
292
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Arkus aorta ve proksimal ekstrakranial arterlerdeki aterosklerotik lezyonların iskemik inmedeki rolü
AMAÇ: Ölüm ve disabilite nedenleri arasında 3. sırada olan inme ile arkus aorta plakları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda, farklı endikasyonlarla elde olunan 271 servikal bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) tarandı. Hastaların incelemeleri değerlendirilerek; arkus aorta plakları ve morfolojileri, proksimal servikal arterlerde aterosklerotik plaklar ve darlıklar, intrakraniyal arteroskleroz ile serebral ve serebellar infarktlar kaydedildi. Hastaların dosyaları incelenerek, atriyal fibrilasyon (AF), yeni myokard infarktı (MI), ventriküler anevrizma gibi infarkt nedenine yönelik bilgiler, hasta özgeçmişinde diabetus mellitus, hipertansiyon ve hiperlipidemi varlığı not edildi. Veriler SPSS paket programında değerlendirilerek, istatistiksel analizde sayılan değerler için Ki Kare Testi, ölçülen değerler için T Testi, ve korelasyon analizi yöntemleri kullanılarak basit/kompleks aortik ark plakları karşılaştırıldı.BULGULAR: Verilerimizin istatistiksel analizi sonucu; arkus orta plağı, çalışma popülasyonumuzda %59,4 oranında saptanmıştır. Arkus aorta plak görülen olgular ile ana karotid arter (CCA) duvar kalınlık artışının, bilateral CCA, servikal ve intrakranial internal karotid arter (İCA), vertebral ve subklavian arter plaklarının istatistiksel olarak anlamlı birliktelik gösterdiği izlendi. Plak bulunan hastalarda, sol orta serebral arter (MCA) ve karotid sulama alanı infarktları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Plak kalınlınlıkları ile infarkt sıklıklarını değerlendirdiğimizde; sol MCA infarktları (p:0,013) ve sol karotid sulama alanı infarktları (p:0,019) için plak kalınlıkları anlamlı derecede yüksek bulundu.Sol MCA infarktı bulunan hastalarda anlamlı bulunan parametreler modele yerleştirilerek yapılan logistic regresyon analizinde ayakta kalan parametre arkus aorta plak kalınlığı oldu.SONUÇ: Elde ettiğimiz bulgular, inme hastalarında özellikle sol MCA infarktı varlığında arkus aorta plaklarının değerlendirilmesi gerekliliğini ve BTA incelemesinin, sağladığı veriler ile uygulanma pratikliği göz önünde bulundurulduğunda öncelikli tercih edilmelisi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Kolon tümörlerinin lokal evrelemesi ve retroperitoneal cerrahi sınırın preoperatif değerlendirilmesinde çok kesitli bilgisayarlı tomografinin yeri
AMAÇ:Bu çalışmada kolon kanserlerinde preoperatif olarak T ve N evresinin ve retroperitoneal cerrahi sınırın (RCS) çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile değerlendirilmesi ve bulguların altın standart olan histopatolojik veriler ile karşılaştırılması amaçlanmaktadır.GEREÇ ve YÖNTEM:Ocak 2008-Ocak 2012 tarihleri arasında histopatolojik olarak kolorektal adenokarsinom tanısı alan ve radyoloji arşivinde ÇKBT'si bulunan 141 hasta tümör lokalizasyonu, tümör T ve N evresi, retroperitoneal cerrahi sınır tutulumu açısından iki gözlemci tarafında karşılaştırılarak retrospektif olarak değerlendirildi. Altın standart patoloji verileri ile istatistiksel analizler yapıldı.BULGULAR:Ekstramural invazyonun belirlenmesinde duyarlılık %81-87, özgüllük %50-75, pozitif öngörü değerleri %95-97, negatif öngörü değerleri %26-27, doğruluk oranları %81-84 arasında olup patoloji ile her iki gözlemci arası uyum hafif bulundu. Gözlemciler arası uyum orta (?=0.425) olarak bulundu. T evresi değerlendirildiğinde alt, doğru ve üst evreleme sırasıyla 1. gözlemci için %31,9, %54,6 ve %13,5 iken, 2. gözlemci için %23,4, %51,1 ve %25,5 idi. Lenf nodu metastazını saptamada duyarlılık %84, özgüllük %46-56, PÖD %60-65, NÖD %74-78, DO %64-70 olarak bulundu. Her iki gözlemci ile patoloji arası uyum hafif olmakla birlikte iki gözlemci arası iyi uyum mevcuttu (?=0,650).Hasta grubunda retroperitoneal cerrahi sınır pozitifliği %4,7 olarak bulundu. Sadece retroperitoneal yerleşimli kolon segmentleri değerlendirildiğinde ise hastaların %1,6'sında RCS tutulumu vardı. RCS tutulumu olan 6 hastanın 4'ü sigmoid kolon, 1'i transvers kolon, 1'i de çekum-çıkan kolon yerleşimliydi. RCS tutulumu sırasıyla sadece retroperitoneal yerleşen ve tüm kolon tümörlerinde değerlendirildiğinde 1.gözlemci için duyarlılık %0- %33, özgüllük %82,5-%81 iken 2. gözlemci için %100-%50, özgüllük %73-%80 olarak bulundu. İki gözlemci uyumu ?=0,518 ile orta dereceydi.SONUÇ:Çalışmamız literatürdeki benzer çalışmalarla karşılaştırıldığında hasta sayısı en yüksek olandır. Literatür verileri ile birlikte değerlendirildiğinde çalışmamızda da preoperatif BT ile klinik olarak önemli olan ekstramural invazyonu değerlendirimede diğer serilere göre %81-87 ile yüksek duyarlılık mevcuttur. Çalışmamızda N evrelemede lenf nodu kısa aks sınırını 5 mm olarak kabul edildiği için literatüre göre özgüllük düşük ancak duyarlılık yüksek olarak bulunmuştur. Literatür ile benzer olarak oral kontrast madde kullanılmasının T evrelemesinde duyarlılık, özgüllük üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır. Literatürden farklı olarak çalışmamızda rektal kontrast madde kullanımının T evre tanı doğruluğu üzerine etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır.Radyolojik olarak RCS'nin değerlendirildiği sadece bir çalışma mevcut olup hasta sayısı bizim serimize göre oldukça azdır. Literatürde kolonun retroperitoneal kısımlarında RCS değerlendirilmiş olmakla birlikte sigmoid kolonda RCS tutulumu bildirilen vaka serisi bulunmamaktadır. Olgular RCS açısından değerlendirilirken kolonun anatomik olarak bireysel farklılıklar gösterebileceği göz önünde bulundurularak sadece retroperitoneal yerleşim gösteren çıkan ve inen kolon tümörlerinde değil ayrıca sigmoid ve transvers kolon tümörlerinde de RCS tutulumu mevcut olabileceği akılda tutulmalıdır.
Posterior fossa anomalilerinde fetal MRG morfometri ve volümetri yöntemlerinin tanısal etkinliğinin araştırılması ve karşılaştırılması
Giriş ve AmaçPosterior fossa kistik malformasyonları; Dandy Walker malformasyonu(DWM), Dandy Walker varyantı(DWV), mega sisterna magna ve posterior fossa araknoid kisti olarak ayrılır. Multiplanar MRG ile malformasyon ve varyantın gelişimsel bir anormalliğin devamlılık gösteren Dandy-Walker kompleksi olarak adlandırılan bir spektrumun içinde olduğu anlaşılmıştır. Dandy-Walker kompleksi içerisinde var olan anomalilerde prognoz vermisin displazi derecesine ve buna eşlik eden diğer anomalilerin varlığına bağlıdır.Bu çalışmanın amacı fetal MRG ile posterior fossaya ait yapıların uzunluk, yüzey alanı, volüm gibi biometrik ölçümlerin normal ve normal olmayan gruplarda, benzer gestasyonel haftalarda ölçülmesi, verilerin değerlendirilmesi, volüm ölçümü ve diğer yöntemlerin birbiri ile karşılaştırılmasıdır.Gereç ve YöntemÇalışmaya, Ocak 2006-Haziran 2011 tarihleri arasında prenatal USG tetkikinde posterior fossa anomalisi saptanan veya şüphesiyle DEÜTF Radyoloji Ana Bilim Dalına refere edilen ve fetal MRG tetkiki yapılan olgularla, SSS normal ancak başka anomali şüphesiyle yapılan MRG tetkikinde SSS değerlendirilebilen 41 hasta dahil edilmiştir.Çalışmamızda fetal MRG incelemeleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Fetüs T2 ağırlıklı SSFSE ve HASTE sekansı ile sagital, koronal, aksiyel planda görüntülenmiştir.Çalışmamızda 41 hasta değerlendirilmiş olup MRG bulgularına göre hastalar DWM, DWV, retroserebellar araknoid kist/mega sisterna magna(RSAK/MSM), serebellar hipoplazi(SH), rhombensefalosinapsis ve sağlıklı kontrol grubuna ayrılmıştır. Sonrasında her grup için vermis yüksekliği, vermis anteroposterior çap, vermis yüzey alanı, serebellar transvers çap, tegmentovermian açı, biparietal çap, posterior fossa volümü, serebellar volüm, vermis yüksekliği/biparietal çap x 100 rölatif oranı(VÇ/BPÇ oranı) ölçülmüştür.İstatistiksel analizde SPSS 15 programı kullanılmıştır.İstatistik analizinde grupların ölçümsel değerleri Bonferroni düzeltmeli Kruskal-Wallis testi ile değerlendirilmiştir. Post Hoc değerlendirmede Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Patolojik grupların kontrol grubu ile karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanılmıştır.BulgularÇalışmaya dahil edilen 41 hasta pediatrik radyoloji konusunda deneyimli bir radyolog tarafından MRG bulgularına göre DWM(n=9), DWV(n=6), MSM/RSAK(n=9), serebellar hipoplazi(n=5), rhombensefalosinapsis(n=1) ve kontrol grubu(n=11) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır.Patolojik grubun 9'unun DEÜTF Patoloji ABD tarafından hazırlanmış otopsi raporu mevcuttur. Toplamda 12 hastanın DEÜTF Radyoloji ABD `da postnatal tetkiki vardır.Tüm gruplar Mann-Whitney U testi ile kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır.(Tek olgu örneği olan rhombensefalosinapsis grubu istatistiksel analizlerde kullanılmamıştır.DWM ve kontrol karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm ve VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.DWV ve kontrol grubu karşılaştırılmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı ve VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.MSM/RSAK ve kontrol grubu karşılaştırmasında, serebellum transvers çapı, posterior fossa volümü anlamlı bulunmuştur.Serebellar hipoplazi ve kontrol grubu karşılaştırmasında, tegmentovermian açı dışındaki tüm parametreler anlamlı bulunmuştur.DWM ve MSM/RSAK grubu karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, serebellum transvers çapı, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm, VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.DWV ve MSM/RSAK grubu karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.Tartışma ve SonuçÇalışmamızda amaçımız fetal MRG kullarak yukarıda tanımlanan hastalık gruplarının ayırıcı tanısında ve tanımlanmasında biometik yöntemleri değerlendirmek ve karşılaştırmaktı. Literatürde normal SSS gelişimi olan fetüslerle yapılan çalışmalarda, posterior fossa volümü, serebellar volüm ölçümleriyle ilgili veriler bulunmaktadır. Bizim çalışmamızda posterior fossa anomalisi olan fetüslerle normal SSS gelişimi olan fetüsler karşılaştırılmış olup özellikle DWM ve normal grup arasında serebellar volüm, posterior fossa volümünden daha yararlı bir parametre olarak bulunmuştur. Ayrıca patolojik ve patolojik olmayan grup karşılaştırıldığında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm, posterior fossa volümü, VÇ/BPÇ oranı anlamlı parametreler olarak bulunmuştur.Daha sonraki çalışmalarda DWM ve DWV gruplarında fetal serebellar volüm ve postnatal morbidite ve mortalite arasındaki ilişkinin de değerlendirilmesinin yararlı olacağını düşünmekteyiz.ZETPosterior fossa anomalilerinde fetal MRG morfometri ve volümetri yöntemlerinin tanısal etkinliğinin araştırılması ve karşılaştırılmasıGiriş ve AmaçPosterior fossa kistik malformasyonları; Dandy Walker malformasyonu(DWM), Dandy Walker varyantı(DWV), mega sisterna magna ve posterior fossa araknoid kisti olarak ayrılır. Multiplanar MRG ile malformasyon ve varyantın gelişimsel bir anormalliğin devamlılık gösteren Dandy-Walker kompleksi olarak adlandırılan bir spektrumun içinde olduğu anlaşılmıştır. Dandy-Walker kompleksi içerisinde var olan anomalilerde prognoz vermisin displazi derecesine ve buna eşlik eden diğer anomalilerin varlığına bağlıdır.Bu çalışmanın amacı fetal MRG ile posterior fossaya ait yapıların uzunluk, yüzey alanı, volüm gibi biometrik ölçümlerin normal ve normal olmayan gruplarda, benzer gestasyonel haftalarda ölçülmesi, verilerin değerlendirilmesi, volüm ölçümü ve diğer yöntemlerin birbiri ile karşılaştırılmasıdır.Gereç ve YöntemÇalışmaya, Ocak 2006-Haziran 2011 tarihleri arasında prenatal USG tetkikinde posterior fossa anomalisi saptanan veya şüphesiyle DEÜTF Radyoloji Ana Bilim Dalına refere edilen ve fetal MRG tetkiki yapılan olgularla, SSS normal ancak başka anomali şüphesiyle yapılan MRG tetkikinde SSS değerlendirilebilen 41 hasta dahil edilmiştir.Çalışmamızda fetal MRG incelemeleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Fetüs T2 ağırlıklı SSFSE ve HASTE sekansı ile sagital, koronal, aksiyel planda görüntülenmiştir.Çalışmamızda 41 hasta değerlendirilmiş olup MRG bulgularına göre hastalar DWM, DWV, retroserebellar araknoid kist/mega sisterna magna(RSAK/MSM), serebellar hipoplazi(SH), rhombensefalosinapsis ve sağlıklı kontrol grubuna ayrılmıştır. Sonrasında her grup için vermis yüksekliği, vermis anteroposterior çap, vermis yüzey alanı, serebellar transvers çap, tegmentovermian açı, biparietal çap, posterior fossa volümü, serebellar volüm, vermis yüksekliği/biparietal çap x 100 rölatif oranı(VÇ/BPÇ oranı) ölçülmüştür.İstatistiksel analizde SPSS 15 programı kullanılmıştır.İstatistik analizinde grupların ölçümsel değerleri Bonferroni düzeltmeli Kruskal-Wallis testi ile değerlendirilmiştir. Post Hoc değerlendirmede Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Patolojik grupların kontrol grubu ile karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanılmıştır.BulgularÇalışmaya dahil edilen 41 hasta pediatrik radyoloji konusunda deneyimli bir radyolog tarafından MRG bulgularına göre DWM(n=9), DWV(n=6), MSM/RSAK(n=9), serebellar hipoplazi(n=5), rhombensefalosinapsis(n=1) ve kontrol grubu(n=11) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır.Patolojik grubun 9'unun DEÜTF Patoloji ABD tarafından hazırlanmış otopsi raporu mevcuttur. Toplamda 12 hastanın DEÜTF Radyoloji ABD `da postnatal tetkiki vardır.Tüm gruplar Mann-Whitney U testi ile kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır.(Tek olgu örneği olan rhombensefalosinapsis grubu istatistiksel analizlerde kullanılmamıştır.DWM ve kontrol karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm ve VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.DWV ve kontrol grubu karşılaştırılmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı ve VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.MSM/RSAK ve kontrol grubu karşılaştırmasında, serebellum transvers çapı, posterior fossa volümü anlamlı bulunmuştur.Serebellar hipoplazi ve kontrol grubu karşılaştırmasında, tegmentovermian açı dışındaki tüm parametreler anlamlı bulunmuştur.DWM ve MSM/RSAK grubu karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, serebellum transvers çapı, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm, VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.DWVve MSM/RSAK grubu karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.Tartışma ve SonuçÇalışmamızda amaçımız fetal MRG kullarak yukarıda tanımlanan hastalık gruplarının ayırıcı tanısında ve tanımlanmasında biometik yöntemleri değerlendirmek ve karşılaştırmaktı. Literatürde normal SSS gelişimi olan fetüslerle yapılan çalışmalarda, posterior fossa volümü, serebellar volüm ölçümleriyle ilgili veriler bulunmaktadır. Bizim çalışmamızda posterior fossa anomalisi olan fetüslerle normal SSS gelişimi olan fetüsler karşılaştırılmış olup özellikle DWM ve normal grup arasında serebellar volüm, posterior fossa volümünden daha yararlı bir parametre olarak bulunmuştur. Ayrıca patolojik ve patolojik olmayan grup karşılaştırıldığında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm, posterior fossa volümü, VÇ/BPÇ oranı anlamlı parametreler olarak bulunmuştur.Daha sonraki çalışmalarda DWM ve DWV gruplarında fetal serebellar volüm ve postnatal morbidite ve mortalite arasındaki ilişkinin de değerlendirilmesinin yararlı olacağını düşünmekteyiz.
Acil servise başvuran hastalarda, bt'de saptanan terminal ileum duvar kalınlaşmasının radyolojik değerlendirmesi
Amaç: Bu çalışmada, acil servise sağ alt kadran ağrısı ile başvuran ve Bilgisa-yarlı Tomografi (BT)'de terminal ileumda duvar kalınlaşması saptanan hastaların, görüntüleme bulgularının, klinik ve/veya patolojik sonuçlar ile karşılaştırılması amaç-lanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Aralık 2008 ile Ağustos 2011 tarihleri ara-sında, akut sağ alt kadran ağrısıyla acil servise başvuran ve Dokuz Eylül Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı görüntü arşivleme ve iletişim sisteminde (PACS) bulunan BT'sinde, terminal ileumda duvar kalınlaşması olduğu raporlanmış hastalar retros-pektif olarak tarandı. Dosya bilgilerine ulaşılarak operasyon veya kolonoskopi sonu-cunda patolojik tanıya ulaşılmış ya da klinik gözlem/uzun dönem takip sonucunda kesin klinik tanısına karar verilmiş olan 18 yaş ve üzerindeki toplam 84 hasta saptan-dı. Tüm görüntüler aynı deneyimde iki son yıl radyoloji asistanı tarafından, olguların klinik-patolojik sonuçları bilinmeden ve birbirinden bağımsız olarak değerlendirildi.Tüm hastalarda; terminal ileum duvar kalınlaşmasının uzunluğu, simetrisitesi, başka bağırsak segmenti tutulumu olup-olmadığı, terminal ileumda mural kontrast-lanma ve hedef bulgusu varlığı, çevre mezenterik yağlı dokuda enflamasyon bulgula-rı ve batında sıvı varlığı, apendiks enflamasyonu, herhangi bir bağırsak segmentinde kitlesel lezyon, ileoçekal divertikülit ve apse varlığı ile kadın hastalarda jinekolojik pa-toloji varlığı değerlendirildi. Ayrıca terminal ileum duvar kalınlığı miktarı, lokal lenf no-du sayısı ve lokal en büyük lenf nodu çapı değerlendirildi. Son olarak mevcut bulgular değerlendirilerek radyolojik tanı belirlendi. İki gözlemciden elde edilen ölçülebilir veri-lerin (terminal ileum duvar kalınlığı, lokal lenf nodu sayısı ve lokal en büyük lenf nodu boyutu) ortalamaları alındı. Skaler veriler ve radyolojik tanı ortak karar oluşturacak şekilde tekrar değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 84 hastanın klinik/patolojik tanıları, 25'i (%29,8) akut apendisit (AP), 32'si (%38,1) nonspesifik ileit (NSI) ve 27'si (%32,1) Crohn hastalığı (CH) olarak belirlendi. Çalışmamızda ÇKBT'nin, belirlenen tanılar için duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü ve negatif öngörü değeri (sırasıyla), AP tanısı için % 92, % 94, % 100, % 96; NSI tanısı için % 53, % 90, % 77,% 75 ve CH tanısı için % 77, % 73, % 58,% 87 bulundu. Ölçülebilir veriler olan terminal ileum duvar kalınlığı, lokal lenf nodu sayısı ve lokal en büyük lenf nodu çapı, her üç grup arasında, AP-CH grubu arasında ve özellikle NSİ-CH grupları arasında anlamlı olarak farklı bulundu.Sonuç: Çalışmamızda, sağ alt kadran ağrısı ile acil servise başvuran ve BT in-celemesinde terminal ileumda duvar kalınlaşması saptanan hastalarda akut apendisi-te bağlı reaktif kalınlaşma büyük bir doğrulukla tanınabilmektedir. Nonspesifik ileit ile Crohn hastalığının birbirinden ayrımı için kalınlaşmanın miktarı, eşlik eden lenf nodla-rının sayısı ve çapları geçerli ölçütler olabilme potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu bulguyu güçlendirecek prospektif planlanmış, geniş serilere gereksinim vardır.Anahtar Kelimeler: Terminal ileumda duvar kalınlaşması, akut apendisit, nonspesifik ileit, Crohn hastalığı
Proksimal kontrollü açılımı olan stent-greftlerin torasik aort patolojilerindeki etkinliği: Kısa ve orta dönem sonuçlar
AMAÇ:Bu çalışmada torasik aort patolojisi olan hastalarda son dönemde merkezimizde rutin olarak uygulanan proksimal kontrollü açılabilen aortik stent-greftlerin kısa-orta dönem sonuçlarının retrospektif değerlendirmesi amaçlanmıştır.GEREÇ ve YÖNTEM:Aralık 2009-Haziran 2011 tarihleri arasında, proksimal kontrollü stent-greft tedavisi uygulanmış olan torasik aort patolojisine sahip 28 hastanın preoperatif demografik ve operatif verileri, perioperatif (<1ay), erken (1-3ay) ve orta (>3ay) dönem verileri değerlendirilmiştir. Bu veriler disseksiyon ve anevrizma grupları ile stent greft 1 (Valiant Captivia) ve stent greft 2 (Jotec Evita) grularında ayrıca değerlendirilmiş ve istatistiksel analizler yapılmıştır.BULGULAR:Çalışmaya dahil edilen 28 olgudan, 9 olguya (%32,1) torasik aort anevrizması, 5 olguya (%17,8) torakoabdominal aort anevrizması, 7 olguya (%25) akut tip B diseksiyon, 5 olguya (%17,8) kronik tip B disseksiyon, 1 olguya (%3,5) penetran aortik ülser ve 1 olguya (%3,5) psödoanevrizma endikasyonuyla endovasküler stent greft tedavisi gerçekleştirildi. Ortalama yaş, anevrizma grubunda 64 (±8,4), disseksiyon grubunda 56,5(±12,9) olup toplam yaş ortalaması 60,79(±11) olarak tespit edildi. Operasyon sonrası ilk bir aylık (perioperatif) dönem değerlendirildiğinde, teknik başarı ve lezyon dışlama anevrizma grubu, disseksiyon grubu ve toplamda %100 olarak değerlendirildi. İlk 30 günlük mortalite anevrizma grubunda görülmezken disseksiyon grubunda 1 (%8,3) hastada, toplamda 1 (%3,6) hastada, major komplikasyon disseksiyon grubunda 1 (%8,3), toplamda 1 (%3,6) hastada izlenmiş olup anevrizma grubunda hiçbir hastada izlenmedi. Perioperatif dönemde endoleak hiçbir grupta izlenmedi ve hiçbir hastaya sekonder prosedür uygulanmadı. Erken dönemde (1-3 ay) lezyon ilişkili mortalite hiçbir grupta izlenmezken, lezyon ilişkisiz mortalite anevrizma grubunda 1 (%6,3) hastada izlendi. Sekonder prosedür, anevrizma grubunda 3 (%18,7), disseksiyon grubunda 2 (%18,1), toplamda 5 (%18,5) hastaya uygulandı. . Erken dönemde anevrizma grubunda 3 (%18,7), disseksiyon grubunda 1 (%9,0), toplamda 4 (%14,8) hastada endoleak izlendi. Erken dönemde hiçbir hastada arteriyel rüptür ya da sistemik komplikasyon izlenmedi. Stent greft 2 grubunda bir hastada (%11,1) cihaz ilişkili komplikasyon gelişirken, stent greft 1 grubunda hiçbir hastada izlenmedi. Anevrizma ve disseksiyon grupları ile stent greft 1 ve stent greft 2 grupları karşılaştırıldığında erken dönem sonuçları arasında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Çalışmamızda hastaların ortalama takip süresi 7,89(±6,3) ay olarak hesaplandı. Orta dönemde hiçbir grupta mortalite, arteriyel rüptür, arteriyel disseksiyon, cihaz ilişkili komplikasyon ya da sistemik komplikasyon izlenmedi. Sekonder prosedür, anevrizma grubunda 1 (%12,5) hastada ve toplamda 1 (%6,3) hastada uygulanmış olup, disseksiyon grubunda hiçbir hastada gerekli olmadı. Endoleak anevrizma grubunda 3 (%37,5), disseksiyon grubunda 0 (%0), toplamda 3 (%18,7) hastada izlendi. Orta dönemde; anevrizma ve disseksiyon grupları ile stent greft 1 ve stent greft 2 gruplarında karşılaştırıldığında, sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.SONUÇ:Torasik stent greftler çeşitli gruplar altında literatürde birçok çalışmada incelenmiştir. Ancak literatürden farklı olarak bu çalışmada proksimal kontrollü stent greftlerin erken ve orta dönem etkinliği araştırılmıştır. Çalışmamızda; Valiant Captivia ve Jotec Evita stent greftlerinin kullanıldığı tüm gruplarda teknik başarı, lezyon dışlama, perioperatif mortalite ve endoleak oranları ile erken ve orta dönem lezyon ilişkili mortalite, majör komplikasyon oranları literatüre göre belirgin daha iyi bulunmuştur. Proksimal kontrollü stent greftlerin özellikle operasyonel konforu ve periperatif dönemde genel başarıyı belirgin arttırmış olduğunu, düşük mortalite ve düşük majör komplikasyon oranlarıyla diğer stent greftlere belirgin üstünlük sağladığını düşünmekteyiz. Ancak çalışmamızda erken ve orta dönem endoleak ve sekonder prosedür oranları literatüre göre yüksek bulunmuş olup, daha geniş popülasyonlu hasta grupları ve daha uzun takip süreleriyle yapılacak çalışmalarla, proksimal kontrollü stent greftlerin bu açıdan daha doğru şekilde değerlendirilebileceğine inanıyoruz.
