
317
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Multiple skleroz hastalarında fovea ve optik sinir başının optik koherens tomografi anjiografi görüntüleme yöntemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, multiple skleroz hastalarında fovea ve optik sinir başının optik koherens tomografi anjiografi görüntüleme yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Şubat 2018 -Mayıs 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Polikliniği'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya Nöroloji Kliniği'nde daha önceden multiple skleroz tanısı almış ve takibi yapılan 40 hastanın (daha önce görme problemi bulunan GRUP 1; 15 hasta ve görme problemi olmayan GRUP 2; 25 hasta) ve multiple skleroz hastası olmayan normal 40 hasta (kontrol grubu) çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların dosyaları incelenerek optik koherens tomografi anjiografi ile peripapiller alan; total, üst yarı alan, alt yarı alan, süperior, inferior, nazal ve temporal kadranlarda, 12 kadranda peripapiller retina sinir lifi tabakası kalınlığı ve sinir başı ölçümleri kaydedildi. Ayrıca damar yoğunlukları ölçüldü. Bu ölçümler üç grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmada yer alan grup 1 hastaların %35'i kadın ve %2.5'i erkek olurken, grup 2'de yer alan hastaların %50'si kadın ve %12,5'inin erkek ve kontrol grubunda yer alan hastaların %50'si kadın ve %50'si erkek idi. Grup 1'deki hastaların yaş ortalaması 35,73±6,79 yıl olurken grup 2'deki hastaların yaş ortalaması 37,44±9,88 yıl ve kontrol grubundaki hastaların ise 35,12±9,05 yıl olarak saptanmıştır Kontrol grubunda yer alan hastaların bölgelere göre sağ ve sol göz Optik Sinir Başı (OSB) vasküler yoğunluk değerlerinin grup 1 ve grup 2'de yer alan hastalarınkinden daha yüksek değerlere sahip oldukları saptandı. Grup 1 ile kontrol grubu arasında Whole Image, Inside Disc Inferior Temporal ve Temporal bölgelerde istatistiki yönden anlamlı olarak yüksek bulundu. Grup 2 ile kontrol grubu arasında Whole Image, Inside Disc, Peripapiller, Nasal ve Inferior Temporal bölgelerde istatistiki yönden anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Kontrol grubunda yer alan hastaların bölgelere göre sağ ve sol göz Radial Peripapiller Capiler değerlerinin Grup 1 ve Grup 2'de yer alan hastalarınkinden birbirine yakın fakat daha yüksek değerlere sahip oldukları saptandı. Grup 1 ve Grup 2 ile kontrol grubu arasında Whole Image, Inside Disc, Peripapiller, Nasal ve Temporal bölgelerde istatistiki yönden anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Sağ gözde grup 2 ye ait Foveal avasküler zon (FAZ) değerleri grup 1 ve kontrol grubuna göre daha yüksek değerlere sahip olurken, sol gözde grup 1'e ait FAZ değerleri grup 2 ve kontrol grubuna göre daha yüksek değerlere sahip olduğu gözlendi. Grup 1 ile kontrol grubu arasında FAZ değerleri açısından istatistiki yönden anlamlı bir ilişki bulunmazken, Grup 2 ile kontrol grubu arasında her iki göz açısından anlamlı yüksek bulundu (P<0,05). Erkeklerde OSB değerleri Grup 2'de, kontrol grubu ile Grup 1'e göre daha yüksek değerelere sahip olduğu ve Whole Image, Inside Disc, Nasal ve temporal bölgedeki OSB değerlerinin gruplar arasında anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Benzer durum kadınların sahip olduğu OSB vasküler yoğunluk değerlerinde de gözlemlendi (p<0,05). Sonuç: Multiple skleroz hastalığının seyrinde ortaya çıkabilecek fovea ve optik sinir başı ile ilgili patolojilerde optik koherens tomografi anjiografi görüntüleme yöntemi ile retina sinir lifi tabakası kalınlıklarının ve damar yoğunluklarının ölçümleri hastalığın progresyonu açısından yararlı bilgiler sağlayabilir.
Miyopilerde optik sinir başı perfüzyonunun optik koherens tomografi anjiografi görüntüleme yöntemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada aksiyel miyopi hastalarında optik sinir başı (OSB); retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığının optik koherens tomografi (OKT) ve vasküler dansite yoğunluğunun optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma miyop tanısı ile Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Birimi'nde izlenen ve tedavi edilen olgularda Haziran 2017 – Mayıs 2019 tarihleri arasında çekilen OKT, OKTA ve muayene sonuçlarının bulunduğu hasta dosyaları taranarak elde edilen verilerle geriye dönük olarak yapılmıştır. Çalışmada daha önce miyopi tanısı almış ancak retina muayenesinde miyopiye bağlı patolojik bulgusu olmayan 23 hastanın 37 gözü ve dejeneratif miyopisi olan 24 hastanın 34 gözü incelenmiş, OSB'nın kan akımı ve RSLT kalınlığı değerlendirilip oftalmopatolojisi olmayan gözlerle karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların aksiyel uzunluklarının ve refraksiyon kusurlarının ortalamaları sırası ile kontrol grubunda 22,510±0,559 mm, -0,236±0,363 D; birinci grupta 26,495±0,702 mm, -8,567±2,885 D ve ikinci grupta 30,025±1,126 mm, -15,838±3,903 olarak saptanmış ve tüm karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu izlenmiştir. OKT ile yapılan RSLT ölçümlerinde ise ikinci grubun hem birinci grup hem de kontrol grubuyla karşılaştırıldığında temporal kadran dışındaki diğer kadranlarda RSLT kalınlıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir incelme olduğu görülmüştür. Ayrıca birinci grup; kontrol grubuyla karşılaştırıldığında temporal ve temporal inferior kadran dışındaki kadranlarda RSLT kalınlıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir incelme olduğu izlenmiştir. RSLT değerleri ile aksiyel uzunluk ve refraksiyon kusuru arasında ise herhangi bir ilişki saptanmamıştır. OKTA ile OSB vasküler dansite yoğunluğu değerlendirilmiştir. Kontrol grubunda OKTA parametrelerinin birinci grup ile istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiyorken ikinci grup ile ise anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca birinci ve ikinci grup arasında da NH ve RPC segmentlerinde aynı bölgelerde benzer şekilde istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır. Hem birinci hem de ikinci grupta aksiyel uzunluk arttıkça OKTA ile ölçülen OSB perfüzyonunda azalma olduğu yani negatif korelasyon olduğu izlenmiştir. OKTA ve RSLT parametreleri arasında korelasyonun farklı segmentlerde değişiklikler gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuç: Aksiyel miyopisi olan hastaların özellikle optik disk ve peripapiller alanda görülebilecek komplikasyonların değerlendirilebilmesi açısından OKTA ile yapılan vasküler dansite yoğunluk ölçümleri; noninvaziv de olması nedeniyle bu hastaların tanı ve takibinde kullanılabilir. Anahtar Kekimeler: Miyopi, aksiyel miyopi, aksiyel uzunluk, optik koherens tomografi, retina sinir lifi analizi, optik koherens tomografi anjiografi.
Tiroid oftalmopatili hastalarda klinik aktivasyon skoruyla peripapiller sinirlifi tabakası kalınlığı ve koroid kalınlığının ilişkisi
AMAÇ: Tiroid oftalmopatisi olan hastaların, klinik aktivite skoruna göre peripapiller retina sinir lifi tabakası kalınlığının ve koroid kalınlığının optik koherens tomografi ile incelenmesi METOD: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi Göz Hastalıkları Nörooftalmoloji polikliniğinde Tiroid Oftalmopati tanısıyla takip edilen 45 hasta dahil edilmiştir. Hastalar klinik aktivite skorlarına göre aktif ve inaktif tiroid oftalmopati hastaları olarak iki grupta incelenmiştir. Aktif hastalık grubundaki 10 hastanın 20 gözü, inaktif hastalık grubundaki 35 hastanın 70 gözü çalışmaya alınmıştır. Görme düzeyini etkileyebilecek ek oftalmolojik problemi olan ve diyabet ya da hipertansiyon dışında ek sistemik hastalığı olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene yapıldıktan sonra optik koherens tomografi cihazı ile koroid ve peripapiller sinir lifi tabakası kalınlığına bakılmıştır. BULGULAR: Hastaların yaş ortalamalarına bakıldığında aktif grupta 53.5±15.43, inaktif grupta 47±13.12 saptandı. Cinsiyet dağılımına bakıldığında her iki grupta da kadın oranı %60 erkek oranı %40'dı. En iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri ise Snellene göre aktif ve inaktif grupta, sırasıyla 0.9±0.05 ve 0.93±0.08 saptandı. Tüm hastaların primer tanısı Graves Hipertiroidisiydi ve ek hastalık olarak iki grupta da hipertansiyon ve diyabet dışında sistemik hastalık yoktu. Ortalama hipertiroidi tanı süreleri iki grupta da benzer saptandı. Aktif grupta 60,10±53.629 ay iken, inaktif grupta 49.97±107.985 ay saptanmıştır. Sigara içme oranlarına bakıldığında aktif grupta bu oran %70 iken, inaktif grupta %54,3 saptandı. Hastaların koroid kalınlıklarına subfoveal, temporal ve nazal olmak üzere üç bölgede bakıldı. Ortalama koroid kalınlıkları sırası ile inaktif grupta 285±53,703 μm, 265,20±42,360 μm, 202,90±42,911 μm; aktif grupta ise 243±39.578 μm, 234,10±22,467 μm, 183,40±35,368 μm saptanmıştır. İki grup arasında koroid kalınlıkları ortalamasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Hastaların peripapiller RSLK kalınlıklarına üst, alt, temporal ve nazal kadranda bakıldı. İnaktif grupta sırasıyla 122,83±4,872 μm, 130,09±5,736 μm, 66,34±6,825 μm, 73,97±6,410 μm; aktif hastalarda ise 125±4,447 μm, 134,10±6,806 μm, 68,30±8,820 μm, 74,50±6,980 μm saptanmıştır. SONUÇ: Aktif tiroid oftalmopati olan hastaların peripapiller sinir lifi tabakası kalınlığı inaktif hastalarla benzer saptanırken, koroid kalınlıklarında belirgin olarak incelme gözlenmiştir.
