelendiğinde, hasta grubu puan ortalamasının her üç boyutta da (Fonksiyonel Durum, Esenlik, Sağlığı Algılama) daha düşük olduğu görüldü. Aynı şekilde hasta grubunun Global Yaşam Kalitesi puan ortalamasında belirgin düşüklük ve istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar saptandı. Yaşa göre ölçek alt boyut puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde, hem hasta hem kontrol grubunda 30-49 yaş arasında olanların puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Cinsiyete göre ölçek alt boyut puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde, hasta grubunda erkeklerin puan ortalamalarının kadınlardan daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Kontrol grubunda ise Esenlik ve Sağlığı Algılama boyutlarında kadınların puan ortalamaları daha yüksek olmasına rağmen Fonksiyonel Durum ve Global Yaşam Kalitesi boyutlarında erkeklerin puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ve istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Medeni duruma göre ölçek alt boyut puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde, hasta grubunda evli olanların puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ve istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olduğu gözlendi. Kontrol grubunda ise evli olmayanların puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Yaşanılan yere göre ölçek alt boyut puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde, hem hasta hem kontrol grubunda şehirde yaşayanlarda puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Eğitim durumuna göre ölçek alt boyut puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde hasta grubunda 'yüksekokul' alt grubunun puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ve Fonksiyonel Durum alt boyutu ve Global Yaşam Kalitesinde istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olduğu gözlendi. Kontrol grubunda da 'yüksekokul' alt grubunda puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Ekonomik durumuna göre ölçek alt boyut puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde, hem hasta hem kontrol grubunda ekonomik durumu iyi olanların puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Diyabet ve hipertansiyon durumuna göre ölçek alt boyut puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde, hem hasta hem kontrol grubunda diyabeti ve hipertansiyonu olmayanlarda puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Sigara kullanımına göre ölçek alt boyut puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde, hem hasta hem kontrol grubunda sigara kullananlarda puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Çalışmamızdaki hasta grubunda alkol kullanımı olmaması nedeniyle alkol kullanımı açısından istatistiksel analiz yapılmadı. Hasta ve kontrol grubunda sosyal güvencesi olmayan yoktu. Sonuç: Yaşam kalitesi ölçeğinin tüm boyutlarında ve tüm alt ölçeklerinde hasta grubunda belirgin düşüklük saptandı. Hasta grubunda, evli alanlar ve eğitim düzeyi yüksek olanların yaşam kalitesinin daha yüksek olduğu ve istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olduğu gözlendi. Hasta grubunda, erkeklerin, 30-49 yaş arasında olanların, şehirde yaşayanların, ekonomik durumu iyi olanların, diyabet ve hipertansiyonu olmayanların, sigara kullananların yaşam kalitesinin daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi. Kontrol grubunda, erkeklerin, 30-49 yaş arasında olanların, evli olmayanların, şehirde yaşayanların, eğitim düzeyi yüksek olanların, ekonomik durumu iyi olanların, diyabet ve hipertansiyonu olmayanların, sigara kullananların yaşam kalitesinin daha yüksek olduğu ancak istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı gözlendi.

EndoftalmitGöz hastalıklarıSosyodemografik özellikler+2
Mehmet Cılı
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan kornea epitel defekti iyileşme modelinde topikal insülin ve hiyalüronat tedavisinin etkinliğinin incelenmesi ve karşılaştırılması

ÖZET Sıçan Kornea Epitel Defekti İyileşme Modelinde Topikal İnsülin Tedavisinin Etkinliğinin İncelenmesi Ve Topikal Hiyalüronat Tedavisi İle Etkinliğinin Karşılaştırılması Kornea epitel defektleri oftalmoloji pratiğinde sıkça karşılaşılan önemli bir sağlık sorunudur. Çalışmamızda kornea epitel defekti modeli oluşturulmuş deney sıçanlarında topikal insülinin kornea epitel defekti iyileşmesi üzerine etkilerinin suni göz yaşı ve kontrol grupları karşılaştırılarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Sprague Dawley cinsi 28 erişkin erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele seçilen 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu olarak epitel defekti oluşturulmayan grup alındı. Grup A'ya tedavisiz takip edilen epitel defekti grubu alındı. Grup B'yi topikal % 0.15 sodyum hiyalüronat tedavisi verilen epitel defekti oluşturulmuş sıçanlar alındı. Grup C'ye ise topikal insülin tedavisi verilen epitel defekti oluşturulmuş sıçanlar alındı. Epitel defekt grubu sıçanlarına sedasyon altında topikal anestezi sağlandıktan sonra 2 mm çapında, kornea santralinde epitel defekti oluşturuldu. Bütün sıçanların 4. saat, 12. saat, 1. Gün, 2. Gün ve 3.gün biyomikroskopik muayenesi yapıldı. Epitel defekti boyutu her muayenede florasein boyama yapılarak fotoğraflandı ve alan hesabı yapılarak defekt kapanma yüzdesi hesaplandı. 10.günde anestezi altında kornea dokuları tam kat eksize edildikten sonra sıçanlar servikal dislokasyon ile sakrifiye edildi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Biyomikroskopik olarak epitel defekti kapanma hızları karşılaştırıldığında topikal insülin ve sodyum hiyalüronat tedavi grupları tedavisiz iyileşen gruba göre daha hızlı epitel defekti kapanması göstermiştir. Ancak topikal insülin ve sodyum hiyalüronat gruplarında epitel defekti kapanma hızı açısından iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark izlenmemiştir. Histopatolojik olarak incelendiğinde ise kornea hasarı sonrasında iyileştirici etkisi denenen gruplar karşılaştırıldığında; ince yapı düzeyinde topikal insülin grubunun yüzey epitelinin yeniden yapılanma sürecinin daha hızlı olduğu görülmüştür. Bu yenilenme sürecini izleyen ikinci grup topikal sodyum hiyalüronat grubu olarak belirlenmiştir. Yüzey epiteldeki en yavaş yenilenme tedavisiz izlenen epitel defekti grubunda izlenmiştir. Sonuç olarak, topikal insülin tedavisinin kornea epiteli iyileşmesinde biyomikroskopik olarak fark izlenmemiş olsa da sodyum hiyaluinat'a göre histopatolojik olarak daha etkin olduğu gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Kornea epitel iyileşmesi, İnsülin, Sodyum Hiyalurinat

Gökhan Tortumlu
Baskent University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Optik koherens tomografi ve fundus floresein anjiografi bulgularına göre diyabetik makülar ödem sınıflaması ve retrospektif olarak tedaviye yanıtın değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetik Maküler Ödemi (DMÖ) optik koherens tomografi (OKT) ve fundus floresein anjiyografi (FFA) bulgularına göre sınıflayıp intravitreal tedaviye yanıtı değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ocak 2013 ile Ağustos 2021 tarihleri arasında diyabetik retinopati tanısıyla takip edilen ve DMÖ tanısı alan 78 hastanın 104 gözü dahil edilerek yapıldı. Hastaların dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Tedavi öncesi ve sonrası görme keskinliği, santral retina kalınlığı kaydedildi. DMÖ, OKT bulgularına göre diffüz maküler ödem, kistoid maküler ödem, kistoid dejenerasyon olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Ayrıca her bir grup seröz maküla dekolmanı (SMD), sert ekuda, elipsoid zon bozukluğu ve vitreomaküler ara yüzey bozukluğunun olması durumuna göre alt gruplara ayrılarak değerlendirildi. Hastalar FFA bulgularına göre iskemi görülmeyen, sadece makülada ve ekvator arkasında iskemi görülen, sadece periferde iskemi görülen ve tüm retinada iskemi görülen olmak üzere 4 gruba ayrılıp değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 104 gözün 52'si sağ 52'si sol gözdü. Hastaların 46'sı (%59) erkek, 32'si kadın (%41) olup, yaş ortalaması 60,4±10,09 (36-82) idi. Hastaların tümünde tip 2 diyabet olup ortalama diyabet süresi 15,93±7,22 (2-34) yıldı. 104 gözün 56'sında (%53,8) NPDR, 48'inde (%46,2) PDR mevcuttu. Hastaların ortalama takip süresi 3,35±2,88 (1-15) yıldı. Hastalara takip süresince ortalama 6,25±3,04 (3-12) anti-VEGF enjeksiyon yapıldı. Çalışmada DMÖ alt tipleri olarak KMÖ %71,1, diffüz DMÖ %23,1, KD %5,8 oranında bulundu. DMÖ'lü hastalarda elipsoid zon bozukluğu %15,4, SMD %26,8, DRIL % 61,5, sert eksuda %55,8, arayüz bozukluğu %17,2 oranında bulundu. Tedavi öncesi görme keskinliği 0,53±0,45 (0,00-2,10) logMAR, tedavi sonrası görme keskinliği 0,56±0,473 (0,00-2,10) logMAR olarak bulundu. Tedavi öncesi ve sonrası görme keskinliği değişiminde istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. (p=0,437) En iyi görme keskinliği 0,50 logMAR ile KMÖ grubunda en kötü görme keskinliği ise 0,60 logMAR ile diffüz ödem grubunda görüldü. OKT bulgularına göre görme keskinliği değerlendirildiğinde sadece SMD olanlarda tedavi sonrası görme keskinliğinde artış görüldü ancak istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p=0,396) Görme değişimi ve OKT bulguları arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için yapılan lojistik regresyon analizinde SMD görme keskinliğini en az etkileyen parametre olarak bulundu. (OR: 0,672) Tedavi öncesi ve sonrası en düşük görme keskinliği elipsoid zon bozukluğu olanlarda, en yüksek görme keskinliği sert eksuda olanlarda görüldü. Santral retina kalınlıkları değerlendirildiğinde tedavi öncesi 402,20±167,01 (139-852) µm iken tedavi sonrası 348,24±152,64 (78-811) µm olup, değişim istatistiksel olarak anlamlı idi. (p=0,002) FFA gruplarına göre görme keskinliğine bakıldığında hem tedavi öncesi hem tedavi sonrası en yüksek görme keskinliği iskemi olmayan grupta en düşük görme keskinliği ise tüm retinada iskemi görülen grupta görüldü. Tüm retinada iskemi görülen grup hariç diğer gruplarda görme keskinliğinde azalma görüldü. (p=0,176) Sonuç: Görme keskinliğinin en az olduğu grup diffüz DMÖ grubudur. SMD'nin diğer OKT bulgularına göre tedaviye daha iyi yanıt verdiği görüldü. Sadece tüm retinada iskemi görülen grupta tedavi sonrası görme keskinliğinde artış görüldü. Anahtar kelimeler: diyabetik makuler ödem, OKT, biyobelirteç, seröz maküla dekolmanı

AnjiyografiBiyobelirteçlerDiabetes mellitus+4
Uğur Yılmaz
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik retinopatili hastalarda panretinal fotokoagülasyonun pulsatil oküler kan akımına etkisi

Amaç: Proliferatif diyabetik retinopatili hastalarda panretinal fotokoagülasyonun pulsatil oküler kan akımına etkisini araştırmakMateryal ve Metod: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı retina biriminde 2008-2010 yılları arasında takip edilip panretinal fotokoagülasyon uygulanılan yaşları 26-75 arasında değişen proliferatif diyabetik retinopatili 27 hastanın toplam 40 gözü çalışmaya alındı. Her gözde PRP 3 seansta tamamlandı. Seanslar öncesi ve PRP sonrası 1. ayda olmak üzere toplam 4 kez Pulsatil Oküler Kan Akımı cihazı (Paradigm Medical, Utah, ABD) ile en yüksek göz içi basıncı (max. GİB), en düşük göz içi basıncı (min. GİB), ortalama göz içi basıncı (ort. GİB), atım amplitüdü (PA), atım volümü (PV), pulsatil oküler kan akımı (POKA), en yüksek net içe akım (MNI), pulsatilite denklik indeksi (PEQ), içe akım süresi oranı (IDR) değerleri ölçüldü ve seanslar arasındaki farklar istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Yaş ortalamaları 57.37±11.14 (26-75) olan çalışmadaki olguların 15'i kadın (%55.6), 12'si erkek (%44.4) idi. 1., 2., 3. ve 4. ölçümde elde edilen ortalama GİB değerleri sırasıyla 20.44, 18.02, 17.97, 18.49 mmHg; PA değerleri 4.23, 3.19, 2.97, 2.78 mmHg; PV değerleri 6.89, 6.09, 5.62, 5.27 µl; POKA değerleri 21.86, 18.1, 17.42, 15.89 µl/dk; MNI değerleri 2374.13, 2110.5, 1927.85, 1767.7; PEQ değerleri 2.83, 2.91, 2.87, 2.91; IDR değerleri 43.18, 42.75, 43.58, 42.75 idi. PRP sonrası başlangıç değerlerine göre ortalama GİB, PA, PV, POBF ve MNI istatistiksel olarak anlamlı derecede azalırken (p>0.05); PEQ ve IDR değerlerinde anlamlı bir değişiklik bulunmadı (p<0.05).Sonuç: Panretinal fotokoagülasyon uygulanan PDR'li olgularda göz içi basıncı değişiminden bağımsız bir şekilde POKA değerlerinde azalma gerçekleşmektedir.

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiIşınla koagülasyon+3
Cenap Mahmut Esenülkü
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Optik koherens tomografi anjiyografi ile ölçülen optik sinir başı ve maküler vasküler dansitelerin, sağlıklı, oküler hipertansiyonu olan ve farklı evre glokomu olan bireylerde karşılaştırılması

Optik koherens tomografi anjiyografi (OKT-A), girişimsel olmayan, retinal ve koroidal vasküler yapıların görüntülenmesini sağlayan bir tanı yöntemidir. Bu çalışmanın amacı sağlıklı katılımcılar (SK) ile oküler hipertansiyon (OHT), preperimertrik glokom (PPG), erken evre glokom (EG), orta evre glokom (OG) ve ileri evre glokom (İG) hastalarında, vasküler değişikliklerin araştırılması ve OKT-A'nın glokom tanı ve takibinde yerinin değerlendirilmesidir. Araştırmamızda 29 sağlıklı katılımcının 29 gözü, 62 OHT hastasının 105 gözü, 50 PPG hastasının 69 gözü, 47 EG hastasının 54 gözü, 36 OG hastasının 41 gözü ile 35 İG hastasının 42 gözü incelenmiştir. Grupların OKT-A ile peripapiller ve maküler damar dansitesi verileri karşılaştırılmış ve bu verilerin optik koherens tomografi (OKT) ve görme alanı testleri ile korelasyonları değerlendirilmiştir. Gruplar arasında yapılan karşılaştırmalarda, rim alanı, çukurluk hacmi, ortalama ve vertikal çukurluk disk oranı, retina sinir lifi tabakası kalınlıkları (RSLTK) parametrelerinin hepsinde istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Gruplar arasında hem peripapiller hem de maküler vasküler dansite değerlerinin istatistiksel anlamlı farklı olduğu saptanmış ve hastalık ilerledikçe hem peripapiller hem de maküler vasküler dansitenin düştüğü görülmüştür. Yapılan alt grup analizlerinde SK ile EG grupları arasında hem peripapiller hem de maküler vasküler dansiteler açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmuştur. Korelasyon analizlerinde, İG grubu haricinde özellikle peripapiller damar dansitelerinin, RSLTK ile yüksek korelasyonu izlenmiştir. İleri evre hastalıkta, görme alanı ile RSLTK korele değilken, peripapiller vasküler dansitenin korele olduğu görülmüştür (Ortlama deviasyon - Tüm imaj peripapiller damar dansitesi (Tİ-PPD) r=0,514 r=0,001). Yapılan alıcı işlem karakteristik (ROC) analizlerine göre EG, OG ve İG gruplarında en yüksek ayırt edicilik kapasitesi Tİ-PPD değerlerinde saptanmıştır. (sırasıyla r=0,873 p=0,037, r=0,824 p=0,037, r=0,989 p=0,009) Bu sonuçlar ışığında yapısal ve fonksiyonel testler ile birlikte OKT-A'nın glokom tanı ve takibinde kullanılabileceği ortaya çıkmıştır. Özellikle hem erken evre hem ileri dönem glokom hastalarında yapısal ve fonksiyonel testlerde kısıtlılık olduğunda OKT-A tanıya yardımcı test olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Glokom, optik koherens tomografi anjiyografi, vasküler dansite.

