Bolu Abant İzzet Baysal University
Discipline

Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı

Bolu Abant İzzet Baysal University

274

Archived Theses

4

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farelerde deneysel kontakt hipersensitivite modelinde fasudilin etkisi

Çalışmamızda, farelerde 1-floro-2,4 dinitrobenzen (DNFB) ile oluşturulan kontakt hipersensitivite modelinde fasudilin 40 mg/kg dozunda intraperitoneal yolla akut ve kronik uygulamasının kontakt hipersensitivite (KHS) belirtisi olan kulak ödemi ve kaşıntı üzerine etkisini araştırmayı ve bu etkide makrofaj polarizasyonunun rolünü belirlemeyi amaçladık. Doksan BALB/c dişi fare akut ve kronik olmak üzere iki ana gruba ayrıldı. Her ana grup kontrol, KHS+SF ve KHS+Fasudil olarak üç alt gruba ayrıldı. Deneysel kontakt hipersensitivite modeli DNFB ile oluşturuldu. %0,5'lik 100 mikrolitre DNFB solüsyonu 0. ve 1. gün farelerin karın bölgesine sürülerek hayvanlarda duyarlılaştırma oluşturuldu. Farelerin her iki kulağına %0,3'lük 20 mikrolitre DNFB sürülerek 5, 12 ve 19. günlerde sataşma uygulandı. Sataşmayı takiben 3. saat, 24. saat ve ardından 24 saat ara ile fasudil uygulandı. Her sataşma sonrası 24. ve 48. saatlerde kaşıntı davranışı ve kulak kalınlığı ölçüldü. Son ölçümlerin ardından kulak dokuları alındı ve histolojik ve immünohistokimyasal incelemeler yapıldı. Fasudilin akut uygulaması sataşma sonrası 24. saatte kulak kalınlığındaki artışı önledi (p=0,0003). Fasudilin kronik uygulaması son sataşmanın ardından 24. ve 48. saatlerde kulak kalınlığındaki artışı önledi (p<0,0001). Fasudil akut uygulaması epidermis + dermis toplam kalınlığını azalttı (p<0,05). Fasudilin kronik uygulamasının epidermis + dermis toplam kalınlığı üzerine etkisi olmamıştır. Fasudil akut uygulaması M2 hücre sayılarını artırdı (p<0,05). Fasudil uygulanan kronik grupta M2 hücre sayılarında anlamlı bir değişim gözlenmedi. Fasudilin doku hasar skoru, kaşıntı ve M1 makrofajlar üzerine etkisi olmadığı belirlendi. Sonuç olarak fasudilin kronik uygulamada kulak kalınlığını azalttığını belirledik. Bu bulgu fasudilin deneysel kontakt hipersensitivite modelinde anti inflamatuvar etkisi olduğunu düşündürmektedir.

Alerji ve immünolojiBiyobelirteçler-farmakolojik
Mehmet Zahid Çetinkaya
Trakya University
2024
00
Master'sOpen AccessTR

GPR6 ters agonisti CVN424'ün farelerde uzaysal bellek üzerine etkisi

GPR6 reseptörü hipokampüste yüksek oranda eksprese edilir ve bu bölge bellek süreçlerinde önemli rol üstlendiğinden, bahse konu reseptörün bellek işlevlerinde bir rolü olup olmayacağının test edilmesi önemli bir araştırma konusu olarak durmaktadır. Bu amaçla GPR6 reseptörünün güçlü ve selektif bir ters agonisti olan ve Parkinson hastalığı modellerinde etkili olduğu saptanan ve insanlarda klinik deneme aşamasına geçen, CVN424 olarak adlandırılan molekülün uzaysal bellek üzerindeki etkisi araştırılmıştır.

Enes Özdoğan
Trakya University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Anestezi yoğun bakım ünitesinde linezolid kullanımına bağlı potansiyel ilaç-ilaç etkileşimlerinin incelenmesi: retrospektif bir çalışma

Bu tez çalışmasındaki amaç; yoğun bakım ünitelerindeki hastalarda enfeksiyon tedavisi sırasında kullanılan Linezolid isimli ilacın diğer ilaçlar ile olan olası etkileşimlerinin aydınlatılarak klinik kullanımdaki paydaşlara bilgi akışının sağlanmasıdır. Çalışmada Süleyman Demirel Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesi'nde 2017-2023 yılları arasında en az 24 saat yatarak tedavi görmüş ve bu süre zarfında Linezolid isimli etkin maddeye ek olarak en az bir farklı ilaç kullanan 18 yaş üzerinde olan yoğun bakım hastalarının dosyalarındaki veriler kullanılmıştır. Bu veriler Lexi-Interact programı ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 68 (%36) hasta tedavi gördüğü süre boyunca 2-22 gün, 69 (%36,5) hasta 23-45 gün ve 52 (%27,5) adet hasta ise 46-197 gün polifarmasiye maruz kalmıştır. Toplamda 655 adet etkileşime rastlanmıştır. Bunlardan A tipi etkileşim 17 (%8,99) adet, B tipi etkileşim 172 (%91) adet, C tipi etkileşim 183 (% 96,83) adet, D tipi etkileşim 184 (%97,35) adet, X tipi etkileşim ise 99 (%52,38) adet olarak saptanmıştır Linezolid ile ikili ilaç kullanımı açısından potansiyel ilaç-ilaç etkileşimlerinin incelenmesi sonucunda C tipi en sık etkileşimin Ketiapin (33 adet; %17,20), D tipi etkileşimin Salbutamol (94; %49,70) ve Linezolid ile yan yana kullanımı önerilmeyen X tipi etkileşimlerin ise Metoklopropamid (44 adet; %23,30) ve Escitalopram (11; %5,80) ile meydana gelebileceği görülmüştür. Sonuç olarak Linezolid ile saptanan potansiyel ilaç-ilaç etkileşimlerinin hastalar tarafından tolere edilebilir düzeyde etkiler geliştirdiği şeklinde yorumlanabilir.

Okan Kurtbolat
Süleyman Demirel University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Digoksinin yüzey-zenginleştirilmiş raman spektroskopisiyle terapötik izlemi

Digoksin, kalp yetmezliği ve atriyal fibrilasyon tedavisinde kullanılan bir kalp glikozitidir. Klinikte sıklıkla kullanılan ve terapötik aralığı oldukça dar olan (1,0-2,5 nmol/L) digoksinin, tedavi sırasında doz ayarı ve toksisite bilgisi açısından terapötik izlemi gerekmektedir. Spektroskopik yöntemlerden olan Raman'ın çok daha hassas spektrum ölçümleri veren bir çeşidi olan yüzey-zenginleştirilmiş Raman spektroskopisi (SERS) ile dozu düşük ya da tayini zor numunelerin analizi yapılmaktadır. Analiz sonrası elde edilen verilerin istatistiksel ve matematiksel incelenmesi olan kemometri ile numuneye ait bilgiler elde edilmektedir. Bu tez çalışmasında, terapötik indeksi dar bir ilaç olan ve klinikte sıklıkla terapötik izlem gerektiren digoksinin insan serumunda SERS ve kemometrik analizler yardımıyla kalitatif ve kantitatif tayini yapılmıştır. Yapay zekanın bir alt dalı olan makine öğrenmesi algoritmalarından Naive Bayes (NB), Sinir Ağları (NN), Rastgele Orman (RF), Stokastik Gradyan İniş (SGD) ve Destek Vektör Makinesi (SVM) kullanılarak spektral veriler analiz edilmiştir. Sınıflandırma algoritmaları, ön-işlemsiz olarak uygulanmakla birlikte Gauss yumuşatma, Savitzky-Golay filtresi, temel düzeltme, normalizasyon (vektör, minimum-maksimum ve alan normalizasyonu), PCA, spektrum değişimi ve asimetrik en küçük kareler yumuşatma yaklaşımları ile ön-işlemlere de tabi tutulmuştur. Böylelikle spektrumlarda bulunan gürültüler azaltılmış, spektrum pikleri yöntem uygulanmadan önce daha belirgin hale getirilmiş ve daha yüksek doğruluk değerlerine sahip sonuçlar elde edilmiştir. 1.deney gruplarında digoksinli (D) ve digoksinsiz (S) serum karışımını ayırt etmek için kullanılan 5 kemometrik yaklaşım içinde yapay zekanın bir çeşidi olan makine öğrenmesi yöntemlerinden NN, 0,971 doğruluk değeri (CA) ile en iyi sonucu vermiştir (AUC=0,954). 2.deney gruplarında ise her ikisi de digoksinli hazırlanan serum karışımlarının yüksek (toksik) dozda digoksin içerenleri (Y) ve terapötik dozda digoksin içerenlerini (T) ayırt etmek için kullanılan 5 adet makine öğrenmesi yönteminden NN, CA=0,936 ve AUC=0,964 ve SGD ise CA= 0,936 ve AUC=0,930 ile en iyi sınıflandırma sonuçlarını vermiştir. Böylelikle, klinikte hem digoksin kullanan ve kullanmayan hastaların ayırt edilmesi hem de digoksin alan hastalarda toksik doza geçen hastaların belirlenmesine yardım edebilecek hızlı, etkili ve ucuz alternatif bir yöntem geliştirilmiştir.

Sibel Çoşkun
Süleyman Demirel University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cisplatin kullanımına bağlı oluşan böbrek hasarında kannabidiolün etkisinin araştırılması

Cisplatin (CIS), kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır, ancak böbrek fonksiyonlarında ciddi hasarlara yol açmaktadır. Kannabidiol (CBD), hint kenevirinden elde edilen nonpsikoaktif bir bileşen olup anti-inflamatuar, antioksidan, antiapoptotik etkilerle doku koruyucu özelliğe sahiptir. Bu çalışmada yüksek doz CIS uygulamasına bağlı gelişen nefrotoksisitede CBD'nin koruyucu özelliklerinin moleküler olarak detaylandırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 32 adet erkek Wistar Albino sıçan rastgele olacak şekilde 4 gruba ayrılmıştır (n=8). Gruplar: Kontrol, CIS (7.5 mg/kg, intraperitoneal tek doz), CBD (5 mg/kg/gün, intraperitoneal 5 doz) ve (CIS+CBD) şeklinde oluşturulmuştur. 5.günün sonunda abdominal insizyonu takiben cerrahi eksanguinasyon yapılarak sıçanlar sakrifiye edilmiştir. Alınan böbrek dokularında histopatolojik, immünohistokimyasal (tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa), kaspaz-3 (Cas-3), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS)), biyokimyasal [total oksidan durum, total antioksidan durum, oksidatif stres indeksi (OSİ), üre, kreatinin] ve genetik [Sirtun1 (SIRT1), p53, Bcl2 ilişkili X protein (Bax), B-Hücre Lenfoma geni 2 (Bcl2), Kelch-benzeri ECH-ilişkili protein 1 (Keap-1), (Nrf2), Hem oksijenaz(HO-1)] analiz yapılmıştır. Hasar grubunda histopatolojik bulgularda, TNF-alfa, Cas-3, iNOS immün ekspresyonlarında, biyokimyasal olarak OSİ, üre, kreatinin seviyelerinde, genetik olarak p53, Bax mRNA ekspresyonlarında artış gözlenirken SIRT1, Bcl2, Keap-1, Nrf2, HO-1 mRNA ekspresyonlarında azalma gözlenmiş. CBD tedavisi ile tüm bulgular tersine çevrilmiştir. Bu sonuçlar ışığında CBD'nin farklı mekanizmalar üzerinden direk ve indirek anti-inflamatuar, antioksidan, antiapoptotik etkiler gösterdiği bulunmuştur. CBD'nin bu özellikleri sayesinde CIS nefrotoksisitesini azaltabileceği ve kemoterapi alan hastalarda tedavi rejimine eklenebilir bir ajan olabileceği düşünülmektedir.

ApoptozisFarmakolojiKannabidiol+4
Mehmet Abdulkadir Sevük
Süleyman Demirel University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İlaç içeren çapraz bağlı hyaluronik asit sistemler

Geleneksel ilaç iletim sistemleri etkili tedavi açısından bazı dezavantajlara sahiptir. Yeni nesil ilaç iletim sistemleri bu dezavantajları ortadan kaldırarak ilaçların biyoyararlanımını ve hasta uyumunu arttırarak kişiye özgü tedavilerin kapısını açmaktadır. Hyaluronik asit tabanlı hidrojel ilaç iletim sistemleri sahip oldukları özellikleri sebebiyle ilaç iletim sistemlerinde tercih edilen bir platform olarak öne çıkmaktadır. Hyaluronik asit su çekme kapasitesi, biyouyumluluğu yüksek hidrofilik yapısı sayesinde birçok biyomedikal uygulamalarda kullanılmaktadır. Yapısı üzerinde bulunan fonksiyonel gruplar sayesinde kolayca modifiye edilerek vücut içerisinde enzimi olan hyaluronidaza karşı stabilitesi arttırabilmektedir. Çapraz bağlı hyaluronik asit hidrojel dolgular sahip oldukları yüksek mekanik özellikleri sayesinde birçok biyomedikal alanda kullanılabilmektedir. Bu tez çalışmasında Çapraz bağlı hyaluronik asitin daha yüksek stabiliteye sahip olması amaçlanarak enzim inhibitörü olan çeşitli ilaç grupları ile hazırlanan hidrojellerin in-vitro ve in-vivo degradasyon çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Çalışmada ilk olarak çapraz bağlı hidrojel dolgular sentezlenip seçilen hyaluronidaz inhibitörler ile karıştırılmıştır. Hidrojel dolguların uygulanabilirliği açısından kritik öneme sahip reolojik özellikler ilk olarak incelenerek FTIR, NMR ve SEM analizleri gerçekleştirilmiştir. Hidrojel dolguların in-vitro degradasyon çalışmaları gerçekleştirilerek enzime karşı dirençleri incelenmiştir. Hücre çalışmaları gerçekleştirilerek canlılık sonuçları gözlemlenmiştir. Daha sonra uygun bulunan ilaç gruplarını içeren hidrojel dolguların ilaç salım kinetikleri çalışılmıştır. Kimyasal karakterizasyon, hücre çalışmalar ve in-vitro salım çalışması sonrası AHM0,6 hidrojel dolgu in-vivo deney için uygun bulunmuştur. Sonuç olarak ilaç içeren hidrojel dolguların hiçbiri toksik etki göstermemiştir. In-vitro ve in-vivo yapılan çalışmalar sonucu hidrojel yapının mekaniksel özelliğini koruyarak degradasyona en dirençli AHM0,6 hidrojel grubu olduğu gözlemlenmiştir. Bu çalışma ilaç içeren hyaluronik asit hidrojel dolgular vücut içerisinde enzimine karşı degradasyonu önlenerek daha uzun süreli etki göstermesi sağlanmıştır. Kişiye özgü tedavilerde kullanılan hyaluronik asit tabanlı ilaç iletim sistemlerinin uygulanabilirliğine yeni kapılar açmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hyaluronik asit, İlaç iletim sistemi, Çapraz bağlı hyaluronik asit, Enzim inhibitörü, Biyomalzemeler, Tıbbı Cihaz

BiyopolimerlerKontrollü ilaç salımı
Kamil Budak
Süleyman Demirel University · Institute of Health Sciences
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gallik asidin nöroinflamasyona bağlı ROS/TXNIP/NLRP3 aracılı piroptoz üzerindeki nöroprotektif etki mekanizmalarının aydınlatılması

Bu tez çalışmasında, lipopolisakkarit (LPS) ile oluşturulan deneysel nöroinflamasyon modelinde gallik asidin (GA) sinir sistemi üzerindeki potansiyel etkileri araştırılmıştır. Nöroinflamasyon, merkezi sinir sisteminde inflamatuar yanıtın artmasıyla ortaya çıkan önemli bir süreçtir. GA ise güçlü antioksidan ve antiinflamatuar özelliklere sahip bir fenolik bileşiktir. Bu çalışmada, GA'nın akut nöroinflamasyon modeline karşı olan etkileri histopatolojik, biyokimyasal, immunohistokimyasal ve gen ekspresyonu düzeylerinde çok yönlü olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada 32 adet erkek Wistar Albino sıçan rastgele olacak şekilde sekizerli 4 gruba ayrılmıştır. Gruplar: Kontrol, LPS (5 mg/kg, intraperitoneal tek doz), GA (100 mg/kg, intraperitoneal tek doz) ve LPS+GA şeklinde oluşturulmuştur. LPS uygulamasının 6. saatinde tüm sıçanlar sakrifiye edilmiştir. Alınan beyin dokularında histopatolojik, immunohistokimyasal incelemeler (tümör nekroz faktörü alfa [TNF-α], kaspaz 3 [Cas-3], glial fibriler asidik protein [GFAP]) ile biyokimyasal analizler (toplam oksidan durum [TOS], toplam antioksidan durum [TAS], oksidatif stres indeksi [OSI]) ve gen ekspresyon düzeyinde incelemeler (tiyoredoksinle etkileşime giren protein [TXNIP], nükleotid bağlayıcı oligomerizasyon alanı, lösin bakımından zengin tekrar pirin alanı içeren protein 3 [NLRP3], kaspaz 1 [Cas-1], interlökin 1 beta [IL-1β], interlökin 18 [IL-18], B-hücreli lenfoma tip 2 [BCL-2], BCL-2 ilişkili X proteini [BAX]) gerçekleştirilmiştir. Histopatolojik incelemeler, GA'nın LPS kaynaklı korteks, hipokampüs ve serebellum hasarını azalttığını göstermiştir. İmmunohistokimyasal olarak Cas-3, TNF-α ve GFAP düzeyleri LPS grubuna göre anlamlı şekilde düşmüştür. Biyokimyasal analizlerde GA, TOS seviyesini azaltıp TAS'ı artırarak OSI'yi dengelerken moleküler düzeyde TXNIP/NLRP3 yolunu baskılayarak Cas-1, IL-1β, IL-18 ekspresyonunu azaltmış; BAX/BCL-2 oranını düzenleyerek apoptozu regüle etmiştir. Elde edilen tüm veriler, GA'nın LPS ile indüklenen nöroinflamasyon modelinde güçlü bir nöroprotektif ajan olarak etkili olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar, GA'nın nöroinflamasyonla ilişkili oksidatif stres, inflamasyon ve hücre ölümü gibi temel mekanizmaları hedef alarak merkezi sinir sistemini koruyabileceğini ortaya koymakta ve ileri düzey preklinik çalışmalara zemin hazırlamaktadır.

