
1,349
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kıymetli evrakın zayi olması ve iptal davası
Kıymetli evrakın zayi olması ve iptali, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nın 661 vd. maddeleri arasında düzenlenmiş olan ve uygulamada sık rastlanan bir alandır. Bu çalışmamızda genel olarak kıymetli evrakın zayi olması hâlinde iptali için izlenmesi gereken yollar ile Kanun'da açıklık bulunmayan bazı noktalarda doktinde ortaya konulan farklı görüşler ve bu sorunlara Yargıtay'ın bakış açısı ele alınmıştır. Çalışmamız beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, kıymetli evraka ilişkin genel bilgilere yer verilmiştir. İkinci bölümde ise, zayi kavramı, kıymetli evrakın ziyaı hâlinde mahkemece verilen önleyici tedbirlere ilişkin bilgiler, iptal davası ve bu davanın şartları ele alınmıştır. Üçüncü bölümde kıymetli evrakın türlerine göre iptal davası aşamaları; dördüncü bölümde iptal kararının sonuçları ve davaya konu senetle ilgisi olan kişilere etkisi; beşinci ve son bölümde ise istirdat davasının şartları ve yargılama süreçleri üzerinde durulmuştur.
Türk ve İslam Hukukunda borçlunun temerrüdünün karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Borçlar Hukuku'na konu olan "borç ilişkisi"nden soyut bir hayat düşünülemez. İslam Hukuku açısından "borçların yerine getirilmesi" ilkesel düzeyde ele alınmış ve bu ilke Kuran-ı Kerim'de "Ey iman edenler! Yaptığınız akitleri yerine getirin (Maide, 1)" şeklindeki ilahi beyan ile vaz' edilmiştir. Borçlunun ifaya gücü yettiği halde borcunu yerine getirmemekte direnmesi halinde devletin yetkili cebri icra organlarınca onun cezalandırılmasının helal ve gerekli olduğu hususundaki hadisi şerif de konu ile ilgili içtihatların kaynağını teşkil eder. Borçlunun ifaya yetkili makamlar vasıtasıyla zorlanması konunun bir yönü iken ifanın gecikmesinin alacaklı açısından meydana getirdiği zarar ve bu zararın karşılanması diğer bir hukuki problemdir. İslam Hukukunda, borçlunun temerrüdü halinde anaparanın tahsilini sağlamaya ve alacaklı açısından ortaya çıkan zararın giderilmesine yönelik hukuki imkanlar ve borçluya uygulanabilecek cezalar üzerinde önemle durulmuştur. Bunlar ele alınırken İslam Hukuku'nun faiz yasağı ile karşılaşılmaktadır. Çalışmanın diğer yönü, borçlu temerrüdünün Türk Hukuku ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. TBK.m.117-126 hükümleri arasında düzenlenen borçlu temerrüdü borca aykırı davranış biçiminin özel bir türüdür. Borçlar Kanunu'na göre borçlu temerrüdünün yasal şartları şunlardan ibarettir: Borcun Muaccel olması ve ihtar. Anılan iki şart yasal düzeyde belirlenen koşullar olup, temerrüdün şartları bunlarla sınırlı değildir. İfanın mümkün olması, alacaklı tarafın ifayı kabule hazır bulunması da borçlunun temerrüdünün kabul edilen diğer şartlarıdır. Konuya ilişkin veriler, ikincil kaynaklardan derlenmek suretiyle Türk Hukuku ile karşılaştırmalı şekilde döküman analizi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışma üç bölüm şeklinde düzenlenmiştir. Birinci bölümde kavramsal analiz, ikinci bölümde Türk ve İslam Hukuku açısından yalnızca temerrüde ilişkin konular, sonuçları ile birlikte karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş ve son bölümde ise borcun geciktirilmesine bağlanan diğer sonuçlar üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler Borçlar Hukuku, İslam Hukuku, Borçlu Temerrüdü, Muaccel Borç, Faiz, Sözleşme.
Nişanın sona ermesinin hüküm ve sonuçları
Nişanın sona ermesine dayalı hükümlerin uygulanabilmesi için her şeyden önce geçerli bir nişan ilişkisinin varlığı gerekmektedir. Bu sebeple çalışmamızda önce nişanın kurucu ve geçerlilik unsurlarını inceledik. Ayrıca taraflar arası ilişkinin nişan olarak değerlendirilmesi üzerinde olabildiğince durarak nişan hükümlerinin uygulanabileceği ilişkileri tespit etmeye çalıştık. Nişan hükümlerinin uygulanabilmesi için, nişanın evlilik olmaksızın sona ermesi gerekmektedir. Çalışmamızda, nişanı evlilik dışında sona erdiren tüm hâlleri inceledik. Nişanın evlilik olmaksızın sona ermesi hâlinde karşımıza bazı sonuçlar çıkmaktadır. Bunlar: Maddi tazminat, manevi tazminat ve hediyelerin iadesidir. Maddi tazminat mal varlığına ilişkin, manevi tazminat ise kişi varlığına ilişkin bir zarar olması hâlinde karşımıza çıkmaktadır. Hediyelerin iadesi ise nişan sürecinde nişanlılara verilen hediyelerin iadesine ilişkin bir taleptir. Her talep özelinde, talep hakkı olanlar, talebin hukuki niteliği ve şartları ayrı ayrı incelenmiş olup uygulamada özellik arz eden noktalar çalışmamızda yer almıştır. Anahtar Sözcükler Nişan, Nişanın Sona Ermesi, Maddi Tazminat, Manevi Tazminat, Hediyelerin İadesi, Zaman Aşımı.
Türk Hukuku ve uluslararası sözleşmeler çerçevesinde boşanmanın çocuklar yönünden hukuki sonuçları
Boşanma; eşleri olduğu kadar, çocukları da çeşitli şekillerde etkileyen bir olgudur. Zira, boşanma nedeniyle, çocuklar için en ideal ortam olduğu kabul edilen aile birliği bozulmaktadır. Bu durumun, çocuklar üzerinde birtakım olumsuz psikolojik etkiler yaratması kaçınılmazdır. Boşanma; çocuklar üzerindeki diğer bir etkisini de, doğurduğu hukuki sonuçlar bakımından göstermektedir.Eşler; evlilik birliği içinde, çocukların velâyetine, birlikte sahip olurlar. Dolayısıyla, onların bakımı, korunması ve eğitimi gibi konularda da eşit hak ve yükümlülüklere sahiptirler. Boşanma sonucunda ise; ana babanın, çocuklarla olan kişisel ve mali ilişkileri, mahkeme kararıyla, yeniden düzenlenir. İşte, yeniden düzenlenecek olan bu hususlar; boşanmanın, çocuklar yönünden doğurduğu hukuki sonuçları ifade etmektedir. Bu sonuçlar, asıl olarak; çocukların velâyetinin bırakılması, çocuklarla kişisel ilişki kurulması ve bakım (iştirak) nafakasıdır.Son zamanlarda, çocuk hakları konusunda kabul edilmiş olan uluslararası hukuki düzenlemelerin, çocuğu, insan hakları objesi olmaktan çıkarıp; hakların süjesi, yani bizzat sahibi haline getirdiği görülmektedir. Bu düzenlemelerin en önemlisi olan ve ülkemizin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, temel bir ilke olarak, ?çocuğun yüksek yararı? ilkesini kabul etmekle, bu iddiayı desteklemektedir.Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrasında, 2004 yılında yapılan değişiklik sonucunda; usulüne uygun yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla, kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı kabul edilmiştir. Böylece, ulusal kaynakların yanı sıra; çocuklarla ilgili konularda, iç hukukumuza aktarılmış olan uluslararası hukuki düzenlemelerin de incelenmesi, kaçınılmaz olmaktadır. Boşanma da çocuğun haklarını yakından ilgilendiren bir konu olduğundan; boşanmanın, çocuklarla ilgili hukuki sonuçları, hem ulusal, hem de uluslararası hukuk boyutunda değerlendirilmelidir.Anahtar Kelimeler: Boşanma, Çocuk, Velâyet, Kişisel İlişki, Bakım (İştirak) Nafakası.
Spor müsabakalarının yayın hakları
Spor müsabakalarının yayın hakları, 20. Yüzyılın sonlarında, kamu yayıncılığından özel yayıncılığa geçişle birlikte, yeni tüketim kalıpları ve anlayışları neticesinde sporun medyayla karşılıklı etkileşimiyle birlikte büyük ekonomik boyutlara ulaşmıştır.Spor müsabakalarının yayın hakkına kimin sahip olduğu onun hukukî niteliğinin ortaya konmasına bağlıdır. Spor müsabakaları, onu meydana getirenlerin hususiyetini taşıyan fikir ve sanat eserleri arasında sınıflandırılabilir. Böyle bir durumda, karşılaşma şeklinde tezahür eden, müsabakanın ayrılmaz bir bütün teşkil ettiği hallerde veya müsabakayı meydana getirenlerin bir hizmet sözleşmesi çerçevesinde bir spor kulübüne bağlı çalışmaları durumunda yayın hakkı sahibi, onları biraraya getiren veya çalıştıran spor kulüpleridir.Fikir ve sanat eserleri hukukunun koruma sağlamadığı durumlarda, yedek olarak, eşya hukukunda spor müsabakasının yapıldığı alana malik veya dolaysız zilyet olmaktan veya haksız rekabetten doğan savunma yetkileri, spor müsabakasını düzenleyenlere hukukî koruma sağlayabilir.Spor müsabakalarının yayın haklarının merkezî olarak ve münhasırlık esasına göre pazarlanması, gerek medya ve haber alma özgürlüğü, gerekse rekabet hukuku bağlamında önemli sorunları da beraberinde getirmektedir. Yayın haklarının münhasır olarak tek bir alıcıya satılması, kamuoyunun haber alma özgürlüğünü ve medyanın haber verme özgürlüğünü ciddi anlamda tehdit etmektedir. Bu çerçevede, Avrupa ve Türk hukukunda kısa gösterim hakkı ve önemli spor olaylarına erişim düzenlenmiştir. Keza yayın haklarının merkezî olarak ve münhasırlık esasına göre pazarlanması, rekabeti yatay ve dikey kısıtlayıcı etkilere sahiptir. Spor örgütlerinin kendi spor dalında yayın hakları hususunda fiili veya kanuni tekel oluşturması da, hâkim durumun kötüye kullanılması yasağı bağlamında önemli sorunlar oluşturmaktadır.
Kambiyo senetlerinde ihtiyati haciz
Kambiyo senetlerine dayalı alacak, normal bir para alacağından ayrı bir nitelik arz ettiğinden, bu alacağın tahsili özel bir öneme sahiptir. Bu sebeple ticarî hayatın gerektirdiği sürat ve güven ilkesini niteliğinde barındıran bu senetler, birçok açıdan özel hukukî düzenlemelere tabi tutulmuştur.Bir borç ilişkisinde tarafların beklentisi, borcun zamanında ve borç ilişkisine uygun olarak ifa edilmesidir. Ancak her borç ilişkisi, bu beklentiye paralel sona ermemektedir. Söz konusu borç, kambiyo senetlerine dayalı bir kambiyo borcu olduğunda, bunun gereği gibi ve zamanında ifa edilmesi ticarî hayatın sürekliliği bakımından son derece önemlidir. Zamanında yerine getirilmeyen bir kambiyo borcuna ilişkin başvurulacak öncelikli yol, ihtiyati hacizdir. Çünkü dava veya takibe ilişkin prosedürlerle alacağa kavuşma, uzun bir zaman gerektirmekte ve bu süreçte borçlunun mallarını kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Bu sebeple kambiyo alacaklarına yönelik alınacak bir ihtiyati haciz, dava veya takibe ilişkin uzun prosedürler boyunca borçlunun mal kaçırması önleyecek ve bu süreçte alacağın tahsiline yönelik yol güvence altına alınmış olacaktır.Kambiyo alacaklarına ilişkin ihtiyati haciz taleplerinde, alacaklının alacağına kavuşacağı yolun bir an önce güvence altına alınması ile borçlunun haksız ve orantısız bir ihtiyati hacze maruz kalması arasındaki menfaat dengesi çok iyi kurulmalıdır. Bu açıdan kambiyo senetlerine ilişkin ihtiyati hacizlerde salt ihtiyati hacze ilişkin hükümler dikkate alınmamalı; bunun yanında kambiyo senetlerine özgü maddî hukuktaki düzenlemeler de göz önünde bulundurulmalıdır. Uygulamada ortaya çıkan sorunların çözümü ve içtihat birliğinin sağlanması için, bu hususların iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde kambiyo senetlerine dayalı ihtiyati hacizlerde ortaya çıkan hak kayıplarının önüne geçilebilir.Anahtar Kelimeler: Kambiyo Senetleri, İhtiyati Haciz, Alacaklı, Borçlu, Alacağın Tahsili, Menfaat Dengesi.
