
12
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Holştayn ineklerde klinik endometritis olgularında klorokrezol ve borik asit kullanımının tedaviye etkileri
Bu çalışmada, klinik endometritis tedavisinde intrauterin klorokrezol ve borik asidin etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Araştırmaya, doğum sonrası 45. günde olan, aynı çevre koşullarında tutulan ve aynı rasyonla beslenen, birinci laktasyondaki toplam 55 Holştayn inek dahil edildi. İnekler rastgele üç gruba ayrılmış ve farklı tedavi protokollerine tabi tutulmuştur. Kontrol grubu 15, klorokrezol grubu ve borik asit grupları ise 20'şer inekten oluşturulmuştur. Kontrol grubuna plasebo etkisini değerlendirmek için üç gün arayla üç doz 50 ml %0,9'luk izotonik sodyum klorür intrauterin uygulandı. Diğer gruplara ise 50 ml %1'lik borik asit ve 50 ml %1'lik klorokrezol intrauterin olarak üç gün arayla üç doz uygulanmıştır. Çalışmanın sonucunda hem klorokrezolün hem de borik asidin klinik endometritis tedavisinde terapötik etkilere sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Klorokrezolün iyileşme oranı, gebelik durumu ve akıntı durumları üzerinde borik aside göre daha yüksek başarı sağladığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, klorokrezol ile elde edilen daha yüksek gebelik oranlarının, onu klinik pratikte daha uygun bir seçenek haline getirebileceği düşünülmektedir. Bu bulgular, hayvan sağlığını ve üreme verimliliğini olumlu yönde etkileyebilecek tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için değerli öngörüler sağlayabilir. Gelecekte, bu maddelerin farklı dozajları, uygulama yöntemleri ve uzun vadeli etkileri üzerine daha fazla araştırma yapılmasının tedavi etkinliğini optimize etmek için faydalı olacağı düşünülmektedir.
Süt ineklerinde yağ dokusu mobilizasyonu ile puerperal dönem fertilite performansının değerlendirilmesi
Bu çalışmada, süt sığırlarında doğum öncesi ve sonrası sırt bölgesi yağ kalınlığı (SBYK) değişimlerinin metabolik parametreler, postpartum hastalık insidansı ve fertilite üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında primipar (n=120) ve multipar (n=120) Holstein inekler kullanılmış olup, çalışmaya sistemik hastalık ya da fertilite sorunu bulunmayan klinik olarak sağlıklı bireyler dâhil edilmiştir. SBYK ölçümleri doğumdan 60 gün önce (SBYK1), 5 gün önce (SBYK2), doğumdan sonra 21. (SBYK3), 40. (SBYK4) ve 80. (SBYK5) günlerde olmak üzere beş farklı zamanda gerçekleştirildi. Ölçümlerden elde edilen verilere göre, doğum öncesi ve sonrası yağ kalınlığı farkı (∆ SBYK) esas alınarak inekler eşit sayıda dört alt gruba ayrıldı. Bu gruplar primipar Grup 1 (max ∆ SBYK) , Primipar Grup 2 (min ∆ SBYK) , Multipar Grup 1 (max ∆ SBYK) ve Multipar Grup 2 (min ∆ SBYK) olarak isimlendirildi. Kan örnekleri doğuma beş gün kala ve doğumdan beş gün sonra olmak üzere iki farklı zamanda alındı. Kalsiyum, fosfor, magnezyum, BHBA, NEFA, AST, GGT, glukoz, kolesterol, BUN, total protein ve albumin düzeyleri belirlendi. Ayrıca, gebelik oranları ile retensio secundinarum, septik metritis ve ketozis gibi postpartum hastalık insidansları da gruplar bazında değerlendirildi. Bulgular doğrultusunda, Multipar Grup 1 ineklerde postpartum BHBA (0,995 mmol/L) ve NEFA (0,660 mmol/L) düzeylerinde artış; glukoz (48,2 mg/dL) ve kalsiyum (9,15 mg/dL) düzeylerinde azalma saptanmıştır. Primipar Grup 1'de de BHBA (0,891 mmol/L) ve NEFA (0,923 mmol/L) düzeylerinin yüksek olduğu, ayrıca total protein ve GGT düzeylerinin Grup 2'ye göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Gebelik oranları, Primipar Grup 1'de %36,6, Multipar Grup 1'de ise %41,6 olarak saptanmış; ilgili Grup 2'lerde bu oranlar sırasıyla %70,0 ve %61,6'ya ulaşmıştır. Retensio secundinarum ve septik metritis oranları yağ kaybı yüksek gruplarda daha fazla görülmüş; ketozis sıklığı özellikle Multipar Grup 1'de %26,0 ile dikkat çekici düzeyde bulunmuştur. Sonuç olarak, doğum öncesi yağ rezerv düzeyinin ve doğum sonrası dönemdeki yağ kaybı miktarının, süt sığırlarında metabolik denge ve reprodüktif performans üzerinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu doğrultuda, sırt bölgesi yağ kalınlığının düzenli olarak izlenmesi, geçiş dönemi yönetiminde erken risk belirleme aracı olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşımın, metabolik hastalıkların önlenmesi ve fertilite performansının desteklenmesi açısından katkı sağlayabileceği öngörülmektedir.