GlokomGöz hastalıkları
Caner Öztürk
Baskent University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik popülasyonda farklı refraksiyon kusurlarının, anizometropi ve ambliyopinin optik kohorens tomografi anjiyografi parametreleri üzerine olan etkilerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması

Optik kohorens tomografi anjiyografi (OKTA), yüksek çözünürlüklü analizler sonucu üç boyutlu görüntüleme imkanı sunan, yeni, non-invaziv bir retina ve optik sinir başı görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmada kontrol gözleri (KG) ile birlikte farklı refraksiyon değerlerindeki miyopik, hipermetropik, astigmatik alt gruplarda ve ambliyopi gelişen ya da gelişmeyen miyopik, hipermetropik, astigmatik anizometropik olguların her iki gözünde makula ve optik sinir başında görülen vasküler değişiklikler, makula ve retina sinir lifi tabakası (RSLT)'nda görülen kalınlık değişikliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada farklı refraksiyon kusurlarına sahip 242 olgunun 484 gözü, farklı refraksiyon kusurlarına bağlı anizometropi ve ambliyopi gelişen 89 hastanın 178 gözü ve 57 sağlıklı katılımcının 114 gözü değerlendirilmiştir. Çalışmada miyopik, hipermetropik, astigmatik olgular kırma kusurunun derecesine göre 3 alt gruba ayrılmış, ayrıca anizometropiye bağlı ambliyopi gelişen veya gelişmeyen hastaların her iki gözü birlikte incelenmiştir. Alt gruplar ve KG grubu; biyometrik değişkenler, makula ve disk OKTA parametreleri yönünden karşılaştırılmıştır. Refraksiyon gruplarında makula ve disk OKTA parametrelerinin yaş, sferik ekivalan (SE) ve aksiyel uzunluk (AU) ile korelasyonları değerlendirilmiştir. Çalışmada, miyopi derecesi arttıkça foveal avasküler zon (FAZ) alanının ve perimetrinin (PER) anlamlı olarak azaldığı görülmüştür (p<0.05). Miyopik, hipermetropik ve astigmatik alt gruplar arasında refraksiyon kusurunun şiddeti arttıkça yüzeyel ve derin makular vasküler dansite değerleri ile intradisk peripapiller damar dansitesinde anlamlı kayıpların gerçekleştiği görülmüştür (p<0.05). makula kalınlıkları incelendiğinde; artan miyopi ile birlikte foveal bölge hariç tüm bölgelerin kalınlıklarının, artan astigmatizma ile birlikte özellikle parafoveal bölge kalınlıklarının anlamlı şekilde azaldığı; artan hipermetropi ile birlikte özellikle perifoveal bölge kalınlıklarının anlamlı bir şekilde arttığı izlenmiştir (p<0.05). Özellikle miyopik gözlerde miyopi şiddeti arttıkça temporal kadran hariç tüm RSLT parametrelerinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (p<0.05). Anizometropik olgular içinde özellikle hipermetropik anizometropik ambliyop gözlerin FAZ alanının anlamlı şekilde geniş olduğu izlenmiştir (p<0.05). Miyopik, hipermetropik ve astigmatik anizometropik ve ambliyopik gözlerde yüzeyel ve derin makular vasküler dansitenin farklı topografik bölgelerde anlamlı bir şekilde azaldığı (p<0.05), optik sinir başı perfüzyonunda ise anlamlı bir değişiklik olmadığı gözlenmiştir (p>0.05). Makula kalınlığının; miyopik anizometropik ve ambliyopik gözlerde bazı bölgelerde anlamlı şekilde daha ince, hipermetropik anizometropik ve ambliyopik gözlerde ise özellikle perifoveal bölgede anlamlı şekilde daha kalın olduğu görülmüştür (p<0.05). Miyopik anizometropik ambliyop olguların temporal kadran hariç RSLT kalınlık parametreleri açısından KG grubuna göre anlamlı derecede daha ince olduğu saptanmıştır (p<0.05). Refraksiyon kusurunun şiddeti arttıkça, anizometropi ve ambliyopi geliştikçe makula ve optik diskte önemli yapısal ve mikrovasküler değişiklikler gözlenmiştir. Bu bulgular ışığında OKTA'nın; sözü edilen göz hastalıklarının patogenezinin aydınlatılmasında, tedavi ve takibinde yardımcı bir test olarak kullanılabileceği kanaatine varılmıştır. Ayrıca, araştırma konusuna ilişkin daha fazla klinik çalışmanın yapılması uygun olacaktır.

AmbliyopiAnizometropiAnjiyografi+4
Mustafa Karadaş
Baskent University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akomodatif ezotropya olgularında binoküler görmeyi etkileyen faktörler

Bu çalışmada akomodatif ezotropya olgularında tedavi sonrası elde edilen binoküler görsel fonksiyonların üzerinde hangi faktörlerin etkili olduğu araştırılmıştır. Kliniğimize başvurmuş ve akomodatif ezotropya tanısı almış olan 139 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiş ve ilk başvuru yaşı 12 yaş altında olan ve izlem süresi 6 ayın üzerinde bulunan 107 olgu çalışma kapsamına alınarak prospektif olarak izlenmiştir. Tedavi başarısını etkileyen risk faktörleri, kaymanın başlama yaşı, kayma başlangıcı ile doktora gitme ve gözlük kullanımı arasında geçen süre, kaymanın başlangıç miktarı, hipermetropik refraktif değer, anizometropinin varlığı ve yüksek AK/A oranının varlığı olarak incelenmiş ve bu risk faktörlerinin son muayenede elde edilen füzyon, stereopsis düzeyi ve ambliyopi oranı üzerine etkileri araştırılmıştır. Olguların % 26.1'inde anizometropinin akomodatif ezotropyaya eşlik ettiği saptanmıştır. Anizometropisi olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında binoküler görsel sonucun gruplar arasında farklı olmadığı görülmüştür. Anizometropi olan olgularda literatürde vurgulanan şekilde düşük hipermetropi değil, anizometropik olmayan olgulara göre daha yüksek hipermetropik değerler gözlemlenmiştir. Anizometropi sadece beklenildiği şekilde ilk başvuruda ambliyopi oranını arttırmakta ancak etkin bir tedavi ile anizometropik akomodatif ezotropya grubunda anizometropik olmayan olgularla benzer tedavi sonuçları elde edilmektedir. Kaymanın başlama zamanı ve kaymanın başlaması ile tedavinin başlanması arasındaki sürenin elde edilen binoküler sonuçta rolü bulunmamıştır. İnfantil akomodatif ezotropya olgularında sonuç füzyon ve stereopsis oranı klinik olarak daha düşük bulunmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildir. Camsız yakın kayma miktarının elde edilen binoküler sonuçlar üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmazken, camsız uzak kayma miktarının sadece son muayenedeki ambliyopi oranına etkisi saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Akomodatif ezotropya, binoküler görme fonksiyonu, risk faktörleri

Sezin Akça Bayar
Baskent University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prematüre retinopatisi in vivo fare modelinde octreotid asetat `ın retinal endotelyal hücre proliferasyonuna ve retina morfolojisine etkisi

ÖZET Bu çalışma in vivo prematüre retinopatisi (PR) fare modelinde C57BL/J6 tipi fare kullanılarak, somatostatin analoğu olan Octreotid asetat' ın farklı dozlarda retinal endotelyal hücre proliferasyonuna inhibitör etkisinin araştırılması ve retinal morfolojik yapıya etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. İn vivo analizler prematüre retinopatisi fare modeli kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Yirmialtı C57BL/J6 fare postnatal 7. günden 12. güne kadar %75 oksijene tabi tutulmuştur. Fareler 4 gruba ayrılmıştır. Grup-1 negatif kontrol grubunu, grup-2 kontrol grubunu, grup-3 0.1μg IVO enjeksiyon grubunu ve grup-4 0.05μg IVO enjeksiyon grubunu oluşturmuştur. Onikinci gün 12 farenin sağ gözüne (grup-3) 0.1μg intravitreal Octreotid asetat (İVO), 14 farenin sağ gözüne (grup-4) 0.05μg İVO ve diğer gözlerine izotonik solüsyon enjeksiyonu (grup-2, n=26) uygulanmıştır. Deneyin 17. günü fareler sakrifiye edilmiş ve gözler preretinal neovaskülarizasyonun kantitatif analizi için ve morfolojik yapı incelmesi için enüklee edilmiştir. Dört tane işlem görmemiş fare negatif kontrol grubunu (grup-1) oluşturmuştur. Neovaskülarizasyon internal limitan membranın vitreusa bakan yüzündeki vasküler hücre çekirdeklerinin sayımıyla kantifiye edilmiştir. Histolojik ve ultrastrüktürel morfolojik değişiklikler ışık mikroskopi ve elektronmikroskopi ile incelenmiştir. Bir histolojik kesitte neovasküler endotelyal hücre sayısı kontrol grubunda (grup-2), grup-3 (p<0.0001) ve grup-4 (p=0.01) ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Grup-1 de (negatif kontrol grubu) neovasküler endotelyal hücre proliferasyonu tespit edilmemiştir. Histolojik incelemede hiç bir grupta toksik etki saptanmamıştır. Elektron mikroskopik incelemede kontrol grubunda hiperoksiye bağlı mitokondriyal dismorfoloji saptanmıştır. Mitokondriyal dismorfoloji İVO enjekte edilen gözlerde 0.1μg İVO enjeksiyon grubunda artış göstermektedir. Kontrol grubu ve 0.05μg İVO enjeksiyonu yapılan grup kıyaslandığında mitokondriyal dismorfolojinin benzer düzeyde olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak İVO enjeksiyonu in vivo PR fare modelinde endotelyal hücre proliferasyonunu inhibe ettiği görülmektedir. C57BL/J6 farenin retinasında hiperoksiye bağlı morfolojik hasarın yanında Octreotid asetat ile ultrastrüktürel hasar geliştiği saptanmıştır.

Fatma Selin Kaya
Baskent University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akomodatif ve infantil ezotropya olgularında kalıtım sıklığı ve kalıtım özelliklerinin belirlenmesi ve myozin 13 ağır zincir geni dizi analizinin yapılması

ÖZETBu çalışma, infantil ET, parsiyel akomodatif ET ve akomodatif ET olgularının ailelerindeki şaşılık sıklığını ve olası kalıtım paternini araştırmak ve farklı kuşaklarda çok sayıda etkilenmiş bireyin bulunduğu ailelerde MYH 13 genindeki olası bir mutasyonun, çeşitli şaşılık tiplerinin patogenezine olabilecek katkısını araştırmak amacıyla gerçekleştirildi. Bu amaçla takipli olan veya yeni tanı konulmuş olan 139 akomodatif ET, 55 parsiyel akomodatif ET ve 21 konjenital ET hastasının aile bireyleri çalışmaya dahil edildi. Ailelerin tümüne yapılan detaylı aile sorgulaması sonucunda aile ağaçları oluşturuldu ve Cyrilic 3 pedigri programı ile yapılan analize göre olası kalıtım paterni belirlendi. Ailelerin 168'inde toplam 518 kişiye tam bir oftalmolojik muayene yapılarak tropya, forya ya da mikrotropya saptanan ve ≥ 3 PD hipermetropi olan aile bireyleri kaydedildi.Yapılan pedigri analizine göre akomodatif ET, parsiyel akomodatif ET ve infantil ET gruplarının tümünde, olguların büyük bölümünün sporadik (%53,2; %63,6; %57,1); kalıtım paterninin belirlenebildiği ailelerin ise sıklıkla poligenik ya da multifaktöryel kalıtım paterni (%20,1; %21,8; %19,1) gösterdiği saptanmıştır. Olgulardaki şaşılık alt tipleri ile kalıtım paternleri arasında anlamlıbir farkbulunmadığı (p= 0.682) saptandı.Probandın ebeveynleri arasındaki akraba evliliği sıklığıakomodatif ETgrubunda %18,1, parsiyelakomodatif ETgrubunda %22,6 ve infantil ETgrubunda %14,3olarak belirlendi. Şaşılık alt tipleri ile akraba evliliğinin sıklığı (p=0.457) ve akraba evliliği varlığı ile kalıtım paterninin tipi (p=0.652) arasında anlamlıbir fark saptanmadı. Aile ağacı analizi sonucunda probandın herhangi bir akrabasında şaşılık görülmeprevelansının akomodatif ET grubunda %59; parsiyel akomodatif ET grubunda %45.5, konjenital ET grubunda %38.1 olduğu ve ezotropya alt tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadığı (p=0.077)saptandı.Aile öyküsüne göre birinci derece akrabalardakişaşılık prevelansının akomodatif ETgrubunda %58,9; parsiyel akomodatif ET grubunda %45,5, konjenital ET grubunda %42,8 olarak bulundu. Ezotropyaalt tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı.(p=0.07) Aile öyküsüne göre probandın ebeveynlerindeki şaşılık prevelansının akomodatif ET grubunda %35,3; parsiyel akomodatif ET grubunda %20, konjenital ET grubunda %28,6 olduğu; ezotropyaalt tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farkbulunmadığı(p=0.113)saptandı. Muayene edilen olgularda probandın annesindeki şaşılık prevelansının akomodatif ET grubunda %25; parsiyel akomodatif ET grubunda %15,4, konjenital ET grubunda %23,1 olduğubelirlendi. Ezotropya alt tipleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p=0.462). Muayene edilen olgularda probandın babasındaki şaşılık prevelansının akomodatif ET grubunda %26,7; parsiyel akomodatif ET grubunda %12,8 olduğu; konjenital ET grubunda ise olguların hiçbirinin babasında şaşılık bulunmadığı saptandı. Akomodatif ET grubundaki oran anlamlı yüksek bulundu (p=0.027). Muayene edilen olgularda kardeşlerde şaşılık görülme prevelansı akomodatif ET, parsiyel akomodatif ET ve konjenital ET grupları için sırasıyla %23,3 (n:27); %15,4 (n: 6) ve %15. 4 (n:2) olarak saptandı. Ezotropya alt tipleri arasında fark anlamlı bulunmadı (p=0.101). Olguların muayene edilmiş olan birinci derece yakınlarındaki ≥ 3PD hipermetropi sıklığının akomodatif ET grubunda %18,1 (n:21), parsiyel akomodatif ET grubunda %%5,2 (n: 2), konjenital ET grubunda ise %7,7 (n:1) olduğu ve ezotorpya alt tipleri arasında anlamlı bir fark bulunmadığı (p=0.113) belirlendi. Aile ağacı çizimlerine göre; olgularınakrabaları arasında %20,5'inde(n: 44) tek, %14.9'unda(n: 32) iki, %10.2'sinde (n: 22) üç,%8.3'ünde (n:18) ≥4 bireyin etkilenmiş olduğu; ezotropya alt tipleri ile şaşılık saptanan aile bireylerinin sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın bulunmadığı (p:0.569) saptandı. Pedigri analizinde, her kuşakta farklı bireylerlerde şaşılık bulunduğu tespit edilen iki aileden seçilen bireylerden DNA izole edilerek MYH 13 geninde 3., 25., 27, 29. ve 30. ekzon lokalizasyonlarında saptanan rs34042358, rs2074877, rs12103825, rs61745304, rs61745305, rs20774873 rs17690195, rs61745306, rs rs62060459, rs117809599 ve rs4791401 referans numaralımutasyonbölgelerindeki tek nükleotid değişiklikleri araştırıldı.Birinci ailedeki 9 bireyin 8'indeMYH13 geninin 25. ekzonunun (rs2074877) yanlış anlamlı mutasyonuna neden olan tek nükleotid değişikliği sonucunda oluşan G/A mutasyonusaptanırken, 1 bireyin bu bölgede mutasyon göstermediği (A/A genotipi), diğer ekzon bölgelerinde ise bireylerin hiçbirinde anlam değişikliğine neden olan bir mutasyon bulunmadığı saptandı. İkinci ailede ise 4 bireyde 25. ekzonda (rs2074877)yanlış anlamlı mutasyonuna neden olan tek nükleotid değişikliği sonucunda oluşan G/A mutasyonusaptanırken,2 bireyin bu bölgede mutasyon göstermediği (A/A genotipi) belirlendi. Ailede sağlıklı olduğu bilinen 2 bireyde ise 29. ekzonda (rs17690195)yanlış anlamlı mutasyonuna neden olan tek nükleotid değişikliği sonucunda oluşan G/A mutasyonusaptanmış, diğer bireylerin ise bu bölgede mutasyon göstermediği (G/G genotipi); diğer ekzon bölgelerinde ise bireylerin hiçbirinde anlam değişikliğine neden olan bir mutasyon bulunmadığı saptandı.MYH13 geninin 25. ekzonunun (rs2074877) yanlış anlamlı mutasyonuna neden olan tek nükleotid değişikliği sonucunda oluşan G/A mutasyonunun, akomodatif ezotropya için özgül olmasa da, ileride yapılacak olan daha geniş popülasyon çalışmaları için referans oluşturabileceği düşünülmüştür.

Fatma Çorak Eroğlu
Baskent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer açık açılı glokom, preperimetrik glokom ve oküler hipertansiyon olgularında heidelberg retina tomografi ve optik koherens tomografi bulgularının değerlendirilmesi

Bu çalısma, primer açık açılı glokom (PAAG), preperimetrik glokom (PPG) ve oküler hipertansiyon olgularında (OHT) Heidelberg retina tomografi (HRT) ve Optik koherens tomografi (OKT) bulgularının karsılastırılması ve bu degerlerin Humphrey görme alanı parametreleri ile olan uyumunu saptamak amacıyla yapılmıstır. Çalısmaya 59 primer açılı glokom (PAAG), 19 preperimetrik glokom, 20 oküler hipertansiyon olgusu ve 16 saglıklı birey dahil edildi. PAAG olguları, mevcut glokomatöz defektlerine göre, Hodapp-Parrish-Anderson kriterleri kullanılarak erken PAAG (20 hasta), orta PAAG (19 hasta), ileri PAAG (20 hasta) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm hastalara detaylı oftalmolojik muayene, SITA 30-2 esik görme alanı testi (Humphrey Field Analyzer III, Model 750 I), peripapiller - OSB OKT (Cirrus HD-OCT, Carl Zeiss Meditec Inc, Dublin, CA) ve HRT III (Heidelberg Engineering GmbH 2001, Germany) testleri uygulandı. Tüm gruplarda disk alanı (DA) ve rim alanı (RA) HRT ile daha büyük ölçülürken, çukurluk alanı (CA), çukurluk hacmi (CV) ve vertikal çukurluk/ disk oranı (C/D) OKT ile daha büyük saptandı (p<0.05). Çukurluk/ disk oranı büyüklügü arttıkça, iki cihazla alınan degerlerin birbirine yaklastıgı görüldü. Orta ve ileri dereceli glokomlu olgularda OKT ve HRT C/D oranlarında yüksek korelasyon varken (p<0.05), diger gruplarda korelasyon saptanmadı (p>0.05). Ortalama RSLT kalınlıgı, tüm PAAG olgularını saglıklı bireylerden ayırmada en degerli OKT RSLT parametresi olarak bulundu. Erken ve orta PAAG grubunda HRT ortalama RSLT kalınlıgı ile OKT inferiyor kadran RSLT kalınlıgının korele oldugu saptanırken; PPG, OHT ve ileri PAAG grubunda ise korelasyon saptanmadı. Orta dereceli PAAG'li olgularda superior kadran RSLT kalınlıgı ile MD; PSD degeri ile OKT CA, CV ve C/D arasında; ileri PAAG'li olgularda ise MD ile HRT superiyor, inferiyor ve temporal kadran rim kalınlıgı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (p>0.05). Preperimetrik glokomlu olguları erken PAAG olgularından ayırmada OKT superiyor ve inferiyor kadran RSLT; HRT RA ve ortalama RSLT kalınlıgı; OHT olgularından ayırmada OKT C/D, ortalama, inferiyor, superiyor RSLT kalınlıgı; saglıklı olgulardan ayırmada ise temporal kadran dısındaki tüm parametreler anlamlı bulundu. Olgularda RSLT kalınlıgında % 25 oranında azalma oldugunda, görme alanı defekti gözlenmeye baslandı. Sonuç olarak; OKT ve HRT optik sinir bası ve RSLT parametrelerini farklı prensip kullanarak hesaplamakta ve elde edilen parametrelerin birbiriyle uyumu genel olarak glokomun siddeti ile artmaktadır. Görme alanı defekti henüz gelismemis olgularda, OKT RSLT parametreleri daha anlamlıdır.