Özellikli anatomisi olan abdominal aort anevrizmalarında kontrollü açılabilen düşük profilli stent-greftlerin etkinliği: Kısa ve orta dönem sonuçlar
ÖZETAMAÇ:Bu çalışmada abdominal aort patolojisi olan hastalarda son dönemde merkezimizde rutin olarak uygulanan proksimal kontrollü açılabilen, düşük profilli aortik stent-greftlerin kısa-orta dönem sonuçlarının retrospektif değerlendirmesi amaçlanmıştır.GEREÇ ve YÖNTEM:Eylül 2008-Haziran 2011 tarihleri arasında, endovasküler olarak abdominal aort anevrizma (AAA) tedavisinde proksimal kontrollü, düşük profilli stent greft kullanılmış olan abdominal aort patolojisine sahip hastaların preoperatif demografik ve operatif verileri, perioperatif (<1ay), erken (1-3ay) ve orta (>3ay) dönem verileri değerlendirilmiştir. Bu veriler zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan ve olmayan gruplar için ayrıca değerlendirilmiş ve istatistiksel analizler yapılmıştır. Çalışmamızda zor vasküler anatomik boyun grubuna; beta açısı (Proksimal AAA boynu ile AAA ana aksı arasındaki açı ) 60 derece ve üzerinde olan, proksimal boyun uzunluğu (renal arter çıkımı sonrası anevrizmaya dek aortik boyun uzunluğu) 10mm ve altında olan ve proksimal boyun düzeyinde mural trombus veya kalsifikasyon saptanan hastalar dahil edildi.BULGULAR:Çalışmaya dahil edilen 39 olgudan, 15 zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan (%38,4), 24 zor vasküler anatomik kriterlere sahip olmayan (%61,5) hastaya abdominal aort anevrizması endikasyonuyla endovasküler stent greft tedavisi gerçekleştirildi. Ortalama yaş, zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan grupta 69,6 (±8,6), zor vasküler anatomik kriterlere sahip olmayan grupta 70,7 (±10,6) olup toplam yaş ortalaması 70,3(±9,3) olarak tespit edildi. Operasyon sonrası ilk bir aylık (perioperatif) dönem değerlendirildiğinde, teknik başarı ve lezyon dışlama oranı zor vasküler anatomiye sahip olan ve olmayan grupta ve toplamda %100 olarak değerlendirildi. İlk 30 günlük mortalite hiçbir hastada izlenmedi. Perioperatif dönemde Tip-2 endoleak (kaçış) dışında endoleak saptanmadı. Takiplerde Tip-2 endoleak (kaçış)'lerin, spontan regresyon gösterdiği ve anevrizma çapında artış olmadığı gözlendi. Bu dönemde majör komplikasyon ve açık cerrahiye dönüşüm hiçbir grupta izlenmedi ve hiçbir hastaya sekonder prosedür uygulanmadı. Erken dönemde (1-3 ay) sekonder prosedür uygulanan hasta bulunmamaktaydı ve mortalite hiçbir grupta izlenmedi. Erken dönemde Tip-2 endoleak (kaçış) (%12,8) dışında endoleak saptanmadı. Takiplerde Tip-2 endoleak (kaçış)'lerin, spontan regresyon gösterdiği ve anevrizma çapında artış olmadığı gözlendi. Erken dönemde hiçbir hastada arteriyel rüptür ya da greft ile ilişkili komplikasyon izlenmedi. Sistemik komplikasyon zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan grupta izlenmezken, zor vasküler anatomik kriterlere sahip olmayan grupta 2 (%8,3) hastada tespit edildi. Zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında erken dönem sonuçları arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Çalışmamızda hastaların ortalama takip süresi 27(±8,7) ay olarak hesaplandı. Orta dönemde hiçbir grupta arteriyel rüptür, sistemik veya greft ile ilişkili komplikasyon izlenmedi. Greft migrasyonu saptanmadı. Yine bu dönemde iki grupta da anevrizmaya bağlı mortalite saptanmadı. Ancak bu dönemde diğer nedenlerle gelişen (kanser, MI) mortalite oranı zor vasküler anatomiye sahip olan grupta %13,3, diğer grupta %16,7 ve toplamda %15,4 olarak tespit edildi. Sekonder prosedür, zor vasküler anatomiye sahip olmayan grupta 1 (%4,2) hastada ve toplamda 1 (%2,6) hastada uygulanılmış olup, zor vasküler anatomiye sahip olan grupta ise hiçbir hastada gerekli olmadı. Orta dönemde Tip 1 Endoleak (kaçış) zor vasküler anatomiye sahip olan grupta izlenmezken, diğer grupta 2 (%8,3), toplamda 2 (%5,1) hastada izlendi. Tip 3 endoleak ise saptanmadı. Anevrizma çap değişikliği oranı zor vasküler anatomiye sahip olan grupta -4,8 (±5,8)mm, diğer grupta -4,7 (±5,5) mm ve toplamda -4,79 (±5,5) mm olarak tespit edildi. Orta dönemde; zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).SONUÇ:Çeşitli klinik çalışmalar uygunsuz anatomik vasküler özellikler nedeniyle %30-60 civarında potansiyel endovasküler tedavi adayına stent greft uygulanamadığını göstermektedir. EVAR işleminde engel teşkil eden iki önemli kriter bulunmaktadır: Aortun proksimal boynunun ve ilyak arter erişiminin özellikleri. Özellikle proksimal boynun 10mm'nin altında uzunluğa sahip olması ve 60 derecenin üzerinde açılanması; EVAR işleminin perioperatif ve geç dönem komplikasyonu açısından önemli risk faktörüdür. Bu faktörler sonucunda Tip1 endoleak (kaçış), greft migrasyonu (yer değiştirme), renal arterlerde diseksiyon ya da tromboz gelişebilmekte ayrıca taşıyıcı sistemin profil kalınlığı nedeniyle aşırı manipülasyon ve greftte oluşan boyutsal değişiklikler sonucunda da distal embolizasyon veya hemoraji gelişebilmektedir. Günümüzde kullanılan yeni nesil ileri teknoloji ürünü kontrollü açılabilen, düşük profilli aortik endovasküler stent-greftler ile zor vasküler anatomiye sahip hasta grubunda da oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır. Çalışmamızda proksimal kontrollü ve düşük profilli yeni nesil stent greftin kullanıldığı zor boyunlu olan ve olmayan iki grubun etkinlikleri benzer şekilde bulunmuş olup, operasyon sonrası dönemde gruplar arası hiçbir sonuçta istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Bu sonuç yeni nesil, düşük profilli ve proksimal kontrollü stent greftlerin, zor boyunlu aort anatomisine sahip oldukları için standart stent greftler ile endovasküler tedavi şansı olmayan hastalarda, endovasküler teknik açısından risk taşımayan hastalarda olduğu kadar güvenli ve başarılı olduğunu göstermektedir. Bu ve benzeri çalışmalar sonucunda EVAR işlemine uygunluk kriterlerinin genişleyeceğini ve daha fazla sayıda hastanın bu işlemden yarar görebileceğini düşünmekteyiz.
Anevrizmal subaraknoid kanamalı hastalarda arteriyal spin labelling perfüzyon görüntüleme ile beyin hasarının değerlendirilmesi ve takipte klinik kötüleşme gelişen hastaların öngörülebilirliğinin araştırılması
Amaç: SAK yıllık insidansı 100.000'de 6-22 arasında değişen nörolojik bir durumdur. Tanıdaki birçok ilerlemeye rağmen hastalarda mortalite ve morbidite yüksek seyretmektedir. Mortalite ve morbiditenin en önemli sebeplerinden biri de vazospazm ve gecikmiş iskemik nörolojik defisittir((Delayed ischemic neurologic deficit; DIND). Bu çalışmanın amacı, ASL perfüzyon MR görüntüleme ile beyin hasarını gösterme ve gecikmiş iskemik nörolojik defisit gelişiminin öngörülebilirliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem:. Çalışmamız ile ilgili protokol hazırlandıktan sonra, Karadeniz Teknik Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan 20.12.2019 tarihinde 24237859-896 sayılı karar ile onay alındı. Onayın ardından 2020-2021 yılları arasında ilgili branşlarda SAK tanısı alan 23 hastanın prospektif olarak toplanan verileri, retrospektif olarak analiz edildi Hastaların demografisi, anevrizma lokalizasyon ve boyutları, uygulanan tedavi yöntemi, tedavi etkinliği, komplikasyon oranları, erken ve geç dönemde ASL sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 23 hastanın elde edilen ilk 3 gün ASL değerlerinde, 21 hastada(%91,3) sağ ya da solda sulkal mesafelerde kanama asimetrik olarak yoğunluk göstermekteydi. Sağ ya da sol asimetrik kanama yoğunluğu gösteren 21 hastanın 18'inde(%85.7) elde edilen tüm alanların ASL sinyal ortalması kanama yoğunluğu gösteren taraf ile uyumlu şekilde karşı tarafa göre düşüktü. Bazal gangliyonlar hariç tüm alanların ortalaması alındığında ise 21 hastanın 19'unda(%90.4) ASL sinyal ortalaması kanama yoğunluğu gösteren taraf ile uyumlu şekilde karşı tarafa göre düşüktü. Bazal gangliyonların ortalamaya dahil edilmediği durumda fark daha belirgindi. Sonuç: Seçilmiş hasta gruplarında ASL perfüzyon MRG global ya da rejyonel, perfüzyon düşüşünü ve olası serabral hasarı kontrast madde ve radyasyona maruz kalmadan gösterebilmektedir. Geç dönemde gelişebilecek DIND öngörülebilirliği için ise daha yüksek vaka sayılı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmektediyiz Anahtar kelimeler: Subaraknoid kanama,perfüzyon ASL, gecikmiş iskemik nörolojik defisit
Endometrium kanserinin lokal evrelemesinde preoperatif MRG ve histopatolojik sonuçların karşılaştırılması
Giriş-Amaç: Çalışmamızın amacı, endometrium kanseri olan hastalarda preoperatif MRG' nin miyometrial invazyon varlığı ve derecesi, servikal yayılım varlığını değerlendirmedeki tanısal değerini ve tümör ortalama ADC değerlerinin histopatolojik alt tipleri ayırt etmedeki etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza,endometrial kanser tanısı alarak opere edilen ve operasyon öncesinde Alt Abdomen MRG tetkiki yapılan67 hasta dahil edildi. Önce miyometrial invazyon varlığı ve derecesi ile servikal yayılım açısından sagital, aksiyel T2 ve sagital, aksiyel yağ baskılı T1 ağırlıklı görüntüler, değerlendirilerek MRG' nin, sensivite, spesifite, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer ve doğruluk değerleri hesaplandı. Sonra ise radyolojik olarak tümör alanı olduğu düşünülen lokalizasyonlara dairesel "region of interest" (ROI) yerleştirilerek 47 hastanın ADC ölçümleri yapıldı. Hastalar histopatolojik olarak 3 gruba ayrıldı. 1.grupta 34 endometrioid karsinomlu hasta, 2.grupta 4 uterin sarkomlu hasta, 3.grupta ise 13 endometrioid alt tipi dışında kalan hastalar (diğerleri) bulunmaktaydı. Sonrasında, 1. ile 2. grup ve 1. ile 3.gruptaki hastaların ortalama ADC değerleri ile histopatolojik tipler arasındaki ilişki araştırıldı. Tümör ortalama ADC değerlerinin histopatolojik alt tipleri ayırt etmedeki etkinliği Kolmogorov Smirnov testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular:Miyometrial invazyon olmayan grupta MRG' nin sensitivitesi %75, spesifitesi %98,41, PPD %75, NPD %98,41; %50' den az (yüzeyel) miyometrial invazyon olan grupta MRG' nin sensitivitesi %85, spesifitesi %92,59, PPD %94,44, NPD %80,65; %50' den fazla (derin) miyometrial invazyon olan grupta MRG' nin sensitivitesi %95,65, spesifitesi %88,64, PPD %81,48, NPD %97,50; miyometrial invazyon derinliğini belirlemede MRG' nin doğruluk oranı %88,10 olarak bulunmuştur. Servikal yayılımı olanların MRG ile tespit edilmesinde sensitivitesi %72,73, spesifite %100, PPD %100, NPD %94,92; servikal yayılım varlığını göstermede doğruluk oranı %95,52 olarak bulunmuştur. Ek olarak, 1.grubun ortalama ADC değeri 0.76 (± 0.12) x 10-3 mm2/s; 2.grubun ortalama ADC değeri 0.74 (± 0.35) x 10-3 mm2/s; 3.grubun ortalama ADC değeri 0.78 (± 0.20) x 10-3 mm2/s olarak bulundu. Endometrioid ile sarkom grubundaki hastalar ve endometrioid ile non endometrioid grubundaki hastaların ortalama ADC değerleri karşılaştırıldığında sırasıyla p değerleri 0.912 ve 0.620 bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Endometrial kanserlerin lokal evrelemesinde, miyometrial invazyon derinliğini ve servikal yayılım varlığını göstermede MRG tetkiki, yüksek doğruluk oranına sahip bir görüntüleme yöntemidir. MRG ile tümör ortalama ADC değerlerinin histopatolojik alt tipleri ayırt etmedeki etkinliği net olarak gösterilememiştir. Bu konuda daha kapsamlı ve multiparametrik çalışmaların yapılamasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler:Endometrium kanseri, Miyometrial invazyon, Servikal yayılım, Manyetik rezonans görüntüleme, Ortalama ADC (Apparent diffusion coefficient) değeri
Renal hücreli kanserin alt tiplerinin ayrımında multiparametrik MRG'nin tanısal etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı konvansiyonel T2 ağırlıklı görüntüler, dinamik kontrastlı MRG ve ADC değerleri kullanılarak, multiparametrik MRG'nin renal hücreli kanserin (RHK) sık görülen alt tiplerinin ayrımındaki tanısal etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza böbrekte kitle nedeniyle opere edilen ve operasyon öncesi kontrastlı dinamik üst abdomen MRG incelemesi bulunan 91 hastadaki (18'i kadın, 73'ü erkek; yaş aralığı, 18-85 yaş; ortalama yaş 61,8) 59 şeffaf hücreli tip, 29 papiller hücreli tip ve 10 kromofob tip 98 adet tümör (ortalama tümör çapı, 4 cm) dahil edildi. 3 Tesla MRG cihazı ile aksiyel planda DAG sekansları, T2 ağırlıklı sekanslar, kontrast öncesi ve sonrasında üç fazda (kortikomedüller faz, nefrografik faz, ekskretuar faz) T1 ağırlıklı sekanslar değerlendirildi. Normal renal parankimden ve tümörden ''region of interest'' (ROİ) ölçümleri kullanılarak sinyal intensite değişim yüzdesi, tümör-korteks kontrastlanma indeksi, kontrast yıkanma oranı, tümör apperent diffusion coefficient (ADC) değeri, tümör-korteks ADC oranı ve tümörün kalitatif olarak T2 skorlaması yapıldı. Şeffaf hücreli RHK'yi şeffaf dışı RHK'den ayırt etmek için, ROC (receiver operating characretistics) analizi kullanıldı. Nominal ve ordinal değişkenler arasındaki uyumun değerlendirilmesinde Cramer's V katsayısı hesaplandı. İstatistik anlamlılık sınır değeri olarak p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Şeffaf hücreli RHK'yi şeffaf dışı RHK'den ayırt etmek için; kortikomedüller fazda sinyal intensitesi değişim yüzdesinin duyarlılığı %78, özgüllüğü %88 (AUC 0,88, kesim noktası>%130,6), tümör-korteks kontrastlanma indeksinin duyarlılığı %86 ve özgüllüğü %82 (AUC 0,89, kesim noktası>0,52), tümör ADC değerinin duyarlılığı %81 ve özgüllüğü %90 (AUC 0,92, kesim noktası>1,14), ADC oranının duyarlılığı %80 ve özgüllüğü %87 (AUC 0,91, kesim noktası>0,61), kontrast yıkanma oranının duyarlılığı %76, özgüllüğü ise %70 (AUC 0,72, kesim noktası>%5,82) bulundu. T2 skoru ile şeffaf hücreli ve şeffaf dışı RHK'leri belirlemede istatistiksel olarak anlamlı, yüksek düzeyde bir uyumun olduğu gösterildi (Cramer's V=0,762, p<0,001). Sonuç: Şeffaf, papiller ve kromofob hücreli RHK'ler dinamik kontrastlı MRG'de farklı kontrastlanma paterninin yanı sıra özgül difüzyon ve T2 sinyal özelliği göstermektedir. RHK'nin en sık görülen alt tiplerinin ayrımında T2 skorlama sistemi ve ADC oranının da dahil olduğu bileşenlerden oluşan multiparametrik MRG kullanımının tanısal doğruluğu arttırdığı düşünülmektedir.
Erişkin hastalarda trakeobronşial dallanma anomalileri
Amaç: Toraks BT çekilen erişkin hastalarda trakeobronşial dallanma anomalilerinin sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 1000 erişkin hastanın Toraks BT tetkiki retrospektif değerlendirildi. İş istasyonunda, akciğer parankim penceresi kullanılarak aksiyal, koronal, sagittal planlar, minimum intensite projeksiyon (MinIP), 3-Boyutlu (3B), curved (eğimli) MPR görüntüler incelendi. Trakeal divertikül, trakeal bronş, aksesuar kardiyak bronş sıklığı, lokalizasyonu ve tipleri, bilateral üst lobların ve sağ akciğer orta lobun dallanma anomalileri, görülme sıklıkları, her iki akciğer alt lobda subsuperior ve suprasuperior bronş görülme sıklığı, tipleri, sağ ve sol izomerizm, situs inversus ve köprü bronş değerlendirildi. Sayısal değişkenler ortalama ± standart sapma ve minimum – maksimum değerler ile, kategorik değişkenler ise sayı ve yüzde ile gösterildi. Kadın ve erkek cinsiyette izlenen anomali sıklığı ki-kare testi ile karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık sınır değeri olarak p<0,05 kabul edildi. Bulgular: 491 kadın, 509 erkek toplam 1000 hastanın 102'sinde trakeobronşial dallanma anomalisi bulundu. 92 olguda tek anomali izlenmiş olup 5 olguda ise 2 anomali birlikteliği mevcuttu. 8 hastada preeparteriyel bronş, 2 hastada sol prehiparteriyel bronş, 9 hastada sağ suprasuperior bronş, 33 hastada sağ subsuperior, 38 hastada sol subsuperior, 7 hastada aksesuar kardiyak bronş izlendi. Sağ trakeal bronş, posteparteriyel bronş, sağ trakeal divertikül, yukarı yer değiştirmiş OLB ve situs inversus anomalisi 1'er hastada tespit edildi. Tespit edilen konjenital trakeobronşial anomalilerin 11'i yer değiştirmiş, 82'si süpernümerer bronş idi. Sonuç: BT, trakeobronşial dallanma anomalilerinin değerlendirilmesinde başarılı görüntüleme yöntemidir. Bu anomalilerin gözden kaçmaması için karinanın seviyesi ve üst lob bronşlarının pulmoner arterler ile ilişkisi gibi temel anatomik bilgilere sahip olunmalıdır. Lob temelli sınıflama kullanılması, anomalilerin saptanmasını ve sınıflandırılmasını kolaylaştıracaktır.