Aktif üveit atağı esnasında ve iyileşme döneminde serum karbonik anhidraz ı-ıı otoantikor düzeyleri
Amaç: Karbonik anhidraz I ve II (KA-I ve KA-II) enzimlerine karşı oluşan otoantikorlarının üveit etiyopatogenezdeki rollerini ve bu otoantikorların üveit tanı ve takibindeki önemini araştırmak.Materyal ve Metod: Bu çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Uvea-Behçet Biriminde Ocak 2009 ? Haziran 2010 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Aktif üveit atağı tanısı konulan 64 hasta ile sağlıklı bireylerden oluşan 43 kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hastaların üveit tanısı aldıkları ilk muayenelerinde ve klinik olarak tam düzelme kriterlerine sahip oldukları son muayenelerinde elde edilen serumlarından KA-I ve KA-II enzimlerine karşı gelişen otoantikor düzeyleri ölçüldü.Bulgular: Çalışmadaki 28'i kadın (%43,8), 36'sı erkek (%56,3) toplam 64 aktif üveitli hastanın yaş ortalaması 40,03±10,23 (14-68) idi. Çalışmadaki sağlıklı kontrol grubunun ortalama KA-I otoantikor seviyeleri 0,2671±0,1434 ABSU idi. Hasta grubunda ise tedavi öncesi KA-I otoantikorları ortalama 0,4078±0,2870 ABSU, tedavi sonrası ortalama 0,3300±0,2326 ABSU idi. Kontrol grubuna ait ortalama KA-II otoantikor seviyeleri 0,2735±0,1131 ABSU iken tedavi öncesi hasta grubunun ortalama KA-II otoantikor seviyeleri 0,3632±0,2604 ABSU, tedavi sonrası 0,3849±0,2068 ABSU olarak ölçüldü. Çalışmadaki KA-I ve KA-II otoantikorlarının hasta grubunda tedavi öncesi dönemde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Tüm klinik bulguların kaybolduğu dönemdeki KA-II otoantikorlarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu, KA-I otoantikorlarının ise kontrol grubu ile anlamlı bir farklılık sergilemediği görüldü. Çalışmaya katılan hastaların tedavi ile KA-I ve KA-II otoantikor değerlerinde gelişen değişikliğin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü.Sonuç: KA-I ve KA-II enzimlerine karşı gelişen otoantikorlar üveit atağı geçiren hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı bir biçimde yüksek tespit edilmiştir. Bu bulguların önemini belirlemede daha geniş katılımlı ve uzun takip süreli, ileri çalışmalar gerekmektedir.
Primer inferior oblik hiperfonksiyonu olan olgularda inferior oblik disinsersiyonu(Tenotomi)+Distal myektomi sonuçlarımız
Primer ve sekonder İOHF'nun tedavisinde inferior oblik kası zayıflatmaya yönelik birçok farklı cerrahi teknik bulunmaktadır. Bunlar arasında en sık olarak uygulananlar tenotomi, myotomi, myektomi, geriletme, anterior transpozisyon ve denervasyon-ekstirpasyon yöntemleridir. Yöntemlerin etkinliklerine, hızlı ve kolay uygulanabilmelerine ve komplikasyon görülme oranlarına göre cerrahlar bu yöntemler arasında seçim yapmaktadırlar.Bu çalışmada disinsersiyon(tenotomi)+10 mm distal myektomi operasyonları değerlendirildi. Primer İOHF tanısı alan 28 hastanın 45 gözüne disinsersiyon(tenotomi)+10 mm distal myektomi uygulandı. Ayrıca; primer İOHF bulunan 22 hastaya disinsersiyon(tenotomi)+10 mm distal myektomi operasyonu ile birlikte horizontal şaşılık cerrahisi uygulandı. Ortalama 12,64 ±5,173 ay(sınırlar,6-24 ay) yapılan takipler sonucunda, 45 gözün 40'ında (%88,8) tam düzelme sağlanarak başarı kriterlerimize uygun sonuçlar elde edildi.5 hastanın 5(%11,1) gözünde postoperatif rezidüel İOHF izlenirken, tek taraflı cerrahi uygulanan 11 hastanın sadece 2'inde(%18) postoperatif 3. ve 6. aydaki kontrollerde kontralateral gözde İOHF gelişti. Hiçbir olguda inferior oblik hipofonksiyonu ve adherens sendromu görülmedi.Sonuç olarak primer İOHF olan olgularda disinsersiyon(tenotomi)+10 mm distal myektomi operasyonunun etkili, basit, hızlı ve güvenilir bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.
Multi-diod lazer ile endokanaliküler lazer dakriyosistorinostomi sonuçlarimiz
Endokanaliküler lazer DSR `de multi-diod lazer kullanarak etkinliği ve klinik sonuçları değerlendirmeyi amaçladık.Nazolakrimal kanal tıkanıklığı nedeni ile epifora öyküsü olan 28 hastanın 29 gözü multi-diod lazer ile tedavi edildi. Çalışma prospektif, non-randomize ve karşılaştırılmasızdı. Olguların 7 `si erkek (% 24,14) ve 22 `si kadın (% 75,86) idi. Ve yaşları 8- 82 yıl (ortalama 32,9 ± 20,77) arası idi. cerrahi lokal veya genel anestezi altında yapıldı. Tüm olgularda multi-diod lazer kullanıldı. Nazal pasaj 30° endoskopik video kullanılarak görüntülendi. Tüm olgulara silikon tüp takıldı. Olgular ortalama 9,1 ± 4,35 ay takip edildi. Sonuç olarak epiforanın geçmesi ve lazere bağlı intranazal major bir hasarın olmaması başarı olarak değerlendirildi.Endokanaliküler lazer DSR 29 gözün 25 `inde başarı ile sonuçlandı.(% 86,2) ve olguların yaşarma şikayeti kalmadı. 4 başarısız olguda başarısızlığın nedeni osteotomi kenarında mukoza konstrüksiyonu idi. Başarısız olgulardan biri travmaya sekonder dakriyosistit olup diğerlerinde primer nazolakrimal kanal tıkanıklığı mevcuttu. Başarısız olgulardan üçüne eksternal DSR yapıldı. Bir olguda nazal osteotomi alanı fibrotik doku ile kaplanmıştı. Nazolakrimal kanal endonazal endoskopi kullanılarak fibrotik dokunun eksize edilmesi ile açıldı. Olgulardan 8 `i pediatrik olgulardı. Bunların hiçbirinde Endokanaliküler lazer DSR `den sonra tıkanıklık gelişmedi.Endokanaliküler lazer DSR hastalar tarafından iyi tolere edilebilen, düşük komplikasyon oranına sahip etkili bir teknik olarak görülmektedir. Başarısının değerlendirilmesi için karşılaştırılmalı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Pulsatil oküler kan akımı ile glokom progresyonu arasındaki ilişki
Amaç: Pulsatil oküler kan akımı ile glokom progresyonu arasındaki ilişkiyi araştırmakMateryal ve Metod: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı glokom biriminde 2008-2010 yılları arasında takip edilen, yaşları 19-77 arasında değişen, primer açık-açılı glokom (PAAG), oküler hipertansiyon (OHT), normotansif glokom (NTG) tanısı konan ve sağlıklı kontrol grubundan oluşan toplam 117 olgunun 234 gözü prospektif çalışma kapsamında değerlendirildi. Tüm olguların 0. ay, 3. ay, 6. ay ve 9. aylarda GİB ölçümleri yapılarak, görme alanları değerlendirildi. Perimetrik MD ve PSD değerleri kaydedildi. Hastalara her vizitte Stratus OCT cihazı ile ortalama retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RSLTK) analizi ve oküler kan akımı analiz cihazı (Paradigm Medical, Utah, ABD) ile en yüksek göz içi basıncı (max. GİB), en düşük göz içi basıncı (min.GİB), ortalama göz içi basıncı (ort. GİB), pulsatil oküler kan akımı (POKA), en yüksek net içe akım (MNI), pulsatilite denklik indeksi (PEQ), içe akım süresi oranı (IDR) değerleri ölçüldü ve veriler kaydedildi. Sonrasında seanslar arasındaki farklar istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Yaş ortalamaları 46.98±14.78 (19-77) olan çalışmadaki olguların 73'ü kadın (%62.4), 44'ü erkek (%37.6) idi. 0., 3., 6. ve 9. aylarda yapılan ölçümlerde PAAG'li olgulardan elde edilen ortalama GİB değerleri sırasıyla 16.52, 16.05, 16 ve 16 mmHg; OHT'li olgulardan elde edilen ortalama GİB değerleri sırasıyla 23.34, 23.26, 22.66 ve 22.89 mmHg; NTG'li olgulardan elde edilen ortalama GİB değerleri sırasıyla 14.61, 14.7, 14.76 ve 14.44mmHg; kontrol grubuna ait ortalama GİB değerleri sırasıyla 13.43, 13.21, 13.36 ve 13.36 mmHg idi. . Olgular arasında GİB değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu (p<0.0001). 0., 3., 6. ve 9. aylarda yapılan ölçümlerde PAAG'li olgulardan elde edilen ortalama RSLTK değerleri sırasıyla 104.96, 105.01, 104.73 ve 104.47 mikron; OHT'li olgulardan elde edilen ortalama RSLTK değerleri sırasıyla 125.17, 124.77, 125.89 ve 126.8 mikron; NTG'li olgulardan elde edilen ortalama RSLTK değerleri sırasıyla 99.47, 97.97, 95.36 ve 95.44 mikron; kontrol grubuna ait ortalama RSLTK değerleri sırasıyla 130.46, 132.75, 134.5 ve 133.86 mikron idi. Olgular arasında RSLTK açısından istatisitiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu (p<0.0001). POKA değerleri PAAG'li olgularda 15.74, 16.62, 16.07, 15.3 µl/sn; OHT'li olgularda 17.52, 17.05, 17.76 ve 18.06 µl/sn; NTG'li olgularda 17.2, 16.21, 15.58 ve 15.09 µl/sn; kontrol grubunda 19.99, 19.78, 20.36 ve 20.56 µl/sn olarak ölçüldü. Olgular arasında kan akımı parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu (p<0.0001). Çalışma süresince PAAG, NTG ve OHT grubunda bulunan olguların hiç birisinde perimetrik ve sinir lifi tabakası analizi açısından anlamlı bir progresyon gösterilemediğinden POKA analizinin glokom progresyonu ile olan ilişkisi ortaya konulamadı. Ancak yapılan lojistik regresyon analizinde NTG olgularını kontrol olgularından ayırt etmede POKA analizi anlamlı bulundu.Sonuç: Normotansif glokomlu olgularda POKA, hastalık progresyonunda koruyucu bir faktör olarak etki göstermektedir. POKA analizinin glokom progresyonuna olan etkisini değerlendirmede daha geniş katılımlı uzun dönem takipleri barındıran ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Yaşa bağlı maküla dejeneresansında orbital kan akımının renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde Temmuz 2005-Aralık 2009 tarihleri arasında YBMD tanısıyla takipleri bulunan 50 yaş üzerindeki 39 hastanın 78 gözü çalışma kapsamına alındı. 78 gözün 67'inde YBMD izlenirken 11'inde YBMD izlenmedi. Detaylı bir anamnez ve sistem sorgulamasının ardından hastalar tam bir oftalmolojik muayeneden geçirildi. Hastaların herhangi bir gözünde glokom, DRP, SRVT, SRAT, vs. gibi oküler perfüzyon parametrelerini etkileyebilecek hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. FA çekiminin ardından herhangi bir gözünde veya her iki gözünde nonneovasküler YBMD ve/veya neovasküler YBMD tanısı kondu. RDUSG ile hastaların iki gözünde de OA, SRA PSA'a ait ortalama PSV, EDV, RI değerleri ölçüldü.Sigara içen olgu sayısı ve sigara kullanım süreleri hasta gözlerde daha fazla olmasına rağmen sigara ile YBMD arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki gösterilemedi. Ancak sigara içme durumu dikkate alındığında HT `si olmayan YBMD olguları ile HT'si olan YBMD olguları arasında önemli bir fark olduğu görüldü. Aynı olguda, bir gözünde neovasküler YBMD olan ile diğer gözünde nonneovasküler YBMD olan hastalarda OA, PCA, SRA'ya ait ortalama PSV, EDV, RI değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). Aynı hastada, bir gözünde YBMD olan ile diğer gözünde YBMD olmayan olgularda OA, PCA, SRA'ya ait ortalama PSV, EDV, RI değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p > 0.05). Sağ gözünde nonneovasküler YBMD olan olgular ile yine sağ gözünde neovasküler YBMD olan olgularda OA'ya ait ortalama PSV, EDV, RI değerleri, PCA'ya ait ortalama PSV, EDV değerleri, SRA'ya ait ortalama PSV, EDV değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p > 0.05). PCA'ya ve SRA'ya ait ortalama RI değeri neovasküler YBMD olan grupta nonneovasküler olan gruba göre daha yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p < 0.05). YBMD izlenen hastalar ile YBMD izlenmeyen hastalarda OA, SRA, PSA'ya ait ortalama PSV, EDV, RI değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p > 0.05).Ancak YBMD patogenezinde, önemli rol oynayan koroidal perfüzyon bozukluğunun saptanmasında RDUSG'nin bir yer edinebilmesi için daha çok sayıda hasta üzerinde, uzun klinik izlemle ve daha tecrübeli bir ekiple ek çalışmalar gerekmektedir.