Marka Hukukunda geçici hukuki korumalar
?Marka Hukukunda Geçici Hukuki Korumalar? başlığını taşıyan bu tez çalışmasında; asıl yargılama sonuçlanıncaya dek hakkın etkin bir şekilde korumasını sağlayacak olan geçici hukukî korumaların marka hukuku bakımından değerlendirilmesine çalışılmıştır. MarKHKHK'da düzenlenmemiş hususlarda uygulanmak üzere, çalışmamızın devam etmekte iken yasalaşan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri dikkate alınmıştır.Çalışmamızın birinci bölümünde geçici hukukî koruma kavramı ile hukukumuzdaki görünümü ve geçici hukukî korumaların gösterdiği özellikler irdelenecektir. İkinci bölümde, ihtiyati tedbirlerin özellikleri, türleri ve marka hukukuna özgü ihtiyati tedbir kararların icrasına ilişkin hususlara yer verilecektir. Bu bölümde, marka hukuku bakımından hakemlerin ihtiyati tedbir kararı verebilme yetkisi ile bu kararların icra edilebilirliği de değerlendirilecektir. Üçüncü bölümde, ihtiyati tedbir kararlarına karşı konulması ve tedbirin kalkması, haksız ihtiyati tedbirden kaynaklanan tazminat davaları ve gösterdikleri özellikler incelenecek ve son bölümde marka hukukuna ilişkin ihtiyati tedbirler ile diğer fikrî ve sınaî haklara ilişkin hakların korunması bakımından söz konusu olan geçici hukuki korumaların benzer ve farklı yönleri ortaya konulmaya çalışılacaktır.Anahtar Kelimeler: Marka, İhtiyati Tedbir, Geçici Hukuki Koruma, Fikri ve Sınai Haklar, Tahkim.
Taşınır satımında ayıplı mal nedeniyle tüketicinin sözleşmeden dönmesi
Tüketici satışlarında satıcının ayıptan sorumluluğu, tüketicinin korunması konusunda en önemli hukuki kurumlardan biridir. Tüketici, ayıplı mal teslimi durumunda, değiştirme, onarım, bedel indirimi ve dönme hakkı şeklindeki seçimlik haklara ve bu haklarla birlikte veya tek başına tazminat isteme hakkına sahiptir. Tüketici, Kanunda öngörülen sınırlamalar çerçevesinde bu haklardan dilediğini seçebilir.Ayıplı ifa durumunda tüketiciye tanınan seçimlik hakların amacı, ayıplı mal teslimi sebebiyle bozulan denklik ilişkisinin yeniden sağlanmasıdır. Çünkü satış sözleşmesinde kararlaştırılan bedel, ayıpsız bir mal için belirlenmiştir. Dönme hakkı da bu amaca hizmet eden haklardan biridir. Ancak dönme hakkı, gerek hukuki niteliği gerekse sonuçları bakımından özel bir öneme sahiptir. Dönme hakkının amacı, sözleşme öncesi durumun yeniden sağlanmasıdır. Dolayısıyla dönme hakkı kullanıldığında sözleşme ilişkisi ifa ile sona ermez. Sözleşmeden dönme, ayıp sebebiyle ortaya çıkan problemi, satım sözleşmesinin amacını tamamen ortadan kaldırarak bertaraf ettiği için, sözleşme hukuku açısından istenen bir çözüm değildir. Çünkü sözleşmeden dönme, alıcının ayıpsız mal beklentisi ile belirli miktardaki bedeli satıcıya ödeme amacına ters düşmekte, satım sözleşmesiyle hedeflenen amacın gerçekleşmesini engellemektedir. Bu sebeple dönme hakkının kullanılması, çeşitli yöntemlerle sınırlandırılmaktadır.Taşınır satımında tüketicinin, garanti belgesi çerçevesinde sahip olduğu hakların ayıptan doğan haklarla ilişkisi de özellik arz eden konulardan biridir. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda, tüketicinin öncelikle onarım hakkını seçtiği durumlarda, diğer haklarını ve bu arada dönme hakkını kullanabilmesi bazı koşulların gerçekleşmesine bağlıdır.Dönme hakkı taraflar arasındaki sözleşme ilişkisi üzerinde etkili olduğundan yalnızca sözleşmenin karşı tarafı olan kişiye karşı kullanılabilir.Dönme hakkının kullanılması ile taraflar arasındaki sözleşme ilişkisi tasfiye ilişkisine dönüşür. Bu ilişki çerçevesinde taraflar daha önceden ifa ettikleri edimleri geri vermekle yükümlü oldukları gibi, henüz ifa edilmemiş edimlerin ifası borcundan da kurtulurlar. Ancak bu tasfiye ilişkisine uygulanacak hükümler, tüketici tarafından mala yapılan masrafların tazmini, ayıplı mal teslimi sebebiyle tüketicinin uğradığı zararların tazmini, Borçlar Hukukunun en tartışmalı konuları arasındadır.
Yasadışı grevin sonuçları
Çalışmamızda Türk Hukuku bakımından grev hakkı ve bu hakkın hangi koşullar altında hak olma niteliğini yitirerek yasa dışı grev sayılacağı ele alınmıştır. Yasada belirtilen sınırlara uyulmadan yapılan yasa dışı nitelikteki bu eylemlere bağlanan yaptırımlar ve bu yaptırımların hangi koşullarla uygulanacağı hususları üzerinde durularak özellikle kanunda açıklık bulunmayan ve doktrinde de tartışmalı bulunan konulara açıklık getirilmeye çalışılmıştır.Yasa Dışı Grevin Sonuçları adlı tez çalışması iki temel bölümden oluşmakta olup, ilk bölümde ilk önce grev kavramı açıklanmış; bu çerçevede grevin varlığı için gereken maddî ve manevî unsurlara değinilmiştir. Grevin tanımı yapılırken yasal veya yasa dışı grev ayrımına gidilmeyip, sadece içerdiği unsurlar bakımından bir hareketin grev sayılıp sayılmayacağı, eğer tüm unsurları içine alıyorsa grevden söz edileceği, bundan sonra ise bir grevin yasal olması için gerekli şartlar doğrultusunda grevin hangi hâllerde yasa dışı niteliğe bürüneceği incelenmiştir.İkinci bölümde yasa dışı greve bağlanan yaptırımlar konusu ele alınmıştır. Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile yasa dışı greve hukuki yaptırımların yanı sıra cezai yaptırımlar da bağlanmış bulunmaktadır. Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile yasa dışı grev için öngörülmüş olan yaptırımların işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler hakkında da uygulanacağı (TSGLK m.25/III) düzenlenmiştir. Yasa dışı grevin sonuçlarının ele alındığı bu bölümde özellikle yasa dışı grev sebebiyle sözleşmelerin feshi, grev sebebiyle meydana gelen zararlardan sorumluluk ve cezai sonuçlar üzerinde durulmakla beraber, yasa dışı grevin etkilediği diğer hukuki durumlar da değerlendirilmiştir.Anahtar Kelimeler: Grev, Yasadışı grev, fesih, haklı sebep, zarardan sorumluluk,tazminat
İcra Hukukunda ödeme yerine alacakların devri: İİK m. 120
Ödeme yerine alacakların devri, Türk Hukukunda uygulamasına nadiren rastlanmasına rağmen, takip borçlusunun alacaklarının paraya çevrilmesi bakımından önemli düzenlemeleri bünyesinde barındırmaktadır. Ödeme yerine alacakların devri kapsamında, alacağın ödeme yerine devri ve alacağın tahsil amacıyla devri şeklinde iki tür paraya çevirme usûlü yer almaktadır. Her iki şekilde paraya çevirme için de, alacağın borsada ve piyasada fiyatının olmaması ve haczedilmiş olması ile ilgili alacak üzerinde haciz sahibi bütün alacaklıların muvafakati gereklidir. Bu şartların yerine getirildiğini tespit eden icra dairesi, alacaklıların talebi doğrultusunda alacağın ödeme yerine veya tahsil amacıyla devredildiğine karar verecektir.İcra ve İflâs Kanunu'nun 120. maddesinin birinci fırkasında düzenlenen alacağın ödeme yerine devri, Borçlar Hukuku anlamında ifa yerine devir niteliğindedir. Bu nedenle, alacağın ödeme yerine devredilmesiyle beraber icra takibi, devredilen alacak miktarı oranında sona ermektedir. Takip alacaklıları, sıra cetvelindeki yerlerine göre, takip borçlusunun üçüncü kişideki alacağı üzerinde hak sahibi olmakta; bu alacak, takip borçlusunun malvarlığından çıkarak takip alacaklılarının malvarlığına dahil olmaktadır.İlgili maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen alacağın tahsil amacıyla devri ise, esasen gerçek anlamda bir devir niteliğinde değildir. Burada, üçüncü kişideki alacağı dava ve takip yetkisi, takip alacaklılarına devredilmekte ve alacaklılar, borçlu adına ve onun dava takip yetkisini kullanarak söz konusu alacağı tahsil etmektedirler. Bu şekilde borçlunun malvarlığına dahil edilen değerden, öncelikle dava takip yetkisinin kullanan alacaklının masrafları ve alacağı karşılanmakta; geriye kalan miktar ise, diğer alacaklıların alacaklarının karşılanması için kullanılmaktadır.
Kod paylaşımı sözleşmesi
Kod paylaşımı sözleşmesi hava taşımacılığı sektöründe yaşanan serbestleşme hareketi sonrasında tüm dünyada taşıyıcılar arasında yaygın bir biçimde kullanılan bir uygulamadan kaynaklanmaktadır. Her havayolu işletmesi kendisine IATA tarafından tahsis edilen taşıyıcı belirteçlerini seferlerinde kullanmaya haklıdır. Kod paylaşım sözleşmesi, iki veya daha fazla taşıyıcı arasında, taraflardan birinin kendi taşıyıcı belirteci yanında diğer (akdi) taşıyıcı belirtecini kullanarak icra ettiği seferlerde akdi taşıyıcı tarafından gerçekleştirilen taşıma sözleşmelerinin ifasını konu alan sözleşmedir. Kod paylaşımı sözleşmesinin hukuki niteliği konusunda da bir görüş birliği olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu konuda birbirinden farklı pek çok görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden ilki kod paylaşımı sözleşmesini, bir iş görme sözleşmesi olarak değerlendirmekte ikincisi ise sözleşmeyi bir ortaklık sözleşmesi olarak kabul etmektedir. Aslında ön plana çıkmış bu iki görüşün de yüksek ve emin bir ses ile dile getirilmiş olmaması, alınacak pozisyonu tercih etmede dezavantajlar içermektedir. Bu kararsızlığın pek çok nedeni yanı sıra belki de en önemlisi, pazardaki diğer aktörlerin haberdar olmamaları için taraflar bakımından en gizli ticari sırları içerebilen kod paylaşımı sözleşme içeriklerinin kamuya açıklanmamalarıdır. Bu çalışmada kod paylaşım sözleşmesi çok yönlü olarak incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: kod paylaşımı sözleşmesi, akdi taşıyıcı, fiili taşıyıcı, hava trafik hakları, alan kapatma sözleşmesi
Türk ve Türkmenistan Hukukunda ürün paylaşım sözleşmesi
Petrol ve doğal gazın uluslararası ilişkilerde çok önemli olduğu günümüzde petrol yatırımları önemli yere sahiptir. Yapılan çalışmalar sonucunda petrol rezervleri günümüzde ancak birkaç ülkenin sınırlarında bulunmaktadır. Petrol rezervlerine sahip ev sahibi Devletler, bu kaynakları öncelikle kendi gücü ile işletmek istemektedir. Ancak finans kaynağı, teknoloji ve know-how eksikliğinden dolayı bu her zaman mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, sınırlarında bulunan petrolün mülkiyetine sahip ev sahibi Devletler, petrolün arama ve üretim hakkını çeşitli modellerle yatırımcılara, özellikle yabancı yatırımcılara vermektedir. Petrolün sanayi açıdan üretilmeye başlanmasının üzerinden çok geçmeden Ortadoğu ülkelerinde imtiyaz sözleşmesi birer yatırım modeli olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak yabancı petrol şirketlerinin petrol rezervlerini tamamen kontrol etmesine tepki olarak ürün paylaşım sözleşmesi geliştirilmiştir. Ürün paylaşım sözleşmesinde imtiyaz sözleşmesinden farklı olarak, petrol üretilene kadar ev sahibi Devletin mülkiyetindedir, üretildikten sonra ise ancak üretilen petrolün belirli bir kısmı yatırımcının payı olarak ayrılmaktadır.Şu andaki çalışmalara göre, petrol rezervleri çok az olan Türkiye'de yatırım modeli olarak Lisans modeli kullanılmaktadır. Türk Anayasa'sına göre petrol Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu için, yatırımcıların petrol arama ve üretim faaliyetlerini gerçekleştirmek için ev sahibi Devletten izin alması gerekmektedir. Bu iznin modeli de Petrol Kanunu ile belirlenmiştir. Türk Petrol Kanunun belirlediği model yalnız, Lisans modeli olduğu için ürün paylaşım sözleşmesinin kanunla düzenlenmeden Türkiye'de uygulanması olanaksızdır. Ancak, günümüzde Türk petrol şirketleri yurt dışı yatırımlarında ürün paylaşım sözleşmesini yaygın olarak kullanmaya başlamıştır.Petrolün ve doğal gazın dev rezervlerine sahip Türkmenistan'da ise ürün paylaşım sözleşmesi birer yatırım modeli olarak ortaya çıkmaktadır. Türkmenistan'da, ürün paylaşım sözleşmesi ile birlikte, vergi ve devlet hissesi şartlı imtiyaz sözleşmesi, joint venture sözleşmesi ve riskli servis sözleşmesinin birer yatırım modeli olarak kullanılması mümkündür. Bununla ilgili düzenleme Türkmen Petrol Kanununda bulunmaktadır. Ancak, Türkmenistan'da en çok yaygın olarak kullanılan model, ürün paylaşım sözleşmesidir.