Anevrizma kesesinde ve parent arterde peroperatif basınç ölçümlerinin kanamış ve kanamamış hastalarda karşılaştırılması
Bu çalışmada anevrizmaların endovasküler tedavisi sırasında anevrizma kesesi ve parent arterde basınç ölçümleri yapılarak bu ölçümlerin kese içinde ve parent arterde farklılık gösterip göstermediği, ayrıca eğer varsa bu farklılığın da kanayan ve kanamayan anevrizmalarda derecesinin aynı olup olmadığı ve bunun ruptür üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Bununla beraber anevrizmaların üç boyutlu serebral anjio görüntüleri elde edilmiştir. Bu görüntülerde, anevrizma yüksekliği, anevrizma genişliği, anevrizma maksimal kubbe çapı, anevrizma boyun çapı gibi anevrizma morfolojik ölçümleri yapılmış, anevrizma ortalama hacmi hesaplanmıştır. Bunun dışında anevrizma ile parent arter ilişkisi değerlendirilmiş ve giriş açıları (inflow angle) ölçülmüştür. GEREÇ ve YÖNTEM: Bu çalışmaya Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Radyoloji bölümünün Girişimsel Nöroradyoloji Ünitesinde Mayıs 2012- Aralık 2012 tarihleri arasında tedavi edilmiş hastalar dahiledilmiştir. Hastalara ait yaş, cinsiyet, kan basıncı, sigara kullanımı kaydedilmiştir. Bu dönem içinde başvuran bütün kanamış ve kanamamış anevrizma hastaları araştırmaya dahiledilmiştir. Tüm olgularda anevrizmayı içeren arter kateter anjiografi (sayısal çıkarma anjiografisi) ile görüntülenmiştir. Bu amaçla anevrizma mikrokateter ile kateterize edilmiş ve anevrizma içi mikrosarmallar ile doldurulmuştur. Ölçümler zaten yapılması gereken mikrokatetrizasyon sırasında yapılmıştır. Ölçüm mikrokateter anevrizma kesesine ilerletilmeden hemen önce ve ilerletildikten hemen sonra yapılmıştır. Mikrokateter ucu ölçüm yapılacak noktaya ulaştığında mikrokateterin dışarıdaki kısmı basınç ölçüm hattına bağlanmış ve ölçüm yapılmıştır. Doğru ölçüm için basınç monitorunda arteriyel basınç trasesinin göründüğünden emin olunmuş, sistolik, diastolik ve ortalama basınçlar kaydedilmiştir. Eş zamanlı olarak hastanın tüm girişimlerde zaten arteriyel kan basıncı takibi amacıyla kullanılmakta olan radial arter kan basıncı ölçümleri de kaydedilmiştir. Bunun dışında kliniğimiz girişimsel radyoloji ünitesinde bulunan Allura XPer FD20 Biplane Anjio cihazının (Philips, Nedherlands) kendi software ( yazılım programlarını) ve rekonstruksiyon sistemlerini kullanarak üç boyutlu serebral anjiogramlar elde edilmiştir. Üç boyutlu görüntülerde, anevrizma yüksekliği, anevrizma genişliği, anevrizma maksimal kubbe çapı, anevrizma boyun çapı ve giriş açısı ölçülmüştür. BULGULAR: Çalışmaya dahiledilen 40 anevrizmanın endovasküler tedavileri yapıldı. Bu anevrizmaların, 17 (% 42,5) tanesi kanamamış; 23 (%57,5) tanesi ise kanamış anevrizma idi. Ortalama yaş, kanamış anevrizma grubunda 50,8 (±11,7), kanamamış anevrizma grubunda 53,2 (±13,8) olarak tespit edildi. Erkek cinsiyet kanamış anevrizma grubunda 12 (%52,2), kanamamış anevrizma grubunda 10 (%71,4) olarak değerlendirildi. Kadın cinsiyet kanamış anevrizma grubunda 11 (%47,8), kanamamış anevrizma grubunda 4 (%28,6) olarak değerlendirildi. Sigara kullanımı kanamış anevrizma grubunda 16 (%69,6) , kanamamış anevrizma grubunda 8 (%57,1) hastada tespit edildi. Hipertansiyon varlığı, kanamış anevrizma grubunda 7 (%30,4), kanamamış anevrizma grubunda 4 (%28,6) olarak saptandı. Ailesel anevrizma öyküsü kanamış anevrizma grubunda 2 (%8,7) , kanamamış anevrizma grubunda 2 (%14,3) olarak değerlendirildi. Kanamış ve kanamamış anevrizması olan hasta grupları karşılaştırıldığında hastaların demografik verileri ve risk faktörleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Hastalar her iki grupta homojen dağılım göstermekteydi. Kanamış ve kanamamış anevrizma grupları karşılaştırıldığında; anevrizma kesesi ve parent arterde peroperatif basınç ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Peroperatif dönem verileri değerlendirildiğinde kanamış ve kanamamış anevrizma grupları arasında parent arter ve anevrizma kese içi basınçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Anevrizma morfolojik ölçüm verileri değerlendirildiğinde; kanamış ve kanamamış anevrizma gruplarında; gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). SONUÇ İntrakraniyal anevrizmalar ruptüre olduklarında yüksek morbidite ve mortaliteye neden olan bir hastalık grubunu oluşturmaktadır. Bu anevrizmaların oluşumu, gelişimi ve ruptüre olmalarına eşlik eden mekanizmalar tam olarak aydınlatılmış değildir. Anevrizma oluşumunu başlatan nedenler ilerledikçe anevrizma büyümeye devam eder. Anevrizma içindeki akımın paterninin dilatasyonun geometrisine, anevrizmanın parent arter ile ilişkisine, anevrizma hacmi ve görüntü oranından (aspect ratio) etkilendiği düşünülür. DSA, MRA, 3 boyutlu BT gibi teknolojik son gelişmeler ruptüre olmamış anevrizmaları tespit etme olasılığını arttımıştır aynı zamanda anevrizmanın; ruptür için iyi bilinen risk faktorleri olan anevrizma boyutu ve şeklinin doğru ölçülmesine olanak sağlar. Serebral anevrizmaların ruptür riskininin önceden tahmin edilebilmesi, bunu belirleyecek metodların geliştirilmesi çok değerli bir klinik bilgi olucaktır. Bu sebeple birçok araştırmacı intrakranial anevrizma ruptürü için risk faktörlerini tanımlamaya ve ruptür mekanizmalarını daha komplike geometrik ölçümlerle açıklamaya çalışmaktadır. Ruptür riskini değerlendirmede kişisel veya ailesel faktörler ile sigara içme ve alkol kullanımı da dahil olmak üzere çeşitli değiştirebilir faktorleri, geometrik endeksler kadar dikkate almak çok önemlidir. Anevrizma ve parent arter arasındaki morfolojik ilişkiye, intraanevrizmal akım paterni nedeniyle büyük önem verilmektedir. Anevrizma içi ve parent arter içinde basınç ölçümleri kısıtlı miktardadır (7). Bu çalışmada kanamış ve kanamamış anevrizmaların endovasküler tedavisinde parent arter ve anevrizma mikro-kateterizasyonu sırasında anevrizma kesesi ve parent arterde basınç ölçümleri yapılmış; bu ölçümlerin kese içinde ve parent arterde farklılık gösterip göstermediği, bu farklılığın kanayan ve kanamayan anevrizmalarda derecesinin aynı olup olmadığı ve bunun ruptür üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Parent arter ve anevrizma içinde yapılan ölçümler göstermiştir ki anevrizma içi basınçlar parent arter basınçları ile paralellik göstermektedir (6). Bu bulgu anevrizma ruptüründe hipertansiyonun rolüne ışık tutmaktadır. Çalışmamızda anevrizma kesesi ve parent arterde peroperatif basınç ölçümleri kanamış ve kanamamış anevrizmalarda benzer şekilde bulunmuş olup, gruplar arası hiçbir sonuçta istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Bu sonuç hemodinamik değişkenlerden en çok klinik progresyon ve ruptürle ilişkili olanını tanımlamak bu mekanizmalara bağlı etkilerinin açıklanması ve tedavi yaklaşımlarının gelişmesine yardımcı olabilir. Ancak elektif koruyucu önlemlerin planlanabilmesi anevrizma oluşumu, büyümesi ve ruptürünün altında yatan mekanizmaların daha iyi anlaşılmasını gerektirmektedir böylece tedavinin muhtemel riskler ve yararları gözönünde bulundurularak optimal terapotik kararlar alınabilir (57). Bu ölçümlerin gelecekteki anevrizma ruptürü riskini anlamaya yönelik yapılacak çalışmalara katkısı olacağı düşünülmüştür. Bu ve benzeri çalışmalar sonucunda intrakraniyal anevrizmaların oluşumu, büyümesi ve ruptüründe rol oynayan mekanizmaların aydınlanacağına ve böylelikle ruptür mekanizmalarını daha iyi anlamaya yönelik bilgi birikimize katkıda bulunulacağını düşünmekteyiz.
Perikoroner yağ dokunun koroner arter hastalığı risk faktörleri ve aterosklerotik plaklar ile ilişkisi
Koroner arter hastalığı (KAH), mortalite ve morbiditesinin yüksek olması ve toplumlarda yaygın görülmesi nedeniyle her dönem güncelliğini koruyan bir araştırma konusu olmuştur. Bilinen KAH risk faktörlerinin yanına sürekli yenileri eklenmektedir. Epikardiyal yağ doku (EYD)'dan salgılanan hormon ve sitokinlerin de KAH gelişimi üzerinde etkili olduğu gösterilmiştir. Perikoroner yağ doku (PKYD), EYD'nun koroner arterlere komşu kısımlarına verilen isimdir. Çalışmamızın amacı PKYD kalınlık ve hacim değerleri ile KAH risk faktörleri ve koroner arter darlığı arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmamıza yaşları 45 ila 70 arasında (ortalama: 59.1) toplam 100 olgu dahil edilmiştir. Her olgunun KAH risk faktörleri (yaş, cinsiyet, kilo, aile öyküsü, sigara kullanımı, diyabetes mellitus, hipertansiyon, total kolesterol değeri, LDL değeri) belirlenmiştir. Her olgunun koroner bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) görüntüleri değerlendirilmiştir. Koroner arter aterosklerotik plakları, yaptıkları darlık yüzdelerine göre sınıflandırılmıştır. PKYD ölçümleri sağ koroner arter (RCA) ve sol anterior desendan arter (LAD) çevresinden yapılmıştır. RCA PKYD kalınlık, RCA PKYD hacim, LAD PKYD kalınlık, LAD PKYD hacim ortalama değerleri ile darlık yüzdeleri arasındaki ilişkiler istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca PKYD kalınlık ve hacim değerleri ile darlık düzeyleri arasında pozitif yönlü orta derecede kuvvetli korelasyon saptanmıştır ve istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). PKYD'dan yapılan ölçümler ile KAH risk faktörleri de ayrı ayrı karşılaştırılmıştır. PKYD ile hipertansiyon ve kilo fazlalığı arasında istatistiksel açıdan önemli ilişki tespit edilmiştir. Çalışmamızın, PKYD'nun bir KAH risk faktörü olarak ve darlık derecesi saptama göstergesi olarak kullanılmasına önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz.
The effect of obex position on the development of syringomyelia with morphometric measurements made from the craniocervical junction and posterior fossa in patients with chiari TYPE 1 malformation
Purpose: The aim of this study is to investigate the effect of morphometric measurements made from the craniocervical junction and posterior fossa and the effect of obex position on the development of syringomyelia in patients with Chiari Type 1 malformation (CM-I). Materials and Methods: Between September 2012 and July 2021, 158 patients (107 female, 51 male; age range, 1-76 years; mean age 30,6 years) diagnosed with Chiari Type 1 malformation with brain and cervical MRI examination were included in our study. For each patient; have syringomyelia or not, absence, cerebellar tonsillar herniation degree, syrinx largest diameter, obex position, intracranial volume (ICV), posterior fossa volume (PFV), PFV/ICV ratio, basilar invagination, welcher basal angle, odontoid retroflexion and retroversion angles, CSF flow MRI examinations evaluated separately. In CM-I patients, group means were compared using the Student-t test, and group mean rank was compared using the Mann-Whitney U test. Chi-square test was used to compare the frequencies of categorical variables. The relationship between obex position and herniation degree and syrinx diameter was analyzed by Spearman's test. To predict positivity with syringomyelia, possible factors identified in previous analyzes were analyzed by logistic regression analysis. The Hosmer-Lemeshow test was used for model fit. P<0.05 was accepted as the cut-off value of statistical significance. Findings: In patients with CM-I, the frequency of syringomyelia was significantly lower in the group with platibase (p=0.042). The frequency of syringomyelia was significantly higher in adult (18 years) patients (p=0.007). In patients with or without syringomyelia with CM-I; no statistically significant difference was found in terms of the degree of cerebellar tonsillar herniation, the largest diameter of the syrinx, obex position, PFV/ICV ratio, basilar invagination, odontoid retroflexion and retroversion angles, and CSF flow MRI examinations. Results: We think that basal angle measurement can be used as a radiological evaluation in patients with Chiari Type 1 malformation (CM-I), as a result of welcher basal angle measurement, syringomyelia is seen less frequently in patients with platibase, and in pre-stretching the development of syringomyelia. Key Words: Chiari Type 1 malformation (CM-I), syringomyelia, obex position, platybasia, welcher basal angle, Magnetic Resonance Imaging (MRI).
Bilgisayarlı tomografi kılavuzluğu ile gerçekleştirilen perkütan apse drenajlarında teknik, endikasyon ve komplikasyonlar ile klinik sonuçların değerlendirilmesi
Abdominopelvik yerleşimli apselerin tedavisinde temel yaklaşım perkütan drenaj ve antibiyotik tedavisidir. Ultrasonografi ile erişimin mümkün olmadığı apselerde perkütan drenaj BT eşliğinde yapılabilir. Bu çalışmanın amacı abdomen ve pelvik yerleşimli apselere yönelik BT eşliğinde perkütan drenaj yapılmış hastalarda işlem öncesi klinik bulguların incelenmesi, uygun teknik ve erişim yöntemlerinin belirlenmesi ile işlem sonrası klinik sonuçların, komplikasyonların ve maruz kalınan radyasyon dozu miktarının hesaplanması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2012-2022 tarihleri arasında BT eşliğinde apse drenajı gerçekleştirilen 218 hastaya (81 erkek, 137 kadın, ortalama yaş: 57.60 ± 16.42) ait 268 apse dahil edilmiş ve retrospektif olarak incelenmiştir. 16 apseye aspirasyon, 252 apseye ise konvansiyonel BT eşliğinde Seldinger yöntemi ile 8F-14F pig tail kateterler kullanılarak perkütan drenaj yapılmıştır. Başarılı drenaj oranı %79,85'tir. Mortalite oranı %1.38'dir. Major komplikasyon oranı %2,75, minör komplikasyon oranı %3,21 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda temel olarak 218 hastanın (268 apse) işlem öncesi klinik ve laboratuvar bulguları, işleme ait teknik detayları ve işlemden sonraki takip verileri değerlendirilmiştir. Takip süresi, poşografi (absesogram) sayısı, revizyon gereksinimi ve kültürde üreme olma oranı fistül ya da bağlantı tespit edilen koleksiyonlarda daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Tanısal aspirasyonda püy varlığında kültürde üreme oranı daha yüksektir (p<0.05). DLP değeri ortalama 509,33 ± 391,94 mGy-cm ve efektif doz 7,635 ± 5,88 mSv olarak hesaplanmıştır. 268 koleksiyonun karın kadranlarına ve organlara göre yerleşimine göre DLP değerlerinin farklılık gösterdiği bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak erişimi zor abdominopelvik yerleşimli apselerin tedavisinde BT eşliğinde perkütan drenaj, cerrahiye kıyasla düşük mortalite ve morbidite oranlarına sahip etkin bir yöntemdir ve güvenle kullanılabilir. Çalışmamız ile BT eşliğinde apse drenajında teknik, izlem ve radyasyon dozu ile ilgili literatüre katkı sağlanması amaçlanmaktadır.
Karaciğer sirozu nedeniyle transplantasyon yapılan hastalarda preoperatif 64 kanallı çok kesitli bilgisayarlı tomografinin hepatoselüler karsinom saptanmasındaki etkinliği: Radyolojik patolojik karşılaştırma
Amaç: Hepatosellüler karsinom (HSK) tanısında çok kesitli bilgisayarlı tomografinin (ÇKBT) etkinliğini belirlemek. Gereç ve Yöntem: Hastanemizde karaciğer nakli yapılan ve operasyon öncesi dinamik ÇKBT incelemesi bulunan 37 hasta çalışmaya dahil edildi. Dual veya trifazik olarak elde edilen, 64 kanallı ÇKBT incelemeleri, HSK varlığı açısından, iki ayrı radyolog tarafından retrospektif olarak çift kör değerlendirildi. Her hastada saptanan lezyonların boyutu, sayısı, yerleşimi not edildi. HSK açısından her lezyon 1 ile 5 arasında puanlandı. Buna göre 0: kesinlikle HSK değil, 1: olasılıkla HSK değil, 3: belirsiz, 4: olasılıkla HSK, 5: kesinlikle HSK olarak değerlendirildi. Bu gruplardan kategori 4 ve 5 HSK açısından anlamlı kabul edildi. Referans standart olan patoloji verileri ile ÇKBT verileri karşılaştırıldı. Her bir gözlemcinin ÇKBT'de HSK saptama duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif öngörü değeri (PÖD) ve negatif öngörü değeri (NÖD) belirlendi. Bulgular: Patolojik olarak 37 eksplante karaciğerin 20'sinde (% 54,1) HSK saptanmazken, 17'sinde (%45,9) toplam 32 HSK tanımlandı. Lezyonların boyutları 10 ile 70 mm arasında değişmekteydi (ortalama 23,5 mm). Hasta bazında değerlendirmede ÇKBT'nin HSK saptanmasında duyarlılığı iki gözlemci için %82-88, özgüllüğü %90-95, PÖD %87-93, NÖD %85-90 olarak bulundu. Lezyon bazında yapılan değerlendirmede ise ÇKBT'nin HSK saptanmasında duyarlılığı %78-84, özgüllüğü %66-66, PÖD %71-73, NÖD %73-79 idi. Sonuç: Çalışmamız ÇKBT'nin HSK tanısında genel olarak duyarlılığının kabul edilebilir düzeyde olduğunu ve preoperatif dönemde transplantasyon yapılacak hastaların görüntülemesinde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler:Karaciğer,hepatoselüler karsinom, ÇKBT.
Klinik izole sendrom ve relapsing remmitting multiple skleroz hastalarında diffuzyon tensor görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi
ÖZET AMAÇ: Klinik İzole Sendrom (KİS) ve Relapsing-Remmiting Multiple Skleroz (RRMS) tanısı almış olan hastalar ile sağlıklı kontrollerde, normal görünen beyaz cevher (NGBC) ve korpus kallozumda Diffüzyon Tensor Görüntüleme (DTG) bulgularını araştırmak. GEREÇ VE YÖNTEM: Klinik İzole Sendrom (KİS) (n=10), RRMS (n=29) ve sağlıklı kontrol (n=13) grubu DTG ile değerlendirilmiştir. Ortalama difüzyon (OD) ve fraksiyonel anizotropi (FA) haritaları üzerinde, normal görünen beyaz cevher (NGBC) ve korpus kallosum genu (KKG) ve spleniumundan (KKS) ölçümler yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Temporal lobların FA değerlerinde NGBC'de kontrol, KİS ve RRMS grupları birlikte değerlendirildiğinde anlamlı farklılık bulunmuştur. KİS ve kontrol, RMMS ve kontrol grupları arasında fark anlamlı, KİS ile RRMS arasında anlamlı değildir. KİS grubunda korpus kallozum genusunda (KKG), RMMS'de korpus kallosum spleniumunda (KKS) FA anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. OD ölçümlerinde KKG'da kontrol, KİS ve RRMS grupları birlikte değerlendirildiğinde anlamlı fark saptanmıştır. İkili olarak karşılaştırıldığında KİS grubu ile RRMS grubu ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. RRMS ve kontrol grubu arasında KKG'nda OD'de anlamlı fark saptanmıştır. SONUÇ: DTG KİS ve RRMS hastalarında normal görünen beyaz cevherdeki erken değişikliklerinin tanınmasına katkı sağlamaktadır. Böylece KİS ve RRMS'in takibinde ve etkin tedavi edilmesine yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Klinik izole sendrom, relapsing-remmitting multipl skleroz, difüzyon tensör görüntüleme
Subkutanöz santral venöz portların görüntüleme kılavuzluğunda yerleştirilmesinde erken dönem sonuçlarımız: KTÜ deneyimi
Uzun süreli sitotoksik tedavi ihtiyacı olan onkoloji hastalarında, güvenli ve konforlu bir damar yolu imkanı sunan subkutanöz venöz portlar, 1982 yılından 1992 yılına kadar sadece cerrahi bölümler tarafından, landmark teknikle, anatomik işaretlere bakılarak, körleme bir şekilde uygulanmıştır. 1992 yılında ise Morris ve arkadaşları tarafından görüntüleme kılavuzluğunda port implantasyon tekniği tanımlanmıştır. Bu tarihten itibaren yaygınlaşan görüntüleme eşliğinde port implantasyonu, günümüzde girişimsel radyoloji ünitelerinde iş yükü açısından önemli bir yer tutmaktadır.Radyolojik teknikte, landmark teknikten farklı olarak, görüntüleme kılavuzluğu kapsamında US ve fluoroskopi yöntemleri kullanılmaktadır.Görüntüleme eşliğinde port implantasyonun bu kadar yaygınlaşmasının nedeni, landmark teknikle kıyaslandığında işlemin daha kısa sürede, daha az komplikasyonla tamamlanması ve KT uygulaması yanısıra total parenteral nutrisyon, uzun süreli infüzyon gibi pekçok farklı amaçla kullanılmasına paralel olarak günümüzde port kateter ihtiyacı olan hasta sayısının artmasıdır.Ocak 2007 ve Nisan 2009 tarihleri arasında; Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde, veri tabanında kaydı bulunan, 100 hastaya (40 kadın, 60 erkek; yaş aralığı 26-78 yıl, ortalama yaş 51 yıl) onkolojik tedavi amacıyla, implante edilen 100 adet, göğüs bölgesine uygulanan (ortalama kalış süresi 527 kateter ? gün), tek lümenli subkutanöz venöz portun perioperatif ve erken dönem takip sonuçları retrospektif olarak incelendi.Radyolojik teknikte daha güvenli bir girişe olanak sağlayan İJV'nin kullanıldığı (92 hastada sağ İJV, 8 hastada sol İJV) hastalarda vene girişte başarı oranımız ve port rezervuarı ile kateterinin uygun pozisyonda ve fonksiyonel olması şeklinde tanımlanan teknik başarı oranımız %100 olarak gerçekleşti. Hastalarımızda işleme bağlı majör komplikasyon izlenmedi. İki hastada (%2) işleme bağlı minör komplikasyon (giriş yeri hematomu) görüldü. Takipte toplam 5(%5) hastada eksplantasyon gerektirmeyen, aspirasyon güçlüğü (%3) ile karakterize port disfonksiyonu ve port cebi bölgesinde kızarıklık/şişlik (%2) olarak tanımlanan minör komplikasyonlar ile birlikte 1(%1) hastada eksplantasyon gerektiren, port cebi enfeksiyonu/nekrozu gelişti. Takipten çıkan 4 hasta, KT uygulaması sona eren 11 hasta, malign hastalığın ilerlemesi sonucu kaybedilen 8 hasta ve komplikasyon nedeni ile portu çıkarılan 1 hasta dışında 76 hastanın portu fonksiyoneldir.Biz bu çalışmamızda, ünitemizde görüntüleme eşliğinde gerçekleştirilen venöz port implantasyonu deneyimimizi sunduk. Takip sonuçlarımızı, cerrahi ve radyolojik yöntem uygulanan hastalar ile ilgili literatür verileri ile kıyasladık. Sonuçlar, görüntüleme kılavuzluğundaki implantasyonun güvenli ve etkin olduğunu göstermektedir.
