
4,476
Archived Theses
9
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Eğitim ve milli gelir düzeylerinin patent sayıları üzerindeki etkisi: OECD ülkeleri üzerinde bir çalışma
Bu tez, seçilmiş OECD ülkeleri baz alınarak eğitim ve milli gelir düzeylerinin patent üretimine etkisini analiz eden bir çalışmadır. Bu analize eğitim ve milli gelir düzeylerinin yanında, bu olguları etkileyen siyasi faktörler de eklenmiş, daha geniş bir çerçeveden bakılmıştır. Seçilmiş OECD ülkeleri için 2006-2020 yılları arasındaki veriler kullanılarak panel veri analizi ile yedi ayrı model üzerinden analiz yapılmıştır. Analiz sonucunda kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla ve yükseköğretim mezunlarının patent üretimi üzerinde olumlu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Siyasi faktörlerden insani gelişmişlik seviyesi, sivil özgürlükler ve basın özgürlüğü ile patent üretimi arasında olumlu bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Ramsey modeli özelinde etkin büyüme ve tasarruf ilişkisi: Türkiye örneği
Bu çalışmada normatif büyüme modellerinden Ramsey Büyüme Modeli incelenmiştir. Etkin büyümeyi optimum tüketime dayandıran Ramsey, modelini kurarken dinamik optimizasyon metotlarından faydalanmıştır. Dolayısı ile çalışma dinamik optimizasyon metotlarının teorisini ve iktisadi uygulamasını da içermektedir. Ayrıca Ramsey Büyüme Modeli'ne göre Türkiye etkin iktisadi büyümeye veya denk bir soru olan optimum tüketime ulaşabilmiş midir soruları cevaplanmaktadır. Bu bakımdan kişi başı gayrisafi yurt içi hasıla serisi ile kişi başı özel tüketim nihai harcamaları serisine ait uzun dönemli ilişki zaman serisi analizi teknikleri ile araştırılmıştır. Ayrıca serilerin gelir grubu yüksek ülkeler için standart sapma değerleri ile Türkiye'nin ve aynı gelir grubunda bulunan Malezya'nın standart sapma değerleri karşılaştırılarak optimum tasarruf (tüketim) hakkında bilgi elde edilmiştir.
Sahraaltı Afrika ülkelerinde kalkınma sürecinin iktisadi ve politik analizi
İktisadi kalkınma, ikinci dünya savaşının bitişinden bu yana iktisat literatüründe tartışılan bir konudur. Bu noktada tartışmalar dünya iktisadi sisteminde azgelişmiş olarak nitelendirilebilecek üç bölge üzerine yoğunlaşmakta olup bu bölgeler Latin Amerika, Güney ve Doğu Asya-Pasifik Ülkeleri ve Sahraaltı Afrika'dır. Bu üç bölgenin iktisadi kalkınma trendi incelendiğinde; Güney ve Doğu Asya, Pasifik Ülkeleri ve Latin Amerika'da iktisadi kalkınmada göreli bir başarı görülmekte iken, aksine Sahraaltı Afrika, iktisadi kalkınma konusunda bu bölgelerden ve dünyanın geri kalanından negatif ayrışmıştır. Bu çalışmanın temel amacı, Sahraaltı Afrika ülkelerinde iktisadi kalkınma konusunda göreli başarısızlığın kökeninde yatan iktisadi ve politik faktörleri araştırmaktır. Veri eksikliğinden dolayı bölge ülkelerinden yalnızca 17 tanesi 1990-2016 dönemi için ampirik analize dahil edilmiştir. Elde edilen ampirik bulgular özetle şöyle sıralanabilir: (a) kalkınma, demokrasi, barış, doğrudan yabancı sermaye yatırımları, toplam dış borç servisi, yatırımlar ve yolsuzluk arasında uzun dönemli bir ilişki mevcuttur. (b) Demokrasi ve barış, iktisadi kalkınmayı pozitif etkilemektedir. Diğer taraftan Sahraaltı Afrika ülkelerinde doğrudan yabancı yatırımlar iktisadi kalkınma üzerinde negatif bir etkiye sahiptir. Son olarak Sahraaltı Afrika ülkelerinde toplam dış borç servisi, yatırımlar ve yolsuzluk tahmin yöntemine göre farklı katsayı işaretlerine sahiptir. Fakat bu katsayılar istatistiksel olarak anlamlı değildir. Bu bulgular ışığında Sahraaltı Afrika ülkelerinde demokratik süreçlerin güçlendirilmesine yönelik olarak alınacak tedbirler, barış ve istikrar ortamının sağlanması bölge ülkelerinin kronik azgelişmişlik probleminin çözümüne katkı yapacağı söylenebilir. Ayrıca bölge ülkelerinin iktisadi gerçekleriyle uyumlu bir doğrudan yabancı yatırım politikası ve iklimi oluşturulması, bölge ülkelerinde doğrudan yabancı yatırımların iktisadi gelişme üzerindeki olumsuz etkisini bertaraf edebilir.
Döviz kuru ile sorunlu krediler ilişkisi: Türkiye örneği
Küresel konjonktürde, sorunlu krediler, banka bilançolarının aktif kalitesinin bir göstergesi olarak ifade edilmektedir. Özellikle, Türkiye gibi, bankacılığın finansal sistemdeki yerinin oldukça önemli olduğu ülkelerde, banka aktiflerinin kalitesinde bozulma meydana gelmesi, finansal piyasaların yanı sıra tüm ekonomiyi etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de son yıllarda kur şoklarıyla yeniden gündeme gelen döviz kurları ile sorunlu krediler ilişkisinin 2005:Q4-2017:Q4 dönemi için ARDL analiz yöntemiyle araştırılmasıdır. Çalışmada, öncelikle kredi ve sorunlu krediler ele alınmış olup, sorunlu kredilerin Türk bankacılık sektöründeki durumu incelenmiştir. İkinci bölümde döviz kuruyla ilgili temel kavramlar, döviz kuru rejimleri ve döviz kurunu etkileyen faktörler üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde, döviz kuru ile sorunlu krediler ilişkisine yönelik teori ve literatür araştırmasına yer verilmiştir. Yapılan literatür araştırmasında, döviz kuru ile sorunlu krediler arasında güçlü bir ilişkinin olduğu anlaşılmıştır. Son bölümde ise çalışmaya ait ampirik bulgulara yer verilmiş olup, ele alınan değişkenler arasındaki ilişki ekonometrik olarak incelenmiştir. Çalışmada analiz yöntemi olarak ARDL sınır testi yaklaşımı kullanılmıştır. ARDL yöntemiyle, değişkenler farklı düzeylerde durağan hale gelseler dahi eşbütünleşme ilişkisi tespit edilebilmektedir. Aynı zamanda, ARDL analizi kapsamında kurulan hata düzeltme modeli, hem kısa dönem hem de uzun dönem için değişkenlerle ilgili bilgi vermektedir. ARDL analiz yönteminin diğer bir özelliği ise az sayıda gözlem içeren serilerle çalışıldığında bile sapmasız ve tutarlı sonuçlar vermesidir. Çalışmanın analiz kısmında, ARDL eş bütünleşme testi kapsamında, öncelikle sınır testi uygulanmış ve çalışmada ele alınan değişkenler arasında eş bütünleşme ilişkisi olduğu belirlenmiştir. Eş bütünleşme ilişkisi tespit edildikten sonra ARDL modeli kurulmuş ve değişkenler arasındaki ilişki uzun ve kısa dönem için analiz edilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, hem uzun hem de kısa dönemde, reel efektif döviz kuru artınca, sorunlu kredilerin de arttığı sonucuna ulaşılmıştır.
Kripto para birimlerinin rezerv para olabilme potansiyeli
Gelişen teknoloji ve internet kullanımının yaygınlığının artması ile birlikte değişime zorlanan ticaret paranın formunda değişiklik yaratırken hayatımıza yeni kavram ve uygulamalar katmıştır. Dünyanın dijitalleşme sürecine girmesi ve bununda ekonomiye yansıması sonucunda dijital bir ekonomik oluşum doğmuştur. Para giderek fiziki varlığını yitirmeye başlamış ve dijitalleşerek nakit kullanmayan bir toplum yaratabilmenin önünü açmıştır. Bu evrimin son halkası Blockchain teknolojisine sahip kripto paralardır. Kripto paralar yüksek işlem hızı ve düşük işlem maliyeti ile küresel ekonomide büyük roller üstlenebilir. Bu çalışmada kripto paraların rezerv para olabilme potansiyeli, sunduğu fırsatlar, karşı karşıya olduğu zorluklar ve rezerv para teorisi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu bağlamda aşması gereken en büyük zorluk fiyatındaki istikrarsızlıktır. Fiyattaki değişimlerin boyutunun daha iyi anlaşılması için Bitcoin ile dolar endeksi, euro endeksi ve altının 2015-2020 arası aylık fiyat değişimlerinin standart sapması hesaplanmıştır. Bitcoin'in standart sapması diğer değişkenlerden çok daha yüksektir. Fiyatındaki aşırı oynaklık, Bitcoin'in spekülasyonlardan etkilenen, yüksek riskli bir para birimi olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak kripto paraların rezerv para olma yolunda aşması gereken birçok problem vardır. Sunduğu radikal yenilikler nedeniyle gelecekte şansı olabilir fakat günümüz için rezerv para statüsüne erişmeleri uzak ihtimaldir.
Türkiye'de doğrudan yabancı yatırımların gelir dağılımına etkisi
Bu çalışmada Türkiye'deki doğrudan yabancı yatırımların gelir dağılımına etkisi araştırılmıştır. Bu araştırma 1980-2016 yılının verileri baz alınarak yapılmıştır. Çalışmada doğrudan yabancı yatırımlar, gayrisafi yurtiçi hasıla, dışa açıklık oranları ve gini katsayıları veri olarak kullanılmıştır. Bu araştırma için ARDL yöntemi kullanılmıştır. Yapılan araştırma sonucunda doğrudan yabancı yatırımlar ile gelir dağılımı arasında pozitif ilişki çıkmıştır. Yani doğrudan yabancı yatırımlarda meydana gelen artışla birlikte gelir dağılımındaki eşitsizlikte artmaktadır. Gayri safi yurtiçi hasıla, gelir dağılımını olumlu etkilemektedir. Yani gayri safi yurtiçi hasılada meydana gelen artışta gelir dağılımındaki eşitsizliği azaltmaktadır. Dışa açıklık oranı, gelir dağılımını etkilememektedir.
Döviz kuru ile doğrudan yabancı yatırımlar ilişkisi: Türkiye örneği
Küreselleşen dünya ekonomisinde doğrudan yabancı yatırımlar, az gelişmiş ülkeler için önemli bir hale gelmiştir. Çünkü doğrudan yabancı yatırımlarla birlikte ülkeye istihdam, büyüme, kalkınma, döviz, girişimcilik ve teknoloji de gelmektedir. Az gelişmiş ülkelerin önemli eksikleri olan bu faktörleri ülkeye çekmek için birbiriyle rekabet içindedirler. Doğrudan yabancı yatırımlar ev sahibi parası cinsinden yatırım yaparlar. Bu çalışma, doğrudan yabancı yatırım gerçekleştiren ulus ötesi şirketler için önemli bir belirleyici olarak düşündüğümüz döviz kurunun etkisi araştırılmıştır. Çalışmanın ekonometrik bölümünde 1984-2019 dönemini kapsayan yıllık verileriyle reel efektif döviz kurunun, dışa açıklık oranının ve piyasa büyüklüğünün doğrudan yabancı yatırımlara olan etkisi analiz edilmiştir. Değişkenlere birim kök testleri yapılmış hepsinin aynı mertebeden durağan olduğu tespit edilmiş, Johansen eşbütünleşme testi uygulanmış ve uzun dönem iliklisinin varlığı tespit edilmiştir. Eşbütünleşme testinden elde edilen sonuçlarına göre doğrudan yabacı yatırımlar ile reel efektif döviz kuru ve piyasa büyüklüğü arasında pozitif, dışa açıklık oranı ile negatif bir ilişki tespit edilmiştir.