İlkay Kılıç Müftüoğlu
Baskent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta, arka ve panüveitli hastaların EDI-OKT kullanılarak ölçülen koroid kalınlığının sağlam grupla karşılaştırılması

Bu çalışma, Enhanced Depth Imaging Optik Kohorens Tomografi (EDI-OKT) kullanılarak ölçülen orta, arka ve panüveitli hastaların koroid kalınlıklarının sağlıklı bireylerin koroid kalınlıkları ile karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Bu amaçla, kliniğimizde rutin muayeneleri sonucu EDI-OKT'leri yapılan orta, arka ve panüveitli olmak üzere toplam 95 üveit hastasının 179 gözü ve 42 sağlıklı bireyin 84 gözü retrospektif olarak çalısmaya dahil edildi. Hastalar ayrıca etyolojilerine göre idiyopatik panüveit, Behçet Hastalığı (BH), sarkoidoz, Vogt Koyanagi Harada (VKH), pars planit ve toksoplazmozis olarak ayrılıp kontrol grubuyla karşılaştırıldı. BH'ya sahip olan 50 hasta da kendi içinde 13 aktif, 31 inaktif ve 6 terminal dönem BH olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Koroid kalınlığı retina pigment epitelinin dış sınırından iç skleral sınıra kadar olan mesafenin kaliperle dikey ölçülmesi ile elde edildi. Ölçümler, subfoveal alandan başlayarak 500μm ara ile nazalde ve temporalde 3000μm'a kadar olan toplam 13 noktadan yapıldı. Anatomik sınıflandırmaya göre ortalama yaş, görme keskinliği, fovea altı koroid kalınlığı ve üveit süresinin karşılaştırılması yapıldı. Koroid kalınlığı ile yaş arasında VKH grubu hariç tüm gruplarda negatif korelasyon saptandı (p<0.05). BH grubu hariç diğer gruplarda koroid kalınlığı ile görme keskinliği arasında korelasyon saptanmadı, Behçet grubunda 13 noktanın tümünde pozitif korelasyon saptandı (p<0.05). VKH grubu hariç hastalık süresi ile koroid kalınlığı arasında 13 noktanın tümünde negatif korelasyon saptandı (p<0.05), VKH grubunda ise nazalden foveaya kadar olan her noktada negatif korelasyon saptandı. BH ve VKH hariç diğer gruplarda, inaktif dönemdeki 13 noktadan ölçülen koroid kalınlığı kontrollere göre daha düşük saptandı (p<0.05). BH aktif, inaktif ve terminal dönem olarak 3 gruba ayrılarak kontrollerle karşılaştırıldığında tüm noktalardaki koroid kalınlığı aktif dönemde en fazla, terminal dönemde en az olup istatistiksel olarak anlamlıdır. Fakat, inaktif dönem koroid ile kalınlığı ile kontroller arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. İnaktif dönemde olan VKH hastalarının koroid kalınlığı ile kontroller arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Bu çalışmanın da desteklemiş olduğu üzere, üveit hastalarında EDI-OKT kullanılarak koroidin kalınlığı ile ilgili elde edilen bilgiler hastalığın patogenezini açıklamada ve spesifik tedavinin takibinde rol oynayabilecektir.

Nilüfer Yeşilırmak
Baskent University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laser fotokoagulasyon tedavisi sonrası agresif posterior prematüre retinopatisinde, threshold prematüre retinopatisinde ve gününde doğmuş çocuklarda SD-EDI-OKT ile ölçülen koroid kalınlığının analizi

Bu çalışmada Agresif Posterior Prematüre Retinopatisi (AP-PR) öyküsü, Threshold Hastalık öyküsü olan çocuklarda ve sağlıklı gününde doğmuş çocuklarda Spectral-Domain-Enhaced Depth Imaging -Optik Koherens Tomografi (SD-EDI-OKT) ile koroid kalınlıklarının ve koroid kalınlığının görme keskinliği üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen tüm çocuklar (n= 57) 4-<7 yaş arasında olup tedavi edilen AP-PR (Grup-1, n=18), Threshold-PR (Grup-2, n= 17) ve sağlıklı gününde doğmuş çocuklar (Grup-3, n= 22) dan oluşmaktadır. Tüm çocuklar hastanemiz polikliniğinde değerlendirilmiş olup EDI-OKT ile beraber görme keskinliği (GK), doğum haftası (DH), doğum ağırlıkları (DA), aksiyel uzunluk (AU), sferik ekivalan (SE) ve subfoveal koroid kalınlığı (SKK) bulguları ile çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir ve postoperatif görme keskinliğini etkileyen potansiyel risk faktörleri linear multivariat lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Subfoveal koroid kalınlıkları SD-EDI-OKT' nin foveal horizontal kesiti kullanılarak ölçülmüştür. Gruplar arasında SKK, GK, DH ve DA bulguları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Aksiyel uzunluklar karşılaştırıldığında Grup -1/-2 ve Grup -1/-3 arasında istatistiksel farklılık gösterirken Grup -2/-3 arasında istatiksel fark saptanmamıştır. Grup-1, -2 ve -3 için yapılan multivariat regresyon analizinde SKK' nın (Grup-1 β=-0.594, p=0.036; Grup-2 β=-0.677 p=0.006; Grup-3 β= 0.568, p=0.002) LogMar görme keskinliğini etkileyen bağımsız risk faktörü olduğu saptanmıştır. Grup-1 ve -2 (Grup-1 (p=0.002) ve Grup-2 (p=0.003)) de SKK görme keskinliğini olumsuz etkileyen bağımsız bir faktör olarak saptanmıştır. Grup-3 için ise DH, AU ve SKK görme keskinliğini olumlu etkileyen bağımsız faktörler olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p<0.004, p<0.001, p<0.0001). Tüm gruplarda SKK ve AU arasında negatif korelasyon bulunmuştur. Sferik ekivalan multivariat regresyon analizinde tüm gruplar arasında farklı bulunmakla beraber görme keskinliğini etkilemediği saptanmıştır. Kullanılan regresyon modeli Grup-1, -2 ve -3' te bağımsız faktör olan SKK' nın varyasyonunu % 64.7, % 54.2 ve % 67.7 düzeyinde anlatmaktadır. Buna ek olarak bağımlı risk faktörü olan LogMar görme keskinliğinin varyasyonunu Grup-1, -2 ve -3 için sırayla % 46, % 53 ve % 77 olarak anlatmaktadır. Bizim verilerimiz SKK' nın görme keskinliğini (bağımlı risk faktörü) bağımsız bir risk faktörü olarak olumsuz etkilediğini göstermiştir. Ancak yukarıda yüzdelik dilim olarak verilmiş değerler bize LogMar görme keskinliğini etkileyebilecek daha farklı prediktörlerin olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle özellikle Grup-1' deki hastalar gibi çok düşük doğum haftası olan hastalarda ince koroidin kötü görme ile ilişkisi olması nedeniyle bu grup hastalarda PR ve GK ile koroid sirkulasyonu arasındaki ilişkinin aydınlatılması için sistemik risk faktörlerini değerlendiren prospektif randomize klinik çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerGörme keskinliği+4
Gülce Gökgöz Özışık
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Korneal kollajen çapraz bağlama tedavisinin deneysel bakteriyel keratit modelindeki etkisinin araştırılması ve topikal antibiyotik tedavisi ve kombine tedavi ile karşılaştırılması

Bu çalışma, korneal kollajen çapraz bağlama (KÇB) tedavisinin deneysel bakteriyel keratit modelindeki etkisinin araştırılması, topikal antibiyotik tedavisi ve kombine tedavi ile karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. 40 adet genç erişkin dişi Sprague Dawley sıçanın, her iki gözünün santral kornea epiteli kazınarak 2 mm çapında epitel defekti oluşturuldu. Sıçanlar rastgele iki gruba ayrıldı. 20 sıçanın her iki gözüne standart Pseudomonas Aeruginosa (PA) suşu ile hazırlanan süspansiyondan 0.05 ml (Grup1), 20 sıçanın her iki gözüne standart Metisilin Rezistan Staphylococcus Aureus (MRSA) suşu ile hazırlanan süspansiyondan 0.05 ml (Grup 2) damlatıldı. Grup1 kendi içinde dört gruba ayrıldı: Grup 1A kollajen çapraz bağlama (KÇB) ile, grup 1C KÇB + KÇB sonrası topikal tobramisin damla ile, grup 1D topikal tobramisin damla ile tedavi edildi ve grup 1B tedavisiz bırakılarak kontrol grubu olarak ayrıldı. Grup 2 kendi içinde dört gruba ayrıldı: Grup 2A KÇB ile, grup 2C KÇB + KÇB sonrası topikal % 5'lik fortifiye vankomisin damla ile, grup 2D topikal % 5'lik fortifiye vankomisin damla ile tedavi edildi ve grup 2B tedavisiz bırakılarak kontrol grubu olarak ayrıldı. Mikroorganizma süspansiyon damlatılmasını takiben 3. gün KÇB uygulandı ve topikal damla tedavisi başlandı. Mikroorganizma süspansiyonu damlatılmasını takiben 3. gün ve 7. gün biyomikroskobik ve mikrobiyolojik değerlendirme yapıldı. Tedavi ettiğimiz tüm gruplarda tedavi öncesine göre keratit odağındaki küçülme, korneal ödemdeki gerileme, korneal sürüntü örneklerinden elde edilen kültürdeki üremede azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,01). 7. günde keratit odağında grup 1C ve 1D'de 1B'ye göre, grup 2A, 2C ve 2D'de 2B'ye göre istatistiksel olarak anlamlı küçülme olduğu görüldü (p<0,01). 7. günde korneal ödemde grup 1D'de 1B'ye göre, grup 2A, 2C ve 2D'de 2B'ye göre istatistiksel olarak anlamlı gerileme olduğu izlendi (p<0,01). 7. günde korneal sürüntü örneklerinden elde edilen kültürdeki üremede grup 1C ve 1D'de 1B'ye göre, grup 1C ve 1D'de 1A'ya göre, grup 2A, 2C ve 2D'de 2B'ye göre, grup 2C'de 2A'ya göre istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü (p<0,01). Klinik ve mikrobiyolojik olarak KÇB tedavisinin etkinliğini değerlendirdiğimiz çalışmamızda, KÇB tedavisinin, KÇB tedavisi ile kombine topikal antibiyotik tedavisinin ve topikal antibiyotik tedavisinin Pseudomonas Aeruginosa (PA) ve Metisilin Rezistan Staphylococcus Aureus (MRSA) keratitlerinde enfeksiyonun yoğunluğunu ve şiddetini azaltmakta etkili olduğu sonucuna ulaştık. Bu sonuçlar ışığında dirençli bakteriyel keratitlerin tedavisinde topikal antibiyotiklerle birlikte uygulanan KÇB tedavisinin daha etkili olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kornea, Bakteriyel Keratitler, Kollajen Çapraz Bağlama

Antienfektif ajanlarGöz hastalıklarıKeratit+4
Begüm Bulam Kılıç
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Değişik katarakt tiplerinde nano indentasyon ile ön lens kapsülünün elastik modülüs özellikleri ve kapsül morfolojisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada nano indentasyon cihazı kullanılarak, katarakt dışında herhangi bir oküler patolojisi olmayan, psödoeksfoliasyon sendromu olan ve ön kameraya tripan mavisi verilen olgularda lens ön kapsülünün elastik modülüs ve sertlik gibi mekanik özelliklerinin değerlendirilmesi aynı zamanda bu değerlerin yaşla korelasyonunun ölçülmesi amaçlanmıştır. Ayrıca tarayıcı elektron mikroskop ile bu 3 grupta kapsül kalınlığının ölçülerek karşılaştırılması hedeflenmiştir. Ocak 2014 ve Haziran 2014 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Bölümü'nde normal senil katarakt tanısıyla opere edilen (grup1) psödoeksfoliasyonu olan hastalar (grup2) ve ön kamarada kapsül boyası olarak tripan mavisi(TM) (0,06% Blue Rhexis) verilen (grup3) 3 grup oluşturulmuştur. Her grupta 24 olgu olmak üzere toplam 72 ol yer almaktadır. Hastaların katarakt operasyonu sırasında çıkarılan ön lens kapsülleri çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya alınan hastalarda gözde katarakt dışında ek patoloji, göze herhangi bir ilaç uygulaması ve sistemik herhangi bir hastalık bulunmamaktadır. CSM instrument nanoindentasyon tester cihazı kullanılarak Oliver & Pharr metodu ile esneklik, Martens Hardness metodu ile sertlik değerlendirilmiştir. Buna ek olarak FEI Quanta 400F Tarayıcı elektron mikroskop (SEM) kullanılarak kapsül kalınlıkları ölçülmüştür. Yaş ve cinsiyet bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi (p= 0,997). FEI Quanta 400F Tarayıcı elektron mikroskop (SEM) kullanılarak kapsül kalınlığı açısından değerlendirildiğinde katarakt dışında herhangi bir oküler patolojisi olmayan hastalar grubunun kapsül kalınlığı ortalaması 18.19±2.18 µm, psödoeksfoliasyon sendromu olan olgular grubunda 18.41±2.64 µm, katarakt operasyonu sırasında kapsül boyası kullanılan grupta ise 18.36±1.95 olarak ölçüldü.Kapsül kalınlığı açısından bakıldığında üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,975). Nano indentasyon tester cihazı ile Oliver & Pharr metodu kullanılarak yapılan Young's modülüs ölçümlerde grup 1 de ön kapsül esneklikortalaması 7.53±1.07 GPa, grup 2de ortalama 6.007±1.25 GPa, grup 3 te iseortalama 8.12±0.98 GPa olarak ölçüldü.Psödoeksfoliasyon sendromu olan olgular grubu diğer iki gruptanda anlamlı derecede esnekliği fazla olarak ölçüldü (p=0.000). TM kullanılan grupta kapsül esnekliği normal gruptan daha az bulundu ancak bu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,942). Nano indenter ile ön kapsül sertliği ölçümlerinde grup 1 de kapsül sertliği ortalama 326.41±98.40 MPa, grup 2 de 210,5±52.32 MPa, grup 3 de ise ortalama 315.54±163.15 MPa olarak ölçüldü. Psödoeksfoliasyon sendromu olan olgular grubunda kapsül sertliği diğer iki gruptan anlamlı derecede az olarak saptandı (p<0.01). TEM kullanılarak ölçülen ön lens kapsül kalınlık değerlerine bakıldığında 3 grup arasında kapsül kalınlığı açısından anlamlı fark görülmezken yaşla olan korelasyonunda yaş artışıyla birlikte kapsül kalınlığında da artış saptanmıştır. Nano indenter kullanılarak ön lens kapsülü sertlik ve esneklik değerlerine bakıldığında ise psödoeksfoliasyonlu kapsülü olan hastalar grubunun normal hasta grubuna ve TM kullanılan hasta grubuna göre esnekliğinin daha fazla sertliğinin ise daha az olduğu bulunmuştur. TM kapsül sertliğini arttıran ve esnekliği azaltan bir faktör olarak bulunmadı.