Rektum kanseri preoperatif evrelemesinde manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile histopatolojik korelasyonu
Bu çalışmada Şubat 200-Mart 2010 tarihleri arasında biyopsi sonucu rektumkanseri tanısı almış yaşları 27-80 arasında değişen 26 hastaya preoperatif evreleme amaçlıMRG tetkiki uygulandı. MRG ile tümör derinliği, lenf nodu metastazı ve MRF tutulumudeğerlendirildi.T evrelemede 26 hastadan 19`unda histopatolojik sonuçlar MRG ile kolerasyongöstermektedir. MRG ile beş olguda yüksek iki olguda düşük evreleme yapılmıştır.Çalışmamızda T evreleme doğruluk oranımız % 73 olarak bulunmuştur.N evrelemede; 26 hastadan histopatolojik olarak metastatik LN pozitif olan 10olgudan sekizi MRG ile gösterilebilmiştir. Histopatolojik olarak metastatik LN negatif olan16 olgudan 13`ü doğru olarak gösterilebilmiştir. N evrelemede doğruluk oranımız % 81olarak bulunmuştur.Çalışmamızda histopatolojik incelemede 26 olgudan altısında MRF invazyonubelirlenmiştir. MRG ile bu altı olgunun beşine doğru tanı konulmuş, bir olguda ise var olanMRF invazyonu MRG ile gösterilememiştir. MRF invazyonu olmayan 20 olgununtamamında ise MRG`de MRF invazyonu olmadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda MRF`yideğerlendirmede MRG`nin doğruluk oranı % 96 olarak bulunmuştur.Sonuç olarak; MRG ile rektum kanseri lokal invazyonu, MRF tutulumu ve LNmetastazı saptamada duyarlı ve noninvaziv bir tetkik olup rektum kanserinde optimal birtedavi şekline karar verebilmek için preoperatif dönemde evreleme amaçlı kullanılabilir birtekniktir
Fetal Anomalilerde USG ve MRG'nin tanısal etkinliğinin karşılaştırılması
AMAÇ: Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve ultrasonografi (USG)'nin prenatal tanısal etkinliklerinin karşılaştırılması.GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2008? Mayıs 2010 tarihleri arasında toplam 154 olguya fetal anomali şüphesiyle Karadeniz Teknik Üniversitesi, Tıp Fakültesi hastanesi Radyoloji bölümünde USG ve MRG tetkiki uygulandı. 154 olgudan kesin tanı alan 121 olgu çalışmaya dâhil edildi. Prenatal USG ve MRG bulguları postnatal tanılarla karşılaştırıldı. İki yöntemin tanısal etkinlikleri arasındaki farkın istatistik analizi için Sign testi kullanıldı.BULGULAR: Postnatal kesin tanı alan 121 olgunun 54'ünde santral sinir sistemi (SSS), 20'sinde genitoüriner (GÜS), yedisinde gastrointestinal sistem (GİS), üçünde toraks, altısında ekstremite ve ikisinde yüz anomalisi, 15'inde ise multiple sistem tutulumu vardı. Herhangi bir gruba sokulamayan 14 olgu ise diğerleri olarak sınıflandırılıdı. Fetal MRG, 70 (%58) olguda USG ile aynı tanıyı koydu. Bir olguda şüphelenilen tanıyı doğruladı, 21 (%17) olguda ek bulgu ya da tanı sağladı. 25 (%21) olguda farklı tanı koydu. Dört (%3) olguda ise USG ile tanımlanan patolojiyi hiç gösteremedi ya da eksik gösterdi.Altmış-iki (%51) olguda her iki yöntem de doğru, 8 (%7) olguda ise her iki yöntemde eksik ya da yanlış tanı koydu. 47 (%39) olguda MRG üstün, dört (%3) olguda ise USG üstündü. MRG'nin USG'ye tanısal katkısı SSS patolojilerinde %50 (p<0.001), GİS patolojilerinde %43 (p=0.250) ve GÜS anomalilerinde %35 (p=0.070) olarak bulundu. Esktremite, kemik, toraks ve yüz anomalilerde MRG USG'ye ek katkı sağlamadı.SONUÇ: MRG özellikle SSS anomalilerinin prenatal tanısında USG ile birlikte kullanılabilecek yardımcı bir görüntüleme yöntemidir.ANAHTAR KELİMELER: Prenatal tanı; Magnetik rezonans görüntüleme; MRG; ultrasonografi; USG; fetal anomali
Dual enerji bilgisayarlı tomografi perfüzyon tekniğinin, kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon hastalığında tanısal değerinin, ventilasyon / perfüzyon sintigrafi ile karşılaştırılarak değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı Kronik Tromboembolik Pulmoner Hipertansiyon (KTEPH) tanısında erken ve kesin tanı konulabilmesi için kullanılan modaliteler arasında, yeni bir görüntüleme sistemi olan "Dual Enerji Bilgisayarlı Tomografi Perfüzyon" (DEBTP) görüntüleme tekniğini, Bilgisayarlı Tomografik Anjiografik (BTA) değerlendirmeyi temel alarak, V/Q sintigrafi görüntüleme tekniğine karşı tanısal değerini araştırmak olarak belirlenmiştir. Klinik ve yardımcı değerlendirmeler ile yönlendirilen ve BTA görüntüleme ile kesin tanı koyulan, 39 KTEPH ve pulmoner hipertansiyon (PH) hastası, tanı esnasında yapılan DEBTP ve V/Q sintigrafi inceleme görüntüleri ile beraber çalışmaya dahil edildi. BTA değerlendirme ile kronik trombüs gösterilen hastalar KTEPH, diğerleri KTEPH olmayan grup olarak belirlendi. DEBTP'de fokal perfüzyon defektleri belirlen hastalar perfüzyon defektlerine göre segmenter ve subsegmenter olarak gruplandırıldı. DEBTP ve V/Q sintigrafi ile KTEPH tanısı konulan hasta grupları biribirlerine tanısal üstünlüklerinin anlamlı olup olmadığı değerlendirme sonuçlarına göre istatistiksel olarak karşılaştırıldı. DEBTP görüntülemede tanı konulan hastalar arasında 27 gerçek pozitif, 2 yanlış pozitif hasta saptandı (Hassasiyet 1, Özgüllük 0.83, PPV 0.93, NPV 1) , V/Q Sintigrafik incelemede ise 22 gerçek pozitif, 2 yanlış pozitif, 4 yanlış negatif saptandı. (Hassasiyet 0.81, Özgüllük 0.83, PPV 0.91, NPV 0.66) olarak bulundu. Sonuç: DEBTP görüntülemenin, V/Q sintigrafiye göre KTEPH tanısındaki duyarlılığı anlamlı derecede arttıran bir modalite olduğu gösterildi (p<0.05).
Bulut tabanlı dijital doz takip yazılımıyla kurumsal diyagnostik referans seviyelerinin belirlenmesi ve bilgisayarlı tomografide radyasyon doz optimizasyonu
Çalışmamızın amacı bilgisayarlı tomografi (BT) incelemelerinde radyasyon dozunun standart bir hale getirilmesi ve optimizasyonu amacıyla referans bir değer olarak kullanılan diyagnostik referans seviyelerinin (DRS) belirlenmesidir. BT görüntüleme yöntemleri içerisinde en önemli iyonizan radyasyon kaynaklarından biridir. Son yıllarda BT tetkik sayısı oldukça artmış, artan radyasyon maruziyeti ile doz optimizasyonu oldukça önemli bir konu haline gelmiştir. DRS radyasyon doz miktarının düşürülmesinde oldukça etkili, iyi oluşturulmuş ve uzun yıllardır geniş çapta kabul görmüş bir kavramdır. Birçok ülkede belirli aralıklarla DRS düzeyleri yayınlanmaktadır. Çalışmamızda Türkiye'de ilk defa bulut tabanlı dijital doz takip yazılımı kullanılarak kurumsal DRS değerleri belirlenmiştir. Çalışmamızda kurumumuzdaki 5 radyoloji ünitesindeki 8 adet BT cihazı kullanılmıştır. İlk aşamada radyasyon doz ölçümlerindeki olası hataları ortadan kaldırmak için BT cihazlarının kalibrasyonları ve validasyonları yapılmıştır. İkinci aşamada BT cihazlarında BT doz değerlerini içeren veriler dijital bulut tabanlı bilgisayar yazılımı kullanılarak toplanmıştır. 12 ay boyunca toplanan bu verilerden tanımlayıcı istatistikler yapılmış ve her bir tetkik ve cihaz için ayrı ayrı 25., 50. ve 75. persentil (yüzdelik) DLP (Dose Length Product), CTDIvol (Computed Tomography Dose Index volume) değerleri hesaplanmıştır. Her bir merkezdeki 75. persentil DLP, CTDIvol değerleri her bir tetkik için merkeze özgü/lokal DRS değeri olarak, ayrıca tüm merkezlerdeki veriler birleştirilerek kurumsal DRS değerleri belirlenmiştir. Çalışmamızın oldukça sık kullanılan BT'de, radyasyon dozuyla ilişkili riskin belirlenmesi, tanıya yönelik karar destek sistemlerinin daha güvenli kullanımına büyük katkı sağlayacağına ve toplum sağlığını korumaya yönelik önemli bir adım olacağına inanıyoruz.
Panoramik masa kullanılarak tüm vücut MRG ile kemik metastazlarının değerlendirilmesi ve bulguların kemik sintigrafisi ile karşılaştırılması
Malignitesi olan hastalarda metastazların tanımlanması ve yaygınlığının saptanması, tümörün evrelendirilmesi, tedavi protokolünün saptanması, semtomların tedavisi ve yaşam kalitesinin arttırılmasında büyük öneme sahiptir. Direkt grafi, bilgisayarlı tomografi (BT), kemik sintigrafisi (SG), kemik iliği sintigrafisi, pozitron emisyon tomografisi (PET) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) başta kemik metastazları olmak üzere metastazların saptanmasında bu amaçla kullanılan görüntüleme yöntemleridir. İlk dört yöntemde hasta fazla miktarda radyasyona maruz kalmaktadır. Direkt grafide kemik metastazlarının saptanması için kemik mineral içeriğinde %50' den fazla kaybın olması gerekmektedir. BT' de tüm vücudun taranması hastanın alacağı radyasyon, tetkik zamanının uzun ve maaliyetinin yüksek olması nedeni ile uygulanamamaktadır. Tc-99m-difosfonat analogları kullanılarak yapılan kemik sintigrafisi ilk iki tekniğe göre daha sensitif olsada düşük spesifite, düşük anatomik detay, düşük uzaysal ve kontrast rezolüsyonuna sahiptir. Sintigrafi ile başta vertebral kolon olmak üzere çoğu lezyonun orijini saptanamamaktadır. Benign patolojilerde de radyonüklid akümülasyonu görülebildiğinden bu durumların metastazlardan ayrımı zor olmaktadır. STIR sekansı kullanılarak yapılan tüm vücut MRG metastazların saptanmasında yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip bir görüntüleme yöntemidir. Tüm vücut MRG' de sintigrafiden üstün olarak diğer organlara olan metastazlar, lenfadenopatiler ve primer tümörlerde saptanabilmektedir. Bu çalışmada tümörün cinsi ya da hastanın yaşına bakılmaksızın primer tümörü ya da metastaz varlığı histolojik inceleme veya görüntüleme yöntemleri ile saptanmış ve metastaz araştırılması yapılan 34 hastaya Mart 2001 ile Ocak 2002 tarihleri arasında tüm vücut MRG işlemi yapılmıştır. On hastanın tüm vücut MRG bulguları diğer radyolojik görüntüleme yöntemleri, klinik ve radyolojik takip ile kesinlik kazanmadığından çalışmaya dahil edilememiştir. Kalan 24 hastanın 18' inde tüm vücut MRG bulguları sintigrafi bulguları ile karşılaştırılmıştır. Metastaz varlığı ya da yokluğuna BT, ultrasonografi, bölgesel MRG incelemelerinin ışığı altında ve klinik-radyolojik ve patolojik takip ile karar verilmiştir. İnceleme panoramik masa özelliğine sahip 1.5 Tesla MRG cihazı (Quantum Symphony; Siemens, Erlangen) ile yapılmıştır. İncelemeler koronal planda turbo STIR sekansı (TR/TE=7040/74 ms; TI=150 ms, TA=5 dakika 46 saniye) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. İncelemeler esnasında baş-boyun, faz dizilimli vücut, faz dizilimli vertebra ve faz dizilimli periferal anjio sargılar kullanılmıştır. Matriks 241x512, kesit sayısı 20, kesit kalınlığı 6 mm ve FOV 500 mm' dir. Toplam inceleme süresi 40-60 dakika sürmüştür. Hastaların tümü tetkiki iyi tolere etmiştir. BT, ultrasonografi, bölgesel MRG incelemelerinin ışığı altında ve klinik-radyolojik ve patolojik takip ile incelenen 144 bölgeden 41 bölgede metastaz varlığı saptanmıştır. Tüm vücut MRG' de 18 hastada incelenen 144 bölgenin 35' inde metastaz saptanmıştır (duyarlılık %85, özgüllük%99, doğruluk %95, pozitif öngörü değeri %97, negatif öngörü değeri %94). Sintigrafide 18 hastada incelenen 144 bölgenin 21' inde metastaz saptanmıştır (duyarlılık %50, özgüllük %87, doğruluk %76, pozitif öngörü değeri %61, negatif öngörü değeri %80). Sintigrafi yapılmayan 6 hastada 6 bölgede metastaz saptanmıştır ve bu metastazların varlığı diğer görüntüleme yöntemleri ile doğrulanmıştır. Bu çalışmanın ışığında STIR sekansı kullanılarak yapılan tüm vücut MRG iskelet metastazlarının saptanmasında kısa sürede uygulanabilen güvenilir bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varılmıştır.
Koroner Arter Patolojisi Düşünülen Olguların Multidedektör Bilgisayarlı Tomografik Anjiografi ile Değerlendirilmesi
Giriş: Koroner arter hastalığı şüphesi nedeniyle ilk kez kateter anjiografi planlanmış olgularda multidedektör bilgisayarlı tomografik anjiografi (MDBT) ile konvansiyonel anjiografi bulgularının birlikte değerlendirilerek majör koroner arter segmentlerindeki stenoz tespitinde BT'nin sensitivite ve spesifitesinin tespiti ve kalp hızının tetkik kalitesine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Materyal Metod: İleriye yönelik olarak planlanmış çalışmada Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner arter patolojisi düşünülerek kateter anjiografi planlanmış özgeçmişinde by-pass cerrahisi, tanı ya da tedavi amaçlı kateter anjiografi öyküsü bulunmayan 50 hastanın bulguları radyoloji ve kardiyoloji doktorları tarafından karşılaştırmalı değerlendirildi. BT tetkiki öncesi EKG monitörizasyonu ile sinüs ritminde olan hastalarda 60 dakika ve üzerinde atım hızı premedikasyon ile düşürüldü. Hastalar kalp atım hızına göre (<60, 60-70 ve >70 olarak) 3 grupta değerlendirildi. Majör koroner arterler AHA (1975) klasifikasyonuna göre toplam 15 segmentte değerlendirildi. BT tetkikinde segmentler değerlendirilebilen ve değerlendirilemeyen segmentler olarak iki gruba ayrıldı. Tanımlanan stenozlar 5 evrede (Evre 0 = %0 (normal), Evre 1 = %1-49 (nonobstrüktif hastalık), Evre 2 = %50-74 (belirgin stenoz), Evre 3 = %75-99 (ileri derecede stenoz), Evre 4 = %100 (oklüzyon) sınıflandırıldı. Bulgular: 15 kadın 35 erkek (yaş ortalaması 54,6) 50 hastada 750 koroner arter segmentinin 684'ü (%91) BT için değerlendirilebilir kabul edilmiş olup stenoz evrelendirmesinde BT'nin sensitivitesi %91, spesifitesi %82 ölçüldü. 66 koroner segmentinin 16 sı ( %24) hareket artefaktı, 50 si (%76) distal koroner arter segment çapının azlığı nedeniyle değerlendirilemedi. Hareket artefaktı nedeniyle değerlendirilememiş segmentlerin %56 sının sağ koroner arter ve dalları %44 ünün sirkümfleks arter ve dalları olduğu dikkati çekti. Atım hızına göre yapılan değerlendirmede BT doğruluk oranları <60 için %94,2, 60-70 için %83,4, >70 için %92 tespit edildi. Sonuç: BT tetkiki kateter anjiografi ile karşılaştırıldığında koroner arter şüphesi olan ve özgeçmişinde by-pass ya da kateter anjiografi öyküsü bulunmayan olgular için yüksek spesifite ve sensitivite ile oldukça etkili noninvazif bir tanı yöntemi olarak öne çıkmaktadır.
PERİFERİK ARTER HASTALIĞINDA HAREKETLİ MASA TEKNİKLİKONTRASLI MANYETİK REZONANS ANJİYOGRAFİNİN DİJİTALSUBTRAKSİYON ANJİYOGRAFİ İLE KARŞILAŞTIRILMASI
Periferik arter hastalığı (PAH), ateroskleroza bağlı olarak bir veya daha fazla periferik arteriyel yapının parsiyel veya tam obstruksiyonu olarak tanımlanır. Üst ekstremite ve baş boyun damarları da aterosklerozdan etkilenmesine rağmen, PAH tanımı pratikte alt ekstremite arterlerinin aterosklerotik hastalığı icin kullanılmaktadır. En onemli risk faktorleri kardiyovasküler hastalıklardakine benzer şekilde; hipertansiyon, dislipidemi, sigara ve diyabettir. Manyetik rezonans anjiyografi (MRA) son yıllardaki teknik gelişmeler ile birlikte aort ve periferal vaskuler yapıların goruntulenmesinde tercih edilen noninvaziv goruntuleme yontemi haline gelmiştir. Bu calışmanın amacı periferik arteriyel hastalıkta hareketli masa tekniği ile kontrastlı Flash 3D MRA'nın etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu calışmaya Haziran 2005 ile Aralık 2007 tarihleri arasında periferik arter hastalığı on tanısı ile bolumumuze başvuran ve hareketli masa tekniği ile kontrast sonrası Flash 3D T1 ağırlıklı MRA ve sonrasında 30 gun icerisinde dijital subtraksiyon anjiyografi (DSA) uygulanan 43 hasta dahil edilmiştir. DSA altın standart kabul edilerek MRA'nın duyarlılığı, ozgulluğu, tanısal doğruluğu saptanmıştır. Ayrıca goruntuleme bulgularının yanı sıra hastaların semptomları, aterosklerotik risk faktorleri sorgulanmış ve bazı laboratuar parametreleri kaydedilmiştir. Hareketli masa tekniği ile elde olunan dinamik Flash 3D MRA %70 ve uzeri darlıklarda %91 duyarlı; %97.3 ozgul; tam okluzyon tanısında ise duyarlılık %90; ozgulluk %99.3 bulunmuştur. Tanısal doğruluk oranı her ikisinde de %96 bulunmuştur. Bu oranlarla periferik arter hastalığı tanısında kontrastlı 3D MRA ile DSA arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı gosterilmiştir (p>0.05). Hareketli masa tekniğiyle elde olunan kontrastlı Flash 3D MRA, periferik arter hastalığı tanısında, cerrahi planlanmasında ve takibinde güvenle kullanılabilecek hızlı noninvaziv bir goruntuleme yontemidir.