Türk İş Hukukunda ücretin korunması
İşçinin işverenin emir ve talimatlarına uygun şekilde iş görmeyi; işverenin de görülen işe karşılık olarak ücret ödemeyi üstlenmiş olduğu sözleşme şeklinde tanımlanabilen iş sözleşmesi tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. İşçinin gördüğü iş karşılığında, kendisine işveren tarafından bir ücret ödenmesi taraflar arasındaki ilişkiyi iş sözleşmesi olarak tanımlamak için gerekli koşulu oluşturmaktadır. Ücretin emeğin karşılığı olduğu açıkça Anayasada da ifade edilmekte ve bu bağlamda Anayasal bir hak olduğu vurgulanmaktadır. Anayasa'da bir emeğin karşılığı olarak genel bir ifadeyle belirtilen ücret kavramının açık tanımına 4857 sayılı İş Kanununda yer verilmektedir. Kanunu'nun 32/1. maddesi ücreti; `Bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar' olarak tanımlamaktadır.O halde ücret iş sözleşmesinin bir unsuru olmakla, ücretsiz bir çalışmanın mevzuatımız uyarınca iş sözleşmesinin konusunu oluşturamayacağı söylenebilmektedir. Ücret, işverenin iş sözleşmesine ilişkin en önemli borcudur ve işçi için ücret sadece emeğinin değeri ve karşılığı değil çoğu halde tek geçim vasıtası olan önemli bir de sosyal faktördür. Ücretin türlü nedenlerle kısıtlanması veyahut eksik ödenmesi sadece işçiyi değil ailesini de güç durumda bırakabilecektir. Bu yüzden kanun koyucu işçi ücretinin korunması konusunda diğer borçlulara göre birçok Kanunda düzenlemelere yer vermekte, ücretin belirli bir sınırın altına indirilmesini, süresinde ödenmemesi durumunu veya tümüyle ortadan kaldırılmasını önlemek için, işçilerin ücretleriyle ilgili haklarını koruyan düzenlemeler öngörmektedir. Bu düzenlemeler işçiyi işverenin işlemlerine, üçüncü kişilerin işlemlerine ve hatta işçinin kendi işlemlerine karşı koruyucu niteliktedir.Bu çalışmamızda da Türk İş Hukukunda ve genel olarak Hukukumuzda ilgili hükümler ışığında işçi ücretinin korunması esası incelenecek, konu ile ilgili uluslararası sözleşmelere değinilecektir. İncelememizde genel olarak ücret kavramı tanımlandıktan sonra ücretin korunmasına yönelik uluslararası düzenlemeler ele alınacak, daha sonra ise ücretin korunması, ücretin işverenin işlemlerine karşı korunması ve üçüncü kişilerin işlemlerine karşı korunması ile işçinin kendi işlemlerine karşı korunması başlıkları altında konu irdelenecektir. Son olarak ise ücretin korunmasına yönelik idari para cezaları ve cezalar ele alınacaktır.Anahtar Kelimeler: Ücret, İşveren, İşçi, Ücretin Korunması, Üçüncü kişi işlemlerine karşı koruma, Ücret Garanti Fonu.
Franchise sözleşmesinin sona ermesi ve sonuçları
Franchise sözleşmesinin taraflarını franchise veren ve franchise alan oluşturmaktır. Bu sözleşme ile franchise veren, sahibi olduğu fikri ve sınai haklarını franchise alana kullandırmayı ve onu sistemine entegre etmeyi üstlenir. Franchise verenin geliştirdiği sistemi kullanan franchise alan, bunun karşılığı olarak sürümü destekleme ve bir ücret ödemekle yükümlüdür.Franchise sözleşmesi çerçeve ve karma bir sözleşmedir. Karma bir sözleşme olarak, franchise sözleşmesi farklı sözleşme tiplerine ait öğelerden oluşur. Hukuk sistemizde, franchise sözleşmesi ve sona ermesi ile ilgili yasal bir düzenleme mevcut değildir. Bu çalışmada, franchise sözleşmesinde yer alan diğer sözleşmelere ait unsurlar açısından bu sözleşmelere ait kıyasen uygulanması gereken yasal hükümler araştırılacaktır. Bu çalışmada, ayrıca doktrin ve mahkeme kararları da göz önüne alınarak hangi koşullarda franchise anlaşmasının sona ereceği incelenmektedir.Sürekli bir borç ilişkisi kuran franchise sözleşmesinin de, her borç ilişkisinin olduğu gibi bir sonu vardır. Bu sona ermenin gerek franchise alan gerekse franchise veren açısından çeşitli sonuçları olacaktır. Çalışmamızda son olarak, franchise sözleşmesinin sona ermesinin sonuçları değerlendirilecektir.
6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanununa göre limited ortaklığın haklı sebeple feshi
Bu çalışmanın amacı, limited ortaklığın haklı sebeple feshini incelemektir. Tüm diğer ortaklıklar gibi, limited ortaklığın da haklı sebeple feshedilmesi mümkündür.Yeni Türk Ticaret Kanunu'nda limited ortaklığın haklı sebeple feshine ilişkin önemli yenilikler getirilmiştir. Bu yeniliklerin kaynağını da İsviçre Borçlar Kanunu(Obligationenrecht) oluşturmaktadır.Uygulamada en fazla görülen ortaklık tipi limited ortaklıktır. Limited ortaklık bünyesinde hem kişi hem de sermaye ortaklıklarına ilişkin özellikler barındırır. Haklı sebebin tespitinde, ortaklığın bu özelliği belirleyici önemdedir. Bu kapsamda, kişi ortaklıkları özellikleri daha ön planda olan bir limited ortaklıkta haklı sebep olarak kabul edilecek durum, sermaye ortaklıkları özellikleri daha belirgin olan bir limited ortaklıkta haklı sebep olarak kabul edilmeyebilir.Ortaklıktan çıkma, payın devri, genel kurul kararların iptali ve sorumluluk davası, haklı sebeple fesih davasına göre önceliğe sahiptir. Bu nedenle, ortağın öncelikle bu yollara başvurması gerekir. Bu imkanların mevcut olmasına rağmen, fesih davası açan ortağın davası reddedilebilir.Haklı sebeple fesih davasını her ortak açabilir. Bu davanın kural olarak ortaklık tüzel kişiliğine karşı açılması gerekir. Fesih davasında, mahkemenin ortaklığın feshine karar vermesi zorunlu değildir. Mahkeme fesih yerine alternatif bir çözüme hükmedebilir. Bu çerçevede mahkeme, ortaklığın bölünmesine, ortaklık sözleşmesinde değişiklik yapılmasına veya yeni bir müdür atanmasına hükmedebilir. Ancak mahkemenin davayı reddetmesi veya ortaklığın feshine karar vermesi de mümkündür.Anahtar Kelimeler: Limited ortaklık, Haklı sebep, Fesih, Türk Ticaret Kanunu
Rekabet Hukukunda bağlama uygulamaları
Anlaşmanın niteliği veya ticari teamüllere aykırı olarak, satıcının bir ürün ile birlikte bir diğer farklı ürün veya hizmetin de alınmasını öngördüğü davranışlar bağlama uygulaması olarak tanımlanmaktadır. Bağlama uygulamaları rekabeti sınırlayıcı davranışlar arasında yer almakta olup, hem AB Rekabet hukukunda ve hem de Türk Rekabet Hukukunda yasaklanmıştır.Bağlama uygulamaları ya teşebbüsler arasındaki bir anlaşma yoluyla ya da hakim durumdaki teşebbüslerin tek yanlı davranışları ile ortaya çıkabilir. Teşebbüsler arasında rekabeti sınırlayıcı nitelikte bir yatay (kartel) anlaşma ile ürünlerin bağlı satılması rekabete aykırıdır. Ancak dikey anlaşmalar açısından belirli koşullar altında muafiyet söz konusudur. Bu nedenle dikey bir anlaşmada yer alan bağlama şeklindeki bir sınırlama, anlaşmanın doğrudan rekabete aykırılığı sonucunu doğurmaz. Hakim durumdaki bir teşebbüsün bağlama uygulaması ile hakim durumunun kötüye kullanması da yasaktır. Öte yandan hakim durumdaki teşebbüslerin başvurduğu paket satış şeklindeki indirimler de rekabete aykırıdır.Bağlama uygulamaları alıcı veya tüketicilerin sözleşme ve seçme özgürlüğü yanında, üçüncü taraf teşebbüslerin de ticari faaliyet özgürlüğünü sınırlayan davranışlardır. Bağlama uygulamalarının rekabet üzerindeki en önemli etkisi rakiplerin dışlanması nedeniyle tüketicilerin sömürülmesidir. Dışlayıcı etkiler pazar gücünün aktarılması ile de ortaya çıktığından, bağlama aynı zamanda bir pazara giriş engeli de yaratabilir.Dışlayıcı ve engelleyici bir davranış olan bağlama uygulaması konusunda, teşebbüsler haklı nedenlere dayanabilirler. Bu nedenlerin en başında ürünlerin birlikte satılmasının objektif bir gereklilik olması bulunmaktadır. Öte yandan ürünlerin bağlı satılması alışılmış bir ticari uygulama sonucu gerçekleşiyorsa, bu durum da haklı bir neden olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda etkinlik savunması da somut olay kapsamında bağlama uygulaması için haklı bir neden olarak değerlendirilebilir.Anahtar Kelimeler: Bağlama Uygulaması/Bağlama Anla?ması, Aktarma Teorisi,Pazara Giri? Engelleri, Paket Satış ve indirimler, Etkinlik
İşçinin dinlenme hakkı
Dinlenme kavramı birçok bilim dalı tarafından incelenmiş olan bir kavramdır. Bu kavramın gerekliliği ve insan hayatındaki yeri beşeri bilimlerin de ilgisini çekmiştir. Hukukî anlamda dinlenme hakkı, çalışanların çalışma hayatından kaynaklanan yorgunluğu atabilmek, sağlıklarını koruyabilmek için ihtiyaç duydukları bir haktır. İşçiye dinlenme hakkı tanınması işverenin de lehinedir. Zira dinlenen işçinin işgücünü tazelenecek; işyerinde verimi artacaktır.Dinlenme hakkı haklar doktrini içinde pek çok açıdan ele alınabilecek bir yapıya sahiptir. Bu hakkın çok boyutlu yapısı onun bir hak olarak önemini ve niteliğini de göstermektedir. Çalışma hayatında dinlenme hakkı tarihsel süreçte önemli aşamalar katederek günümüze kadar gelmiştir. Bu süreçte iş hukukunun geçirdiği süreçten de önemli ölçüde etkilenmiştir. Dinlenme hakkının dünya tarihi ve Türkiye tarihinde geçirdiği süreç ayrıntılı olarak incelenmiştir.Dinlenme hakkının 1982 Anayasasında düzenlenmesinin pek çok hukuki sonucu vardır. Bu sonuçlar anayasa hukuku ilkeleri açısından ele alınmıştır. Dinlenme hakkı Türk iş hukuku kaynaklarında da önemli bir yere sahiptir. Aynı özellik uluslararası kaynaklar bakımından da geçerlidir. Bu özellikler incelendikten sonra ayrıntılı bir biçimde Uluslararası Çalışma Örgütünün ve Avrupa Birliğinin dinlenme hakkına verdiği öneme de yer verilmiştir.Birinci bölümde dinlenme hakkı, bir hak olarak ele alındıktan sonra ikinci bölümde dinlenme hakkının mevzuatımızdaki türleri ele alınmıştır. Ara dinlenmesi, hafta tatili ve yıllık ücretli izin dinlenme hakkının türleridir. Bu türlerin özellikleri, koşulları ve ilkeleri dinlenme hakkı kapsamında incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise, dinlenme hakkı bakımından önem taşıyan çalışma şekilleri, iş sözleşmesi türleri ve işçi kategorileri ele alınmıştır.Anahtar Kelimeler: Dinlenme Hakkı, Dinlenme Süresi, Ara Dinlenmesi, Hafta Tatili, Yıllık Ücretli İzin.
Mesafeli sözleşmelerin kurulmasına aracılık eden platformlara karşı tüketicinin korunması
Mesafeli sözleşmeler "tüketici ile satıcı veya sağlayıcının eş zamanlı fiziksel varlığı olmadan uzaktan iletişim araçları kullanılmak suretiyle akdettikleri sözleşme" olarak tanımlanmaktadır. Kanunda yer alan bu tanımdan hareketle unsurları belirlenmektedir. Sözleşmenin tarafları satıcı veya sağlayıcı ile tüketicidir. Kullanılan iletişim aracına göre sözleşmenin kurulduğu an ve hüküm ve sonuçlarını doğurduğu an değişmektedir. Tüketicilerin mesafeli sözleşmelerin dezavantajlarından kaynaklanan hukuki konumu mevcut yasal düzenlemeler ile giderilmeye çalışılmıştır. Mesafeli sözleşmelerin tarafı olmayan ancak kurulmasına aracılık eden platformların sorumluluğu ve tüketicinin korunması konusunda oynadıkları rol bu yüzden irdelenmelidir. Türk hukukunda buna ilişkin düzenlemeler 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği, 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda yer almaktadır. Tüm bu düzenlemelerin ortak özelliği aracılık eden platformların sorumluluk alanını daraltmasıdır. Çalışmamızda mesafeli sözleşmelerin teorik çerçevesi ortaya konduktan sonra özellikle tüketicilere yönelik koruma mekanizmalarından ve aracılık edenlerin bu süreçteki rolünden bahsedilmektedir. Bu bağlamda aracılık edenlerin sorumluluğunun kaynağı ile sorumluluk alanlarının sınırları iyi çizilmelidir. Mevcut yasal düzenlemeler ışığında bu konu hakkındaki kanaatlerimiz, işbu çalışmada sunulmaktadır.