Türkiye'de döviz kurları ile dış ticaret dengesi arasındaki ilişki
Küreselleşen dünyada, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin kritik düzeyde bir ekonomik sorunu olan dış ticaret açığı ve bu açığa yol açan etmenler çalışmalara konu olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı, reel efektif döviz kuru ile dış ticaret dengesi arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Bu çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde dış ticaret ile ilgili genel çerçeve ortaya konmaktadır. İkinci bölümde, reel efektif döviz kuru kavramı, teoriler ve etkileri değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde, literatür araştırmasına yer verilmiştir. Dördüncü bölümü ise çalışmanın temel amacı olan ekonometrik uygulama bölümü oluşturmaktadır. Türkiye'de 2003:Q1-2018:Q3 dönemi ele alınmış, durağanlık analizleri yapılmış, kısa ve uzun dönem analizleri için ARDL yönteminden faydalanılmıştır. TÜFE bazlı (2003=100) reel efektif döviz kuru: RDK, ekonomik büyüme: GSYH ve mal dengesi: DA değişkenleri ARDL analiz yöntemine dâhil edilmiştir. Bu analiz sonucuna göre, değişkenler arasında eşbütünleşme ilişkisi olduğu saptanmıştır ve ARDL modeli kurulmuştur, modelin açıklama gücü 0.91 gibi yüksek bir değer çıkmış ve anlamlı bulunmuştur. Uzun dönemde RDK serisi ile DA bağımlı değişkeni arasında anlamlı bir ilişki olsa da kısa dönemde bu ilişki anlamlı bulunamamıştır. DA değişkeni uzun dönemde RDK'den etkilense de kısa dönemde etkilenmemektedir. Ayrıca son olarak modelin kararlılığına bakmak için de CUSUM ve CUSUMSQ grafikleri incelenmiş ve değişkenlere yönelik herhangi bir kırılmanın olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Döviz kurundaki değişkenliğin Türkiye dış ticaretine etkisi
Döviz kurundaki değişkenliğin Türkiye'nin dış ticaretine olan etkisinin incelendiği bu çalışmada; döviz kurları, kur değişkenliği ve dış ticaret teorik olarak incelenmiş, Türkiye ekonomisinin tarihsel gelişimi kronolojik olarak ele alınmış ve çalışmanın son bölümünde ekonometrik analize yer verilmiştir. Son bölümde; döviz kurundaki değişkenliğin Türkiye'nin dış ticareti üzerindeki etkisini analiz etmek amacıyla, ihracat ve ithalat talebi modellerinden hareketle belirlenen değişkenler kullanılmıştır. Bu değişkenleri incelemek amacıyla 2002:Q1-2020:Q1 dönemini kapsayan üçer aylık veriler kullanılmıştır. Serilerin durağanlık analizleri için ADF ve KPSS testleri analize dâhil edilmiştir. Döviz kurundaki değişkenliğin ihracat ile ithalat arasındaki uzun dönemli ilişkiyi belirlemek için ARDL eşbütünleşme testi kullanılmıştır. ARDL eşbütünleşme sonuçlarına göre; ARDL testi ihracat verileri için uygulandığında; Türkiye ekonomisinde reel ihracat, reel dış dünya geliri, reel döviz kuru ve reel döviz kuru değişkenliği arasında 2002.Q1-2020.Q1 dönemi için istikrarlı ve uzun dönemli bir ilişki bulunmamaktadır. Değişkenler arasında uzun dönemli ilişki olmadığı için hata düzeltme modeli ve uzun dönem katsayılar tahmini aşamalarına geçilememiştir. ARDL eş bütünleşme sonuçları ithalat için değerlendirildiğinde; Türkiye ekonomisinde reel ithalat, reel yurtiçi gelir, reel döviz kur ve reel döviz kuru değişkenliği arasında 2002.Q1-2020.Q1 dönemi için istikrarlı ve uzun dönemli bir ilişki bulunmaktadır. Kısa ve uzun dönemde; reel yurtiçi gelirdeki artışlar ile reel döviz kurundaki artışlar, reel ithalatı pozitif olarak etkilerken; reel döviz kuru değişkenliği, reel ithalatı negatif etkilemektedir. Döviz kurundaki değişkenliğin artması Türkiye'nin ithalatını olumsuz etkilemektedir. İki değişken arasındaki bu negatif ilişki, yatırımcıların kurlardaki ani değişikliği risk unsuru olarak değerlendirmeleri ve risk içeren ekonomik piyasada yatırım kararı almak istememeleri ile açıklanabilir. Ayrıca döviz kurundaki bu ani değişkenlik; kuru artırmaya yönelik olursa, artan döviz kuru Türk Lirasının değerini yabancı paralara karşı düşürerek ithal malların maliyetini artırır. İthal maliyetlerinin artmasıyla üretim maliyetleri de artacaktır. Fazla maliyete katlanmak istemeyen piyasa aktörleri, bu şartlar altında ithalatı azaltma eğilimi göstereceklerdir.
İnovasyonun ihracat ve büyümeye etkisi: Türkiye örneği
Ülkelerin uluslararası ticarette rekabet edebilmesi için, inovasyon faaliyetlerine ağırlık vermeleri elzem hale gelmiştir. Bu çalışmada, Türkiye' deki inovasyonun ihracata ve reel GSYH' ye olan etkisi araştırılmıştır. Çalışmanın ekonometrik bölümünde 1988-2018 dönemini kapsayan yıllık verileriyle inovasyonun, ihracata ve büyümeye olan etkisi analiz edilmiştir. Değişkenlere sırasıyla birim kök testleri uygulanmış, hepsinin aynı mertebeden durağan olduğu sonucuna varılmıştır. Johansen eşbütünleşme testi uygulanmış, inovasyon değişkeni olarak yurt içi patent başvuruları ve yurt dışı patent başvuruları alınmış ve uzun dönem ilişkisinin varlığı tespit edilmiştir. Elde edilen neticelere göre, yurt içi patent başvurularının ve yurt dışı patent başvurularının ihracata ve büyümeye olan etkisi negatif olduğu sonucuna varılmıştır. Daha sonra EngleGranger eşbütünleşme testi uygulanmış: İnovasyon değişkeni olarak toplam patent başvuruları ve toplam ticari marka başvuruları alınmıştır. Değişkenler arasında herhangi bir ilişki tespit edilememiştir. Analize kontrol değişkenler eklenerek tekrardan Engle- Granger eşbütünleşme testi yapılmıştır. Test sonuçlarında toplam ticari marka başvurularının ihracata ve reel GSYH' ye etkisinin ise pozitif yönde olduğu tespit edilmiştir.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile ekonomik kalkınma ilişkisi
II. Dünya savaşından itibaren önem kazanan kalkınma ekonomisinde azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kalkınmayı başarabilmeleri için çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Fakat tüm teorileri baktığımızda, bu ülkelerin genel sorununun sermaye yetersizliği olduğu konusunda bir fikir birliği söz konusudur. Bu çalışmada, 1990-2019 dönemlerine ait yıllık veriler ile 88 ülkenin kalkınma endeksi ile doğrudan yabancı yatırımlar arasındaki nedensellik ilişki araştırılmıştır. Yapılan nedensellik sonuçlarına göre, düşük gelir ve alt orta gelir düzeyini kapsayan gelir grubu için içeriye doğrudan yabancı yatırımların ülkelerin kalkınma düzeylerinin bir nedeni olmadığı görülmektedir. Fakat üst orta gelir ve yüksek geliri kapsayan gelir grubu için içeriye yapılan doğrudan yabancı yatırımların ülkelerin kalkınma düzeylerinin nedeni olarak görülmektedir. Diğer bir değişken olan dışarı yapılan doğrudan yabancı yatırımların düşük gelir ve alt orta gelir grubu için ülkelerin kalkınma düzeyinin nedeni olarak görülmemektedir. Fakat üst orta gelir ve yüksek geliri kapsayan gelir grubu için dışarıya yapılan doğrudan yabancı yatırımların ülkelerin kalkınma düzeylerinin nedeni olarak görülmektedir. Son değişken Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (yüzdelik değişim) her iki gelir grubu için kalkınma düzeylerinin nedeni olarak görülmektedir.
Kapitalizmin evriminin diyalektiği: Bir Veblen soyutlaması
Çalışma, Marx'ın yöntemini kullanmak suretiyle yani gerçek somuttan başlayarak soyutlama vasıtasıyla düşüncedeki somuta doğru ilerlemeye yönelik bir yöntem izlemeye çalışmıştır. Gerçek somut, burada bize kendisini sunduğu şekliyle Veblen'in kapitalizm soyutlamasıdır.Çalışmada Veblen'in kapitalizm soyutlamasının soyutlamasını yapma çabasında düşüncedeki somuta (yani zihnimizde yeniden inşa edilmiş ve kavranmış haliyle var olan bütüne) ilerlemeye yönelik bir yöntem izlerken kapitalizmin mekânı, Amerika Birleşik Devletleri; doğası, makine süreci; kurumları, aylak sınıf ve özel mülkiyet; aktörü ise finans kaptanı olmuştur. Veblen'in kapitalizm soyutlamasında kapitalizmin en belirgin özelliği, üretimin parasal bir olgu haline gelmesidir. Üretimin doğasının bu şekildeki gelişimi; iş adamlarının faaliyetlerini endüstriyel faaliyetlerden daha ziyade finansal faaliyetlere yöneltmesine yol açmıştır. Kapitalist sistemin gelişme sürecinde girişimciliğin geçirdiği bu değişim, girişimcinin sanayi kaptanlarından finans kaptanlarına dönüşmesi şeklinde olmuştur. Başka bir şekilde ifade edilirse; eski tip girişimci olan sanayi kaptanları, kapitalist gelişme süreci içerisinde yeni bir tip olan finansal girişimcilere dönüşmüştür. Modern kapitalizmde iş adamları, daha çok parasal işlevlerle uğraşarak reel üretim faaliyetlerini geri plana itmektedir. Veblen, genel olarak iş adamlarının kurumsal evrim sürecinde değişen bu yöndeki tutumlarının endüstrinin üretken olarak çalışmasını engellediğini ifade etmektedir. Aynı zamanda iş adamları bu tutum ve faaliyetleri sonucunda, üretim sürecinde gerçekleşebilecek teknik ilerlemelerin ortaya çıkmasını da engellemektedir. Çünkü dönemsel ticari hayatın çıkarının bir gerekliliği olarak, üretimin kâr amacı doğrultusunda kısıtlanması gerekmektedir. Özellikle yeni üst yapıyı kredi, borç ve hayali sermaye artırımlarını oluşturan finans sektörü; alt yapıyı ise, toplum temsil etmektedir. Bu bağlamda üst yapı, alt yapıyı belirlemektedir.