Renal transplant alıcılarında allograft biyopsihistopatolojik değerlendirme ve komplikasyonlar
Son dönem böbrek yetersizliğinin en seçkin tedavi yöntemi, renal transplantasyondur. Renal allograft disfonksiyonunun araştırılmasında en önemli inceleme yöntemi allograft biyopsidir. Doppler ultrasonografi inceleme ise renal transplant komplikasyonlarının ve rejeksiyonların tanı ve izleminde yararlı bir yöntemdir. Geriye dönük olarak yapılan bu çalışmada Ocak 2000- Aralık 2007 tarihleri arasında renal transplantasyon biyopsisi yapılan hastaların histopatolojik biyopsi sonuçları, akut rejeksiyon, kronik allograft nefropatisi ve kalsinörin inhibitör toksisitesi saptanan hastalarda rezistif indeks (RI) değerleri, grade I, II ve III kronik allograft nefropatide kreatinin değeri ile RI değerleri arasında korelasyon olup olmadığı, kalsinörin inhibitör ilaç düzeyi ile toksisite gelişmesi arasındaki ilişki ve biyopsi sonrası gelişen komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Çalışma kapsamına alınan 386 hastaya toplam 843 biyopsi yapıldı. Hastaların 110'u kadın, 286'sı erkekti. Ortalama yaş 37,8 (6-71 yaş arası) olarak bulundu. Biyopsiler transplantasyondan en az 3 gün en çok 9344 gün (25,7 yıl) sonra yapıldı. Bir hastada biyopsi sayısı 1-9 arasında değişmekteydi. Biyopsi sayılarına göre biyopsiler arasındaki süre 2 gün ile 2266 gün (75,5 ay) olarak hesaplandı. Alınan biyopsilerin 812'si yeterli, 27'si sınırda yeterli ve 6'sı yetersiz bulundu. Biyopsilerin histopatolojik incelenmesinde 1997 Banff sınflaması kullanıldı. En sık tespit edilen tanılar akut rejeksiyon, kronik allograft nefropatisi ve tübül epitel zedelenmesi idi. Biyopsi sonrası komplikasyon olarak 4 biyopside makroskobik hematüri, 6 biyopside perirenal hematom ve 1 biyopside arteriovenöz fistül gelişti. Arteriovenöz fistül koil ile embolize edildi. Sonuç olarak, renal transplantasyonlu hastalarda allograft biyopsisinin, allograft disfonksiyonlarını değerlendirmede, komplikasyon riski çok az olan, en güvenilir yöntem olduğu, kronik allograft nefropatisi, akut rejeksiyon ve kalsinörin inhibitör toksisitesi saptanan biyopsilerde dupleks Doppler ile ölçülen RI değerinin tanı için spesifik olmadığı, kalsinörin inhibitör toksisitesi saptananlarda ilaç düzeyi ile akut yada kronik toksisite gelişmesi arasında ilişki olmadığı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: renal transplantasyon-allograft biyopsi- Doppler ultrasonografi
Renal arter darlıklarının değerlendirilmesinde kontrastlı renal manyetik rezonans anjiografi'nin dijital substraksiyon anjiografi ile karşılaştırılması
Renal arter darlıkları sekonder hipertansiyonun en sık nedenidir. Renal arter darlığı (RAD) nedenleri ateroskleroz ve Fibromusküler Displazi (FMD) ile daha nadir olarak arterit, arteriel trombusdur. RAD, böbrek yetmezliği, kontrolsüz hipertansiyon ve artmış kardiovasküler morbidite ve mortalite nedenidir. RAD insidansı artmaktadır çünkü yaşlı popülasyonda ateroskleroz artmaktadır. Ancak aynı zamanda girişimsel radyolojide yaşanan gelişmeler ile perkütan tedavi yöntemleri artık mümkündür. Manyetik rezonans anjiografi (MRA) son teknolojik gelişmeler ile RAD tanısında sık tercih edilen bir noninvaziv görüntüleme yöntemi olmuştur. Çalışmamızın amacı Ocak 2001 ile Aralık 2007 tarihleri arasında RAD şüphesi nedeniyle bilateral selektif renal DSA ve kontrastlı renal MRA yapılan hastalarda, MRA'nın tanısal değerinin altın standart yöntem olarak kabul edilen DSA ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. Ayrıca aksesuar ve polar arterlerin MRA ile saptanması da değerendirilmiştir. Kontrastlı Flash 3D Renal MRA'dan sonra 15 gün içerisinde DSA yapılan 71 hastanın görüntüleri geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. DSA altın standart yöntem olarak kabul edildi. MRA'nın duyarlılık ve özgüllük değerleri hesaplandı. Ayrıca RAD epidemiyolojisi, fizyopatolojisi, klinik özellikleri, görüntüleme ve tedavi yöntemleri incelendi. Kontrastlı Flash 3D Renal MRA'nın RAD'nın değerlendirilmesinde duyarlılığı %96,1 ve özgüllüğü %76,3 bulundu. Çalışmamızda aksesuar ve polar renal arterler ise sırasıyla %79,7 ve %59,8 oranlarında MRA ile saptandı. Sonuç olarak Kontrastlı Renal MRA RAD tespitinde güvenilir ve invaziv olmayan bir tanı yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Renal arter darlığı, manyetik rezonans görüntüleme, dijital subtraksiyon anjiografi.
Safen ven yetmezliği tedavisinde endovenöz lazer ile ablasyon: 980 nm ile 1470 nm dalga boyundaki lazer enerjisinin tedavideki etkinliğinin karşılaştırılması
Alt ekstremite venöz yetmezliği ve buna bağlı oluşan varisler, toplumda oldukça sık rastlanan (%20-40), yaşam kalitesini bozan ve bazı durumlarda ciddi komplikasyonlara da yol açabilen önemli bir sağlık problemidir. Yüzeyel venöz yetmezlik ve varislerin tedavisinde uzun süredir cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin genel veya spinal anestezi, hastanede kalış süresinin daha fazla olması, artmış komplikasyonlar gibi dezavantajları vardır. Bu dezavantajları ortadan kaldırabilmek için yeni tedavi yöntemlerine ihtiyaç duyulmuştur. Yüzeyel venöz yetmezlik ve varis tedavisinde son yıllarda Endovenöz Lazer Ablasyon (EVLA) ve köpük skleroterapi yöntemleri cerrahiye alternatif en güncel tedavi yöntemleridir. EVLA' nın en önemli avantajları, lokal anestezi altında yapılması, ağrısız olması, yara-kesi izi olmaması ve işlemden hemen sonra hastanın ayağa kalkıp yürüyebilmesidir. Bu avantajları nedeniyle EVLA yöntemi kısa sürede tüm dünyada venöz yetmezliğin giderilmesinde ilk seçilecek tedavi yöntemi durumuna gelmiştir. Endovenöz tedavi için kullanılan çeşitli dalga boylarında lazer sistemleri vardır. 810nm, 940nm, 980nm, 1064nm dalga boylarındaki lazer sistemleri hemoglobin spesifik, 1320nm, 1470nm dalga boylarındaki lazer sistemleri ise damar duvarındaki intertisyel suya spesifiktir. Bizim çalışmamızda 980 nm dalga boyunda lazer enerjisi ve 1470 nm dalga boyunda lazer enerjisi ile yapılan ablasyon tedavilerinde teknik başarı, postoperatif ağrı skorları ve komplikasyon oranlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Semptomatik safen ven yetmezliği olan, derin ven trombozu, belirgin sistemik hastalığı, ciddi alt ekstremite arteriel hastalığı, karaciğer yetmezliği, lokal anesteziklere belirgin ilaç alerjisi, koagülasyon bozukluğu olmayan, işlem yapılacak bölgede aktif cilt enfeksiyonu bulunmayan ve gebe olmayan toplam 73 hastaya (84 ekstremite) EVLA tedavisi uygulandı. İşlem öncesi hastaların CEAP skorları kaydedildi. Bu hastalar 980 nm ve 1470 nm dalga boyuna sahip lazer sistemleri ile tedavi edilen olmak üzere iki gruba ayrıldı. 980 nm dalga boyuna sahip lazer ile tedavi edilen hasta sayısı 47 (54 ekstremite), 1470 nm dalga boyuna sahip lazer ile tedavi edilen hasta sayısı 26'dır (30 ekstremite). Hastalar tedavi sonrası orta basınçlı (class II) varis çorabı giydirilerek mobilize edildi. Hastalara 10 gün süre ile analjezik/antienflamatuar tedavi verildi. Hastaların 1.hafta ve 1.ay ultrasonografi kontrolleri yapılarak şemaya göre ağrı skorları, işlem başarısı ve erken dönem komplikasyonları kaydedildi. Çalışmamızda EVLA tedavisi sonrasında erken dönem minör komplikasyonlar ve ağrı skorları ile tedavide kullanılan lazer dalga boyu ve santimetreye verilen enerji miktarının ilişkisinin olmadığı anlaşılmıştır. 980 nm dalga boyunda lazer kullanıldığında santimetreye ortalama 100 J, 1470 nm dalga boyunda lazer kullanıldığında santimetreye ortalama 50 J enerji verilmesi durumunda tüm hastalarda tam oklüzyon sağlanabilmektedir. Yapılan tümesan anestezi kalitesi ve lazer fiberinin geri çekim hızı tedavi etkinliğini belirleyen diğer önemli parametrelerdir. EVLA tedavisini yapan hekimin mutlaka Doppler USG deneyiminin olması gerekmektedir. Dolayısı ile bu tedavi Doppler USG deneyimi en fazla olan girişimsel radyologlar tarafından yapılmalıdır.
Primer ve metastatik karaciğer kanserlerinde radyofrekans ablasyon tedavi sonuçları
ÖZET Bu çalışmada amacımız, primer veya metastatik karaciğer kanserleri olan hastalarda radyofrekans ablasyon (RFA) tedavisinin etkinliğini retrospektif olarak değerlendirmekti. Hepatosellüler karsinom, günümüzde dünyada en yaygın beşinci malign tümördür. Bununla birlikte, karaciğer zengin kanlanması nedeniyle gastrointestinal sistemden kaynaklanan kanserlerin hematojen yolla en sık metastaz yaptığı organdır. Karaciğerde metastatik tümörlerin sıklığı primer karaciğer tümörlerinden yirmi kat fazladır. Karaciğer kanserlerinin tedavisinde, cerrahi rezeksiyon küratif kabul edilen ve tercih edilen tedavi yöntemidir. Bununla birlikte çoğu zaman bu hastalarda, tümöral lezyonların sayı ve dağılımları, karaciğer fonksiyonlarının belirgin bozuk olması ve eşlik eden diğer sistemik sorunlar cerrahi rezeksiyon şansını azaltmaktadır. Cerrahi tedavi uygulanamayan hastalar için RFA tedavisi alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Kliniğimizde radyofrekans ablasyon tedavisi uygulanmış 35 hasta çalışmaya dahil edildi ve retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların cinsiyet, yaş, takip ve sağkalım süreleri gibi demografik verileri kaydedildi. Lezyon büyüklüğü ve sayısı, lezyonun yerleşim yeri, lezyonun primer ya da metastatik olduğu, lezyonun etyolojik nedeni gibi klinik ve radyolojik değerlendirme sonuçları kaydedildi. Hastaların tedavi sonrası lezyonlarında rezidü varlığı, lokal tümör büyümesi ve yeni lezyon oluşumu da takip edildi. Radyofrekans ablasyon işlemlerinin tamamı, Girişimsel Radyoloji Ünitesi doktorları tarafından, rutin cerrahi sterilizasyon kurallarına uyularak, Anestezi ve Reanimasyon klinik doktorlarınca uygulanan sedasyon altında, uygun teknik ile yapıldı. Hastalar yaşa göre 65 yaş ve altı Grup I, 65 yaş üstü ise Grup II olarak gruplandırıldı. Lezyon büyüklüğü 25 mm ve altında olan hastalar Grup A, 26 mm ile 40 mm arasında olanlar Grup B, 41 mm ve üstü lezyonlar ise Grup C olarak değerlendirildi. Ayrıca lezyonlar metastatik ve primer olarak, hastalarda lezyon sayısına göre tek ya da multipl lezyonlu hastalar şeklinde gruplara ayrılarak değerlendirme yapıldı. Hastalarda ortaya çıkan lokal tümör büyümesi ve yeni lezyon oluşumu ile bu hastaların sağkalım sürelerine etki edebilecek faktörler değerlendirildi.Primer ve metastatik karaciğer kanseri nedeniyle 35 hastanın ilk uygulamada toplam 51 lezyonuna RFA tedavisi uygulandı. Hastaların ortalama yaşı 69.6 ± 12.09 (42-87) idi. Hastaların takip süreleri 4 ay ile 48 ay arasında değişmekteydi ve ortalama takip süresi 16.2 ± 9.9 ay idi. Toplam 51 lezyonunun 19'u (%37.3) primer, 32'si (%62.7) ise metastatik lezyondu. Otuz beş hastanın 51 lezyonunun ortalama lezyon büyüklüğü 23.7 ± 13.9 (5-72) mm olarak bulundu. Radyofrekans ablasyon tedavisi sonrası takip sırasında sadece bir lezyonunda (%1.9) tedavi edilen alanda rezidü saptandı. Çalışmanın yapıldığı tarihler arasında hastaların 13'ü (%37.1) ex olmuştu. Hastaların 12. ve 24. aylarda genel sağkalım değerleri sırasıyla %78.1 ve %46.8 idi. Sağkalıma, ileri yaşın (p<0.05), lokal tümör büyümesinin (p<0.05) ve yeni lezyon oluşumunun (p<0.01) olumsuz etkisi saptandı. Takipte 51 lezyonun 9'unda (%17.6) lokal tümör büyümesi görüldü. Ortalama lokal tümör büyüme süresi 9.67 ± 6.42 aydı. Lokal tümör büyümesi ile ilgili yapılan değerlendirmede sadece lezyon büyüklüğünün (p=0.056), lokal tümör büyümesine etkisinin olduğu saptandı. Yirmi iki hastada (%62.8) ise takiplerinde farklı bir karaciğer bölgesinde yeni bir lezyon geliştiği görüldü. Yeni lezyon oluşan hastaların, yeni lezyon oluşum süreleri ortalama 11.0 ± 2.9 aydı. Hastaların ileri yaşta olmalarının (p<0.01) ve primer lezyonlu hastaların Child-Pugh evrelerinin evre B olmasının (p<0.05), yeni lezyon oluşumuna etkisinin olduğu saptandı. RFA işlemi sonrası bir hastada kolesistit, iki hastada ise intraperitoneal minimal hemoraji gelişti. RFA tedavisi sağlam karaciğer dokusunun korunması, tedavinin direk tümöre yönelik olması, mortalite ve morbiditenin diğer tedavilere kıyasla az olması sebebiyle karaciğer tümörlerinin tedavisinde günümüzde güvenle uygulanabilen bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: radyofrekans ablasyon-girişimsel radyoloji-karaciğer kanseri
Baş-boyun kitlelerinde difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin lezyon karakterizasyonundaki yeri
Baş-boyun kitleleri tüm yaş gruplarında sıklıkla görülmekle birlikte farklı spektrumlarda kendini göstermektedir. Baş-boyun görüntülemede kullanılan yöntemler ultrasonografi (US), bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG)'dir. Tanı için biyopsi sıklıkla kullanılmaktadır, ancak bu yöntem invazivdir ve yanlış sonuçlar verebilmektedir (1). MRG yöntemlerinden biri olan difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG), su moleküllerinin dokulardaki rastgele hareketlerini, mikroskopik difüzyonunu inceleyen fonksiyonel bir yöntemdir (2). İnsan vücudunda moleküllerin iletilen difüzyonunun ölçülen büyüklüğü ADC (Apparent Diffusion Coefficient – Görünüşteki Difüzyon Katsayısı) olarak bilinir. ADC değeri difüzyonel hareketin hızını ifade eder ve bir dizi difüzyon ağırlıklı MRG görüntüsünde sinyal intensitesi ölçülerek ve hesaplanarak elde edilir. ADC değerinin lezyonun sellüler yoğunluğuna, dokuların mikroyapılarına ve patofizyolojik durumlarına göre değişmesi beklenir (3). Malign lezyonlar düşük ADC değerleri gösterirken, benign lezyonlarda yüksek ADC değerleri izlenmektedir (4). Çalışmamızın amacı DAG'nin baş-boyun lezyonlarının karakterizasyonunda duyarlılığa katkısını histopatolojik korelasyon doğrultusunda göstermek, DAG ile baş-boyun malign lezyonlarının benign lezyonlardan, lenfomanın karsinomdan ve malign lenf nodlarının benign lenf nodlarından ayrımında ADC değerlerindeki farklılığı saptayabilmek ve bu ayrımlar için eşik değerler bulmaya çalışmaktır. Hastanemize boyunda şişlik şikayeti ile başvuran, fizik muayenede kitle ön tanısı ile boyun MRG tetkiki yapılmış olan, biyopsi ve/veya MRG, anjiografi gibi görüntüleme yöntemleri ile tanısı belirlenmiş, yaşları 3 ay ile 86 yaş arasında değişen 88 hasta (95 lezyon) çalışmaya dahil edilmiştir. Mart 2010 ve Ekim 2011 ile Ocak 2012 ve Mayıs 2012 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda boyun difüzyon MRG tetkiki yapılan hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Hastalar lenfoma, karsinom, lenfoma ve karsinom dışı diğer malign kitleler, benign solid kitleler ve benign kistik kitleler olmak üzere beş ana gruba ayrılmıştır. Hastaların kontrastlı boyun MRG tetkikleri iki adet 1,5 Tesla (T) MRG cihazı kullanılarak yapılmıştır. Ayrıca kontrast madde verilmeden önce EPI tekniği kullanılarak 0 sn/mm2, 400 sn/mm2 ve 800 sn/mm2 b değerlerinde ii aksiyel planda difüzyon ağırlıklı görüntüler elde olunmuş ve ADC haritaları oluşturulmuştur. Difüzyon MRG tetkikinde tespit edilen lezyona ADC haritasında ROI (region of interest) yerleştirilerek ADC değerleri ölçülmüştür. Gruplar arası ADC değerlerinin istatistiksel farklılığı "Kruskal-Wallis Testi" ile değerlendirilmiştir. Literatürde malign baş-boyun kitlelerinde difüzyon kısıtlanması izlenirken lenfomalarda bu kısıtlanmanın daha belirgin olduğu, benign lezyonlarda ise kistik lezyona doğru gidildikçe yerine difüzyon artışı izlendiği gösterilmiştir. Malign lezyonlarda benign lezyonlar ile karşılaştırıldığında daha düşük, lenfomalarda ise diğer malign kitlelere kıyasla daha da düşük ADC değerleri elde edilmektedir (Benign lezyonlarda 1.56±0.51 x10ˉ3 mm2/sn, lenfomalarda 0.66 ± 0.17 x10ˉ3 mm2/sn, lenfoma dışı diğer malign lezyonlarda 1.13±0.43 x10ˉ3 mm2/sn) (4). Bu çalışma ile baş-boyun kitlelerinin tanısının konmasında difüzyon MRG tetkikinde ölçülen ADC değerlerinin malign kitleleri benignlerden, lenfomayı karsinomdan ve malign lenf nodlarını benign lenf nodlarından ayırmadaki etkinliğini ve duyarlılığını belirlemeyi amaçladık.
Akut semptomatik femoropopliteal bypass greft obstrüksiyonlarinda endovasküler tedavinin etkinliği
Alt ekstremite tıkayıcı arter hastalıklarında uygulanan tedavi yöntemlerinden biri de femoropopliteal bypass greftleridir. Otolog safen ven greftlerinin 5 yıllık açık kalım oranı yaklaşık %70 iken PTFE greftlerin 5 yıllık açık kalım oranı yaklaşık %40-50'dir. Bypass greft stenoz veya oklüzyonları sıklıkla extremite canlılığını tehdit eden iskemiyle sonuçlanır. İskemiye yol açan femoropopliteal bypass greft stenoz/oklüzyonlarında 4 ana tedavi yöntemi tanımlanmıştır. Bunlar; konservatif tedavi, cerrahi trombektomi, greft replasmanı ve endovasküler tedavi yöntemleridir. Bu yöntemlerden sonuç alınmaması durumunda amputasyon seçeneğine gidilebilir. Son yıllarda endovasküler tedavi yöntemleri daha az invaziv olması nedeniyle femoropopliteal bypass greft stenoz/oklüzyonlarının tedavisinde ilk seçenek haline gelmeye başlamıştır. Ancak yapılan çalışmalarda, endovasküler tedavi yöntemlerinin greft obstrüksiyonlarında primer tedavi başarısı yüksek bulunmakla beraber uzun süreli açık kalım oranlarının cerrahi tedaviler kadar başarılı olmadığı tespit edilmiştir. Bu nedenle femoropopliteal bypass greft tromboz veya stenozlarında tedavi yaklaşımında tam bir konsensus oluşturulamamıştır. Çalışmamıza, Şubat 1997 ve Mart 2012 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Bölümünde akut femoropopliteal bypass greft trombozu veya stenozu nedeniyle başvuran ve endovasküler tedavi uygulanan, yaşları 31 ila 86 arasında değişen 35 hastadaki 40 greft dahil edildi. Tromboze veya hemodinamik olarak anlamlı stenoz bulunan greftlere uygulanan endovasküler tedavi yöntemleri; katater aracılığıyla intraarteriyel trombolitik tedavi, perkütan transluminal anjioplasti ve stentleme işlemleridir. Endovasküler tedavi sonrasında klinik izlem kardiyovasküler cerrah tarafından yapılmıştır. Bu kontrollerde greftin açıklığı; fizik muayene bulguları ile değerlendirilip oklüzyon veya stenoz şüphesi olan hastalara renkli veya dupleks Doppler US incelemesi, BTA, MRA (1,5T) veya DSA tetkikleri yapılmıştır. Ciddi alt ekstremite iskemisine yol açabilen femoropopliteal bypass greft oklüzyon veya stenozlarının tedavisinde kullanılan endovasküler tedavi yöntemleri özellikle daha az invaziv olması sebebiyle de son yıllarda ön plana çıkan yöntemlerdendir. Literatürde alt ekstremite bypass greftlerinin tıkayıcı hastalıklarına yönelik uygulanan tedavi yöntemleriyle ilgili pek çok çalışma yapılmasına rağmen tedavi yaklaşımı hala tartışmalıdır. Bu çalışma ile akut tromboze veya stenotik femoropopliteal bypass greftlerinde endovasküler tedavi yöntemlerinin başarısı, işlem sonrası açık kalım oranları, semptomatik nüksleri, amputasyon gereksinimi ve komplikasyonları değerlendirilerek akut femoropopliteal bypass greft obstrüksiyonlarında endovasküler tedavi yönteminlerinin etkinliğini belirlemeyi amaçladık.