Konjenital katarakt operasyonu sonrası refraktif hata değişikliklerini biyometrik formüllerle saptamak
Amaç: Konjenital katarakt operasyonu sonrası oluşan refraktif hata değişiklerini SRK, SRK-T, SRK-II, Binkhorst-II ve HoIIaday-1 formüllerini kullanarak saptamak.Metod ve Materyal: Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde Eylül 2006-Mart 2009 tarihleri arasında konjenital katarakt nedeniyle katarakt ekstraksiyonu ile birlikte göz içi lens implantasyonu yapılan 46 hastanın 82 gözü çalışmaya alındı. Olgular aksiyel uzunluğuna göre; Grup 1: 22 mm'den küçük aksiyel uzunlukta kısa gözler. Grup 2: 22- 24 mm arası aksiyel uzunlukta olan normal gözler. Grup 3: 24 mm'den büyük aksiyel uzunluğa sahip uzun gözler olarak üç gruba ayrıldı. Operasyon sonrası refraktif hatalar sferik değere silindirik değerin yarısı (sferik eşdeğer) eklenerek hesaplandı. Her bir formülle hesaplamadan sonra beklenen refraktif hatadan operasyondan sonraki gerçek hata çıkarılarak mutlak refraktif hata hesaplandı. Her hasta için 1.ay, 3.ay, 6.ay ve 12.ayda mutlak refraktif hata değeri ölçüldü.Bulgular: Operasyon sonrası tüm olgularda 1.ay,3.ay,6.ay ve 12.ayda refraksiyon hatalarında formüller arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığını tespit ettik. Alt grupları incelediğimizde normalden kısa gözlerde de normal gözlerde olduğu gibi formüller arasında farklılık saptamadık. Mutlak refraktif hata değerleri açısından formülleri değerlendirdiğimiz zaman normalden uzun gözlerde Binhorst-II ve Holladay-1 formülleri SRK, SRK-II ve SRK-T'ye göre daha düşük hata değerleri vermektedir. Ayrıca olgularımızda 1.aydan 12.aya doğru gidildikçe erken yaşta daha fazla olmak üzere miyopiye doğru kayma saptadık.Sonuç: Konjenital katarakt operasyonu sonrası mutlak refraktif hata açısından uzun aksiyel uzunluktaki olgularda Binkhorst-II ve Holladay-1 formülleri daha güvenilirdir.
Çift skleral flep ile posterior sklerotomili evisserasyon
Amaç: Çift skleral flep yöntemi ile posterior sklerotomi yöntemiyle gerçekleştirdiğimiz evisserasyon ameliyatları sonrası; implant açılması, protez motilitesi ve kozmetik olarak hasta memnuniyeti değerlendirildi.Gereç-Yöntem: Çift skleral file yöntemi ile evisserasyon yapılan 38 hastanın 19'u erkek 19`u kadın idi. Ortalama yaş 29. 1 (veri aralığı 5-83 yıl) idi. En sık travmaya bağlı fitizik gözlerde ve absolü endoftalmik gözlerde evisserasyon endikasyonu konuldu. 30 (% 78.9) hastada orta düzeyde, 8 (% 21.1) hastada ise illeri düzeyde fitizis bulbi mevcuttu. Tüm olgulara Akrilik impant yerleştirildi. 29 hastaya (% 76.3) 20 mm, 9 hastaya (% 23.7) 18 mm çapında implant yerleştirildi. Protez motilitesi dört kardinal bakış abdüksiyon, addüksiyon, elevasyon ve depresyon yönündeki hareketliliğe göre: Protezde hiç hareket yok (0), tek yöne hareketi olanlar (1+), iki yöne hareketi olanlar (2+), üç yöne hareketi olanlar (3+) ve dört kardinal yöne hareketi olanlar (+4) olarak beş grupta değerlendirildi. Hasta memnuniyeti ise subjektif olarak (iyi, orta, düşük) değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 38 hastadan yanlızca bir hastada implant açılması meydana geldi. Dört kardinal yönde protez motilitesi (+4) 17 hastada, üç kardinal yönde protez motilitesi 11 hastada, iki kardinal yönde protez motilitesi 10 hastada izlendi. Kozmetik açıdan subjektif olarak, Kirpik ptozisi gelişen 1 (%2.6) hastamızda düşük derecede memnuniyet olurken, 8 hastada(% 21.1) orta derecede 29 hastada (%76.3) ise iyi derecede memnuniyet izlendi.Sonuç: Çift skleral flep yöntemi ile eviserasyon tekniği uygulanan hastalarda tatminkar fonksiyoel ve kozmetik sonuç elde edildi.
Blefaropitoziste maksimal levator rezeksiyonu sonuçlarımız
Amaç: kötü levator fonksiyonu olan blefaroptozis olgularda maksimal levator rezeksiyonu cerrahisi sonuçlarını değerlendirmekMateryal metod: Ocak 2009 ? Aralık 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde kötü levator fonksiyonlu 20 olgunun 22 gözüne anterior yaklaşımla maksimal levator rezeksiyonu uygulandı. Tüm olgularda operasyona başlamadan kapak kıvrımı işaretlendi, intraoperatif kanamanın minimal olması ve do kuların daha iyi diseke edilebilmesi için insizyon bölgesine % 2'lik lidokain enjekte edildi ve 7 dakika beklendi. Postoperatif iyi bir kapak kıvrımı elde edebilm için cilt kapatılırken kapağın orta, nazal ve temporalinden sırasıyla alt cilt kesi dudağı, orbiküler kas, levator aponörozu ve üst cilt kesi dudağından geçilmek üzere dört adet sütür kondu.Bulgular: 18 olgunun 20 gözünde (%91) başarılı sonuçlar elde edildi. Hiçbir oguda postoperatif kapak kıvrım asimetrisi izlenmedi, 3 aydan 1 yıla kadar yapılan takiplerde bu olgularda herhangi bir komplikasyona rastlanmadı. Başarısız sonuçlar elde edilen 2 olgunun levator fonksiyonu çok kötüydü (2mm), bu 2 olguya 6 ay sonra silikon rod ile frontal askılama cerrahisi uygulandı.Sonuç: maksimal levator rezeksiyonu kötü levator fonksiyonu olan tek taraflı blefaro ptozis olgularında başarılı anatomik ve kozmetik sonuçlar veren etkili ve güvenli bir cerrahi tedavi yöntemi olarak gözükmektedir.
Diabetik maküla ödeminde intravitreal Bevacizumab etkinliğinin değerlendirilmesi
Giriş: Bu çalışmada DMÖ tedavisinde intravitreal bevacizumab uygulamasının, GK, GİB ve SFK olan etkileri araştırıldı.Materyal-Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde Aralık 2007-Aralık 2009 tarihleri arasında DMÖ tanısıyla takipleri bulunan ve DMÖ tedavisi için intravitreal bevacizumab ( Altuzan, F.Hoffman-La Roche, Switzerland ) enjeksiyonu uygulanan 35 hastanın 39 gözü çalışma kapsamına alındı. Olguların yaş ortalamaları 56.42 ±11.25 yıl idi. Olgulara enjeksiyon öncesi GK, GİB ve OKT ile SFK bakıldı. Çekilen FA'da makülada ödem saptanan tüm hastalarda, OKT`de SFK en az 300 µ ve üzerindeydi. Makülada ödem saptanan bu olgulara 1.25 mg/0.1 ml bevacizumab enjeksiyonu uygulandı ve olgular enjeksiyondan sonraki 1. ayda tekrar kontrol edilip GK, GİB ve OKT ile SFK bakıldı. SFK'sı 300 µ ve üzerinde olan olgulara 2. ve 3. Enjeksiyon uygulandı.Bulgular: Olguların EÖ, GK ortalama snellen eşelinde 0.206 ± 0.17 sıra idi ve 1. ES 1. aydaki ortalama GK 0.294 ± 0.22 idi ve istatiksel olarak anlamlı artış izlendi ( p < 0.05 ). DMÖ'sü devam eden 28 göze 1. enjeksiyondan ortalama 1 ay sonra 2. intravitreal bevacizumab enjeksiyonu yapıldı, 1 ay sonraki ortalama GK 0.285 ± 0.23 sıra idi ve bu 1. ES 1. ay GK ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark görülmedi ( p > 0.05 ). 2. ES DMÖ'sü devam eden 12 göze ortalama 1 ay sonra 3. intravitreal bevacizumab enjeksiyonu yapıldı, 3. ES 1.aydaki GK ortalama 0.417 ± 0.31 sıra idi ve bu 2. enjeksiyon 1. ay GK ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı artış izlendi ( p < 0.05 ). Enjeksiyon öncesi SFK ortalamaları 464.5 ± 115.35 µ idi ve 1. ES 1. ay SFK ortalamaları 332.11 µ ± 127.60 idi ve EÖ `ne göre karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı düşüş izlendi ( p < 0.05 ). DMÖ'sü devam eden 28 göze 2. intravitreal bevacizumab enjeksiyonu yapıldı ve 1 ay sonraki SFK ortalamaları 402.50 µ ± 124.00 idi ve bu 1. ES 1. ay SFK ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlemedik( p > 0.05 ). 2. ES DMÖ'sü devam eden 12 göze 3. intravitreal bevacizumab enjeksiyonu uygulandı ve 3. ES 1. ay SFK ortalamaları 370.0 µ ± 142.31 idi ve bu 2. enjeksiyon 1.ay SFK ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlenmedi ( p > 0.05 ). 3. enjeksiyondan sonra SFK'da düşüş izledik ancak bu anlamlı değildi. EÖ GİB 13.11 ± 2.80 mmHg ve 1. ES GİB 13.31 ± 3.22 mmHg idi EÖ ile 1. ES 1 aydaki GİB arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı ( p > 0.05 ). 2.ES 1. Ay GİB 13.72 ± 3.04 mmHg idi ve 1. Enjeksiyon ile 2. ES GİB arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı ( p > 0.05 ). 3. ES 1. Ay GİB 14.27 ± 2.72 mmHg idi ve 2. ES GİB ile 3. ES 1. Aydaki GİB arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu ( p < 0.05 ). Olgularda ES ciddi komplikasyona rastlanmadı.Sonuçlar: DRP'ye bağlı gelişen DMÖ tedavisinde intravitreal bevacizumab enjeksiyonunun GK'yi arttırdığı ve SFK'ı azalttığı görüldü. Ancak tekrar enjeksiyonlara gerek olabileceği görüldü.