Süt ineklerinde postpartum ilk 21 günde endometriyal sitoloji değişimleri ile uterus involüsyonu arasındaki ilişkinin araştırılması
Yapılan araştırmada, süt ineklerinde postpartum ilk 21 gün endometriyal sitoloji yöntemi ile lökosit oranlarının ve kan serum BHBA ve NEFA değerlerinin değişimini ve varsa birbirleri ile ilişkisini ortaya koymak ayrıca ultrasonografik olarak uterus ve serviksin involüsyon süreci değerlendirildi. Araştırmada kullanılan hayvan materyali 20 adet sağlıklı, doğum yapmış, postpartum ve metabolik hastalığa yakalanmamış ineklerden oluşturuldu. Çalışmaya alınan ineklerin VKS değerleri 3 ve 3'ten büyük ve 4'ten küçük olmasına dikkat edildi. Doğum yapan ineklere postpartum 1, 7, 14 ve 21. günlerde ultrasonografik muayene, kuyruk venasından kan alma işlemi ve sitoband yöntemi ile endometriyal örnek alım işlemi gerçekleştirildi. Ultrasonografik muayenede endometriyal kalınlık, serviks çapı ve kornu uteri çapları ölçüldü ve kayıt altına alındı. Kuyruk venasından alınan kan örneklerinden serum çıkartıldı ve Üre, AST, GGT, Glu, TP, Alb, Ca, Chol, Trig, Mg, Phos, BHBA ve NEFA değerlerine bakıldı. Alınan endometriyal örnekler ise lam üzerine yayma yapılarak lama aktarıldı ve PMNL'lerin sayımını yapmak amacıyla Papanicolaou yöntemi ile boyama işlemi gerçekleştirildi. Mikroskop altında her bir preparatta 200 hücre sayıldı ve sayılan hücrelerin yüzde olarak değerleri hesaplandı ve kayıt altına alındı. Postpartum 1, 7, 14 ve 21. günlerde endometriyal kalınlık, serviks çapı ve kornu uteri çapları karşılaştırıldığı zaman istatistiksel olarak fark bulunamadı (p<0,01). Post partum 1, 7, 14 ve 21. günlerde alınan endometriyal sitoloji örneklerinde hücre sayımı sonrasında elde edilen %PMNL oranlarında istatiksel olarak farklı olduğu bulundu (p<0,01). Postpartum 1, 7, 14 ve 21. günlerde alınan kan örneklerinde yapılan metabolik profil testi sonuçlarına göre NEFA, BHBA ve PMNL arasında zayıf korelasyon olduğu tespit edildi. PMNL ve servikal çap arasında orta derecede bir ilişki olduğu belirlendi. Sonuç olarak serviksin involüsyonu ve endometriyal PMNL oranları ile serum NEFA ve BHBA seviyeleri arasında belirlenen zayıf korelasyonlar postpartum dönemde yapılan rutin muayenelere ek olarak PMNL oranlarının postpartum uterus sağlığının takip edilmesinde kullanılabilir bir parametre olduğunun kanısına varıldı.
İneklerde vitamin-mineral içeren rumen bolusunun süperovulasyon cevabı ve embriyo kalitesine etkisi
Bu çalışmada yavaş eriyebilen rumen bolusları ile süperovulasyon (SOV) protokolü öncesi vitamin A, β-karoten, vitamin E, Selenyum, Çinko verilerek, SOV cevabı, embriyo sayısı ve kalitesine etkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Araştırmada 150-318 laktasyon gün aralığında sağlıklı rastgele 22 adet Holstein ırkı primipar inek seçildi. Donörler Grup Bolus (GB) (n=11) ve Grup Kontrol (GK) (n=11) olarak rastgele iki gruba ayrıldı. Süperovulasyon protokolünden 21 gün önce GB'ye; vitamin A, β-karoten, vitamin E, selenyum, çinko içeren bolus yutturulurken kontrol grubuna işlem uygulanmadı. Vitamin, iz mineral seviyelerinin değerlendirilmesinde SOV'dan 21 gün önce (SOV öncesi) ve embriyo yıkama günü (SOV sonrası) kan örnekleri alındı. İndüktif eşleşmiş plazma-kütle spektrometresi ve HPLC ile analizleri gerçekleştirildi. GB ile GK arasında SOV öncesi ve SOV sonrası vitamin iz mineral kan seviyeleri arasında istatiksel fark görülmedi (p>0,05). Retinol ve β-karoten her grupta SOV sonrasında artarken (p<0,05), Se GB azaldı (P<0,05). Çalışma sonunda östrus günü GB ortalama 21,18±2, GK ortalama 18,91±2,07 adet folikül sayıldı (p>0,05). Ovule olabilen folikül sayısı GB'de ortalama 17,45±2,57, GK'de ortalama 17±2,37 belirlendi (p>0,05). GB'de toplam 161 (ortalama 14,64±1,85) corpus luteum (CL), GK'de toplam 155 CL (ortalama 14,09±1,67) saptandı (p>0,05). GB'de toplam 115, GK'de toplam 86 embriyo