Orhan Berk İmeci
Süleyman Demirel University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Alamandinin lipopolisakkarit ile indüklenmiş sıçan sepsis modelinde vasküler ve renal fonksiyonlara etkisi

Sepsis, çoklu sistem fonksiyon bozukluğuna ve organ hasarına yol açan kontrolsüz inflamasyon olarak tanımlanır. Sepsis kaynaklı akut böbrek hasarı, morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebidir. Alamandin (ALA), renin-anjiyotensin-aldosteron sisteminde yer alan ve sepsis üzerindeki fonksiyonel ve vasküler etkileri belirsizliğini koruyan yeni bir endojen peptittir. Sıçanlarda lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenmiş sepsis modelinde, LPS'den önce ve sonra verilen ALA'nın, LPS kaynaklı sistemik ve renal fonksiyon bozukluğu ve hasarı üzerine etkileri fonksiyonel, hemodinamik, vasküler, moleküler, biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirme ile incelendi. 10 miligram/kilogram intraperitoneal LPS enjeksiyonu, Sprague-Dawley sıçanlarında 20 saatte hem karaciğer hem de böbrek hasarına, çeşitli organlarda kan akımında azalmaya ve böbrek fonksiyon bozukluğuna neden oldu. Sonuçlar, ALA tedavisinin sistemik ve renal inflamasyonu iyileştirdiğini, mortalite oranındaki artışı önlediğini, vasküler disfonksiyonu ve azalan kan akımlarını tersine çevirdiğini, renal indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) ve kaspaz gen ifadelerini düşürerek renal ve hepatik hasarı azalttığını gösterdi. Renal arter yatağında LPS ile oluşan değişikliklerde de ALA tedavi ajanı olarak etkili oldu. Ayrıca ALA ile ilişkili farklı reseptör gen ifadeleri, sepsis modelinde değişiklikler gösterdi ve ALA tedavisi bu değişiklikleri tersine çevirdi. Bu veriler, ALA'nın, bir sıçan sepsis modelinde gelişen akut böbrek hasarı ve sistemik değişiklikler üzerine, artmış iNOS gen ifadesini azaltması ve hemodinamik ve vasküler fonksiyonlar üzerindeki antiinflamatuar, antipiroptotik ve antiapoptotik etkiler yoluyla düzeltici etkiler gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Akut böbrek hasarı
Habibullah Saltuk Songür
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl sklerozun progresif sürecinin dişi wistar sıçanlarda deneysel otoimmün ensefalomiyelit modeli ile incelenmesi ve pentoksifilinin etkileri

Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminin primer demiyelinizan kronik bir hastalığı olup nörodejeneratif, inflamatuar ve otoimmün bileşenler barındırmaktadır. Deneysel otoimmün ensefalomiyelit (DOE) ise yaygın olarak kullanılan bir MS hayvan modelidir. MS'in progresif süreci, kortikal demiyelinizasyon ve nöropsikiyatrik semptomlar (NPS) ile ilişkilidir. Lipopolisakkarit (LPS), Toll-benzeri reseptör 4 (TLR4) agonisti olup kan beyin bariyeri (KBB) geçirgenliğini artırabilen bakteriyel bir endotoksindir. Pentoksifilin ise özgül olmayan fosfodiesteraz inhibisyon aktivitesi yanısıra TLR4 antagonizması yapabilmektedir. Bu çalışmada, Wistar albino dişi sıçanlarda miyelin oligodendrosit glikoprotein (MOG) ile immünizasyon sonrası LPS enjeksiyonu ile KBB geçirgenliğinin artırılıp, kortikal demiyelinizasyon ve NPS'ler ile karakterize kronik progresif MS modeli oluşturulması ve pentoksifilinin tedavideki yerinin ortaya konması amaçlandı. Sıçanların immünizasyonu, 100 µL hacimde 20 µg MOG antijeni ve eşit hacimli CFA (Freund'un tam adjuvanı) ile oluşturulan emülsiyonun kuyruk köküne subkütan enjeksiyonuyla yapıldı. KBB geçirgenliği evans mavisi protokolü ile, NPS'ler davranış testleri ile, demiyelinizasyon ve mikroglial aktivasyon immünohistokimyasal incelemeler ile, periferik sinir tutulumu in vivo elektrofizyolojide bileşik aksiyon potansiyeli (CAP) kayıtları ile değerlendirildi. 4 mg/kg LPS'nin KBB geçirgenliğini artırdığı gösterildi. MOG ile immünize sıçanlara üçüncü haftada LPS enjeksiyonu yapılmasıyla 70. güne kadar devam eden kronik progresif MS modeli elde edildi. Oluşturulan modelde depresyon-benzeri ve anksiyete-benzeri duygudurum, kognitif disfonksiyon, motor disfonksiyon ve mekanik allodini saptandı. Subpial korteks ve hipokampüste şiddetli olmak üzere yaygın gri cevher demiyelinizasyonu ve eşlik eden mikroglial aktivasyon belirlendi. Serum TNF-α seviyesinin yükseldiği ve periferik sinir elektrofizyolojisinde kronik süreçte refrakter periyodun uzadığı bulundu. Pentoksifilinin 2 haftalık 100 mg/kg günlük intraperitoneal dozunun allodini, depresyon-benzeri ve anksiyete-benzeri duygudurum tedavilerinde etkin olduğu belirlendi. Bu tez çalışması, bilinen DOE modeline üçüncü haftada LPS enjeksiyonunun eklenmesi sonucunda kortikal demiyelinizasyon ve NPS'ler ile seyreden kronik progresif MS modeli oluşturulabildiğini ve pentoksifilinin modelin NPS'lerinden özellikle depresyon, anksiyete ve ağrı üzerine tedavi edici etkisi olduğunu göstermiştir.

ElektrofizyolojiMultipl skleroz
Barışcan Çimen
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Riosiguat ön tedavisinin sıçan böbrek iskemi-reperfüzyon modelinde renal fonksiyonlara etkisi

İskemi-reperfüzyon (İ-R) hasarı vucütta birçok organı etkileyebilen patolojik bir durumdur. Özellikle böbrekte gelişen İ-R hasarı doğrudan böbrek içi vasküler hasara yol açarak akut böbrek hasarı (ABH) gelişimini kolaylaştırır ve mortaliteyi belirgin şekilde artırır. Nitrik oksit (NO) / solubl guanilat siklaz (sGC) / siklik guanozin monofosfat (cGMP) yolağı, vasküler sistem üzerine koruyucu etkisi olan bir yolaktır. Bir sGC stimülatörü olan riosiguat pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) tedavisinde onaylı olarak kullanılmaktadır. Vasküler sistem üzerindeki olumlu etkilerinden dolayı bu ilacın diğer sistemler ve hastalıklar üzerine olan etkileri yaygın olarak incelenmektedir. Çalışmalarda riosiguatın antiinflamatuar etkisi olabileceği, akciğer, kalp ve böbrekler üzerine doğrudan koruyucu etkilerinin olduğu da gösterilmiştir. Bu çalışmada riosiguat ön tedavisinin, renal İ-R hasarı modelinde meydana gelen akut böbrek hasarında, fizyolojik ve renal fonksiyonlar üzerine olan etkisi incelendi. Riosiguat ön tedavisi, böbrekte renal İ-R hasarı sonucu azalan renal arter kan akımını ve bozulan böbrek doku perfüzyonunu artırdı. İzole perfüze böbrek düzeneğinde kasıcı ve gevşetici ajanlarla böbrek damar yatağının fonksiyonel yanıtları değerlendirildi. İ-R hasarı, asetilkolin (ACh) ve sodyum nitroprusiyat (SNP) ile oluşturulan gevşeme yanıtlarını belirgin olarak azalttı, riosiguat ön tedavisi bozulan gevşeme yanıtlarını geri döndürdü. Anjiyotensin II ve fenilefrin ile oluşturulan kasılma yanıtları arasında anlamlı fark bulunmadı. Renal iskemi reperfüzyon hasarı sonrası bozulan böbrek histopatolojisi, riosiguat ön tedavisi ile düzelme eğilimi gösterdi. Yapılan ELISA deneylerinde, interlökin-1β düzeylerinde anlamlı farklılık bulunmadı. Riosiguat ön tedavisi anti-inflamatuar bir sitokin olan IL-10 düzeylerini anlamlı ölçüde artırdığı gösterildi. Bu sonuçlar, riosiguatın İ-R hasarına bağlı olarak ABH gelişme riski bulunan hastalarda koruyucu tedavi olarak kullanılabilmesi için ileride yapılacak klinik çalışmalara temel oluşturmaktadır.

Yaşar Can Altınışık
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Valproik asitle indüklenen sıçan otizm spektrum bozukluğu modelinde dimetil fumarat uygulamasının olası terapötik etkilerinin araştırılması

Otizm spektrum bozukluğu (OSB); sosyal etkileşim bozukluğu, sınırlı ilgi alanı, tekrarlayıcı davranışlar ve duyusal anomalilerle karakterize kompleks bir nörogelişimsel bozukluktur. Etiyopatogenezi tam olarak bilinmemektedir ve temel semptomları üzerinde etkili bir medikal tedavi yoktur. OSB'li bireylerde ve deneysel OSB modellerinde yapılan araştırmalarda OSB etiyopatogenezinde oksidatif stres ve nöroinflamasyonun rolüne dair bulgular artmaktadır. Oksidatif strese karşı sitoprotektif ve inflamatuar yanıtta regülatör etkili Nrf2 (Nuclear erythroid-related 2 factor 2) yolağı aktivitesinin OSB'de azaldığına dair bulgular vardır. Dimetil fumarat (DMF), etki mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte multipl skleroz ve psöriazis tedavisinde kullanılan antioksidan ve immunomodülatör etkili bir Nrf2 aktivatörüdür. Çalışmamızda, sıçanlarda prenatal dönemde valproik asit (VPA) maruziyeti ile oluşturulan OSB modelinde, DMF'in OSB semptomları üzerine tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlandı. VPA ile indüklenen OSB modelinde; infant dönemde fiziksel, sensorimotor gelişim ve sosyal bağlanma değerlendirildi. Adölesan dönemde oral gavaj ile DMF uygulamasına başlandı. DMF'in tedavi edici etkileri; tekrarlayıcı davranışların, sosyal etkileşimin, kompulsif benzeri davranışların, anksiyetenin ve lokomotor aktivitenin değerlendirildiği davranış deneyleri ve serebellum ve prefrontal korteks (PFC) dokularında oksidatif stres ve nöroinflamasyon ilişkili belirteçlerin kolorimetrik testler ve ELISA metodu ile ölçülmesiyle davranışsal ve moleküler düzeyde incelendi. Prenatal VPA maruziyeti, her iki cinsiyette sosyal bağlanmayı bozdu ve dişi yavrularda sensorimotor becerilerde geriliğe neden oldu. Dimetil fumarat, OSB modelinde serebellum ve PFC'de nöroinflamatuar belirteçleri değiştirmezken, azalan antioksidan yanıtı güçlendirdi ve sosyal etkileşim bozukluğunu giderdi. Anahtar Kelimeler: Otizm, valproik asit, dimetil fumarat, oksidatif stres, nöroinflamasyon.

Kübra Karadağ
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yarık damak hastalarında cerrahi sonrası yara iyileşmesi ve endotelyal nitrik oksit sentaz genetik polimorfizmleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Yarık damak, genellikle yenidoğan ya da bebeklik (infant) döneminde tanı alan konjenital bir kraniyofasiyal malformasyondur. Türk toplumu için Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan bir çalışmada yarık damak ve/veya dudak nedeniyle tedavi edilen 1229 hastanın %45'inde dudak ve damak yarığı, %35,6'sında ise izole damak yarığı olduğu tespit edilmiştir. Yarık damak ve/veya yarık dudak anomalilerinin tek tedavisi cerrahi olup palatoplasti uygulanır. İdeal olarak 6–9 ay arasında palatoplastinin yapılması, bu sürenin 18 ayı geçmemesi önerilir. Cerrahiden sonra damakta ilgili segmentlerin çıkarıldığı bölgelerde bilateral yara iyileşmeye bırakılır. Kapanmaya bırakılan yara klinik pratikte ortalama 1-4 haftada iyileşirken bu süre hastadan hastaya değişebilir. Yara iyileşmesini etkileyen çevresel faktörler bulunduğu gibi genetik faktörler de bulunur. Endotelyal nitrik oksit sentaz (eNOS) yapısal (konstitütif) nitrik oksit üretiminden sorumlu temel enzimlerden biridir. Nitrik oksit (NO), damar endoteli aracılığıyla organlara kan akışının devamlılığını ve yeni damar oluşumunu sağlar. eNOS proteinini kodlayan Nos3 geni silinen farelerde yapılan bir çalışmada, yara kapanma zamanının uzadığı, yeni damar oluşumunun bu genin bulunduğu yabanıl tip farelere göre anlamlı ölçüde geciktiği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda palatoplasti sonrası yara iyileşmesi sürecinde NOS3 geninin T(-786)C (rs2070744), 4b/a (intron 4 üzerinde 27bç-VNTR), ve ekzon 7'de G894T (Glu298Asp, rs1799983) polimorfizmlerinin etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya yarık damak anomalisi bulunan 112 hasta dahil edildi. Yara kapanması "normal" sürede (1-4 haftada) gerçekleşen 91 hasta Grup I, yara kapanmasında gecikme (> 4 hafta) olan 21 hasta Grup II olarak değerlendirildi. Genotipleme, polimeraz zincir tepkimesi (PCR) ve restriksiyon analizi yöntemi kullanılarak yapıldı. Grup I ve Grup II arasında NOS3 T(-786)C ve 27-bç VNTR 4b/a genetik polimorfizmleri için alel ve genotip sıklıklarının dağılımlarında anlamlı farklılık saptandı, NOS3 G894T genetik polimorfizmi için ise, genotip ve alel sıklıklarının dağılımları gruplar arasında benzerdi. Sonuçlarımız, eNOS (NOS3) genetik polimorfizmlerinin palatoplasti sonrasında yara iyileşme sürecinin izleminde kullanılabilecek belirteçler olabileceğini ve ileri çalışmalarla desteklenirse eNOS'un olası bir tedavi hedefi olabileceğini düşündürmektedir.

Cerrahi-plastikEndotelyal nitrik oksit sentetazFarmakogenetik+7
İlter Değer
Hacettepe University
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Sitokrom P450 2C19 (CYP2C19) genetik polimorfizmlerinin ülseratif kolit ve Crohn hastalığındaki etkileri

İnflamatuvar barsak hastalıkları (İBH), intestinal mukozanın kronik inflamasyonu ile karakterize hastalıklardır. Bu hastalıkların içinde yer alan ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) iki ayrı patolojik durumdur ve birbirinden farklı özelliklere sahiptir. Genetik faktörler bu bozuklukların patogenezinde önemli yer tutar. Hastalıkla ilişkili olabilecek genetik polimorfizmlerin saptanması, patofizyolojinin aydınlatılmasına yardımcı olabileceği gibi tanı ve tedavide, ayrıca tedavinin bireyseleştirilmesinde yol gösterici olabilir. CYP2C19 bir epoksijenaz enzimi olup araşidonik asitten vazodilatör ve anti-inflamatuvar özellikleri olan epoksieikozatrienoik asitlerin (EET) sentezinden kısmen sorumludur. İlaç metabolize eden enzim aktivitesinin inflamasyondan etkilendiği, akut ya da kronik inflamasyonun CYP enzim aktivite ve düzeyini inhibe edebileceği çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. CYP2C19 genetik varyantlarının Behçet hastalığı, diyabetik retinopati, koroner arter hastalığı, preeklampsi gibi inflamatuvar hastalıklar için risk faktörü olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, ÜK ve Crohn hastalarında CYP2C19*2 ve *17 genetik polimorfizmlerinin etkilerinin incelenmesidir. Kontrol grubuna 110 sağlıklı gönüllü, çalışma grubuna 131 İBH'lı hasta dahil edildi. Genetik analizler için polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon analizi yöntemi kullanıldı. Kontrol, ÜK ile CH grupları arasında CYP2C19*2 ve *17 genetik polimorfizmlerinin genotip ve alel sıklıkları açısından anlamlı farklılık saptanmadı. CH grubunda, genotipler ile tutulum lokalizasyonu (ileal, kolon ve ileokolon tutulum) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Yabanıl (*1/*1) genotipi olan hastalarda, ileum tutulumu %20 ve kolon/ileokolon tutulumu % 80 dolayında iken, *2 veya *17 aleli taşıyan hastalarda lokalizasyon dağılımı sırasıyla %60 ve %40 dolayında idi (p<0,05). Hastaların tümü incelendiğinde, yabanıl genotipte (*1/*1) olanların yaklaşık %25'inde; yabanıl tip dışında kalan diğer genotiplerde olanların yaklaşık %10'unda cerrahi rezeksiyon öyküsü mevcut idi ve dağılımdaki fark anlamlı idi (p=0,02). Crohn hastalık davranışı, tanı yaşı, medikal tedavi tipi, ekstraintestinal bulgular, perianal hastalık gibi klinik özelliklerle genotipler arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Çalışma sonuçları, CYP2C19*2 ve *17 polimorfizmlerinin inflamatuvar barsak hastalarının tanı, tedavi ve izleminde yararlı biyobelirteçler olabileceğini düşündürmektedir.