Cambridge tartışmaları kapsamında sermaye kavramı
Klasik ve Marksist iktisatçılardan bu yana sermaye ve bölüşüm konusu literatürde önemli bir yer tutmuş; özellikle karşıt ideolojilerdeki Ricardo ve Marx'ın değerin açıklayıcısı olarak emeği ön plana çıkarması, marjinal devrim denen Neoklasik Teorinin ortaya çıkmasında önemli bir etken olmuştur. Emek ve sermayeye marjinal verimlilikleri ölçüsünde yapılacak ödemenin adil bir bölüşüm sağlayacağını iddia eden Neoklasik Teori, sermayeyi ele alış biçimindeki iç tutarsızlık nedeniyle özellikle 1950'li yılların ortasından itibaren eleştirilmeye başlanmıştır. Sraffa (1960) ile birlikte söz konusu eleştiriler önemli bir dönemece girmiş; nihayetinde literatüre Cambridge Sermaye Tartışmaları olarak geçen, İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi ile ABD'deki Cambridge merkezli MIT arasındaki Neoklasik Teorinin tutarsızlığına ilişkin tartışmalar vuku bulmuştur. Söz konusu tartışmalar temelde Neoklasik Teorinin heterojen mallardan oluşan sermayeyi emek ya da toprak gibi tek bir büyüklük olarak ele almasıyla ilgilidir. Sraffa (1960)'ın bölüşüm değiştikçe malların fiyatının değişeceğine ve heterojen nitelikte olan sermaye mallarının tek bir büyüklük olarak alınamayacağına ilişkin görüşleriyle alevlenen, neoklasik cepheden gelen cevaplar ve İngiltere'deki Camridge cephesinden gelen karşı cevaplarla şekillenen bu tartışmalar günümüzde hala sürmektedir. Bu çalışmada da öncelikle teorik çerçevenin bir bütünlük içerisinde ele alınabilmesi adına sırasıyla Klasik, Marksist, Neoklasik ve Sraffacı bölüşüm teorilerine yer verilmekte; daha sonra çalışmanın son bölümünde Cambridge Sermaye Tartışmalarına ilişkin teorik ve ampirik detaylardan bahsedilmektedir. Gerek teorik gerekse ampirik literatür incelendiğinde, Cambridge Sermaye Tartışmalarının kazananı olmayan bir düello olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak bu durum iktisadi anlamda bazı çıkarımlar yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Özellikle Neoklasik Teoriyi savunan görüşlerin teorik ve ampirik kusurlarının net bir biçimde ortaya koyulması, iktisadi politikaların Neoklasik Teorinin tek mallı bir dünya için geçerli olan tek yönlü çıkarımları dikkate alınarak şekillendirilmemesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Azerbaycan vergi sisteminin ekonomik analizi
Vergi, ülke içi dengeli gelir dağılımını sağlamak amacıyla transfer ödemeler yapıp alt ve üstyapı çalışmaları yürüterek, en önemli gelir kaynağı olup ve bu gelirlerle sağlık, eğitim, hukuk ve güvenlik hizmetleri gibi alanlarda devletlerin birçok ihtiyacına katkıda bulunur. Toplumsal gelişimin her aşamasında, devletin kendi vergi politikası formları ve işlevleri vardır. Devlet, vergi sistemini hem ekonomik hem de sosyal yaşam alanı üzerinde olumlu bir etki oluşturarak toplumun tüm üyelerine fayda sağlayacak biçimde düzenlemelidir. Aynı zamanda, vergiler bütçe gelirlerinde önemli bir rol oynamakla birlikte uyarıcı, düzenleyici bir işlevi de yerine yetirmektedir. Vergi oranlarındaki değişiklikler, yeni vergilendirme biçimlerinin getirilmesi yoluyla devletin ekonomik faaliyetini güçlendirebilir veya zayıflatabilir. Bu bağlamda vergiler, modern zamanlarda milli gelirin yeniden dağıtılması için en önemli araç olma özelliğine sahip bireysel ve sosyal çıkarlar arasında optimal bir denge oluşturmaya yardımcı olan bir sistemdir. Araştırmanın evreni Azerbaycan vergi sistemidir. Azerbaycan'da vergi sistemi dört gelişim sürecini kapsamaktadır ki, bunlara, XIX yüzyılın sonu XX yüzyılın başlarındaki vergiler, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti zamanındaki vergiler, Sovyet hakimiyeti dönemindeki vergiler ve Azerbaycan bağımsızlık dönemi sonrası vergilerdir. 1991 yılında Sovyetler birliğinin dağılması ve Azerbaycan'ın bağımsızlığını ilan etmesi Azerbaycan tarihi için önemli bir adım olsa da sosyalist ekonomiden kapitalist ekonomiye geçişin ilk yılları ülke ekonomisi için zorluklu ve ağrılı süreci arkasıysa getirmiştir. Diğer taraftan ise Ermenistan'la siyasi istikrarın bozulması ve ülke topraklarının %20 işgal olunması, ekonomik durumu daha da kötüleştirerek, sosyal-ekonomik ve demografik yapının bozulmasına neden olmuştur. Ülkede 1991-1992 döneminde, çağdaş vergi sisteminin oluşturulması aynı anda esaslı iktisadi değişiklikler ve piyasa ekonomisine geçiş süreci başlamıştır. Azerbaycan vergi sistemi ile bağlı daha önce birtakım araştırmalar yapılsa da, vergi sistemin ekonomik analizi, onun ekonomik büyüme, milli gelir, istihdam üzerindeki payı araştırılmamıştır. Bu araştırma, gelecekte vergi sisteminin gelişmesi ve ekonomideki payının yükseltilmesi için önemli kaynak olma özelliği taşımaktadır. Araştırmanın temel amacı, Azerbaycan vergi sistemini inceleyerek yıllar içinde değişen vergi oranlarının hangi minval de hareket ettiğini belirlemek, onun ekonomik büyümeye ve milli gelirlere etkisini tespit ederek şu anki durumunu ortaya koymaktır. Çalışmada temel olarak nitel yöntem kullanılsa da, tezin bazı bölümlerinde istatistik ve sayısal veriler de kullanıldığından zaman zaman nicel yönteme de başvurulacaktır. Araştırmada yaygın kullanılan veri/doküman analizinde Azerbaycan vergi sistemi incelenecek ve istatistik veriler toplanarak karşılaştırmalı analizler yapılacak ve bu değişmenin ekonomik büyümeyi ne kadar etkilediği ortaya konulacaktır. Anahtar Kelimeler: Azerbaycan Ekonomisi, Azerbaycan Vergi Sistemi, Vergi Oranları, Ekonomik Büyüme
The role of health in economic growth
Sustainable economic growth depends heavily on human capital. It is also well-established that higher quality of health affects the quality of human capital. And health indicator can be considered as a good proxy for human capital. The purpose of this study is to shed some light on the empirical nature of the health role on the long-run economic growth. In this study, two different models are used to see health role on the long-run economic growth using panel least squares method with fixed effects by considering various control variables for the selected group of countries that are classified by income group and geographic region. In the first growth regression, life expectancy is used a health indicator over the period from 1960 to 2014 with 10-year average. In the secong growth regression, health expenditure per capita growth is used as a health indicator over the period from 1995 to 2014 with 5-year average.
Measuring pro-poor growth in Turkey
This study aims to answer to the question of whether the growth process in Turkey has been pro-poor for the 2003-2014 period. Towards this end, we first introduce the concept of pro-poor growth and then, we present four ways of measuring pro-poor growth, namely pro-poor growth index (Kakwani and Pernia, 2000), rate of pro-poor growth (Ravallion and Chen, 2003), poverty growth curve (Son, 2004), and poverty equivalent growth rate (Kakwani and Son, 2008). We apply these measures to Turkey by utilizing household budget surveys conducted by Turkish Statistical Institution. We found that growth has been pro-poor in absolute sense for most of the yearly periods. In terms of relative approach, we made varied conclusions even for the same year based on the usage of different poverty measures. However, there is one striking finding that ultra-poor people has gained less from growth when compared to less poor people. Lastly, we decomposed the change in poverty into growth and redistribution components and we found that the main factor of the change in poverty has been derived by the growth component and the effect of growth gets higher if we use PGI and SPGI to measure poverty. Besides, in terms of redistribution, the results suggest that redistribution has hurt the ultra-poor people most compared to less poor people.
Impact of education quality on economic performance of countries
Since economists Jacob Mincer, Theodore Schultz and Gary Becker coined and popularized the term human capital in the literature in 1960s, a lot of interest has been paid to the relationship between economic growth and human capital development. Educated individuals are more capable of having high income and more likely to contribute more to enterprises for which they work by means of increased productivity and hence to the country in which they live. At this point, it becomes obvious that effective role of human capital in an economy of a country is closely related to education because human capital could be invested and developed through education like any other type of physical capital investment. In this manner, this study aims to investigate the relationship between the education in both quality and quantity terms rather than a broad measure of educational quantity and economic performances of countries measured by real income per capita growth. More specifically, country mean scores achieved by students at Programme for International Student Assessment (PISA) and at Trends in International Mathematics and Science Study (TIMSS) are harnessed to proxy education quality. Cross sectional and panel analyses are conducted in order to investigate such a relationship and the empirical results from each analysis indicate evidence in favour of significant influence. According to cross-country empirical analysis, there is strong evidence for country mean scores at each subject of each test do have significantly positive impact on average annual growth rate of real income per capita. Based on the empirical analysis in panel framework indicate that although neither of country mean scores at any subject of PISA test is significant in the process of economic growth, TIMSS subject scores are significant in determining economic growth.
1980 sonrası Türkiye'nin enerji politikası
1980 yılında imzalanan 24 Ocak Kararları ile birlikte neoliberalizm ve küreselleşmenin hız kazanması ve 1973'de yaşanan Petrol Krizi sonucunda petrolün güvenilir bir enerji kaynağı olmaktan çıkıp enerji kaynaklarının çeşitlilik kazanmaya başlamasıyla birlikte 1980 sonrası Türkiye'nin enerji politikaları farklılaşmaya başlamıştır. Ülkede özel sektörün de enerji piyasalarındaki varlığı güçlenmiştir. Özellikle doğalgazın enerji karışımına girmesiyle birlikte ülkenin enerjide dışarıya bağımlılığı giderek artmış ve kömür ve hidrolik enerji gibi ülkede potansiyel anlamında bol miktarda bulunan kaynaklardan yeterli düzeyde fayda sağlanamamıştır. Özel sektörün de enerji piyasalarındaki etkisi giderek artmış, ancak özelleştirmeler genel anlamda liyakat temel alınarak yapılmadığından bu durum verimlilik artışlarını beraberinde getirmemiştir. Bu çalışmada 1980 sonrası Türkiye'nin uyguladığı enerji politikaları incelenirken; öncesinde enerji politikalarını etkileyen faktörler ve yenilenemeyen ve yenilenebilir enerji kaynaklarının geçmişten günümüze tüketim, maliyet ve çevresel etkiler anlamında dünyadaki genel durumu okuyucuya sunulmuş ve elde edilen bulguların Türkiye'nin uyguladığı enerji politikalarının değerlendirilmesinde yardımcı olması amaçlanmıştır. Sonrasında ise Türkiye'nin enerji kaynak ve potansiyelleri verilerek, bu veriler ve dünyadaki gelişmeler ışığında Türkiye'nin gelecekte yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynaklar bağlamında uygulayabileceği enerji politikaları tartışılmıştır.
Finansal istikrar ve risk yönetiminde Takasbank'ın rolü
2008 Küresel Finansal Krizi sonrası ABD ve Avrupa Birliği, bir asırdan bu yana gelişerek kabul görmüş temel regülasyon prensiplerini ve özellikle vadeli işlem piyasaları olmak üzere piyasa geleneklerini gözden geçirme eğilimi göstermişlerdir. Her iki kıtadaki çalışmalarla (ABD-Dodd-Frank Kanunları, AB-CPMI-IOSCO Prensipleri), kanunlardan sıkı kurumsal prosedürlere uzanan değişiklikler yapıldığı gibi, Avrupa Birliği tarafından birlik dışı olmaları sebebiyle "üçüncü dünya ülkesi" olarak tanımlanan ülkelerin bile regülatörlerinin, merkez bankalarının ve finansal sistemlerinin her bir unsurunun uyumlu olmakla yükümlü olduğu bir dizi yenilik geliştirilmiştir. Düzenlemelerin Türkiye'ye yansıması T.C. Sermaye Piyasası Kurulu'nun 2012'de Takasbank'a merkezi takas kurumu yetkisini vermesiyle başlamıştır. Bu yetkiyle birlikte çalışmanın özünü oluşturan Takasbank'ın faaliyete geçirdiği "merkezi takas ve risk yönetimi hizmeti", piyasaları etkileme boyutunda yerel ve uluslararası çerçevede ele alınmıştır. Merkezi Karşı Taraf (CCP) olarak Takasbank, piyasada pozisyonu oluşmuş olan alıcı ve satıcı arasına girerek belirlediği şartlara uygun üyelerinin piyasalarda yaptığı işlemlerden kaynaklanan risklere karşılık topladığı teminatlarla ve MKT olarak kendisini de oyunun içine katarak potansiyel üye iflaslarına karşı tahsis ettiği kaynaklarla risk yönetimini gerçekleştirmektedir. Fakat Borsa bünyesindeki Pay, Vadeli İşlem (VİOP) ve Para Piyasası ile Takasbank'ın işletmekte olduğu Ödünç Pay Piyasaları'nda, bahsedilen koruma kalkanının piyasanın likidite dengesini bozmadan oluşturulması önemlidir. Çalışma 3 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde merkezi karşı tarafın ortaya çıkma ihtiyacından ve yasal platformdaki dayanağından bahsedilmektedir. İkinci bölümde, Takasbank'ın sermaye piyasalarında fonksiyonel açıdan diğer kurumlarla ilişkisi gösterilmektedir. MKT'nin geçerli olduğu finansal piyasaların yapısı, büyüklükleri, risk yönetimi metodolojileri yer almaktadır. Alternatif piyasaların ve bunların işleyişinin mevcut olup olmadığına yer verilmektedir. Son bölümde VİOP'ta 2016 yılından önce SPAN - Portföy Bazlı Teminatlandırma, bugün ise Pay Piyasası dahil olmak üzere SPAN benzeri bir algoritma sonucu elde edilen teminat gereksinimlerinin veri analizleri özellikle karşı taraf kredi riski, likidite riski ve üyelerin likidite olanakları kapsamında yapılmaktadır. Karşı taraf kredi riskini yönetmekte kullanılan kaynakların piyasaların olağanüstü koşullardaki durumunu ortaya koyan stres testlerine, risk hesaplama yöntemlerine, teminatların piyasa değerindeki düşüşlere karşılık uygulanan indirgeme katsayılarına ve temerrüt yönetim süreci gibi araçlara Brezilya takas kurumu BM&FBOVESPA ile karşılaştırmalı olarak yer verilmektedir.