üretildi (p>0,05). Toplanan embriyolardan GB'de 103 adet, GK'de 65 adet transfer edilebilir kalitedeydi (p>0,05). GB'de 12 adet, GK'de 21 adet transfer edilemeyen embriyo üretildi (p>0,05). GB'de östrus günü folikül sayısı ile transfer edilebilir embriyo arasında (r=0,64), GK'de östrus günü folikül sayısı ile transfer edilemez embriyo arasında korelasyon (r=0,75) saptandı. GB'de Ovule olabilen folikül sayısı ile CL sayısı (r=0,82) ve transfer edilebilir embriyo sayısı (r=0,71) arasında, GK'de ise ovule olabilen folikül sayısı ile transfer edilemez embriyo arasında korelasyon (r=0,76) saptandı. Ayrıca GB'de CL sayısı ile transfer edilebilir embriyo sayısı (r=0,85) ve toplam embriyo sayısı arasında korelasyon (r=0,87) belirlendi. Rasyonda vitamin ve iz mineral içeren bolus uygulamasının kan seviyelerinde önemli derecede artışlara neden olmadığı, SOV sonrasında gelişen folikül ve CL sayısını dolayısıyla embriyo sayısında önemli bir değişikliğe neden olmadığı görüldü. Süperovulasyon ve embriyo üretiminde bireysel farklılık çok önemli olduğundan donörlerin bu faktörler (geçmiş SOV verileri) gözetilerek seçilmesi başarıyı arttırmada daha iyi bir yol olabilir.
Sığır embriyolarının OPS ve modifiye payet yöntemiyle vitrifikasyonu
Dünyada son zamanlarda artan IVP sığır embriyolarına paralel olarak embriyo transferinin arttığı görülmektedir. Kriyoprezervasyon embriyo transferinin yaygınlaşmasında kilit bir noktadır. Kriyoprezervasyon yöntemlerinden vitrifikasyon, IVP sığır embriyoları söz konusu olduğunda ön plana çıkmaktadır. Yüksek başarı oranlarına sahip, uygun maliyetli ve kolay uygulanabilir vitrifikasyon yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Araştırmanın amacı, gelişmiş laboratuvar imkânlarına ihtiyaç duymadan sahada uygulanabilecek bir vitrifkasyon yönteminin başarısını değerlendirmekti. Geliştirilen modifiye payet (MP)'in etkinliği, OPS ve vitrifiye edilmeyen kontrol grubu ile kıyaslayarak değerlendirildi. Mezbaha ovaryumlarından elde edilen kaliteli oositler IVM, IVF ve IVC işlemlerine tabi tutuldu. Araştırmada OPS, MP ve Kontrol gruplarının herbiri için 25 embriyo kullanıldı. Vitrifikasyon grupları vitrifiye edilip çözdürüldükten sonra kültüre yüklenirken, kontrol grubu vitrifiye edilmeksizin kültüre devam etti. OPS grubunun vitrifikasyon solüsyonu %20 FBS (v/v), %16,5 EG (v/v), %16,5 DMSO (v/v) ve 0,5 M sükroz içeren TCM199 medyumu iken, MP grubunun vitrifikasyon solüsyon %20 FBS (v/v), %15 EG (v/v), %15 DMSO (v/v) ve 0,5 M sükroz içeren TCM199 medyumuydu. Çözdürme işlemi vitrifikasyon yöntemlerinde aynı olup 0,25 ml'lik payet içinde 38,5°C'de tek adımda yapıldı. Çözdürme solüsyonu olarak %20 FBS (v/v) ve 0,2 M sükroz içeren TCM199 medyumu kullanıldı. Çözdürme sonrası OPS ve MP gruplarında sırasıyla 0. saat (%64 ve %72) ve 24. saat (%92 ve %100) re-ekspansiyon oranları arasında fark bulunmamıştır (P˃0,05). Çözdürme sonrası gelişim oranları OPS ve MP grubunda sırasıyla 24. (%60 ve %76) ve 48. saat (%68 ve %76) bulundu (P˃0,05). Araştırmada OPS, MP ve Kontrol grubunda sırasıyla 24. (%28, %48 ve %40) ve 48. saat (%36, %60 ve %52) hatching/hatched oranı belirlendi (P˃0,05). MP gereci OPS'e göre yüzdesel olarak yüksek hatching sonuçları vermesine rağmen çalışmadaki embriyo sayısının düşüklüğüne bağlı olarak bu fark istatistiksel olarak ispatlanamamıştır. Gelecek çalışmalarda daha yüksek sayıda embriyo kullanılarak bu tekniğin başarısına dair daha kapsamlı çalışmaların yapılması gereklidir. Ayrıca vitrifikasyon sonrası embriyoların transfer edilerek gebelik oranlarının değerlendirilmesi gerçek başarıyı ortaya koyacaktır. MP tekniğinin uygulaması OPS'e göre zor olduğu için belli bir el becerisi kazanıldıktan sonra kullanılması uygun olacaktır. Sahada vitrifiye embriyoların yaygınlaşması için karmaşık işlemler gerektirmeyen başarılı bir vitrifikasyon tekniğinin geliştirilmesi gereklidir.