Crohn hastalığıFarmakogenetikKolit-ülseratif+3
Sıla Soylu Koçoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kolşisinin deneysel septik şok modelinde gözlenen mezenterik hipoperfüzyon, organ hasarı ve sistemik inflamasyona etkileri

Sepsis, dünya genelinde ölümlerin önde gelen nedeni olmaya devam etmektedir. Tedavi ve sağ kalım oranının iyileştirilmesine yönelik yoğun araştırmalara rağmen, sadece birkaç yeni etkili tedavi tanımlanmıştır. Bir bitkisel alkaloid olan kolşisin, gut ataklarını ve birçok inflamatuar durumu tedavi etmek için kullanılır. Literatürde, farklı dozlarda kolşisinin LPS ile oluşturulan sıçan sepsis modeli üzerine etkileri hakkında bilgiye rastlanmamıştır. Bu çalışmada sıçanlarda LPS ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde farklı dozlarda kolşisinin kısa dönem etkilerinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, 3 farklı dozdaki (0.5, 1 ve 5 mg/kg) kolşisin tedavisinin, sıçan deneysel septik şok modelinde azalmış mezenterik kan akımı, inflamasyon beliteçleri ve organ hasarı üzerine olan olası etkileri in vitro ve in vivo deney düzeneklerinde araştırıldı. Kalp, karaciğer, dalak dokularında ve serumda stokin (IL- 1β, IL-6, IL -10, IL-8, IL-17 ve TNF-α) düzeyleri ölçüldü. Yapılan deneyler sonucunda biyokimyasal ve immünolojik inflamatuar belirteç düzeylerinin LPS ile arttığı, kolşisinin 1 mg/kg dozda antiinflamatuar etkinlik ile koruyucu etki gösterdiği gözlenmiştir. Yüksek dozlarda kolşisinin inflamasyonu ve organ hasarını artırdığı gözlenmiştir. Kolşisinin sepsise bağlı oluşan organ hasarlarını azaltıcı etkisi olduğu ve uygun dozlarda tedavide kullanılabileceği düşünülmüştür.

AntisepsisBiyobelirteçler-farmakolojikGeleneksel farmakoloji+7
Ayşe Yeşim Göçmen
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Agmatinin deneysel sıçan septik şok modelinde bozulmuş vasküler yanıta etkisi

Sepsis, konağın enfeksiyon odağına geliştirdiği inflamatuvar yanıttır. İnflamasyonun şiddetinden bağımsız olarak bozulmuş hemodinamik homeostaz aracılı organ işlevindeki yetersizlik nedeniyle mortalite gözlemlenmektedir. Bu sebeple kardiyovasküler sistemi destekleyen tedavi protokollerinin prognoza katkısı vardır. Tedavi protokollerinin süreç içinde etkililiğini yitirmesi, ayrıca mücadelede yararlı yolakları etkilemesi sebebiyle etkileşim oranını düşüren protokollere ihtiyaç artmaktadır. Agmatin imidazolin reseptör agonisti, α2-adrenerjik reseptör modülatörü, nitrik oksit sentaz inhibitörüdür. Santral sinir sistemi aracılığıyla kan basıncını artırabilmektedir. Periferal vasküler yapıya doğrudan etkisi ile vazodilatasyona sebep olmaktadır. İki farklı agmatin dozunun (3 mg/kg ve 10 mg/kg) etkisi, septik şokun hipodinamik profilini (düşük kan basıncı, süreğen vazokonstriksiyon) sıçanda oluşturabilen 4 mg/kg intraperitoneal lipopolisakkarit enjeksiyonu modelinde incelenmiştir. Lipopolisakkarit enjeksiyonu ardından femoral arterden girişimsel teknik ile ölçülen in vivo ortalama kan basıncı ve superior mezenter arterden ölçülen kan akımı hızı ile norepinefrin yanıtı azalmış; abdominal aort ve torasik aort preparatında fenilefrin, asetilkolin dozuna bağımlı ex vivo kasılma-gevşeme yanıtı baskılanmıştır. Serum TNF-α ve IL-1β konsantrasyonu artmıştır. Lipopolisakkarit ardından agmatin uygulanan gruplarda ise kan akım hızı artmış; baskılanan norepinefrin yanıtı ve abdominal aorta preparatında fenilefrin, asetilkolin yanıtları geri kazanılmıştır. Serum TNF-α ve IL-1β üzerine agmatin etkisi bulunmamıştır. Agmatin, azalmış mezenter kan akım hızını artırması ve vasküler yapının yanıt profilini düzenlemesi sebebiyle sepsis sürecinde hemodinamik homeostazı sağlayabilir.

AgmatineHemodinamiHomeostaz+3
Esin Özçelebi
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Omeprazolün lipopolisakkarit ile indüklenmiş sıçan sepsis modelinde ileum, mide fundusu, kolon ve mesane fonksiyonel cevapları üzerine olan etkileri

Sepsis enfeksiyona karşı kontrolsüz sistemik inflamatuvar yanıta neden olmaktadır. Proton pompa inhibitörü omeprazol (OME)'ün, hücreler ve organlardaki asit salgılanmasının baskılanmasının ötesinde antiinflamatuvar etkileri olduğu bilinmektedir. LPS ile indüklenmiş sepsis modeli oluşturulan sıçanlarda düz kas fonksiyonel yanıtlarında oluşan değişikliklerin ve OME tedavisinin etkisini incelemek amacıyla organ banyosunda mide fundus, ileum, distal kolon ve mesane detrusor preparatlarında asetilkolin (ACh), elektriksel alan stimülasyonu (EAS) ve EAS'nin oluşturduğu nonadrenerjik nonkolinerjik (NANK) kasılma yanıtları incelendi. OME'nin organ banyosunda inkübasyonu ile ACh ve EAS kasılma yanıtları alındı ve doku üzerine doğrudan etkisi incelendi. OME'nin sepsiste sağkalım üzerine etkisi değerlendirildi. Omeprazol inkübasyonu ACh yanıtlarını gastrointestinal sistem (GİS) dokularında azalttı, mesane detrusor kasında ise arttırdı. LPS ile indüklenmiş sepsis modelinde GİS dokularında ACh yanıtları, kolon ve mesanede EAS ve EAS'nin oluşturduğu NANK kasılma yanıtları arttı. OME tedavisi, LPS ile indüklenmiş sepsis modelinde sağkalım üzerine olumlu etki gösterdi ve kolonda artan ACh kasılma yanıtlarını geri çevirdi. OME enjeksiyonu ileum ve mesane dokularında EAS ve EAS'nin oluşturduğu NANK kasılma yanıtlarını azalttı. Çözücü olarak kullanılan etanol sepsisten bağımsız olarak mide fundus, kolon ve mesane dokularında ACh kasılma yanıtlarını azalttı. Bu sonuçlar LPS ile indüklenmiş sıçan sepsis modelinde düz kaslarda fonksiyonel cevaplarda bozulmalar olduğunu, OME tedavisinin sağkalım üzerine olumlu etkileriyle birlikte özellikle distal kolonda bu bozulmaları geri çevirdiği, diğer dokularda ise fonksiyonel cevaplarda değişikliğe neden olduğunu gösterdi. Sonuç olarak OME, sepsis tedavisinde daha etkin olarak kullanılması açısından klinikte daha önemli bir rol oynayabilir.

Gastrik fundusHayvan deneyleriKolon+6
Sabina Ahunbay İmrahor
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi koroner yoğun bakım ünitesindeki potansiyel ilaç etkileşim sıklığı ve klinik yansımaları

Gümüş MN. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi koroner yoğun bakım ünitesindeki potansiyel ilaç etkileşim sıklığı ve klinik yansımaları, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji Anabilim Dalı Yükseklisans Tezi, Van, 2019. Bu retrospektif çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi koroner yoğun bakım ünitesinde 01/06/2017-01/06/2018 tarihleri arasında yatış yapmış 1523 hastanın, gerekli izin ve onaylardan sonra hastane bilgi işlem biriminden alınan verileri ile yapılmıştır. Çalışma kriterleri olan, en az 24 saat yatış yapmış, aynı gün en az iki ilaç istemi yapılmış olmak, 18- 80 yaş aralığında olma şartlarını taşıyan 1016 hastanın bilgileri incelendi. 1016 hastanın 60382 adet ilacı tarandı. Drugbank.com ve medscape.com veri tabanından yapılan tarama sonucu 183 farklı etkileşen ilaç çiftinden oluşan toplam 4085 etkileşen ilaç çifti bulundu. En fazla bulunan etkileşen ilaç çiftinden 5 tanesi Asetilsalisik asit + Klopidogrel, Asetilsalisik asit + Metoprolol, Asetilsalisik asit + Bemiparin, Asetilsalisik asit + Enoksaparin, Pantoprozol + Klopidegrol olarak bulundu. Etkileşen ilaç kullanım sıklığının yatış süresine bağlı olmadığı; fakat yaşa ve kullanılan ilaç sayısına bağlı olduğu tespit edildi (p<0.005). İlaç sayısı arttıkça etkileşen ilaç sıklığında da artış gözlenmiştir. Hollanda'da yapılan farklı çalışmalarda etkileşen ilaç sıklığı bir çalışmada %40.4, diğer bir çalışamada %58 olarak tespit edilmişken Brezilya'da yapılan bir çalışmada ise bu oran %89 olarak bulunmuştur. Bizim çalışmamızda ise bu oran %72.5 olarak tespit edilmiştir. İlaç etkileşimine maruz kalan 72 hastanın koagülasyon testleri incelenmiş ve aPTT değerlerinde artış gözlenmiştir. Yüksek oranda bulunan ilaç-ilaç etkileşimlerini azaltmak ancak bir ekip çalışması sonucu olabilecektir. Hastane bilgi sistemine entegre edilebilecek ilaç etkileşimi uyarı sistemi, etkileşime dikkat ederek, hasta için yarar/zarar değerlendirilmesini yaptıktan sonra sonra reçete yazan bir doktor, doktorun gözden kaçırdığı etkileşme ihtimali olan ilaçları düzenleyecek bir eczacı ve uygulama esnasında etkileşebilen ilaçları bilen, etkileşecek ilaçları birlikte uygulamaktan kaçınan ve hasta merkezli çalışan bir hemşire ile olabilir. Aksi taktirde hangi önlem alınırsa alınsın yine de ilaç-ilaç etkileşimlerinin önüne geçilemeyecektir.

PolifarmasiYoğun bakımYoğun bakım üniteleri+3
Muhammed Nazif Gümüş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Depresyon modeli uygulanan farelerde fluoksetinin probiyotiklerle sinerjistik etkisinin araştırılması

Depresyon, bireyin duygudurum, bilişsel süreçler ve davranışsal örüntülerini derinden etkileyen, etiyolojisi çok boyutlu olan bir psikiyatrik bozukluktur. Antidepresan tedavilere karşı gelişen kısmi veya tam yanıtsızlık, alternatif yaklaşımların araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada, fluoksetin ve probiyotiklerin depresyon benzeri davranışlar üzerindeki tekil ve kombine etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada, sistemik kortikosteroid (5 mg/kg) uygulanarak depresyon benzeri davranışlar oluşturulmuş fare modeli kullanıldı. Seçilen probiyotik suşları günlük oral yolla verildi; fluoksetin ise standart dozda uygulandı. Tedavi etkilerinin değerlendirilmesi için Zorunlu Yüzme Testi, Kuyruktan Asma Testi ve Sukroz Tercih Testi kullanıldı. Davranışsal bulgular, serumda ELISA yöntemiyle ölçülen serotonin düzeyleri ve inflamatuar belirteçler (IL-6, TNF-α) ile desteklendi. Tedavi süreçleri sonunda probiyotik uygulamasının, tek başına fluoksetine kıyasla bazı davranışsal parametrelerde ek iyileşme sağladığı; kombine uygulamanın ise çaresizlik davranışı, anhedoni ve stres yanıtı üzerinde daha belirgin bir toparlanma oluşturduğu saptandı. Biyokimyasal analizlerde, özellikle kombine tedavi grubunda serotonin düzeylerinin arttığı ve inflamatuar belirteçlerin azaldığı belirlendi. Çalışmanın tüm gruplarında davranışsal ve fizyolojik değişikliklerin uyumlu olduğu gözlendi. Bu çalışma, probiyotiklerin depresyon tedavisinde tamamlayıcı bir seçenek olarak potansiyel taşıdığını göstermektedir. Fluoksetin ile probiyotiklerin kombine kullanımının daha güçlü terapötik etki oluşturabileceği yönünde kanıtlar elde edildi. Bulgular, mikrobiyota temelli yaklaşımların mevcut farmakolojik protokolleri destekleyebileceğini göstermekte ve gelecekteki klinik araştırmalara temel teşkil etmektedir.

DepresyonFluoksetinKortizol+1
Kübra Yalçın
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kortikosteron ile indüklenen fare depresyon modeli tedavisinde probiyotik ve timokinonun potansiyel sinerjik etkilerinin araştırılması

Türkmenoğlu B, Kortikosteron ile İndüklenen Fare Depresyon Modeli Tedavisinde, Probiyotik ve Timokinonun Potansiyel Sinerjik Etkilerinin Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Farmakoloji Anabilim Dalı (Tıp Programı), Yüksek Lisans Tezi, Van, 2025 Depresyon, nörobiyolojik, davranışsal ve immünolojik mekanizmaların etkileşimi sonucunda gelişen yaygın bir ruhsal bozukluktur. Güncel çalışmalar, bağırsak mikrobiyotası, inflamasyon ve nöroplastisite süreçlerinin depresyon fizyopatolojisinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Bu doğrultuda yapılan çalışmada, kortikosteron ile depresyon modeli oluşturulan farelerde probiyotik (VSL#3) ve timokinonun (TQ) antidepresan etkilere sahip seçici serotonin geri alım inhibitörü olan fluoksetin ile birlikte veya ayrı uygulanmasının davranışsal, biyokimyasal düzeydeki etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 64 adet Swiss albino erkek fare sekiz gruba ayrılmıştır: kontrol, depresyon, depresyon + fluoksetin, depresyon + probiyotik, depresyon + timokinon, depresyon + probiyotik + fluoksetin, depresyon + timokinon + fluoksetin ve depresyon + timokinon + fluoksetin + Probiyotik. Depresyon modeli 21 gün boyunca 40 mg/kg dozunda subkutan kortikosteron uygulanarak oluşturulmuştur. Tedavi protokolleri literatür doğrultusunda dozlandırılmıştır. Davranışsal değerlendirmeler Zorlu Yüzme Testi (FST), Kuyruktan Asma Testi (TST) ve Sükroz Tercih Testi (STT) ile yapılmıştır. Biyokimyasal değerlendirmede TNF-α, IL-6, IL-1β, TAS, TOS ve Caspase-3 düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. Bulgularımıza göre, kortikosteron uygulanan depresyon grubunda hareketsizlik süreleri anlamlı düzeyde artmıştır (p<0.05). Probiyotik, timokinon ve fluoksetin uygulanan tüm tedavi gruplarında hareketsizlik süresi anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Sükroz tercih testinde depresyon grubunda anhedoni belirgin olup tedavi gruplarında düzelme gözlenmiştir (p<0.05). ELISA analizlerinde ise inflamatuvar ve oksidatif stres belirteçleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). Sonuçlar, probiyotik ve timokinonun, özellikle fluoksetin ile birlikte uygulandığında, depresyon davranışları üzerinde koruyucu ve iyileştirici etki gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, psikobiyotiklerin ve bitkisel etken maddelerin antidepresan tedavilere potansiyel katkılarını desteklemekte ve gelecekteki farmakolojik yaklaşımlar için önemli veriler sunmaktadır.