Retina ven tıkanıklıkları etyolojisi ve tedavi sonuçlarımız
AMAÇ: Retina ven tıkanıklığı hastalarımızda etyoloji ve tedavi sonuçlarımızın değerlendirilmesi.GEREÇ VE YÖNTEM: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Kliniğine 2006- 2010 tarihleri arasında RVT tanısıyla başvuran 138 hastanın 138 gözü incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, sistemik hastalık, oküler hastalık, tutulan göz, tutlum tipi, ilk başvuru süresi, başvuru görme keskinliği, son vizit görme keskinliği, başvuru göz tansiyonu, son vizit göz tansiyonu, takip süresi, uygulanan tedavi (intravitral Bevacizumab enjeksiyon, fokal-grid lazer) değerlendirildi. Hastalar optik koherans tomografisi, fundus fluoresin anjiyografi, biyomikroskopik fundus muayenesi, düzeltilmiş görme keskinliğinin Snellen eşeli ile değerlendirildi. Kronik maküla ödemi olan hastara Bevacizumab ve/veya grid laser fotokuagulasyon uygulandı. Lazer fotokoagulasyon iskemik tip SRVT'li hastalara panretinal laser fotokuagulasyon şeklinde uygulandı. İskemik tip RVDT'li hastalara geniş nonperfüze sahalara ve neovaskülarizasyon gelişen sahalara dağınık tarzda fokal laser fotokoagülasyon uygulandı. Bu çalışmada RVT etiyopatogenezi, intravitreal Bevacizumab ve lazer fotokoagulasyon tedavilerinin karşılaştırılması ve etkinlikleri, görme keskinliği ve OCT ile ölçülen fovea kalınlık değişiklikleri ve hastalığın klinik seyri değerlendirildi.BULGULAR: Hastalarımızın 73'ü kadın, 65'i erkek idi. Çalışmamızdaki 138 gözün 21'inde santral retinal ven tıkanıklığı, 17'sinde alt temporal ven dal tıkanıklığı ve 98'i üst temporal ven dal tıkanıklığı ve 2'sinde hemisantral ven tıkanıklığı mevcut idi. Hastaların 71'inde sağ gözünde, 67'sinde sol gözünde RVT mevcuttu. Hastaların yaş ortalamaları 58.9 yıl idi. Teşhis ile ilk başvuru arasında geçen süre ortalama 5.5 hafta idi. Hastaların ortalama takip süreleri 5.94 ay idi. Olguların 23'ünde (% 16.6) tip II diabetes mellitus, 94'de (% 68.1) hipertansiyon, 15'de (% 10.8) kardiyovasküler hastalık, 4'ünde (% 2.9) astım ve 18'inde (% 13) hiperlipidemi hastalığı öyküsü vardı. Olguların 7'sinde Glokom, 12'inde DRP, 5'inde SMD mevcuttu. Olgulardan 42'ine Bevacizumab intravitreal enjeksiyon, 5'ine grid laser fotokoagulasyon, 10'nuna Bevacizumab+grid laser, 5'ine grid+fokal laser, 26'ına fokal+panretinal laser fotokoagulasyon ve 50'sine herhangi bir tedavi yapılmadan takip edildi. Tedavi uygulanan olgular ve tedavisiz takip edilen hastalarda ilk ve son vizit GK değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p < 0.05). Grid+Fokal laser veya Fokal+panretinal laser hastalarda ilk ve son vizit GK değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p > 0.05). Bütün tedavi gruplarında veya tedavisiz takip edilen hastardaki ilk ve son vizit SFK değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p < 0.05). Çalışmamızdaki grid LFK uygulanan olguların % 60'ı, intravitreal Bevacizumab uygulanan olguların % 57'si ve tedavisiz takip edilen olguların % 48'inde GK artışı olmuştur. Tüm gruplarda SFK azalma, GK artma saptandı, ancak SFK'daki azalma ile GK'daki artış arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı.SONUÇ: Retinal ven tıkanıklıklarının tedavisinde argon lazer FK ve intravitreal Bevacizumab enjeksiyonu olgularda hem anatomik hem de fonksiyonel başarı üzerine olumlu etkiler yapmaktadır.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Retinal ven tıkanıklıkları, Risk faktörleri, Maküler ödem, Lazer fotokoagülasyon, Anti-Vasküler endotelyal growth faktör, Görme prognozu
Yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarında retina pigment epitel dekolmanının görme prognozuna etkisi
Amaç: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) hastalarında, retina pigment epiteli dekolmanının (PED) görme prognozuna etkisini değerlendirmek ve görme keskinliği ile PED yüksekliği, makular volüm ve foveal kalınlık arasındaki korelasyonu incelemek.Materyal ve Metod: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina biriminde, Ocak 2009- Ekim 2011 tarihleri arasında takip ve tedavi tedavi edilen, 55 yaşın üzerinde, yaş tipYBMD ile birlikte PED'i olan (grup I) 38 hastanın 45 gözü ile PED'i olmayan yaş tipYBMD'ye sahip (grup II) 37 hastanın 45 gözüne ait veriler prospektif olarak incelendi. Hastaların bazal ve tedavinin başlanmasından sonraki 1, 3, 6. ve 12. ay kontrollerindeki görme keskinliği ve Stratus OCT ile ölçülen makular volüm ve santral foveal kalınlık parametreleri tespit edildi ve iki grup arasında karşılaştırıldı. Görme keskinliği ile makular volüm, foveal kalınlık ve PED yüksekliği arasında korelasyon analizi yapıldı.Bulgular: Hastaların, ortalama görme keskinliği ilk muayenede birinci grupta 1.2±0.7 logMAR ve ikinci grupta 1.1±0.6 logMAR; son muayenede ise her iki grupta 1.2±0.7 logMAR olarak tesbit edildi. İki grup arasında, ortalama görme keskinlikleri karşılaştırıldığında kontrollerin hiçbirinde anlamlı farklılık (p>0.05) saptanmadı. Başlangıç ve son kontrollerdeki ortalama makular volüm değerleri birinci grupta sırasıyla 8.02±2.1; 7.25±1.39 mm³ ve ikinci grupta sırasıyla 7.06±1.17; 7.08±1.4 mm³ olarak ölçüldü. İki grup arasında sadece ilk muayenedeki makular volüm değerleri arasında anlamlı (p=0.014) fark saptandı. İlk ve son muayenelerdeki ortalama santral foveal kalınlık PED grubunda sırasıyla 308 µm ve 273 µm; PED olmayan grupta ise sırasıyla 261 µm ve 259 µm olarak tesbit edildi. İki grup arasında 0, 1, 3, 6. ay ve 12. ay kontrollerinde foveal kalınlık değerlerinde istatiksel olarak anlamlı (p>0.05) farklılık saptanmadı. Birinci grupta ilk ve son kontrollerdeki ortalama PED yüksekliği sırasıyla 684 µm ve 602 µm olarak ölçüldü. Bu grupta 0, 1, 3, 6. ay ve 12. ay muayenelerinde tesbit edilen, ortalama düzeltilmiş görme keskinliği, ortalama PED yüksekliği ve santral foveal kalınlık parametrelerinde anlamlı (p>0.05) değişiklik gözlenmedi. Bu grupta ilk ve son kontrollerde, anlamlı (p=0.04) değişiklik gösteren tek parametre ortalama total makular volümdü. İkinci grupta ise kontroller arasında, parametrelerin hiçbirinde anlamlı (p>0.05) farklılık saptanmadı. Birinci grupta sadece ortalama santral foveal kalınlık, düzeltilmiş görme keskinliği ile anlamlı (p>0.05) korelasyon gösteren (12. ay kontrolü hariç) tek parametre olarak tesbit edildi. PED yüksekliği ile görme keskinliği arasında, tedavinin başlanmasından sonraki 6. ve 12. ay kontrollerinde anlamlı korelasyon (r=0.52, p=0.05 ve r=0.57, p=0.03) saptandı. İkinci grupta ise görme keskinliği ile makular volüm ve foveal kalınlık arasında korelasyon bulunamadı (p>0.05).Sonuç: YBMD'de PED gelişiminin komplikasyon oluşmadığı sürece, görme keskinliği üzerine olumsuz etkisi olmadığını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu, pigment epitel dekolmanı, görme keskinliği, total makular volüm, santral foveal kalınlık.
Primer açık açılı glokom tanı ve takibinde bilgisayarlı görme alanı ile optikal koherens tomografinin karşılaştırılması
Amaç: Primer açık açılı glokomlu (PAAG) olgularda görme alanı (GA) indeksleri ile optikal koherens tomografi (OKT) ölçümleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve glokomatöz progresyonun erken tespitindeki rollerinin araştırılması. Gereç ve Yöntem: 2007 Ocak ile 2012 Haziran tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Glokom Biriminde takipli, medikal tedaviyle göz içi basıncı kontrol altında olan, PAAG tanısı almış 72 hastanın 84 gözü çalışmaya alındı. GA?daki MD değerine göre glokom evrelemesi yapıldı. Buna göre; Grup 1 MD değeri ?-6dB olan ?erken evre glokom? hastalarını, Grup 2 MD değeri -6dB ile -12dB arası olan ?orta evre glokom? hastalarını, Grup 3 MD değeri ?-12dB olan ?ileri evre glokom? hastalarını içeriyordu. Kaydedilen OKT parametreleri ile GA parametreleri arasındaki ilişki incelendi. Ayrıca her gruptaki hastaların ortalama optik sinir başı (OSB) ve retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlıkları hesaplanarak gruplar arasında karşılaştırıldı ve glokom evresi ile OKT?de ölçülen RSLT kalınlığı değeri arasındaki ilişki incelendi. GA ve OKT parametrelerinin ilk ve son ölçümleri arasındaki ilişki incelendi. MD?de 2 dB artış ve Avg Thickness?da 20 mikron incelme progresyon olarak kabul edilerek, GA ve OKT? deki progresyon oranları hesaplandı. Bulgular: GA; MD indeksi ile OKT; Smax/Tavg, Imax/Tavg, Smax/Navg, Max-Min, Smax, Imax, Savg, Iavg, Avgthick, RA, RCSA, RV, CA, CV, CDHR, CDVR, CDAR parametreleri arasında güçlü korelasyon görüldü. GA; PSD indeksi ile OKT; Smax/Imax, Max-Min, Smax, Imax, Savg, Iavg, AvgThick, DA, RA, RCSA, RV, CA, CV, CDHR, CDVR, CDAR parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon izlendi. Çalışmamızda PAAG alt grupları açısından da ortalama RSLT kalınlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptandı. Glokomun evresi arttıkça ortalama RSLT kalınlığının azaldığı tespit edildi. Tüm hastaların GA ve OKT parametrelerin ilk ve son ölçümleri arasındaki ilişki incelenerek progresyon araştırıldı. Hastaların %25?inde GA?da progresyon, %29,6?sında OKT?de progresyon saptandı. GA?da progresyon saptanan tüm hastalarda OKT?de de progresyon vardı. Olguların %4,6?sında GA?da progresyon olmaksızın OKT?de progresyon olduğu görüldü. Sonuç: Glokomda GA indeksleri ile OKT ölçümleri arasında güçlü bir korelasyon mevcut olduğu görüldü. Glokomatöz progresyonun erken saptanabilmesi için OKT?de RSLT kalınlığı takibi GA indekslerinden daha erken bulgu vermesi açısından glokom takibinde ümit vericidir. Ancak, hangi OKT protokolü ve parametrelerinin kullanılması gerektiğinin aydınlatılması açısından daha geniş populasyonlarda, daha uzun takip süreleri ile kontrollü çalışmalar yapılması gerektiği düşüncesindeyiz.