Haksız fiil sebebiyle aynı zarardan birden fazla kimsenin müteselsil sorumluluğu
Müteselsil sorumlulukta zarar verici davranışa birden fazla kimsenin katılımı söz konusudur. Bu sebeple zararın nasıl tazmin ettirileceği sorunu ortaya çıkar. Müteselsil sorumlulukta dış ilişki denilen bu süreçte sorunun çözümünde öncelikle zarar görenin korunması düşüncesi ön plandadır. Bu ilişkide zarar gören dilediği zarar verene başvurabilir. Tazminatın tamamı ödendikten sonra ortaya başka bir sorun çıkar: tazminatın zarar verenler arasında paylaştırılması. Bu sorun ise zarar verenler arasındaki iç ilişkide rücu düzeniyle ilgilidir. Bu rücu düzeninde tazminatın zarar verenler arasında adil bir şekilde paylaştırılması amaçlanır.Çalışmamızda 818 Sayılı Borçlar Kanunu ile Türk Borçlar Kanunu hükümleri karşılaştırılmış ve getirilen yeni hükümler ayrıntılı incelenmiştir. Bu yeni hükümler Türk Borçlar Kanunu 61., 62. ve 73. maddeleridir.Türk Borçlar Kanunu 61. maddede dış ilişkide, sorumluluk sebebi ne olursa olsun, zarar verenlerin müteselsilen sorumlu olduğunu kabul etmiştir. 818 Sayılı Borçlar Kanunu ise konuyu tam teselsül-eksik teselsül ayrımına göre farklı şekilde düzenlemişti. Türk Borçlar Kanunu isabetli bir şekilde bu ayrımı kaldırmış, tüm sorumluları aynı kurallara tabi kılmıştır.Türk Borçlar Kanunu 62. maddede iç ilişkide, rücu düzeninde özellikle kusurun ağırlığı ve tehlikenin yoğunluğu ölçütlerine yer vermiştir. 818 Sayılı Borçlar Kanunu döneminde sadece kusur ölçütü dikkate alınarak paylaştırma yapılmaktaydı. Bu tür paylaşım ise adil olmayan sonuçlar doğuruyordu. Bu durumu dikkate alan yasakoyucu tehlikenin yoğunluğu ölçütünün de dikkate alınacağını kabul etti. Böylece sorumluluk hukukundaki gelişmelere de ayak uydurulmuş oldu.Türk Borçlar Kanunu 73. maddede rücu zamanaşımı kabul edildi. Böyle bir süre 818 Sayılı Borçlar Kanununda bulunmuyordu. Rücu zamanaşımı, iç ilişkide zarar verenlerin birbirlerine karşı sahip olduğu rücu talebinin tabi olduğu süreyi ifade etmektedir.
Elektrikli araç şarj hizmetinden doğan hukuki ilişkinin hüküm ve sonuçları
Dünyamızın geleceğini tehdit eden ve küresel ısınma olarak adlandırılan büyük soruna yol açan sera gazı emisyonlarını azaltmak amacıyla global ölçekte çalışmalar hızla devam etmektedir. Sera gazları arasında karbondioksit (CO2) en büyük paya sahiptir. Bu gazın salımında başta gelen unsur ise fosil yakıtlarla hareket etmekte olan taşıma araçlarıdır. Bu nedenle bütün dünya ülkeleri benzin ve mazot yerine elektrikle çalışan araçların üretimine hız vermiştir. Bu süreçte teknolojik çalışmaların yanı sıra geçiş döneminin yönetimi ile ilgili plan ve stratejiler hazırlanmakta, mevzuat çalışmaları yapılmaktadır. Küresel elektrikli araç piyasasının son yıllarda hızla büyümesinin asıl sebebi ise batarya teknolojilerinde sağlanan gelişmelerdir. Bu sayede elektrikli araç kullanımında yaşanılan en önemli tereddüt sebebi olan "menzil kaygısı" ortadan kalkmış olmaktadır. Bunun yanı sıra özellikle şehirlerarası yollarda kurulu şarj istasyonları sayısındaki büyük artış elektrikli araçların dünya genelinde yayılım hızını ivmelendirmiştir. Ülkemizdeki elektrikli araç piyasasının önünü açan asıl gelişme ise 2053 yılı için net sıfır emisyon hedefinin açıklanmasıdır. Bu düzenleme ile birlikte enerji dönüşümüne yönelik mevzuat çalışmaları başlamış ve yeşil kalkınma politikalarına ağırlık verilmiştir. Bu amaçla elektrikli araçların ülke genelinde yaygınlaştırılması öncelik kazanmıştır. Elektrikli araç kullanımın yaygınlaştırılması ise şarj altyapısının kurulmasına bağlıdır. Bu kapsamda ilk olarak elektrik piyasasını düzenleyen temel kanun olan 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'na 2021 yılında elektrikli araçlar ve şarj istasyonlarına ilişkin düzenlemeler getirilmiş, hemen akabinde de 02.04.2022 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Şarj Hizmeti Yönetmeliği yürürlüğe girmiştir. Şarj hizmeti piyasasının gelişimi için elzem olan yasal düzenlemelerin yürürlüğe alınmasıyla birlikte, sistemin işleyişini sağlayacak piyasa aktörleri de belirmeye başlamıştır. Bu gelişmeler neticesinde elektrikli araç kullanımının artması ve piyasanın büyümesi beklenmektedir. Söz konusu büyüme ise beraberinde bir takım soru işaretlerini getirmektedir. Bu soru işaretlerine ilişkin değerlendirmeler çalışmanın ikinci bölümünde özellikle sözleşmeler hukuku, tüketici ve rekabet hukuku ile kat mülkiyeti kanunu kapsamında açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışma, Türkiye şarj hizmeti piyasasına yönelik ilk hukuki çalışma olma mahiyetindedir. Bu nedenle uygulamadaki gelişmelere paralel olarak, ileride bu yönde yeni çalışmalar yapılmasına önderlik edeceği umulmaktadır.
Yabancılık unsuru içeren yazılım lisans sözleşmelerine uygulanacak hukuk
Teknolojik alandaki gelişmeler ışığında, kullanımı artan yazılım lisans sözleşmelerinin uygulamada kullanılan özellikle açık kaynak kodlu yazılım lisans sözleşmelerinde pek çok tip ve standart versiyonlarında, uygulanacak hukuk maddesinin yer almadığı görülmektedir. Uygulanacak hukuka ilişkin taraflar arasında bir anlaşmaya varılmaması, muhtemel uyuşmazlıklarda milletlerarası özel hukuk kurallarına göre uygulanacak hukukun tespitini zorunlu kılacaktır. Bu çalışmada, tarafların yabancılık unsuru içeren yazılım lisans sözleşmelerinde hukuk tayini yapmadığı durumlarda 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun uyarınca uygulanacak hukuk tespitine ilişkin incelemeler yapılmıştır.
Geçici koruma statüsü ve geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin Türk vatandaşlığını kazanması
Dünya tarihi boyunca ırk, din, dil gibi çeşitli olumsuzluklar insanların ülkelerini terk ederek bir başka devlete iltica etme ihtiyacı doğurmuşken günümüzde ise savaşlar, ekonomik krizler ve doğal afetler gibi sebeplerle başka bir devlete sığınma ihtiyacını gündeme getirmiştir. Uluslararası koruma hukukunun temelini oluşturan bu olumsuzluklar karşısında en temel metin olan "1951 Cenevre Sözleşmesi" ve "1967 New York Protokolü" ile başta mülteci kavramı olmak üzere bireysel koruma kavramları ortaya çıkmıştır. Zamanla dünya ülkelerinde meydana gelen olumsuzlukların etki ettiği kitlenin sayısının artması bireysel koruma türlerini etkisiz kılmış ve insanların kitlesel olarak koruma talebine cevap verebilmek adına geçici koruma statüsünü gündeme getirmiştir. Türk hukukunda "geçici koruma" kavramı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun ilgili 91. maddesi ile hüküm altına alınmış, 2011'de Suriye Arap Cumhuriyeti sınırlarında ortaya çıkan iç savaştan etkilenerek Türkiye sınırlarına kitlesel olarak akın eden binlerce Suriyelilerin geçici korumadan faydalanmasıyla da ilk kez uygulanmaya başlamıştır. Günümüzde Türkiye'de geçici koruma statüsü altında bulunan sayısı milyonu bulmuş Suriyeli bulunmaktadır. İç savaşın başladığı 2011 yılından günümüze kadar Türkiye'de yaşayan, yaşamanın bir gereği olarak Türkiye'de bir düzen kuran ve geçici koruma statüsünün vermiş olduğu haklardan ve hizmetlerden yararlanan Suriyelilerin ülkelerine savaş sebebiyle hala dönemeyecek olmaları durumu Türk vatandaşlığını kazanma durumlarını gündeme getirmiştir. Çalışmamızda uluslararası koruma kavramı ve türlerine değinilerek, kitlesel bir korumayı amaçlayan geçici koruma kavramı genel hatlarıyla ele alınacaktır. Son olarak Türk hukuku kapsamında geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin Türk vatandaşlığını kazanma durumu incelenecektir.
Vekâlet sözleşmesi
Günümüzde, ekonomik gelişmelere bağlı olarak hizmet sektörü de hızlı bir biçimde büyümüştür. Bu durum iş görme sözleşmelerinin hem çeşitliliğini hem de önemini artırmıştır. Vekâlet sözleşmesi, uygulama alanı büyük oranda genişleyen iş görme sözleşmelerinin en önemlilerinden biridir. Vekâlet sözleşmesi, Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 502/1'e göre, vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya bir işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Vekâlet sözleşmesinin özellik ve önemi nedeniyle bu çalışmamızda, söz konusu sözleşmenin genel özellikleri, unsurları, tarafları, tarafların yükümlülükleri ve sözleşmenin sona erme nedenleri ayrıntılı olarak incelenecektir. Çalışmamız sonunda vardığımız önemli noktalar, sonuç kısmında ayrıca belirlenecektir. Bu çalışmamızda, TBK'da düzenlenmiş olan vekâlet sözleşmesi asıl olmakla birlikte gerekli hallerde Avukatlık Kanunu'nda yer alan Avukatlık Sözleşmesine de yer verilecektir. Anahtar Kelimeler: Vekâlet, Vekâlet Sözleşmesi, Vekâlet Sözleşmesinin Nitelikleri, Vekâlet Sözleşmesinde Tarafların Borçları, Vekâlet Sözleşmesinin Sona Ermesi
Sınai hakların cebrî icrası
Devredilebilen ve ekonomik değere sahip olan sınai hakların, cebrî icraya konu olabilmesi, haciz edilebilmesi ve de haciz sonucunda paraya çevrilebilmesi mümkündür. Sınai haklarla ilgili düzenlemelerde bu prosedür hakkında ayrıntılı hükümlere yer verilmemiştir. Bu süreçte İcra ve İflâs Kanunu?nun ilgili hükümleri uygulanacaktır Bu çalışmada sınai hakların cebrî icra sürecine konu olmaları ve sürecin ayrıntıları irdelenmiştir. Bu çalışmanın konusu iki ana başlık altında incelenmiştir. Çalışmanın en geniş bölümünü oluşturan markanın cebrî icrada gösterdiği özellikler başlığı altında marka hakkında genel bilgiler, bilhassa markanın cebrî icra prosedüründeki durumu, iflâsın, konkordatonun ve iflâs ertelemesinin marka üzerindeki hukuki etkileri değerlendirilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise diğer sınai hakların cebrî icrada gösterdiği özellikler, patent ve faydalı modeller, endüstriyel tasarımlar, entegre devre topografyaları ve ıslahçı hakları olarak ayrı ayrı başlıklar altında değerlendirilmiştir. Bu çalışmada sınai hakların cebrî icra prosedüründeki hukuki durumları öncelikli olarak marka üzerinden değerlendirilmiştir. Diğer sınai haklar başlığı altında sınai hakların cebrî icra prosedüründeki gösterdikleri özellikler marka ile aynı oldukları durumlarda tekrara düşmemek amacı ile yeniden incelenmemiştir. Bunun yanı sıra sınai hakların cebrî icraya konu olmaları sürecinde uygulamada karşılan birtakım hukuksal nitelikli problemler de incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Marka, Patent Haczi, Markanın Haczi, Cebrî İcra, Sınai Haklar
İş hukukunda belirsiz alacak davası
İş hukukunda belirsiz alacak davası adlı çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Bu çalışmamızın birinci bölümde, belirsiz alacak davası hakkında temel bilgilere yer verilmiş, bu kapsamda belirsiz alacak davasının tanımı, hukuki niteliği, şartları, belirsiz alacak davasındaki özel durumlar, şartlarının yokluğu hâlinde belirsiz alacak davası açılması, belirsiz alacak davasının kısmi dava ile karşılaştırılması ve son olarak iş hukukunda belirsiz alacak davasından bahsedilmiştir. İkinci bölümde, feshe bağlı işçilik alacaklarından bahsedilmiştir. Bu kapsamda feshe bağlı işçilik alacakları 4857 sayılı İş Kanunu temelinde anlatılmış; buna karşılık Deniz İş Kanunu ve Basın İş Kanunu'ndaki salt ayrıksı durumlara değinilmek suretiyle mümkün olduğunca tekrara düşmeme gayesi hedef alınmıştır. Üçüncü bölümde, ikinci bölümle aynı plan dahilinde bu defa da feshe bağlı olmayan işçilik alacakları ve diğer işçilik alacak kalemleri hakkında genel bilgiler verildikten sonra her bir alacak kaleminin altında, o alacak kaleminin belirsiz alacak davası yoluyla talep edilip edilemeyeceği konusu açıklanmıştır. Bu çalışmamız Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay 22. Hukuk Dairesi'nin kapatılması ve kapatılan Daire üyeleri ile bu Daireye ait derdest dosyaların Yargıtay 9. Hukuk Dairesi kapsamına alınması nedeniyle Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin yeniden yapılandırılması neticesinde Yargıtay uygulamalarında meydana gelen önemli değişikliler ve bu kapsamda Eylül 2020 tarihinde bu Dairece alınan yeni ilke kararları başta olmak üzere, çalışma konumuzla ilgili diğer güncel yargı kararları dikkate alınmak suretiyle hazırlanmıştır. Ayrıca çoğunlukla güncel nitelikteki yazılı kaynakların kullanımına özen gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: İşçilik alacakları, belirsiz alacak davası, kısmi dava, fesih.