Kedilerde vaginal sitoloji ile uterusunhistopatolojik incelenmesinin karşılaştırılması
Bu tez çalışmasında, kedilerde seksüel siklusun farklı dönemlerinde alınan vajinal sitoloji örnekleri ile uterusun histopatolojik bulguları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada ovariyohisterektomi planlanan 56 sağlıklı dişi kedi kullanılmıştır. Tüm kedilerden vaginal smear örnekleri alınmış ve seksüel siklus dönemlerine göre gruplandırılmıştır. Histolojik inceleme amacıyla, ovariyohisterektomi sırasında uterustan doku örnekleri alınmıştır. On kedinin proöstrus, 14 kedinin östrus, 12 kedinin interöstrus, 10 kedinin diöstrus ve 10 kedinin de anöstrus döneminde olduğu belirlenmiştir. Kornifiye hücre oranı en yüksek düzeyde östrus döneminde belirlenmiş olup, diğer tüm dönemlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). KH oranı, proöstrus ve interöstrus dönemlerinde diöstrus ve anöstrus dönemlerine kıyasla daha yüksek, diöstrus döneminde ise anöstrusa kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Proöstrus ve interöstrus dönemleri arasında KH oranı açısından anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Uterus dokusundan alınan kesitler Hematoksilen-Eozin ile boyanarak doku preparatları hazırlanmış ve kornu uteri çapları (KUÇ), endometriyal kalınlık (EK), myometriyal kalınlık (MK) ve glandular çaplar (BÇ) ölçülmüş, endometriyal bezlerin kistik dilatasyon durumları kaydedilmiştir. KUÇ, MK ve EK ortalamaları, seksüel siklusun farklı dönemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermemiştir. BÇ ortalaması ise diöstrus ve proöstrus dönemlerinde benzer bulunmuş ve bu dönemlerde interöstrus ve östrus dönemlerine kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,01). Proöstrus, östrus ve interöstrus evreleri foliküler dönem; diöstrus ve anöstrus evreleri ise luteal dönem olarak kabul edilmiştir. KUÇ, EK, MK ve BÇ ortalamaları foliküler ve luteal dönemler arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık göstermemiştir. KH oranı ile histopatolojik parametrelerden sadece MK değerleri arasında orta düzeyde pozitif korelasyon olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Diğer histopatolojik veriler ile KH oranı arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Kistik endometriyal hiperplazi şiddeti ile KH oranı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Vaginal sitoloji seksüel siklus dönemini belirlemede etkili bir yöntem olsa da uterus dokusunun fizyolojik ve patolojik durumunu tam olarak yansıtmadığı sonucuna varılmıştır.
Yenidoğan kedi ve köpeklerde apgar skorlaması ve yavru yaşam oranlarının karşılaştırılması
Bu çalışmada farklı ırklardaki kedi ve köpeklerin doğum gerçekleştikten sonra gösterdikleri fizyolojik ve davranışsal tepkiler incelenmiştir. Araştırmaya toplamda 26 anne (14 kedi ve 12 köpek) ve bunların 106 yavrusu (41 kedi, 65 köpek) dahil edilmiştir. Anne kediler 1-3 yaş, anne köpekler ise 1-4 yaş aralığında olup, kediler 4 farklı ırk, köpekler ise 7 farklı ırkta değerlendirilmiştir. Anneler ve yavrular, araştırmaya dahil edilmeden önce detaylı bir sağlık muayenesinden geçirilmiş ve genel sağlık durumları, vücut ağırlıkları, mevcut hastalık veya belirtileri olup olmadığı değerlendirilmiştir. Hamilelik süreci