DemografiGöz hastalıklarıKatarakt+4
Hüseyin Cem Şimşek
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritli hastaların kornea, sklera, koroid ve fovea kalınlınlıklarının ölçülmesi ve sağlam grupla karşılaştırılması

Bu çalışma, ön segment ve enhanced depth imaging optik koherens tomografi (EDI-OKT) kullanılarak ölçülen romatoid artritli hastaların kornea, sklera, koroid ve fovea kalınlıklarının sağlıklı bireylerin koroid kalınlıkları ile karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Bu amaçla, Bu çalışmaya Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi (BÜTF) Romatoloji Bilim Dalına müracaat eden hastalardan romatoid artrit tanısı ile takip edilen ve Göz Hastalıkları Anabilim Dalına refere edilen 36 kadın hastanın 36 gözü dahil edildi. Göz Hastalıkları Anabilim Dalına rutin kontrole gelen 36 kadın sağlıklı birey ise kontrol grubu olarak çalışma kapsamına alındı. Kornea kalınlığı Cirrus HD-OKT ile hasta sabit bir şekilde düz karşıya bakış pozisyonunda ön segment modu ile çekilen görüntüler üzerinden ölçüldü. Kalınlık ölçümleri ise manuel olarak kornea santralinden yapıldı. Sklera kalınlıkları HD-OKT ile hasta 45 derece temporale bakar pozisyonda ön segment modu ile çekildi. Kalınlık ölçümleri ise manuel olarak korneaoskleral limbusun birleşme bölgesinin 2mm temporalinden vertikal olarak yapıldı. Koroid kalınlıkları ve fovea kalınlığı hasta sabit bir şekilde düz karşıya bakış pozisyonunda, Spectralis OKT ile EDI modunda çekilen görüntüler üzerinden incelendi. Koroid kalınlığı retina pigment epiteli sınırından skleraya kadar olan mesafenin kaliperle vertikal ölçülmesi ile elde edildi. Ölçümler, foveadan başlayarak 1000μm ara ile nazalde ve temporalde 3000μm'ye kadar olmak üzere toplam 7 noktadan yapıldı. Fovea kalınlığı, foveal çukurluğun merkezinden internal limitan membrandan başlayarak retina pigment epitelini de içine alacak şekilde manuel olarak ölçüldü. Hasta grubunun ortalama kornea kalınlığı 543.3±5.6 μm iken, kontrol grubunda bu değer 549.9±4.9 μm olarak tespit edildi ve aralarında istatistiksel olarak bir anlam bulunmadı (p>0.05). Hasta grubunda ortalama sklera kalınlığı 343.7±9.5 μm iken, kontrol grubunda bu değer 420.9±7.0 μm olarak tespit edildi ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (p<0.001). Hasta grubunda fovea merkezinden vertikal olarak retina pigment epitelini de içine alacak şekilde olarak ölçülen ortalama retina kalınlığı 213.5 ± 3.1 μm iken, kontrol grubunda bu değer 222±2.5 μm olarak tespit edildi ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmedi (p>0.05). Hastaların ve kontrol grubunun foveadan başlayarak 1000μm ara ile toplam 7 noktadan yapılan koroid kalınlıkları ve ortalama toplam koroid kalınlığı birbirleri arasında karşılaştırıldı. Yedi bölgenin ölçümü ve toplam koroid kalınlığı ortalaması kontrol grubuyla karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunmadı (p>0.05). Hastalık süresi ile sklera kalınlığı arasında Spearman's rho testi kullanılarak yapılan korelasyon analizinde istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunmadı. Bu çalışmanın sonucu olarak romatoid artitte skleranın kontrol grubuna göre muhtemelen kronik inflamatuvar sürece bağlı olarak incelmiş olduğu tespit edilmiştir. Kornea, koroid ve fovea kalınlığında ise romatoid artrtitli hastalarda belirgin bir fark bulunmamıştır. Bu bilgiler ışığında romatoid artritli hastaları skleral incelme yönünden ve gelişebilecek olası sklera perforasyonları açısından takip etmek gerekmektedir.

Artrit-romatoidFovea centralisGöz hastalıkları+5
Onur Gökmen
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

The effects of intravitreal astaxanthin on retinal endothelial cell proliferation, retinal morphological structure and apoptotic cell death in in vivo oxygen-induced retinopathy (OİR) mouse model

Bu çalışmada in vivo oksijen endükte retinopati (OER) fare modelinde intravitreal astaksantin enjeksiyonunun farklı konsantrasyonlarda retinal endotelyal hücre proliferasyonuna, retina morfolojisine ve apoptotik hücre ölümüne etkisi incelendi. Çalışmada toplam 30 adet C57BLJ/6 ırkı fare kullanılmıştır. 20 adet C57BL/J6 fare postnatal 7-12. günler arasında %75 2 oksijene tabi tutuldu. Fareler analiz için 6 gruba ayrıldı. Beş tane yaş uyumlu işlem görmemiş, oda ortamında tutulmuş fare (Grup-A) negatif kontrol grubunu oluşturdu. Grup-B kontrol grubunu, 1µl intravitreal steril DMSO solüsyon enjeksiyonu, oksijene tabi tutulmamış (n=5 göz); Grup-C kontrol grubunu, oksijene tabi tutulmuş, işlem görmemiş (n=5 göz); Grup-D kontrol grubunu, 1µl intravitreal steril DMSO solüsyon enjeksiyonu, oksijene tabi tutulmuş (n=5 göz); Grup-E 10µg/ml intravitreal astaksantin enjeksiyonu (n=5 göz); Grup-F 100µg/ml intravitreal astaksantin enjeksiyonu (n=5 göz) oluşturdu. Onikinci gün 5 farenin bir gözüne (Grup-D) 1µl intravitreal steril DMSO, 5 farenin bir gözüne (Grup-E) 10 µg/ml intrvitreal astaksantin, 5 farenin sağ gözüne (Grup-F) 100 µg/ml intravitreal astaksantin enjekte edildi. . Postnatal 17. gün fareler sakrifiye edildi ve gözler preretinal neovaskülarizasyonun kantitatif analizi, apoptotik hücre ölümü ve morfolojik yapı incelenmesi için enüklee edildi. Neovaskülarizasyon internal limitan membranın vitreusa bakan yüzeyindeki vasküler hücre çekirdeklerinin sayımıyla kantifiye edildi. Histolojik ve ultrastrüktürel bulgular ışık ve elektron mikroskopi, apoptotik aktivite terminal deoxynucleotidyl transferase deoxy-UPT-nick end labeling (TUNEL) yöntemi ile incelendi. Grup-A ve Grup-B karşılaştırıldığında endotel hücre çekirdeği sayısında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p=0,9). Grup-C ve Grup-D karşılaştırıldığında endotel hücre çekirdeği sayısında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p=0,3). Grup A ve C karşılaştırıldığında endotel hücre çekirdeği sayısında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0.0001). Grup-B ve -D karşılaştırıldığında endotel hücre çekirdeği sayısında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0.0001). Grup-D ile karşılaştırıldığında Grup-E'de endotelyal hücre çekirdeği sayısının %77,49 ve Grup-F'de %76,61 azaldığı tespit edildi. Grup-E ve -F karşılaştırıldığında endotel hücre çekirdeği sayısında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p=0,9). Histolojik incelemede astaksantin enjekte edilmiş olan gözlerde kistik dejenerasyon, hücre kaybı tespit edilmedi. Ultrastrüktürel mitokondriyal değişiklikler astaksantin enjekte edilen gruplarda (Grup-E, -F) Grup-C ve-D'ye göre daha az yoğun olarak tespit edildi. İncelemede negatif kontrol grubu (Grup-A) Grup-B ile karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p=1.0). Negatif kontrol grubu (Grup-A) ve Grup-B, -C ve -D karşılaştırıldığında anlamlı fark bulundu (p<0.0001). Grup-C ve -D, Grup-E ve -F ile karşılaştırıdığında anlamlı fark bulundu (p<0.0001). Grup-E ve -F arasında anlamlı fark tespit edilmedi. TUNEL tekniği ile apoptozis analizinde Grup-A ve Grup-B'de dış nükleer tabakada ve iç nükleer tabakada benzer düzeyde apoptotik TUNEL-pozitif hücre tespit edildi. Grup-C ve –D'de dış nükleer tabakada ve iç nükleer tabakada benzer düzeyde apoptotik TUNEL-pozitif hücre tespit edildi. Grup A (p=0.3, 0.5) ve –B (p=0.5, 0.7), Grup-C ve –D ile karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi. Grup-E ile –F (p=0.3) arasında anlamlı fark bulunmadı. Grup-E ile Grup-C ve –D arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.09, p=0.2). Grup-F ile Grup-C ve –D arasında anlamlı fark bulundu (p=0.01, p=0.02). Sonuç olarak astaksantin OER modelinde neovaskülarizasyonu anlamlı oranda baskılamaktadır. Histolojik incelemede toksik etki izlenmemiş, ultrastrüktürel incelemede mitokondriler üzerine koruyucu etkileri olduğu ve TUNEL çalışmasında apoptotik aktiviteyi azalttığı tespit edilmiştir. Bununla ilgili ilaç etkisi ve doz etkisi ile ilgili prospektif randomize kliniğe yönelik deneysel çalışmalar gerekmektedir.

ApoptozisAstaksantinEndotelyum+5
Ali Küçüködük
Baskent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kornea neovaskülarizasyon modelinde subkonjonktival bevasizumab uygulama dozlarının inhibisyon etkisinin araştırılması ve karşılaştırılması

ÖZET Bu çalışma subkonjonktival bevasizumab uygulamasının rat modeli üzerinde kornea neovaskülarizasyonu inhibisyonunun etkinliğinin araştırılması ve farklı dozlarının etkinliğinin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu deneysel çalışmada 30 adet erişkin Sprague- Dawley türü rat kullanıldı. Rat kornealarının santrali kimyasal olarak koterize edildi. Ratlar rastgele 3 gruba ayrıldı. Grup 1'e (kontrol grubu) (n=10) 1. günde 0,05 ml subkonjonktival %0,9 NaCl çözeltisi uygulandı. Grup 2'ye (n=10) 1. günde 0,05 ml subkonjonktival bevacizumab (1,25 mg) uygulandı. Grup 3'e (n= 10) 0,05 ml subkonjonktival bevacizumab (1,25 mg) 1., 3., 5. ve 7. günde birer doz uygulanacak şekilde toplam dört doz uygulandı. Bütün ratların 3. ve 9. günde biyomikroskopik muayenesi yapıldı. Dijital fotoğraflar çekilip bilgisayar programı kullanılarak neovaskülarizasyonun toplam kornea yüzeyindeki kapladığı alanlar yüzde olarak hesaplandı. Denekler 10. günde sakrifiye edildi. Korneadan alınan kesitlerde, kan damarı sayısı, enflamasyon durumu ve kollajen düzeni histopatolojik olarak değerlendirildi. Kornea ödemi ve opasitesi, grup 3'te, grup 2 ve grup 1'e göre anlamlı şekilde düşük saptandı. Korneada ortalama neovasküler alanlar grup 2 ve grup 3'te, grup 1'e göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı, grup 3'te de grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük izlendi. Histopatolojik çalışmada grup 1'e göre damar sayıları karşılaştırıldığında, grup 2 ve grup 3'te damar sayısı istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Ayrıca grup 3'te, grup 2'ye göre damar sayısının istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu gözlendi. Histopatolojik değerlendirmede, grup 3'te enflamasyon ve ödem skorunun grup 1'e göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu izlendi. Kornea neovaskülarizasyonu inhibisyonunda subkonjonktival bevasizumab uygulanmasının etkili olduğu görülmüştür. Tedavide çoklu doz uygulanan bevasizumabın tek doz uygulanan bevasizumaba göre daha etkin olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Kornea neovaskülarizasyonu, Bevasizumab, Enflamasyon.

BevacizumabDoz-cevap ilişkisi-ilaçGöz hastalıkları+6
Burak Ulaş
Baskent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oksijen endükte retinopati in vivo fare modelinde intravitreal ve intraperitoneal siyanidin-3-glikozit enjeksiyonunun retinal endotelyal hücre proliferasyonu, retina morfolojisi ve apoptotik hücre ölümüne etkisi

Çalışmamızda in vivo oksijen endükte retinopati (OER) fare modelinde C57BL/J6 tipi fare kullanılarak, Siyanidin-3-Glikozit'in farklı dozlarda retinal endotelyal proliferasyonu, retinal ve apoptotik hücre ölümüne etkisi incelenmiştir. Toplam 40 adet C57BL/J6 fareden 30'u postnatal 7 ile 12. gün arası %75±2 oksijene tabi tutulmuştur. Her grupta 5 fare olmak üzere 8 grup oluşturulmuştur. Grup A işlem görmemiş negatif kontrol grubunu oluşturmuştur. Grup B-S %75±2 oksijene tabi tutulmadan intravitreal lµl DMSO enjeksiyonu yapılan kontrol grubu; Grup C %75±2 oksijene tabi tutulan, enjeksiyon uygulanmayan kontrol grubunu; Grup D-S ise %75 oksijene tabi tutulup lµl DMSO enjeksiyonu yapılan kontrol grubunu oluşturmuştur. Grup E 300ng/µl intravitreal Siyanidin-3-Glikozit enjekte edilen grup, Grup F 600ng/µl intravitreal Siyanidin-3-Glikozit enjekte edilen grubu oluşturmuştur. Grup G farelerine intraperitoneal 0.05mg/kg; Grup H farelerine ise 0.1mg/kg intraperitoneal Siyanidin-3-Glikozit enjekte edilmiştir. Neovaskülarizasyon iç limitan membran vitreal yüzünde endotelyal hücre proliferasyon sayımıyla kantifiye edilmiştir. Histolojik inceleme ışık mikroskopi ve ultrastrüktürel inceleme elektron mikroskopi ile gerçekleştirmiştir. Apoptotik aktivite terminal deoxynucleotidyl transferase deoxy-UPT-nick end labeling (TUNEL) yöntemi ile incelenmiştir. Grup E ve Grup F'nin neovasküler hücre çekirdek sayısında Grup D-S ile karşılaştırıldığında, istatistiksel anlamlı azalma izlenmiştir (p<0,0001). Grup H neovasküler hücre çekirdek sayısında grup C ve Grup D-S ile karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı azalma izlenmiştir (sırasıyla p<0.0001 ve p=0.014). E ve F gruplarında mitokondriyal dismorfolojide Grup D-S ile karşılaştırıldığında azalma gösterilmiştir (p<0.0001). Grup H mitokondriyal dismorfolojisinde Grup C ve Grup D-S ile karşılaştırıldığında anlamlı bir azalma gösterilmiştir (sırasıyla p=0.006 ve p<0.0001). Grup E ve H'de apoptotik aktivitede azalma izlenmemiş, grup F apoptotik aktivitesi ise Grup D-S (p<0.0001) ve grup E'ye göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0.025). Sonuç olarak çalışmamızda intravitreal ve intraperitoneal Siyanidin-3-Glikozit enjeksiyonlarının OER fare modelinde neovaskülarizasyonu ve mitokondriyel dismorfolojiyi azalttığını; ancak doz bağımlı olarak apoptozisi arttırdığı tespit edilmiştir.

Zeynep Eylül Ercan
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntravitreal ranibizumab enjeksiyonuna dirençli diyabetik maküler ödem tedavisinde intravitreal deksametazon implant enjeksiyonu veya intravitreal aflibercept enjeksiyonu uygulanmış olguların koroid kalınlıklarının incelenmesi

Çalışmamızda, intravitreal ranibizumab (İVR) tedavisine dirençli diyabetik maküler ödemi (DMÖ) bulunan olgularda intravitreal deksametazon (İVD) veya intravitreal aflibercept (İVA) uygulanan hastaların subfoveal koroidal kalınlıklarının (SFKK) değerlendirilmesi ve tedavi seçeneklerine göre koroid kalınlıklarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca olguların koroid kalınlıklarındaki değişimine göre görme keskinliği ve santral retinal kalınlık (SRK) ölçümlerindeki değişikliklerin korelasyonu incelenmiştir. Çalışmaya 6 doz İVR tedavisine dirençli DMÖ olan 52 hasta ve 25 sağlıklı birey dahil edildi. Yirmiyedi hastaya İVR sonrası İVA tedavisi uygulanırken, 25 hastaya İVR sonrası İVD tedavisi uygulandı. Hastaların detaylı oftalmolojik muayenesi yapıldı. Hastaların ve sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubunun SFKK ölçümleri spektral domain enhaced depth imaging optik koherens tomografi (SD-EDI-OKT) (Heidelberg Spectralis, Heidelberg Engineering, Heidelberg, Germany) ile ölçüldü. Retrospektif değerlendirilen tıbbi kayıtlarda, İVD veya İVA enjeksiyonu öncesi ve sonrası fonksiyonel ve morfolojik bulgular, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), Goldmann applanasyon tonometri ile ölçülen göz içi basıncı (GİB), SD-OKT (Heidelberg Spectralis, Heidelberg Engineering, Heidelberg, Germany) ile saptanan SRK ölçümü, SD-EDI-OKT ile değerlendirilen SFKK ölçümü incelendi. Olguların İVD veya İVA enjeksiyonundan 1 gün önce ve enjeksiyon sonrası 1., 2. ve 3. aylardaki bulguları analiz edildi. İVD enjeksiyonu öncesi SFKK değerleri enjeksiyon sonrası değerler ile (2= 1. ay, 3=2. ay, 4=3. ay) karşılaştırıldığında 1/2, 1/3 ve 1/4 süreçleri arasından istatistiksel anlamlı fark bulunurken (p=0.0001), 2/3, 2/4 ve 3/4 süreçleri arasında anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,0001; 0,0001; 0,006). İVA enjeksiyonu öncesi SFKK değerleri enjeksiyon sonrası değerler ile (2= 1. ay, 3=2. ay, 4=3. ay) karşılaştırıldığında 1/2, 1/3 ve 1/4 süreçleri arasında istatistiksel anlamlı fark görüldü (p=0.0001), ayrıca 2/3, 2/4 ve 3/4 süreçleri arasında da anlamlı fark bulundu (p=0,0001; 0,014; 0,0001). İVD enjeksiyon öncesi EİDGK değerleri (1) enjeksiyon sonrası değerler ile (2= 1. ay, 3=2. ay, 4=3. ay) karşılaştırıldığında 1/2, 1/3 ve 1/4 süreçleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p=0.0001). Ayrıca enjeksiyon sonrası süreçte EİDGK karşılaştırıldığında 2/3, 2/4 ve 3/4 süreçleri arasında da anlamlı fark görüldü (p=0,0001; 0,0001; 0.032). İVA enjeksiyon öncesi EİDGK değerleri (1) enjeksiyon sonrası değerler ile (2= 1. ay, 3=2. ay, 4=3. ay) karşılaştırıldığında 1/2, 1/3 ve 1/4 süreçleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p=0,0001; 0,0001; 0,0001). Ayrıca enjeksiyon sonrası süreçte 2/3 ve 2/4 süreçleri arasında da anlamlı fark görülürken (p=0,0001; 0,0001), 3/4 süreçleri arasında anlamlı fark görülmedi (p=0,057). İVD enjeksiyon öncesi SRK değerleri (1) enjeksiyon sonrası değerler ile (2= 1. ay, 3=2. ay, 4=3. ay) karşılaştırıldığında 1/2, 1/3 ve 1/4 süreçleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunurken (p=0.0001), 2/3, 2/4 ve 3/4 süreçleri arasında anlamlı fark görülmedi (p=0,9; 0,9; 1,0). İVA enjeksiyon öncesi SRK değerleri enjeksiyon sonrası değerler ile (2= 1. ay, 3=2. ay, 4=3. ay) karşılaştırıldığında 1/2, 1/3 ve 1/4 süreçleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunurken (p=0.0001), 2/3, 2/4 ve 3/4 süreçleri arasında anlamlı fark görülmedi (p=0,9; 0,9; 1,0). Sonuç olarak, çoklu İVR enjeksiyonlarına cevapsız DMÖ olgularının, İVD ve İVA enjeksiyonu sonrası 3 aylık takiplerinde SFKK'da istatistiksel anlamlı incelme, görme keskinliğinde istatistiksel anlamlı artış elde edilmiştir. SRK'daki azalma EİDGK'deki artış ile anlamlı korelasyon göstermektedir. SFKK enjeksiyon sonrası dönemde anlamlı incelmeye devam ederken SRK sabit kalmaktadır. Prospektif randomize daha uzun takipli çalışmalar bu verilere ışık tutacaktır.