Kazandırıcı zamanaşımı
Mülkiyet hakkı iki temel şekilde kazanılabilir: Mülkiyetin devren kazanılması ve mülkiyetin aslen kazanılması. Mülkiyetin aslen kazanıldığı hâllerden biri, mülkiyetin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılmasıdır. Kazandırıcı zamanaşımı, hem taşınır eşya hem taşınmaz eşya bakımından söz konusu olabilir. Türk Medeni Kanunu?ndaki mülkiyetin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılmasına ilişkin hükümler, sınırlı aynî haklara da uygulanır.Kazandırıcı zamanaşımı, olağan ve olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı olarak ikiye ayrılır. Olağan kazandırıcı zamanaşımını olağanüstü kazandırıcı zamanaşımından ayıran temel unsur, eşya üzerinde mülkiyeti kazanmak isteyen zilyedin, zilyetlik süresi boyunca iyiniyetli olması gerekliliğidir. Oysa olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı bakımından böyle bir koşul aramak mümkün değildir. Çünkü taşınır veya taşınmaz eşyanın olağanüstü kazandırıcı zamanaşımına konu olabilmesi için bu eşyanın mutlaka bir malikinin olması gerekse de bu malikin kim olduğunun dışarıdan anlaşılmasını sağlayacak bir mekanizmanın hiç bulunmaması ya da işlememesi gerekir. Öyle ki, zilyet bu eşyanın kendisine ait olmadığını bilir; ama eşyanın kime ait olduğunu öğrenebilme olanağından mahrumdur. Taşınmaz eşya bakımından olağanüstü kazandırıcı zamanaşımını olağan kazandırıcı zamanaşımından ayıran bir başka husus ise, zilyedin mülkiyeti kazanmak için on yıl değil yirmi yıl beklemesi gerekliliğidir. Ancak taşınırlar söz konusu olduğunda, olağan kazandırıcı zamanaşımında da olağanüstü kazandırıcı zamanaşımında da işlemesi gereken zilyetlik süresi sadece beş yıldır.Kazandırıcı zamanaşımına ilişkin hükümlerin uygulama alanı pek de geniş değildir. Taşınmazların olağanüstü kazandırıcı zamanaşımına konu olmaları bakımından bu durum, bir yandan ülkedeki kadastro çalışmalarının neredeyse tamamlanmış olmasına, diğer yandan da Anayasa Mahkemesi?nin 2011 yılında verdiği bir iptal kararına bağlanabilir. Çalışmamızda Türk Medeni Kanunu?nun kazandırıcı zamanaşımına ilişkin hükümlerini, Türk Hukuk öğretisinin ve yargı kararlarının ışığı altında değerlendirmiş bulunmaktayız. Anahtar Kelimeler: Kazandırıcı Zamanaşımı, Alacak Zamanaşımı, Hak Düşürücü Süre, Zilyetlik, Buluntu.
Avukatlık hukukunda reklam yasağı
Reklam, mal veya hizmetlerin tanıtımı için yapılan faaliyettir. Türkiye?de avukatın reklam faaliyeti yasaklanmıştır. Avukatın reklam yasağı, Avukatlık Kanunu?nun 55. maddesinde, Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları?nın 7. maddesi, 8. maddesi ve 40. maddesinde düzenlenmiştir. Ayrıca Avukatlık Kanunu?nun 55. maddesine dayanılarak Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanan Reklam Yasağı Yönetmeliği de mevcuttur.Avukatlığın tarihi incelendiğinde, son birkaç yüzyıl öncesine kadar avukatın reklamıyla ilgili doğrudan bir düzenleme bulmak mümkün değildir. 19. yüzyıldan itibaren avukatlık kurumsallaşmaya başlamış ve avukatlar arasında rekabet artmıştır. Dünyada ekonomik sistemin geçirdiği dönüşümle birlikte avukatlık kurumu da bir dönüşüm geçirmiştir. Teknolojinin gelişmesi ve avukatlar arasında rekabetin artması nedeniyle avukat kendini çeşitli araçlarla ifade etmek istemiştir. Avukatlar, reklamı engelleyen hukuk kurallarını sorgulamaya başlamıştır. Bir kamu hizmeti olarak görülen ve sıradan bir serbest meslek olarak değerlendirilmeyen avukatlık bir ticarî faaliyet olarak görülmeye başlamıştır. Avukatlık mesleğinde reklam bir hak ve avukatın ifade özgürlüğünün bir unsuru olarak görülmüş, reklamı sınırlama bir istisna haline gelmiştir. Anglo-Sakson hukuk sistemindeki bu anlayış, Kara Avrupası hukuk sistemindeki avukatlık anlayışını da etkilemiştir. Kara Avrupası hukuk sistemini benimseyen birçok ülkede avukatın reklam faaliyetine belli şartlar altında izin verilmiştir.Türkiye?de de reklam yasağı tartışılmaktadır. Disiplin kurulu kararları incelendiğinde reklam yasağı ile ilgili verilmiş olan kararların, kararların tamamı içinde önemli bir yer tuttuğu görülür. Reklam yasağının kaldırılmasının savunulmasının yanı sıra, düzenlemenin muhafaza edilmesi ancak minimize edilmesi de savunulmaktadır. Her iki görüşün ortak noktası Türkiye?deki düzenlemeden memnun olunmadığıdır. Bu nedenle düzenleme yeniden gözden geçirilmeli, avukatların uymakta istekli olduğu, günün şartlarına ve avukatların ihtiyaçlarına uygun, ciddi bir düzenleme yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Reklam, Reklam Yasağı, Meslek Kuralları, Kamu Hizmeti, Avukatlık Unvanı.
Evlatlığın yasal mirasçılığı
Evlatlığın yasal mirasçılığını konu alan çalışmamızda öncelikle evlatlığın yasal mirasçılığına etkileri yönünden farklı evlat edinme sistemleri açıklanmıştır. Bu bağlamda sınırlı, tam ve karma evlat edinme sistemlerinin anlatılmasının ardından, Türk hukukunda evlatlığın evlat edinene yasal mirasçılığının şartları ele alınmıştır. Sonrasında ise evlat edinmenin miras hukukuna ilişkin sonuçlarının ayrıntılı şekilde incelenmesine geçilmiştir. Evlatlığın yasal mirasçılığı hususunda son olarak, doktrinde öne sürülen Türk hukukunda sınırlı evlat edinme sisteminin benimsenmesinin evlatlığın yasal mirasçılığına etkisinden kaynaklanan sorunlara değinilmiştir. Bu kapsamda yine doktrinde uygulanabilir bulunan hukukî yollar ve özellikle çok sayıda yazar tarafından savunulan Türk hukukunda tam evlat edinme sistemine geçilmesi fikri de tartışıldıktan sonra anılan aksaklıkların mevcut evlat edinme sistemi korunarak ne şekilde aşılabileceğine dair çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır.
Tacirin ticareti terkinin İcra ve İflas Kanununun 44. maddesi bağlamında hüküm ve sonuçları
acir kavramı, Türk Ticaret Kanunu?nda tanımlanmış ve bu kavram ikili bir ayrım yapılmak suretiyle ortaya konmuştur. Gerçek kişi tacir ve tüzel kişi tacir ayrımı kendisini daha çok İcra ve İflas Kanunu?nun 44.maddesinde ifadesini bulan ticareti terk çerçevesinde gösterir. Zira, TTK kapsamında yapılan ayrıma tüzel kişiler de dahil edilirken, İİK m.44 kapsamında yapılacak ayrımda tüzel kişi tacirlere yer verilemez. Çünkü, tüzel kişi tacirler tasfiye aşamasına girdikten sonra, tasfiye işlemlerinin tamamlanmasını takiben ticaret sicilinden silinmekle hukuki varlıklarını kaybederler. Bu nedenle, özellikle de ticareti terk eden tacirin ilandan itibaren bir yıl süre ile iflasa bağlı kılınacağını belirten İİK m. 44/ II hükmünün tüzel kişi tacirler bakımından uygulanabilirliği bulunmamaktadır. Dolayısıyla, İİK m. 44?ün uygulama alanı belirlenirken, gerçek ve tüzel kişi tacirler arasındaki bu farklılık dikkate alınmalıdır. Ticareti terk olgusu ise, Türk Ticaret Kanunu?nda tanımı yapılan ve türleri düzenlenen tacir sıfatı ile yakından ilgili olmakla birlikte, onun olmazsa olmaz bir koşulu değildir. Tacir sıfatının kaybedilmesi, ticareti terk durumunun yalnızca bir sonucu olabilir. Ticareti terk, tacirin ticari işletmesini kapatması, dağıtması, tasfiye etmesi veya kendi iradesiyle elinden çıkarması anlamında kullanılmaktadır.Ticareti terk eden tacirin bağlı olduğu yükümlülükler, TTK?dan ayrı olarak İİK m. 44?te düzenlenmiştir. İİK m. 44 bu yönüyle maddi bir hukuk kuralıdır. Çünkü belirtilen yükümlülükleri yerine getirmemenin en temel yaptırımı, kişinin sanki tacir sıfatını kaybetmemiş gibi iflasa tabi olmayı sürdürmesidir. Yine, ilan giderlerini karşılamayan tacirin mal beyanında bulunmamış sayılması da aynı kapsamda düşünülebilir. Ticareti terk eden tacirin bu yükümlülüklere uygun hareket etmesinin en temel sonucu, İİK m. 44/II?de belirtilen, bir yıllık iflasa tabi kılınmaktır. Ticaret sicili tarafından yapılacak ilandan itibaren bir yıl içinde, ticareti terk eden tacir iflasa bağlı olmaya devam eder. Bu durum, bir kişinin tacir sıfatına sahip olmadığı halde iflas edebildiği istisnai durumlar kategorisine dahil edilmektedir. Diğer bir sonuç ise, ticareti terk eden tacirin malları üzerindeki tasarruf yasağıdır. İki aylık bu tasarruf yasağı döneminde tacirin haczi kabil malvarlığı değerlerini üçüncü kişilere devretmesi yasaklanmıştır. Ancak, bunun istisnasını üçüncü kişinin iyiniyetli olması oluşturmaktadır. Bununla birlikte, kanun koyucu bazı kimselerin iyiniyetli olamayacaklarını hükme bağlamıştır. Yine, kanunda ifade edilmese de, durumun gereği olarak iyiniyetli olamayacağı bilinen kimseler de( ticari temsilci gibi) iyiniyet iddiasında bulunamazlar. Bu maddede( İİK m. 44) belirtilen yükümlülüklere uyulmamasının cezai yaptırımını ise, İİK m. 337a maddesi teşkil etmektedir. Bu maddede düzenlenen hapis cezası, üç aydan bir yıla kadardır. Dolayısıyla, TCK?nın ilgili hükümleri çerçevesinde ertelenebilir veya seçenek yaptırımlara çevrilebilir. Maddede düzenlenen suç, serbest hareketli bir suçtur. Çünkü kanun koyucunun belirlediği hareketlerden birinin yapılması, suçun oluşumu bakımından yeterlidir. Ancak aynı şeyi cezalandırabilme açısından söylemek güçtür. Zira, ceza verilebilmesi için alacaklıların şikayet etmesi gerekmektedir, yani suçun meydana gelmesi tek başına yeterli olmamaktadır. Ayrıca, suçun oluşabilmesi bakımından, alacaklıların zarar görmelerinin bir koşul olarak getirildiği göze çarpmaktadır. Böylece, ticareti terk eden tacirin davranışları alacaklılara zarar vermediği sürece, eski tacirin cezalandırılabilmesi de mümkün olmayacaktır. Anahtar Kelimeler: Tacir, Ticareti Terk, Terk Bildirimi, Mal Beyanı, Ticareti Terk Suçu
Uluslararası ticarette teslim şekilleri (Incoterms)
Ulusal sınırları aşan ticari faaliyetlerin yaygınlaşması ve gelişmesi karşısında, uluslararası ticarette doğan uyuşmazlıkların en hızlı, tarafsız ve güvenilir yolla çözülmesi ve bu doğrultuda taraflar arasında uygulanacak hukukun belirli olması büyük bir önem kazanmıştır. Bu husus, uluslararası ticarette uygulanacak yeknesak kurallar yaratma ihtiyacını doğurmuştur. Milletlerarası Ticaret Odası tarafından oluşturulan ve esas itibariyle tacirler arasında malların teslim edilmesi, hasarın geçmesi, masrafların paylaşımı gibi temel konuları düzenleyen Incoterms kuralları, uluslararası ticaret hukukunun yeknesaklaştırılmasında önemli bir yere sahiptir. Çağın, modern hayatın ve teknolojinin getirdiği yenilikler ile uluslararası ticaret uygulamasında yaşanan gelişmeler, Incoterms kurallarının Milletlerarası Ticaret Odası tarafından zaman zaman gözden geçirilmesini ve ihtiyaçlara cevap verir hale getirilmesini gerektirmektedir. 1 Ocak 2011 tarihinde yürürlüğe giren ve Incoterms?ün son versiyonu olan Incoterms 2010 kuralları da bu amaçla hazırlanmış ve bazı değişiklik ve yenilikler getirmiş bir Incoterms versiyonudur. Incoterms kurallarını konu alan bu çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Incoterms kurallarının uluslararası ticaret hukuku sistematiği içerisindeki yeri, dayanağı, kökeni ve yeknesaklaştırma faaliyetlerindeki önemi izah edilmiştir.Çalışmanın ikinci bölümünde, Incoterms 2010 terimleri, Incoterms metnindeki başlıklar altında, tarafların yükümlülükleri açısından ve Incoterms 2000 ile mukayeseli olarak incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Incoterms 2010 kurallarının önceki Incoterms versiyonlarına nazaran getirdiği yenilikler ve bu son versiyonun özellikle Incoterms 2000 kurallarından ayrılan yönleri, tarafların yükümlülükleri, terim adedi ve türleri, uygulama alanı, kullanılma biçimi, gruplandırma, düzenlenen konular vb. bakımından detaylı bir biçimde incelenmiştir. Incoterms kurallarını anlamak, bu kuralların 2010 versiyonu ile geçirdiği değişiklikleri tespit etmek ve bu surette Incoterms 2010?un Incoterms kurallarını getirdiği noktadaki yerini ve önemini ortaya koymak bu çalışmanın temel amacını teşkil etmektedir. Bu çalışmada, Incoterms 2010 terimleri önceki versiyonlar ile mukayeseli olarak analiz edilip farklılıkları belirlendikten sonra, Milletlerarası Ticaret Odası?nın ticari hayattaki son gelişmeleri göz önüne alarak hazırladığı bu son Incoterms versiyonunun kullanımı desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler : Incoterms 2010, Incoterms, Uluslararası Ticaret, Satım Sözleşmesi, Teslim Şartları.