Türkiye otomotiv sektörü ve küresel rekabet gücünün analizi
Sanayileşmeyle birlikte üretiminde hız kazanan otomotiv, günümüzün en popüler sektörleri arasında yer almaktadır. Buna neden olarak da; başta birçok sektörle olan sürükleyici-lokomotif ilişkisi, teknolojik gelişimi desteklemesi, ana ve yan sanayide yarattığı istihdam ile ekonomiye en büyük katma değer sağlayan sektörler arasında olması gösterilmektedir. Bununla beraber; artan küreselleşme, bilgi ve iletişim teknolojilerinin her geçen gün daha fazla önem kazanması gibi nedenler de otomotivi birçok sektöre göre bir adım daha öne çıkartmıştır. Bu tez çalışmasında, Türkiye otomotiv sektörünün rekabet gücü incelenmiş ve küresel rekabette sektörün önde gelen üreticileri değerlendirilmiştir. Ülkelerin rekabet gücünün incelenmesi, sektörel politikaların hazırlanması sürecinde büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, otomotivin tüm sanayileşmiş ülkelerde ekonomiyi yönlendirici etkiye sahip olması da ülkeler tarafından yakından takip edilen sektörler arasında olmasına neden olmuştur. Çalışmada, sektörün önemi birçok açıdan vurgulanırken, rekabet güçlerini etkileyen faktörlerin belirtilmesi amaçlanmaktadır. Söz konusu analizin yapılması; ülkelerin gelişmişliklerinin arttırılması bakımından oldukça faydalı olmaktadır. Üreticiler; gelişmiş ülkeler ve ekonomik birlikler ile gelişmekte olan ülkeler olarak ayrı başlıklar altında ele alınmış, ülke örnekleri seçilerek sektörel değerlendirmeler yapılmıştır. Ülkelerin rekabet güçleri tespit edilirken; tarihsel gelişim, mevcut durum ve sektörel rekabette söz konusu ülkenin gelişimini etkileyen faktörler, alt başlıklar halinde incelenmiş, ülkelerin sektördeki rekabet güçlerinin hesaplanmasında Açıklanmış Karşılaştırmalı Üstünlükler Endeksi(RCA) kullanılmıştır. Bununla beraber gelecekte adından oldukça söz ettirecek olan Endüstri 4.0 kavramının sektörle olan ilişkisi açıklanmış, önerilerde bulunulmuştur.
Havayolu yolcu taşımacılığında rekabet: Türkiye örneği
Ulaşım ağının önemli bir parçası olan havayolu taşımacılığı sektörü gelişen teknolojinin de etkisiyle sürekli büyüyen ve kendini yenileyen bir sektör olmuştur. Bu sektör dünyadaki birçok ülkenin birbiriyle bağlantısını sağlayarak küresel ekonominin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Sektör dünya ekonomisine doğrudan katkılarının yanı sıra dolaylı katkılarıyla da ön plan çıkmış ve turizm gibi başka sektörleri için de kilit unsur olmuştur. Dünyada havayolu taşımacılığının liberalleşmesi ile birlikte havayolu yolcu taşımacılığı küresel bir misyon kazanmış ve serbestleşmenin ardından artan firma sayısı sektörün rekabetle tanışmasına imkân tanımıştır. Küresel düzeyde yaşanan bu serbestleşme, Türkiye' de de 1983 yılında yayınlanan kanunla birlikte başlamıştır. Devam eden süreçte fiyat kısıtlamalarının kaldırılması ve yapılan düzenlemeler yeni firmaların sektöre girişini kolaylaştırmıştır. Öte yandan 2003 yılında THY'nin kamu payının düşürülmesi piyasalardaki rekabetin daha adil bir şekilde yürütülmesini sağlamıştır. Ayrıca serbest piyasa koşullarına göre firmalar kendi fiyatlarını belirleyebilir konuma gelmiştir. Tüm bu gelişmeler dünyada olduğu gibi Türk Havayolu taşımacılığı sektöründe de rekabeti yoğunlaştırmıştır. Bu çalışmada da Türkiye'deki havayolu taşımacılığı sektöründe rekabetin ölçümlenmesi hedeflenmiştir. Bu kapsamda, dünyada havayolu taşımacılığının başladığı ve geldiği noktaya değinilmiş, Türkiye ayağı detaylı olarak incelenmiştir. Havayolu taşımacılığında talep, talep esnekliğinin ölçülmesi ve talebi etkileyen; fiyat, gelir, ikame ürünler ve sektöre özgü talebin belirleyicileri; demografik, coğrafi faktörler de ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Yapı davranış performans (SCP) yaklaşımı ile sektörün yapısı, fiyatlama ve üretim stratejileri gibi firma davranışları ve sektörün performansı anlatılmıştır. Rekabet analizi amprik bir çalışmayla yapılmış ve bu doğrultuda firmaların her bir piyasadaki paylarının dağılımını ölçümleyebilmek için Herfindahl – Hirschman endeksi kullanılmıştır. Veri setinde literatüre uygunluk açısından şehir çiftleri piyasa olarak kabul edilmiş ve bu piyasaların yoğunlukları HHI ile endeksi hesaplanmıştır. Amprik analiz, şehir çiftleri piyasalarının, piyasa yapılarının doğal bir oligopol olduğuna ve her hava yolu piyasasında bir veya iki firmanın üstünlüğünün bulunduğunu kanıtlamıştır. Piyasanın nüfus yoğunluğunun havayolu şirketlerinin söz konusu piyasaya giriş kararını etkilediği görülmüştür.
Toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında ücret eşitsizliği: Türkiye ve AB ülkeleri karşılaştırması
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği sadece ülkelerin değil dünyanın sorunu olmaktadır. Toplumun eğitim yapısını, politikasını, ekonomisini, büyümesini, kalkınmasını ve daha birçok alanı etkilemektedir. Bu yüzden söz konusu eşitsizlik için hemen hemen bütün ülkelerde farkındalık oluşmaktadır. Söz konusu eşitlik hem AB hem de Türkiye için önemli bir amaç olmaktadır. Bu yüzden Türkiye ve AB söz konusu eşitlik için hem anayasada hem de piyasada birçok düzenleme yapmaktadır. Bu bağlamda Türkiye ve AB'de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin boyutunu görebilmek için Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu, Küresel Ücret Raporu, pek çok veri seti ve kaynaktan hareket ile söz konusu ülkelerdeki cinsiyet eşitsizliği incelenmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ücret eşitsizliği üzerindeki etkisi karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır. Elde edilen verilere göre Türkiye'deki cinsiyet eşitsizliği hemen hemen bütün AB ülkelerinden daha fazla olduğu görülmektedir. Fakat bu durumun cinsiyete göre ücret eşitsizliğine aynı oranda yansımadığı ve birçok AB ülkesinden daha iyi durumda olduğu görülmektedir. Fakat Türkiye'de genel olarak bir iyileşmeden bahsedilse de aynı eğitimi ve aynı mesleği yapanlarda cinsiyete göre ücret eşitsizliğinin genel olarak erkeklerin lehine olmaktadır. Bu yüzden hem Türkiye hem de AB cinsiyet eşitsizliğini ve cinsiyete göre ücret eşitsizliğini ortadan kaldırmak için mücadele etmelidir. Bu amaç doğrultusunda önyargıları, toplumsal cinsiyete dayalı hükümet düzenlemeleri, meslek ayrımcılığı, cinsiyet ayrımcılığı gibi eşitsizlik yaratan birçok sorun ortadan kaldırılmalıdır.
Türkiye'de pay takas sistemi
This paper examines the role of clearing and settlement system in capital markets and explains how clearing and settlement process works particularly in Turkey. Based on this basic information, this study tries to explain the working mechanism and efficiency of Turkey's experience. Although clearing and settlement processes do not known clearly by end investors, it is very crucial part of financial markets because of its power to decrease risk, increase safety, provide efficiency and stabilize the market. First, we clarify equity clearing and settlement process with daily cycles and examples. In the first part of paper, we start with the main institutions for capital markets and then continue with trading, clearing and settlement processes. In the second part of the study, we explain clearing and settlement in the world by investigating the historical process of post trade institutions, international organizations and standards that are used in the developed countries. Finally, we emphasize on Turkey's effort for efficient mechanism in clearing and settlement system by explaining historical process, services, values, targets and of Takas Istanbul. We aim to detail clearing and settlement process that is not discussed broadly academically before this study and enlighten all stakeholders of the capital market about this process.
Türkiye'nin medikal turizmde ekonomik performansı: Bir karşılaştırma
Çalışmanın temel amacı, dünyada ve Türkiye'de gelişim gösteren medikal turizm sektörünün incelenmesidir. Bu bağlamda sektörde lider ülke olarak kabul edilen ülkelerle, medikal turizm ile ilgili göstergeler de dikkate alınarak, karşılaştırma yapılmıştır. Yapılan karşılaştırma ve literatür taraması sonucunda Türkiye'nin medikal turizm sektöründeki güçlü ve zayıf yanları ortaya koyularak, karşısındaki fırsatlar ve tehditler ele alınmıştır. Türkiye medikal turizm sektörünün ayrıntılı şekilde analiz edildiği çalışmada, sektörün belirtilen dönemde uygulanan neoliberal politikalar ile giderek geliştiği ve Türkiye ekonomisine katkı sağladığı sonucuna varılmıştır.