AfliberseptDeksametazonDiabetik retinopati+6
Mustafa Aksoy
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oksijen endükte retinopati in vivo fare modelinde intravitreal ve intraperitoneal apigenin enjeksiyonunun retinal endotelyal hücre proliferasyonuna, retina morfolojisine ve apoptotik hücre ölümüne etkisi

Çalışmamızın amacı, oksijen endükte retinopati (OER) in vivo fare modelinde, Apigenin'in intravitreal ve intraperitoneal farklı dozlarda retinal endotelyal hücre proliferasyonu, retina morfolojisi ve apoptoz üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Toplam 50 adet yeni doğan C57BL/6J ırkı fare çalışmaya dahil edilmiştir. Otuz beş adet fare, anneleriyle birlikte postnatal 7. güne kadar oda ortamında yaşadıktan sonra, postnatal 7-12. günler arasında %75 2 oksijene tabi tutulmuştur ve postnatal 12. günde tekrar oda ortamına (%21 oksijen) alınarak enjeksiyon uygulamaları yapılmıştır. Postnatal 17. gün fareler enüklee edilmiştir ve preretinal neovaskülarizasyonun kantitatif analizi, apoptotik hücre ölümü ve morfolojik yapı incelenmesi yapılmıştır. Analizler için her biri 5 fareden oluşan 10 grup oluşturulmuştur. Grup-A oksijene tabi tutulmamış, işlem görmemiş; Grup-B oksijene tabi tutulmadan 1 μl intravitreal steril dimetil sülfoksit (DMSO) solüsyon enjeksiyonu uygulanmış; Grup-C oksijene tabi tutulmuş, işlem görmemiş; Grup-D oksijene tabi tutulmuş, 1μl intravitreal steril DMSO solüsyon enjeksiyonu uygulanmış; Grup-E ve -F sırasıyla oksijen sonrası 10 μg/ml ve 20 μg/ml intravitreal Apigenin enjeksiyonu uygulanmış; Grup-G ve -H sırasıyla oksijen sonrası 10 mg/kg ve 20 mg/kg intraperitoneal Apigenin enjeksiyonu uygulanmış; Grup-I oksijene tabi tutulmadan 3 μl intraperitoneal steril DMSO solüsyon enjeksiyonu uygulanmış; Grup-J oksijene tabi tutularak, 3 μl intraperitoneal steril DMSO solüsyon enjeksiyonu uygulanmış grupları temsil etmektedir. Kontrol grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında, oksijene tabi tutulan gruplarda endotel hücre çekirdeği ve atipik mitokondri sayısında anlamlı artış saptanırken (p<0,0001), apoptotik hücre sayısında farklılık izlenmemiştir. Grup-C ile karşılaştırıldığında, Grup-E, -F, -G ve -H'de endotelyal hücre çekirdeği, atipik mitokondri ve apoptotik hücre sayısında istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu izlenmiştir (tümü için p<0,0001). Işık mikroskopisi ile bakıldığında Apigenin gruplarında kistik dejenerasyon veya hücre kaybı tespit edilmemiştir. Sonuç olarak Apigenin, neovaskülarizasyon, mitokondriyal dismorfoloji ve apoptotik aktiviteyi baskılamakta, oküler neovasküler hastalıkların tedavisinde umut vaat etmektedir.

ApigeninApoptozisFlavonoidler+6
Almıla Sarıgül Sezenöz
Baskent University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kornea epitel iyileşmesinde topikal insan serumu, amnion sıvısı, umblikal kord serumu ve anne sütü etkinliklerinin karşılaştırılması

Bu çalışma; antimikrobiyal özellikleri, içerdikleri pek çok büyüme faktörü ve sitokin komponentleri ile doğal gözyaşına benzer özellikteki biyolojik sıvılar olan insan periferik kan serumu, umblikal kord serumu, amnion sıvısı ve anne sütünün kornea re-epitelizasyonu üzerine etkilerini karşılaştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmada Bal-b/C türü 36 adet dişi fare kullanıldı. Sedasyon altında topikal anestezi sağlandıktan sonra 2 mm çapında, kornea santralinde epitel defekti oluşturulan fareler rastgele seçilen 6 gruba ayrıldı. Grup A'ya insan serumu, grup B'ye umblikal kord serumu, grup C'ye amnion sıvısı, grup D'ye anne sütü, grup E'ye prezervansız suni gözyaşı uygulandı. Tüm topikal damlalar 3 gün boyunca eş zamanlı olarak günde 4 kere damlatıldı. Grup F'ye damla damlatılmayarak kontrol grubu olarak ayrıldı. On ikinci saat, 1.gün, 2. gün ve 3. gün biyomikroskopik muayeneleri yapıldı ve fotoğrafları çekildi. Üçüncü gün fareler sakrifiye edildi, histopatolojik inceleme yapıldı. Epitel defekti kapanma oranları karşılaştırıldığında sadece anne sütü damlatılan grupta kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha hızlı bir kapanma görüldü (p≤0,050). Amnion sıvısı kullanılan grupta 12. saatte defekt kapanma oranları kıyaslandığında kan ürünlerine göre klinik uygulamada farklılık yaratabilecek daha hızlı bir re-epitelizasyon mevcuttu. Histopatolojik değerlendirmelere göre normal kornea yapısına en yakın olan ve en iyi epitelize olan anne sütü damlatılan gruptu. Oküler yüzey hastalıklarında doğal gözyaşı içeriğine benzer ideal bir epitelizan veya suni gözyaşı bugün için mevcut olmamakla beraber, konvansiyonel tedavilere alternatif biyolojik sıvılar içerisinde anne sütü iyi bir seçenek olarak görülmektedir.

Göz hastalıklarıKornea
Aslıhan Yüce Sezen
Baskent University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaş gruplarına göre makuler otofloresans değişimlerinin, lipit profilinin, serum lutein ve zeaksantin seviyelerinin kıyaslanması

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, Visucam 500 cihazı ile ölçtüğümüz makula pigment dansitesi ve fundus otofloresans (FAF) ölçümünde elde edilen lipofuksin dansitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bu ölçümlerin yaş, lipit profili, serum lutein ve zeaksantin değerleri ile bağlantısının araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) tanısı alan 80 kişilik hasta grubu ile sağlıklı 80 kişilik kontrol grubu çalışmamıza dahil edildi. Yaşları 50-90 arasında değişen olgular klinik özelliklerine göre bir ile üç ay arasında prospektif olarak ortalama 15,8 ay süreyle izlendi. Kuru tip YBMD olan gözler Grup 1, yaş tip YBMD olan gözler Grup 2 ve kontrol grubu Grup 3 olarak sınıflandırıldı. Hasta gruplarına günlük 10 mg lutein ve 2 mg zeaksantin başlandı ve kontrol grubu ilaçsız olarak izlendi. Çalışmaya alınan olgulara her muayenede renkli fundus fotoğrafı (RFF), optik koherans tomografi (OKT) ile santral makula kalınlığı (SMK), FAF ve makula pigment optik dansitesi (MPOD) ölçümleri yapıldı. Tüm olgulardan her muayenede serum lutein ve zeaksantin seviyelerini saptamak için kan örnekleri alındı ve yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) yöntemiyle çalışıldı. Başvuru anında tüm olguların lipit profillerine bakıldı. Gruplar kendi içinde dekatlara ayrılarak yaş gruplarına göre ve birbirleri arasında kıyaslandı. İstatistiksel analiz SPSS 17.0 ile yapıldı. Sonuçlar: Çalışmamıza yeni tanı alan 80 YBMD olgusunun 147 gözü ve 80 kontrol olgusunun 153 gözü alındı. Hasta grubunda yaş tip YBMD'si olan 48 göz, kuru tip YBMD'si olan 99 göz vardı. Çalışma grubunda 43 hasta (%53,75) kadın, 37 hasta (%46.25) erkek idi. Kontrol grubunda 39 (%48,14) kadın 41 (%51,86) erkek olgu vardı. Grupların yaş ortalaması sırasıyla 71,17±8,32 yıl ve 69,26±9,08 yıl idi. Gruplar birbiriyle kıyaslandığında en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) Grup 2'de diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. EİDGK ile çalışmadaki diğer parametrelerin ilişkisine bakıldığında yaş, SMK, maxMPOD ve FAF bulguları ile anlamlı ilişki olduğu saptandı. Santral makula kalınlığının çalışmadaki diğer parametrelerle ilişkisine bakıldığında EİDGK ve FAF ile arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü. Santral makula kalınlığının yüksek olduğu gözlerde FAF'ın azalmış olduğu ve EİDGK'nin düşük olduğu saptandı. Başvuru ve son kontrol MPOD değerleri için gruplar birbiri arasında ve kendi içinde yaş gruplarına göre kıyaslandığında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Hasta gruplarına lutein (L) 10 mg ve zeaksantin (Z) 2 mg başlandıktan sonra yapılan takiplerde 6. aya kadar MPOD'nin istatistiksel anlamlı olarak arttığı ve bu artışın serum L ve Z seviyelerindeki artışla korele olduğu görüldü. Başvurudaki ortalamaMPOD seviyeleri ile yaş, cinsiyet, FAF bulgusu, lipit tipleri arasında anlamlı ilişki saptanmazken EİDGK ve SMK ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptandı. Lipit tipleri açısından gruplar birbiri arasında kıyaslandığında yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) değerleri Grup 1'de diğer gruplara göre istatistiksel anlamlı yüksek saptanırken (p=0,020) diğer lipit tipleri açısından anlamlı farklılık yoktu. Başvuru serum lutein ve zeaksantin seviyeleri açısından gruplar birbirleri arasında ve kendi içinde yaş gruplarına göre kıyaslandığında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda Visucam 500 cihazı ile MPOD ve FAF ölçülmüş olup bu değerler arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Makula pigment dansitesinin yaş, cinsiyet, YBMD varlığı ve YBMD tipinden etkilenmediği görülmüştür. YBMD hastalarında destek tedavisi ile MPOD'nin en azından ilk 6 ay için arttığını gözlemledik. Çalışmadaki sonuçlarımızın ışığında, makula pigment dansitesinin RPE ve koroid seviyesinde meydana gelen patolojiler sonucunda değişmediğini düşünüyoruz.

Göz hastalıklarıLipidlerLutein+3
Ayhan Özyurt
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Silikon yağı alınması sonrası kornea kalınlığı, ön kamara derinliği ve iridokorneal açı değişikliklerinin ön segment optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Silikon yağı alınması sonrası kornea kalınlığı, ön kamara derinliği ve iridokorneal açıda görülen değişikliklerin ön segment optik koherens tomografi (ÖS-OKT) ile değerlendirilmesi. Yöntem: Çeşitli endikasyonlarla vitreoretinal cerrahi geçirmiş olan ve intravitreal silikon yağı verilen 32 hastanın 32 gözü çalışmaya dahil edildi. Prospektif olarak planlanan çalışmada olguların diğer gözleri kontrol grubu olarak kabul edildi. Kornea kalınlığı, ön kamara derinliği ve iridokorneal açıdaki değişiklikler ÖS-OKT ile aksiyel uzunluktaki değişiklikler ise parsiyel koherens interferometri ile ölçüldü. Kontrol ölçümleri postoperatif 1. gün, 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda yapıldı. Tek gözlü olgular, tekrar operasyon gerektiren olgular, nüks dekolmanlı olgular ve ön segment patolojisi olan olgular çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Çalışma grubu ile kontrol grubu arasında preoperatif dönemdeki ölçümlerde korneal kalınlık, ön kamara derinliği, iridokorneal açı değerlerinde anlamlı bir fark saptanmazken; çalışma grubunda aksiyel uzunluk ve sferik eşdeğer ortalamasının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p=0.005 ve p=0.000). Santral kornea kalınlığında postoperatif 1. gün ve 1. haftadaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0.001 ve p=0.014). Birinci günden sonra kornea kalınlığında azalmanın başladığı ve postoperatif 3. ayda preoperatif değerlere indiği görüldü. Ön kamara derinliğinde postoperatif 1. gün, 1. hafta ve 1. ayda görülen artış istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (sırasıyla p=0.034, p=0.001 ve p=0.001) 3. ayda da hafif bir artış olduğu fakat bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Aksiyel uzunlukta postoperatif 1. gün, 1.hafta, 1. ay ve 3. aydaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (her biri için p=0.000). İridokorneal açı 0º ve 180º değerinde postoperatif 1. gün, 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda artış gözlendi ve değerlerdeki değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulundu (iridokorneal açı 0º için her biri p=0.000; iridokorneal açı 180º için sırasıyla p=0.000, p=0.000, p=0.000 ve p=0.001). Preoperatif sferik eşdeğerde postoperatif 1. gün, 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda görülen miyopiye kayış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (her biri için p=0.000). Sonuç: Silikon yağı alınması sonrası santral kornea kalınlığı ve ön kamara derinliğindeki değişiklikler geçici olup, postoperatif 3. aydaki ölçümlerde preoperatif değerlere yaklaştığı gözlendi. Bununla beraber aksiyel uzunluktaki azalma, sferik eşdeğerdeki miyopiye kayış ile iridokorneal açıda genişlemenin postoperatif dönemde sebat ettiği ve postoperatif 3. ayda da devam ettiği gözlendi.

GözGöz hastalıklarıKornea+3
Hasan Can Doruk
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşanlarda deneysel olarak endotoksin ile oluşturulmuş üveit modelinde intravitreal ve sistemik infliksimab tedavisinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada, tavşanlarda endotoksin ile oluşturulmuş üveit modelinde sistemik ve intravitreal infliksimab tedavisinin etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: 2-2.5 kg'lık 28 adet Yeni Zelanda albino tavşanı dört gruba eşit olarak bölündü. Grup 1'e intravitreal 0.1 cc salin, grup 2'ye intravitreal 2 µgr/ 0.1 cc lipopolisakkarit, grup 3'e intravitreal 2 µgr/ 0.1 cc lipopolisakkarit ve intravitreal 2mg/ 0.1 cc infliksimab ve grup 4'e intravitreal 2 µgr/ 0.1 cc lipopolisakkarit ve sistemik 5 mg/kg infliksimab uygulandı. Klinik değerlendirme, biyokimyasal analiz (aköz hümör ile vitreusta protein ve TNF-α düzeyleri) ölçümleri ile histopatolojik değerlendirme yapıldı. Bulgular: Tedavi sonrası klinik üveit skoru Grup 4'te Grup 2'ye göre daha düşük saptanırken, (p=0.006) Grup 3 ile Grup 2 arasında fark izlenmedi (p=0.016). Aköz protein seviyesi kontrol grubuna göre her 3 grupta fazla saptanırken (p<0.001); Grup 2, 3 ve 4 arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). Aköz hümör TNF-α düzeyi Grup 3'te Grup 4'e ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fazla olarak tespit edildi (p=0.002, p=0.003). Vitreus protein düzeyleri ve TNF-α konsantrasyonları gruplar arasında farklı saptanmadı (p=0.026, p=0.101). Doku ve lümen histopatolojik değerlendirmelerinde en şiddetli enflamasyon Grup 3'te görüldü (p<0.001); Grup 4'te Grup 2 ve 3'e göre doku enflamasyonu azalmışken (p<0.001, p=0.001) lümen enflamasyonu açısından Grup 2 ile fark yoktu (p=1.00). Sonuç: İntravitreal 2mg/kg infliksimab EİÜ modelinde paradoksik olarak enflamasyonu şiddetlendirirken sistemik 5mg/kg infliksimab tedavisi inflamasyonu hızlı ve etkin bir şekilde geriletmektedir. Anahtar kelimeler : Endotoksin, infliksimab, intravitreal, üveit

EndotoksinlerGöz hastalıklarıTavşanlar+4
Oya Dönmez
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinal ven tıkanıklığına bağlı maküla ödeminde deksametazon implant kullanımı