Anonim şirketlerde kamu boçlarından sorumluluk
Bu çalışmada sermaye şirketleri arasında yer alan anonim şirketlerin kamu borçlarından sorumluluğu incelenmiştir. Çalışma kapsamında asıl sorumlu şirket tüzel kişiliğinden kamu alacağının tahsil edilememesi durumunda, şirketin kanuni temsilcilerinin sorumluluğu, bu sorumluluğun kapsamı, şartları ve sınırları AATUHK ve VUK kapsamında ele alınmıştır. Akabinde ise anonim şirketlerin TTK'de belirtilen koşullar çerçevesinde yapısal değişikliklere uğraması hâlinde kamu borçlarından sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler KVK kapsamında açıklanmıştır.
Yargılamaya egemen olan ilkelerden tasarruf ilkesi ve bu ilke ile bağlantılı diğer ilkelere uyulmamasının sonuçları
Medeni yargılamaya egemen olan ilkelerden tasarruf ilkesi ve bu ilkeyle bağlantılı olan taleple bağlılık ilkesi, taraflarca getirilme ilkesi, teksif ilkesi yargılamanın temelini oluşturur. Bu ilkelerin özellikle medeni yargılama sisteminin temel niteliğini teşkil etmesi ve her uyuşmazlıkta bu ilkeler dikkate alınarak yargılamanın devamlılığının esas alınması gerekir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile birlikte yargılama hukukuna egemen olan ilkelerin birçoğu kanunda sayılsa da, bahse konu ilkelere riayet edilmemesi sonucunda kanunen herhangi bir yaptırım öngörülmemiştir. Yargılama süreci boyunca göz önünde tutulması gereken bu ilkelere aykırı hareket edilmesinin ne anlama geleceği, hangi durumlarda ilkelerin ihlalinin söz konusu olacağı ve ilkelere aykırılık halinde ne tür hukuki yollara müracaat edileceği çalışmamızda açıklanmaya çalışılmıştır.
Anonim şirketlerde birleşme işlemlerinden doğan sorumluluk
Ticari hayatta faaliyet gösteren çok sayıda aktör vardır. Bu aktörlerin bir kısmı anonim, limited veya diğer şirket türleri gibi bir tüzel kişilik çatısı altında örgütlenerek ticari faaliyetlerini devam ettirirken diğer bir kısmı ise esnaf veya ticaret işletmeleri şeklinde oluşan, görece daha küçük yapılardır. Ancak, ekonomik boyutlarına bakılmaksızın bu aktörlerin nihayetinde tek bir amacı vardır, o da kar elde etmektir. Sanayi ve teknolojinin gelişmesi, globalleşme, ülkeler arasında yapılan gümrük anlaşmaları gibi birçok sebepten ötürü ticari yaşam hızlı bir şekilde değişmekte ve her geçen gün zorlaşmaktadır. İşte bu zorlu şartlar altında aktörler, faaliyette bulundukları piyasadan silinmemek, ilgili piyasadaki yerlerini sağlama almak veya pazar paylarını büyütmek gibi çeşitli nedenlerle birtakım stratejilere başvurmaktadırlar. Uygulamadaki adıyla birleşme ve devralmalar, Türk Ticaret Kanunu'ndaki tanımıyla ise birleşme işlemleri de bu stratejilerden bir tanesidir. Gerçekten de birleşme işlemleri, aktörlerin ticari hayattaki varlıklarını sürdürebilmeleri için sıkça tercih edilen bir yöntemdir. Zira gerek kamu kurumları gerekse de özel kurumlar tarafından her yıl hazırlanan birleşme raporları incelendiğinde, bu işlemlerin hem sayısındaki hem de değerlerindeki ciddi artış göze çarpmaktadır. Bu tez kapsamında öncelikle birleşme işlemlerine ilişkin genel açıklamalar yapılacak, sonrasında anonim şirketlerin birleşme işlemlerinden doğan sorumlulukları açıklanmaya çalışılacaktır. Sorumluluk konusu açıklanırken de öncelikle birleşme sürecine dahil olan aktörlerin TTK kapsamındaki sorumlulukları, sonrasında birleşme sürecinde karşılaşılabilecek özel durumlar kapsamındaki sorumluluk halleri ve devamında anonim şirketlerin birleşme işlemleri sebebiyle kamu alacaklarından ve sermaye piyasası mevzuatından doğan sorumlulukları değerlendirilecektir. Son olarak ise, sorumluluğu ortadan kaldıran haller ve TTK'da düzenlenen farklılaştırılmış teselsül ilkesi incelenecektir.
İş güvencesi ve işletmesel nedenlerle iş sözleşmesinin feshi
Tezimizin konusunu " İş Güvencesi Ve İşletmesel Nedenlerle İş Sözleşmesinin Feshi" oluşturmaktadır. Çalışmamızın amacı, iş güvencesi sistemini ve iş güvencesi sistemi gereği geçerli fesih nedenlerinden olan işletmesel nedenlerle iş sözleşmesinin feshini ve işletmesel nedenlerle yapılan fesihlerde göz önünde bulundurulması gereken temel ilkeleri ortaya koymaktır. Tezimiz, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, genel olarak iş sözleşmesinin feshi ve fesih türleri anlatılmaktadır. İkinci bölümde, iş güvencesi kurumu ve iş güvencesi hükümlerinin uygulama alanı anlatılmaktadır. Bu bölümde, iş güvencesi kurumu tanımlanmış, iş güvencesinin uluslararası kaynakları, özellikle 4857 sayılı İş Kanunumuzun hazırlanışı sürecindeki etkisi göz önüne alınarak ayrı bir başlık altında 158 sayılı ILO Sözleşmesi ve iş güvencesinin ulusal kaynakları incelenmiştir. Ayrıca iş güvencesi hükümleri tüm işyerleri ve tüm işçilere uygulanmadığı için iş güvencesi hükümlerinin uygulama alanına ilişkin açıklamalar yapılmıştır. Tezimizin üçüncü bölümünde ise, geçerli fesih nedenlerinden biri olan işletmesel nedenlerle fesih anlatılmıştır. Bu bölümde öncelikle, geçerli fesih kavramı açıklanmış ve geçerli fesih nedenlerinden olan işletmenin, işyerinin ve işin gerekleri nedeniyle geçerli nedenlerle yapılan fesih kavramı ile ilgili açıklamalar yapılmıştır. İşletme gereklerine dayanan fesihlerde aranan işletmesel karar kavramı ve bu işletmesel kararın mahkemelerce denetimi incelenmiştir. Daha sonra, işletmenin, işyerinin ve işin içinden ve dışından kaynaklanan nedenlerle iş sözleşmesinin feshi ve uygulamada karşılaşılan örnekleri, Yargıtay kararları ile v birlikte açıklanarak anlatılmıştır. Üçüncü bölümün son kısmında ise, işletme, işyeri ve işin gerekleri nedeniyle yapılan fesihlerde uygulanan ilkelerin Yargıtay kararları ile birlikte iş hukuku uygulamasındaki yerleri açıklanmıştır. Çalışmamızın sonuç bölümünde ise, çalışmamızın genel bir değerlendirilmesi yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: İş Güvencesi, Fesih, Geçerli Fesih Nedenleri, İşletmesel Nedenler, İşletmesel Karar, Yargısal Denetim
Sınai Mülkiyet Kanununa göre seri marka
Bu tez, Sınai Mülkiyet Kanunu'nda geçen "seri markalar" kavramını ele alarak, bu marka türünün tanımlanabilirlik koşullarını incelemekte ve marka hukukuna yeni bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Marka hukukunun genel çerçevesini çizerken, özellikle seri markaların oluşturulma süreçlerinde göz önünde bulundurulması gereken unsurları detaylı bir şekilde ele almaktadır. Yargıtay ve Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın belirlediği tanımlanabilirlik koşulları üzerinde durarak, kök markanın kullanım haklılığı, kaynak markanın asli unsurunu taşıma zorunluluğu ve yeni markanın seri marka yaratma amacı gibi unsurları hukuki bir perspektifle değerlendirmektedir. Tez, analizlerin ışığında seri markaların işletmelere sağladığı avantajları ve bu marka türünün gelecekteki marka stratejilerindeki potansiyel rolünü vurgulayarak, marka hukukuna önemli bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
Fikir ve sanat eserlerinin korunmasında NFT uygulaması
Non-Fungible Token (NFT), dijital varlıkları temsil eden ve blokzincir teknolojisi üzerine inşa edilmiş benzersiz dijital token'lardır. Her bir NFT, kendine özgü bir dijital tanımlayıcıya sahiptir ve bu sayede dijital varlıkların benzersizliğini ve sahipliğini belgelemek için kullanılır. NFT'ler, özellikle sanat dünyasında dijital eserlerin korunması ve ticareti için bir çözüm sunmaktadır. Sanat eserleri ile NFT'ler arasındaki ilişki, blokzincir teknolojisinin sanat dünyasına getirdiği yenilikçi bir paradigmayı temsil etmektedir. Sanatçılar, eserlerini dijitalleştirip blokzincir üzerinde NFT olarak tokenleştirebilirler. Bu durum, eserin dijital sahiplik haklarını belgeleme ve ticaretini sağlama avantajı sunmaktadır. Bu çalışmada, NFT'lerin sanat eserlerinin dijital sahiplik haklarını koruma potansiyelini ve blokzincir teknolojisinin telif hukuku açısından etkilerini ele alınarak, teknolojik gelişmelerin eser sahipliği açısından ne gibi katkıları olduğu incelenmiştir. Bu kapsamda NFT örnekleri incelenerek somut olarak ne gibi avantajlar ve dezavantajlar yarattığı anlatılmıştır. Bu çalışma, blokzincir teknolojisi ve NFT'lerin sanat eserlerinin korunmasındaki önemini vurgulayarak, sanat ve telif hukuku arasındaki yeni sınırların nasıl çizilebileceği konusunda kapsamlı bir anlayış sunmayı amaçlamaktadır.
Uzaktan çalışma sözleşmesi
Özellikle Covid-19 pandemisi ile beraber, geleneksel şekilde işyerinde çalışma şeklinden adım adım uzaklaşıldığı ve uzaktan çalışma metotlarının yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Uzaktan çalışma, temelde yine bir işçi-işveren ilişkisi barındırsa da her iki taraf için de farklılıklar mevcuttur. Uzaktan çalışma İş K. m. 14/4 kapsamında "işçinin, işveren tarafından oluşturulan iş organizasyonu kapsamında iş görme edimini evinde ya da teknolojik iletişim araçları ile işyeri dışında yerine getirmesi esasına dayalı ve yazılı olarak kurulan iş ilişkisi" olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla temelde işçinin ve işverenin sözleşme kapsamında üstlendiği temel edimler aynıdır. Fakat temel edimlerin haricinde, uzaktan çalışmanın doğası gereği, tarafların kimi hak ve yükümlülüklerinde geleneksel işyerinde çalışma metotlarına göre çok büyük farklılıklar da oluşabilmektedir. Çalışmamızda, ilk olarak uzaktan çalışmanın hukuki temeli ve yapısı incelenecektir. Ardından uzaktan çalışma sözleşmesi; bireysel iş hukuku, toplu iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku bağlamlarında değerlendirilecektir. Tüm bu incelemeler sırasında, uzaktan çalışmaya ilişkin uygulamada sıklıkla karşılaşılan çeşitli sorunlara ve hukuki eksikliklere de değinilecektir.