Tükiye'de 1980 sonrası liberalleşmenin işsizlik üzerindeki etkisi
24 Ocak Kararları ile Türkiye ekonomisinde önemli bir dönüşüm süreci başlamıştır. 1980 öncesi dönemde planlı kalkınmadan beklenen kararlı bir ekonomik büyümedir ancak kalkınma planları değişen konjonktürün de etkisiyle, beklenenin aksine büyük ekonomik bunalımları beraberinde getirmiştir. Bu ekonomik bunalımlara çözüm olarak ve dünyadaki gelişmelere paralel yeni politika kararları ile 1980-88 yılları arasında dışa açılma ve 1989 sonrası finansal serbestlik süreçleri başlamıştır. Bu yeni ekonomi politikalarının pek çok makroekonomik değişkene etkisi olmuştur. Bu makroekonomik değişkenlerin en önemlilerinden bir tanesi ise işsizlik olmuştur. İşsizlik olgusu bu dönüşüm sürecinden sonra daha dikkat çeken bir boyut kazanmıştır. Bu çalışmada 1980 sonrası gerçekleşen liberalleşmenin işsizlik üzerine etkisi incelenecektir. Bu amaçla ilk olarak emek piyasası ve işsizlik ile ilgili temel yaklaşımlar ele alınacaktır. Bu temel yaklaşımlar ele alınırken konu farklı okulların görüşleri çerçevesinde değerlendirilecektir. İkinci bölümde ise 1980 sonrası Türkiye ekonomisinde yaşanılan dönüşümün emek piyasasına etkisi incelenecektir. Bu bölümde ilk olarak 1980 dönüşümünün Türkiye için ne anlama geldiği kısaca anlatıldıktan sonra Türkiye'deki emek piyasasının yaşadığı değişim sendikalar, eğitim, cinsiyet ayrımcılığı ve esnek istihdam yapıları perspektiflerinden ele alınacaktır. Üçüncü bölümü oluşturan Türkiye'de işsizlik konusu incelenirken sayısal verilerden yararlanarak işsizlik konusunda Türkiye'nin Dünya ülkeleri arasındaki konumu araştırılacaktır. Çalışma genel bir değerlendirme ve Türkiye'nin işsizlik konusuna ilişkin politika önerileri ile sonuca ulaşmaya çalışacaktır. Anahtar Kelimeler: İstihdam, işsizlik, Emek Piyasası, Türkiye, Liberal Politikalar
Bağımsızlık kriteri seçiminin transfer fiyatlandırması analizleri için önemi ve etkileri
Günümüzde en çok kullanılan transfer fiyatlandırması yöntemlerinden biri işleme dayalı net kâr marjı yöntemidir. Bu yöntem ile yapılan analizlerde emsal alınacak verilerin ilişkisiz kişiler arasında gerçekleşen işlemlere ait olması için bağımsızlık kriteri belirlenir. Söz konusu kriter belirlenirken veri tabanının oluşturduğu bağımsızlık göstergeleri kullanılır. Ancak bağımsızlık kriteri belirlenirken hangi göstergelerin kullanılacağı konusunda ulusal ya da uluslararası bir yönerge yoktur. Bu nedenle, emsal seçimi sürecinde hangi bağımsızlık göstergelerinin kullanılacağı genellikle subjektif yargılarla belirlenmektedir. Emsallere uygunluk ilkesini en titiz şekilde sağlayacak ideal durum, bağımsızlık kriterinin en muhafazakâr göstergenin kullanılarak belirlenmesidir. Ancak bu ideal durum, araştırma konusu şirketin faaliyet alanına göre genellikle emsal veri yetersizliğine yol açar. Bu sorunu gidermek için alternatif yollara başvurulabilir. Bu çalışmada Amadeus veri tabanı kullanılarak üç ayrı endüstri için emsal veri araştırması yapılmış ve bağımsızlık kriterinin emsal kârlılık sonuçlarına etkisi incelenmiştir. Daha sonra bu sonuçlardan yola çıkarak hangi uygun alternatiflerin uygulanabilir olduğu üzerine değerlendirmelerde bulunulmuştur. Bu amaçla her bir araştırma için, veri tabanı üzerinde kullanılacak araştırma stratejileri belirlenmiş, elde edilen veriler işlenmiş ve istatistiki yöntemler kullanılarak emsal kârlılık aralığı hesaplamaları yapılmıştır. Daha sonra hesaplamalardan elde edilen sonuçlar değerlendirilerek bağımsızlık kriterinin belirlenmesinde kullanılabilecek alternatif stratejiler ve bunların uygunluğu yorumlanmıştır. Bağımsızlık kriterinin genişletilmesi durumunda ortaya çıkan ilk sonuç, emsal olarak kullanılabilecek veri sayısının yaklaşık üç-dört katına çıkmasıdır. Bu sonuç, kıyaslamada istatistiki olarak anlamlı bir aralık belirlemek için bağımsızlık kriterinin genişletilmesinin gerekli olabileceğini ortaya koymaktadır. İkinci olarak ortaya çıkan sonuç, bağımsızlık kriteri genişletildiği zaman kârlılık göstergelerinde genel bir artış eğilimi görülmektedir. Bu eğilim transfer fiyatlandırması analizine vergi idarelerinin bakışını etkileyecektir.
Forecasting economic variables using google trends
This thesis examines the ability of Google Trends (GT), i.e. the free public tool for obtaining data regarding web search activities, in forecasting economic variables of Turkey by using different query selection methods. It reports whether internet search activity improves forecasting of tourism demand, unemployment, and car sales by comparing forecast errors of models with and without GT variable. For each variable of interest, three models are constructed. The first, baseline model, is estimated using only the past values of selected variables. The second model, in addition to the past values of the economic variables, integrates additional regressor constructed from the simple query selection method, where search indices of single keywords related to each of the selected variables are obtained. The third model follows the same approach as the second, but with different query selection method, where composite search index using Principal Component Analysis (PCA) is constructed from the large number of queries related to our economic variables. All models are estimated using the Autoregressive Integrated Moving Average (ARIMA) methodology. Forecast comparisons indicate that models with GT information outperformed the basline models in most of the forecasting experiments. When it comes to performance of the two query selection methods, composite search index, on average, provides better forecasts. The study's results could be beneficial for the policy makers and other stakeholders as selected variables play important role for the Turkish economy. GT offers a new way of tracking economic behavior at almost zero cost. Furthermore, they have ability to get real-time insights regarding economic decisions.
Küresel iklim krizinin Türkiye tarımına etkisi: Ekonometrik bir analiz
İçinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük sorunlarından biri iklim krizidir. Özellikle sanayi devriminden sonra, insan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla artan endüstriyel faaliyetler, çeşitli çevresel sorunları beraberinde getirmiş ve iklim değişikliğinin hızlanmasına yol açmıştır. İklim şartlarındaki değişimler farklı sektörlere de etki etmektedir. Günümüzde insan kaynaklı nedenler ile bu etkilerin belirginliği daha da artmıştır. İklimdeki değişimlerin en yoğun etkilerinin görüldüğü sektörlerin başında tarım gelmektedir. Bu kapsamda çalışmada, Türkiye'de, iklim krizinin tarım sektörüne etkisi, 1990-2020 dönemi verileri ile ARDL yöntemi kullanarak test edilmiştir. Çalışmada bağımlı değişken olarak, tarımsal üretimin gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH) içerisindeki payı, bağımsız değişken olarak ise, kişi başına düşen karbondioksit (CO2) salınım miktarı ve yeryüzü ısı endeksi verileri alınmıştır. Çalışmada kullanılan veriler Dünya Bankası veri tabanından elde edilmiştir. Çalışmanın ampirik bulgularına göre, uzun dönemde iklim krizini temsil eden değişkenler ile tarım sektörü arasında negatif ve anlamlı bir ilişkinin olduğu belirlenmiştir. Bu sonuç teorik beklentimiz ile uyumludur. Modelin hata düzeltme terimi çalışmaktadır. Her dönem sapmaların 0.32'si ortadan kalkmaktadır. Ayrıca çalışmada, değişen iklim şartları altında gıda güvenliğinin sağlanması için sürdürülebilir tarımın önemi vurgulanmaktadır. Bunun yanında, tarımın, iklim şartlarına bağlılığının azaltılmasına yönelik çalışmaların arttırılmasının önemine değinilmekte ve çözüm önerilerine yer verilmektedir. Anahtar Kelimeler: İklim, Tarım, Gıda, Tarım 4.0, Türkiye
Heterojen firmalar ve ihracatçı primleri: Türk imalat endüstrisinden kanıtlar
Firma heterojenliği, çağdaş ticaret teorisinin (Yeni Yeni Ticaret Teorisi) temel varsayımıdır. Firmaların ihracata katılım durumları ve dereceleri ise heterojenliğin en önemli kaynaklarını oluşturmaktadır. Çünkü ihracatçı firmaların pek çok bakımdan ihracatçı olmayanlara göre avantajları (ihracatçı primi) bulunmaktadır. Bu tez çalışmasında Türk imalat endüstrisi ve alt sektörleri için ihracatçı primlerinin var olup olmadığı incelenmiştir. Bununla birlikte, ihracat başta olmak üzere çeşitli firma karakteristikleri arasındaki ilişkiler analiz edilmiştir. Örneklem, 2016:Q3-2023:Q2 dönemini ve BIST'e kote olan 139 firmayı kapsamaktadır. Veri setimiz firma bazlı (mikro) verilerden oluşmaktadır. Çalışmada öncelikle, hem endüstri hem de alt sektörler bazında istatistiksel karşılaştırmalar yapılmış ve ihracatçı firmaların ihracatçı olmayanlara göre; çoğunlukla daha büyük firmalardan oluştuğu, daha çok çalışan istihdam ettiği, daha yüksek verimliliğe ve karlılığa sahip olduğu bulgulanmıştır. Ardından üç farklı ekonometrik model için endüstri düzeyinde panel veri analizleri uygulanmıştır. Analiz sonuçlarına göre, ilk modelde ihracat, reel ücret ve karlılığın firma verimliliğini artırdığı tespit edilmiştir. İkinci modelde verimlilik ve karlılığın reel ücreti artırdığı, ihracatın reel ücret üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Üçüncü modelde ise firma büyüklüğünün sermaye yoğunluğunu artırdığı, ihracat ve karlılığın bu değişken üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin bulunmadığı sonucu elde edilmiştir. İhracatın verimlilik üzerindeki etkisini alt sektörler bazında da tespit etmek için; ilk model, imalat endüstrisinin yedi farklı alt sektörü için panel veri analizi ile incelenmiştir. Buna göre; üç alt sektörde ihracatın, beş alt sektörde karlılığın ve tüm alt sektörlerde reel ücretin verimlilik üzerinde istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif bir etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bunlara ek olarak, Granger Bootstrap panel nedensellik analizi sonucunda hem ihracattan verimliliğe hem de verimlilikten ihracata doğru nedensellik ilişkilerinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Dış ticaret, Firma heterojenliği, İhracatçı primleri, Yeni ticaret teorileri,
CDS primi ve Euro Stoxx 50 endeksi arasındaki ilişkinin incelenmesi: Seçilmiş Avrupa ülkeleri üzerinde bir araştırma
Kredi temerrüt takasları (CDS'ler), finansal piyasalarda önemli bir rol oynayan türev ürünlerdir. Bu finansal araçlar, ülkelerin egemen borçlanma maliyetleri ve piyasalardaki algılanan risk seviyelerini yansıtarak, yatırımcıların riskten korunma stratejileri ve piyasa beklentileri açısından kritik bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Özellikle Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya gibi Avrupa'nın önde gelen ekonomilerinin CDS primleri, bu ülkelerin ekonomik durumunu ve risk algısını belirlemede önemli bir role sahiptir. Bu çalışmanın amacı, Avrupa'nın ekonomik açıdan güçlü kabul edilen bu ülkelerin kredi temerrüt primleri ile Euro Stoxx 50 endeksi arasındaki ilişkiyi derinlemesine incelemektir. Euro Stoxx 50 endeksi ile söz konusu ülkelerin CDS primleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla 2013 ile 2023 yılları arasında aylık veriler kullanılarak Toda-Yamamoto nedensellik testi ve ARDL (AutoRegressive Distributed Lag) modeli uygulanmıştır.