boyunca anneler yakından takip edilmiş ve doğum esnasında herhangi bir komplikasyon durumunun olup olmadığı kayıt altına alınmıştır. Doğum sürecinde normal doğum, güç doğum ve sezaryen doğum olmak üzere doğum şekilleri ve doğan yavrular kaydedilmiştir. Yenidoğan yavruların doğum sonrası ilk 10 dakika içinde genel sağlık durumları, kalp atış hızı, solunum hızı, refleksleri, hareketlilikleri, müköz membran renkleri, ağlama ve emme gibi parametreler incelenmiştir. Her bir yenidoğan yavrunun APGAR skoru, doğumdan sonraki ilk 10 dakika içinde belirlenmiştir. Toplanan veriler dikkatle kaydedilmiş ve istatistiki analizler için dijital veri tabanına aktarılmıştır. Yavru kedilerin %41,5'i sezaryenle, %19,5'i güç doğumla ve %39'u normal doğumla dünyaya gelmiştir. Yavru köpeklerin ise %23,1'i sezaryenle, %9,2'si güç doğumla ve %67,7'si normal doğumla dünyaya gelmiştir. Doğum şekline göre APGAR skorları değerlendirildiğinde, sezaryen doğum yapan kedilerin %35,7'sinde düşük, %50'sinde orta ve %14,3'ünde yüksek APGAR skoru görülmüştür. Güç doğum yapan kedilerin %30'unda düşük, %50'sinde orta ve %20'sinde yüksek APGAR skoru bulunmuştur. Normal doğum yapan kedilerin ise %10'unda düşük, %35'inde orta ve %55'inde yüksek APGAR skoru tespit edilmiştir. Köpeklerde sezaryen doğum yapanların %25'inde düşük, %40'ında orta ve %35'inde yüksek APGAR skoru kaydedilmiştir. Güç doğum yapan köpeklerin %15'inde düşük, %50'sinde orta ve %35'inde yüksek APGAR skoru bulunmuştur. Normal doğum yapan köpeklerin ise %5'inde düşük, %25'inde orta ve %70'inde yüksek APGAR skoru belirlenmiştir. Kedilerde ırklara göre yapılan bu karşılaştırmalarda solunum hızları ve kalp atım hızları ile ilgili anlamlı bir ilişki ve fark bulunmamaktadır (p>0,05). Köpeklerde ise ırklara solunum hızları ve kalp atım hızları ile ilgili anlamlı bir ilişki ve fark bulunmaktadır (p<0,01). Çalışmamızda Dogo ve Presa Canario gibi büyük ırk köpeklerin daha fazla normal doğum gerçekleştirdiği ve yenidoğan yavrularının sağlık parametrelerinin daha yüksek değerlerde tespit edildiği gözlemlenmiş ve Chihuahua, Pomeranian, Maltese Terrier ve Pekingese gibi küçük ırk köpeklerde daha fazla güç doğum olgusu veya sezaryen doğum gerçekleştiği ve yenidoğan yavrularının sağlık parametrelerinin daha düşük değerlerde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, doğum şekline göre yapılan karşılaşmalarda hem kediler hem de köpeklerde solunum ve kalp atım hızları bakımından yüksek düzeyde anlamlı bir ilişki ve fark bulunmuştur (p<0,01). Kedilerde anne yaşı ile kalp atım sayısı ve solunum hızı arasında anlamlı ilişkiler bulunmazken (p>0,05), köpeklerde anne yaşı ile kalp atım sayısı ve solunum sayısı arasında anlamlı ve pozitif ilişkiler (p<0,05) bulunmuştur. Köpeklerde kardeş sayısının artmasıyla birlikte emme, ağlama, hareketlilik ve refleks gibi davranışlarda da artış görülmüştür (p<0,01). Sonuç olarak hem kedilerde hem de köpeklerde normal doğumun yenidoğanların APGAR skorlarını olumlu etkilediği belirlenmiştir. Normal doğum yapan kedilerin ve köpeklerin APGAR skorları, sezaryen ve güç doğum yapanlara göre daha yüksektir. İstatistiksel analizler, doğum şeklinin yenidoğanların fizyolojik ve davranışsal tepkileri üzerinde önemli bir etkisi olduğunu göstermiştir.