Viyana Satım Antlaşmasının uygulama alanı ve tartışmalı konuların değerlendirilmesi
Ticari faaliyetler ve ilişkiler, globalleşmenin gitgide hız kazandığı günümüzde, günden güne artmakta ve gelişmektedir. Çoğunlukla olumlu sonuçları olmakla beraber bu gelişmeler, ticari ilişkinin tarafları arasındaki uyuşmazlıkları da beraberinde getirmiştir. Farklı ülkelerden hatta kıtalardan insanlar, akdedilen sözleşmeler ve ticari anlaşmalar nedeniyle uyuşmazlıklar yaşamaya başlamış, bu uyuşmazlıkların da çözümü gerekmiştir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık milletlerarası bir husus olduğunda ise çözülmesi gereken en önemli sorun, ortaya çıkan uyuşmazlığa hangi hukuk kuralı uygulanacağı olacaktır. Bu sorunun en önemli kaynağı da ticaret ve borçlar hukukunu düzenleyen yasaların devletlerden devletlere farklılık göstermesidir. Taraflar, aralarındaki uyuşmazlığa hangi hukuk sisteminin hukukunun uygulanacağını bilmediklerinde veya bu husus belirlenmediğinde, güvensizlik ve satım sözleşmelerinin yapılmasında bir çekince de beraberinde gelecektir. Taraflar arasında oluşabilecek hukuki kural farklılıklarının giderilebilmesi ve ticari hayatın büyük bir bölümünü oluşturan mal satıma ilişkin kurallarda bir bütünlük olabilmesi ve işyerleri farklı devletlerde bulunan taraflar arasında akdedilen satım sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözülebilmesi amacıyla, Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu tarafından Milletlerarası Mal Satımına İlişkin Sözleşmeler Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşması - Viyana Satım Antlaşması (CISG) hazırlanmıştır. CISG, uluslararası mal satımı işlemlerini düzenleyen, Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan ve 1988 yılında yürürlüğe giren, uluslararası taşınır mal satımına ilişkin düzenlenen en kapsamlı Antlaşmadır. Antlaşmanın temel amacı, uluslararası mal ticaretinde tarafların haklarını ve yükümlülüklerini tanımlamak, bu ticaretin düzenlenmesini kolaylaştırmak, ticaretin güvenilirliğini ve tutarlılığını artırmak ve farklı hukuki sistemlere sahip ülkeler arasındaki mal satımı işlemlerinde ortak bir hukuki dil ve kavramlar oluşturarak, uluslararası mal ticaretindeki birliği sağlamak olmuştur. Bu nedenle Antlaşmanın uygulama alanının net bir şekilde belirlenmesi, büyük önem arz etmektedir. Hal böyle iken, sürekli değişim halinde olan hukuk sistemleri ve anlayışı, zamanla gelişen teknoloji, Antlaşmada düzenlenmeyen konuların zamanla ortaya çıkması veya devletlerin ve mahkemelerin değişen hukuk yorumları, Antlaşmanın uygulama alanına yönelik soruları ve karışıklıkları da beraberinde getirmiştir. Çalışmamızda öncelikle genel olarak Viyana Satım Antlaşması incelenecek, uygulama alanı üzerinde durulacak, CISG'in temel prensipleri ve uygulanabilirlik alanı ayrıntılı bir şekilde ele alınacak ve kişi, yer, zaman gibi hususlar göz önünde bulundurularak değerlendirme yapılacaktır. Ardından öğretide ve uygulamada, Antlaşma kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği tartışmalı olan hususlar incelenecek ve bu tartışmalı konuların, Antlaşmanın hükümleriyle ve temel prensipleriyle uyumlu olup olmadığı ve bu hususların Antlaşmanın kapsamına dahil edilip edilmeyeceği konusunda her tartışmalı husus için ayrı bir sonuca varılacaktır.
Enerji Şartı Anlaşması çerçevesinde uyuşmazlık çözüm yöntemleri
Soğuk Savaş sonrası gelişen bir dizi olayın ardından, Avrupa Enerji Şartı temelinde hazırlanan Enerji Şartı Anlaşması, devletler arasında uzun vadeli enerji tabanlı iş birliğini sağlama hedefiyle ilk adımların atıldığı 1994 yılında güncel haliyle 53 ülke tarafından imzalanarak hayata geçirilmiştir. Belirli bir sektöre odaklanan bu çok taraflı bir uluslararası anlaşma, bünyesinde yer verdiği maddi koruma hükümleriyle enerji yatırımlarını korumanın yanı sıra enerjiyle ilişkili ürünleri ile materyallerin serbest ticaretini, boru hatları ve şebekeler kullanılarak engelsiz enerji transitini ve enerji verimliliğini göz önünde bulundurarak çevreye verilen zararlı etkilerin minimize edilmesi ile devletler arası veya ev sahibi devlet ile yatırımcı arasında meydana gelebilecek uyuşmazlıklara son verebilmek için çeşitli uyuşmazlık çözüm yöntemlerini de kapsamına dâhil etmiştir. Anlaşma, üçüncü bölümünde yer alan birden çok maddi koruma hükümlerinin etkinliğinin arttırılması amacıyla söz konusu hükümlere uyulmaması halinde çeşitli uyuşmazlık çözüm mekanizmalarını geniş bir şekilde ele alır. Uyuşmazlık çözüm metodları ticari, transit, rekabet, çevre ve özellikle yatırım ile ilgili olarak meydana gelen ihtilaflara ilişkindir. Anlaşma, ticari uyuşmazlıklar için DTÖ ile paralel olarak müzakereler ve paneller ve tarafların kararlaştırılması halinde tahkim gibi çözüm yolları sunmakta iken rekabet ve çevreyle alakalı uyuşmazlıkların için esnek bir yaklaşımla danışma suretiyle ve transit uyuşmazlıklarının ise kısa vadede sonuçlanması hedefiyle özel bir uzlaştırma prosedürüyle çözümlenmesini öngörmektedir. Daha çok üzerinde durduğu enerji yatırımları için ise anlaşma, ihtilaf tarafların devlet ve yatırımcıya bağlı olarak değişiklik gösteren uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin benimsenmesi yoluna gitmiştir. Ev sahibi devlet ile yatırımcı arasında yaşanan yatırım uyuşmazlıklarının çözümünde, anlaşma öncelikle anlaşmazlıkların dostane bir şekilde çözümlenmesini öngörmekte ve bu aşamanın başarısızlıkla sonuçlanması halinde, ev sahibi devletin mahkemelerine veya idari makamlarına, daha önceden kararlaştırılmış bir çözüm yoluna ve son olarak çoğunlukla yatırım rejiminin uyuşmazlık çözüm yönteminde benimsenen haliyle devletin tahkime koşulsuz rıza göstermesi üzerinde durarak yatırımcıya birden fazla seçenekle birlikte doğrudan uluslararası tahkim yoluna gitme olanağını tanımaktadır. Uluslararası tahkim kapsamında anlaşma yatırımcıya, ICSID, Stockholm Tahkim Enstitiüsü ve UNCITRAL tahkim kurallarını farklı birer alternatif olarak sunar ve yatırımcı, tercihine göre mevcut uyuşmazlığı tahkim yoluyla çözüme kavuşturur. Enerji Şartı Anlaşması, uluslararası hukukta spesifik bir sektöre ilişkin konuları ele alması ve uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak tahkimi, yatırımcıya birden fazla alternatif sunarak işaret etmekte ve diğer uluslararası anlaşmalardan ayrılan çok taraflı anlaşma olarak günümüzdeki küresel ekonomide mevcudiyetini korumaktadır. Dolayısıyla önemi gereği bu çalışmada öncelikli olarak Anlaşma'nın ortaya çıkış süreci ve uygulama alanı; diğer yöntemlere göre Anlaşma'da ön plana çıkan uluslarası tahkim ve Anlaşma kapsamındaki uyuşmazlık türleri ve bunların çözüm metodları üzerinde durulmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Enerji Şartı Anlaşması, uluslararası tahkim, ticaret, transit, yatırım ve çevre uyuşmazlık çözümü
Zarar görenin kusuru
Makul, dürüst, orta zekalı bir kimsenin kendi menfaati gereği zarar görmemek için kaçınması gereken davranışlar bütünü, zarar görenin kusuru olarak nitelendirilmektedir. Zarar görenin kusuru, tazminattan indirim sebebi olarak Türk Borçlar Kanunu m. 52'de düzenlenmiştir. Bu kusur, kaynağını Türk Medeni Kanunu m. 2'de yer alan dürüstlük kuralından almaktadır. Zarar görene kusur olarak yüklenen hâller, zarar görenin zararın meydana gelmesine etki etmesi ve zararın artmasına neden olmasıdır. Zarar görenin kusurunun bulunduğu böyle bir durumda hâkim, tazminattan indirim yapma ya da tazminatı tamamen kaldırma konusunda takdir hakkına sahiptir. Hâkim, bu yetkisi çerçevesinde somut olayın koşullarını değerlendirerek, sorumluluğu, kusurları oranında taraflar arasında paylaştırır. Zarar görenin kusuru, zararın belirlenmesinde değil tazminatın hesaplanmasında dikkate alınır. Bu indirim sebebi, kanunda haksız fiil sorumluluğuna ilişkin olarak öngörülmüş olmakla birlikte, sözleşmeye aykırılık ve kusursuz sorumluluk hallerine de uygulanmakta; ayrıca hem maddi hem de manevi zararın tazmininde göz önünde bulundurulmaktadır. Bu çalışmada, taraflar arasındaki menfaat dengesinin korunması ve hukuk güvenliğinin sağlanması bakımından önemli olan zarar görenin kusuru, yargı kararları ışığında etraflıca incelenmiş olup bu indirim sebebine ilişkin özel düzenlemeler ve uygulamalar ortaya konulmaya çalışılmıştır.
İcracı oyuncu sözleşmesi
Bir sinema eserinin ortaya çıkarılması amacıyla yapılan ve çok sayıda kişinin organize bir şekilde çalışmasını gerektiren sözleşmelerden biri de icracı oyuncu sözleşmesidir. Çalışmamızda icracı oyuncu sözleşmesinin hem fikir ve sanat eserleri hukuku hem de borçlar hukuku disiplinleri kapsamında ele alınarak sözleşmeye ilişkin temel özelliklerin açıklanması amaçlanmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde icracı oyuncu sözleşmesinin tanımı yapılmış, özellikleri ve unsurları belirlenmiştir. Daha sonra sözleşmede tarafların kimler olabileceği ve sahip oldukları özellikler anlatılmıştır. Sözleşmenin hukukî anlamda nitelendirilerek sözleşmeye hangi hükümlerin uygulanacağı belirlenmeye çalışılmıştır. Benzer sözleşmelerle karşılaştırmasının yapılmasıyla birinci bölüm sonlandırılmıştır. İkinci bölümde, icracı oyuncu sözleşmesinde icracı oyuncu ve yapımcının hak ve borçları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Çalışmamızın son bölümünü oluşturan üçüncü bölümde ise icracı oyuncu sözleşmesinin sona erme halleri açıklanmıştır.
İşçinin sır saklama yükümlülüğü
Sır kelimesi, belirli kişilerce bilinen ve gizli tutulmasında sahibinin hukuki yararının bulduğu dolayısıyla da diğer kişilerce bilinmesi istenmeyen bilgilere karşılık gelmektedir. İşte bu özelliklere sahip olan sırrın korunmasının şüphesiz ki maddi olarak bir gereği de bulunmaktadır. Sır niteliğindeki bilgilerin ticari hayatta giderek daha fazla yer kaplaması ve buna bağlı olarak artan önemi, pek tabii iş hukukuna da yansımıştır. İşçinin sır saklama yükümlülüğünün temeli aslen, dürüstlük kuralı veya geniş anlamda sadakat borcu ile ilişkilendirilmekle birlikte, bu husus aynı zamanda kanunlarda da ayrı ayrı yer bulmuştur. İşçinin iş gördüğü sırada öğrendiği, özellikle üretim ve iş sırları gibi bilgileri, hizmet ilişkisinin devamı süresince kendi yararına kullanamayacağı veya başkalarına açıklayamayacağı düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye ek olarak aynı zamanda işçi, işverenin haklı menfaatinin korunması için gerekli olan ölçüde hizmet ilişkisinin sona ermesinden sonra da sır saklamakla yükümlü olabilmektedir. Bir işveren için iş sırrı dediğimiz kavram, özellikle günümüzde rekabetin baskın olduğu ve giderek hızlanan dünyamızda son derece önemlidir. Bu sebeple biz de çalışmamız kapsamında işçinin sır saklama yükümlülüğüne uygun davranmasına, bu yükümlülüğün kapsamına ve sır saklama ve rekabet etmeme borçlarına aykırılığın sonuçlarına değinmeye çalıştık. Bu çerçevede tarafımızca iş sırrı, devlet sırrı, meslek sırrı, müşteri sırrı, banka sırrı, sır saklama yükümlülüğü, rekabet etmeme borcu gibi kavramlara değinilerek bu konular iş hukuku penceresinden ele alınmıştır.
Navlun sözleşmelerinde taşıyanın sorumluluğu ve sorumluluğunun sınırlandırılması
Navlun sözleşmeleri, taşıma işlemlerinin düzenlenmesi, taşıma sürecinin nasıl ve hangi koşullar altında gerçekleştirileceği, taşıyanın yükü ne şekilde taşıyacağı, yükleme ve boşaltma işlemlerinin zamanlaması ve yönteminin belirlenmesi, taşıma süresinin belirlenmesi, taşıma bedelinin (navlun) hesaplanması, geminin denize, yola ve yüke elverişli olup olmadığının tespiti ile taşıyanın sorumluluklarının sınırlandırılması açısından büyük önem taşır. Navlun sözleşmeleri, bir tarafın gemiyle deniz yoluyla yük taşımayı, diğer tarafın ise bu hizmet karşılığında bir ücret, yani navlun ödemeyi taahhüt ettiği rızaya dayalı akitlerdendir. Bu bağlamda, taşıyan ile taşıtan arasında yapılan anlaşmalar, taşımacılık sürecinin sorunsuz bir şekilde gerçekleştirilmesini amaçlar. Taşıyanın, sözleşme çerçevesinde, taşıma sırasında yükte meydana gelebilecek zıya, hasar veya taşımanın çeşitli sebeplerle gecikmesi durumunda doğacak sorumluluğu, Türk Ticaret Kanunu'nun 6102 sayılı hükümleri ile düzenlenmiştir. Bu tezde, navlun sözleşmeleri çerçevesinde taşıyanın yükte meydana gelen zararlar karşısında sorumluluğunun kaynağı, kapsamı ve sınırları ele alınarak incelenecektir. Bu çalışma, taşımacılık sektöründe faaliyet gösteren taraflar için önemli bir rehberlik sağlamayı amaçlamakta olup, aynı zamanda Türk Ticaret Kanunu'nun 1141 ilâ 1178'inci maddeleri kapsamında, navlun sözleşmelerine ilişkin taşıyanın sorumluluğunun düzenlenmesi ve sınırlandırılmasını kapsayacaktır. Çalışmanın temel hedefi, mevcut hukukî düzenlemeleri inceleyerek taşıyanın sorumluluğunu anlamaya yönelik kapsamlı bir çerçeve sunmaktır.