Diyabetik ve nondiyabetik olgularda farklı ışık şiddetlerinde elde edilen pupil boyutları üzerine fakoemülsifikasyon cerrahisinin etkisi
Amaç: Diyabetik ve nondiyabetik katarakt olgularında farklı ışık şiddetlerinde elde edilen pupil buyutları üzerine fakoemülsifikasyon cerrahisinin etkisini değerlendirmek.Materyal ve Metod: Çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalında, Mayıs 2012 - Ekim 2012 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya yaşları 40-85 arasında 49 katarakt hastası katıldı. Hastalar diyabetik ve nondiyabetik olmak üzere iki gruba ayrılarak her hastanın her iki gözü için ayrı ayrı olmak üzere preoperatif dönemde sırasıyla 0, 1, 10, 100 ve 200Cd/m2?lik aydınlatmalarda pupillometrik ölçümler alındı. Daha sonra olguların daha az gören kataraktlı gözlerine komplikasyonsuz fakoemülsifikasyon cerrahisi uygulandı ve katlanabilir intraoküler mercek yerleştirildi. Her hastanın her iki gözü için postoperatif birinci ve postoperatifdördüncü haftada sırasıyla 0, 1, 10, 100 ve 200Cd/m2?lik aydınlatmalardaki pupillometrik ölçümleri tekrarlandı. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Katarakt ameliyatı geçiren gözlerin pupil boyutları diyabetik hasta grubunda 0, 1, 10, 100 ve 200Cd/m2?lik aydınlatmalarda sırasıyla preoperatif dönemde4,9±1,1, 4,3±1,1, 3,5±0,8, 2,6±0,3, 2,4±0,2; postoperatif 1. haftada 3,8±0,7, 3,4±0,5, 2,9±0,4, 2,4±0,1364, 2,2±0,1; postoperatif 4. haftada 4,2±0,9, 3,8±0,8, 3,2±0,6, 2,6±0,2, 2,3±0,1 mm idi. Bu değerler nondiyabetik hasta grubunda ise sırasıyla preoperatif dönemde 5,6±0,9 4,9±0,8, 3,9±0,7, 2,7±0,2, 2,4±0,2; postoperatif 1. haftada 4,7±0,8, 4,1±0,7, 3,3±0,5, 2,5±0,1, 2,3±0,1; postoperatif 4. haftada 5,0±0,8, 4,5±0,7, 3,6±0,6, 2,7±0,2, 2,3±0,1 mm idi. Ameliyat sonrası 1. ve 4. haftada diyabetik ve nondiyabetik hasta grubundaki katarakt ameliyatı yapılan gözlerin tüm ışık şiddetlerindeki pupil boyutlarında gözlenen değişimin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (hepsi için p<0.05).Sonuç: Çalışmamızda pupil çapının katarakt cerrahisi sonrası 1. haftada gerek diyabetik gerekse de nondiyabetik hastalarda azaldığı, 4. haftada ise 1. haftaya göre arttığı ancak ameliyat öncesi dönemdeki değerlere ulaşamadığı görülmüştür. Katarakt cerrahisinin myotik etkisi özellikle diyabetik olgularda daha bariz bir biçimde ortaya çıktığı görülmüştür
Prematüre retinopatide tedavi sonuçlarımız
AMAÇ: Ocak 2010 ile Aralık 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde tedavi edilen prematüre retinopatili bebeklerde uyguladığımız argon lazer fotokoagulasyon (LFK), intravitreal bevacizumab enjeksiyonu (İVB) ve kombine (LFK+İVB) tedavilerin etkinliklerini araştırmak ve sonuçlarını karşılaştırmak. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde tedavi uygulanan 76 prematüre infant retrospektif olarak incelendi. Hastaların doğum ağırlığı, doğum haftası, cinsiyeti, oksijen tedavi süresi, çoğul gebelik öyküsü, sistemik ek hastalıkları, prematüre retinopati evresi, uygulanan tedaviler ve sonuçları incelendi. Prematüre infantlar; birinci grupta LFK tedavisi uygulanan hastalar, ikinci grupta İVB tedavisi uygulanan hastalar, üçüncü grupta kombine tedavi uygulanan hastalar olarak gruplandırıldı. Gruplar; doğum ağırlığı, gestasyonel yaş, ön segment bulguları, arka segment bulguları, prematüre retinopati evresi, hastalık zonu, plus hastalık varlığı açısından karşılaştırıldı. Üç gruptaki tedavi sonuçları ve komplikasyonlar değerlendirilerek karşılaştırmalı analiz yapıldı. BULGULAR: Hastaların ortalama doğum haftası 27,8 ±2,3 hafta ve ortalama doğum ağırlığı 1112,5 ± 272,9 gram idi. Aldıkları oksijen tedavi süresi ortalama 38,2 ± 20,6 gündü. 76 hastanın 24' ünde çoğul gebelik, 30'unda geçirilmiş sistemik hastalık öyküsü mevcuttu. Prematüre 76 bebeğin 150 gözüne tedavi uygulandı. Ortalama doğum ağırlığı; LFK uygulanan bebeklerde 1081,60±266,94 gram, İVB uygulanan bebeklerde 1189,55±263,77 gram ve kombine tedavi uygulanan bebeklerde 1078,57±332,13 gramdı. Ortalama doğum haftası; LFK uygulanan bebeklerde 27,57 ± 2,47 hafta, İVB uygulanan bebeklerde 28,73 ± 1,75 hafta ve kombine tedavi uygulanan bebeklerde 26,86 ±2,26 hafta idi. Gruplar arasında doğum ağırlığı ve haftası açısından fark yoktu. LFK uygulanan 95 gözün 2'si evre 1 (%2 ), 18'si evre 2 (%19), 60'ı evre 3 (%63), 15'i AP-ROP (%16) 'tu. İVB tedavisi uygulanan 44 gözün 4'ü evre 1 (%5), 12'si evre 2 (%34) , 5'i evre 3 (%9), 23'ü AP-ROP (%52 )'tu. Kombine tedavi uygulanan 11 gözün 7'si evre 3 (%64), 4'ü AP-ROP (%36)'tu. Bütün hastalarda plus hastalığı mevcuttu. Ön segment muayenesinde; LFK uygulanan 16 gözde, İVB uygulanan 7 gözde, kombine tedavi uygulanan 7 gözde, iriste veya lenste neovaskülarizasyon mevcuttu. LFK uygulanan 5 gözde, İVB uygulanan 3 gözde, kombine tedavi uygulanan 1 gözde ise vitreus hemorajisi mevcuttu. LFK uygulanan 95 gözün 90'nında (%94,7) PR' de regresyon, 5'inde (%5,3) hastalıkta progresyon görüldü. İVB monoterapisi uygulanan 44 gözün tamamında regresyon görüldü. Kombine tedavi uygulanan 11 gözün 9'unda (%82) prematüre retinopatide regresyon, 2'sinde (%18) progresyon görüldü. SONUÇ: Prematüre retinopatide uygulanan, LFK ve İVB enjeksiyonu tedavileri ile etkili sonuçlar alındığı görüldü. Bazı hastalarda, tedaviye rağmen hastalıkta progresyon gelişmesi nedeniyle uygulanan kombine tedavi ile faydalı sonuçlar elde edildi. Çalışmamızda İVB enjeksiyonunun monoterapi ya da LFK ile kombine tedavi olarak kullanılmasının etkili ve ümit vaat edici olduğu görülmektedir.