Şanlıurfa bölgesinde özel veteriner kliniklerine getirilen pet hayvanların jinekolojik olgular yönünden retrospektif olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada, 2018 – 2022 yılları arasında Şanlıurfa bölgesinde özel veteriner kliniklerine getirilen pet hayvanların jinekolojik olgular yönünden retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla, 2018 – 2022 yılları arasında 4 farklı özel veteriner kliniğine 5 (beş) yıl boyunca getirilen pet hayvanların, hasta kayıt ve takip programındaki verileri ile hasta kayıt defterine kaydedilen jinekolojik olguları incelenmiştir. Kliniklere getirilen pet hayvanların kliniklere getirileme sebepleri tür, yıl, ay bazında değerlendirilmiş ayrıca jinekolojik vakaların yaşlara göre dağılımları belirlenmiştir. Çalışma sonucunda, kliniklere getirilen toplam 3579 vakanın 1403'ünün (%39,2) jinekolojik muayene veya tedavi için getirildikleri tespit edildi. Türlere göre değerlendirildiğinde, jinekolojik vakaların; 1084'ünün kedi (%77,26), 246'sının köpek (%17,53), 66'sının kanatlı (%4,70), 7'sinin tavşan (%0,50) olduğu belirlendi. Yıllarla birlikte kedi sayısının arttığı, diğer hayvan türlerinin sayısında ise önemli bir değişme olmadığı görüldü. Pet hayvanların kliniklere jinekolojik açıdan getirilme sebepleri incelendiğinde, en çok başvuru nedeninin; kedi, köpek ve tavşanlarda ovariyohisterektomi (sırasıyla; %73,62, %38,21 ve %100), kanatlı türlerinde ise yumurta retensiyonu (%100) olduğu belirlendi. İkinci ve üçüncü sıralardaki olguların ise hem kedilerde hem de köpeklerde pyometra ve gebelik muayenesi olduğu tespit edildi. Kedilerin ve köpeklerin kliniklere 0 – 2 ve 2 – 4 yaş aralıklarında en çok ovaryohisterektomi operasyonu için, 4 – 6 yaş aralığında ise pyometra şikâyetiyle getirildikleri belirlendi. Sonuç olarak Şanlıurfa bölgesinde kliniklere en fazla getirilen pet hayvan türünün kedi olduğu en yaygın jinekolojik şikâyetin/talebin ise kedi ve köpeklerde kısırlaştırma operasyonu, kanatlı türlerinde ise yumurta retensiyonu olduğu sonucuna varılmıştır. Elde edilen verilerin hem Veteriner Fakültelerinden mezun olacak öğrencilerin hem de klinisyen veteriner hekimlerin pet hayvanlarda sahada karşılaşacakları jinekolojik sorunların daha çok neler olabileceği hakkında bilgiler vereceği, ayrıca ileride yapılacak bilimsel çalışmalara yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Köpeklerde yalancı gebelik olgularının tedavisinde ve laktasyonun durdurulmasında vitex agnus castus etkinliğinin araştırılması
Bu tez çalışmasında yalancı gebelik semptomu gösteren ve laktasyonun durdurulması hedeflenen köpeklerde Vitex agnus castus kullanımının meme sekresyonunun sonlandırılması amaçlanmıştır. Çalışma materyalini Ondokuz Mayıs Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum ve Jinekoloji Anabilim Dalı'na yalancı gebelik ve sonlandırılması gerekli laktasyon şikayeti ile getirilen hayvanlar oluşturmuştur. Hayvanlar rastgele olarak iki gruba ayrılmış; uygulama grubuna (n=12) VAC <15 kg için; 1 tb/5 kg/24 sa: >15 kg için; 1 tb/15 kg/24 sa (ProlactiNO, VetExpert, Türkiye); kontrol grubuna (n=12) ise dopamin agonisti kabergolin (KAB) 5 µg/kg/24 sa (Dostinex Pzifer, ABD) uygulanmıştır. Uygulama günü 0. gün kabul edilmiş ve 4., 7. ve 10. günlerde köpeklerin klinik muayeneleri yapılmıştır. Hem VAC hem de KAB grubunda meme sekresyon bulgusu köpeklerin hepsinde belirlenmiştir. Davranış değişikliği gösteren hayvanların oranı ise VAC grubunda %41,7, KAB grubunda %33,3' tür. Tedavi sonunda başarı oranları KAB grubunda %66,7, VAC grubunda %16,7 olarak belirlenmiştir. Diğer yandan meme sekresyonu sonlanmayan hayvanlarda 10. günde memelerdeki sekresyon VAC grubunda %68,7; KAB grubunda %80 azalmıştır. Davranış değişikliklerinin ise VAC grubunda 3. gün ile 8. gün arasında köpeklerin %80'inde; KAB grubunda ise 2. gün ile 7. gün arasında köpeklerin %50'sinde tamamen ortadan kalktığı belirlenmiştir. Yapılan uygulamalar her iki grupta da hematolojik ve serum biyokimyasal parametrelerde sayısal değişiklere yol açmasına rağmen referans değerler dışına çıkmamıştır. Uygulamalar sonucunda KAB grubunda yan etki olarak %2,5 oranında kusma gözlenmiştir; VAC uygulamaları sonucunda herhangi bir yan etki görülmemiştir. Serum PRL düzeylerinin karşılaştırılmasında ise VAC ve KAB grupları arasında sadece dördüncü günde KAB grubunda şekilenen yükselişe bağlı olarak istatistiksel önem bulunmuş (P <0,01), 0., 7, ve 10. günler arasında bir önem belirlenememiştir. Sonuç olarak; elde ettiğimiz veriler köpeklerde yalancı gebeliğe ait meme sekresyonu ve davranış değişikliklerinin ortadan kaldırılması ile laktasyon sonlandırılmasında 10 günlük tedavi sürecinde -özellikle meme sekresyonu üzerine olan- etkisi kabergoline göre düşük kalmaktadır. Ancak, VAC'ın bu sürede -yan etki göstermeden- meme sekresyonunda yol açtığı azalma oranı, tedavi süresi uzatıldığı takdirde başarı oranının da artacağına dair umut vermektedir. Buradan yola çıkarak konu ile ilgili klinik ve hormonal düzeyde çalışmaların devam etmesi hedeflenmektedir.