Spor sponsorluğu sözleşmesinin hukuki niteliği
Söz konusu tez çalışmasında sponsorluk kurumunun ortaya çıkışından günümüze kadar geçirdiği değişim ve gelişimler esas alınarak; sponsorluğun, küresel çapta ortak dil haline gelmiş spor faaliyetleri yönünden yansımaları üzerinde durulmuştur. Spor alanında yapılan sponsorluk sözleşmeleri her millette olduğu gibi Türk hukukunda da önemli bir yer kaplamakta olup, uluslararası arenalarda da oldukça etkili bir iletişim aracıdır. Kitleler arasında böylesine büyük bir etkileşime yol açan spor sponsorluğu alanında kurulan spor sponsorluğu sözleşmeleri ise atipik yani isimsiz sözleşmelerden olduğundan hukuki niteliğinde ve olası bir uyuşmazlık durumunda uygulanması gerekli hukuk kuralları hususunda görüş birliği bulunmamaktadır. Bu nedenle konu çalışmada, spor sponsorluğu sözleşmeleri alanındaki ihtilaflı hususlar ile değerli yazar ve profesörlerin görüşleri de değerlendirilerek aynı zamanda diğer sözleşme tipleri ile de karşılaştırılarak incelenmektedir.
Anahtar teslim inşaat sözleşmesi (EPC/Turnkey) ve FIDIC kapsamında incelenmesi
Küresel ölçekteki teknolojik değişimler, insanların ve sektörlerin ihtiyaçları doğrultusunda sürekli bir gelişme ihtiyacını gerektirmektedir. Bu gelişmeler her alanda olduğu gibi inşaat sektörü ve endüstri projeleri alanında da etkili olmakta, sektörün teknolojik ilerlemeler ve artan talepler doğrultusunda kendini yenilemesini gerektirmektedir. İnşaat sektörünün bu dinamik yapısı, daha etkin, güvenilir ve pratik projeler ile modern sözleşme modellerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu kapsamda, devlet ve büyük ölçekli özel sektör inşaat projelerinde uygulanan "Anahtar Teslim/ EPC" yeni sözleşme modelleri, sektörün ihtiyaçlarına yanıt vermektedir. Bu yeni modellerden biri olan anahtar teslimi inşaat sözleşmesi, FIDIC kapsamındaki standart sözleşme modelleri ile sektördeki uygulamalara farklı bir bakış açısı getirmektedir. Anahtar teslimi inşaat sözleşmesi, projenin başlangıcından itibaren yüklenicinin geniş kapsamlı sorumlulukları üstlendiği bir sözleşme türüdür. Yüklenici, proje tasarımından inşaatın tamamlanmasından teslim edilmesine kadar ve hatta teslim edildikten sonra da dahil olduğu tüm süreçlerde ana sorumluluğu taşır. İş sahibi ise, proje başlamadan önce belirlenen ve genellikle risklerin çoğunun yüklenici tarafından üstlenilmesi dolayısıyla projenin piyasa değerinden daha yüksek olan sabit bir götürü bedeli ödemeyi kabul eder. Bu model, yatırımcılar ve iş sahipleri tarafından, öngörülebilir maliyet ve sürpriz maliyet artışlarından korunma avantajı nedeniyle tercih edilir. Yüklenici, projenin hem uygulanma risklerini hem de maliyet risklerini üstlenerek, aksi kararlaştırılmadıkça sözleşmenin yapım aşamasındaki tüm yükümlülüklerini üstlenir. Anahtar teslimi inşaat sözleşmesinin bu özellikleri, sözleşmenin kapsamlı bir şekilde ele alınıp incelenmesini ve bu karmaşadaki bir sözleşmenin hazırlanmasında kullanılan 2022 yılı itibariyle güncellenen FIDIC Gümüş Kitap kapsamında da değerlendirilmesini gerekli kılar.
Ticaret sicili işlemleri ve ticaret siciline tescilin hukukî sonuçları
Ticaret sicili, ticarî hayatta önem arz eden bilgi ve belgelerin merkezî bir şekilde kaydedilerek üçüncü kişilerin bilgisine sunulduğu, ticarî hayatta güven tesis edilmesine olanak sağlayan, kurucu ve açıklayıcı nitelikte etkilere sahip olan aleni nitelikte resmî bir sicildir. Bu bağlamda "Ticaret Sicili İşlemleri ve Ticaret Siciline Tescilin Hukukî Sonuçları" başlıklı tezimizde; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve buna dayalı olarak çıkartılan 5995 sayılı Ticaret Sicili Yönetmeliği çerçevesinde ticaret sicilinde gerçekleştirilen işlemler, ticaret siciline tescilin işlem ilgililerine ilişkin ve üçüncü kişiler üzerindeki etkileri ile ticaret sicilinin tutulması nedeniyle ortaya çıkan zararlardan doğan sorumluluk hâlleri ve ticaret sicili işlemlerine karşı başvurulacak yargı yolları konularının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede birinci bölümde ticaret sicilinin tanımı, hukukî niteliği, amacı ve işlevleri ile ticaret sicilinde gerçekleştirilen işlemler ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ticaret siciline tescilin hukukî sonuçları ele alınarak tescilin işlem ilgililerine ilişkin hukukî etkileri ve üçüncü kişiler üzerindeki etkileri ile TTK m. 37 bağlamında ticaret sicilinde ilana duyulan güvenin korunması konuları incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise ticaret sicilinin tutulmasından kaynaklanan sorumluluk hâlleri ele alınarak, ticaret sicilinin tutulması nedeniyle ortaya çıkan zararlardan ötürü ilgililerin, devlet ve ilgili ticaret odası veya ticaret ve sanayi odalarının sorumluluğuna ilişkin açıklamalarda bulunulmuştur. Ayrıca sorumluluğun şartları, tazminat davası ve rücu müessesesi ile sicil müdürü ve ilgili sicil personelinin sorumluluğuna ilişkin açıklamalarda bulunulmuş olup son olarak ticaret sicili işlemlerine karşı başvurulacak yargı yoluna ilişkin değerlendirmelerde bulunarak çalışma tamamlanmıştır.
Terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi
Terekenin borca batıklığı sebebiyle mirasın hükmen reddedilmiş sayılması, mirasın en yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından reddedilmesi, sonra gelen mirasçılar yararına yapılan ret üzerine mirasın kabul edilmemesi ve resmî tasfiye sırasında terekenin borca batık olduğunun anlaşılması hallerinde terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi söz konusu olmaktadır. Terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi kural olarak borca batık terekeler için öngörülmüş bir tasfiye yöntemidir. İcra ve İflâs Kanununda doğrudan doğruya iflâs yolları arasında yer verilmiş olan terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi, tasfiyeyi gündeme getiren sebepler ve tasfiye organları başta olmak üzere bazı yönleriyle olağan iflâs yollarından ayrılmaktadır. Çalışmamızda öncelikle tasfiyeye tabi tutulan tereke ve terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesini gerektiren nedenler ele alınmış; terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesinin iflâs yolları arasındaki yeri değerlendirilerek bu tasfiyenin olağan iflâs tasfiyesi ile özdeş olan ve olmayan yönleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Sözleşme özgürlüğü ilkesi kapsamında faktoring sözleşmeleri
Sözleşme özgürlüğü ilkesi kapsamında oluşturulan faktoring sözleşmeleri hukuk düzeninde önemli bir yer tutar. Taraflara birden fazla borç yükleyen ve karşılığında menfaat sağlayan faktoring sözleşmelerinin sözleşme özgürlüğü ilkesi sınırları içinde akdedildiğinin denetimi fikri ile bu eser yazılmıştır. Bu tez, faktoring sözleşmelerinin isimsiz sözleşme niteliğinde olduğuna ve standart tipte oluşturulan sözleşme hükümlerinin TBK m. 27, m. 20 ilâ 25, m. 28, TMK m. 2 ve m. 24 gereğince denetlenmesi gerektiği görüşüne katılmaktadır. Bu araştırmada ilk olarak sözleşme özgürlüğü ilkesinin tanımı, tarihçesi, sınırları ve isimsiz sözleşmeler hakkında bilgi verilmiştir. Daha sonra faktoring işleminin, tanımı, tarihsel gelişimi, diğer finans kurumlarıyla karşılaştırılması, faydaları ve sakıncaları ile faktoring sözleşmesinin tanımı, hukuki niteliği, unsurları, tarafları, içeriği, şekli, türleri ve tarafların hak ve borçlarına ilişkin açıklamalara yer verilmiştir. Son olarak örnek bir faktoring sözleşmesi ele alınarak sözleşme özgürlüğü ilkesinin sınırlarını düzenleyen genel düzenlemeler yönünden sözleşmenin denetlenmesi ile denetimin sonuçlarına yer verilmiştir.
1999 Montreal Konvansiyonu uyarınca yolcu taşıma sözleşmeleri
Havacılık sektörü, hızlı, güvenli ve uzak mesafeleri kolaylıkla aşabilme imkânı sunması nedeniyle günümüzde en çok tercih edilen ulaşım yöntemlerinden biridir. Ticari havayolu taşımacılığı, hem bireysel yolculuklarda hem de küresel ticarette vazgeçilmez bir rol üstlenmektedir. Bu geniş kullanım ağı, beraberinde yolcu taşıma sözleşmeleriyle ilgili çeşitli uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. 1999 Montreal Konvansiyonu, uluslararası hava taşımacılığı alanında yolcu haklarını korumayı amaçlayan önemli bir belgedir. Bu tez, Konvansiyon'un yolcu taşıma sözleşmeleri üzerindeki etkilerini, taşıyıcıların sorumluluklarını ve yolcuların haklarını incelemektedir. Konvansiyon, taşıyıcıların yolcuların ölüm, yaralanma durumlarında belirli limitler dahilinde tazminat ödeme yükümlülüğünü getirmektedir. Ayrıca, taşıyıcıların yolculara karşı üstlendiği yükümlülüklerin belirli sınırlar içinde düzenlendiği, tazminat taleplerinin kolaylaştırıldığı ve yükümlülüklerin net bir şekilde ortaya konduğu vurgulanmaktadır. Sonuç olarak, Montreal Konvansiyonu'nun, uluslararası hava taşımacılığında yolcu haklarının korunması ve taşıyıcıların sorumluluklarının netleştirilmesi açısından önemli bir adım olduğu, ancak bu düzenlemenin küresel ölçekte eşit şekilde uygulanmasının gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca, taşıyıcıların sorumluluklarının ve yolcuların tazminat haklarının doğru bir şekilde anlaşılması, hava yolu sektöründeki güveni artırmakta ve uluslararası taşımacılığı daha güvenli hale getirmektedir.
Şirketler topluluğunda tüzel kişilik perdesinin kaldırılması
Öykü ÇABUK, Şirketler Topluluğunda Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması, Başkent Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Özel Hukuk Tezli Yüksek Lisans Programı, 2025 Şirketler topluluğu, bir veya birden fazla şirketin kanunda öngörülen şartlar çerçevesinde bir araya gelerek oluşturduğu bir yapıdır. Şirketler topluluğunun hâkim şirket, bağlı şirket ve hâkimiyet iradesi olmak üzere üç unsuru bulunmaktadır. Türk hukukunda şirketler topluluğunda hâkimiyet iradesinin kurulması bakımından "kontrol sistemi" benimsenmiştir. Şirketler topluluğu kuruluş esaslarına göre üç başlık altında sınıflandırılmıştır. Bunlar, sözleşmesel ve fiili şirketler topluluğu, yatay ve dikey şirketler topluluğu ve bütünleşme yoluyla ortaya çıkan şirketler topluluğudur. Şirketler topluluğu konzern, holding ve ortak girişim yapılarıyla benzerlik göstermektedir. Şirketler topluluğunda sorumluluk hükümleri hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılması halinde sorumluluk, tam hâkimiyet halinde sorumluluk ve güven sorumluluğu olmak üzere üç başlık altında incelenmektedir. Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisi, şirketler topluluğundaki sorumluluk hükümlerinin uygulanamadığı durumlarda devreye girmektedir. Bir şirketin bağımsız tüzel kişiliğinin hangi durumlarda görmezden gelinebileceğini açıklayan ve sınırlı sorumluluk ilkesinin istisnalarından biri olarak değerlendirilen bu teori, sıklıkla organik bağ kavramıyla birlikte ele alınmaktadır. Organik bağ, şirketler arasındaki yönetimsel, ekonomik ve hukuki bütünlüğü ifade eden bir kavramdır ve tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisiyle birlikte yargı kararlarında belirleyici bir rol oynamaktadır. Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisi, ilk defa Anglo-Sakson hukuk sisteminde gündeme gelmiştir. Türk hukuku ile ABD ve Birleşik Krallık hukuk sistemlerindeki tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına ilişkin uygulamalar arasında benzerlikler ve belirgin farklar bulunmaktadır.