DepresyonFluoksetinKortizol+2
Büşra Nur Türkmenoğlu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Antikolinerjik ilaç tedavisi alan üriner inkontinans tanılı hastalarda kullanılan ilaçların cinsel işleve etkisinin incelenmesi

Bu araştırmanın amacı, antikolinerjik ilaç tedavisi alan üriner inkontinans tanılı kadınlarda kullanılan ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkilerini ve bu etkinin menopoz durumuna göre farklılık gösterip göstermediğini incelemektir. Çalışmada mirabegron, tolterodin, duloksetin ve propiverin hidroklorür kullanan toplam dört ilaç grubu ile herhangi bir farmakolojik tedavi almayan kontrol grubu değerlendirilmiştir. Her grupta en fazla 25 hasta olmak üzere veri toplanmış, dahil edilme ve dışlanma kriterlerine göre örneklem oluşturulmuştur. Cinsel işlev düzeyi, sıklık, iletişim, doyum, kaçınma, dokunma, vajinismus ve orgazm bozukluğu gibi alt boyutlar üzerinden analiz edilmiştir. Bulgular, menopoz durumunun ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkisini belirgin biçimde değiştirebildiğini göstermiştir. Mirabegron kullanan hastalarda postmenopozal grubunun toplam cinsel işlev puanının daha yüksek olması ve bu dönemde özellikle hormon düzeylerinin gerilemesiylede partnerler arası cinsel işlevin olumsuz etkileyebileceğine işaret etmektedir. Tolterodin ve propiverin hidroklorür kullanılan gruplarda menopoz durumuna göre anlamlı bir fark saptanmamış; duloksetin grubunda ise post-menopozal kadınlarda cinsel işlev bozukluklarının daha belirgin hale gelmesine katkıda bulunmuş olabiliceği Kontrol grubunda premenopoz kadınların cinsel işlev düzeyleri postmenopoz gruba göre daha yüksek bulunmuştur. Genel olarak çalışma, antikolinerjik ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkilerinin menopozdan bağımsız değerlendirilemeyeceğini ve farmakolojik tedavi planlamasında menopoz durumunun dikkate alınmasının klinik açıdan önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Antikolesteremik ajanlarCinsel işlev bozukluğu-fizyolojikÜriner inkontinans
Özgül Yiğit
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kolinerjik agonist karbakolün farede parasetamolün neden olduğu deneysel hepatotoksisiteye etkisi

Farede parasetamol ile oluşturulan hepatik hasarda kolinomimetik etkinliği olan karbakolün (CCh), hepatik hasar üzerine etkisi in vivo olarak değerlendirildi. Ek olarak parasetamole bağlı zehirlenmelerde antidot olarak kullanılan N-Asetilsistein (NAC) ile karbakolün etkinliği karşılaştırıldı. Parasetamol (APAP) toksisitesinde, parasetamolün hepatositler için toksik bir metaboliti olan N-asetil-p-benzokinon imin (NAPQI) üretimi artar. NAC'ın antidot etkisi, bu toksik metaboliti detoksifiye eden glutatyonun (GSH) öncülü olarak fonksiyon göstermesinden ileri gelmektedir. Parasempatomimetik etkinin parasetamol toksisitesinde birçok mekanizma üzerinden olumlu katkısı olabileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmada parasetamol toksisitesi oluşturulmuş farelerde NAC, CCh ve NAC+CCh tedavileri uygulandı. Mezenter arter ve portal ven kan akımı ölçüldü. AST, ALT, TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-8, IL-10, IL-17 düzeylerine bakıldı ve parasetamol toksisitesi sonrasında bu değerlerde yükselme tespit edildi. NAC, CCh, NAC+CCh uygulanan gruplarda ise bu yükselmenin daha az olduğu görüldü. Çalışmada bu parametrelere ek olarak TAS, TOS, GSH, GSSG düzeyleri ölçüldü. Parasetamol toksisitesi sonrası antioksidan moleküllerde azalma, oksidan moleküllerde ve oksidatif stres indeksinde artma görüldü. NAC, CCh, NAC+CCh uygulanan gruplarda ise antioksidan moleküllerdeki azalmanın, oksidan moleküllerdeki ve oksidatif stres indeksindeki artışın daha az olduğu tespit edildi. Histopatolojik değerlendirmelerde biyokimyasal bulgularla uyumlu sonuçlar elde edildi. Parasetamole bağlı gelişen hepatotoksisitede parasempatomimetik etki inflamasyonu azaltmak, antioksidan yolakları etkinleştirmek gibi birçok mekanizma üzerinden koruyucu etki gösterebilir.

AgonistlerAsetaminofenKaraciğer+4
Zamir Kemal Ertürk
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farede lipopolisakkarit ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde alfa-7 nikotinik reseptör agonisti PNU-282987'nin, mezenter-portal perfüzyon ve organ hasarına etkileri

Sepsis enfeksiyona karşı düzensiz konak yanıtının neden olduğu yaşamı tehdit eden organ disfonksiyonudur. Dünya genelinde yoğun bakım ünitelerine en sık başvuru nedenleri arasındadır. Sepsis sistemik inflamasyon, hipoperfüzyon, karaciğer ve dalakta olmak üzere yaygın organ hasarı ile karakterizedir. Vasküler sistemin tonusu ve fizyolojik işlevi, sepsis ilişkili yanıt düzensizliği sebebiyle heterojen şekilde hasarlanır. Hipoperfüzyon sonucunda organ hasarı ve disfonksiyonu gözlenir. Kolinerjik antiinflamatuvar yolak, vagus sinir stimülasyonu ve alfa-7 nikotinik asetilkolin reseptörü (α7nAChR) aracılığıyla inflamatuvar yanıtları azaltır. Bu çalışmada, farede LPS (O111:B4) ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde α7nAChR agonisti PNU-282987'nin mezenter arter ve portal ven kan akım hızı ile karaciğer ve dalak hasarına etkisi incelendi. PNU-282987 (i.p.) aynı dozda, LPS (i.p.) enjeksiyonundan 1 saat önce (LPS+PNU-pre) ve 1 saat sonra (LPS+PNU-post) farklı gruplara uygulanarak tedavideki etkileri karşılaştırıldı. LPS enjeksiyonundan 4 saat sonra anestezi altında kan akım hızı ölçümleri yapıldı. Histopatolojik değerlendirme ve ELISA analizleri için karaciğer ve dalak doku örnekleri toplandı. Oksidatif ve inflamatuvar yanıtlar için TNF-α, IL-1β, TAS ve TOS düzeyleri ölçüldü. Mezenter arter kan akım hızı LPS uygulanan hayvanlarda, salin grubuna göre anlamlı olarak azaldı. LPS+PNU-pre ve LPS+PNU-post gruplarında ise LPS grubuna göre anlamlı olarak arttı. Portal ven kan akım hızı LPS+PNU-post grubunda LPS ve LPS+PNU-pre gruplarına göre anlamlı olarak arttı. Karaciğer ve dalak örnekleri histopatolojik olarak incelendiğinde, LPS gruplarında oluşan doku hasarının LPS+PNU-post grubunda LPS+PNU-pre grubuna göre daha fazla azaldığı gözlendi. TNF-α ve IL-1β düzeylerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Karaciğer TAS düzeyi LPS+PNU-pre ve LPS+PNU-post gruplarında LPS grubuna göre anlamlı olarak arttı. Dalak TOS düzeyi LPS grubunda salin grubuna göre anlamlı olarak artarken, LPS+PNU-pre grubunda LPS grubuna göre anlamlı olarak azaldı. Sonuçlarımız α7nAChR agonisti PNU-282987'nin deneysel sepsis modeli oluşturulmuş farelerde, azalmış kan akım hızını artırdığını, karaciğer ve dalak dokusundaki hasarı düzeltici yönde etkili olduğunu göstermektedir.

FarelerLipopolisakkaritlerPerfüzyon+4
Mukaddes İspirli Altınışık
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Empaglifozinin sıçanda lipopolisakkarit ile indüklenmiş sepsiste akut böbrek hasarı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Kontrolsüz inflamasyonla ilerleyen ve ölümcül olabilen sepsiste akut böbrek hasarı ve böbrek yetmezliği sıklıkla gözlenir. Akut böbrek hasarı gelişen sepsis hastalarında mortalite belirgin şekilde daha fazladır. SGLT-2 proteini böbrekte glomerüllerden filtre edilen glikozun geri emiliminin yaklaşık %90'ından sorumludur. SGLT-2 inhibitörleri böbrek proksimal tübüllerinin kıvrımlı kısmında yaptıkları inhibisyonla glikozun tübüllerden geri emilimini engelleyerek tip 2 diyabet tedavisinde kullanılırlar. Bir SGLT-2 inhibitörü olan empagliflozin tip 2 diyabet ve kalp yetmezliği tedavisinde kullanılır. Kullanımı yaygınlaşan bu ilacın diğer sistemler ve hastalıklar üzerine olan etkileri yaygın olarak incelenmektedir. Çalışmalarda empagliflozinin antiinflamatuar etkisi olabileceği, böbrek üzerine doğrudan koruyucu etkilerinin olduğu da gösterilmiştir. Bu çalışmada empagliflozin tedavisinin, LPS ile indüklenen sepsis modelinde, akut böbrek hasarında fizyolojik ve renal fonksiyonlar üzerine olan etkisi değerlendirildi. Empagliflozin idrar glikoz atılımını artırdı, sepsis ile atılımı artan idrar lökosit miktarını azalttı. Empagliflozin tedavisi böbrek, karaciğer ve ileumda sepsis ile azalan damar kan akımlarını geri döndürmedi. İzole perfüze böbrek düzeneğinde sepsis ilişkili akut böbrek hasarında üreter perfüzat çıkışı azaldı, empagliflozin tedavisi düzeltici etki göstermedi. Sepsiste renal arter dallarında fenilefrin kasılma yanıtları azaldı, empagliflozin tedavisi düzeltici etki gösterdi. Renal arter ikinci dalında sepsiste anjiyotensin-II kasılma yanıtları arttı, empagliflozin tedavisi bu azalmayı da düzeltti. Renal arter dallarında sepsiste asetilkolin yanıtları azaldı, empagliflozin özellikle renal arter ikinci dalında bu azalmaya düzeltici etki gösterdi. Aynı arterlerde sepsiste SNP yanıtları değişmedi, elektriksel alan stimülasyonu ilişkili kasılma yanıtları azaldı ancak empagliflozin bu azalmayı düzeltici etki yapmadı. Empagliflozin tedavisi sepsiste karaciğer ve ileumda görülen histopatolojik hasarı düzeltici etki yaparken böbrekte tespit edilen histopatolojik hasarı düzeltmedi.

Akut böbrek hasarıBöbrek hastalıklarıHayvan deneyleri+5
Sinan Alperen Kaya
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsi/eklampsi oluşumu riski yüksek gebelerde başlanan düşük doz aspirin profilaksisine direnci belirleyen faktörlerin araştırılması

Amaç: Bu çalışma, PE riski yüksek gebelerde düşük doz aspirin (LDA) profilaksisinin etkinliğini sınırlayan aspirin direnci (AD) ile ilişkili faktörleri belirlemeyi amaçlamıştır. PE'nin önlenmesi, erken teşhisi ve tedavisi hem anne hem bebek sağlığı açısından son derece önemlidir. Çalışmamız, AD'ni etkileyen ve tedavi etkinliğini azaltan faktörleri açıklamayı hedeflemektedir. Elde edilen bulguların, AD'nin öngörülebilir olmasıyla, LDA profilaksisinin bireyselleştirilmesine ve PE riskinin daha etkin bir şekilde yönetilmesine katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, PE profilaksisi amacıyla LDA başlanan gebeleri kapsayan retrospektif bir kohort çalışması olarak planlanmıştır. Temmuz 2013 ile Temmuz 2023 tarihleri arasında, Zeynep Kâmil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde profilaktik LDA (75-150 mg/gün) başlanan ve doğumları aynı merkezde gerçekleşen gebelerin matbu dosyaları ve eksik bilgi giderme amaçlı, aynı dosya elektronik tıbbi kayıtları üzerinden geriye dönük olarak incelenmiştir. Böylece bir doğum dosyası, güvenilir ve doğru kayda ulaşmak için iki kez taranmıştır. PE riski, American College of Obstetricians and Gynecologists (ACOG) uygulama kılavuzundaki yüksek ve orta risk kriterlerine göre belirlenmiştir. AD, farmakokinetik (FK), farmakodinamik (FD) ve klinik olarak başlıca 3 şekilde karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda AD klinik direnç olarak kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen gebelerin %39'unun PE açısından risk grubunda olduğu saptanmıştır. PE gelişen hasta sayısı 349, aspirin kullanan hasta sayısı 163 ve AD tespit edilen hasta sayısı 82 olarak bulunmuştur. AD için en önemli faktörlerin Kronik Hipertansiyon (KHT), intrauterin büyüme kısıtlılığı (İUBK) ve doğumda anne kilosu olduğu saptanmıştır. Gestasyonel hipertansiyon (GHT) ve KHT'un AD ile çok güçlü bir ilişkisi olduğu saptanmıştır. Ancak gestasyonel diyabet (GDM), obezite ve sigara kullanımı gibi faktörlerin AD üzerinde anlamlı bir etkisi tespit edilmemiştir. AD'ni tahmin eden modelin genel doğruluk oranı %67,5 olarak hesaplanmış ve duyarlılık %67,1, özgüllük %67,9 olarak bulunmuştur. Sonuç: Aspirin direnci; HT, İUBK ve doğumda anne kilosu ile güçlü bir şekilde ilişkilidir. Bu durum, aspirin profilaksisinin bireyselleştirilmiş bir yaklaşımla uygulanması gerektiğini göstermektedir. Obezite ve vücut kitle indeksi (VKİ) yüksekliği PE riskini artırırken, AD ile doğrudan ilişkili bulunmamıştır. Bu durum, AD'nin mekanizmasının daha çok vasküler disfonksiyon ve hipertansiyon ile bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir. Gebelik sırasında HT gelişen hastalar yakından takip edilmelidir. Özellikle HT ve İUBK gibi risk faktörleri olan gebelerde aspirin etkinliği düzenli olarak kontrol edilmelidir. AD'ni öngörmede ek biyomarkerların kullanımı ile modelin doğruluk oranı daha da artırılabilir. Anahtar kelimeler: Aspirin direnci, doğumda anne kilosu (anne VKİ), gebelik hipertansiyonu, İUBK, preeklampsi

Zinnet Eren
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fizyolojik tabanlı farmakokinetik modelleme tekniği kullanılarak özel popülasyonlara doz ekstrapolasyonu

Fizyolojik tabanlı farmakokinetik(FTFK) modelleme, son dönemde ortaya çıkan 2 kavram olan model bilgilendirilmiş ilaç geliştirme ve model bilgilendirilmiş hassas dozlama kapsamında uygulaması giderek artan yeni nesil modelleme yöntemidir. FTFK modellemenin mekanistik doğası ve çok fazla içsel parametre işlemesi, empirik modelleme yöntemleri olan klasik farmakokinetik modelleme yöntemlerine göre en önemli avantajıdır. FTFK modelleme özellikle değişen fizyolojik ve anatomik ortamdaki farmakokinetik değişiklikleri ölçebilmektedir. FTFK modellemenin bu yeteneği sayesinde özellikle yetişkin sağlıklı(normal) popülasyondan özel popülasyonlara doz ekstrapolasyonu yapılabilmektedir. Böylelikle özel popülasyonların değişen farmakokinetik özellikleri ile ilgili ön veri oluşturulabilmektedir. Bu avantajlarından dolayı çalışmamızda FTFK modelleme kullanarak özel popülasyonda farmakokinetik profili belirlenip, doz ekstrapolasyonu yapılmıştır. İtrakonazol 3 metaboliti ile birlikte kendi metabolizma enzimini inhibe etmektedir. Bu oto-inhibisyon çoklu dozlarda ilaç akümülasyonuna ve yarılanma ömrünün uzamasına sebep olmaktadır. Böylece itrakonazol kompleks ve non-linear bir farmakokinetik profili sergiler. Ayrıca itrakonazol logP değeri 5'ten büyük bir kimyasal moleküldür. Bu durum yoğun lipofiliklik göstergesidir. Yoğun lipofilik ilaçlar, obez popülasyonlarda normal-kilolu popülasyonlardan daha fazla yağ dokusuna dağılarak hem yarılanma ömrünün beklenenden de daha fazla uzamasına hem de normal-kilolu popülasyona göre düşük plasma itrakonazol konsantrasyon profili sergilemesine sebep olur. Bu farmakokinetik özellikler obez popülasyonda etkin tedavi konsantrasyonlarına ulaşma süresinin gecikmesine sebep olmaktadır. Bu senaryoda itrakonazol için obez popülasyonda etkin tedaviye ulaşacak alternatif doz rejimi belirlenmesi (özellikle yükleme dozu) önem arz etmektedir. Çalışmamızda hem obez popülasyon hem de normal-kilolu popülasyon için etkin tedavi değerlerine erken dönemde ulaşacak alternatif doz rejimleri belirlendi. Alternatif doz rejimi uygulandığında obez popülasyonda itrakonazol 5. günde hedef tedavi çukur konsantrasyonuna ulaşmışken, etiket tedavisi uygulandığında 21 gün boyunca hedef tedavi çukur konsantrasyonuna ulaşılamamıştır. İtrakonazol etiketinde tedavi ve profilaksi için ayrı dozlama rejimleri bulunmamaktadır. Ancak 2018 yayınlanan meta-analiz İtrakonazol profilaksisi için 0,25 mg/L, tedavi için 0,5 mg/L hedef çukur konsantrasyonu tavsiye etmektedir. Özellikle oto-inhibisyon sebebiyle itrakonazol dozu artıkça hızlı bir şekilde toksik konsantrasyona çıkılma potansiyeli vardır. Itrakonazol çukur konsantrasyonu düşük tutulması toksik konsantrasyonlara çıkılmasına karşı bir önlem oluşturur. Çalışmamızda ayrıca alternatif profilaksi rejimleri belirlenmiştir. Böylece toksisite oranı alternatif tedavi rejimi simülasyonuna göre obez popülasyonda ortalama %13,4 azalabilirken, normal-kilolu popülasyonda toksisite oranı ortalama %15,2 azalabilir.