Süt sığırlarında kuruya çıkarma öncesinde tek doz kabergolin uygulamasının meme involüsyonu ve kuru dönem mastitisleri üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, kuru dönem başlangıcında tek doz kabergolin uygulamasının ineklerde kuru dönemde meme involüsyonunun klinik sürecine ve kuru dönemden köken alan mastitis olgularına karşı etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada, kuruya çıkarılması planlanan, son sağım öncesi tüm meme loblarının CMT skoru 0 olan, laktasyon döneminin son 3 ayında mastitis öyküsü olmayan, kuruya çıkarma anında süt verimi >17 litre/gün olan, 65 Holstein Friesian inek iki gruba ayrıldı. Gruplar kabergolin (GKab) ve kontrol (GKon) olarak ayrıldı. GKab'daki ineklere (n=33), 5,6 mg/5 ml k.i. tek doz kabergolin (Velactis®, Ceva Santé Animale, France) enjeksiyonu, GKon'daki ineklere (n=32) ise 5 ml k.i. tek doz %0,9 NaCl enjeksiyonu yapıldı. Elde edilen verilere göre GKab ve GKon'da sırasıyla serum PRL düzeyleri 1. günde 62,6±125,1 ng/ml ve 98,2±153,1 ng/ml (p<0,045) olarak bulundu. GKab ve GKon'da sırasıyla süt sızıntısı oranı kuru dönemin 1. gününde %3,0 (1/33) ve %46,9 (15/32) (p<0,001), kuru dönemin 2. gününde %18,2 (6/33) ve %56,3 (18/32) (p=0,002) olarak bulundu. Meme ölçüm sonuçları GKab ve GKon'da sırasıyla 0. günde 7,69±1,45 cm ve 6,55±1,35 cm (p=0,002), 1. günde 6,90±2,01cm ve 8,29±1,56 cm (p=0,001), 2. günde 7,37±1,79 cm ve 8,84±1,86 cm (p=0,002) olarak bulundu. Postpartum mastitis oranı GKab ve GKon'da sırasıyla %3,0 (1/33) ve %21,9 (7/32) (p=0,008) olarak bulundu. Doktora tez çalışması sonucunda elde edilen veriler değerlendirildiğinde tek doz kabergolin uygulaması; ineklerde herhangi bir yan etkiye neden olmadı; süt sızıntı insidensini önemli ölçüde azalttı; meme involüsyonunu klinik olarak hızlandırdı ve kuru dönemden köken alan mastitis olgularının önlenmesinde iyi bir yönetim stratejisi olabileceğini gösterdi. Anahtar Sözcükler: Kabergolin, Kuruya çıkarma, Kuru dönem, Mastitis, Meme involüsyonu, Süt sızıntısı.
Kedilerde orta dönem gebeliklerin sonlandırılmasında aglepriston ve farklı prostaglandin (Misoprostol ve Cloprostenol) uygulamalarının etkisinin araştırılması
Kedide istenmeyen gebeliklerin sonlandırılmasında dopamin agonistleri, prostaglandin (PG)F2α, PGE1 ve aglepriston (AGL) gibi çok sayıda ilaç/ajan kullanılmaktadır. Bu ilaçlarda tekrarlayan ve uzun süren uygulama zorunluluğu, yan etki oranlarının yüksek olması (PG), gebeliğin farklı dönemlerinde etki etmeleri gibi olumsuzlukları bulunmaktadır. Aglepriston diğer ilaçlara göre daha başarılı olmasına rağmen kedide gebelik ilerledikçe başarı oranı düşmektedir. Bu olumsuzlukları ortadan kaldırma amacıyla sunulan çalışmada, orta dönem gebeliklerde AGL sonrasında yapılan tek doz PG desteğinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada gebeliklerinin 30-38. günleri arasında bulunan, toplam 35 kedi beş gruba (n=7) eşit olarak dağıtılmıştır. Tüm gruplarda AGL aynı şekilde uygulanmıştır: (Alizin®, Virbac, Fransa), 10 mg/kg dozda, deri altı 24 saat arayla iki uygulama. AGL'nin kombine edildiği PG gruplarında ise PGE1 analoğu olan misoprostol (MİS; Cytotec®, Piramal Health Care, İngiltere) 200 μg/kedi dozda, oral tek uygulama şeklinde yapılırken PGF2α analoğu olan cloprostenol (CLO; PGS®, Alke İlaç, Türkiye) 5 μg/kg dozda, deri altı tek uygalama şeklinde yapıldı. Uygulamalar ilk AGL uygulamasından 24 ve 36 saat sonra yapıldı. Abortus tamamlanma oranı (ATO) AGL, AGL+MİS24/36 gruplarında %71,4; AGL+CLO24/36 guruplarında ise %100 olarak belirlendi (P=0,445). Abortusların başlama zamanı (AB) ve abortus sonlanma zamanı (AS) AGL+CLO24/36 AGL grubuna göre sırasıyla 55,9 ve 68,6 saat (P=0,005) ile 83,1 ve 96,0 saat (P=0,001 ve P=0,005) ile çok daha kısa bulundu. Tüm gruplarda abortusların %79,3'ünün 24. saatte tamamlandığı