Türkiye'de yoksullukla mücadelede sosyal politika aracı olarak sosyal yardımlar: Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının rolü
Yoksulluk, kesin olarak tanımlanması zor olan karmaşık bir sosyal sorundur. Ancak, gelişmişlik düzeyleri ne olursa olsun tüm toplumların bir gerçeğidir. Sorunun boyutu, sosyal, ekonomik ve siyasi yapılar, coğrafi konum ve uygulanan politikaların etkinliği gibi faktörlere bağlı olarak değişmektedir. Yoksulluk ya da diğer bir deyişle gelir grupları arasındaki uçurum, tüm dünyada olduğu gibi salgın sonrası Türkiye'de de yetersiz eğitim, işsizlik, kayıt dışı ekonominin varlığı, yetersiz sosyal güvenlik, ekonomik krizler ve adaletsiz gelir dağılımı gibi faktörler nedeniyle giderek büyüyen bir sorun haline gelmiştir. Türkiye'de yoksullukla mücadele hem ekonomik hem de sosyal politikalar gerektirmektedir. Çok boyutlu yoksulluğun en temel nedeni işsizliktir. İşsiz bireylerin bu durumdan kurtulmalarının en hızlı ve etkili yollarından biri sosyal yardımlarla desteklenmeleridir. Bu nedenle işsiz bireylerin içine düşecekleri sosyal durumlardan kurtulabilmeleri için kamu otoritesi tarafından yürütülecek sosyal yardım programlarının etkinliği büyük önem taşımaktadır. Yapısal sorunlarla mücadele için etkin ve istikrarlı ekonomi politikalarına ihtiyaç duyulurken, Türkiye'nin yoksulluğu azaltmak ve önlemek için aile kurumunu güçlendirmesi ve sosyal refahı artırması gerekiyor. Yoksulluğun önlenmesi için sosyal yardım alanında kalıcı çözümlere ve adil bir gelir dağılımına da ihtiyaç vardır. Bu amaçla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü uhdesinde Türkiye'nin 81 ilinde ve 922 ilçe merkezinde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları kurulmuştur. Vakıflar, kamusal sosyal yardımların uygulanmasında önemli kurumlardır. Ancak, kamu kaynaklarıyla kamu hizmeti sunmalarına rağmen, örgütlenme biçimleri refah devletinin yoksullukla mücadele etmek ve sosyal politikaları uygulamak için kurduğu modern sosyal güvenlik sistemiyle uyumlu değildir. Vakıflar, her biri birbirinden farklı işletme düzeyinde birer işyeri olarak Türk Medeni kanunu hükümlerine göre özel tüzel kişilik şeklinde kurulmuş. Vakıflar tarafından yapılacak yardımlara, vakıf mütevelli heyeti tarafından muhtaçlık sınırı esas alınarak karar verilmektedir. Vakıfların objektif kriterlerden uzaklaşması, keyfi ve siyasi etkilere açık uygulamalara ve aynı nitelikte hizmet sunmalarına rağmen farklı kararların doğmasına neden olabilmektedir. Bu durum yoksullukla mücadele etmek yerine yoksulluğun sürdürülebilir bir düzeyde tutulmasına neden olmaktadır. Gerek vakıflar aracılığıyla gerçekleştirilen sosyal yardımlar gerekse diğer kurumlar tarafından gerçekleştirilen bu tip sosyal yardımlar yoksulluktan kurtulmak yerine bireylerin bu duruma alışmasına neden olmaktadır. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının etkinliğinin artırılması için kurumsal işgücü yetersizliğinin giderilmesi, sosyal yardım çeşitliliğinin sadeleştirilmesi ve yapılan yardımların birim miktarlarının artırılması gerekmektedir. Ayrıca Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından sağlanan sosyal yardım yararlanıcılarına yönelik istihdam teşvik programının ulusal düzeyde etkinliğinin sağlanması, bu alanda faaliyet gösteren kurumlarla işbirliği, koordinasyon ve veri paylaşımının geliştirilmesi, yasal düzenlemelerinin yapılan işin niteliğine uygun olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle, sosyal yardım sağlayan tüm kamu kurumlarının tek bir çatı altında toplanması gerekmektedir. Aynı zamanda vakıfların özel hukuk tüzel kişiliğinin kamu tüzel kişiliğine dönüştürülerek sosyal yardımların, genel kitlelere yönelik sınırlı bir süre için yapılmasını ve istihdama katılamayan dezavantajlı bireylere sürekli bir gelir desteği şeklinde verilmesini sağlayıcı yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de yoksullukla mücadelede bir sosyal politika aracı olarak faaliyet gösteren Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından sağlanan sosyal yardımları analiz etmek ve bir kamu hizmeti sunan bu kurumların Türkiye'de yoksullukla mücadeledeki etkinliğini incelemektir. Bu kapsamda nitel araştırma yöntemi kullanılarak gözlem, görüşme ve doküman analizi yoluyla etkililiğin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın nitel veri toplama aşamasında, yoksullukla mücadelenin tarihsel sürecini değerlendirmek üzere Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın yıllık faaliyet raporları, mali durum ve performans raporları, Hükümet Programları, Beş Yıllık Kalkınma Planları, doktrin, yasal düzenlemeler ve ulusal mevzuat kapsamındaki müdahale yaklaşımları incelenmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Yoksulluk, Yoksullukla Mücadele, Sosyal Yardımlar, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları
Malatya'da tarım ve hayvancılığın ekonomiye katkısı
Malatya, tarım ve hayvancılık alanında çevre illere göre yüksek verim elde edilen bir il olarak dikkat çekmektedir. Bu başarının arkasında, Malatya'nın özgün yer şekilleri ve iklim özellikleri yatmaktadır. Bu özellikler, ilde çeşitli tarım ürünlerinin yetişmesini mümkün kılmaktadır. Malatya'nın en bilinen tarımsal ürünü kayısıdır. Kayısı yetiştiriciliği konusunda il, Türkiye'nin yaş kayısı üretiminin yarısını ve kuru kayısı üretiminin %80-85'ini karşılamaktadır. Ayrıca, dünya genelindeki yaş kayısı üretiminin %6'sı ve kuru kayısı üretiminin %50-55'i Malatya'da üretilmektedir. Bu veriler, Malatya'yı dünya kayısı sektöründe önemli bir oyuncu yapmaktadır. Hayvancılık sektöründe ise Malatya, bölgedeki diğer illerle karşılaştırıldığında yüksek bir potansiyele sahip olsa da, bu potansiyelin etkin bir şekilde değerlendirilmesi konusunda zorluklar yaşamaktadır. Özellikle küçükbaş hayvancılık alanında üretim miktarı oldukça düşüktür. Ancak, Malatya'daki tavuk üretim çiftlikleri, ilin kanatlı hayvan üretiminde öne çıkmasını sağlamıştır. Malatya'daki tarım ve hayvancılık faaliyetleri, mevcut bazı sorunlara rağmen sürdürülmektedir. Bu üretimlerin ihracatında kurumsallaşmaya gidilmesi ve pazarlama faaliyetlerinin daha etkili hale getirilmesi, hem Malatya hem de ülke ekonomisi için faydalı olabilir.
6 Şubat depremi sonrası Malatya ekonomisi üzerine bir değerlendirme
Bu çalışmanın amacı, 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerin Malatya ili üzerindeki sosyo-ekonomik etkilerini kapsamlı biçimde incelemek ve afetin kentin ekonomik yapısında yol açtığı dönüşümü ortaya koymaktır. Bu kapsamda gelir dağılımı, işsizlik, göç hareketleri, inşaat sektörü, dış ticaret, tarım ve hayvancılık gibi temel ekonomik alanlar analiz edilmiştir. Araştırmanın yöntemi, betimsel (deskriptif) analiz yaklaşımına dayanmaktadır. Çalışmada karma yöntem benimsenmiş; hem nicel veriler (TÜİK, AFAD, İŞKUR, Malatya TSO ve Tarım İl Müdürlüğü istatistikleri) hem de nitel veriler (yerel basın haberleri, akademik çalışmalar, saha gözlemleri) birlikte değerlendirilmiştir. Veriler, 2019–2025 dönemini kapsayacak şekilde karşılaştırmalı olarak incelenmiş; depremin doğrudan ve dolaylı etkileri tematik başlıklar altında analiz edilmiştir. Bulgular, depremin Malatya'da özellikle inşaat, tarım ve hizmet sektörlerinde üretim kapasitesini önemli ölçüde azalttığını; buna karşın yeniden yapılanma faaliyetlerinin kısa vadede istihdamı artırarak ekonomide geçici bir canlanma yarattığını göstermektedir. Ayrıca gelir dağılımında eşitsizlik artmış, kırsal bölgelerden kent merkezine ve diğer illere yönelen göç hız kazanmıştır. Sonuç olarak, Malatya ekonomisinin afet sonrası dönemde yeniden dengelenebilmesi için sürdürülebilir kalkınma politikalarının uygulanması, üretim altyapısının güçlendirilmesi ve yerel sektörlere yönelik uzun vadeli destek programlarının geliştirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Malatya Ekonomisi, 6 Şubat Depremi, Sosyo-Ekonomik Etkiler, Gelir Dağılımı, İşsizlik, Yerinde Dönüşüm.
Gravity vs conflict: What determines internatinoal trade
This research aims to examine the impact of distance and conflict and their interrelations on the dynamics of foreign trade by using Turkish bilateral trade data. We accept the presumption the distance matter in international trade. However, the gravity model of international trade works only if there is no conflict. This study, therefore, incorporates international conflicts into gravity model of foreign trade. Three main questions have motivated this study: (1) What is the determination of trade performance? (2) Does conflict impacts international trade? (3) Does conflict between trading partners affect Gravity Model? In order to explain different types of conflict on trade relations we defined and measured two types of conflict: Diplomatic, and Security. In our analysis, we also checked the impact of Arab-Spring on trade relation of Turkey. The results based dynamic panel data models, Generalized Methods of Moments (GMM), based on UN COMTRADE data for Turkey from 1990 to 2013 show that our trade model fits well with gravity approach in the case of Turkish foreign trade. The estimation results shows that Diplomatic Conflicts have negative impact on trade in specific cases but also Security Conflicts and Arab Spring effects trade relation negatively. Moreover, in the case of Security Conflicts the positive impact of geographical proximity on trade relations disappears.
Teknolojik yayılmanın gelir eşitsizliği üzerine etkisi: Seçilmiş OECD ülkeleri üzerine bir uygulama
Bir ülkede toplumsal refahın arttırılabilmesi için gelir dağılımının daha adil bir düzeye getirilmesi gerekmektedir. Ancak, son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde gelir eşitsizliğindeki artışın hızlanması oldukça dikkat çekmektedir. Gelir eşitsizliğindeki bu fark edilen artışın hızlı teknolojik gelişmelerle aynı zamana denk gelmesi, teknolojik yayılmanın gelir eşitsizliğini artırdığına dair iddiaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Gelir eşitsizliğinin altında yatan faktörlerin belirlenmesi, etkin politikaların oluşturulması için önem arz etmektedir. Bu bağlamda, çalışmada teknolojik yayılmanın gelir eşitsizliği üzerine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. 1997-2010 dönemi için, Türkiye'nin de dahil olduğu 28 OECD ülkesini kapsayan bu çalışmada ekonometrik yöntem olarak hem zaman hem de yatay kesit boyutunu bir arada dikkate alan panel veri analizi kullanılmıştır. Gelir eşitsizliği, en uygun ölçüt olan Theil endeksi ile hesaplanmıştır. Teknolojik yayılma ise kişi başına düşen patent sayısı, internet kullanıcı sayısı ve yüksek teknoloji gerektiren ürünlerin toplam ithalatı olmak üzere üç farklı şekilde ölçülerek modellenmiştir. Analiz sonucunda, teknolojik yayılmanın gelir eşitsizliğini arttırdığı iddiası doğrulanmaktadır. Ancak, daha kaliteli eğitimin teknolojik yayılmanın gelir eşitsizliği üzerindeki olumsuz etkiyi azalttığı bulgusu elde edilmiştir.