Burhaneddin Oktan
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu'nda metilfenidat tedavisi ile CES1 ve SLC6A2 gen polimorfizmleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaçlar: Bu çalışmada, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanılı çocuk ve ergenlerde, CES1 ve SLC6A2 genlerindeki polimorfizmler ile metilfenidatın tedavi yanıtı ve yan etki profiliyle ilişkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Bu araştırma, Türk popülasyonunda CES1 ile SLC6A2 genlerini bir arada ve yeni nesil dizileme yöntemiyle inceleyen ilk çalışmadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, DSM-5-TR tanı kriterlerine göre DEHB tanısı alan 6-16 yaş aralığındaki 48 çocuk ve ergen dahil edilmiştir. Metilfenidat tedavisi öncesi ve tedavinin 2. ayında tedavi yanıtı ve yan etkiler; Conner's Ana-Baba Derecelendirme Ölçeği (CADÖ), Turgay Yıkıcı Davranış Bozuklukları Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (YDB-TDÖ), Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği-Ebeveyn Formu (WİBÖ-E) ve Barkley Stimulan Yan Etki Değerlendirme Formu (BSYEF) kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcılardan alınan kan örneklerinden izole edilen DNA'larda CES1 ve SLC6A2 genlerinin ekzon bölgeleri ile ekzon/intron sınırları hedefli yeni nesil dizileme (tNGS) yöntemiyle analiz edilip; tedavi yanıtı ve yan etki verileri genotip ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: CES1 geninde yer alan rs112236246, rs2307229 ve rs3217164 varyantlarının metilfenidat tedavi yanıtıyla anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. SLC6A2 genindeki rs15534, rs5568 ve rs1800887 varyantlarının ise ilaca bağlı yan etki gelişimiyle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, CES1 ve SLC6A2 genlerini içeren "CTCTC" haplotipinin, tedaviye yanıt veren grupta istatistiksel anlamlılığa yakın düzeyde daha sık olduğu bulunmuştur (p=0.05). Sonuç: Bulgularımız, CES1 genindeki varyantların metilfenidat tedavisine yanıtı, SLC6A2 genindeki varyantların ise metilfenidatın yan etki profilini öngörmede potansiyel biyobelirteçler olabileceğini göstermektedir. Bu çalışma, DEHB tedavisinde farmakogenetik temelli kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarına geçişin önemini vurgulamaktadır. Anahtar Sözcükler: CES1, SLC6A2, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Metilfenidat, Farmakogenetik

Melik Yiğit Bayındır
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Ankara ilindeki inek sütlerinde glukokortikoid ilaçların kalıntılarının araştırılması

Glukokortikoidler, adrenal korteks tarafından üretilen, metabolizmayı etkileyen ve bağışıklık baskılayıcı ve antiinflamatuvar özelliklere sahip bir steroid hormon sınıfıdır. Sentetik glukokortikoidler, çiftlik hayvanlarında iltihaplı hastalıkları, kas-iskelet sistemi bozukluklarını ve çiftlik hayvanlarında yaygın olarak görülen diğer hastalıkları tedavi etmek, ayrıca yem alımını iyileştirmek ve çiftlik hayvanlarında büyümeyi desteklemek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Süt endüstrisinde glukokortikoid veteriner ilaçlarının kötüye kullanımı süt güvenliğini tehdit edebilmekte ve dolayısıyla insan sağlığını etkileyebilmektedir. Glukokortikodilere uzun süreli maruziyet sonucu insanlarda, osteoporoz, miyopati, büyüme baskılanması, hiperglisemi, hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, saç dökülmesi, cilt atrofisi, katarakt, nöropsikiyatrik semptomlar gelişebilmektedir. Deksametazon, betametazon, prednizolon ve metilprednizolon, çiftlik hayvanlarında terapötik amaçlı kullanımına izin verilen glukokortikoidlerdir. Bu bileşikler için insan tüketimine sunulan sütte maksimum rezidü limitleri (MRL) Avrupa Birliği komisyon düzenlemeleri ile uyumlu olarak Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından belirlenmiştir. Sütte belirlenen MRL'ler betametazon ve deksametazon için 0,3 µg/kg, prednizolon için 6 µg/kg ve metilprednizolon için 2 µg/kg'dır. Bu çalışmada, Ankara ilinde ticari ve çiğ sütlerde glukokortikoid kalıntısı durumunu araştırmak için UHT süt (n=200), pastörize süt (n=200) ve çiğ süt (n=200) örnekleri dâhil olmak üzere 600 örnek toplanmıştır. Süt örnekleri 4 dk metot süresine sahip yüksek performanslı sıvı kromatografisi analiziyle birleştirilmiş bir tarama yöntemi kullanılarak MRL'e sahip glukokortikoidlerin herhangi birinin varlığı açısından analiz edilmiştir. Glukokortikoid kalıntısı tespit edilen örneklerin doğrulama analizleri sıvı kromatografi sıralı kütle spektrometrisi ile gerçekleştirilmiştir. Glukokortikoidlerin tespiti için uygulanan üç farklı ekstraksiyon yönteminden geri kazanımı en yüksek olan katı faz ekstraksiyon, çalışmanın ekstraksiyon yöntemi olarak seçilmiş ve 2021/808 EC rehberine göre valide edilmiştir. Tarama ve doğrulama metotları ≥0,996 doğrusallık, %94,2–101,7 aralığında geri kazanımlar ve %13,9≥ CV olarak ifade edilen kesinlik göstermiştir. Çalışma için UHT ve pastörize süt örnekleri yerel marketlerden ve çiğ süt örnekleri süt üretimi yapan çiftliklerden toplanmıştır. Analiz edilen örneklerden UHT ve pastörize süt örneklerinde ilgili bileşiklerin kalıntılarına rastlanmazken, bir adet çiğ süt örneğinde belirlenen MRL'in altında 4,18 ug/kg konsantrasyonda prednizolon tespit edilmiştir.

Pastörize sütÇiğ sütİlaç kalıntısı+1
Gülay Dudaklı
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Parenteral lipid emülsiyonlarının deney fare sepsis modelinde mezenterik hipoperfüzyon, oksidatif stres ve organ hasarına etkisi

Bu çalışmada, farede lipopolisakkarit ile oluşturulan septik şok modelinde farklı parenteral lipid emülsiyonlarının, mezenterik hipoperfüzyon, inflamasyona bağlı oksidatif hasar ve organ hasarına etkisi incelenmiştir. Mezenterik kan akımı değerlendirildiğinde, lipopolisakkarit uygulanan hayvanlarda akım, kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde azaldı (ml/dk, kontrol: 3,02 ± 0,10, LPS: 1,44 ± 0,10). Kontrol grubunda zeytinyağı ve soya yağı mezenterik kan akımını azalttı. Lipopolisakkaritle azalan mezenterik kan akımını, balık yağı düzeltti ancak veri vücut ağırlığına göre yorumlandığında bu fark gözlenmedi. Lipopolisakkarit uygulaması sonrasında artan karaciğer ve dalak yaş ağırlığını lipid emülsiyonları önlemedi. Soya yağı, karaciğer, akciğer ve serumda oksidatif stres indeksini istatistiksel anlamlı olarak arttırdı. Zeytinyağı, dalakta, lipopolisakkarit ile artmış olan oksidatif stres indeksini azalttı, ancak serumda kontrol grubunda arttırdı. Histopatolojik incelemede, kullanılan dozlarda lipid emülsiyonları, normal fare karaciğer ve dalağı için histopatolojik olarak zararlı etkiler göstermektedir. Lipopolisakkarit varlığında balık yağı, sadece lipopolisakkarit uygulamasına göre karaciğere daha az hasar vermektedir. Bu sonuçların ana bulgusu yüksek omega-3 yağ asidi içeren balık yağı emülsiyonlarının deneysel sepsis modelinde azalmış mezenter kan akımını arttırması ve karaciğer hasarını önlemesidir. Balık yağı emülsiyonları, sepsis oluşturulmuş farelerde, koruyucu etki gösterdiği dozlarda, sağlıklı hayvanlarda organ hasarına sebep olmaktadır.

EmülsiyonlarFarelerHayvan deneyleri+6
Gökşen Öz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vagal sinir uyarımı ve yüksek fruktoz tüketiminin sıçan alzheimer hastalığı modelinde nöropsikiyatrik semptomlar üzerine etkileri

Nöropsikiyatrik semptomlar (NPS), Alzheimer hastalığı (AH) tanısı alan hastaların neredeyse tamamında görülmesine rağmen etkili bir tedavileri yoktur. Son yıllarda epilepsi, depresyon ve migren tedavisinde kullanılan vagal sinir uyarısı (VSU), NPS'lerin tedavisinde bir alternatif olabilir. Fruktoz tüketiminin, AH etyolojisinde rolü olduğu gösterilmesine rağmen NPS'ler üzerine etkileri bilinmemektedir. Bu çalışmada, VSU ve YFMŞ tüketiminin AH modeli sıçanlarda görülen NPS'ler üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Alzheimer hastalığı modeli lateral ventriküllere β-amiloid enjeksiyonu ile yapılmıştır. AH modelinde, sıçanlar nöropsikiyatrik semptomlara benzer şekilde depresyon benzeri davranış, agresif davranışta azalma ve bellek bozuklukları göstermişlerdir. AH modeli sıçanlar 3 hafta yüksek fruktozlu mısır şurubu (YFMŞ-42) ile beslendikten sonra AH modeli sıçanlara göre agresyonda artış ve depresyon benzeri davranışlarda azalma göstermişlerdir. 14 gün boyunca vagal sinir uyarımı (VSU) uygulanması sıçanlarda, kilo alımını azaltıcı, antidepresan, anksiyolitik, agresif davranışı azaltıcı, lokomotor aktiviteyi ve bellek performansını artırıcı etkiler göstermiştir. Hipokampüste, VSU sonrasında kontrol grubunda NMDAR2B düzeyi %31 azalırken NMDAR2A düzeyi %91 artmıştır. VSU ile lokomotor aktivite artışı, NMDAR2B azalması ile ilişkili bulunmuştur. VSU'nun davranışsal etkilerinin tamamı Alzheimer hastalığı modeli sıçanlarda da görülmesine rağmen, NMDAR2A düzeyleri VSU uygulaması sonrasında artmamıştır. Bu sonuçlara göre VSU, Alzheimer hastalığı modeli uygulanan sıçanlarda NMDAR2A düzeyinden bağımsız bir mekanizma ile bu davranışsal etkileri göstermektedir. Bu tez, Alzheimer hastalığı modelinde görülen nöropsikiyatrik semptomların YFMŞ tüketimi ile arttığını ve tedavide kognitif fonksiyonların da düzelmesine katkı sağlayan VSU'nun etkili olduğunu göstermiştir.

Alzheimer hastalığıBelirti ve semptomlarFruktoz+5
Metin Yeşiltepe
Hacettepe University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Melatoninin lipopolisakkarit ile indüklenmiş deneysel sepsis modelinde sıçan kardiyak fonksiyonu üzerine etkisi

Bu çalışmada antioksidan etkileri ile öne çıkan ve pleitropik bir endojen olan melatoninin sepsiste gelişen kardiyak disfonksiyona ve bir takım sepsis biyobelirteçlerine olan etkisi ve antioksidan kapasiteye katkısı incelenmiştir. Kalp fonksiyonunu değerlendirmek için Langendorff izole kalp perfüzyonu ve izole organ banyosu deney düzenekleri; biyokimyasal analizler için ELISA yöntemi kullanılmıştır. Langendorff deney düzeneğinde septik koşulların; kalbin kasılma ve gevşeme kapasitesini gösteren sol ventrikül basınç zaman eğrisinin zamana göre türevinin maksimum değerini azaltığı minimum değerini ise mutlak değerde azaltığı gösterilmiştir. Sol ventrikülün geliştirdiği basınç ve koroner akım hızı septik hayvanlarda anlamlı derecede düşmüştür. Septik hayvanlara melatonin uygulandığında bu negatif etkilerde düzelme görülmemiştir. Ancak aynı parametrelerin bazale göre değişimlerin gösterildiği grafiklerde, melatonin uygulanmış septik hayvanlarda, septik hayvanlara göre anlamlı derecede daha az oranda değişim ölçülmüştür. LPS verilmiş hayvanların kalplerinden izole edilen atriyumun isoproterenole verdiği yanıt sağlıklı dokuya göre anlamlı derecede artmıştır. İzole organ banyosundaki diğer parametrelerde anlamlı fark görülmedi. ELISA ile kalp, dalak, karaciğer ve serumdaki belirteçler tespit edildi. Septisteki majör biyobelirteçler olan IL1-β, IL-6 ve TNF-α seviyelerinde, melatonin verilmiş septik hayvan doku örneklerinde septik hayvanlara göre anlamlı derecede düşüş kaydedildi. Kardiyak disfonksiyon ile ilişkilendirilen ve sepsiste de artış gösteren IL-17 seviyesinin melatonin uygulanmış septik hayvanlarda azaldı. Melatonin sepsis ile azalan antioksidan kapasiteyi artırdı ve artan oksidan yükü ise azalttı.

KalpKalp fonksiyon testleriLipopolisakkaritler+4
Berna Kösekaya
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampside ve gestasyonel hipertansiyonda CYP4f2, 4F3, 4A11, 2J2, 2C9, 2C19 ve solubl epoksit hidrolaz enzimlerinin genetik polimorfizmlerinin etkileri

Preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon (GH) annede ve bebekte morbidite ve mortaliteye neden olan hastalıklardır. Her iki hastalığın da patofizyolojisi henüz açık olarak ortaya konamamıştır. Preeklampsi ve GH yönünden yüksek riskli hastaların erken saptanması ve yakın takibi önemlidir. Preeklampsi ve GH risk faktörleri arasında genetik faktörler önemli yer tutar. Bu hastalıklarda rol oynayan genetik polimorfizmlerin saptanması, patofizyolojinin aydınlatılmasına yardımcı olabileceği gibi erken tanı ve tedavi için yol gösterici olabilir. 20-hidroksieikosatetraenoik asit (20-HETE), trofoblast göçünün inhibisyonundan, endotel disfonksiyonu ve hipertansiyondan sorumlu olduğu düşünülen bir vazokonstriktör endojen maddedir. CYP4F2, CYP4F3 ve CYP4A11 enzimleri araşidonik asiti 20-HETE'ye metabolize eder. Epoksieikosatrienoik asitler (EET) vazodilatör ve antiinflamatuvar etkileri olan mediyatörlerdir. EET'nin oluşumundan CYP2J2, CYP2C9 ve CYP2C19 enzimleri sorumludur. EET, solubl epoksit hidrolaz enzimi ile daha az aktif olan metaboliti dihidroksieikosatrienoik asite (DHET) metabolize olur. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyonda CYP4F2*3, CYP2J2*7, sEH rs751141, CYP2C19*2 ve *17, CYP2C9*2, *3, CYP4F3 rs3794987, CYP4A11 rs9333025 genetik polimorfizmlerinin etkilerinin incelenmesidir. Kontrol grubuna 155 sağlıklı gebe, çalışma grubuna 58 preeklampsi ve 110 gestasyonel hipertansiyon hastası dahil edildi. Genetik analizler polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon (RFLP) analizi yöntemi kullanılarak yapıldı. 20-HETE ve DHET düzeyleri sıvı kromatografi-kütle spektrometresi (LC-MS) kullanılarak ölçüldü. Kontrol, preeklampsi ve GH grupları arasında CYP2J2*7, CYP2C19*2 ve *17, CYP4F3 rs3794987 genetik polimorfizmlerinin alel sıklıklarının dağılımda anlamlı farklılık saptandı. DHET plazma düzeyleri, preeklampsi ve GH gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Bu gruplarda 20-HETE düzeyleri arasında farklılık saptanmadı. Sonuçlarımız, CYP2J2*7, CYP2C19*2 ve *17, CYP4F3 rs3794987 polimorfizmlerinin preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon hastalarının tanısı tedavi ve izleminde yararlı biyobelirteçler olabileceğini düşündürmektedir.

EnzimlerEpoksit hidrolazFarmakogenetik+6
Mert Can Ongun
Hacettepe University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Sigara bağımlılığında nikotinik kolinerjik reseptörler ve CYP2A6, CYP2B6, ilaç taşıyıcı proteini MDR1, nöronal nitrik oksit sentaz genetik polimorfizmlerinin etkileri

Sigara ve tütün kullanımı sağlık sorunlarına yol açar. Buna rağmen sigara kullanımı yaygındır. Bunun nedeni sigarada bulunan nikotinin bağımlılığa yol açmasıdır. Sigara bağımlılığının tedavisinde nikotin, bupropion ve vareniklin kullanılmaktadır. İlaçlı tedaviler sigara bırakma oranlarını ilaçsız girişimlere göre arttırmakla birlikte halen başarı oranları düşüktür. Sigara bıraktırma tedavilerinin başarısını arttırmak için farmakogenomik optimizasyon gerekebilir. Nikotin, beyinde nikotinik kolinerjik reseptörleri etkiler ve CYP2A6 enzimince önce kotinine, ardından trans-3′-hidroksikotinine çevrilerek metabolize edilir. CYP2B6 enzimi de nikotin metabolizmasına katkıda bulunur. İlaç taşıyıcı proteini MDR1 kan-beyin bariyerinde yaygın bulunan bir dışa-atım pompasıdır. Nöronal nitrik oksit sentaz sinir dokusunda nitrik oksit sentezinden sorumludur. Bu çalışmadaki amaç; CHRNA3 rs578776, CHRNA4 rs1044396-rs1044397, CHRNA5 rs16969968, CYP2A6*1A, *1B, *4, *9, CYP2B6 rs2279343, MDR1 rs1128503- rs2032582-rs1045642, nNOS ekzon 18-ekzon 29 polimorfizmlerinin Türk toplumunda sigara bağımlılığını ve sigara bırakma tedavilerinin başarı oranlarını nasıl etkilediğinin araştırılmasıdır. Sigara içen ve bu amaçla ilaç kullanan 130 birey ve sigara kullanmayan 130 birey çalışmaya dahil edildi. Nikotin bağımlılık düzeyleri Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi ile saptandı. Sigara kullanan 130 bireyden 70'si ağır nikotin bağımlısı, 60'sı orta ve hafif nikotin bağımlısı idi. Sigarayı bıraktırmak amacıyla 40 bireye nikotin replasman tedavisi, 47 bireye bupropion, 15 bireye bupropion+nikotin replasman tedavisi, 28 bireye vareniklin tedavisi başlandı. Tedaviden 12 hafta sonra bireyler telefon ile aranarak sigarayı bırakıp bırakamadıkları soruldu. Genetik analizler polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon analizi yöntemleri kullanılarak yapıldı. Nikotin metabolit oranı yüksek performanslı sıvı kromatografi kullanılarak ölçüldü. CHRNA4 rs1044396 AA genotipi (p=0,02), CHRNA5 rs16969968 A aleli (p=0,003), MDR1 rs1128503 T aleli (p=0,01) ve MDR1 rs2032582 T/A aleli (p=0,018), MDR1 TT-TT-TT haplotipi (p= 0,047) nikotin bağımlılığının orta ve hafif olması ile ilişkili bulundu. CHRNA3 rs578776 T aleli bupropion+NRT tedavisinde bırakma oranının azalması ile ilişkiliydi (p=0,033). nNOS ekzon 29 TT genotipi bupropion tedavisinde sigara bırakma oranının yüksek olması ile ilişkili bulundu (p=0,034). Bu bulgular CHRNA3 rs578776, CHRNA4 rs1044396, CHRNA5 rs16969968, MDR1 rs1128503, MDR1 rs2032582, nNOS ekzon 29 polimorfizmlerinin sigara bağımlılığı tedavisinin farmakogenomik optimizasyonunda yeni biyobelirteçler olarak katkı sağlayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Sigara, nikotin, bupropion, vareniklin, polimorfizm