Tromboze arteriovenöz fistüllerde endovasküler tedavinin orta ve uzun dönem etkinliği
Açık bir hemodiyaliz erişim yolu son dönem böbrek yetmezliği olan hastalar için hayati önem taşımaktadır. Otojen arteriovenöz fistüllerin greft fistüllere kıyasla kanıtlanmış üstünlükleri olmasına rağmen her iki tip fistül de zamanla fonksiyonunu kaybedip çok sayıda kompleks radyolojik veya cerrahi girişime, hospitalizasyona ve ilişkili morbiditelere neden olmaktadır. Arteriovenöz fistülün fonksiyonunu yitirmesine neden olan en sık sebep çoğunlukla fistül akımındaki azalmaya ikincil oluşan trombozdur. Tromboza neden olan sebepler arasında ilk sırada venöz stenoz yer almaktadır. Diyaliz sonrası yüksek basınçlı kompresyon, hipotansiyon, hipovolemi, uyku pozisyonuna bağlı fistüle bası, hiperkoagülabilite ve arterial stenoz diğer nedenler arasındadır. Eskiden tromboze fistüller ilk olarak sıklıkla altta yatan stenozu ortadan kaldırmak amacıyla trombektomiye ilaveten segmental rezeksiyon ya da başka bir lokalizasyona yeni bir fistül açılmasını içeren cerrahi prosedürlerle tedavi edildi. Son dekadda lokal ya da sistemik farmakolojik tedavi, mekanik trombektomi, anjioplasti ve stentlemeyi içeren endovasküler tedavi yöntemleri ile cerrahi yöntemlere yakın açık kalım oranları elde edilmiştir. Biz bu çalışmada endovasküler tedavi yöntemleri ile tedavi edilmiş tromboze arteriovenöz fistüllerin açık kalım sürelerini ve oranlarını geniş bir hasta grubunda değerlendirerek hem literatüre katkı sağlamayı hem de sonuçlarımızı literatürdeki benzer çalışmalar ile karşılaştırmayı hedefledik. Çalışmamızda 2000 ile 2013 yılları arasında bölümümüze arteriovenöz fistül disfonksiyonu nedeniyle başvuran hastalardan tromboze arteriovenöz fistüle sahip olanlar retrospektif olarak değerlendirildi. İmmatür fistüle sahip hastalar, 3 aydan daha kısa süreli takibi olan hastalar, santral vasküler problemi olan hastalar çalışmadan çıkartıldı. Fistül problemi nedeniyle diğer bölümlerden yönlendirilen ya da direkt olarak girişimsel radyoloji bölümüne başvuran hastalar girişimsel radyolog tarafından öncelikle renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirildi. Tromboz tanısı doğrulandıktan sonra çoğu hastada farmakolojik tedaviye ek olarak gerekli olgularda balon anjioplasti, mekanik trombektomi işlemi yapıldı. Bazı olgularda Arrow Trerotola trombektomi cihazı kullanıldı ve bazı olgularda stentleme gerekli oldu. Açık kalım sürelerini hesaplamak için "Kaplan-Meier survival analysis" tekniği ve değişkenler arasındaki bağlantıyı tespit edebilmek amacıyla Log-rank testi kullanıldı. Çalışmamızda otojen arteriovenöz fistüllerde 1 yıllık primer ve sekonder açık kalım oranları %66 ve %85 iken greft arteriovenöz fistüllerde 1 yıllık primer ve sekonder açık kalım oranları sırasıyla %63 ve %85'tir. Ayrıca çalışmamızda endovasküler tedavi yöntemleri ile tedavi edilmiş tromboze otojen hemodiyaliz fistüllerinin greft fistüllere oranla daha yüksek primer açık kalım sürelerine sahip olduğu gösterilmiş olup aralarındaki açık kalım farkı istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Çalışmamızda endovasküler tedavi yöntemleri ile tedavi edilmiş tromboze arteriovenöz fistüllerde elde olunan açık kalım süreleri ve oranları literatürle benzer düzeydedir. Tromboze arteriovenöz fistüllerde endovasküler tedavi yöntemleri etkili, güvenilir ve cerrahi yöntemlere alternatif bir yöntemdir. Tromboze otojen arteriovenöz fistüller greft fistüllerle karşılaştırıldığında endovasküler tedavi sonrasında anlamlı olarak ek işleme gerek duymadan daha uzun süre açık kalmaktadır.
Abdominal aort anevrizmalarında endovasküler stent greft uygulamaları
ÖZET Abdominal aort anevrizması (AAA), abdominal aortanın kalıcı lokalize dilatasyonudur. AAA hastalarının çoğu asemptomatiktir. AAA'larının en sık ve en korkutucu komplikasyonu rüptürdür. Rüptür riski anevrizma çapıyla yakından ilişkilidir ve anevrizma çapının 5.5 cm'nin üzerinde olması rüptür riskini belirgin derecede arttırmaktadır. Rüptüre AAA'larında mortalite oranı %90'lara ulaşabilmektedir. Ancak AAA'larının elektif şartlarda tedavi edilmeleri durumunda mortalite oranları %5'in altına inmektedir. Bu nedenle aort anevrizmalarının rüptüre olmadan önce saptanıp tedavi edilmeleri hasta prognozu açısından büyük önem taşımaktadır. AAA'larının tedavisinde açık cerrahi veya endovasküler tedavi olmak üzere iki çeşit tedavi yöntemi vardır. Endovasküler stent-greft tedavisinde amaç, açık cerrahide olduğu gibi anevrizmanın genişlemesini ve rüptürünü önlemektir. Yerleştirilen endogreftler anevrizma kesesinin sistemik dolaşımla ilişkisini kesen yapay bir lümen oluştururlar. Açık cerrahi yöntem ile karşılaştırıldığında perioperatif kan kaybının ve hastanede kalış süresinin az olması, perioperatif mortalite oranlarının düşük olması ve çoğu zaman sedasyon ve lokal anestezi altında uygulanabilmesi endovasküler stent greft tedavisinin avantajlarıdır. İşlem öncesi uygun görüntüleme yöntemleri ile hastaların değerlendirilmesi hasta seçimi, uygun stent greft seçimi ve girişimi planlama açısından önemlidir. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde, 2004-2012 yılları arasında AAA nedeniyle endovasküler tedavi uygulanan, yaşları 51 ile 89 arasında değişen, 73'ü erkek, 8'i kadın toplam 81 hastanın kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu hastaların demografik özellikleri, preoperatif anevrizma çapları, anevrizma boyun uzunlukları, boyun açıları, stent boyut ve modeli, stent yerleştirilmesindeki başarı oranı, perioperatif mortalite oranı (<30 gün), anevrizma ilişkili mortalite oranı (<30 gün), işlem sırasında uygulanan ek girişimler, işlem sonrası komplikasyonlar ve taburculuk süreleri değerlendirilmiştir. Çalışmamız sonucunda hastaların yaş ortalaması 70.17 olup %90.1'i erkekti. Hiçbir hastamızda işlem sırasında açık cerrahiye dönüş gerekmemiş olup stent greft yerleştirilmesindeki başarı oranımız %100 bulunmuştur. İlk 30 gün içerisinde hiçbir hastada anevrizma ilişkili mortalite izlenmemiştir. Rüptür nedeniyle işlem uygulanan 6 hastada perioperatif mortalite oranı %16.6 olup bu hastalarda ortalama taburculuk süresi 10 gündür. Elektif şartlarda işleme alınan hastalarda perioperatif mortalite izlenmemiştir. Bu hastalarda ortalama taburculuk süresi 4.54 gün bulunmuştur. 81 hastada toplam 24 kaçak (%29.6) izlenmiş olup en sık tip 2 kaçaklar izlenmiştir. Sonuç olarak, AAA'larının endovasküler yollar ile tedavisinin özellikle yaşlı ve yüksek cerrahi riskli hastalarda, perioperatif mortalite oranını, anevrizma ilişkili mortalite oranını ve taburculuk süresini azalttığı ve güvenle uygulanabilen, teknik başarı oranı yüksek bir yöntem olduğu gösterilmiştir.
Endometrium kanserinde myometrial invazyonun ve servikal tutulumun değerlendirilmesinde FLASH 3D ve VIBE 3D dinamik MRG sekanslarının karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı endometrium kanseri tanısı alan hastalarda myometrial invazyon varlığının, derinliğinin, evre 1A-1B ayrımının ve servikal stromal tutulumun cerrahi öncesi gösterilmesinde 3D dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemleri olan FLASH 3D ve VIBE 3D sekanslarını, T2 ağırlıklı(T2A) görüntülerle ve patoloji sonuçları ile karşılaştırarak duyarlılık ve özgüllüklerini belirlemek ve bu yöntemleri birbirleriyle karşılaştırarak hangi dinamik yöntemin daha yararlı olduğunu tespit etmektir. Ayrıca konservatif tedavi ile takip edilebilecek hasta seçiminde cerraha yol göstermek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya primer endometrium kanseri tanısıyla hastanemizde operasyonu planlanan 72 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalarda transvers ve sagital planda tse T2A prekontrast görüntülerin ardından intravenöz kontrast madde sonrası hastaların yarısına FLASH 3D, diğer yarısına ise VIBE 3D sekansı uygulanmıştır. Her hastada T2A görüntüler ve dinamik görüntüler invazyon varlığı, invazyon derecesi, invazyon durumu (evre 1A ve 1B'yi ayırt etme) ve servikal tutulum yönünden, konusunda deneyimli uzman iki radyolog tarafından ayrı ayrı değerlendirilmiş ve tüm parametreler için eminlik derecesi verilmiştir. Radyologların farklı yorumladıkları hastalar yeniden değerlendirilerek ortak bir karara varılmıştır. T2A ve dinamik yöntemlerde araştırmacıların ortak kararı baz alınarak, her bir parametre için duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları hesaplanmıştır. İstatistiksel değerlendirmede Fisher's Exact testi, Mc Nemar testi, Mann-Whitney U testi, Wilcoxon testi ve Kappa istatistiği kullanılmıştır. Bulgular: Tüm grupta T2A ve dinamik yöntemlerin karşılaştırılmasında iki yöntemin doğruluk oranları invazyon varlığı için sırasıyla %92 ve %96, invazyon derecesi için sırasıyla %76 ve %92, invazyon durumu için sırasıyla %78 ve %92, servikal tutulum için sırasıyla %89 ve %90 olarak hesaplanmıştır. Servikal tutulum için hem T2A hem de dinamik sekanslarda duyarlılık düşük olup sırasıyla %64, %57 iken yöntemlerin özgüllükleri(sırasıyla %95, %98)yüksektir. VIBE 3D ve FLASH 3D yöntemlerinin doğruluk oranları invazyon varlığı için sırasıyla %97, %94, invazyon derecesi için sırasıyla %87, %94, invazyon durumu için %89, %94, servikal tutulum için sırasıyla %92 ve %89 olup her iki yöntem arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Dinamik incelemede radyologların eminlik dereceleri T2A incelemeye göre anlamlı düzeyde artış göstermektedir. FLASH 3D ve VIBE 3D yöntemlerinde radyologların eminlik dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamakla birlikte FLASH 3D yönteminde artış göstermiştir.Tüm ölçümlerde radyologlar arası uyum istatistiksel olarak anlamlı olup en yüksek uyum FLASH 3D yönteminde bulunmuştur. Sonuç: Fertilite koruyucu tedavi için önemli olan invazyon varlığının değerlendirilmesinde dinamik görüntülerde doğruluk oranları artmış olup bu hastalarda VIBE 3D inceleme yapılması önerilmektedir. Myometrial invazyon derecesinin değerlendirilmesinde de dinamik imajlar ile derin myometrial invazyon tanısının daha doğru olarak konulabildiği tespit edilmiştir.Derin invazyonubelirlemede (evre 1A ve evre 1B hastaları ayırt etmede) T2A ve dinamik görüntüler arasındaki fark anlamlı olup evreleme için dinamik görüntüleme tercih edilmelidir. Sıklıkla kullanılmakta olan VIBE 3D sekansı yerine FLASH 3D sekansının kullanılması, bu hastalarda doğruluk oranlarını ve değerlendiricilerin eminlik derecelerini bir miktar daha arttıracaktır. Yüksek uzaysal rezolüsyonu da göz önüne alındığında cerrahi planlanan hastalarda FLASH 3D yönteminin kullanımı önerilmektedir.VIBE 3D inceleme ise uzun çekim sürelerini tolere edemeyecek yaşlı hastalarda tercih edilebilir. Servikal tutulumun değerlendirilmesinde ise T2A ve dinamik görüntüler kullanılabilir.
Karotis arter stenozlarında endovasküler tedavi etkinliğinin belirlenmesi
Serebrovasküler hastalıklar, tüm dünyada, erişkinlerde, kanser ve kalp hastalıklarından sonra en önemli ölüm sebebidir. İnmelerin en önemli sebeplerinden biri karotis arter stenozudur. Bu çalışmanın amacı; merkezimizde 2000-2014 yılları arasında karotis arter stenozu nedeniyle endovasküler tedavi uygulanan 114 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin mevcut literatür bilgileri ile karşılaştırılmasıdır. Çalışmada Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde 01/01/2000-01/02/2014 tarihleri arasında selektif karotis anjiyografi sonrası karotis endovasküler stent uygulaması yapılan 114 hasta incelenmiştir. Hastaların 83'ü erkek (%72,8), 31'i kadın (%27,2) olup yaşları 41-86 (ortalama 69±8,7) arasındaydı. İnceleme retrospektif olup hastaların, demografik bilgileri (yaş, cinsiyet, eşlik eden diğer sistemik hastalıkları), işlem öncesi stenoz oranları ve stenozun bulunduğu taraf, plak tipi, kullanılan stent tipi, işlem sırasında antikoagülasyon tedavi kullanımı, işlem sırasında emboli koruyucu sistemi (EKS) kullanımı, işlem sırasında predilatasyon ve postdilatasyon uygulanması, işlem sonrasında damar oklüzyon cihazı kullanımı, stent yerleştirilmesinde başarı oranı, erken dönem komplikasyonlar (<30 gün), stentte restenoz görülme sıklığı, hastaların 6. ay, 1. sene, 2. sene, 5. sene kontrolleri ve bu kontrollerde uygulanan radyolojik görüntüleme sonuçları, taburculuk süreleri değerlendirilmiştir. Karotis stenozu gelişen kadın hastalarda hipertansiyon eşlik etme oranı, erkeklere göre daha yüksektir (p<0,01). Erken komplikasyon gelişimi ile ülsere plak varlığı arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Oransal olarak Nitinol stent kullanılan hastalarda, Wallstent kullanılan hastalara göre erken komplikasyon gelişimi yüksek olarak izlendi (p=0,062). Hastaların hepsinde stent yerleştirme işlemi, bazı hastalarda ek işlemlere gerek duyulsa da, başarıyla gerçekleştirildi. İlk 30 gün içerisinde 13 hastada (%11,4) embolik olaylar ve enfarkt oluşumu izlendi. Bu hastaların birinde embolik olaylara bağlı eksitus görüldü. Geç dönemde farklı düzeylerde stenoz gelişimi izlendi. Kontrolleri mevcut olan 97 hastanın 11'inde (%11,3) farklı düzeylerde stenoz geliştiği izlendi. Bu hastaların 4'ünde (%4,1) tam oklüzyon geliştiği anlaşıldı. Yine hastaların 4'ünde (%4,1) işlem gerektirmeyen %50'nin altında stenoz gelişimi mevcut iken, 3'ünde (%3,09) %50 üzerinde stenoz gelişimi saptandı. Stenoz gelişmeme olasılığı birinci yılın sonunda %98, ikinci yılın sonunda %96, beşinci yılın sonunda %87 olarak belirlendi. Ortalama stenoz gelişim süresi 4,86±0,11 yıl olarak hesaplandı. Merkezimizde karotis arter stenozlarında uyguladığımız endovasküler tedavide stentlerin açık kalım oranları, erken komplikasyon oranları, literatürdeki çalışmalar ile benzer bulunmuştur. Bununla birlikte olgu sayısının artması ve takip sürelerinin uzatılması ile uygulanan tedavi etkinliği ve komplikasyonları konusunda daha iyi fikir sahibi olabiliriz.
Multipl skleroz hastalarının tanısında difüzyon tensör görüntüleme'nin konvansiyonel MRG'ye katkısı
Bu çalışmanın amacı, difüzyon tensör görüntüleme ile multipl skleroz hastalarında plak, periplak ve normal görünen beyaz cevherdeki difüzyon anormalliklerinin FA ve ADC ölçümleri ile kantitatif olarak gösterilmesidir. Ayrıca MS hastalığının patofizyolojisini anlamada anizotropik difüzyonun, izotropik difüzyon ve konvansiyonel manyetik rezonans görüntülemeye üstün olup olmadığının araştırılması, aktif ve kronik plakların belirlenmesinde, FA ve ADC ölçümlerinin yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Multipl skleroz tanısı ile takip edilen 54 hasta (yaş ortalaması 38±12) ve 56 sağlıklı (yaş ortalaması 31±7) kontrol grubuna beyin MR ve Difüzyon Tensör Görüntüleme (DTG) incelemeleri yapıldı. MS hastalarında plak, periplak alan, plağın karşısındaki normal görünen beyaz cevher (PK-NGBC) ve normal görünen beyaz cevher (NGBC) alanlarından, kontrol grubunda ise normal beyaz cevher (NBC) alanından FA ve ADC ölçümleri yapıldı. MS hastalarında plakların ilaç tutulum paterni göz önünde bulundurularak; ilaç tutan plaklar aktif, ilaç tutmayanlar ise kronik plak olarak değerlendirildi. Aktif ve kronik plaklardan da FA ve ADC ölçümleri yapıldı. Ölçümler deneyimli bir radyolog tarafından yapıldı. MS hastalarında yapılan ölçümler kendi aralarında ve kontrol grubu ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Anizotropinin derecesi kontrol grubu ile karşılaştırıldığında en düşük değer plak düzeyinde saptanırken; periplak, PK-NGBC ve NGBC‟de anizotropnin sırasıyla arttığı gözlemlenmiştir. Plak ve periplak düzeyinde ADC değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır. PK-NGBC ile NGBC ADC değeri ile kontrol grubu ADC değeri ise belirgin farklı değildir. MS hastalarında plak (p<0.01), periplak (p<0.001), PK-NGBC (p<0.01) ve NGBC (p=0,047) FA değerleri ile kontrol grubu NBC FA değerleri arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu gösterildi. Ayrıca plak (p<0.01) ve periplak (p<0.01) ADC değerleri ile kontrol grubu ADC değerleri arasındaki farkın da istatistiksel olarak anlamlı olduğu gösterildi. Ancak PK-NGBC (p=0,688) ve NGBC (p=0,719) ADC değeri ile kontrol grubu ADC değerleri arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır. Aktif plak FA değeri kronik plak FA değerinden düşük, kronik plak FA değeri NBC FA değerinden düşük saptanmıştır. Ancak aktif plak ile kronik plak arasındaki FA değerleri istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,165). Kronik plak iii ADC değeri, aktif plaktan yüksek, aktif plak ADC değeri kontrol grubu ADC değerinden yüksek saptanmıştır. Aktif plak ile kronik plak arasındaki ADC değerleri arasında anlamlı istatistiksel fark yoktur (p=0,504). Normal görünen beyaz cevherden periplak beyaz cevhere ve plak düzeyine doğru olan anizotropideki progresif artış myelin hasarını bize göstermektedir. Çalışmamızda periplak alanda, plağa göre daha az ancak NGBC‟e göre daha fazla gözlemlediğimiz anizotropide artış, beyaz cevher anormalliklerinin plağın dışına doğru da uzandığını göstermekte olup, konvansiyonel MRG‟de normal görünen beyaz cevherin gerçekte normal olmadığı ve MS hastalığından etki lendiği anlaşılmaktadır. Ayrıca MS hastalarında beyaz cevher anormalliklerini değerlendirmede anizotropik ölçümlerin ADC ölçümlerine göre daha duyarlı olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlara dayanarak MS hastalarında hastalık yükünün değerlendirilmesinde DTG‟nin konvansiyonel MR ve Difüzyon MR‟a göre daha faydalı olacağı düşünülmüştür.
Malign ve benign meme lezyonlarının ayırımında sonoelastografinin tanıya katkısı
Meme kanserinde tarama ve tanıda altın standart olarak mamografi ve ultrasonografi tetkikleri kullanılmaktadır. Bununla birlikte meme lezyonlarında istenilen duyarlılık ve özgüllük verilerine henüz ulaşılamamıştır ve gereksiz girişimler sorun olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada B-mod ultrasonografide tespit edilen meme lezyonların malign ve benign ayırımında ultrasonografik elastografinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya B-mod ultrasonografi ile memesinde lezyon saptanan 81 hasta dahil edildi. Elastografi yöntemi ile elde edilen renkli kodlanmış haritalar değerlendirildi. Kompresyondan önce ve sonra elde edilen sinyaller sonucunda oluşan renk skalası Tsukuba skorlamasına göre değerlendirilerek 5 skora ayrıldı. Tüm lezyonların strain ratio değerleri hesap edildi. Strain ratio değeri incelenen dokunun çevresindeki esneklik değerlerinin incelenen lezyonun esneklik değerlerine oranı olarak kabul edildi. Elastisite skorları ve strain ratio ölçümleri histopatoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Hastaların yaş ortalaması 51,3±13,1 yıl ve lezyonun ortalama boyutu 16,3±11,9 mm idi. 38 hastanın histopatolojik tanısı malign iken 43 tanesi benign özellikte idi. Benign ve malign meme hastalığı olanlar arasında strain ratio değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0.05). Strain ratio değeri ortalaması benign lezyonlarda 1,8±0,9, malign lezyonlarda ise 4,3±1,5 idi. Histopatolojisi benign olan 43 hastanın sadece 1 tanesinde elastografi skoru 5 olarak değerlendirildi. Histopatolojisi malign olan 38 hastadan 7 tanesinin elastografi skoru 4, 20 tanesinin elastografi skoru 5 olarak değerlendirildi. Duyarlılık, özgüllük ve eşik değerleri sırasıyla %78,9, %90,7 ve 2.84 olarak bulunmuştur. Strain ratio eşik değerine göre malign olduğu şüphelenilen hastaların %88,2'sinin histopatolojisi malign, benign şüphesi olan hastaların da %82,9'unun histopatolojisi benign idi. Sonuç olarak pratik bir şekilde uygulanabilen strain elastografinin şüpheli meme lezyonlarının benign ve malign ayırımında diğer yöntemleri tamamlayıcı bir teknik olduğunu ve bu lezyonlar için yapılması planlanan biyopsi ihtiyacını azaltabileceğini düşünmekteyiz.
Geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların akım çevirici stentler ile endovasküler tedavisi
Kelime olarak anevrizma damar genişlemesi anlamına gelir. Arterin bir noktasından dışarıya tomurcuklanması (sakküler) veya bir segmentin balonlaşması (fusiform) ile gerçekleşir. Geniş boyunlu sakküler anevrizmalar ise boyun genişliği en az 4 mm olan veya anevrizma kubbesinin uzunluğunun en az yarısı kadar boyun uzunluğuna sahip anevrizmalardır. İntrakraniyal anevrizmaların % 90'ı rüptüre oluncaya kadar klinik bulgu vermez. Subaraknoid kanama (SAK) 'ların % 75-80'inin sebebi sakküler anevrizmaların rüptürüdür. Kanama sonrası mortalite oranı ilk 24 saatte %25 iken, 3.ayda % 50 dolayındadır. Anevrizmaların tedavisinde ilk tercih cerrahi olarak kabul edilmekle birlikte endovasküler tedavi bir çok merkezde yaygın olarak kullanılmaktadır. Özellikle geniş boyunlu anevrizmaların tedavisinde cerrahi ve diğer endovasküler tedavilerin etkinliğinin ve güvenilirliğinin düşük olması nedeni ile akım çevirici stentler tasarlanmıştır. Yüksek anevrizma oklüzyon oranı, düşük komplikasyon ve mortalite oranları ile akım çevirici stentlerin kullanımı her geçen gün artmaktadır. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde, 2011-2014 yılları arasında geniş boyunlu intrakraniyal anevrizma nedeni ile akım çevirici stent uygulanan, yaşları 38 ile 74 arasında değişen, 14'i kadın, 5'i erkek, toplam 19 hastanın kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu hastaların; demografik özellikleri, klinik semptomları, anevrizmalarının; lokalizasyonları, çapları, sayıları, boyun uzunlukları, oklüzyon oranları, kullanılan stent tipi ve stentlerin anevrizma başına kullanılma sayıları, işlem sırasında antikoagülasyon tedavi kullanımı, stent yerleştirilmesindeki başarı oranı, işlem sırasında ve sonrasıda görülen komplikasyonlar, işlem sonrasında anjiyo-seal kullanımı, hastalara ilk yıl içerisindeki uygulanan radyolojik görüntüleme sonuçları değerlendirilmiştir. Çalışmamız sonucunda hastaların yaş ortalaması 56.6 olup %26.3'ü erkekti. Stent yerleştirilmesindeki başarı oranımız %100 bulunmuştur. Akım çevirici stentler ile 19 hastada toplam geniş boyunlu 23 anevrizma tedavi edilmiştir. 11 hasta Pipeline stent, 8 hastada Silk stent ile tedavi edilmiştir. Kontrolleri yapılan 18 hastada 22 anevrizmanın 20'sinde tam oklüzyon sağlanmıştır. Anevrizma oklüzyon oranı %90.9 olarak hesaplanmıştır. Subaraknoid kanaması olan ve akım çevirici stent uygulanan hasta, kanama miktarının fazla olması ve sepsis nedeni ile exitus olmuştur. Bir hastada psödoanevrizma, 1 hastada da stroke gelişmiştir. Çalışmamızda mortalite ve morbidite oranı sırasıyla %5.6 ve %5.5 bulunmuştur. Sonuç olarak akım çevirici stentlerin yüksek anevrizma oklüzyon oranı, düşük komplikasyon ve mortalite oranları, yan dal açıklığı sağlaması ile özellikle geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların tedavisinde etkin ve güvenilir bir yöntem olduğu gösterilmiştir.