Amaç: Retinal ven tıkanıklıklarına (RVT) ikincil maküla ödemi olan hastalarda intravitreal deksametazon implantın etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi ile görsel prognoza etki edebilecek faktörlerin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: İntravitreal deksametazon implant uygulanan ve takiplerine en az altı ay boyunca düzenli gelen 61 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Tüm olguların enjeksiyon öncesi ve sonrası düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK), optik koherens tomografi (OKT) ve floresein anjiyografi (FA) değerlendirilmelerini içeren detaylı oftalmolojik muayeneleri yapılmıştır. Başlangıç DEİGK, intraretinal kist çapı, seröz retina dekolmanı varlığı, fotoreseptör iç segment dış segment (ISOS) bandı bütünlüğü, retina pigment epiteli (RPE) atrofisi ve epiretinal membran (ERM) varlığının görsel prognoz üzerine etkileri değerlendirildi. Her bir göz için tedavi başarısı anatomik olarak SMK'nın ≤250 µm saptanması olarak tariflenirken, fonksiyonel olarak DEİGK'nın ≥3 sıra artması şeklinde tanımlandı. Bulgular: RVT tanılı 61 hastanın (34 kadın, 27 erkek) 63 gözüne toplam 92 doz intravitreal deksametazon implant yapılmıştır. Ortalama yaş 63.5±12.1 (38-91) idi. Etkilenen gözlerin 27'sinde santral retinal ven tıkanıklığı (SRVT), 36'sında retinal ven dal tıkanıklığı (RVDT) mevcuttu. Başlangıç DEİGK 0.93±0.50 logMAR (0.30-2.00), SMK 628±266 µm (268-1726) saptanırken, bu değerler enjeksiyon sonrası birinci ayda sırasıyla 0.65±0.44 logMAR (p<0.001) ve 324±186µm (p<0.001), üçüncü ayda 0.67±0.45 logMAR (p<0.001) ve 366±200 µm (p<0.001), altıncı ayda ise 0.81±0.49 logMAR (p=0.004) ve 530±233 µm (p<0.001) olarak saptandı. Fonksiyonel başarı birinci ve üçüncü aylarda olguların %33.9'unda saptanırken, altıncı ayda %14.5 olarak bulundu. Anatomik başarı ilk ayda %59.7, üçüncü ayda %48.4 ve altıncı ayda %19.4 olarak saptandı. Seröz retina dekolmanı varlığı anatomik ve fonksiyonel başarıyı istatistiksel anlamlı bir şekilde etkilemezken; OKT'de intraretinal kist çapı ˃600 µm saptanan gözlerde üçüncü ayda görsel prognoz, kist çapı <300 µm ve 300-600 µm olanlara göre daha kötü saptandı (sırasıyla p=0.011, p=0.033). Tedavi öncesi ISOS bandı bütünlüğü bozuk olan gözlerin %50'inde, RPE atrofisi olanların %66.7'sinde, ERM olanların %75'inde deksametazon implant uygulaması sonrası görme keskinliğinde iyileşme olmadığı görüldü. Başlangıç görme keskinliği ≥1.0 logMAR olan gözlerde tedavi ile görme keskinliğinde artış elde edilirken (p<0.001), başlangıç görme keskinliği <1.0 logMAR olanlarla kıyaslandığında görsel prognozunun daha kötü olduğu saptandı (p<0.001). Deksametazon implant uygulaması sonrası birinci ayda göz içi basıncında bazale göre ≥10 mmHg artış oranı %13.5 saptanırken, takip döneminde GİB ˃30 mmHg saptanan göz oranı %6.5 bulundu. Bu süreçte fakik gözlerin %13.2'sinde katarakt geliştiği gözlemlendi. Sonuç: İntravitreal deksametazon implant RVT'ye bağlı maküla ödeminde etkili ve güvenilir bir ajandır; ancak enjeksiyon öncesi görme keskinliği ≥1.0 logMAR, intraretinal kist çapı ˃600 µm, ISOS bandı bütünlüğü bozuk, RPE atrofisi veya ERM olan gözlerde elde edilen etki sınırlı kalmaktadır.

DeksametazonGöz hastalıklarıMakula ödemi+6
Eser Çatal
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinal ven tıkanıklıklarında takip ve tedavi sonuçlarımız

Ciddi görme kaybına yol açan retina damar hastalıkları içerisinde ven tıkanıklığı diyabetik retinopatiden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Maküla ödemi, maküla non-perfüzyonu, retinal neovaskülarizasyon, vitreus içi veya intraretinal hemorajiler, traksiyonel retina dekolmanı ve bu hastalıkların ortak bir sonucu olarak görme kaybı ortaya çıkabilir. Bu çalışmada kliniğimizde retinal ven tıkanıklığı (RVT) tanısı konmuş hastalarda risk faktörlerini, takip sürecini ve uygulanan tedavi seçeneklerinin görme keskinliği ve santral makula kalınlığı (SMK) üzerindeki etkilerini araştırdık. Çalışmada Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Ocak 2009- Mart 2014 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen RVDT ve SRVT tanısı alan hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. RVT olan 143 hastanın 150 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tedavi öncesi ve sonrası muayene ve OKT bulguları kaydedildi. Tedavi yöntemlerinin etkinliği ve komplikasyonları değerlendirildi. HT, RVT'nin en sık ve en önemli risk faktörü olup, glokom SRVT ptogenezinde RVDT'ye göre daha büyük öneme sahiptir. SRVT hastalarında, RVDT'ye göre başlangıç görme keskinliği daha düşük, SMK daha yüksek ve iskemi daha fazladır. Makula ödemi, retinal iskemi ve oküler neovaskülarizasyon görme keskinliğinin azalmasına yol açan en sık ve en önemli komplikasyonlardır. İntravitreal anti-VEGF ve steroid tedaviler makula ödemi olan hastalarda etkili tedavi yöntemleridir. Tedaviye erken başlanması, hasta takibinin düzenli yapılarak eksik tedaviden kaçınılması ve glokom, katarakt gibi gelişebilecek komplikasyonların yönetimiyle daha başarılı görsel ve anatomik sonuç elde edilebilir. RVT patogenezi, kliniği ve tedavisi tek bir antite olmadığından; eşlik eden risk faktörlerinin tespiti ve tedavi edilmesi, her hasta için en uygun tedavi seçeneğinin ve doz aralığının ayrıca belirlenmesi gereklidir.

Gözde Koçak
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Torik intraoküler lens implantasyonu sonuçlarımız

ÖZET Amaç: 1.25 Dioptri(D) ve üzerinde astigmatizmaya sahip kataraktlı gözlerde fakoemülsifikasyon cerrahisi ile birlikte torik göz içi lens (TGİL) implantasyonu sonrası görsel sonuçların, refraktif düzeltmenin ve göz içi lens stabilitesinin değerlendirilmesi. Materyal-Metod: Retrospektif çalışmamıza 15 hastanın 24 gözü dahil edildi. 1.25 D ve üzerinde astigmatizması olan katarakt cerrahisi planlanan gözlere katarakt cerrahisi ile birlikte TGİL implantasyonu uygulandı. Hastalar minimum 6 ay süreyle takip edildi. Katarakt cerrahisinden sonra 1.gün, 1.hafta, 1.ay, 3.ay ve 6.ay düzeltilmemiş görme keskinliği (DGK) (logMAR), refraksiyon değerleri (sferik equvalan) ve göz içi lens (GİL) rotasyon miktarı kaydedildi. Sonuçlar: Çalışmaya ortalama yaşları 65.95 ± 9.40 yıl (50 - 81 yıl) olan 15 hastanın (10 kadın, 5 erkek) 24 gözü dahil edildi. Hastaların preoperatif ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK) 0.38 ± 0.19 logMAR'dı. Postoperatif 6. ay sonunda gözlerin 23'ünde (%95.8) DGK 0.10 logMAR ve üzerinde saptandı. Postoperatif 6. ay sonunda ortalama DGK'leri 0.03 ± 0.04 logMAR (minimum 0.00 - maksimum 0.15 logMAR) iken, EİDGK 0.01 ± 0.04 logMAR (minimum -0.10 - maksimum 0.05 logMAR) olarak saptandı. Ortalama preoperatif silindirik refraksiyon 2.58 ± 1.07 D (minimum 0.75 - maksimum 4.75 D), ortalama preoperatif korneal astigmatizma değerleri 2.34 ± 0.68 D (minimum 1.25 - maksimum 3.85 D) iken ortalama postoperatif 6. ay sonundaki rezidüel astigmatizma değerleri 0.44 ± 0.18 D (minimum 0.25 - maksimum 0.75 D) olarak saptandı. Hastaların postoperatif 6. ay sonundaki ortalama GİL rotasyon miktarı ise 4.16 ± 2.01º (minimum 2º - maksimum 8º) olarak ölçüldü. Cerrahiye bağlı indüklenmiş astigmatizma (CİA) değeri 0.39 D (minimum 0.10 - maksimum 1.05 ) olarak saptandı. Postoperatif 6 aylık takip süresi sonunda hiçbir hastaya rezidüel astigmatizma için düzeltici cerrahi uygulanmadı. Tartışma: 1.25 D ve üzerinde korneal astigmatizması olan katarakt hastalarında TGİL implantasyonu gözlükten bağımsız uzak mesafe görme beklentisi olan hasta grubunda rotasyon stabilitesi ve refraktif kazanımlar açısından kullanılışlı bir seçenektir. Anahtar kelimeler: Torik göz içi lens implantasyonu, astigmatizma.

AstigmatizmGözGöz hastalıkları+5
Ömer Takeş
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntravitreal ranibizumab uygulanması sonrasında ön kamara parametrelerindeki değişikliklerin ön segment optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Daha önce intravitreal enjeksiyon uygulanmamış hastalarda ranibizumab enjeksiyonunun göz içi basıncı (GİB)'na ve iridokorneal açı (İKA)'ya olan etkisini değerlendirmek Yöntem: Olguların enjeksiyon yapılmayan diğer gözleri kontrol grubu olarak belirlenerek tek taraflı intravitreal ranibizumab enjeksiyonu yapılan hastalar çalışmaya alındı. Toplamda prospektif olarak incelenen 50 hastanın 18'i kadın, 32'i erkek olup ortalama yaş 68.96 + 11.10 yıl idi. Hastalara ranibizumab yapılmadan önce Goldmann aplanasyon tonometresi ve skleral mahmuz açısı ve Schwalbe hattı hizasında açı açıklığı mesafesi (SH-AAM) tayini için Visante OKT (Carl Zeiss Meditec) ile ön segment-OKT (ÖS-OKT) uygulandı. Tüm hastalarda enjeksiyon sonrası 1. gün, 1. hafta, 1. aydaki kontrollerde ölçümler tekrarlandı. İntravitreal enjeksiyonun bu parametreler üzerindeki etkisi değerlendirildi. Bulgular: Olguların 38'i (%76) fakik, 12'si (%24) psödofakikti. Ranibizumab yapılma endikasyonu 10 hastada (%20) diabetik makula ödemi (DMÖ), 6 hastada (%12) retinal ven tıkanıklığı (RVT)'na bağlı makuler ödem 34 hastada (%68) subretinal neovasküler membran (SRNM) idi. Operasyon öncesinde enjeksiyon yapılan gözle diğer göz karşılaştırıldığında santral kornea kalınlığı (SKK), aksiyel uzunluk(AL), sferik eşdeğer(SE), ön kamara derinliği (ÖKD), iridokorneal açı 180o - 0o değerleri, SH-AAM 180o -0o değerleri ve GİB değerleri açısından anlamlı fark bulunmadı. (sırasıyla p=0.768, p=0.571, p=0819, .p=0.886, p=0.800, p=0.578, p=0.725, p=0.705). Tüm grup için ve fakik ve psödofakik alt grupları için operasyon öncesi ve sonrasındaki 1. gün, 1. hafta, 1. aydaki iridokorneal açı 180o- 0o değerleri ve SH-AAM ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik bulunmadı. Tüm grupta preoperatif GİB'ı ile postoperatif 1. gün, 1. hafta, 1. ay GİB değeri arasındaki fark (sırasıyla p: 0.432, p: 0.130, p: 0.985) istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Fakik gözlerde preoperatif GİB'ı ile postoperatif 1. gün, 1. hafta, 1. ay GİB değeri arasındaki fark (sırasıyla p: 0.469, p: 0.121, p: 0.331) istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Psödofakik gözlerde preoperatif GİB'ı ile postoperatif 1. gün, 1. hafta, 1. ay GİB değeri arasındaki fark (sırasıyla p: 0.767, p: 0.651, p: 0.560) istatistksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç: İlk kez intravitreal ranibizumab uygulaması sonrası post-op ilk bir ayda GİB ve iridokorneal açıda değişiklik gözlenmedi. Anahtar kelimeler: Göz içi basıncı, Ön segment optik koherans tomografi, ranibizumab

Göz hastalıklarıRanibizumabTomografi-optik koherens+2
Hilal Kılınç
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Santral seröz korioretinopati'de takip ve tedavi sonuçlarımız

Santral seröz korioretinopati (SSKR) ciddi görme kaybına yol açan cerrahi olmayan retinopatiler içerisinde yaşa bağlı makula dejenerasyonu, diabetik retinopati ve retinal ven dal tıkanıklığından sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Bazı hastalar yakınmaları olmadan tesadüfen tanı alabilmekte veya geçirilmiş hastalık belirtileri saptanabilmektedir. Bu çalışmada SSKR tanılı hastalarımızın risk faktörleri, takip süreci ve uygulanan tedavi seçeneklerinin görme keskinliği ve OKT'de santral makuler kalınlık üzerindeki (SMK) etkileri araştırıldı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Nisan 2010- Ocak 2016 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen santral seröz korioretinopati tanısı alan hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastalara santral seröz korioretinopati tanısı fundus muayenesi, OKT ve FFA ile konuldu. SSKR tanısı alan 130 olgunun 160 gözüne ait kayıtlar incelendi. Ancak takip ve/veya veri yetersizliği nedeniyle; 122 olgunun 151 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, sistemik hastalıklar, kullandığı ilaçlar vb.), muayene bulguları, tedavi öncesi ve sonrası muayene ve OKT bulguları kaydedildi. Tedavi yöntemlerinin etkinliği ve komplikasyonları değerlendirildi. SSKR hastalarında en fazla oranda görülen sistemik hastalık HT olarak tespit edildi. Sonrasında romatolojik hastalıklar, Cushing sendromu gibi durumlar gelmekteydi. Bu hastalığa zemin oluşturan en önemli durumlardan biri steroid kullanımıydı. SSKR hastalarında stres ve tip A kişiliğe sık rastlanmaktaydı. SSKR hastalığı olanlarda sigara ve alkol kullanımının yüksek olduğu görüldü. Hastalık erkeklerde kadınlara göre yüksek oranda görünmesine karşın SSKR atağı ile kadınlarda gebelik de sorgulanmalıdır. Çünkü kadın hastalarımızda gebelik oranı nadir değildi. Akut ve rekürren düzelen olgularda genellikle medikal tedavi yeterli olurken rekürren kronik ve kronik olgularda FDT, intravitreal enjeksiyon veya ikisi birlikte uygulanır. Bu tip hastalarda genellikle seröz dekolmanın gerilemesi ve SMK'lığın azalması için tek seans FDT yeterli olurken, intravitreal enjeksiyon dozlarının 1'den fazla olabileceği izlendi. SSKR'de patogenezin, kliniğin, eşlik eden risk faktörlerinin tespit edilerek tedavinin yapılmasının, her hasta için en uygun tedavi seçeneğinin ve doz aralığının dikkatli bir şekilde belirlenmesinin gerekli olduğu kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: SSKR, FDT, anti-VEGF, OKT, SMK.

GözGöz hastalıklarıMakula dejenerasyonu+4
Yusuf Ayaz
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer açık açılı glokom, normal tansiyonlu glokom ve oküler hipertansiyonda görme alanı, optik koherens tomografi ve heidelberg retinal tomografinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, Primer Açık Açılı Glokom (PAAG), Normal Tansiyonlu Glokom (NTG) ve Oküler Hipertansiyonda (OHT) Görme Alanı (GA), Heidelberg Retinal Tomografi (HRT), Optik Koherens Tomografinin (OCT) etkinlik ve korelasyonu araştırıldı.Çalışmaya 29 PAAG' li hastanın 55, 16 OHT' lu hastanın 32 ve 13 NTG' li hastanın 26 gözü alındı. Tüm hastalara 6 ay ara ile en az 3 kez detaylı oftalmolojik muayene, GA, HRT 3 ve OCT ile Optik Disk (OD) ve Retina Sinir Lifi Tabakası (RSLT) incelendi.Hastaların 32' si kadın, 26' sı erkekti. Ortalama yaş 66,4±10 yıldı. Ortalama takip süresi 22±2.2 ay olarak hesaplandı. GA' da Mean Deviasyon (MD) ve Patern Standart Deviasyon (PSD) değerleri, PAAG ve NTG' li gözlerde OHT' li gözlerden daha yüksekti. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı. (p<0.05). PAAG ve NTG' li gözlerde, GA' da MD ve PSD değerleri ile HRT 3' de Disk Alanı (DA) ve Kontür Hattının Yükseklik Değişkenliği (HVC) dışındaki parametreler arasında korelasyon saptandı. Ayrıca PAAG' li gözlerde, MD ve PSD değerleriyle OCT' de DA ve Rim Alanı (RA) dışındaki parametreler arasında korelasyon saptandı. NTG grubunda; MD ile OCT' de DA dışındaki parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon izlenirken, PSD ile OCT' de DA ve ortalama RSLT kalınlığı dışındaki parametreler arasında korelasyon saptandı. OHT' li gözlerde ise MD ve PSD değerleriyle hiçbir HRT parametresi arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon olmazken, OCT' de sadece RA ile MD ve PSD arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon izlendi. Tüm gruplarda, ilk ve son vizitteki MD ve PSD değerleri ile OCT ve HRT ile ölçülen ortalama RSLT kalınlıklıkları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı progresyon saptanmadı.Bu çalışmada; GA, HRT 3 ve OCT parametrelerinin glokom hastalığının tanı ve takibinde yardımcı olduğu, genelde sonuçların birbiriyle korelasyon gösterdiği, hastalığın progresyonu hakkında uzun dönem takiplerde yararlı olabileceği gözlendi

GlokomGlokom-geniş açılıGöz hastalıkları+4
Ziya Ayhan
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Limbal kök hücrelerin in vitro koşullarda üretilmesi ve karakterizasyonu oküler yüzey kök hücre tanımlanmasında yeni bir boya: ?Mitotracker deep red?