Türkiye'de uygulanan para politikaları kapsamında fedakarlık oranının tahmin edilmesi
Başarılı bir para politikası yönetimi çerçevesinde merkez bankalarının, uygulanan para politikasının bütün etkilerini önceden tahmin edebilmesi gerekmektedir. Çağdaş merkez bankacılığının temel amacı olan fiyat istikrarının sağlanması ve sürdürülmesi, bugün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının da temel amacıdır. Literatürde, özellikle 2008 finansal krizinden sonra fiyat istikrarının sağlanmasının yanında, dezenflasyon politikaları maliyetlerinin tartışılması hız kazanmıştır. Buna göre dezenflasyon politikaları toplam çıktı düzeyini istikrarsızlaştırmakta ve toplam üretimde bir kayba neden olarak işsizlik oranlarını arttırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de dezenflasyon politikası döneminde toplam çıktı miktarında bir kayıp olup olmadığını ölçmektir. Tahmin; 2005M01- 2013M12 dönemleri, aylık bazda tüfe ve sanayi üretim endeksi seriler kullanılarak, yapısal VAR (SVAR) modeliyle yapılmıştır. Tahmin sonucunda, teorik beklentileri destekler biçimde Türkiye'de dezenflasyon sürecinde enflasyon oranı ile sanayi üretim endeksi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bir parasal şok karşısında enflasyondaki bir puanlık düşüşün, bir yıllık üretimde kümülatif olarak 0,88 puan azalmaya neden olduğu tahmin edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Fedakarlık oranı, Çıktı açığı, Para politikası, SVAR
Bir sürdürülebilir kalkınma göstergesi olarak ekolojik ayak izi ve Türkiye
Sürdürülebilir kalkınma, bugünkü toplulukların ihtiyacı olan ekonomik gelişmenin gelecekte dünya üzerinde yaşayacak olan toplulukların ihtiyaçlarını karşılamada engel oluşturmayacak şekilde olmasını gerektirmektedir. Geleneksel enerji üretim ve tüketim alışkanlıklarının çevre ve doğal kaynaklar üzerinde yerel, bölgesel ve küresel ölçekte olumsuz etkilere neden olduğu bilinmektedir. Fosil yakıtların kullanımına bağlı olarak başta karbondioksit olmak üzere sera etkisi yaratan gazların atmosferde hızla artması insanlığın karbon ayak izini arttırmakta ve Türkiye'nin de aralarında bulunduğu gelişmiş ve gelişmekte olan bir çok ülkede ekolojik açık sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'nin karbon ayak izini azaltmaya yönelik yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesinin ne derece gerekli olduğuna vurgu yapılmıştır. Temiz enerji üretim ve tüketiminin yaratacağı pozitif etkilerin çevresel, sosyal ve ekonomik yönleri sürdürülebilirlik yolunda büyük değer kazanmaktadır. Bu doğrultuda enerji kaynaklarından gerçekleştirilen enerji üretiminin yüksek verim ve temiz teknolojilerle gerçekleştirilmesi, fosil yakıtların yerine çevre dostu yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasının teşvik edilmesi günümüzün en önemli hedefleri arasında yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Sürdürülebilir Kalkınma, Ekolojik Ayak İzi, Karbon Ayak İzi, Türkiye
Ekonomik büyüme ve yenilenebilir enerji tüketimi – üretimi ilişkisi; Türkiye örneği
Gelişmiş ekonomiler, büyümeye devam ederken doğaya verilen zararı en aza indirmeye çalışmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin kullanımı da bu çabanın temelini oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin de hede-fi istikrarlı büyümedir. Literatürde özellikle CO2 salınımının tehlikeli boyutla-ra ulaştığı 21.yy'ın başlarından sonra bu konuda yapılmış olan çalışmalar hız kazanmıştır. Konu üzerinde yapılan çalışmalara göre dört ana hipotez mevcut-tur. Bunlardan birincisi ekonomik büyüme ve yenilenebilir enerji tüketimi ara-sında ilişki yoktur. İkinci hipotez ise yenilenebilir enerji tüketiminden ekono-mik büyümeye doğru bir nedensellik ilişkisinin bulunmasıdır. Üçüncü hipo-tez, ekonomik büyümeden yenilenebilir enerji tüketimine doğru bir nedensel-lik ilişkisinin bulunmasıdır. Dördüncü ve son hipotez ise feedback (geribildi-rim) hipotezi olarak adlandırılır. Feedback hipotezi; yenilenebilir enerji tüke-timi ve ekonomik büyüme arasında çift yönlü bir nedensellik bulunmasını ifa-de eder. Bu çalışmanın amacı Türkiye nezdinde yenilenebilir enerji tüketimi ile ekono-mik büyüme arsındaki nedensellik ilişkisinin incelenmesidir. Granger Neden-sellik Testi; 1980 – 2013 yılları arasındaki 2005 yılı sabit dolar ile ölçülmüş GSYH verileri ve 1980 – 2013 yılları arasındaki yakılabilir yenilenebilir enerji kaynakları ve atık enerjisi tüketimi verileri ile yapılmıştır. Test sonucunda teo-rik beklentilerden birisi olan ekonomik büyüme ve yenilenebilir enerji tüketi-mi arasında, yenilenebilir enerjiden ekonomik büyümeye doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisi bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Yenilenebilir enerji, Ekonomik büyüme, Granger Nedensellik Testi, Yeşil ekonomi, Çevre.
Sürdürülebilir kalkınma temeline dayalı yaşanabilir çevre oluşturulması: Eskişehir Tepebaşı ilçesi örneği
Günümüzde enerjiye olan aşırı talep nedeniyle her türlü enerji kaynağının kullanımı çevresel sorunları da beraberinde getirmektedir. 1992 Rio Konferansı ve 1996 yılında Habitat-2 Kent Zirvesi'nde sürdürülebilirlik ve yaşanabilir çevre oluşumu amaçlarının benimsenmesi günümüzde sürdürülebilir kentsel gelişmenin "ekolojik temele" dayandırılmasını gerektirmektedir. Nitekim tüm bunlar sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir kentsel gelişme kavramlarının günümüz ve gelecek kuşaklar için daha iyi bir yaşam kalitesi, ekonomik ve toplumsal kalkınmayla birlikte çevrenin korunması gerekliliğini beraberinde getirmektedir. Bu amaçla örnek model olarak alacağımız Eskişehir Tepebaşı İlçesi bir rol model olarak tercih edilmektedir. Çalışmada sürdürülebilir kentsel gelişmenin, bilhassa kentsel değişim ile beraberinde getirdiği gelişmenin çevreye zarar vermeyecek şekilde yönlendirilmesi açısından ele alınmak istenmektedir. Tepebaşı İlçe Belediyesi, tüm bu aşamaları gerçekleştirirken küresel ısınmanın en önemli unsuru sayılan karbondioksit emisyonu oluşturmamayı ve sera gazı gibi çevresel sorunlara sebebiyet vermemeyi hedeflemesinden dolayı ülkemizde sürdürülebilir çevre ve kalkınma anlayışına hizmet etmede yol gösterici nitelikte olması beklenmektedir. Anahtar Kelimeler: Sürdürülebilirlik, Sürdürülebilir Çevre, Sürdürülebilir Kalkınma.
Sağlık sektörü harcamalarının Türkiye'nin kalkınmasındaki rolü
Bu tezde ülkemizdeki sağlık harcamaları kalkınma bağlamında değerlendirilmiş ve sağlık harcamaları ile kalkınma ve büyüme arasındaki ilişki sorgulanmıştır. Birinci bölümde öncelikle sağlıkla ilgili genel kavramlar tanımlanmış ve ekonomi açısından sağlık harcamalarının ne şekilde ele alındığı beşeri sermaye tanımı çerçevesinde irdelenmiştir. İkinci bölümde, ülkemizdeki sağlık sistemi ve bileşenler tanımlanmıştır. Finansman ve hizmet sunumu açısından yaşanan son değişikliklere de vurgu yapılarak, ülkemizde gerçekleşen sağlık harcamaları hem fonksiyonel hem de idari ayrımları açısından analiz edilmiştir. Üçüncü bölümde uluslararası, ulusal ve bölgesel çerçevede sağlık harcamaları ve kalkınma ilişkisine değinilmiş ve ekonomik göstergeler ile sağlık göstergeleri insani gelişim yönünden değerlendirilmiş ve OECD ülkeleri ile Türkiye'nin durumu karşılaştırılmıştır. Üçüncü bölümün sonunda bir genel değerlendirme yapılmış ve sağlık harcama bileşimi ile harcama düzeyleri konularında tespit ve önerilerde bulunulmuş ve sağlık harcamalarının hane halkları üzerinde yoksullaştırıcı etkisi incelenmiştir. Sonuç bölümünde çalışma sonucunda ulaşılan bulgular çerçevesinde sağlık harcamalarının kalkınma ile genel sağlık düzeyini ne şekilde etkilediği sorunsalı üzerinde durulmuş ve konuya ilişkin tespit ve önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sağlık, Ekonomi, Kalkınma, Büyüme, Sağlık Harcamaları
Savunma harcamaları ve iktisadi büyüme arasındaki ilişkinin analizi:Türkiye örneğinde uygulamalı bir çalışma
Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de savunma harcamaları ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin analizini yapmaktır. Çalışmada; savunma hizmeti ve savunma harcamalarına ilişkin genel bilgilere, dünyadaki diğer ülkelerdeki savunma harcamalarına, Türkiye'de savunma harcamalarının genel durumuna ve finansman kaynaklarına, savunma harcamalarının ekonomik etkilerine, savunma harcamaları- büyüme ilişkisi üzerine ileri sürülen farklı görüşlere yer verilmiştir. Tezin araştırma kısmında Türkiye'nin 1987 - 2012 Yılları arasındaki büyüme oranları ve savunma harcamalarına ilişkin veriler baz alınarak Granger nedensellik testlerine yer verilmiştir. Granger nedensellik testi sonuçlarında savunma harcamalarının ekonomik büyümenin nedenlerinden biri olduğu ve ekonomik büyümeyi desteklediği ortaya çıkmıştır
Esnek işgücü piyasası politikalarının ücret ve kar üzerine etkisi: 1998-2008 dönemi karşılaştırmalı ülke analizi
1970'li yıllarda kapitalizmin krizine yanıt olarak ortaya konulan neo-liberal politikalar, üretimin ve rekabetin küresel bir boyut kazanmasıyla birlikte serbest bir piyasa mekanizmasının genelleşmesine neden olmuştur. İşgücünün dünya ölçeğinde kullanılmasına olanak sağlayan bu dönemde, sınıflar arası güç dengesi değişmiş ve yaşanan yüksek oranlı işsizliğe çözüm olarak işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi sunulmuştur. Esneklik politikaları, sermayenin karlılığı önündeki tüm engellerin tasfiye edilmesi hedefiyle işçiler açısından güvencesiz, denetimsiz bir işgücü piyasasına neden olmuştur. Bu çerçevede çalışmanın amacı, 1998-2008 döneminde 34 OECD ülkesini inceleyerek, esneklik, ücret, kar ve işgücü üretkenliği arasındaki ilişkiler üzerine bulgular sunmaktır. Ülkeler arası karşılaştırmaya dayanan çalışmada, işgücü piyasalarının istihdamı korumada ne derece katı ya da esnek olduğunu gösteren OECD "İstihdam Koruma Mevzuatı Endeksi"nden yararlanılmış ve 1998-2008 yıllarını kapsayan panel veri seti kullanılmıştır. GMM ve Sabit Etki modelleri kullanılarak yapılan tahminlerde, istihdamı korumada katılık derecesindeki artışın ücretleri artırıcı etkiye sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Kuramsal beklentilerle örtüşen bu sonuca ek olarak, üretkenliğin istihdam koruma ile etkileşimi, istihdamı korumada katılık derecesinin ücretler üzerindeki etkisini azaltmış, azalan etkinin ise katma değer içinde kâra yansıyıp ücretleri negatif etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: İşgücü Piyasaları Esnekliği, Ücret, Kar, İşgücü Üretkenliği
Cari açık ve ekonomik büyüme ilişkisi Türkiye örneği
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin önemli sorunlarından olan cari açık özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdeki etkileri konusunda kesin sonuca varılamadığı için uzun yıllardır tartışma konusu olmuştur. Türkiye'nin değişen büyüme verileriyle birlikte cari açık verilerinde de değişimler gözlenmektedir. Buradaki sorun cari açık mı büyümeyi etkilemekte yoksa büyümede meydana gelen değişimler mi cari açığı tetiklemektedir. Bu çalışmada, bu soruya cevap bulabilmek amacıyla cari işlemler dengesi/GSYİH ve GSYİH'daki yüzde değişim için 1998Q1-2014Q1 dönem verileri kullanılarak Türkiye üzerine bir nedensellik testi ve VAR analizi yapılmıştır. Bulgular büyümeden cari açığa doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisine işaret etmektedir.