BağımlılıkBupropionFarmakogenetik+6
Ahmet Müderrisoğlu
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan nöropatik ağrı modelinde nöroinflamasyonda aracı süreçler

Nöropatik ağrı günümüzde toplumda giderek sıklığı artan önemli bir sağlık sorunu olarak görülmektedir. Nöropatik ağrı ile ilgilenen araştırmacılar nöropatik ağrı patofizyolojisinde inflamatuvar ve immun süreçlerin çok önemli olduğunu kabul etmektedirler. Son yıllarda yapılan çalışmalar glia hücre aktivasyonu ve nöroglial etkileşimler üzerinde odaklanmış durumdadır. Sinir hasarını takiben glia hücreleri, belirli şekillerde aktive olarak nöroinflamasyonun başlangıç ve idamesinde görev almaktadırlar. Bu aktivasyon basamaklarının aydınlatılması nöropatik ağrının patofizyolojisi anlama ve tedavisi için hedef saptamada çok önemlidir. Bu çalışmada sıçanda siyatik sinir ligasyon modelinde (SNL) glial hücre aktivasyon basamaklarının belirli belirteçler üzerinden zamana karşı nasıl bir seyir izlediğini göstermeyi amaçladık. Çalışmada kullanılan dişi ve erkek sıçanların anestezi altında tek taraflı (sağ) siyatik sinirleri açığa çıkarılarak 4.0 ipek ile sinir etrafına epinöral dolaşımı bozmamaya dikkat edecek şekilde 1 mm aralıklar ile 3 tane düğüm atılarak nöropatik ağrı modeli oluşturuldu. Operasyon sonrası 2, 7, 14, 21 ve 29. günlerde dinamik plantar esteziometre, plantar test ve analjezimetre ile ağrı eşikleri ölçülerek sırasıyla taktil allodini, termal ve mekanik hiperaljezi değerlendirildi. Deney sonlanma noktalarında hayvanlar grup olarak sakrifiye edilerek omurilik lomber bölümü çıkartıldı, total protein elde edildikten sonra sodyum dodezil sülfat poliakrilamid jel elektroforez (SDS-PAGE) sonrasında Western blotting tekniğiyle sinyal transdüseri ve transkripsiyon aktivatörü 3 (STAT3), fosforile STAT3 ve glial fibriler asidik protein (GFAP) protein ekspresyonları değerlendirildi. Nöropatik ağrılı sıçanlar kilo kaybetmedi, hatta 14, 21 ve 29. günlerde kontrol sıçanlardakine benzer şekilde kilo aldı. Siyatik sinir bağlandıktan sonraki 2, 7, 14 ve 21. günlerdeki üç farklı ağrı testinde ağrı eşiklerinde anlamlı düşüşler saptandı. Ağrı eşiğinde düşmeye eşzamanlı olarak 2. ve 14. günlerde belirgin bir şekilde omurilikte GFAP protein ekspresyonunda artış eşlik etti. Omurilikte STAT3 veya fosforile STAT3 protein ekspresyonunda herhangi bir zaman diliminde istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak erişkin sıçanlarda cerrahi ipek kullanılarak oluşturulan siyatik sinir ligasyon modelinde 2. günden itibaren taktil allodini, termal ve mekanik hiperaljezi gelişmekte, taktil allodini 14 gün sürerken termal ve mekanik hiperaljezi 21. güne kadar devam etmektedir ve 29. günde tam iyileşme olmaktadır. Klasik SNL modelinden beklenen kilo kaybı ve ototominin olmaması, ağrı eşiğindeki düşmenin ve omurilikte GFAP protein ekspresyonundaki artışın erken geri dönmesi ve STAT3 ve fosforile STAT3 ekspresyonunda değişiklik saptanmaması siyatik sinire ipek düğüm atılarak oluşturduğumuz modelde nöroinflamasyonun daha hafif seyrettiğini ve bu modelde ek araştırma yapılması gerektiğini düşündürmektedir. Glial aktivasyondaki farklı yolakların veya aracı mekanizmaların da [örneğin glial biyobelirteç iyonize kalsiyum bağlanma adaptör protein-1 (İBA-1), p-38 ve fosforile p-38 gibi mitojenle etkinleşen protein kinazlar (MAP kinazlar), tümör nekroz faktör alfa (TNF-α) ve interlökin 1 beta (IL-1β) gibi sitokinler] omurilik düzeyinde araştırılması önerilmektedir.

AllodiniAğrıHiperestezi+4
Recep Selim Şentürk
Ege University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan arka bacak damar yatağından siyatik sinir uyarımı ile salıverilen nöropeptid düzeylerinin ölçümü

İskelet kaslarının kasılması sonucu oluşan hiperemi, normal memelilerin dokularında görülen en büyük perfüzyon artışlarından birini temsil eder. Egzersiz sonrası meydana gelen hiperemi ve vazodilatasyon, egzersiz sonrası hipotansiyon (PEH) olarak adlandırılan fenomenin bir parçasıdır. Bu fenomenin altında yatan mekanizmalar tam olarak bilinmemekle beraber sempatik ve aferent sinir aktivitesindeki değişiklikler, barorefleks mekanizması, histamin, prostaglandinler, nitrik oksit, endojen opioid ve termoregülayon PEH'in oluşmasında etkili olabilecek olası mekanizmalardır. Ayrıca periferik sinirlerin de katkısı ileri sürülmüştür. Nitekim siyatik sinirin doğrudan elektriksel uyarılması, kan basıncında düşmeye neden olmuştur. Perivasküler lokalizasyonları gösterilen vazodilatör nöropeptidlerden CGRP, SP ve NKA'nın bu fenomende rolü önerilmiştir. Egzersiz sırasında meydana gelen birtakım değişikliklerin (ısı, pH değişikliği, CO2, stres vs.) de PEH'e neden olması olası görünmektedir. Bu tezde izole-perfüze sıçan arka bacak damar yatağında arka bacak kaslarını inerve eden motor sinirin elektriksel olarak uyarılması sonucunda gözlenen perfüzyon basıncındaki düşmenin doğasını "izole deneysel egzersiz" modeli uygulayarak araştırdık. Bu amaçla arka bacak damar yatağı bir bütün halinde izole edilip sıcaklığı 37°C'de sabit tutulan bir organ yatağında, %95 O2 + %5 CO2 ile sürekli gazlandırılan Krebs solüsyonuyla (5 mL/dk. perfüzyon hızında) perfüze edildi. Damar yatağı perfüzyon basıncı bir α-agonisti fenilefrin (2x10-5 M) ile artırıldı. Müteakiben damar endotelyal bütünlük asetilkolin (0.1 g) ile test edildi. Daha sonra motor sinir uyarılarak vazodilatör yanıtlar elde edildi. Ardından damar yatağından dökülen perfüzatlarda bahsi geçen nöropeptidlerin düzeyleri ELİSA kitleri ile ölçüldü. Bu işlem, aynı zamanda nöropeptid depletörü olduğu bildirilen kapsaisin varlığında da yapıldı ve bu şekilde sekonder veriler elde edildi. Motor sinir uyarılmasıyla küçük fakat tutarlı vazodilatör (%14) yanıtlar elde ettik. Gelişen cevabın frekans bağlı olmadığı görüldü. Arka bacak kaslarının direkt uyarılmasıyla de benzer şekilde vazodilatör cevaplar gözlemlendi (%17). Venöz efflüentten nöropeptid düzeylerinin ölçüldüğü deneylerde ilginç olarak sinir veya kas uyarımından sonra herhangi bir NKA düzeyleri elde edilemedi. Diğer taraftan SP ve CGRP düzeyleri teknik olarak ölçülemedi. Buna karşılık motor sinirlerin ve kasın uyarılmasından sonra venöz çıkıştan laktik asit düzeylerinde bir artış görüldü. İlginç olarak, bacak kaslarının doğrudan uyarılmasıyla elde edilen laktik asit düzeyleri daha yüksek bulundu.

BacakEgzersizHipotansiyon+5
M. Ismaıl Bazzaz
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

3t3-l1 preadipositlerinin diferansiyasyon, proliferasyon, viabilite ve migrasyonu üzerinde apigenin'in etkisi: WNT yolağının olası katkısı

Obezitenin oluşumunda adiposit hipertrofisi ve preadipositlerin adipositlere diferansiye olması rol almaktadır. Maydanoz, kereviz, turunçgiller gibi meyve, sebze ve bitkilerde bulunan apigeninin, adiposit diferansiyasyonunu baskılayarak obeziteyi önleyebileceği bildirilmiştir. Ancak altında yatan mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır. Ayrıca, apigeninin preadipositlerin proliferasyonu ve migrasyonu üzerinde etkisini gösteren çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda apigeninin 3T3-L1 preadipositlerinde hücre proliferasyonu, diferansiyasyonu ve migrasyonu üzerine etkilerini incelemeyi ve oluşacak etkiye Wnt sinyal yolağının aracılık edip etmediğini araştırmayı amaçladık. Wnt inhibitörü olarak niklozamid kullanıldı. Hücre viabilite ve proliferasyonu MTT analizi ile, diferansiyasyon Oil Red O boyama ile değerlendirildi. Apigenin (2,5, 5 ve 10 μM) ve niklozamidin (0,25 μM) hücre canlılığı üzerinde anlamlı bir etkisi olmadı. Proliferasyon, diferansiyasyon ve migrasyon deneylerinde belirli zaman aralıklarında (diferansiyasyon deneylerinde diferansiyasyon protokolünün 0-4, 4-8 ve 0-8'nci; proliferasyon deneylerinde ise 0-2, 2-4 ve 0-4'ncü günleri boyunca; viabilite ve migrasyon deneylerinde 24, 48 ve 72 saat boyunca) niklozamid varlığında veya yokluğunda apigenin uygulandı. Apigenin 10 μM konsantrasyonda diferansiyasyonun tüm zaman noktalarında diferansiyasyonu anlamlı olarak baskıladı. Niklozamid ön uygulaması bu etkiyi ortadan kaldırdı. Proliferasyon sürecinin 0-2. ve 0-4'ncü günlerinde 10 μM apigenin uygulanması hücre proliferasyonunu anlamlı olarak azalttı. Niklozamid ön uygulaması bu etkiyi ortadan kaldırdı. Migrasyon deney serilerinde 24 saat boyunca apigenin ve/veya niklozamid uygulandığında migrasyonda anlamlı bir fark gözlenmedi. Apigenin 48 saat boyunca uygulandığında 2,5 ve 5 μM konsantrasyonda migrasyonda anlamlı bir artış gözlendi, ancak 10 μM apigenin uygulanması anlamlı bir etki göstermedi. Niklozamid ön uygulaması apigeninin 2,5 ve 5 μM konsantrasyonda oluşturduğu hücre migrasyonunu artırıcı etkisini ortadan kaldırdı. Apigenin 72 saat boyunca uygulandığında yalnızca 5 μM konsantrasyonda migrasyonda anlamlı bir artışa neden oldu. Bu etki niklozamid tarafından ortadan kaldırıldı. Bu bulgulara göre, apigeninin, 3T3-L1 preadiposit hücrelerinin canlılığını etkilemeden diferansiyasyonu ve proliferasyonunu baskıladığı; hücre migrasyonunu arttırdığı ve bu etkilere Wnt sinyal yolağı aktivasyonunun aracılık ediyor olabileceği düşünüldü. Bununla birlikte, bu varsayımların doğrulanması için daha detaylı çalışmalar gerekmektedir.

ApigeninMigrasyonNiklozamid+2
Tuğçe Coşkunca
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

3T3-L1 preadipositlerinin proliferasyon, diferansiyasyon ve migrasyonu üzerine sinapik asidin etkisi: Hedgehog sinyal mekanizmasının rolü

Günümüzün en büyük sağlık sorunlarından biri olan obezite, tip II diyabet, hipertansiyon, kanser, safra kesesi hastalığı ve ateroskleroz gibi birçok patolojik durum ile ilişkilidir. Obezite gelişiminde en önemli mekanizmalardan birisi yağ dokudaki preadipositlerin olgun adipositlere diferansiyasyonudur. Pirinç, yulaf gibi tahıllarda, biberiye gibi bazı baharatlarda ve çilek, brokoli, limon gibi bazı meyve ve sebzelerde yüksek konsantrasyonlarda bulunan fenolik bir bileşik olan sinapik asidin insan böbrek hücreleri HKE293 ve NIH/3T3 fibroblast hücrelerinde diferansiyasyon üzerine etkileri gösterilmiş ancak, etki mekanizması tam olarak açıklanamamıştır. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, sinapik asidin yanı sıra diğer fenolik bileşikleri içeren bitkisel ekstraktın, yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde AMPK aktivasyonu aracılığıyla kilo artışını engellediği ve diferansiyasyonu inhibe ettiği gösterilmiştir. Ayrıca, sinapik asidin yanı sıra 7 farklı hidroksisinnamik asit türevi içeren yaban mersini ve ahududu ekstraktlarının 3T3-L1 preadipositlerinde PPARγ, C/EBPα, SREBP1, aP2, FAS, LPL genlerinin ekspresyonlarını azaltarak diferansiyasyonu inhibe ettiği gösterilmiştir. Sinapik asidin diferansiyasyon üzerine etkisine AMPK sinyal yolağının aracılık edip etmediği araştırılmış ancak saf sinapik asidin 3T3-L1 hücrelerinin diferansiyasyonu üzerine etkisinin değerlendirildiği yeterli çalışma bulunmamaktadır bu nedenle daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Yakın zamanlı bir çalışmada sineklerden memelilere kadar çok yaygın bir aralıkta eksprese edilen ve hücreler için hayati önem taşıyan diferansiyasyon, proliferasyon ve hücre migrasyonunun yanı sıra kanser gelişiminde de kritik rol oynadığı gösterilen Hedgehog (Hh) sinyal yolağının aktivasyonunun 3T3-L1 preadipositlerinin diferansiyasyonunu inhibe ettiği gösterilmiştir. Bu nedenle Hedgehog sinyal yolağını aktive eden maddeler, obezite gelişimini önlemek veya tedavi etmek amacıyla kullanılabilecek etkili ajanlar olabilir. Sinapik asidin 3T3-L1 hücrelerinde diferansiyasyonu AMPK veya MAPK sinyal yolakları aracılığı ile baskılayabildiği gösterilmiştir ancak preadiposit diferansiyasyonu üzerine etkilerine Hedgehog sinyal yolağının karışıp karışmadığını gösteren bir çalışma bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra preadiposit proliferasyonu ve migrasyonu üzerine sinapik asidin etkilerinin incelendiği yeterli sayıda çalışma da bulunmamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda, sinapik asidin Hedgehog inhibitörü vismodegib varlığında ya da yokluğunda diferansiyasyon sürecinin farklı zaman noktalarında farklı konsantrasyonlarda uygulanmasının 3T3-L1 hücrelerinde proliferasyon, diferansiyasyon ve migrasyonu üzerine etkisinin değerlendirilmesi ve bu etkiye Hedgehog sinyal yolağının aracılık edip etmediğinin araştırılması amaçlandı.