belirlendi. Uygulamaların klinik ve serum biyokimyasal (AST, ALT, Crea ve BUN) parametreler üzerine önemli bir değişikliğe yol açmadığı görüldü, burada AST ve ALT düzeyleri arasında istatistiksel fark çıkmasına rağmen değerlerin hepsi referans aralık düzeyinde seyrettiği ortaya konuldu. Uygulamaların grupların ortalama progesteron (P4) düzeylerini istatistiksel olarak değiştirmediği görüldü. Gruplarda P4 düzeylerinin abortuslar başladığında ve tamamlandığında bazal seviyenin üstünde seyrettiği belirlendi. Bulgularımız; ilk AGL uygulamasına 24 veya 36 saat sonra yapılan PG desteğinin ATO'yu artırdığı ve/veya AB/AS'yi önemli oranda kısalttığı belirlendi. Burada CLO hem ATO hem de AB/AS üzerine; MİS ise sadece AB/AS üzerine etki göstermiştir. Sonuçlarımız; AGL uygulamasından sonra yapılan CLO veya MİS desteği, kedide orta dönem gebelikleri sonlandırmada güvenli ve etkili bir yöntem olarak kullanılabileceği ancak daha yüksek başarı oranı için AGL+CLO kombinasyonun tercih edilmesi gerektiğini göstermiştir.
Evcil kedilerde ovaryum rezervinin belirlenmesi amacıyla serum anti-müllerian hormon konsantrasyonunun değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında 1-2 yaşlı, seksüel siklusun östrus ve interöstrus evrelerinde bulunan kedilerde ovaryum folikül sayıları ve serum anti-Müllerian hormon arasındaki korelasyonun tespit edilmesi amaçlandı. Vaginal sitoloji yapılarak grup Ӏ (n=15) östrus ve grup ӀӀ (n=12) interöstrus grubu oluşturuldu. Çalışmaya alınan kediler önce fiziksel muayene, hemogram, ultrasonografi muayenesine tabi tutuldu. Operasyonla alınan ovaryumlar ilk önce %10'luk formaldehitte bekletildi. Ardından hazırlanan bloklardan alınacak olan 5-6 µm'lik seri kesitlerden ilkine hematoksilen eozin boyama metodu uygulanarak mikroskobik muayenede herhangi bir lezyon olup olmadığı saptandı. Her ovaryumda 5 kesitteki foliküller sayılarak ortalama folikül sayısı belirlendi. Foliküller primordiyal, primer, sekonder, erken antral ve antral foliküller olmak üzere sınıflandırıldı. Serum AMH, progesteron ve östrojen konsantrasyonları ELISA yöntemi ile ölçüldü. Her iki ovaryumdaki foliküller sayılarak ortalama folikül sayısı hesaplandı. Primordiyal foliküllerin sayısı östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 213,8 ± 99,9 ve 168,3 ± 136,5 olarak bulundu. Primer foliküllerin sayısı östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 75,0 ± 46,2 ve 57,7 ± 29,0 olarak belirlendi. Sekonder foliküllerin sayısı östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 52,3 ± 50,9 ve 40,9 ± 25,2 olarak gözlendi. Erken antral foliküllerin sayısı östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 1,5 ± 2,5 ve 1,3 ± 1,3 bulundu. Antral foliküllerin sayısının östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 2,4 ± 1,8 ve 3,1 ± 1,8 olduğu saptandı. Preantral foliküllerin sayısının östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 341,1 ± 172,9 ve 266,9 ± 158,4 olduğu görüldü. Folikül sayları bakımından östrus ve interöstrus grupları arasında istatistiki bir fark bulunmadı. İnteröstrus ve östrus gruplarına ait korpus luteum sayısı sırasıyla 3,0 ± 1,4 ve 3,2 ± 2,3 olarak bulundu. Serum AMH düzeyinin östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 1,4 ± 0,5 ng/ml ve 3,1 ± 1,2 ng/ml olduğu kaydedildi. Serum progesteron konsantrasyonu östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 0,5 ± 0,1 ng/ml ve 0,87 ± 0,1 ng/ml olarak belirlendi. Serum östrojen düzeyi östrus ve interöstrus gruplarında sırasıyla 58,4 ± 13,6 pg/ml ve 42,3 ± 11,4 pg/ml ölçüldü. Östrus grubundaki kedilerin serum AMH konsantrasyonu ile primordiyal ve preantral) folikül sayıları arasında önemli pozitif korelasyon olduğu belirlendi. Sonuç olarak; grupların folikül sayılarının aynı olmasına rağmen, serum AMH seviyeleri farklılık göstermiştir.