Günümüzde, limbal ve konjunktival epitelyal kök hücrelerin izole edilmesinde flow sitometrik yöntemlerin kullanılması giderek yaygınlaşmaktadır. Bu flow sitometrik yöntemlerin önde gelenlerinden bir tanesi, DNA'ya bağlanan bir boya olan Hoechst 33342 boyası kullanılarak, kök hücrelerin ayrıştırılmasıdır. Oküler yüzey kök hücreleri, sahip oldukları Adenozin trifosfat kaset bağlayıcı taşıyıcısının G2 alt tipi (ABCG2) sayesinde, bu boyayı hücre dışına atabilmektedirler. Bu hücre dışına atım kapasiteleri kullanılarak, diğer hücrelerden ayrıştırılabilen kök hücreler, literatürde yan popülasyon olarak adlandırılmaktadır. Kök hücrelerdeki ABCG2 taşıyıcısı tarafından, Hoechst 33342 boyasının hücre dışına atılımı sayesinde, bu boyanın hücre içinde birikmesi ve DNA'nın içine girmesi önlenmektedir. Hoechst 33342 boyası ultraviyole lazer (UV) ile uyarılmaktadır. Kök hücrelerin ayrıştırılmasında kullanılan bu yöntemde, Hoechst 33342 ile uzamış inkübasyon ve UV kullanılması gerekmektedir. Bu iki özellik de yöntemin en önemli dezavantajlarından olup, hücrelerde DNA hasarına yol açabilmektedir.Bu çalışmada, oküler yüzey epiteli kök hücre seçilmesinde, bir ABC taşıyıcısı ile taşınan ve 633 nm'de uyarılan ?Mitotracker deep red? (MTDR) boyasını, Hoechst 33342 boyasına alternatif yeni bir boya olarak tanımladık. Bu boya, DNA yerine mitokondride birikmekte, uygulaması çok kısa bir inkübasyon süresine ihtiyaç duymakta ve genişletilmiş bir YP seçilmesine olanak sağlamaktadır. Bu boyanın kullanımında, gerek UV lazer ihtiyacının olmaması, gerekse boyanın DNA'da birikmemesi nedeniyle hücrelerde meydana gelebilecek DNA hasarı riski azalmaktadır. Bu özellikleri sayesinde, öncül hücreler ile ileride yapılacak klinik uygulamalarda, genetik materyal hasarına bağlı oluşabilecek istenmeyen etkilerden korunmada önem taşıyacaktır.

Akım sitometrisiBoyar maddelerEpitel hücreleri+4
Özlem Barut Selver
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Keratokonuslu olguların birinci derece yakınlarının kornea topografik analizi

Kliniğimizde Eylül 2014- Eylül 2016 yıllarında takip edilen keratokonuslu hastaların 1. derece yakınlarının korneal topografi sonuçlarının değerlendirilmesi. Çalışmamıza 112 hasta yakınının 224 gözü ve 52 kontrol grubu hastasının 104gözü dahil edildi. Veriler prospektif olarak değerlendirildi. Hastalar Amsler- Krumeichsınıflamasına göre sınıflandırıldı. Aynı sonuçlar ABCD sınıflaması ile dedeğerlendirildi.Hastaların %3.57'sinde evre 1 KK (8 göz), %4.46'sında evre 2 KK (10 göz),%7.14'ünde FFKK (16 göz) ve %6.69'unda şüpheli KK (15 göz) saptandı. %78.12hastada ise (126 göz) sonuçlar normal olarak değerlendirildi.Hastalar daha sonra ABCD sınıflamasına göre evrelendirildi. Kontrol grubuA0B0C0D0 olarak değerlendirildi. Sonucu normal olarak saptanan grupta da aynışekilde sonuçlar A0B0C0D0 olarak değerlendirildi. Evre 1 KK grubunda sonuçlarA1B2C1D1 olarak değerlendirildi. Evre 2 KK grubunda sonuçlar A2B3C2D2 olarakdeğerlendirildi. FFKK grubunda sonuçlar A0B1C1D0 olarak değerlendirildi. ŞüpheliKK grubunda sonuçlar A0B1C0D1 olarak değerlendirildi. Özellikle arka yüzüdeğerlendiren B değeri yönünden gruplar arası anlamlı farklar bulundu.Keratokonus ailesel geçişi nedeniyle taramanın yapılması gereken bir hastalıktır.Sağlık hizmetlerinden yararlanmayan hasta yakınlarının tespiti ancak keratokonushastaları bu konuda uyarılırsa mümkün olabilir. Hastalığın değerlendirilmesinde ABCD sınıflaması kullanılan ilk çalışma bizimçalışmamızdır. Yapılacak daha fazla çalışma sonucu yeni sınıflamanın kullanımauygunluğu anlaşılabilir. Anahtar kelimeler: Keratokonus, akrabalar, Pentacam, ABCD sınıflaması

AileAkrabalıkGöz+6
Başak Aysun
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Skleral çökertme cerrahisi sonrası kornea kalınlığı, ön kamara derinliği ve iridokorneal açı değişikliklerinin ön segment optik koherans tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Skleral çökertme cerrahisi sonrası kornea kalınlığı, ön kamara derinliği ve iridokorneal açıda görülen değişikliklerin ön segment optik koherans tomografi ile değerlendirilmesi.Yöntem: Regmatojen retina dekolmanı nedeniyle klasik dekolman cerrahisi uygulanan 31 hastanın 31 gözü çalışmaya dahil edildi. Prospektif olarak planlanan çalışmada olguların diğer gözleri kontrol grubu olarak kabul edildi. Tüm hastalara çevresel çökertme cerrahisi uygulandı. Kornea kalınlığı, ön kamara derinliği ve iridokorneal açıdaki değişiklikler Visante ön segment OKT (Model 1000, system software-version 3.0, Carl Zeiss, Germany) ile aksiyel uzunluktaki değişiklikler ise A mod Ultrasonografi (Nidek US-3300, Japonya) ile ölçüldü. Kontrol ölçümleri postoperatif 1.gün, 1.hafta, 1.ay, 3.ay ve 6.ayda yapıldı. Nüks dekolmanlı olgular, tek gözlü olgular, dekolman cerrahisi sonrasında tekrar operasyon gerektiren olgular ve kornea patolojisi olan olgular çalışma dışı bırakıldı.Bulgular: Çalışma grubu ile kontrol grubu arasında preoperatif dönemdeki ölçümlerde korneal kalınlık, ön kamara derinliği, iridokorneal açı, sferik eşdeğer ve astigmatizma değerlerinde bir fark saptanmazken, preoperatif göziçi basıncının dekole gözlerde çalışma grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü. Santral kornea kalınlığındaki postoperatif 1.gün ve 1.haftadaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 1.günden sonra kornea kalınlığında azalmanın başladığı ve postoperatif 1.ayda preoperatif değerin altına düştüğü görüldü. Ön kamara derinliğinde postoperatif 1.gün, 1.hafta, 1.ay, 3.ay ve 6.ayda görülen azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Aksiyel uzunlukta postoperatif 1.gün, 1.hafta, 1.ay, 3.ay ve 6.ayda görülen artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Globun postoperatif aksiyel uzunluğu preoperatif değerlerle kıyaslandığında 1.günde 1.17 mm, 1.haftada 1.23 mm, 1.ayda 1.14 mm, 3.ayda 0.94 mm, 6.ayda 0.74 mm artış saptandı ve bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Astigmatizma değerinde postoperatif 1.gün, 1.hafta, 1.ay ve 3.ay azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu. İridokorneal açı 0º değerinde postoperatif 1.gün, 1.hafta, 1.ay ve 3.ayda, iridokorneal açı 180º değerinde postoperatif 1.gün, 1.hafta ve 1.ayda azalma saptanmış olup değerlerdeki değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Preoperatif sferik eşdeğerde postoperatif 1.gün, 1.hafta, 1.ay, 3.ay ve 6.ayda görülen miyopi değerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Preoperatif değerlerle kıyaslandığında postoperatif 1.günde -2.61 D, 1.haftada -2.4 D, 1.ayda -2.34 D, 3.ayda -2.08 D ve 6.ayda -1.84 D miyopi değerinde artış izlendi.Sonuç: Skleral çökertme cerrahisinden sonra santral kornea kalınlığında, iridokorneal açıda ve astigmatizmada görülen değişiklikler geçici olup, postoperatif 6.aydaki ölçümlerde preoperatif değerlere yaklaştığı gözlendi. Bununla beraber aksiyel uzunluktaki, sferik eşdeğerdeki miyopi değerinde görülen artış ile ön kamara derinliğinde görülen postoperatif azalmanın kalıcı olduğu ve postoperatif 6.ayda da devam ettiği gözlendi.Anahtar kelimeler: Aksiyel uzunluk, Ön kamara açısı, Ön kamara derinliği, Retina dekolmanı, Skleral çökertme, Visante OKT.

Cerrahi-gözGöz hastalıklarıKornea+6
Ömer Kartı
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer açık açılı glokom, normotansif glokom ve oküler hipertansiyonda korneal histerezis ve göz içi basınç ilişkisi

Amaç: Primer açık açılı glokom (PAAG), normotansif glokom (NTG), oküler hipertansiyon(OHT) ve normal olgularda oküler respons analizörü (ORA) ve Goldmann Aplanasyon Tonometri'si (GAT) ile ölçülen göz içi basıncını (GİB), korneal histerezis (KH) ve korneal direnç faktörünü (KDF) karşılaştırmayı amaçladık.Hastalar ve Yöntem: PAAG'li 66 olgunun 127 gözü, OHT'li 60 olgunun 110 gözü, NTG'li 24 olgunun 48 gözü ve kontrol grubunda 89 olgunun 172 gözü çalışmaya alındı. Önce ORA ile korneanın biyomekanik özellikleri ile kompanse edilmiş GİB değeri (GİBkk), Goldmann ile korele GİB değeri (GİBg), KH ve KDF değerleri ölçüldü. Bunu takiben GAT ile GİB ölçümü (GİBGAT) ve ultrasonik pakimetri (IOPac, Heidelberg) ile merkezi kornea kalınlığı (MKK) ölçümü yapıldı. ORA için 4 ölçüm, GAT ve MKK için 3 ölçüm alınarak analiz için ortalamaları alındı.Bulgular: PAAG, NTG, OHT ve normal grupta sırasıyla KH 9.31±1.79 mmHg, 9.23±1.65 mmHg, 9.94±1.84 mmHg ve 10.58±1.71 mmHg, KDF 10.36±1.73 mmHg, 9.02±1.67 mmHg, 12.08±1.77 mmHg ve 10.53±1.74 mmHg, MKK 551.10±37.59 µm, 517.27±38.50 µm, 578.53±41.30 µm ve 548.52±30.94 µm bulundu. Tüm çalışma grubunda GİBGAT, GİBkk ve GİBg'nin MKK ile korelasyonuna bakıldığında tümünün MKK ile pozitif korele idi (sırasıyla r= 0.17, 0.37, 0.42), ancak GİBkk, GİBGAT ve GİBg'ye göre MKK ile daha zayıf korele idi. KH, PAAG grubunda, kontrol ve OHT grubuna göre daha düşük saptandı (p < 0.05).Sonuç: GİBkk, MKK'den GAT'a göre daha az oranda etkilenmektedir, bu nedenle GİBkk GİB ölçümünde GAT'den daha avantajlı olabilir. KH glokomlularda daha düşük bulunmuştur ve glokomun erken tanısında yararlı bir parametre olarak gözükmektedir.Anahtar Kelimeler: Korneal Direnç Faktörü, Korneal Histerezis, Merkezi Kornea Kalınlığı

Glokom-geniş açılıGöz hastalıklarıKornea+4
Hüseyin Aslankara
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Keratokonus hastalarında oküler aberasyonların wavefront analizör ile değerlendirilmesi

Keratokonus, genellikle korneanın merkezinde veya merkezin biraz altında incelme ve konik korneanın öne doğru bombeleşmesi ile giden, nonenflamatuar korneal bir bozukluktur. Korneadaki yapısal değişiklikler sonucu, yüksek myopi ve astigmatizma meydana gelerek görme kalitesi bozulmaktadır.Keratokonus özellikle verimli çağdaki genç yaş grubundaki hastalarda görülmesi, hayat kalitesi ve verimliliği olumsuz etkilemesi nedeniyle dikkat çekici bir hastalıktır. Korneal topografi şu anda riskli korneaların tanımlanmasında altın standarttır. Çalışmamızda keratokonus tanısı, topografik olarak santral veya parasantral dik alanların görülmesi, bu alanlarda korneanın incelmesi ve keratometrik değerin ? 47,2 D olması ile konuldu.Kornea yüzey incelemesinde son adımlardan biri olan ve gözdeki total aberasyonları saptayarak ideal görüntüyü elde etmeyi hedefleyen bir teknoloji olarak adını duyuran wavefront analizörlerle keratokonuslu hastalar üzerinde de farklı çalışmalar yapılmıştır. Keratokonuslu hastaların korneasında yüksek sıralı aberasyonların, özellikle de koma benzeri aberasyonların normal gözlere oranla belirgin olarak yüksek olduğu kaydedilmiştir.Bu çalışmadaki amacımız wavefront analizör ile keratokonus taramasında artış gösterdiği bilinen aberasyonları değerlendirerek farklı görme rehabilitasyonu yöntemlerini (kontakt lens, gözlük, keratoplasti) kendi aralarında ve normal kontrol grubu ile kıyaslamakta kullanmaktı.Çalışmamız kapsamında keratokonus tanısı alıp gözlük kullanan veya herhangi bir görmeye yardımcı aygıt kullanmayan, ortalama yaşları 33,31±9,4 olan 8 erkek 8 kadın toplam 16 olgunun seçilmiş 16 gözü çalışmamızda grup I'i oluşturdu. Keratokonus nedeniyle sert gaz geçirgen kontakt lens kullanan ortalama yaşları 27,25±7,5 olan 9 erkek 7 kadın toplam 16 olgunun rasgele seçilmiş 16 gözü grup II'yi oluşturdu. Keratokonus nedeniyle keratoplasti yapılmış ortalama yaşları 32,88±9,08 olan 9 erkek 7 kadın toplam 16 olgunun seçilmiş 16 gözü grup III'ü oluşturdu. Polikliniğimize rutin muayene için başvuran herhangi bir sistemik veya korneal hastalığı bulunmayan ortalama yaşları 27,69±9,4 olan 10 erkek 6 kadın toplam 16 sağlıklı kişinin seçilmiş 16 gözü grup ?V'ü oluşturdu.Diyabeti olan, sistemik veya topikal steroid kullanan, göz travması veya göz ameliyatı (PPK hariç) geçiren, keratokonus dışında korneal problemi olan hastalar çalışmaya alınmadı.Zernike katsayıları açısından değerlendirildiğinde keratokonus hastalarının bulunduğu grup kontrol grubu ile kıyaslandığında HOA RMS ve total RMS değerleri arasındaki fark aşırı anlamlı; vertikal koma değerleri arasındaki fark anlamlı bulundu (p<0,005). Keratoplasti uygulanan hastalar kontrol grubu ile kıyaslandığında HOA RMS ve total RMS ortalamaları arasındaki fark aşırı anlamlı bulunurken; koma benzeri aberasyonlar ve sferik aberasyonlar arasındaki fark anlamlı bulunmadı. Sert gaz geçirgen kontakt lens kullanan hastalar kontrol grubu ile kıyaslandığında vertikal koma ve total RMS değerler arasında anlamlı fark saptanmadı.Çalışmamızda keratokonus hastalarında diğer yayınlarla paralel olarak total HOA ve özellikle de koma benzeri aberasyonlardaki fark dikkati çekmektedir. Keratoplasti yapılan ve sert kontakt lens kullanan hastalarda kısıtlı sayıda yayın bulunmaktadır. Keratoplasti yapılan grupta ve sert gaz geçirgen kontakt lens kullanan grupta sferik ve koma benzeri aberasyonlardaki düzelme dikkati çekmektedir. Bu nedenle sert gaz geçirgen kontakt lens kullanan ve keratoplasti geçiren hastalardaki bulgularımızın konuyla ilgili diğer çalışmalara ışık tutacağına inanıyoruz.