Hücre farklılaşmasıHücrelerObezite+4
Özge Keleş
Mersin University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Streptozotosin ile indüklenen diyabetik sıçanlarda safranalin antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri

Diabetes Mellitus en yaygın görülen metabolik hastalıklardan biridir. Diyabet tedavisinde oral hipoglisemik ilaçlar kullanılmakta; ancak bu ilaçların radikal bir tedavi sağlamaması ve advers etkileri nedeniyle yeni ajanlar halen araştırılmaktadır. Bitkisel kaynaklar, yeni antidiyabetik ajan keşfi için önemli bir araştırma konusudur. Safran bitkisi tedavi ve aromatik amaçlarla geleneksel tıpta sıklıkla kullanılmaktadır. Safran ekstresinin antidiyabetik etkileri in vivo ve in vitro metodlarla gösterilmiştir. Ancak safranın aktif bileşenlerinden olan safranalin antidiyabetik etki potansiyeline ilişkin literatürde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında safranalin antidiyabetik ve diyabetin sebep olduğu endotel hasara karşı potansiyel koruyucu etkinliği araştırılmıştır. Çalışmada 40 adet 4 aylık Wistar albino cinsi erkek sıçan; sağlıklı kontrol (SK), diyabet kontrol (DM), diyabet + safranal (0,5 mg/kg /gün), diyabet + safranal (0,75 mg/kg/gün), diyabet + safranal (1 mg/kg/gün) olarak beş gruba ayrılmıştır. SK grubu hariç 4 gruba STZ (50 mg/kg) i.p. yolla uygulanarak diyabet modeli oluşturulmuş ve sekiz hafta boyunca tedavi gruplarına safranal 0,5; 0,75 ve 1 mg/kg (i.p.) dozunda uygulanmıştır. İki haftada bir sıçanların kan glikoz düzeyi ve ağırlık ölçümleri yapılmıştır. Sekiz haftanın sonunda sakrifiye edilen sıçanların kan örneklerinde HbA1c ve insülin düzeyleri ölçülmüş, aort ve pankreas dokuları çıkarılmıştır. Pankreas dokularında immünohistokimyasal inceleme yapılmış, torasik aort dokularından alınan örneklerin bir bölümünde qRT-PCR ile VCAM-1 ve eNOS gen ekspresyonu düzeyleri, diğer bölümünde ise izole organ banyosunda gevşeme yanıtları incelenmiştir. STZ ile T1DM oluşturulan sıçanların, 3 farklı dozda safranal ile tedavisi sıçanların ağırlıklarını etkilememiş; kan glikoz ve HbA1c düzeylerini azaltmış, insülin düzeylerini ise arttırmıştır. Ayrıca safranal tedavisinin pankreas dokularında insülin antikoruyla boyanma şiddeti ve yaygınlığını arttırdığı bulunmuştur. qRT-PCR çalışmalarında safranal ile tedavi edilen sıçanların aortasında VCAM-1 protein ekspresyonunda azalma ve eNOS ekspresyonunda artış olduğu saptanmıştır. eNOS ekspresyonundaki artışa paralel olarak safranal tedavi grubu aort dokularında T1DM'li sıçan aortlarına göre asetilkolin daha fazla gevşeme oluşturmuştur. Sonuç olarak STZ ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda safranalin antidiyabetik etkileri ve diyabetin neden olduğu endotel disfonksiyona karşı koruyucu potansiyeli olabileceği gösterilmiştir.

Diabetes mellitusEndotel disfonksiyonuHayvan deneyleri+4
Ayten Demirci
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanlarda silibinin'in antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri

Diabetes mellitus (DM), insülin sekresyonunda ve/veya etkisinde görülen azalma sonucu ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. DM tedavisindeki ilerlemelere rağmen, terapötik hedeflere ulaşmak her zaman mümkün olmamaktadır. Bu durum hastaların DM tedavisine ek olarak "tamamlayıcı" tıbbi alternatiflere yönelmesine yol açmaktadır. Bitkisel tıbbi ürünleri içeren takviye gıdalar sağlıklı ve DM'li bireyler tarafından yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bu çalışmada sağlıklı ve streptozotosin (STZ) ile deneysel tip I diyabet (T1DM) oluşturulan sıçanlarda Silybum marianum bitkisinin aktif bileşenlerden olan silibinin'in antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 48 adet 350-440 g ağırlığında Wistar albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar sağlıklı kontrol (SK), diyabet kontrol (DMK), SLB30 (silibinin 30 mg/kg), SLB60 (silibinin 60 mg/kg), DM+SLB30 (diyabet + silibinin 30 mg/kg), DM+SLB60 (diyabet + silibinin 60 mg/kg) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Deneysel T1DM modeli oluşturmak için DMK, DM+SLB30, DM+SLB60 gruplarına tek doz 50 mg/kg STZ uygulanmı ve STZ uygulamasından 72 saat sonra diyabet modeli doğrulanmıştır. SLB30, SLB60, DM+SLB30, DM+SLB60 grubu sıçanlara 8 hafta boyunca silibinin uygulaması 30 mg/kg ve 60 mg/kg olmak üzere iki farklı dozda gerçekleştirilmiştir. İki haftada bir kan glikoz düzeyi ve canlı ağırlık ölçümleri yapılmıştır. Sıçanlardan 8. haftanın sonunda anestezi altında aort, pankreas dokuları ve kan örnekleri alınmıştır. Torasik aort dokularında qRT-PCR ile VCAM-1 ve eNOS gen ekspresyon ölçümlerinin yanı sıra in vitro izole organ banyosunda asetilkoline bağlı gevşeme yanıtları incelenmiştir. Pankreas dokuları sıçan insülin antikoru kullanarak immunohistokimyasal olarak incelenmiştir. Alınan kan örneklerinden HbA1c ve insülin düzeyi ölçümü yapılmıştır. Silibinin tedavisi STZ ile T1DM oluşturulan sıçanlarda gelişen hiperglisemiyi ve HbA1c düzeylerini azaltmış, kandaki insülin seviyelerini ise artırmıştır. Bunun yanında, silibinin tedavisi alan T1DM'li sıçanların DMK'ya göre pankreas dokularında insülin antikoruyla boyanma şiddeti ve yaygınlığı artmıştır. Ayrıca silibinin eNOS ekspresyonunu arttırmış ve VCAM-1 ekspresyonunu azaltmıştır. eNOS ekspresyonundaki artışla paralel olarak asetilkolin, T1DM'li silibinin tedavi gruplarının aort dokularında DMK'ya göre daha fazla gevşeme oluşturmuştur. Çalışmada yüksek dozda silibinin tedavisi alan sağlıklı sıçanların eNOS ekspresyonlarında artış görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışmadan elde ettiğimiz bulgular silibinin tedavisinin T1DM'de gelişen hiperglisemi, hipoinsülinemi, ağırlık kaybı ve pankreas hasarını iyileştirebileceğini ayrıca eNOS ekspresyonlarını artırarak hem sağlıklı hem T1DM'de endotel disfonksiyon üzerine koruyucu olabileceğini göstermektedir.

Diabetes mellitusEndotel disfonksiyonuHayvan deneyleri+4
Esra Ün Arslan
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Süpüratif akciğer hastalığı nedeniyle takip ve tedavi edilen çocuklarda ilaç uyumu ile yaşam kalitesinin ve uyumsuzluğa yol açan faktörlerin değerlendirilmesi

Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Kliniğinde takipte olan ve kontrol için başvuran süpüratif akciğer hastalığı tanısı almış çocukların, doktorlarının verdiği tedavilere uyum oranları ile yaşam kalitelerinin araştırılması ve tedavi uyumlarını etkileyen ve engelleyen faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanarak 8-12 yaş arası çocuklar, 13-18 yaş arası ergenler ve aileleriyle bir araştırma yapıldı. Toplamda 430 kişi olmak üzere, 215 hasta ve 215 ebeveyniyle görüşüldü. Çalışmanın detayları hastalara ve ebeveynlere anlatılarak gönüllü onam formu imzalatıldı. 8-12 yaş çocuklar ve 13-18 yaş ergenler için geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış olan genel yaşam kalitesi ölçeği çocuk/ergen değerlendirme formu ve ebeveyn formu dolduruldu. Ayrıca ebeveynler için de yaşam kalitesi anketi ve çocuklarda ilaç uyumu, yaşam kalitesi ve uyumsuzluğa yol açan faktörlerin değerlendirilmesi için hazırlanan form uygulandı. Bu formlar doğrultusunda uygun istatiksel analizler yapılarak sonuçlar değerlendirildi. Ebeveynlerin verdikleri cevaplara göre çocukların %58,6'sı ilaçlarını düzenli kullanmaktadır; 8-12 ve 13-18 yaşındaki çocuklar karşılaştırıldığında, 13-18 yaş grubunda düzenli ilaç kullananların, ilaçları ve dozlarını bilenlerin önemli oranda daha yüksek olduğu bulunmuştur. Hastaların en önemli ilaç kullanmama nedeni ilacın kokusunu ve tadını sevmemesi; diğer iki en sık neden unutma ve sosyal hayatı etkilemesidir. Ebeveynlerin yaklaşık %88'i, çocukların her gün ilaç alması dolayısıyla üzüldüğünü, ayrıca çocukların günlük aktivitelerini ve hayat kalitesini etkilediğini ve yaklaşık %45'i arkadaşlarının ilaç alması konusunda düşüncelerini önemsediğini ifade etmiştir. Çocuk ve ebeveyne göre çocuk yaşam kalite puanları sosyodemografik özelliklere göre karşılaştırıldığında, aile tipinin önemli olduğu, çekirdek ailelerde sağlık kurumu, doktor/hemşireden ilaç ve kullanımları hakkında bilgi almanın daha fazla olduğu ve çocukların yaşam kalitesinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Gelir durumu yüksek olanlarda ilaçlar hakkında yeterli bilgi alanların, ilaçları ve dozlarını bilenlerin oranının ve yaşam kalitesinin anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. 8-12 yaş çocuk ve ebeveyne göre çocuk yaşam kalite puanları ilaç uyumu özelliklerine göre karşılaştırıldığında, bilgi kaynağı doktor/hemşire/sağlık kuruluşu olanlarda çocuk yaşam kalitesi puanlarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. 13-18 yaş için tedavide sorun yaşaması durumunda doktora danışanlarda ve bilgi kaynağı doktor/sağlık kuruluşu olanlarda yaşam kalitesi puanlarının daha yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç olarak, süpüratif akciğer hastalığında ilaç kullanan çocuklar ve ailelerinde yaş, gelir, aile tipi gibi sosyodemografik özellikler ve bilgi kaynakları ilaç uyumu ve yaşam kalitesi üzerinde etki gösterebilmektedir. Ayrıca, sürekli ilaç kullanımı çocukların günlük aktivitelerini ve yaşam kalitesini etkilemektedir.

Akciğer hastalıklarıBronşektaziKistik fibroz+5
Makbule Yaşar
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel parkinson hastalık modelinde TNF-alfa inhibitörlerinin rolü

Parkinson Hastalığı, ilk olarak 1817 yılında İngiliz doktor James Parkinson tarafından "An Essay on the Shaking Palsy" adlı makalede tanımlanmıştır. Parkinson hastalığı, bradikinezi, rijidite, tremor ve postural instabilite ile karakterize edilir ve Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen nörodejeneratif hastalıklardan biridir. Hastalığın oluşum süreci çeşitli mekanizmalara bağlıdır. Bunlardan en önemlisi nöroinflamasyondur ve hastalığın tüm sürecinde önemli bir rol oynar. Tümör nekroz faktörü (TNF), çeşitli reseptörlere bağlanarak hücre içi sinyallemeyi tetikleyen ve çeşitli biyolojik etkiler uygulayan güçlü bir proinflamatuar sitokin olarak bilinir. Günümüzde Parkinson hastalığı ile tümör nekroz faktörleri arasındaki ilişki tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan çalışma sayısının kısıtlı olması nedeniyle TNF-alfa ile Parkinson hastalığı arasındaki ilişki tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada, 6-OHDA ile oluşturulan Parkinson hastalığı modelinde lokal olarak TNF-alfa inhibitörleri uygulanmıştır. Parkinson hastalığının cerrahi tedavisi mevcuttur. Bunun yanı sıra, farmakolojik tedavi sadece semptomların tedavisine yöneliktir. Bu çalışma ile nöroinflamasyonun TNF-alfa inhibitörleri ile durdurulabilmesi ve hastalığa karşı nöroprotektif bir tedavi yöntemi bulunmuştur ve ön çalışma niteliği taşımaktadır.

Hayvan deneyleriHidroksidopaminlerParkinson hastalığı+3
Rümeysa Köker
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik antidepresan kullanımının özofagus motilitesi üzerine in vitro etkilerinin araştırılması

Depresyon dünyada en sık gözlenen hastalıklardan biridir ve dünya üzerindeki prevelansı her geçen gün artmaktadır. Depresyonun tedavisinde klinikte en sık kullanılanlar ilaçlar arasında trisiklik antidepresanlar, seçici serotonin geri alım inhibitörleri ve seçici serotonin noradrenalin geri alım inhibitörleri yer almaktadır. Bu ilaçların santral sinir sistemi dışında, gastrointestinal sistem dahil birçok sistemi etkileyebildiği bilinmektedir. Çalışmamızda sıçanlarda kronik imipramin (trisiklik antidepresan), fluoksetin (seçici serotonin geri alım inhibitörü) ve venlafaksin (seçici serotonin noradrenalin geri alım inhibitörü) uygulamasının özofagus motilitesi üzerine in vitro etkilerini değerlendirmek amaçlandı. Çalışmamızda, 4-5 aylık toplam 32 adet erkek Wistar Albino sıçan kullanılmış olup; 8'er adet sıçandan oluşan 4 deney grubu (kontrol, imipramin, fluoksetin, venlafaksin) oluşturuldu. Deney gruplarına 14 gün boyunca ilaç uygulaması yapıldı. 15. gün özofagus ve gastroözofageal sfinkter düz kas segmentleri izole edilerek organ banyosu sisteminde agonist (karbakol, noradrenalin, serotonin ve KCL) aracılı kontraktil yanıtlar değerlendirildi. Çalışmamız sonucunda, sıçanlara kronik fluoksetin, venlafaksin ve imipramin uygulanmasının özofagus segmentlerinde ve gastroözofageal sfinkterde karbakol ve KCl aracılı kasılma yanıtları ile noradrenalin ve serotonin aracılı gevşeme yanıtlarını kontrole göre değiştirdiği görüldü. Farklı düz kas segmentlerinde, farklı agonist konsantrasyonlarında gözlenen kontraktil yanıt değişikliklerinde, düz kas segmentlerindeki yapısal farklılıklarının yanısıra kontraktil yanıtların düzenlenmesinde rol oynayan çeşitli mekanizmaların da rol oynamış olabileceği değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: özofagus, izole organ banyosu, imipramin, fluoksetin, venlafaksin, kontraktilite, düz kas

Nurullah Güçlü
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

DUSP1 proteininin meme kanseri üzerindeki etkilerinin araştırılması

Mitogen-activated protein kinase (MAPK) ailesi hedef proteinlerinin serin ve treonin aminoasitlerini fosforile eden bir protein kinaz ailesidir. Bu protein kinazlar ERK, JNK, p38 olmak üzere üç temel alt aile şeklinde sınıflandırılabilir. MAPK ailesi hücre büyümesi, hücre proliferasyonu, mitoz, apoptozis gibi birçok hayati hücresel fonksiyonun düzenlenmesinde görev alır. Dual-specificity phosphatase (DUSP) ailesi MAPK'leri defosforile eden protein fosfataz ailesidir. Hedef proteinlerinin hem tirozin hem de serin/treonin rezidülerini defosforile edebilme yeteneklerinden dolayı bu proteinlere Çift Spesifik fosfataz ismi verilmiştir. Dual-specificity phosphatase 1 (DUSP1) MAPK aktivasyonunu düzenleyerek inflamasyon, apoptozis, hücre büyümesi, hücre proliferasyonu gibi birçok hücresel fonksiyonda rol alır. Çalışmamızda üçlü negatif meme kanseri olan MDA-MB-231 hücreleri kullanılmıştır. CRISPR/Cas9 yöntemi ile bu hücrelerde DUSP1 proteini ifadesi azaltılmıştır. Bu hücrelerde proliferasyon ve motilite deneyleri yapılmış, Western Blot yöntemi ile MAPK proteinlerinin ifadelerinde değişmeler değerlendirilmiştir. Proliferasyon deneyleri Incucyte live-cell analysis' sistemi ile yapılmıştır. Elde edilen proliferasyon eğrileri üzerinden hücrelerin ikiye katlanma zamanları ve maksimum hücre sayıları hesaplanmıştır. Hücre motilitesi 'Transwell migration assay' ve yara iyileşmesi deneyleri ile ölçülmüştür. Proliferasyon deneylerinde DUSP1 ifadesinin azalmasının hücrelerin proliferasyonunu azalttığı görülmüştür. Ek olarak DUSP1 inhibitörü olan BCI, MDA-MB231 hücrelerinde antiproliferatif etki göstermiştir. Bu antiproliferatif etki kontrol hücrelerinde daha fazladır. Bu durumun nedeninin, DUSP1-CRISPR hücrelerinde DUSP1 proteininin azalmasından kaynaklandığı ve azalmış DUSP1 ifadesi nedeniyle BCI'nın bu grupta daha az etkin olduğu düşünülmüştür. Ayrıca DUSP1 ifadesinin azalması bu hücrelerde sisplatinin antiproliferatif etkisinin artmasına neden olmuştur. Aynı sisplatin konsantrasyonunda DUSP1-CRISPR hücrelerinin ikiye katlanma zamanları kontrol hücrelerine göre daha fazla artmıştır. Yukarıdaki sonuçlara benzer şekilde DUSP1 inhibitörü olan BCI'nın kontrol hücrelerinde sisplatinin antiproliferatif etkisini DUSP1- CRİSPR grubuna göre daha fazla artırdığı görülmüştür. Bu sonuç da benzer şekilde bize, DUSP1-CRISPR hücrelerinde BCI'nın daha az etkili olmasının DUSP1 proteininin azalmasından kaynaklandığını düşündürmüştür. DUSP1-CRISPR uygulaması sonrasında hücrelerin migrasyon kapasiteleri yara iyileşme deneyi ve Transwell migrasyon deneyi ile değerlendirilmiştir. Bu deneyler sonucunda DUSP1-CRISPR uygulamasının hücrelerin migrasyon kapasitesini azalttığı görülmüştür. Bu sonuç DUSP1 düzeyinin azalmasının MDA-MB231 hücrelerinin hareketliliği ve metastaz yeteneğini azalttığını göstermektedir. p38 ve JNK inhibitörleri ile yapılan deneylerde, p38 inhibitörü SB202190'ın her iki hücre grubunda benzer düzeylerde proliferasyonu artırdığı görülmüştür. Sisplatin etkinliğinde, tedavisinde ve gelişen dirençte, p38 ve JNK'nın aktivitesinin rol aldığı düşünülmektedir. Sisplatin ve p38 inhibitörünün beraber verilmesi DUSP1-CRISPR hücrelerinde kontrol hücrelerine göre daha büyük bir proliferasyon artışına yol açmıştır. Bu durum DUSP1-CRISPR hücrelerinde görülen sisplatinin antiproliferatif etkisindeki artışın nedeninin, artmış p38 proteini aktivasyonundan kaynaklanabileceğini düşündürmüştür. Bu sonuçlar DUSP1 aktivitesindeki azalmanın dolaylı olarak p38 proteini aktivitesini değiştirerek sisplatine olan duyarlılığı ve tedaviye direnci etkileyebileceğini göstermektedir. Western blot sonuçlarına göre DUSP1-CRISPR hücrelerinde p38 ve JNK proteinlerinin fosforile/total protein oranlarında artış saptanmış bu artış ERK proteininde görülmemiştir. DUSP1 proteininin hedef seçiciliği düşünüldüğünde DUSP1 aktivitesindeki değişikliğin p38 ve JNK proteini üzerinden olabileceğini göstermektedir ve bu sonuç literatür ile uyumludur. Sonuç olarak DUSP1 proteini ifadesinin azalması MDA-MB231 kanser hücrelerinde, hücre hareketliliğini, migrasyonu ve proliferasyonunu azaltarak antikanser etkinlik göstermektedir. Ayrıca sonuçlarımız, sisplatine olan duyarlılıkta ve gelişen dirençte p38 aktivitesinin önemli olduğunu düşündürmüş ve DUSP1 inhibisyonu ile p38 aktivitesinin dolaylı olarak artırılmasıyla, sisplatin duyarlılığının ve antikanser etkinliğin arttırılabileceğini düşündürmüştür.