Ultrasonografi (US) kılavuzluğunda ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) ile benign sitolojik tanı almış tiroid nodüllerinde tekrar iiab ile takibin us özellikleri ile birlikte değerlendirilmesi
Giriş : Tiroid nodülleri toplumda yaygın olarak görülmektedir. Popülasyonun % 4' ü palpabl, %67 'si ultrasonografi (US) ile tespit edilen nodüle sahiptir. Yapılan otopsilerde tiroid nodül prevalansı %50 olarak bulunmuş olup % 5'i malign özelliktedir. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) tiroid nodüllerinde tanımlanmış en iyi cerrahi dışı tanı metodudur. Güvenli, ucuz, minimal invazif ve sensitif olması avantajları olup yüksek oranda tanı koydurucudur. Amaç : US kılavuzluğunda İİAB ile benign sitolojik tanı almış tiroid nodüllerinin takibinde; malignite şüphesi ile tekrar İİAB gerektirecek anlamlı ultrasonografi (US) bulgularını belirlemektir. Bu sayede yalancı negatif İİAB sonucu ile kaçırılan malign olguların azaltılması, aynı zamanda malign potansiyeli düşük nodüllerde tekrar İİAB ile takibin azalmasının sağlanması amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem : Ocak 2009 – Şubat 2014 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesinin çeşitli kliniklerinden yönlendirilen 513 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya ilk İİAB sonucu benign olan ve takipte 6- 12 aylık aralıkta tekrar ultrasonografi (US) ve ardından İİAB yapılan hastalar dahil edildi. Ultrasonografi (US) özellikleri olarak boyut artışı, ekojenite , iç yapı (solid/kistik), nodül sayısı, kalsifikasyon varlığı,atipik lenfadenopati ve lenfadenopati boyutunda artış dikkate alındı. Multinodüler tiroid bezi olan hastalarda çalışmaya dahil edilen nodül ; girişimsel radyoloji raporunda İİAB yapıldığı belirtilen nodül şeklindedir. Girişimsel radyoloji raporunda aynı nodülden İİAB yapıldığı kesin olarak anlaşılamayan nodüller ve ilk İİAB işlemi sonrasında US'de iç yapısı bozulan nodüller, aynı nodülden tekrar İİAB yapıldığı kesin olmadığı için çalışma dışı bırakıldı. Bulgular : 513 benign nodülün ikinci sitolojik değerlendirilmesinde 498 'i benign , 15 'i malign özellikte izlendi. İstatiksel analizde malign nodüllerde mikrokalsifikasyon (duyarlılık % 60, özgüllük % 74,5 ), hipoekoik ve tek olmak (duyarlılık % 46,7, özgüllük % 91), hipoekoik tek ve boyut artışı olması (duyarlılık % 46,7, özgüllük %95,4) , atipik lenf nodu varlığı (duyarlılık % 33,3, özgüllük % 95) en sık bulunan ultrasonografi (US) özellikleri olarak izlendi (p<.05). Nodül boyutu, boyut artışı ,komponent , sayı gibi özelliklerin malignite ile anlamlı ilişkisi bulunmadı. Benign nodüllerde anlamlı olarak sık izlenen ultrasonografi (US) özelliği olarak kistik yapı, izoekojenite ve hiperekojenite gözlendi. Sonuç: Bir nodülde mikrokalsifikasyon bulunması, hipoekoik ve tek olması; hipoekoik, tek ve boyut artışı göstermesi ve atipik lenf nodu varlığı malignite riskini artıran önemli US özellikleri olarak izlendi. İzoekojenite ve hiperekojenite, kistik iç yapı, benign nodülü anlamlı olarak destekleyen bulgulardı. Çalışmamızda, tek bir US özelliğinin anlamlı malignite riskini göstermediği ancak birkaç bulgunun bir arada bulunduğu durumlarda malignite riskinin anlamlı olduğu bulundu.
Ekstrakorporeal şok dalga litotiripsi öncesi ve sonrası böbreklerin difüzyon MRG ve renal doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Böbrek taşı sebebiyle ESWL uygulanan hastalarda, bu tedavinin; tedavi edilen böbrek ve tedavi edilmeyen karşı böbrek üzerindeki etkilerinin renkli Doppler ultrasonografi ve difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi. Bu prospektif çalışmaya Mart 2013 ile Haziran 2015 tarihleri arasında hastanemizde ESWL tedavisi yapılan böbrek taşı olan 18 hasta (8 kadın, 10 erkek; yaş ortalaması 40,56 ±11,5) dahil edildi. Her iki böbrekte ESWL öncesi ve sonrası renkli Doppler ultrasonografi ile rezistif indeks (Rİ) değerleri ölçüldü. Düşük (0, 50,100, 200 s/mm2) ve yüksek (0,400, 600, 1000 s/mm2) b değerleri kullanılarak DAG ve ADC haritaları elde edildi. Her iki böbrek korteks ve kortikomedüller bölge üst, orta ve alt bölgelerden ADC değerleri ölçüldü. Tedavi öncesi ve sonrası her iki böbrekteki Rİ ve ADC değerlerindeki değişiklikler değerlendirildi ve karşılaştırıldı. ESWL'den sonra her iki böbreğin üst, orta ve alt kesimlerinde, Rİ değerlerinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Her iki böbrek için tedavi sonrasındaki Rİ değerlerindeki artış kıyaslandığında, tedavi olan böbrek orta kesimde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p<0,05). Tedavi edilen böbrek alt pol korteksinde; düşük b değerlerinden elde olunan ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma bulundu (p<0,05). Tedavi edilen ve edilmeyen böbrek karşılaştırıldığında; tedavi sonrası alt pol korteksinde, düşük b değerlerinden elde olunan ADC değerleri açısından tedavi gören böbrekte anlamlı azalma saptandı (p<0,05). Tedavi edilen böbreklerin alt pol kortikomedüller bölgesinde, yüksek b değerlerinden elde olunan ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma (p<0,05), tedavi edilmeyen kontralateral böbreklerin alt pol kortikomedüller bölgesinde yüksek b değerlerinden elde olunan ADC değerinde tedavi sonrası anlamlı azalma bulundu (p<0,05). ESWL sonrası böbrekteki etkileri değerlendirmede Doppler Ultrasonografi invaziv olmayan güvenli ve tekrarlanabilir bir yöntemdir. Erken dönemde Rİ değerlerinde artış olması vasküler rezistansı göstermektedir. Düşük ve yüksek b değerlerinden elde olunan ADC haritaları da böbrekteki ödem ve perfüzyon değişiklikleri hakkında bilgi verir.
Memenin benign ve malign lezyonlarının ayrımında kantitatif elastografi
Çalışmamızın amacı B- mod US'de saptanan meme lezyonlarının benign ve malign ayrımında kantitatif elastografinin etkinliğini araştırmak ve benign- malign meme lezyonlarının shear wave hızlarını karşılaştırarak, bu lezyonların ayrımında eşik değer belirlemek idi. Bu prospektif çalışmada B- mod ultrasonografide saptanan ve kliniğimizde biyopsi uygulanan 237'si kadın, 3'ü erkek olmak üzere 240 hastanın toplam 254 lezyonu dahil edilmiştir. Her lezyona biyopsi öncesinde shear wave elastografi uygulanmıştır. Hastaların yaş ortalaması 44.7±13.2 yıl bulunmuştur. Radyoterapi ve/ veya neoadjuvan kemoterapi alan olgular çalışmaya dahil edilmemiştir. Elastografi incelemeleri meme radyolojisi ile ilgilenen iki radyologtan biri tarafından değerlendirildi. Ortalama ve ortanca shear wave hızları ve standart sapma değerleri metre/saniye olarak ölçüldü. Ortalama ve ortanca shear wave hızları ile histopatolojik tanıları karşılaştırıldı. Duyarlılık, özgüllük ve receiver operating characteristic eğrisi kullanılarak eğri altında kalan alan hesaplandı. Benign ve malign gruplar arasında olguların ortalama yaşı, lezyon boyutu, ortalama ve ortanca shear wave hızları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Ortalama shear wave hızı benign ve malign lezyonlar için sırasıyla 3.59±1.2 m/s ve 5.59±1.9 m/s idi. Benign- malign ayrımında ortalama shear wave hızı için eşik değer 4.08 m/s (%71.6 duyarlılık ve %69.6 özgüllük) bulundu. Sonuç olarak, kantitatif elastografi benign ve malign lezyonların ayrımında katkı sağlayan, diğer yöntemleri tamamlayan, etkin bir görüntüleme yöntemidir. Bu açıdan shear wave elastografi yönteminin klinik kullanımının yaygınlaştırılması gerektiği düşüncesindeyiz.
Son dönem böbrek yetmezliği hastalarında beyaz cevher değişikliklerinin beyin diffüzyon tensör görüntüleme ile değerlendirilmesi
Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) üre ve toksik metabolitlerin fazla birikimi ile sonuçlanmakta ve SDBY hastaları multisistem disfonksiyonun yanı sıra üremik nöropati ile karşılaşmaktadır. SDBY hastalarına tedavi amacıyla genellikle hemodializ uygulanmasına rağmen erken dönemde sessiz beyaz cevher değişiklikleri oluşabilmektedir. Bu çalışmanın amacı difüzyon tensör görüntüleme (DTG) ile hemodialize giren son dönem böbrek yetmezliği hastalarında bilişsel disfonksiyonlar ile mikrostriktürel beyaz cevher değişiklikleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Hastanesi etik kurulu tarafından onaylanmış olup katılımcılardan gönüllü onay formu alınmıştır. Ekim 2014 – Aralık 2015 tarihleri arasında en az bir yıldır hemodialize giren SDBY tanılı yirmi altı hasta ile yaş ve cinsiyet uyumlu yirmi altı kişiden oluşan kontrol grubu bu çalışmada yer almıştır. Tüm katılımcılara Mini Mental Test (MMT) ile beyin MRG ve difüzyon tensör inceleme uygulanmıştır. 1,5 T cihaz ile alınan DTG görüntüleri üzerinden korpus kallosum genu ve splenium kesimlerinden, bilateral anterior ve posterior korona radiata, bilateral frontal, parietal, temporal, oksipital lob beyaz cevherlerinden fraksiyonel anizotropi (FA) ve görünürdeki difüzyon katsayısı (ADC) değerleri ölçüldü. Ölçümler deneyimli bir nöroradyolog tarafından yapıldı. İki grup arasında FA ve ADC değerlerindeki değişiklikler karşılaştırıldı. Ayrıca SDBY hasta grubunda FA değerleri ile yaş, MMT skorları ve dializ süreleri arasındaki ilişkiler incelendi. Hasta grubunda kontrol grubuna oranla sol frontal beyaz cevher, sol parietal beyaz cevher, sağ oksipital beyaz cevher, sağ temporal beyaz cevher ve sol temporal beyaz cevherden elde olunan FA değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p < 0,05). SDBY grubunda yapılan multiple regresyon analizinde korpus kallosum genu kesimi ve sol frontal beyaz cevher FA ölçümleri ile yaş arasında orta derecede negatif korelasyon gösterilmiş olup yaş arttıkça bu kesimlerde FA değerlerinin azaldığı izlenmiştir. Ayrıca korpus kallosum splenium kesimi, sol posterior korona radiata, sol frontal beyaz cevher, sağ temporal beyaz cevher ve sol temporal beyaz cevher FA ölçümleri ile mini mental test skorları arasında orta derecede pozitif korelasyon gösterilmiştir. Sol frontal beyaz cevher ve sağ temporal beyaz cevherde dializ süreleri arttıkça bu bölgelerdeki FA değerlerinin orta derecede azaldığı izlenmiştir. ADC değerleri hasta grubunda kontrol grubuna oranla korpus kallosum genu kesimi, sağ posterior korona radiata, sağ anterior korona radiata, sol anterior korona radiata, sağ frontal beyaz cevher, sol frontal beyaz cevher ve sağ temporal beyaz cevherde yüksek bulunmuştur (p < 0,05). Beyaz cevher bölgelerinde beyin ödemi ve demyelinizasyonun neden olduğu hasarlanma SDBY hastalarında bilişsel fonksiyon bozukluklarına sebep olabilir. Çalışmamızda DTG analizinin hemodializin neden olduğu beyaz cevher değişikliklerini göstermede yardımcı olduğu ve FA değerlerindeki değişikliklerin hemodialize giren SDBY hastalarında beyaz cevher değişikliklerini takip etmede kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Semptomatik ağır sigara içicilerinde yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi bulgularının değerlendirilmesi ve solunum fonksiyon testleri ile korelasyonu
Giriş: Sigaraya bağlı akciğer hastalıkları kronik obstrüktif akciğer hastalığından akciğer kanserine kadar birçok hastalığı barındıran geniş bir grup olma özelliği taşımaktadır. Sigaraya bağlı hastalıklar ile sigaraya başlama yaşı, içme süresi, içilen sigara sayısı arasında doza bağımlı ilişki gösterilmiştir. Akciğerde sigaraya bağlı ortaya çıkan değişiklikleri değerlendirmede göğüs radyografisi ilk sırada yer almasına karşın bu görüntüleme yöntemi erken patolojik değişikliklerin değerlendirilmesinde sınırlı bilgi vermektedir. Rutin toraks protokolü ile yapılan BT (bilgisayarlı tomografi) incelemeleri, sigaraya bağlı patolojileri (amfizem, bronşiektazi vb) ayrıntılı olarak saptamakta yetersiz kalabilmektedir. Yapılan çalışmalarda standart BT parametrelerini değiştirerek yapılan diğer bir tanı yöntemi "Yüksek rezolüsyonlu BT" (YRBT)' nin hava yolu obstrüksiyonuna yol açan patolojilerin değerlendirilmesinde yüksek özgüllük ve duyarlılığa sahip olduğu gösterilmiştir. Sigara içen bireylerin solunum fonksiyon testlerinde (SFT) erken dönemde değişiklikler meydana gelmemektedir. Hava yolu obstrüksiyonu yaratan parenkimal patolojilerin YRBT ile SFT bozulmadan önce saptanabileceği bildirilmektedir. Amaç: Çalışmamızda sigara içen ve içmeyen olguların akciğerlerindeki temel YRBT bulgularını saptamak, saptanan bulguların solunum fonksiyon testleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya dispne, ateş vb. şikayetler ile başvuran 110 ağır sigara içici, 45 sigara içmeyen olmak üzere 155 olgu dahil edilmiştir. Tüm olgulara önce SFT testi uygulanmış, hemen sonrasında ise olguların YRBT incelemeleri gerçekleştirilmiştir. Her olgu için kayıt formu hazırlanarak, akciğer parankimindeki mikronodüller, bronşiektazi, bronş duvar kalınlaşmaları, amfizem, atelektazi varlığı, buzlu cam alanları, interstisyel patern ve sekel değişiklikler lokalizasyonları ile beraber saptanmıştır. Değerlendirme sonuçları kendi aralarında ve SFT sonuçları ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Aktif sigara içici 41 hastanın sigara tüketimi 40.32±23.5 paket/yıl, eski sigara içici 69 hastanın sigara tüketimi 36.17±19 paket/yıl idi. Sigara içen ve içmeyen olgular arasında sentrilobüler amfizem görünümü ve bronşiyal duvar kalınlaşması açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p=0.02, p=0.001). SFT'de hava yolu obstrüksiyon bulguları olmayan hastalar 127, olanlar ise 28 kişiden oluşmaktaydı. Sigara içen ve içmeyen olguların SFT ortalama değerleri normal sınırlarda bulundu. SFT normal ve bozuk olguların YRBT bulguları karşılaştırıldığında amfizem ve bronşiyal duvar kalınlaşmasının SFT'si bozuk olan olgularda SFT'si normal olanlara oranla daha yüksek oranda görüldüğü saptandı (p=0.002, p=0.005). Sonuç: Sigara tüketimi sonucu SFT'de belirgin değişiklikler olmadan da YRBT ile birçok patolojik bulgunun saptanabileceği ve bu sonuçların akciğer patolojilerinde tanının erken dönemde konulmasını sağlaması açısından büyük önem taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.
Metastatik beyin tümörlerinde difüzyon MR görüntüleme bulguları
Günümüzde kanser insidansı giderek artmaktadır. Hastaların prognozunu belirleyen birçok faktör olmakla beraber, intrakranial metastazlar en önemli prognostik faktörlerden biridir. Erişkin hastalarda, metastatik intrakranial tümörler primer beyin tümörlerine oranla 10 kat daha sık izlenmektedir. Metastatik tümörler orjin aldıkları dokuların özelliklerini yansıtmaktadır. Bu çalışmanın amacı; kanserli olgularda solid beyin metastazlarının primer malignite tanılarına göre gruplandırılarak difüzyon ağırlıklı görüntüler (DAG) ile değerlendirilmesi, kantitatif olarak saptanmış difüzyon katsayısı (ADC) değerlerinin, karşı taraf normal beyaz cevher ADC'si ölçülerek hesaplanan ADC oranı ve T2 ağırlıklı (T2A) görüntülerdeki sinyal intensitesinin (SI)'nin karşılaştırılması ile DAG'ın beyin metastazlarının değerlendirilmesinde rutin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tetkikine katkılarını belirlemektir. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada, Ocak 2011 – Mayıs 2016 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi ile Başkent Üniversitesi Adana Uygulama ve Araştırma Hastanesine başvuran, primer malignite öyküsü olan veya başvuru esnasında malignite tanısı almamış olup santral sinir sistemi ile ilgili şikayetleri nedeniyle beyin MRG çekilen ve metastaz saptanan, 172'si erkek, 127'si kadın 299 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, primer malignitelerine göre gruplandırıldı. 1,5 Tesla (T) cihaz ile alınan DAG'da ADC haritaları ve T2A serilerde metastatik lezyonun en çok kontrast tutan solid kesiminden ortalama ADC değeri (mADC), bu değerin karşı taraf normal beyaz cevher ADC'sine oranı ile hesaplanan ADC oranı (rADC) ve T2A'daki ortalama SI (mT2) değerleri ölçüldü. Ölçümler deneyimli bir radyolog tarafından yapıldı. Hastaların büyük bir kesiminin lezyonu akciğer karsinomu metastazı olduğu için, elde edilen veriler bu grupta ayrı olarak da analiz edildi. Ortalama mADC değerleri primer tanı grupları arasında karşılaştırıldığında küçük hücreli akciğer karsinomu (KHAK) ortalama mADC değerinin, küçük hücre dışı akciğer karsinomu (KHDAK), meme karsinomu ve renal hücreli karsinom (RHK) ortalama mADC değerinden daha düşük olduğu gösterildi. Ayrıca, rADC değeri KHAK'de, KHDAK'ye göre anlamlı olarak daha düşük (p<0,01) olup diğer tanı grupları rADC değerleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmadı. Tüm metastazların ortalama mADC değeri benzer çalışmalardan daha düşük olarak izlendi. Primer malignite tanı grupları ile intrakranial metastatik lezyon sayısı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. mADC değeri ve mT2 değeri lezyon sayısına göre değişkenlik göstermezken rADC değeri multipl lezyonu olanlarda daha düşük olarak saptandı. Akciğer karsinomu subtiplerine göre yapılan analizlerde KHAK mADC değerinin akciğer adenokarsinomu ve skuamöz hücreli karsinom (SHK)'dan, KHAK rADC değerinin ise akciğer adenokarsinomundan daha düşük olduğu belirlendi. Diğer değişkenlerin gruplar arasında farklılık göstermediği belirlendi. Ölçüm yapılan parametrelerin birbirleriyle ilişkisi analiz edildiğinde mADC-mT2 arasında ve rADC –mT2 arasında pozitif korelasyon olup, rADC –mT2 arasındaki ilişki daha zayıf olarak bulundu (p<0,05). Sonuç olarak intrakranial metastazların difüzyon MRG bulgularının incelendiği çalışmamızda, lezyonların ADC özelliklerinin primer malignite tanılarına göre değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Non-invaziv olması, kolay ve kısa sürede uygulanması ve kantitatif ölçümlere olanak vermesi nedeniyle DAG'ın intrakranial metastatik lezyonların ayırıcı tanısında, takibinde, tedaviye yanıtında, konvansiyonel MRG'ye eklenmesinin gerekli olduğu sonucuna varılmıştır.