Göz hastalıklarıKeratokonusKornea+3
Erdinç Ukşul
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oküler hipertansiyonlu hastalarda santral korneal kalınlık, optik sinir başı analizi ve retina sinir lifi kalınlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

ÖZET DAHA SONRA YÜKLENECEKTİR

GlokomKorneaOküler hipertansiyon+3
Abdulkadir Alış
Akdeniz University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

23 gauge vitrektomi sonuçlarımız

: Çalışmamızda çeşitli vitreoretinal hastalıkların tedavisinde uyguladığımız 23 G pars plana vitrektominin (PPV) etkinlik ve güvenilirliğini belirlenmeyiincelenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Aralık 2010 ? Ağustos 2012 tarihleri arasında 23 G PPV uygulanan 144 olgunun 144 gözü çalışmaya alındı. Olguların postoperatif görme keskinlikleri (GK) ve göz içi basınçlarındaki (GİB) değişiklikleri ile cerrahi öncesinde ve sonrasında oluşan komplikasyonlar incelendi. Çalışmaya alınan hastaların cerrahi endikasyonları; regmatojen retina dekolmanı (RRD), traksiyonel retina dekolmanı (TRD), vitreus içi hemoraji (VİH), idiyopatik makuler delik (İMD), epiretinal membran (ERM), lens parçalarının vitreusa dislokasyonu, göz içi lensin (GİL) vitreusa dislokasyonu, intraoküler yabancı cisim, vitreus opasiteleri ve endoftalmiydi. Bulgular: Çalışmamıza 76?sı erkek (%52.8) ve 68?i kadın (%47,2) olmak üzere toplam 144 olgunun 144 gözü alındı. Hastaların ortalama yaşları 61,3±13,9 idi. Takip süresi ortalama olarak 9,4 (3-19) ay idi. Ortalama GK?nde, preoperatif değere göre, postoperatif 1. ve 3. günde anlamlı bir azalma saptanırken (sırasıyla p<0,001,p<0,001), postoperatif 1. ay ve son kontroldeki muayenede ise istatistiki olarak anlamlı bir yükselme görüldü (sırasıyla p<0,001,p<0,001). Postoperatif hipotoni (<10 mmHg) erken dönemde 4 gözde (%2,8), glokom (>21 mmHg) 29 gözde (%20,1) saptandı ve 2 gözde (%1,4) koroidal dekolman gelişti. Oküler hipertoni saptanan 29 gözden 19?una (%65,5) anti-glokomatöz damla, 7?sine (%24,2) kısmi silikon yağı alınması ve 3 göze (%10,3) glokom cerrahisi (2 göze trabekülektomi, 1 göze seton cerrahisi) uygulandı. Vitre içi hemorajili 41 olgunun 5?inde (%12.1) nüks VİH nedeniyle ikinci kez operasyon uygulandı. Regmatojen retina dekolmanlı 42 olgudan sadece 1?inde (%2,3) eş zamanlı serklaj bant geçirildi ve hiçbir olguda nüks gelişmedi. Pars plana vitrektomi ile fakoemülsifikasyon cerrahisi 35 göze (%24,3) uygulandı ve bu gözlerin dördünde (%11,4) postoperatif ön kamarada fibrin reaksiyon izlendi. Çalışmamızdaki 144 gözün postoperatif reaksiyonu değerlendirildiğinde; 129 gözde (%89,6) ön kamara sakin, 9 gözde (%6,3) fibrin reaksiyon, 3 gözde (%2,1) ön kamara +1/+4 reaksiyon, 3 gözde (%2,1) hipopion izlendi. Postoperatif hipopion gelişen 3 olgu (%2,1) endoftalmi kabul edildi. Sklerotomilere sütür ihtiyacı 25 göze (%17,4) gerekti. Sonuç: Vitreoretinal hastalıkların cerrahi tedavisinde 23 G vitrektomi tekniği etkin ve güvenilir bulunmuştur. Genişleyen endikasyonlar ve yüksek hasta konforu nedeniyle, diğer vitrektomi metodlarına ciddi bir alternatif oluşturmaktadır. Cerrahinin etkinlik ve güvenilirliğinin artması için, cihazların, mikrocerrahi enstrümanlarının ve tekniklerin geliştirilmesine ve daha geniş serili ve kontrol gruplu çalışmalara ihtiyaç vardır.

Cerrahi-gözGüvenilirlikKomplikasyonlar+2
Ahmet Eroğlu
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dizinsersiyon + distal kas rezeksiyonu + tucking yönteminin alt oblik kas cerrahisindeki yeri ve makülaya etkisinin optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Alt oblik kas zayıflatma cerrahisi olarak uygulanan dizinsersiyon + distal kas rezeksiyonu + tucking cerrahi prosedürünün başarısını değerlendirmek ve maküla üzerindeki etkilerini optik koherence tomografi (OCT) ile incelemek. Gereç ve Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları kliniği şaşılık biriminde Ocak 2012 – Haziran 2013 tarihleri arasında alt oblik kas dizinsersiyon + distal kas rezeksiyonu + tuckingcerrahisi uygulanan 20 olgunun 27 gözü çalışma kapsamına alındı. Tüm olguların görme keskinliği, refraksiyon ölçümü, ön segment ve dilate pupilden yapılan fundus muayenesi ve rutin şaşılık muayenesinin preoperatif ve postoperatif değerleri karşılaştırıldı. Uygulanan zayıflatma prosedürünün başarı oranı ve karşılaşılabilecek komplikasyonlar değerlendirildi. Olguların tümüne operasyon öncesi, operasyon sonrası 2. gün, 1. hafta, 1. ay, 3. ay ve 6. ay OCT tetkiki yapıldı ve sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: Ortalama takip süresi 13.75 ± 5.6 ay (6-24 ay) olan14' ü erkek (% 70) ve altısı kadın (% 30) toplam 20 olgunun 27 gözü incelendi. Olguların ortalama yaşları 10.65 ± 5.9 yıl(5–27 yıl) bulundu. Operasyon öncesi ve sonrasındaki ölçümlerinde refraksiyon değişikliği tespit edilmedi. Görme keskinliği ölçümlerinde operasyon sonrası dönemde değişiklik görülmedi. Primer alt oblik kas hiperfonksiyonu 11 (%55), sekonder alt oblik kas hiperfonksiyonu dokuz (%45) olgudaizlendi.Ameliyat öncesi ortalama hiperfonksiyon derecesi + 3.7 olarak bulundu. Ameliyat sonrası 21 gözde hiperfonksiyon görülmedi, beş gözde +1, bir gözde +2 alt oblik kas hiperfonksiyonu görüldü. Operasyon başarı oranı %77.8 olarak bulundu. Operasyon sırasında veya sonrasında komplikasyon görülmedi.Operasyon sonrası OCT ile yapılan maküla kalınlık analizlerinde hiçbir olguda istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada alt oblik kas hiperfonksiyonu olan olgularda uygulanan değişik cerrahi tekniklerin başarı oranı ve sonrasında karşılaşılan komplikasyonlar irdelenmeye çalışıldı. Buradaki amaç kullanılan tekniğin avantaj ve dezavantajlarının vurgulanıp, daha sonra yapılacak karşılaştırmalı çalışmalara olanak tanımaktır. Uzun süreli sonuçları ortaya çıkarmak için daha çok çalışma gerekmesine karşın biz, alt oblik kas hiperfonksiyonlu olgularda hiperfonksiyonu düzeltmede inferior oblik kasın dizinsersiyon + distal kas rezeksiyonu + tucking işleminin makülaya morfolojik olarak zarar vermeyen güvenli, basit ve etkili bir yöntem olduğu sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: Alt oblik kas hiperfonksiyonu, dizinsersiyon, distal kas rezeksiyonu, optik koherence tomografi, maküla kalınlık analizi.

Cerrahi-gözGöz hastalıklarıOkülomotor kaslar+1
Mehmet Erkan Doğan
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Derin anterior lamelller keratoplasti sonuçlarımız

Kliniğimizde 2007-2013 yılları arasında uygulanmış olan derin anterior lameller keratoplasti (DALK) sonuçlarının değerlendirilmesi. Descemet zarını ve korneal endoteli etkilemeyen korneal stromal patolojisi olan 105 hastanın 120 gözü çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın verileri retrospektif olarak elde edildi. DALK cerrahisi esnasında büyük hava kabarcığı teknği uygulandı. Büyük hava kabarcığı tekniği uygulanamayan hastalarda künt spatula ile manuel diseksiyon yöntemi uygulandı. DALK cerrahisi uygulanan hastaların en sık endikasyonu keratokonus (80 göz), korneal distrofi (20 göz), travmatik yüzeyel nefelyon (8 göz) idi. Hastalar ortalama takip süresi 36,1 ± 3,9 aydı. DALK cerrahisi 100 gözde (%83,3) uygulanabildi. Büyük hava kabarcığı tekniği 96 gözde (%80) başarıyla uygulanabildi. Descemet membran perforasyonu 29 gözde (%24,1) gelişti ve 19 gözde DZ makroperforasyon nedenli penetran keratoplastiye geçildi. Gelişen komplikasyonların zaman içinde azalmış olduğu kaydedildi. En iyi düzeltilmiş görme keskinliği 100 gözün 74'ünde 5/10 ve üzerinde bulundu. Hiçbir hastada greft reddi gelişmedi. Uygun endikasyonlarda uygulandığında başarılı görsel ve refraktif sonuçlar sağlayabilen, greft reddi gibi ciddi komplikasyonların daha az görüldüğü bir cerrahi olan DALK, geliştirilen yeni tekniklerle kornea endoteli ve Descemet zarı sağlam olan olgularda ilk tercih keratoplasti yöntemi olabilir. Anahtar Kelimeler: Lameller keratoplasti, Descemet zarı, endotel, greft ömrü

EndotelinlerGöz hastalıklarıKornea+4
Aslı Çetinkaya
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yırtıklı retina dekolmanı nedeni ile pars plana vitrektomi cerrahisi uygulanan hastalarda görme prognozunu etkileyen faktörler

Çalışmamızda regmatojen retina dekolmanı(RRD) nedeni ile PPV(pars plana vitrektomi) uygulanan hastalarda, spektral domain optik koherens tomografi(OKT) yardımıyla retinadaki mikroyapısal değişiklikleri değerlendirmek, bu değişikliklerin postoperatif görme keskinliği ile ilişkisini saptamak ve görme prognozunu etkileyen diğer faktörleri belirlemeyi amaçladık. Aralık 2010–Temmuz 2013 tarihleri arasında RRD nedeni ile PPV uygulanan 41 hastanın 41 gözü çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızdaki hastalar iki grupta incelendi. Grup 1'de; postoperatif 6. aydan sonra en iyi düzeltilmiş görme keskinliği(EİDGK) artan 24 hasta; grup 2'de ise postoperatif 6. aydan sonra EİDGK sabit kalan 14 ve azalan 3 hasta olmak üzere toplam 17 hasta vardı. Preoperatif ve postoperatif tüm hastaların tam oftalmolojik muayeneleri yapılarak veriler kaydedildi. Hastaların postoperatif 1, 3, 6. ay ve 6. aydan itibaren 6 aylık aralar ile OKT tetkikleri yapıldı. Hastalarımızın 29'u erkek (% 70,7), 12'si kadındı (% 29,3). Hastalarımızın ortalama yaşı 61,24±9,49 idi. Hastalarımızın ortalama takip süresi 16,93±7,511 aydı. Hastaların şikayetlerinin başlamasından retina dekolmanı tanısı konuluncaya kadar geçen süre grup 1'de ortalama 12,04(ortanca 6;aralık 2-90 gün) gün iken, grup 2'de 9,06 (ortanca 5;aralık 2-45 gün) gün idi. Retina dekolmanı tanısı ile cerrahi tedavi arasında geçen ortalama süre grup 1'de ortalama 4,79(ortanca 3,5;aralık 0-14 gün) gün iken, grup 2'de 7,47(ortanca 6;2-28 gün) gün idi. Çalışmamıza dahil edilen 26(% 63,4) hastada makula dekole iken 15(% 36,6) hastada makula tutulumu izlenmedi. Grup 1'de 15(% 62,5) hastada makula tutulumu var iken grup 2'de ise 11(% 64,7) hastada makula dekole idi. Makula tutulumu olmayan hastalarda hem preoperatif hem de postoperatif EİDGK istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu(p <0,001). Grup 1'de preoperatif EİDGK ortalama logMAR 1,37(ortanca 1,4; min. 0,15, maks. 2,10) iken grup 2'de ise logMAR 1,26(ortanca 1,51; min.0, maks. 2,10) idi. Grup 1'de postoperatif EİDGK ortalama logMAR 0,17(ortanca 0,18; min.0, maks. 0,4) iken grup 2'de ise logMAR 0,58(ortanca 0,52; min. 0, maks 2,10) idi. OKT'ler kıyaslandığında grup 1'de düzgün fotoreseptör IS/OS bileşkesi olan hasta sayısı fazla iken, grup 2'de ise devamlılığı bozulmuş fotoreseptör IS/OS bileşkesi olan ve foveal ERM'si olan hasta sayısı fazla idi. Ancak hasta sayısı az olduğu için istatistiksel analiz yapılamadı. Retina dekolmanı tedavisinde pars plana vitrektomi etkili bir cerrahi tedavi yöntemidir. RRD olan hastalarda görsel prognozu etkileyen birçok faktör mevcuttur. Başarılı bir vitrektomi operasyonu sonrası makula anatomik olarak yatışık olsa da görme keskinliği düşük olabilmektedir. Bu da makulanın anatomik olarak yatışık olmasının fonksiyonel olduğu anlamına gelmeyeceğini göstermektedir. Spektral domain OKT, foveal mikroyapısal değişikliklerin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır ve anatomik olarak başarılı RRD ameliyatlarından sonra görme keskinliğindeki değişikliklerin muhtemel sebeplerini açıklayan değerli bilgiler sağlayabilir. Anahtar Kelimeler : Optik koherens tomografi, retina dekolmanı

Cerrahi-gözGörmeGöz hastalıkları+4
Emin Utku Altındal
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üveitli hastalarda serum immünoglobinli değerleri

F. Burcu Çelik
Akdeniz University
1987
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez, fazla kilolu ve sağlıklı gönüllülerde göz içi basınç ve santral kornea kalınlık değerlerinin karşılaştırılması

Obezite çağımızın epidemisi haline gelmiĢtir, tüm vücut sağlığına olumsuz etkilerinin yanında göz sağlığını da tehdit etmektedir. Obezite hem kadın hem erkeklerde artmıĢ göz içi basıncı için bağımsız risk faktörüdür. ÇalıĢmamız Haziran 2017 - Kasım 2017 tarihleri arasında, Adnan Menderes Üniversitesi Göz Hastalıkları polikliniğine baĢvuran tüm hastalar içinden göz içi basıncı yüksekliğine sebep olacak hastalığı olmayan olgulardan, yaĢ aralığı uygun olan kadın ve erkek hastaların dahil edildiği prospektif kontrollü bir çalıĢmadır. Bu çalıĢma öncesinde Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi GiriĢimsel Olmayan Etik Kurul‟undan onay alınmıĢtır. (Protokol No: 2017/1179 ) ÇalıĢmamıza 18 ile 90 yaĢ aralığında, diabet ve hipertansiyon gibi sistemik hastalığı olmayan, glokom, korneal yüzey hastalığı ve korneal ödemi bulunmayan hastalar dahil edildi. Bu kriterlere sahip 115‟i kadın, 57‟si erkek; 172 hasta 344 göze en iyi düzeltilmiĢ görme keskinliği, biomikroskopi ve göz dibi incelemesi, non-kontakt tonometre kullanılarak göz içi basıncı (GĠB) ölçümleri ve optik koherens tomografi yöntemi ile pakimetri yapıldı. Hastaların boy ve kilo ölçümü alındı. Beden kitle indeksi (BKĠ) hesaplandı. Hastalar beden kitle indeksi (BKĠ) ne göre 18.5-24.9 kg/m² olanlar normal kilolu Grup 1‟e, 25.0-29.9 kg/m² olanlar fazla kilolu Grup 2‟ye ve 30 kg/m² ve üzeri olanlar obez Grup 3‟e dahil edildi. Ġstatiksel olarak veriler analiz edildi. Ġstatistiksel olarak verilerin değerlendirilmesi Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H ve Spearman testi kullanılarak yapıldı. Testlerin değerlendirilmesinde "p" değerinin 0.05‟den küçük olması (p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Gruplar arasında karĢılaĢtırma yapıldığında yaĢ ( p = 0,459), pakimetri ( p = 0,0843) ve görme keskinliği (p=0,627) bakımından anlamlı fark olmamakla birlikte gruplar arasında GĠB (p=0,003) açısından anlamlı fark vardır. Beden kitle indeksi arttıkça GĠB da artıĢ göstermektedir, BKĠ ile GĠB arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon bulunmuĢtur (r =0,191). Korelasyon bulunan gruplar arasında anlamlı fark vardır (p=0,003). Post-hoc analiz yapıldığında Grup 3‟deki obez hasta grubunun GĠB değerlerinin anlamlı Ģekilde Grup 1 ve 2 den yüksek olduğu; Grup 1 ve 2 arasında ise GĠB açısından fark olmadığı bulunmuĢtur. (Ortalama GĠB Grup 1 :15,7± 3,2; Grup 2: 16,1± 3,3; Grup 3: 17,6± 4,5) Obez grubun diğer iki gruptan pakimetri değerleri arasında anlamlı fark yoktur ( p = 0,371). (Ortalama pakimetri Grup 1: 539,1±35,7; Grup 2: 537,8±30,9; Grup 3: 539,9±37,4) Kadın hasta grubunun erkeklere göre GĠB‟ı daha yüksek (p˂0,001), (Ortalama GĠB kadın: 17,1±4; erkek: 15,4±3,3); yaĢı daha genç (p=0,001) ), (Ortalama yaĢ kadın: 53,2±12,2 ; erkek: 57,4± 13,3), BKĠ daha fazladır (p˂0,001) (Ortalama BKĠ kadın: 30,9±7,5 ; erkek: 27,1±4,3). Pakimetri ölçümleri arasında anlamlı fark yoktur (p=0,674) (Ortalama pakimetri kadın: 539±35,9; erkek: 538,9±32,9). Hipertansiyonu ve diyabeti olmayan obez hastalar bile göz içi basıncı artıĢı açısından risk grubu içindedir. ÇalıĢmamızda BKĠ‟nde her 10 kg/m² lik artıĢın 1,4 mmHg GĠB artıĢına sebep olacağı sonucunu vermektedir. Obezitenin tüm dünyada giderek artan bir sağlık sorunu haline geldiği, GĠB artıĢının körlüğe sebep olduğu düĢünüldüğünde; GĠB düzenlenmesi için kilo kontrolü önem kazanmaktadır. ÇalıĢmamızın az sayıdaki literatüre katkı sağlamakla birlikte, ileride daha geniĢ hasta serilerini içerecek, günün aynı saatlerinde ölçümlerin yapıldığı çalıĢmalara ihtiyaç olduğu kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Obezite, Göz Ġçi Basıncı, Santral Kornea Kalınlığı, Beden Kitle Ġndeksi

GözGöz hastalıklarıKornea+3
Mehtap Saguş Aydın
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı lens kesifliklerinde hipertansiyon ve bazı risk faktörleri

Yılmaz Özgürel
Akdeniz University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansif retinopatide renkli doppler ultrasonografi

Çile Kılınç
Akdeniz University
1998
00