Oküler toksoplazmozisli olgularda koroidal değişikliklerin spektral domain optik kohorens tomografi ile değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Oküler toksoplazmozisli (OT) hastalarda spektral domain optik koherens tomografinin (SD-OKT) artırılmış derinlik görüntüleme ( Enhanced Depth Imaging –EDI) modunun kullanılması ile koroid değişikliklerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç-yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim dalı Üvea biriminde, Mart 2013 -Aralık 2013 tarihleri arasında OT tanısı alan ve SD-OKT çekimi yapılan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Tüm olguların demografik özellikleri, logMAR cinsinden görme keskinliği (GK) ölçümleri, göz içi basıncı (GİB), biyomikroskopi ile ön segment ve dilatasyon sonrası fundus muayene bulguları kaydedildi. Çalışmaya alınan hastalar aktif / inaktif toksokorioretiniti (TKR) olanlar ve kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı. Aktif ve inaktif TKR'i olan hastaların lezyon bölgesi ve subfoveal alandaki koroidlerin EDI-OKT' leri, kontrol grubunun sadece subfoveal alandaki koroidlerin EDI-OKT' leri çekildi. Bulgular: Kontrol grubu (13 kadın, 7 erkek) 20 hasta, aktif TKR grubu (8 kadın, 2 erkek) 10 hasta ve inaktif TKR grubunda (16 kadın, 8 erkek) 24 hasta olmak üzere toplam 54 hasta değerlendirildi. Gruplar yaş, cinsiyet, GİB bakımından benzerdi (p=0,862 p=0,682 p=0,841). Gruplar arasında ikili karşılaştırmalar yapıldı. Düzeltilmiş en iyi görme keskinliği DEİGK (logMAR) değeri aktif TKR grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,003). inaktif OT grubunun DEİGK (logMAR) (p=0,001) değeri ve subfoveal bölgedeki ortalama koroid kalınlığı (p=0,002) kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü. Aktif ve inaktif TKR grubunun karşılaştırılmasında lezyon bölgesine ait ortalama koroid kalınlığı aktif grubunda daha fazla olduğu görüldü (p=0,001). Sonuç: Koroidin görüntülenmesi SD-OKT' nin EDI tekniği ile mümkün hale gelmiştir. Çalışmamızda aktif ve inaktif dönemde OT hastalarında meydana gelen koroid değişiklikler incelenmiştir ve bunların görüntülenmesinde EDI-OKT' nin kolay uygulanabilir, yararlı ve objektif bir yöntem olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Oküler toksoplazma, Enhanced depth imaging, Optik koherens tomografi
Retina dekolmanı tedavisinde uygulanan pars plana vitrektominin anatomik, fonksiyonel başarı ve cerrahi sonuçları
Amaç : Retina dekolmanı(RD) bulunan olgularda pars plana vitrektominin(PPV) anatomik, fonksiyonel başarısı ve cerrahi sonuçların değerlendirilmesi. Gereç ve yöntem: EYLÜL 2007 – KASIM 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniği'nde RD tanısı konan ve PPV uygulanan ve takip süresi en az 6 ay olan olgular çalışmaya dahil edilerek tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Olguların 94'ü erkek (%59,1), 65'i kadın (%40,9) idi. Tüm olgularda tek göz etkilenmişti ve 94 hastada (%59,1) sağ, 65'inde (%40,9) sol gözde retina dekolmanı bulunmaktaydı. Ortalama yaş 50,1±17,28 (8-86), ortanca yaş 52,0 olarak tesbit edildi; olguların çoğunluğu 50-70 yaş grubunda idi (%49,6), Makula tutulumu olan ve olmayan olgular karşılaştırıldığında anatomik başarı yönünden iki grup arasında anlamlı fark saptanmazken; fonksiyonel başarı yönünden makula tutulumu olmayan grup lehine istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p=0,04). Olgular şikayetlerinin başlamasından kliniğimize başvurmalarına kadar geçen süreye göre 30 günden kısa sürede başvuranlar 110 (%69,2), 31-90 gün içinde başvuranlar 29(%18,2), 91 gün ve daha uzun sürede başvuranlar 20(%12,6) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Kliniğimize başvurduktan ortalama 4,5±4,9 (1-8 gün arası) gün sonra hastalar ameliyata alınmıştır. Ameliyata kadar geçen süre ile anatomik ve fonksiyonel başarı açısından gruplar tek tek değerlendirildiğinde, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi.(p>0,05) Vakaların cerrahi öncesi ve son kontrol görme keskinlikleri karşılaştırıldığında 122 olguda (%76,72) görme keskinliğinde artış izlenirken, 8 olguda (%5,03) görme keskinliğinde azalma olmuş ve 29 olgunun (% 18,25) görme keskinliği değişmemiş. Olguların ortalama görme keskinliği ameliyat öncesinde 1, 43±0,57 logMAR (2mps-3mps) iken 1. ay kontrolünde 1,24±0,57 (3mps-4mps), 3. ayda 1,00±0,52 (0,1), 6. ayda 0,91±0,54 (0,1-0,125) ve son kontrolde 0,90±0,56 (0,125) olarak bulundu. 74 (%46,5) vakada medikal tedavi ile kontrol altına alınmış olan göz içi basınç yüksekliği mevcuttu. Sonuç: Retina dekolmanı görmeyi tehdit eden, erken dönemde tedavi edilmediği takdirde körlükle sonuçlanan bir hastalıktır. Makula tutulumu varlığı, hastanın kliğine başvuru süresi, PVR varlığı prognozda önemli faktörler olarak değerlendirildi. PPV, RD tedavisinde yüksek anatomik ve fonksiyonel başarı oranı elde edilmesinde güvenilir bir cerrahi yöntem olarak uygulanabilir. Anahtar sözcükler: Retina dekolmanı, anatomik ve fonksiyonel sonuçlar, pars plana vitrektomi
Keratokonus hastalarında korneal kollajen çapraz bağlama tedavisi (CXL) öncesi ve sonrası hibrid lens ölçüm değerlerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Keratokonus hastalarında CXL tedavisi öncesi ve sonrasında SynergEyes Clearkone hibrid kontakt lens ölçüm değerlerinde anlamlı fark olup olmadığını değerlendirmek. GEREÇ ve YÖNTEM: Progresif keratokonus tanısıyla takip edilen, 18 hastanın 34 gözüne SynergEyes Clearkone hibrid kontakt lens denendi ve 18 hastanın 19 gözüne CXL yapıldı. CXL yapılan 19 göze ve CXL yapılmayan 15 göze 6. ayda da SynergEyes Clearkone hibrid kontakt lens denendi ve ilk muayene ile 6. aydaki ölçüm değerleri karşılaştırıldı. Çalışmaya katılan tüm hastaların CXL öncesi ve 6 ay sonrası kontrollerindeki görme keskinlikleri (GK), düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK), manifest refraksiyon değerleri, korneal topografi (Pentacam) bulguları, hibrid kontakt lens ölçüm paremetreleri ve lensli en iyi görme keskinlikleri kaydedildi. Biyomikroskopik muayeneleri yapıldı. BULGULAR: CXL sonrası hastaların Pentacam ölçüm değerlerinde anlamlı faklılıklar saptanmıştır. K1 (düz keratometrik değer) 50,18±3,47D iken 48,94±3,46D olarak düşüş göstermiştir (p<0.001). K2 (dik keratometrik değer) 55,5±4,47D iken 53,6±3,72 D olarak düşüş göstermiştir (p<0.001). Km (ortalama keratometrik değer) 52,72±3,76D iken 51,2±3,76D olarak düşüş göstermiştir (p<0.001). Kmax (max keratometrik değer) 60,2±4,68D iken 56,6±4,03D olarak düşüş göstermiştir (p<0.001). Cerrahi öncesinde düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK) Snellen eşeline göre 0.35±0,20 iken cerrahi sonrası 6. ay kontrolde 0.39±0.22 olarak bulunmuştur (p<0.04). CXL öncesi hibrid kontakt lens VLT (Vault) değeri 315±119 iken 255±77 olarak düşüş göstermiştir (p<0.04). CXL öncesi hibrid kontakt lens PWR (power) değeri -2,57±0,9 iken -1,0±0,60 olarak düşüş göstermiştir (p=0.07). SONUÇ: Keratokonus hastalarında hibrid kontakt lensler görmeyi önemli oranda arttırmaktadır. Çalışmamızda CXL tedavisinin keratometri değerlerinde ve görmede iyileşme sağlamasının yanında SynergEyes Clearkone hibrid lens ölçüm değerlerinden VLT'de de istatiksel olarak anlamlı bir düşüşe ve PWR'de istatiksel olarak anlamlı olmasa da önemli bir düşüşe neden olduğu görülmüştür. Bu nedenle CXL uygulanan 19 gözün 10'unda (%52) SynergEyes Clearkone hibrid lens reçetesinin işlem sonrası 6. ayda değiştirilmesi gerekmiştir.
Primer açık açılı glokom ve oküler hipertansiyon hastalarında makuler OCT bulguları ve retina sinir lifi kalınlıklarının (RNFL) karşılaştırılması
Amaç: Primer açık açılı glokomu (PAAG) ve Oküler Hipertansiyonu (OHT ) olan olgularda Optikal Koherens Tomografi (OKT) ile saptanan makuler OKT ölçümleri ve retina sinir lifi kalınlıklarının (RNFL) karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: 2013 Mart ile 2014 Mayıs tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları glokom biriminde takipli, medikal tedaviyle göz içi basıncı kontrol altında olan, PAAG tanısı almış 30 hastanın 49 gözü ve OHT tanısı almış 20 hastanın 33 gözü çalışmaya alındı. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Her iki grupta OKT ile değerlendirilen makuler kalınlık değerleri ile RNFL ölçümleri kaydedildi ve elde edilen değerler gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca elde edilen değerlerin gruplar içindeki korelasyonları değerlendirildi. Bulgular: Her iki grupta OKT ile elde edilen foveal kalınlık değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Makuler değerler olan MV (Makuler Volüm), MAK. Üİ. ( Maküler Üst İç Kadran), MAK. ÜD. ( Maküler Üst Dış Kadran), MAK. Tİ. (Maküler Temporal İç Kadran), MAK. TD. (Maküler Temporal Dış Kadran), MAK. Nİ. (Maküler Nazal İç Kadran), MAK. ND. (Maküler Nazal Dış Kadran), MAK. Aİ. (Maküler Alt İç Kadran), MAK. AD. (Maküler Alt Dış Kadran) ortalama değerlerinde her iki grup arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). Bu değerler glokom grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. RNFL değerleri olan RNNS (Nazal Superior RNFL), RNN (Nazal RNFL), RNNI (Nazal İnferior RNFL), RNG (Santral RNFL), RNTI (Temporal Inferior RNFL), RNT (Temporal RNFL), RNTS (Temporal Süperior RNFL) ortalama değerlerinde iki grup arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). Bu değerler glokom grubunda anlamlı olarak daha düşük kaydedildi. Grupların kendi içinde makuler değerler ile RNFL değerleri karşılaştırıldığında ise glokom grubunda değerler arasında genelde istatistiksel olarak anlamlı güçlü pozitif korelasyonlar izlendi. OHT grubunda ise değerler arasında anlamlı bir korelayon saptanmadı. Sonuç: Glokom ve OHT hastalarında OKT ile saptanan makuler kalınlık ölçümleri ve RNFL ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olarak farklılık saptandı. Glokom grubunda hem makuler kalınlık değerleri hem de RNFL değerlerinde azalma tespit edildi. OHT hastalarında ise makuler kalınlık ve RNFL değerlerinde anlamlı bir etkilenme olmadığı saptandı. OHT hastalarının glokoma dönüşmeye aday hastalar olması bu hastalarda makuler kalınlık değerleri ve RNFL değerlerinde etkilenmenin daha ileri dönemlerde başlayabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, PAAG hastalarında OKT ile RNFL kalınlıklarındaki kayıp kadar makuler değerlerdeki azalma da önemli bir bulgudur.Sonuçta hem PAAG'nin progresyonu hem de OHT hastalarının takibinde OKT faydalı olabilmektedir.
Diabetik hastalarda maküla ödemine eşlik eden seröz dekolman sıklığı ve bevacizumab enjeksiyonunun etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında diyabetik hastalarda maküla ödemine eşlik eden seröz maküler dekolman sıklığını ve bu hastalarda intravitreal bevacizumab (İVB) enjeksiyonunun görme keskinliği (GK), göz içi basıncı (GİB) ve santral maküler kalınlık (SMK) üzerine olan etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır. Materyal Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Retina Biriminde Eylül 2011 ile Ocak 2013 tarihleri arasında takip edilen diyabetik maküla ödemi tedavisi için en az 3 İVB enjeksiyonu yapılmış, yaşları 44-78 arasında değişmekte olan 32 (% 40,5) erkek ve 47 (% 59,5) kadın olmak üzere toplam 79 hastanın 79 gözü çalışmaya dahil edildi.Tüm hastalardaki seröz maküler dekolman sıklığı belirlenerek seröz maküler dekolman olanlar (grup 1) ve olmayanlar (grup 2) şeklinde iki grup oluşturuldu.Takip kriterleri olarak en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), göz içi basıncı (GİB) ve optik koherens tomografi (OKT) ile ölçülen santral maküler kalınlık (SMK) belirlendi ve iki grup birbiriyle kıyaslandı. Bulgular: Tüm hastalardaki seröz maküler dekolman sıklığı % 41,8 idi. Seröz maküler dekolman olanlar grup 1(33 göz) , olmayanlar ise grup 2 (46 göz) olarak isimlendirildi. Enjeksiyon öncesi grup 1 deki EİDGK 0,85±0,39 logMAR iken grup 2 deki EİDGK 0,86±0,44 logMAR idi.Gruplar arasında İVBE öncesi EİDGK açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). İVBE sonrası 1.3. ve 6. aylardaki EİDGK açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Gruplar arasında İVBE öncesi EİDGK ve İVBE sonrası son EİDGK farkı açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). İVBE öncesi ortalama SMK grup 1 de 570,21±129 µ , grup 2 de 519,78±117,25 µ idi.İVBE öncesi SMK lar bakımından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). İVBE sonrası 1., 3., ve 6. aylarda yapılan muayenelerde de iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. İVBE öncesi ortalama GİB grup 1 de 17,30±2,72 mmHg, grup 2 de 17,52±2,61 mmHg idi. Gruplar arasında İVBE öncesi GİB açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). İVBE sonrası 1., 3., ve 6. aylarda ölçülen GİB açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Tüm hastalardaki İVBE öncesi ort EİDGK 0,85± 0,42 logMAR, 6.aydaki EİDGK 0,85±0,95 logMAR idi. İki değer birbirinden istatistiksel olarak farklı değildir. Çalışmamızda başlangıçta 540,85±124,27 µ olan SMK, 6. ayda 400,13±94,79 µ'a gerilemiştir. Başlangıçta 17,43±2,04 mmHg olan GİB,6 ay sonunda 19,33±3,03 mmHg değerine yükselmiştir. Hem SMK hem de GİB arasındaki değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda DMÖ tedavisinde intravitreal uygulanan 1,25mg / 0,1 ml bevacizumab görme keskinliği üzerine etkili değilken, SMK değerini düşürmektedir. DMÖ'ye seröz maküler dekolmanın eşlik etmesinin tedaviye yanıtı arttırdığı görülmüştür. İVBE tedavisi ile GİB değerinde artış dikkati çekmektedir.