Akciğer malign tümörlerinde radyofrekans ve mikrodalga ablasyon yöntemleriyle tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışma retrospektif olarak tasarlanmış olup oligometastatik akciğer hastalığının ve primer akciğer tümörlerinin radyofrekans ve mikrodalga ablasyon ile tedavisini takiben, hastalıksız sağ kalım, toplam sağ kalım ve bölgesel nüks oranı gibi çeşitli parametreler vasıtasıyla etkinliğini belirleme, yan etkilerini karşılaştırma ve bu iki ablatif tedavi yöntemini birbiriyle kıyaslamak için oluşturulmuştur. Bölgesel nüks oranı, toplam sağ kalım, hastalıksız sağ kalım ve yan etki profili; radyofrekans ablasyon ve mikrodalga ablasyon için ayrı ayrı değerlendirilmiş ve karşılaştırılmıştır. İstatistik analizleri için SPSS programı kullanılmış olup Independent Samples Test, Two-Sample Kolmogorov-Smirnov Test, Ki-Kare testi gibi parametrik ve nonparametrik analiz yöntemlerine başvurulmuştur. Kasım 2008 – Mayıs 2015 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ankara Hastanesi, Radyoloji Anabilim Dalı, Girişimsel Radyoloji bölümünde; primer ve metastatik akciğer tümörü bulunan toplam 26 hastanın 40 tümörüne yönelik perkütan radyofrekans ve mikrodalga ablasyon tedavileri yapılmış ve yan etki profilini belirlemek ve varsa bölgesel nüksü tespit etmek, toplam ve hastalıksız sağ kalımı saptamak amacıyla hastaların medikal dosyaları ve radyolojik tetkikleri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Bu çalışmaya dâhil ettiğimiz 26 hastanın 6 tanesi kadın 20 tanesi erkek olup yaşları 23-77 (58,78±11,24) arasında idi. 26 hastanın toplam 40 tümörü olup bunlardan 26 tanesine radyofrekans ablasyon, 14 tanesine mikrodalga ablasyon tedavileri uygulandı. Tümör boyutları 5 mm – 45 mm arasında olup (16,25 ±10,65 mm) 6 tanesi primer akciğer kanserlerine 34 tanesi ise metastazlara ait idi. Ortalama takip süresi 36,18±21,42 ay olup bu süre içerisinde 1 hastanın takip süreci hakkında yeterli bilgi olmadığı için çalışmadan çıkarılmış 8 hasta ölmüş ve 17 hasta da sağ olarak takiplerine devam etmekteydi. Ablasyon prosedürleri esnasında 4 hastada tedavi girişimi gerektiren major komplikasyon gelişmiş olup bunlardan 3 tanesi pnömotoraks 1 tanesi hemotoraks idi. Radyofrekans ve mikrodalga ablasyon tedavi yöntemleri bölgesel ilerlemeyi kontrol altına alarak, toplam sağ kalım ve hastalıksız sağ kalım sürelerini uzatarak akciğer tümörlerinin tedavisinde kendine çok önemli bir yer edinmiştir. Bu faydalarının yanında, düşük komplikasyon oranları ve hastanede yatış süresini diğer tedavi yöntemlerine göre oldukça kısaltması nedeniyle günlük pratikte gün geçtikçe kendine daha fazla yer bulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, akciğer metastazı, termal ablasyon, radyofrekans ablasyon, mikrodalga ablasyon.
Malign meme lezyonlarının farklı histopatolojik tiplerinde difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DAG) ile apparent diffusion coefficent (ADC) değerlerindeki farklılığın saptanması, hücresel alan/stroma (HA/S) oranı ve histopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması
AMAÇ: Malign meme lezyonlarının farklı histopatolojik tiplerinde Difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) ile Apparent Diffusion Coefficent (ADC) değerlerindeki farklılığın saptanması, hücresel alan/stroma (HA/S) oranı ve histopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması. GEREÇ- YÖNTEM: Ağustos 2011 – Kasım 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Radyoloji ünitesinde, difüzyon ağırlıklı sekansların da bulunduğu, rutin meme manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yapılan 59 erişkin kadın hastanın görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi ve kitle boyutu 1.5x1.5 cm ve üzerinde olan BI-RADS 4 ve 5 ve 6 lezyonlar olarak belirlendi. Öncesinde memeye yönelik girişimsel işlem ya da tedavi almış olanlar dahil edilmedi. Meme MRG 1,5 Tesla MR cihazı ( Gyroscan Achieva Intera, Philips ) ile elde edilmiştir. ADC ve HA/S karşılaştırmada meme geniş eksizyon ya da mastektomi materyallerine ait Hematosilen ve Eosin boyalı tümör kesitlerinde HA/S oranını hesaplamak için Histopathological Image Atlas Editor isimli yazılım kullanıldı. İstatistiksel analizler için Statical Package for Social Sciences for Windows 15 paket programı kullanıldı. İstatistik anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. BULGULAR: İncelemeye dahil edilen 59 hastanın malign meme lezyonundan ve normal meme dokusundan yapılan ölçümlerde b=1000 s/mm² için normal meme dokusunda ortalama ADC değeri 1.725 ± 0.508 x10ˉ³mm²/sn, malign meme lezyonlarında ortalama ADC değeri 1.098 ± 0.410 x10ˉ³mm²/sn olarak saptandı. Bunlardan 26 İDK lezyonunda ortalama ADC değeri 1.078 ± 0.294 x10ˉ³mm²/sn, 17 İLK lezyonunda ortalama ADC değeri 1.151 ± 0.340 x10ˉ³mm²/sn olarak ölçüldü. Malign lezyonlar, İDK ve İLK lezyonları için ayrı ayrı ROC analizi yapıldı. Buna göre normal meme dokusundan malign dokuyu ayırdetmede malign dokularda eşik ADC değeri için 1.260 x10ˉ³mm²/sn' de duyarlılık %79.7, seçicilik %81.4 bulundu [eğri altında kalan alan (EAA) = %85.7]. Benzer şekilde İDK için 1.260 x10ˉ³mm²/sn eşik ADC değerinde duyarlılık %80.8, seçicilik %81.4, İLK için ise eşik ADC 1.391 x10ˉ³mm²/sn' de duyarlılık %88.2, seçicilik %79.5 idi (sırasıyla EAA=%87.2, %84.3). EAA ve duyarlılık-seçiciliğin yüksek olması nedeniyle eşik ADC değerinin patolojik olanı ayırdetmede gücü yüksektir. İDK ve İLK arasındaki farklılık için yapılan T-test sonuçlarında ortalama ADC değeri açısından anlamlı fark yoktu (p>0.05)(p=0.45). HA/S oranı için median değeri 0.46 olarak bulunmuş olup median değerin üstü ve altı olmak üzere düşük ve yüksek şeklinde iki grupta sınıflandı. Histopatolojik derece ile HA/S oranı arasında Spearman Korelasyon testinde değişkenler arasında anlamlı ilişki ve pozitif korelasyon izlendi (p<0.0001) (r=+0.583). Ortalama ADC değerleri ile HA/S arasındaki ilişki Pearson korelasyon testinde; HA/S oranı düşük olanlarda (21) ortalama ADC değeri 1.135 ± 0.429 x10ˉ³mm²/sn, HA/S oranı yüksek olanlarda (18) ortalama ADC değeri 1.155 ± 0.429 x10ˉ³mm²/sn olarak hesaplandı (p>0.05) (p=0.62). Anlamlı sonuç izlenmemekle birlikte ortalama ADC ve HA/S arasında pozitif korelasyon izlendi (r= +0.08). SONUÇ: Meme konvansiyonel görüntülemeye eklenen DAG ve ADC ölçümleri ile malign lezyon histopatolojik alt tiplerini normal dokudan ayırabilecek yüksek duyarlılık ve seçicilikte öngörü yapılabilmekte ancak alt tipleri kendi içerisinde ayırmak için ADC ölçümleri altınstandart histopatolojiye alternatif bir yöntem gibi görünmemektedir. Bununla birlikte ADC' nin HA/S oranı ile olan pozitif korelasyonu lezyonların stromal içeriğini değerlendirmek için güçlü bir marker olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Karotid stentleme'nin inme tedavisindeki etkinliği
Amaç: Serebrovasküler hastalıklar, tüm dünyada, erişkinlerde, kanser ve kalp hastalıklarından sonra en önemli ölüm sebebidir. Karotis arter stenozu, inmelerin en önemli nedenlerinden biridir. Çalışmamızın amacı; hastanemizde Ekim 2004 - Haziran 2014 arasında, karotis arter stenozu nedeniyle endovasküler tedavi uygulanan 324 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi ve bizim sonuçlarımızın mevcut literatür bilgileri ile karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde, Ekim 2004 – Haziran 2014 tarihleri arasında, aterosklerotik karotid arter stenozu nedeniyle endovasküler tedavi uygulaması yapılan 324 hastanın 337 lezyonu değerlendirildi. Bulgular: Hastalarımızın yaşları 41 ile 90 arasındaydı ve yaş ortalaması 67,56 idi (SS: 9,08 ). Hastalarımızın 243'ü (% 75,0) erkek, 81'i (%25,0) kadındı. Hastaların % 47,1'inde hipertansiyon, % 27'sinde diabetes mellitus, %24,3'ünde koroner arter hastalığı, %23,3'ünde sigara içme öyküsü, % 13,8'inde hiperlipidemi ve % 0,6'sında böbrek hastalığı vardı. Hastaların 75'i (% 23,1) asemptomatik, 249'u (% 76,8) semptomatik grup içerisindeydi. Stentleme işleminde teknik başarı %100 idi. Ortalama takip süremiz 42,33 aydı (SS: 26,36). İşlem sonrası 1 hastada (% 0,3) majör inme gelişti. Dört hasta (% 1,2) işleme bağlı komplikasyonlar nedeniyle işlemden sonra eks oldu. Altı hastada (% 1,8) çeşitli oranlarda restenoz saptandı. Bizim kümülatif majör inme+ölüm oranlarımız % 1,5 idi. Sonuç: Bizim işlemlerimizin inme ve ölüm oranları (kümülatif olarak) sadece % 1,5'tur ve çok düşüktür. Karotid arter stentleme (KAS), karotid arter stenozlarının revaskülarizasyonunda ilk tercih tedavi yöntemi olarak kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Karotid stentleme, karotis arter stentleme.
Dejeneratif servikal hastalığı olanlarda dinamik servikal manyetik rezonans görüntüleme bulgularının standart statik manyetik rezonans görüntüleme ve klinik bulgular ile korelasyonu
Bu çalışmanın amacı dejeneratif servikal hastalık olgularında statik ve dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları arasındaki farklılıkların değerlendirilmesi ve klinik bulgular ile statik ve dinamik MRG bulguları arasındaki korelasyonun araştırılmasıdır. Hastanemize boyun ağrısı şikayeti ile başvuran 84 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. MRG öncesinde yapılan klinik muayene sırasında hastalar vizüel analog skala (VAS) ve boyun özürlülük indeksi (BÖİ) formları ile değerlendirilmiştir. Statik servikal MRG görüntülerinde C3-C7 düzeyleri arasından Kang skoru (KS), ligamentum flavum (LF) kalınlığı, spinal kanal ön-arka çapı (SKÇ), sagital hareket aralığı (ROM) ölçümleri yapılmış, aynı ölçümler dinamik MRG' de tekrarlanmıştır. Nötr, fleksiyon ve ekstansiyon pozisyonlarında elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırılmış, ayrıca MRG bulguları ile VAS ve BÖİ skorları arasındaki ilişki de değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 84 olgunun (55 Kadın, 29 erkek) yaş ortalaması 51.32±7.29 dir. Nötr pozisyonda C4-5 ve C6-7 düzeylerinde (p<0.05), fleksiyon pozisyonunda C4-5 ve C6-7 düzeylerinde (p<0.05), ekstansiyon pozisyonunda C4-5 ve C6-7 düzeylerinde (Sırasıyla p<0.05; p<0.01) KS' ları ile VAS puanları arasında pozitif yönlü korelasyon bulunmuştur. Tüm düzeylerde nötr-ekstansiyon ve fleksiyon-ekstansiyon pozisyonlarındaki KS' ları arasında fark bulunmuştur (Sırasıyla p<0.05, p<0.01). Fleksiyon pozisyonunda C6-7 düzeyinde VAS puanı ile LF kalınlığı arasında negatif yönlü ilişki bulunmuştur (p<0.05). Tüm düzeylerde nötr, fleksiyon ve ekstansiyon pozisyonlarındaki LF kalınlıkları arasında fark bulunmuştur (p<0.01). Fleksiyon pozisyonunda C4-5 düzeyinde SKÇ ile VAS puanı arasında negatif yönlü ilişki bulunmuştur (p<0.05). Tüm düzeylerde nötr, fleksiyon ve ekstansiyon pozisyonlarındaki SKÇ arasında fark bulunmuştur (p<0.01). Fleksiyonda C4-5 ve C6-7 düzeylerinde ölçülen SKÇ ile ROM arasında pozitif yönlü korelasyon bulunmuştur (Sırası ile p<0.05; p<0.01). Ekstansiyonda C6-7 düzeyinde ölçülen SKÇ ile ROM arasında negatif yönlü korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Fleksiyonda C6-7 düzeylerinde ölçülen KS ile ROM arasında negatif yönlü korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Çalışmamız dinamik MRG'nin, servikal kanal stenozu ve bu duruma katkı sağlayan faktörlerin görüntülenmesinde statik MRG' ye üstün olduğunu göstermiştir. Dinamik MRG' nin standart incelemeye ek olarak kullanılması operasyon planlaması için kullanışlı olabilir. Bununla birlikte her hasta için bu yöntemin kullanılması hasta konforu, zaman ve maliyet açısından uygun değildir. Çalışmamız fizik muayene, boyun ağrı ve özürlülük formlarının ek inceleme ihtiyacını belirlemek amacı ile kullanımının yeterli katkı sağlamadığını göstermektedir. Yalnız aksiyel boyun ağrısı şikâyeti bulunan hastalardan ziyade myelopati ve radikülopati semptomlarının bulunduğu hasta grubu ile yapılacak çalışmalar ile bu ilişkinin gösterilebileceğini düşünüyoruz.
Beyin tümörlerinin evrelendirilmesinde 'dynamıc susceptılıty contrast' perfüzyon görüntüleme ve 'arterıal spın labelıng' görüntülemenin karşılaştırılması
Glial tümörlerde erken tanı ve doğru evreleme sağkalım oranlarını artırdığı için perfüzyon MRG önemli bir yardımcı ileri görüntüleme tekniğidir. Bu çalışmanın amacı beyin tümörlü hastalarda perfüzyon MRG'nin (DSC ve ASL) histopatolojik sonuçlarla karşılaştırılarak evrelemedeki rolünü saptamaktadır. Çalışmaya dahil edilen 32 hastanın 23'ü yüksek evre (%71,9), 9'u düşük evre (%28,1) gliomdu. Tüm hastaların ASL ve DSC- rCBV görüntüleri iki nöroradyolog tarafından görsel olarak değerlendirildi. DSC ve ASL görsel değerlendirilmesinde gözlemciler arası uyumun çok iyi olduğu görüldü. DSC'de lezyonlardan rölatif serebral kan hacmi (rCBV) ve ASL'de rölatif sinyal intensite (rSİ) ölçüldü. Çalışmamızda düşük ve yüksek evre tümörleri ayırmada DSC ve ASL haritalarında yapılan görsel değerlendirme ile düşük duyarlılık ve özgüllük değerleri bulunmuştur. DSC'de rCBV ölçümü ile ise yüksek duyarlılık değerleri saptanmıştır. Bu nedenle, bu yöntemlerin glial tümör evrelenmesinde konvansiyonel MRG'ye ek bilgiler verebilecekleri, ancak tek başlarına evrelendirme amaçlı kullanılmamaları gerektiği görüşündeyiz. ASL perfüzyon ekzojen kontrast ajan kullanılmaması avantajı ve gelecekteki yeni teknik gelişmeler ile faydalı bilgiler sağlayacaktır
Semptomatik uterin miyomlarda uterin arter embolizasyonunun etkinliği
Uterin miyomlar kanama, ağrı, bası semptomlarına ve infertiliteye neden olabilen uterusun en sık benign tümörleridir. Medikal tedavilerin etkinliği bulunmayıp klasik tedavi yöntemi cerrahidir. Ancak uterin arter embolizasyonu, miyom tedavisinde cerrahiye alternatif uterus koruyucu bir yöntem olarak kabul görmüştür. Çalışmamızda uterin arter embolizasyonları yapılmış ve sonrasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde izlemleri yapılan semptomatik uterin miyom hastalarında uterin arter embolizasyonunun etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Şubat 2009 ile Haziran 2011 tarihleri arasında uterin miyomları nedeni ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde veya dış merkezlerde uterin arter embolizasyonları yapılmış ve sonrasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde izlemleri yapılan toplam 39 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastalar ile ilgili tüm kayıtlara hasta dosyalarından veya hastane tıbbi otomasyon sisteminde kayıtlı bilgilerden retrospektif olarak ulaşıldı. Eksik bilgiler ise hastalar kontrole geldiklerinde yüz yüze veya telefon görüşmesi ile elde edildi. Olgular 29-50 yaş aralığında (ortalama yaş; 39,56), menapoza girmemiş kadın olgulardı. Tüm olgulara tek taraftan, tek bir girişimsel radyolog tarafından uterin arter embolizasyonu yapılmış ve embolizasyon işlemine uterin arter akım hızında yeterli yavaşlama ve "tris-acryl collagen" kaplı mikroküreciklerle embolizasyon yapılan olguların kontrol anjiografi görüntülerinde budanmış ağaç manzarası oluşana kadar devam edilmişti. Teknik başarı %100 olup, işlemle ilişkili komplikasyon izlenmemişti. Telefonla ve yüzyüze ulaşılabilen 32 olgudan 27'sinin (%84.3) yakınmaları gerilemişti. İki olguya, yakınmalarının gerilememesi üzerine histerektomi yapıldı. Bir olgunun kanama, 1 olgunun ise ağrı dışındaki tüm şikayetleri gerilemişti. Bir olguda kalıcı amenore gelişmişti ancak hasta yakınmalarının gerilediğini ve işlemden memnun olduğunu belirtti. İki olguda miyom vajinal yolla atılmıştı. Yedi (%17,9) olguya ise ulaşılamadı. İşlem başarısı %93,8 olarak bulundu. Çalışmamızdaki minör komplikasyon oranı %13,3, majör komplikasyon ve tekrar müdahale oranları ise %10 olarak bulunmuştur. Bir olgu işlem sonrası tüp bebek yöntemiyle ikiz bebek sahibi olmuştur. Olguların 10'unun işlem öncesi ve sonrası pelvik MRG'lerine ulaşıldı. Bu hastalardan 8'inin (uzunluk x genişlik x derinlik x 0,5233 formülü ile hesaplanan) uterus volümlerinde %18-92.2, dominant miyom volümlerinde %9-64 arası küçülme olduğu ve kontrast sonrası alınan görüntülerde miyomların kontrast tutmadığı izlendi. Sonuç olarak uterin arter embolizasyonu semptomatik miyomların tedavisinde cerrahiye alternatif, minimal invaziv ve güvenilir bir yöntemdir. İşlem sonrası özellikle uzun dönem izlemlerde, tekrar müdahale oranlarının görece yüksek olmasına rağmen uterus koruyucu bir yöntem olması, hastanede kalış ve günlük aktivitelere dönüş süresinin kısa olması nedeniyle hasta memnuniyeti yüksek bir tedavi yöntemdir
Tiroid nodüllerinin benign - malign ayırımında us-elastografi ve TI-RADS skorlama sisteminin etkinliğinin araştırılması
AMAÇ: Tiroid nodüllerinin benign-malign ayırıcı tanısında TI-RADS skorlama sistemi ve US- Elastografi'nin maligniteyi saptamadaki duyarlılık ve özgüllüğünü değerlendirip karşılaştırarak, tek başlarına ve birlikte etkinliklerini ortaya koymayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2015 - Nisan 2015 tarihleri arasında 49 hastadaki 50 nodül çalışmaya dahil edildi. Tüm olgular Esaote MyLab 70XVG ultrasonografi cihazı kullanılarak gri skala, power Doppler ve elastografi bulgularına göre değerlendirildi. Belirgin hipoekojenite, mikrokalsifikasyon varlığı, düzensiz kontur, solid olmak ve ön arka çapın transvers çaptan daha büyük olması şüpheli unsurlar kabul edilerek TI-RADS skorlaması yapıldı. Power Doppler incelemede vaskülarite periferik, intranodal ve anarşik olmasına göre gruplandı. Gerinim elastografi yöntemi ile transvers ve longitudinal planlarda gerinim renk haritaları elde edilerek Rago skalasına göre kalitatif değerlendirme yapıldı. Semi-kantitatif değerlendirmede nodül gerinimi aynı derinlikte normal parankim ve aynı kesitteki en yumuşak parankime oranlanarak elastisite indeksleri hesaplandı. ROC eğrisi analizi yapıldı. İstatistiksel önemlilik kategorik değişkenler için, ki-kare ve Fisher's Exact Test ile, sürekli değişkenler için 'Student t' ve 'Mann - Whitney U' test ile, korelasyon ise Spearman korelasyon katsayısı ile değerlendirildi. İstatistiksel analizde önemlilik seviyesi P <.05 olarak kabul edildi. BULGULAR: Nodüllerin 45'i benign, beş tanesi ise maligndi. Malignite için düzensiz sınırlı olmak %80,0 duyarlılık ve %93,3 özgüllüğe; halo varlığı %80,0 duyarlılık ve %40,0 özgüllüğe; solid yapıda olmak %100 duyarlılık, %53,3 özgüllüğe; mikrokalsifikasyon varlığı %40,0 duyarlılık ve %93,3 özgüllüğe; hipoekoik olmak %80 duyarlılık ve %53,3 özgüllüğe; belirgin hipoekoik olmak ise %60 duyarlılık ve %97,8 özgüllüğe sahip olarak hesaplandı. Vaskülaritenin niteliği açısından benign ve malign gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (ki-kare test p=0,37). Maligniteyi saptamada TI-RADS 4b ve 4c olmanın duyarlılığı %80, özgüllüğü %86,7 olarak, Rago kategori 4 ve 5 olmanın duyarlılığı %40,0, özgüllüğü %100 olarak bulundu. Transvers ve longitudinal planda üç ölçüm yapılarak, Tiroid/Nodül, Parankimin en yumuşak yeri/Nodül elastisite oranları ölçüldü. ROC eğrisi analizinde, elastisite indekslerinin eşik değerleri üç ölçümün ortalamasının alındığı durumda sırasıyla 1,59, 1,18, 2,38, 2,50; üç ölçümün en yüksek olanının alındığı durumda sırasıyla 1,79, 1,59, 2,53, 2,73 bulundu. Eğri altında kalan alanlar 0,729 -0,893 arasında değişmektedir. TI-RADS ve Rago skorlarından en az birinde malign olarak gruplanan nodüller malign kabul edildiğinde, %80 duyarlılık ve %86,7 özgüllük bulundu. TI-RADS ve Rago skorlama sisteminin korelasyonu değerlendirildiğinde orta derecede korelasyon olduğu görüldü (r=0.505). SONUÇ: Gri skala US bulgularını bir arada ele alan TI-RADS skorlama sistemi nodülleri değerlendirmede pratik ve etkili bir yöntemdir. US-Elastografi tek başına %40 duyarlılık ve %100 özgüllüğe sahipken gri skala bulgularına ek olarak kullanıldığında bu değerler %80 ve %87 ye çıkmaktadır. Semikantitatif ölçümler kullanıldığında, kalitatif değerlendirmeye göre özgüllük bir miktar düşse de (%100'den %71,1'e) duyarlılık önemli ölçüde arttırmaktadır (%40'tan %100'e). TI-RADS ve US-Elastografinin birlikte kullanıldıklarında etkinliklerini değerlendirmek için daha geniş hasta serilerinin incelendiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: TI-RADS, elastografi, tiroid, nodül, İİAB.