Küreselleşme sürecinde Türkiye'de yoksulluk sorunu
Bu tezin amacı, küreselleşme ile yoksulluk arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve küreselleşme süreci ile birlikte Türkiye'de derinleşen eşitsizlik ve yoksulluk sorununu rakamsal verilerle irdelemektir. 1980 sonrasında küreselleşme paralelinde gelişen piyasa ve rekabet odaklı iktisadi yapı, Türkiye'de yoksulluğu arttırıcı etkiler meydana getirmiştir. Sıcak paraya dayalı büyüme politikaları, ithalat odaklı üretim stratejisinin hâkim olması, dış ülkelerle yoğun ticari ve finansal ilişkilerin artması işgücü piyasalarını olumsuz yönde etkilemiştir. İşgücü piyasalarının esnekleşmesi ve üretimin yapısında ortaya çıkan değişimler sonucu reel ücretler ve istihdam kapasitesi önemli ölçüde düşmüştür. Üretim ve işgücü maliyetlerinin düşürülmesi gelir dağılımının bozulmasına yol açmıştır. Ayrıca neo-liberal dönüşüm süreciyle birlikte reel ekonomiden transfer ekonomisine geçilmesi, yurtiçi kaynakların üretken alanlarda kullanılamamasına ve gelir eşitsizliğinin artmasında etkili olmuştur. Teknolojideki devasa gelişmeler nitelikli işgücü talebini arttırarak, nitelikli ve niteliksiz işgücü arasındaki ücret farklılıklarının açılmasına neden olmuştur. Tarımsal istihdam olanaklarının azalması sonucu kırdan kente göçün artmasıyla bu durum daha da belirgin bir hâl almıştır. Diğer taraftan, yabancı ülkelerden gelen göçmenlerin etkisiyle kentlerdeki nüfus artmış ve kayıt dışı istihdam yaygınlık kazanmıştır. Özelleştirme ve taşeron uygulamalarının artması sendikaların etkinlik alanlarının büyük ölçüde daralmasına yol açmıştır. Küresel düzen, iktisadi dengeleri altüst etmiş ve ülke ekonomisinde bir işsizlik-yoksulluk sarmalı oluşmuştur. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Yoksulluk, İşsizlik, Gelir Dağılımı, Sendikalar
Küreselleşmenin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi: Batı Afrika Ekonomik ve Parasal Birlik ülkeleri örneği
Küreselleşme son on yıllarda büyüyen bir olgudur. Bu küreselleşmenin, özellikle gelişmiş ve bazı gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyümesine etkisi, çeşitli ampirik analizlerde ortaya çıkmıştır. Dünya ticareti ve doğrudan yabancı yatırımın %2'sinden azı ile Afrika küreselleşmenin dışında görünmektedir. Bu gözlemler, Batı Afrika Ekonomik ve Parasal Birliği (BAEPB) ülkelerinde ekonomik küreselleşmenin ekonomik büyüme üzerindeki etkisine bakmamıza neden oldu. Bu çalışma, 2000-2014 dönemini kapsayan bir panel seri çerçevesi kullanarak, küreselleşmenin BAEPB ülkelerinde kısa ve uzun dönemde ekonomik büyüme üzerindeki etkisini belirlemeyi amaçlamaktadır. Ekonomik küreselleşmenin etkilerini yakalamak için iki tahmin yöntemi kullanılır: kısa vadeli etkileri incelemek için sabit etkiler modeli ve uzun vadeli etkileri yakalamak için dinamik bir panel modeli. Elde edilen sonuçlar küreselleşmenin ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediğini ve kısa vadede de %10'luk bir anlamlı sahip olduğunu göstermektedir. Uzun vadede, ekonomik küreselleşme ekonomik büyüme üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir ve %5 anlamlıdır. Aslında, uzun vadede, ekonomik küreselleşmede %1'lik bir artış, ortalama olarak, %0.032 ile ekonomik büyümeyi artıracaktır. Bu sonuçlara dayanarak, yerel ekonominin uluslararası pazara açılmasının, BAEPB ülkeleri için uzun vadede daha üretken olduğuna karar verebilmektedir. Anahtar Sözcuükler: Küreselleşme, Ekonomik Büyüme, Sabit etkiler, GMM Sistem,BAEPB, Panel Veri.
Türkiye hizmet sektöründe yapısal değişim, üretkenlik ve rekabet edebilirlik
Ekonomik kalkınma ile birlikte gelişen ve değişen ekonomilerde ortaya çıkan önemli yapısal değişimlerden biri de, hizmet sektörünün genel ekonomi içerisindeki payının hem üretim hem de istihdam açısından hızla artmasıdır. Türkiye ekonomisinde de benzer bir süreç gözlenmiş ve 1960'larda %32 seviyelerinde olan hizmet sektörünün toplam ekonomi içerisindeki payı son yıllarda %64'lerin üzerine çıkmıştır. Hizmet sektöründeki bu gelişime ve değişime rağmen, özellikle hizmet sektörünün yapısı gereği ortaya çıkan ölçme sorunları Türkiye ekonomisinde hizmet sektörünün yeterince araştırılamamasına neden olmuştur. İşte bu nedenle, bu çalışmanın amacı, Türkiye ekonomisi içerisinde hizmet sektörünün evrimini ve dinamiklerini incelemektir. Bu amaçla, öncelikle 1960-2014 yılları arası Türkiye hizmet sektörü; üretim, istihdam, üretkenlik ve dış ticaret açısından betimlenmiştir. İkinci olarak, hizmet sektörü içerisinde yapısal değişim araştırılmış ve hizmet sektöründeki yapısal değişimin, hizmet sektörü üretkenliğine etkisi ortaya konulmuştur. Son olarak Türkiye ve seçilmiş ülkelerde, hizmet sektörünün rekabet edebilirliği sabit pazar payı analizi ile incelenmiştir. Bu çalışmada Dünya Bankası'nın (WB), Dünya Kalkınma Göstergelerinden (WDI), UN Service Trade Data ve TÜİK'in hizmet sektörü ile ilgili verileri kullanılmıştır.
Ortaçağ Avrupasındaki karanlık feodalizmin iktisatla aydınlanışı
Bu çalışmada Avrupa sosyal tarihinin en önemli siyasi kavramı olan feodalizmin; Ortaçağ döneminde oluşum nedenleri, dönemin konjonktürel yapısı içerisindeki rolü incelenmektedir. Bu konjonktür içerisinde, toplum belirli sınıflara ayrılmıştır. Toplumun üst katmanını oluşturan asiller ticaret gibi faaliyetlerle uğraşmış, toprak kazanılmasını sağlayan savaşçılar toplumda önemli mevkilere sahip olmuştur. Korunmasız olarak yaşayan halk, çevresi kalelerle çevrili kale-kentlere yerleşerek korunmacı bir sosyal hayata geçiş yapmıştır. Toplumun hizmetkarı olan köleler sefalete ve işkencelere maruz kalmış, toplumun dua edenleri olan ruhban sınıfı ise Kilise faktörü ile ekonomik ve sosyal hayatı yönlendiren unsur haline gelmiştir. Kilise, sorgulanamayan dogmatik inançlar ile toplumu belirli sınırların içine almıştır. Ekonomi artan oranlı bir eğilim ile üretim aşamasına geçmiştir. Üretilen mallar pazarlanmaya başlanarak panayırların ve han kültürlerinin ilk tohumları atılmıştır. Bu araştırmada, tarihçiler ve iktisatçılar tarafından karanlık olarak adledilen çağın iktisadi yöntemler ile aydınlanışı ve bir devrin kapanışı analiz edilmeye çalışılmıştır.
Gelir eşitsizliği ve ekonomik büyüme ilişkisi
Bu çalışmanın temel amacı gelir eşitsizliğinin ekonomik büyüme üzerinde bir etkisinin olup olmadığını tespit etmektir. Teorik çalışmalarda gelir eşitsizliği ve ekonomik büyüme arasında negatif ya da pozitif ilişki olabileceği veya herhangi anlamlı bir ilişkinin bulunmadığı ileri sürülürken; ampirik çalışmalarda da teorik literatürle uyumlu olacak şekilde oldukça farklı sonuçların elde edildiği görülmektedir. Buna bağlı olarak bu çalışmada da gelir eşitsizliğinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi farklı gelir seviyelerinde bulunan ülkeler temel alınarak araştırılmaktadır. Eşitsizliğin ekonomik büyüme üzerindeki etkisini daha net bir şekilde ortaya koymak için 154 ülkeye ait 1980-2014 dönemini kapsayan veri seti ile düşük ve düşük-orta gelirli ile üst orta gelirli ve yüksek gelirli ülkeler için tahminler yapılmaktadır. Gelir eşitsizliğinde yaşanan değişimin ekonomik büyümeyi nasıl etkilediğine dair yapılan bu tahminlerde temel Solow büyüme modeli (1956) ve bu modele beşeri sermayenin de dahil edildiği Mankiw, Romer ve Weil (1992) modeli diğer bir ifadeyle genişletilmiş Solow büyüme modeli kullanılmaktadır. Çalışmanın genel bulguları, gelir eşitsizliğinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisinin ülkelerin gelir seviyelerine göre değişebileceğini göstermektedir. Düşük ve düşük-orta gelirli ülkelerde gelir eşitsizliğindeki artış ekonomik büyümeyi arttırırken üst-orta gelirli ve yüksek gelirli ülkelerde ise ekonomik büyümeyi azalttığını destekleyen kanıtlar elde edilmektedir. Anahtar Sözcükler: Gelir Eşitsizliği, Ekonomik Büyüme, Solow Büyüme Modeli, Sistem Genelleştirilmiş Momentler Metodu.
Foreign direct investment and macroeconomic stability: The Turkish case
This study investigates the relationship between foreign direct investment (FDI) and macroeconomic stability for Turkey. To represent the macroeconomic stability, two main variables are examined. The first of these is inflation rate that represents the economic stability in real sector and the second one is real exchange rate representing the stability in the financial sector. In addition to these variables; market size, openess to trade and financial development variables are used as control-transmission variables. Used data are mothly and include the term from 2003 January to 2015 April. Emprical methods used in the study are unit root tests, cointegration analyses, VECM model and Granger causalitytest. Obtained emprical results show that fluctuations in inflation and real exchange rate have a negative and permanent effect on FDI which means that instabilities occured in real and financial markets negatively affect the inward FDI. Therefore, Turkey which has enough potential to attract FDI, has to provide stabilitiy in its macroeconomic indicators to attract more amount of FDI.
The effect of smes' performance indicator of business turnover as a dimension of economic growth: Borama case
This study examines the effect of SMEs' performance indicators on business turnover as a dimension of economic growth, in a manner which SMEs can improve their performance for effective contribution to economy Borama city such as utilization local production and social economic condition improvement. Challenges hinder SMEs performance also examines in this study, SMEs in Borama face militating problems while government and other related institutions giving no attention also there is no clear SMEs policy. Financial problem and lack of government support become the main problem blocks SMEs potentials for improving their performance and their contribution to economy in Borama. For that reason, the study used to uncover the effect of SMEs performance indicator on business turnover as a dimension of economic growth in Borama, Primary data gathered from the responses of 211 SMEs operating in Borama. Descriptive statistics conducted to realize demographic characteristics of the main variables, SMEs performance, source of their finance and challenges they face. Further, the researcher investigates the direction and the strengths the relationship between the main variables of the study through regression and correlation analyses. The result of both regression and correlation analysis indicates that SMEs performance indicator of business turnover portrayed negative effect on profitability of the business and Entrepreneurship. Investment, employment and infrastructural development followed SMEs establishment show positive influence SMEs performance indicator of business turnover. Therefore, based on the result of the study, government should give more attention development and support of SMEs in Borama and the country as well. Keywords: SMEs, SME performance, Economic growth, Turnover.