Soket cerrahilerinde sfer implantasyon ve diğer volüm replasman yöntemleri
Amaç: Kornea çıkarılarak uygulanan oblik ve posterior sklerotomi yöntemiyle gerçekleştirdiğimiz evisserasyon ameliyatlarının endikasyonları, hastaların demografik özellikleri ve ameliyat sonrası; komplikasyonlar, komplikasyon gelişen hastalardaki ek cerrahiler, protez motilitesi ve kozmetik sonuçlar değerlendirildi. Gereç-Yöntem: Tarafımızca evisserasyon uygulanan 45 hastanın 29'u erkek 16'sı kadındı. Ortalama yaş 45. 7 (veri aralığı 9-85 yıl) idi. Evisserasyon yapılan 45 hastadan 5 'i 14 yaş altındaydı. En fazla travma sonrası fitizik gözlerde ve absolü glokomlu gözlerde evisserasyon endikasyonu konuldu. 35 (% 77.7 ) hastada orta düzeyde, 10 (% 22. 3) hastada ise ileri düzeyde fitizis bulbi mevcuttu. Tüm olgulara hidroksiapatit implant yerleştirildi. 29 hastaya (% 64.4) 18 mm, 9 hastaya (% 20 ) 20 mm, 7 hastaya (% 15.6) da 16 mm çapında implant yerleştirildi. Protez motilitesi dört kardinal bakış (abdüksiyon, addüksiyon, elevasyon ve depresyon) yönlerindeki hareketliliğe göre: Protezde hiç hareket yok (0), tek yöne hareketi olanlar (1+), iki yöne hareketi olanlar (2+), üç yöne hareketi olanlar (3+) ve dört yöne hareketi olanlar (+4) olarak beş ayrı grupta değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya alınan 45 hastadan 5'inde implant açılması (%11) tespit edildi. Bu hastaların ikisine facia latadan alınan gereft ile, diğer üçüne de dermal-yağ greft ile soket revziyonu uygulandı. Dört kardinal yönde protez motilitesi (+4) 25 hastada, üç kardinal yönde (+3) protez motilitesi 12 hastada, iki kardinal yönde (+2) protez motilitesi 8 hastada izlendi. Sonuç: Çalışmamızda uyguladığımız evisserasyon yönteminde kornea ve tüm orbital içerik çıkartılır ve orbital hacim oblik sklerotomiler ve arka sklerotomiyle genişletirilir. Bu yöntem en fazla uygulanan evisserasyon yöntemidir. Bu cerrahi yöntem ve hastalarımızda kullandığımız poröz hidroksiapatit implantlar ile fonksiyonel ve kozmetik olarak başarılı sonuçlar elde edildi. Anahtar Kelimeler: Evisserasyon, hidroksiapatit implant, protez motilitesi
Başlangıç ve nonproliferatif diyabetik retinopatide kalsiyum dobesilat kullanımının oküler kan akımı üzerine etkisi
Başlangıç Ve Nonproliferatif Diyabetik Retinopatide Kalsiyum Dobesilat Kullanımının Oküler Kan Akımı Üzerine Etkisi Giriş ve amaç: Oküler kan akımı (OKA) değişiklikleri diyabetin kronik mikrovasküler komplikasyonlarından biri olan diyabetik retinopati (DR) progresyonu için önem taşımaktadır. Bu çalışmamızda DR tedavisinde mikrovasküler permeabilite bozukluğunu azaltarak kan-retina bariyerinin korunmasında etkin olduğu için kullanılmakta olan Kalsiyum dobesilat?ın (KD) retinanın beslenmesi için önemli bir belirteç olan OKA ve fundus floresein anjiografide (FFA) retinal mikroanevrizma alanları üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metod: Ekim 2011- Haziran 2012 tarihleri arasında Göz Hastalıkları retina birimine ilk kez başvuran veya bu bölümde takipli olan nonproliferatif diabetik retinopati tanılı hastalardan 28 tanesi (56 göz) kontrol grubu (grup I-ilaç verilmeyen grup) ve 35 tanesi (70 göz) ilaç grubu (grup II-kalsiyum dobesilat verilen grup) olacak şekilde iki gruba ayrıldı. İlaç grubuna başvuru anından itibaren 6 ay süreyle aralıksız sabah-akşam 1?er tablet kullanmak üzere KD (500 mg kapsül) verildi. Kontrol grubuna herhangi bir ilaç tedavisi verilmedi. Tüm hastalarda 0., 3. ve 6. aylarda SKB, DKB, POKA, PA, PV, MNI, PEQ ve IDR ölçümleri gerçekleştirildi ve 0. ve 6. aylarda FFA çekilerek retinal mikroanevrizma miktarındaki değişim belirlendi. Her iki grupta elde edilen veriler karşılaştırılarak, farklılıklar istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: İncelenen parametrelerde 0., 3. ve 6. aylarda grup I ve grup II arasında (SKB, DKB, POKA, PA, PV, MNI, PEQ ve IDR ölçümleri) anlamlı fark olmadığı görüldü. FFA görüntülerinde her iki grupta bazal ölçümlere göre 6. aydaki retinal mikroanevrizma alanlarında bazal muayeneye göre azalma görüldü. Grup I ve grup II?de FFA?da mikroanevrizma alan oranlarında sağ gözde 6. ayda anlamlı şekilde azalma gözlenirken (p<0.0001), sol gözde ise sadece ilaç grubunda anlamlı azalma bulundu (p=0.001). Bu azalma miktarları arasında iki grup arasında anlamlılık görülmedi.(p=0.632). Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmada kalsiyum dobesilat?ın DRP?li hastalarda başta POKA olmak üzere PA, PV, PEQ, MNI ve IDR değerlerinde ve retinal mikroanevrizma alanlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir değişikliğe neden olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Diyabetik retinopati, Oküler kan akımı, Kalsiyum dobesilat
Trahom tedavisi
Bölgemizde primer glokomlu vakalarda gonyoskopi araştırılması
Erişkin primer glokom olgularında trabekülektomi ameliyatı ve sonuçları
Kongenital glokom olgularında örtülü periferik iridenkleizis ameliyatı ve sonuçları
Konjenital kataraktlar
Kliniğimizde yapılan dakriosistorinostomi ameliyatları ve sonuçları
Travmatik kataraktlar
Perforan göz yaralanmaları ve sonuçları
Katarakt ameliyatlarından sonra ortaya çıkan kornea kurvatur değişiklikleri
Emetrop ve Ametroplarda periferik retina degeneresanslarının özellikleri ve yaş gruplarına göre dağılımı
Anabilim dalımızda izlenen primer glokomlu olguların goniyoskopik değerlendirilmesi
1984-1988 Yılları arasında kliniğimize müracaat eden 241 perforan göz yaralanması olgusunun araştırılması
1982-1988 yılları arasında konkomitant şaşılık klinik bulgularımız ve tedavi sonuçlarımız
Trahomlu olgularda gözyaşının özellikleri ve fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Non-Süpüratif ön üveitisler ve Behçet sendromlu olgularımızın klinik değerlendirilmesi
Dakriosistitli olgularda troham durumu ve dakriosistorinostomi sonuçları
1986-1990 yılları arasında kliniğimizde yapılan katarakt ameliyatlarının değerlendirilmesi
Trabekülektomi ameliyatları sonrası göziçi basınç değişiklikleri ve trabeküler defektin gonioskopik değerlendirilmesi
Kliniğimizde son 3 yıllık perforan göz yaralanmalarının sonuçları
Oküler toxoplazmoziste takip ve tedavi sonuçlarımız
Fakoemülsifikasyon yöntemi ile katarakt cerrahisi yapılan hastalarda kornea anterior ve posterior kurvatur değişiklikleri
ÖZET Amaç: Fakoemülsifikasyon yöntemi ile katarakt cerrahisi sonrası korneanın ön ve arka kurvatur değişikliklerinin karşılaştırılması Materyal-Metot: Retrospektif çalışmamıza; fakoemülsifikasyon yöntemi ile katarakt cerrahisi ve göz içi lens (GİL) implantasyonu yapılan, post-operatif en az 3 ay izlemi olan, 141 hastanın 168 gözü dahil edildi. Ameliyat öncesi; otorefraktometre ile ölçülen keratometri değerleri; IOLMaster ile ölçülen keratometri ve aksiyel uzunluk (AU) değerleri kaydedildi. Pentacam ile, ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası 1. ve 3. ayda; korneanın ön yüz, arka yüz ve total astigmatizma ile keratometri değerleri ölçüldü. Birinci ve 3. aydaki; kornea ön yüz, arka yüz ve total cerrahi ile indüklenen astigmatizma (CİA) vektör analizi ile hesaplandı. Kornea ön yüz, arka yüz ve total CİA ile ana kesi yerleşimi, ana kesi boyutu, AU ve operasyon öncesi astigmatizma arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: Temporal, oblik ve üst kadranlardan saydam korneal kesi (SKK) yapılan gruplarda, ameliyat sonrası 3. ayda; kornea ön yüz ortalama CİA sırasıyla, 0,53±0,34 D, 0,75±0,52 D, 0,81±0,46 D; kornea arka yüz ortalama CİA sırasıyla, 0,23±0,19 D, 0,25±0,19 D, 0,23±0,14 D ve total korneal ortalama CİA sırasıyla, 0,58±0,43 D, 0,79±0,52 D, 0,86±0,52 D idi. Kornea ön yüz ve total CİA açısından, sadece temporal ve üst kadranlardan ana kesi yapılan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Kornea arka yüzde ise ana kesi yerleşimine göre CİA farkları, istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ana kesi boyutları 2,2 mm, 2,4 mm, 2,75 mm ve 3,5 mm olan gruplarda, 3. ayda; kornea ön yüz ortalama CİA, sırasıyla 0,38±0,17 D, 0,62±0,19 D, 1,05±0,40 D, 1,31±0,67 D; kornea arka yüz ortalama CİA, sırasıyla 0,17±0,10 D, 0,24±0,17 D, 0,27±0,23 D, 0,30±0,19 D ve total korneal ortalama CİA, sırasıyla 0,41±0,19 D, 0,68±0,29 D, 1,03±0,42 D, 1,13±0,77 D idi. Kornea ön yüz ve total kurvatur değişimleri incelendiğinde; ana kesi boyutları 2,75 mm ve 3,5 mm olan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Fakat diğer gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalarda farklar anlamlı idi. Kornea arka kurvatur değişiklikleri incelendiğinde, sadece 2,2 mm ve 3,5 mm ana kesi yapılan gruplar arasındaki CİA farkı anlamlı idi. Temporal kadrandan ana kesi yapılan grupta operasyon öncesi astigmatizma değerleri ≥ 2 D olan vakalarda, CİA istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Temporal ve oblik kadranlardan ana kesi VIII yapılan gruplarda, AU'ları <22 mm olan vakalarda, CİA istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Kornea arka yüz astigmatizma değerleri ≥ 0,5 D olan vakalarda, kornea arka yüz CİA istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Sonuç: Vakalar ana kesi boyutlarına göre incelendiğinde; en düşük CİA 2,2 mm ana kesi yapılan grupta saptanırken, bu grubu sırasıyla 2,4 mm, 2,75 mm ve 3,5 mm ana kesi yapılan gruplar izledi. Ana kesi yerleşimlerine göre yapılan analizde, en düşük CİA temporal kadran yerleşimli ana kesi yapılan grupta saptanırken, en yüksek CİA üst kadran yerleşimli ana kesi yapılan grupta bulundu. AU'ları <22 mm olan veya operasyon öncesi astigmatizma değerleri ≥ 2 D olan hastalarda CİA'nın yüksek olduğu görüldü. Ameliyat öncesi ölçülen, arka korneal astigmatizma değerleri ≥ 0,5 D olan vakalarda, arka korneal CİA yüksek saptandı. Anahtar kelimeler: Kornea, ön yüz astigmatizma, arka yüz astigmatizma, total astigmatizma, cerrahi ile indüklenen astigmatizma, aksiyel uzunluk, Pentacam
Glokomatöz görme alanı defektlerinde humphrey otomatik perimetri ile heidelberg edge perimetrinin karşılaştırılması, heidelberg retina tomografisi ve heidelberg spektralis optik koherens tomografi ile yapısal ve fonksiyonel ilişkisinin belirlenmesi
Amaç: Glokomatöz görme alanı defektlerinde, Humphrey Otomatik Perimetri (HOP) ile Heidelberg Edge Perimetri'nin (HEP) karşılaştırılması, Heidelberg Retina Tomografisi (HRT) ve Heidelberg Spektralis Optik Koherens Tomografi (OKT) ile yapısal ve fonksiyonel ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Glokom biriminde takip edilen glokomatöz görme alanı defekti olan 56 hastanın 56 gözü dahil edildi. Tüm hastalarda HEP ile 30.2 Flicker Defined Form (FDF), Standard Automated Perimeter (SAP) Std ve Fast stratejileri, HOP ile 30.2 SITA Std ve Fast stratejileri ile görme alanı (GA) çekimleri, HRT ve OKT ile Optik Disk (OD) ve Retina Sinir Lifi Tabakası (RSLT) analizleri yapıldı. Bulgular: 56 hastanın 34'ü (%60.7) erkek, 22'si (%39.3) kadındı. Ortalama yaş 63.64 ± 11.17 yıldı. Test süreleri açısından SITA Fast stratejisi SITA Std'a göre süre kısalması açısından avantaj sağlarken, HEP SAP ve HEP FDF çekimlerinde Fast çekimleri süre açısından avantaj sağlamadı. Yanlış negatiflik yüzdesi HEP stratejilerinde HAP stratejilerine göre daha yüksek bulundu. 30.2 görme alanlarında MD değerleri korelasyon analizinde SITA Std ile HEP SAP Std arasında mükemmel korelasyon (r ꞊ 0.880, p ˂ 0.001), SITA Fast ile HEP SAP Fast arasında mükemmel korelasyon ( r ꞊ 0.823, p ˂ 0.001), SITA Std ile HEP FDF Std arasında iyi korelasyon ( r ꞊ 0.697, p ˂ 0.001), SITA Fast ile HEP FDF Fast arasında iyi korelasyon ( r ꞊ 0.626, p ˂ 0.001), HEP SAP Std ile HEP FDF Std arasında mükemmel korelasyon ( r ꞊ 0.810, p ˂ 0.001), HEP SAP Fast ile HEP FDF Fast arasında çok iyi korelasyon ( r ꞊ 0.735, p ˂ 0.001) saptandı. 30.2 görme alanlarında PSD değerleri korelasyon analizinde SITA Std ile HEP SAP Std arasında mükemmel korelasyon (r ꞊ 0.765, p ˂ 0.001), SITA Fast ile HEP SAP Fast arasında mükemmel korelasyon ( r ꞊ 0.757, p ˂ 0.001) saptanırken, SITA Std ile HEP FDF Std arasında ( r ꞊ -0.213, p ꞊ 0.115), SITA Fast ile HEP FDF Fast arasında ( r ꞊ -0.186, p ꞊0.171) ve HEP SAP Std ile HEP FDF Std arasında ( r ꞊ -0.34, p꞊ 0.324) korelasyon saptanmadı. HEP SAP Fast ile HEP FDF Fast arasında ise negatif düşük-orta korelasyon ( r ꞊ -0.303, p ꞊ 0.023) bulundu. HRT parametreleri ile 30.2 görme alanları MD değerleri arasında genel olarak korelasyon saptansa da düşük düzeyde idi. HRT parametreleri ile 30.2 görme alanları PSD değerleri arasında genel olarak korelasyon saptanmadı. Görme alanları ortalama MD değerleri ile OKT RSLT kalınlığı korelasyonu incelendiğinde genel olarak orta düzeyde korelasyon saptandı. 30.2 görme alanları ortalama PSD değerleri ile OKT RSLT kalınlığı korelasyonu incelendiğinde genel olarak düşük-orta düzeyde korelasyon saptandı. Sonuç: 30.2 görme alanlarındaki MD ve PSD değerleri açısından SITA ve HEP SAP arasında genel olarak mükemmel korelasyon mevcuttur. MD ve PSD değerleri ile OKT parametreleri arasındaki korelasyon HRT parametrelerine göre daha yüksek bulunmuştur.
Uzun süre antiglokomatöz ilaç kullanan hastalarda impresyon sitolojisi ve gözyaşı fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışmada uzun süreli topikal antiglokomatöz ilaç kullanan hastalarda gözyaşı fonksiyon testlerinin özellikleri ve impresyon sitolojisi tekniği ile konjonktiva sitolojisi incelenmiştir. En az 1 yıl timolol ve/veya pilokarpin kullanan toplam 32 hastanın 54 gözü gruplara ayrılarak Schirmer, gözyaşı kırılma zamanı (GKZ) testi ve konjonktiva sitolojik baskısı uygulandı. Sitolojik örneklerde goblet hücre sayımı yapıldı ve epitel hücre morfolojisi derecelendirildi. Elde edilen veriler kontrol grubu ile karşılaştırıldığında uzun süre pilokarpin kullanımının gözyaşı fonksiyon testleri üzerine, goblet hücre yoğunluğuna ve epitel morfolojisine herhangi bir etkisi saptanmazken, timolol ve kombine ilaç kullanımının gözyaşı fonksiyon testlerinde ve goblet hücre yoğunluğunda önemli derecede azalmaya ve skuamöz metaplaziye neden olduğu görüldü. SUMMARY In this study the effects of long-term topically antiglaucoma medications on the lacrymal function tests and cytology of conjunctiva were evaluated. The technique of conjunctival impression cytology was used to evaluate the conjunctival changes. Total 54 eyes of the 32 patients were divided to three groups and Schirmer's test and tear film break up time (BUT) were performed. While no statistically significant difference was found between the Schimer's, BUT tests results and the goblet cell density of the pilocarpine group and the control group, these parameters was significantly less in the timolol and combine treatment groups with the significantly degrees of conjunctival metaplasia than control group's. 47
1987-1994 yılları arasında kliniğimizde tedavi gören konjenital kataraktlı olgularımızın değerlendirilmesi
ÖZET Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz kliniğinde 1987-1994 yılları arasında Aspirasyon yöntemi ile öpere edilen 96 konjenital kataraktlı olgu retrospektif ve prospektif olarak incelenmiştir. 96 olgunun %53.8'i erkek, %46.2'si ise kadındı. Olguların hepsi genel anestezi altında öpere edilmiştir. En sık görülen postoperatif komplikasyon 28 (%20.2) olgu ile arka kapsül keşifleşmesiydi. Kliniğimizde Aspirasyon yöntemi ile öpere edilen olgularımızda görülen komplikasyonlar literatür ile uyumlu bulunmuştur. Ameliyat sonrası, görmesi alınabilen hastalarda, tatminkâr bir görme artışı sağlanmıştır. Bu görsel sonuçların literatür ile uyumlu olduğu gözlenmiştir. Komplikasyonların az, görsel sonuçların başarılı oluşunda cerrahi teknik ve kullanılan modern mikrocerrahi enstrümanların büyük önemi olduğu sonucuna varılmıştır. 43
Trahom - glokom İlişkisi üzerine klinik gözlemlerimiz
Perforan göz yaralanmalarında kültür antibiogram sonuçları
ÖZET D.Ü.T..F Göz kliniğine 1.1.1997 ile 1.9.1997 tarihleri arasında perfore göz yaralanması nedeni ile başvuran 56 olguda, travmatik yaralanma ile göze mikroorganizmaların inokülasyonunu etkileyen faktörler incelendi Yaşları 1-58 arasında olup ortalama yaş 14.39 ± 13.17 idi Olguların kliniğe başvurma zamanlan ortalama 32.90 ± 39,86 saattir. Olgular kliniğe başvurdukları andan itibaren ortalama 9.5 ± 8.03 saatte operasyona alındı. Operasyona alınan 9 olguya preoperatif sistemik antibiyotik proflaksisi verilmedi. Operasyon sırasında konjonktiva sürüntüsü ve ön kamara sıvısı kültürü alındı. Kültürde üretilen rnikroorganizmaların antibiyogramı yapılarak antibiyotik duyarlılıkları tespit edildi Olgular; yaş, cins, yaralanan göz, yaralanma tipi, yaralanma nedeni, yaranın lokalizasyon ve büyüklüğü, intraoküler yabancı cisim, prolabe uveal doku, kliniğe başvurma zamanı, kırsal veya kentsel orjinli olması, preoperatif antibiyotik uygulanımı, sonuç görme dereceleri ile kültür sonuçları karşılaştırıldı. Çalışmaya alınan 56 olgunun 15'inde (%26.7) ön kamara sıvısı ve konjonktiva sürüntüsünden mikroorganizma izole edildi. Preoperatif antibiyotik verilmeyen ve organik materyal ile yaralanan olgularla kültür sonuçları arasındaki ilgi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Perforan göz yaralanması nedeni ile başvuran olgulara uygun antibiyotik proflaksisi başlanması gerektiği sonucuna varıldı. Sonuçlar literatürdeki diğer çalışmalar ile karşılaştırılarak tartışıldı. 44