Gen ifadesiGenlerMeme hastalıkları+6
Sefa Metin
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Resveratrol'ün peripubertal sıçan epifiz plağında hidrokortizon ile oluşturulan büyüme inhibisyonu üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması

Glukokortikoidler güçlü anti-inflamatuar özellikleri sayesinde pek çok inflamatuar hastalığın tedavisinde sıkça kullanılmaktadır. Fizyolojik ve farmakolojik etkilerini diğer steroid maddeler gibi hücre içinde yer alan nükleer reseptörü glukokortikoid reseptörüne (GR) bağlanarak göstermektedir. Bu reseptör insan vücudundaki hücrelerin neredeyse tamamında bulunduğundan terapötik dozlarda bile advers etkiler izlenebilmektedir. Kemik mineralizasyonunda bozulma ve boy uzamasının baskılanması çocukluk döneminde kronik steroid kullanımı ile görülebilen önemli advers etkilerdir. Glukokortikoidler kronik olarak kullanıldığında adrenokortikotropik horman (ACTH), büyüme hormonu (GH), tiroid stimülan hormon (TSH) ve lüteinizan hormonun (LH) hipofiz salınımını baskılamaktadır. Epifizyel kıkırdakta enkondral ossifikasyonu kontrol eden insülin benzeri büyüme faktörü-1'in (IGF-1) sentez ve salınımını azaltarak biyolojik aktivitesini azaltmaktadır. Sonuçta uzun dönem kullanımda osteoporotik değişikliklere ve boy uzamasında inhibisyona yol açmaktadır. Resveratrol ise fitoöstrojenik özelliğe sahip önemli bir antioksidan maddedir. Kardiyovasküler hastalık insidansını azaltıcı etkisiyle gündeme gelmiş ve sonrasında klinik ve preklinik çalışmalarla osteoporoz benzeri kemik patolojilerinde kemik sağlığı üzerine olumlu etkileri bildirilmiştir. Postmenopozal kadınlarda kemik mineral dansitesini arttırabildiği gösterilmiştir. Deneysel hayvan osteoporoz modellerinde osteoblastik kemik formasyonunu arttırıp osteoklastik rezorpsiyonu azaltabildiği, tavşan çalışmalarında epifiz kapanmasını geciktirerek tibia uzunluğunu arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda resveratrol'ün hidrokortizon ile epifiz plağında oluşturulan büyüme inhibisyonu üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması için peripubertal dönem Wistar Albino sıçanlar biri kontrol grubunu oluşturmak üzere 6 gruba randomize edildi. Çalışma öncesi standart AP tibia radyografisi çekildikten sonra 10 gün boyunca sırasıyla 10 mg/kg/gün subkutan hidrokortizon, 10 mg/kg/gün subkutan hidrokortizon + 50 mg/kg/gün orogastrik gavaj ile resveratrol ve resveratrol tek başına 10-50-100 mg/kg/gün dozlarında uygulanmıştır. Onuncu gün kontrol radyografisi çekildikten sonra sıçanlar sakrifiye edilerek kan örneklenmiş ve tibia kemikleri uygun koşullarda disseke edilerek histopatolojik değerlendirme için saklanmıştır. Toplanan kan örneklerinden kemik biyobelirteçleri sclerostin ve osteopontin "Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay" (ELISA) yöntemiyle ölçülmüştür. Patolojik örneklerde epifiz plağının kıkırdak zonları (resting, proliferatif, hipertrofik ve total zon) histomorfometrik olarak ölçülmüştür. İmmünohistokimyasal boyama yöntemiyle osteojenik zonda apoptoz belirteci kaspaz-3 ve bir transkripsiyon faktörü olan NF-κB p65 semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgulara göre 10 mg/kg/gün dozunda subkutan 10 gün uygulanan hidrokortizon radyografik olarak değerlendirilen tibia uzamasını kontrole göre anlamlı ölçüde azaltmıştır (%23.4 vs %15,1, p<0,001). Resveratrolün gavaj ile 50 mg/kg/gün dozunda 10 mg/kg/gün sc hidrokortizon ile birlikte verildiği grupta ise tibia uzama inhibisyonu ortadan kalkmıştır. Yapılan histomorfometrik ölçümlerde kontrol grubu referans alınarak yapılan karşılaştırmalarda hidrokortizon ve resveratrol 50 mg/kg (RSV50) gruplarında total zon kalınlığı belirgin olarak azalmış olarak belirlendi (554,95±17,14 μm, vs 483,74±14,66 μm, 384,91±20,52 μm, p<0,05, p<0,001). Resveratrol 50 mg/kg ve hidrokortizon 10 mg/kg birlikte uygulandığı grubun total zon ölçümü kontrol grubuna benzerdi. Resveratrol'ün tek başına uygulandığı gruplarda resting zon kontrolden belirgin olarak daha ince olarak belirlendi (p<0,05). Epifiz kıkırdağının distalinde kalan osteojenik zon kaspaz-3 ve NF-κB p65 ifadesi açısından değerlendirilmek üzere immünhistokimyasal olarak boyandı ve semikantitatif olarak değerlendirildi. Hidrokortizon 10 mg/kg ve resveratrol 100 mg/kg uygulanan gruplarda osteojenik alandaki apoptoz oranı kontrol grubundan daha yüksek bulundu. (p<0,05). NF-κB p65 ifadesi ise tüm gruplarda benzer olarak belirlendi. Kemik formasyonu inhibitörü sclerostinin kan düzeyi kontrol grubu ile kıyaslandığında yüksek doz resveratrol grubunda (100 mg/kg/gün) önemli ölçüde azalmış olarak saptandı (1.342 pg/ml (897-1.617), p<0,05)). Kemik mineralizasyon göstergesi olarak kabul edilen osteopontin kan düzeyi ise yüksek doz resveratrol grubunda kontrole kıyasla anlamlı derecede artmış olarak belirlendi (24.491 pg/ml (16.345-72.408), p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda subkutan 10 mg/kg/gün hidrokortizon ile tibia kemik uzamasında ve büyüme plağı total zon kalınlığında izlenen inhibisyon 50 mg/kg/gün oral resveratrol uygulanması ile geri döndürülmüştür. Resveratrolün 10-50-100 mg/kg/gün dozları tek başına radyografik tibia lineer uzamasını etkilemezken 50 mg/kg/gün dozunda büyüme plağı kalınlığında azalma oluşturmuştur. Hidrokortizonun gonadotropin sekresyonu inhibisyonu ve hücresel yaşlanmayı yavaşlatıcı etkisine karşı resveratrolün fitoöstrojenik özelliği ve kondrositlerdeki yaşlanmayı hızlandırıcı etkisinin bu durumu açıklayabileceği düşünülmüştür.

Adrenal korteks hormonlarıBüyümeBüyüme bozuklukları+6
Serkan Kemer
Ankara University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan miyokardit modelinde Ang-(1-7)' nin kardiyoprotektif etkileri

Gençlerde daha sık görülmekle birlikte her yaştan bireyi etkileyebilen miyokarditin klinik bulgularının değişkenlik göstermesi nedeni ile görülme sıklığı %0.12- 12 arasındadır. Etiyolojik faktörler enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan nedenler olarak ikiye ayrılabilir. Miyokarditin patofizyolojisi çok açık olmamakla birlikte temel olarak yangısal bir hastalıktır. Miyokard kasının tutulumu ile birlikte kardiyomiyositlerin hücre iskeleti proteinlerinin bozulması ve sonuç olarak miyokardiyal hasar ortaya çıkışı söz konusudur. Sitokin aktivasyonu sonrası kardiyak proteinlere karşı ortaya çıkan antikorlar hasarı daha da şiddetlendirebilir. Doksorubisin gibi en yaygın kullanılan antrasiklin grubu antikanser ajanlarının neden olduğu kardiyotoksisite mekanizmaları arasında DNA hasarı, mitokondriyal disfonksiyon, oksidatif stres, otofaji ve metabolik inflamasyon yer alır. Otofaji, besin açlığı, metabolizmadaki değişiklikler, reaktif oksijen türleri (ROS) birikimi, enerji ve oksijen durumları için normal şartların yanında metabolik stres altındaki durumlarda da hücre ve doku homeostazını sağlamayı amaçlayan bir süreçtir. Farklı alt bölümleri içeren otofajide yer alan proteinler ve sitozolik bileşenler bu sürece katkıda bulunur. Renin Anjiyotensin Sistemi (RAS)' nin aktif bir bileşeni olan Anjiyotensin (1-7) [Ang-(1-7)], Anjiyotensin II (Ang II)' den anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE2) tarafından sentezlenir. Hücre membranında yerleşik G protein kenetli reseptörlerden biri olan Mas reseptörü ile etkileşerek etkisini gösterir. Yapılan çalışmalarda Ang-(1-7)' nin vazodilatör, anti-inflamatuar, antifibrotik, natriüretik etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmada tek doz Doksorubisin ile oluşturulan sıçan miyokardit modelinde Ang-(1-7)' nin etkileri gerçek zamanlı PCR ve ELİSA analizlerinde elde edilen kalp ve serum örneklerinde araştırılmıştır. Çalışma sonunda Ang-(1-7) seviyelerinin yalnızca Doksorubisin verilen sıçanların kalp dokularında düşük ancak serumda yüksek olduğu, ACE2 seviyelerinin ise yalnızca Doksorubisin alan grupta kalp dokusunda anlamlı olarak azaldığı gösterilmiştir. Otofajik belirteçlerde gruplar arasında fark bulunmazken, Mas reseptör ekspresyonunun miyokardit oluşturulan gruplarda anlamlı olarak arttığı, AT1 reseptör ekspresyonunun ise Ang-(1-7) alan grupta anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Sonuç olarak Ang-(1-7) miyokardit modeli oluşturulan sıçanlarda etkisini otofaji bağımsız mekanizmalar üzerinden göstermektedir.

AnjiyotensinlerDoksorubisinHayvan deneyleri+3
Bahar Şenol
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Nivolumabın erkek üreme sistemi üzerine olası toksisitesine karşı hesperidinin koruyucu etkilerinin araştırılması

Nivolumab bir immun kontrol noktası inhibitörü olup etkili bir immünoterapi ilacıdır. Hesperidin güçlü antioksidan aktiviteye sahip bir flavonoiddir. Bu tez çalışmasında nivolumabın testis dokusunda neden olabileceği olası toksisiteye karşı hesperidinin potansiyel etkileri araştırıldı. Araştırmada 32 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar her grupta 8 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı; Kontrol, Nivolumab (3 mg/kg), Hesperidin (50 mg/kg), Nivolumab (3 mg/kg) + Hesperidin (50 mg/kg). 30 gün süren ilaç uygulamaları sonrasında hayvanlar sakrifiye edildi, kan ve testis doku örnekleri alındı. Testis dokusundaki oksidatif hasarı belirlemek için Elisa, Real Time PCR ve histopatolojik analizler yapıldı. Elde edilen sonuçlar nivolumabın total oksidan ve antioksidan dengeyi bozarak oksidatif strese neden olduğunu ve diğer yandan hesperidin antioksidan aktiviteyi artırarak oksidatif hasarı azalttığı belirlendi. Nivolumab serum testosteron düzeyini önemli ölçüde azalttı bunun yanında hesperidin uygulaması serum testosteron düzeyini artırdı. Ayrıca nivolumab testis dokusunda PI3K, AKT, MTOR ekspresyonlarını azaltarak bu yolağı kesintiye uğrattı. Öte yandan hesperidin uygulaması PI3K, AKT, MTOR ekspresyonları artırarak kontrol seviyesine yaklaştırdı. Ayrıca nivolumab PD-1 ekspresyon seviyelerini azaltırken hesperidin PD-1 ekspresyon seviyelerinde bir değişikliğe neden olmadı. Histopatolojik analizlerde nivolumabın testis dokusunda hasara neden olduğu belirlendi ve söz konusu hasar hesperidin tarafından hafifletildi. İmmünfloresan analizlerde spermatositlerde şiddetli düzeyde sitoplazmik 8-hidroksiguanozin (8OhDG) ve Kaspaz-3 ekspresyonları tespit edildi. Hesperidin uygulamasının bu ekspresyonları hafiflettiği gözlendi. Birlikte ele alındığında nivolumabın sıçan testis dokusunda oksidatif hasara neden oldu ve hesperidin antioksidan ve anti apoptotik etkileriyle nivolumabın testis dokusunda oluşturduğu hasara karşı önemli koruma sağladı. Anahtar kelimeler: Nivolumab, Testis, Hesperidin, Monoklonal antikor, PD-1

HesperidinKısırlıkKısırlık-erkek+6
Münevver Nazlıcan Zengin
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The effect of vitamin D3 on subtypes of S100 in Streptozotocin (STZ)-induced diabetic rat model

The International Diabetes Federation (IDF) Diabetes Atlas (2021) reveals a global diabetes prevalence of 10.5% among the adult population (20-79 years). Diabetes Mellitus (DM), characterized by elevated blood sugar levels, is a prevalent metabolic disorder stemming from intricate genetic and environmental factors and involves increased non-enzymatic glycation, leading to toxic glucose derivatives known as advanced glycation end products (AGEs). S100 proteins, damage-associated molecular pattern proteins expressed in various organs, play diverse physiological and pathological roles. AGEs and S100 proteins interaction with receptor for advanced glycation end products (RAGE), contribute to oxidative stress and inflammation, linking them to diabetes-related cognitive impairment. Vitamin D3 (Vit-D3), a secosteroid hormone, exerts genomic influences through vitamin D receptor (VDR) and rapid effects via cell membrane receptors like membrane-associated rapid response steroid-binding protein (MARRSBP), triggering neuroprotective and anti-inflammatory responses. In this study, in the diabetic rat model induced by a single dose of streptozotocin (STZ) (intraperitoneal injection of 65 mg/kg), the changes in S100 protein subtypes, S100B, and S100A8/A9 (calprotectin) in serum and hippocampus samples were assessed using ELISA, focusing on Vit-D3's impact. Also, cognitive changes were assessed through the eight-arm radial maze test (RAM). The results indicate that the hippocampal RAGE, calprotectin, S100B, and insulin, along with the serum level of calprotectin, significantly increased in both the STZ and Vit-D3 groups compared to the control group; however, a significant increase in serum RAGE levels was detected only in the STZ group. The rotarod test results indicated a significant decrease in the time spent on the spindle by the STZ group, and the RAM test revealed reduced correct arm choices and prolonged latency in the STZ group. The administration of Vit-D3 was observed to reduce the increased serum RAGE levels and reverse these negative effects on motor performance and memory. Keywords: Diabetes Mellitus, RAGE, Streptozotocin, S100, Vitamin D3.

Manar Mustafa Amın
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of ameliorative effects of 1,8 cineole on liver toxicity induced by Aroclor 1254 in rat model

In this study, the aim was to demonstrate the protective effect of 1,8 cineole against Aroclor 1254 (A1254)-induced liver toxicity in male rats and to elucidate the underlying mechanisms. Polychlorinated biphenyls (PCBs) are among the persistent organic pollutants (POPs) used globally and locally, with A1254 being a toxic substance that can cause serious damage in various organs such as the liver, brain, testes, ovaries, and lungs. 1,8 Cineole, a monoterpene, is known to possess significant pharmacological activities such as antimicrobial, antiviral, anticancer, and antioxidant effects. Thirty-two healthy young male Wistar albino rats (200–300 g) were used in this study. The animals were randomly divided into four equal groups: Control, Aroclor, Cineole, and Aroclor + Cineole (n=8). A1254 (1 mg/kg) or 1,8 cineole (100 mg/kg) was orally administered to the rats in corn oil for 30 days. After the experimental process was completed, liver tissues and sera were collected from the animals under anesthesia. The protective effect of 1,8 cineole against A1254-induced liver damage was demonstrated using ELISA, RT-PCR, histopathological analysis, and immunohistochemical evaluation methods. A1254 (1 mg/kg) administration increased the total oxidant status (TOS) level and triggered oxidative stress by decreasing total antioxidant status (TAS) in liver tissues. However, 1,8 cineole application significantly reduced TOS levels and increased TAS levels (p<0.05). A1254 increased the pro-apoptotic Bax gene expression in liver tissues, while cineole application significantly decreased Bax gene expression compared to the Aroclor group (p<0.05). Similarly, A1254 increased the gene expressions of pro-inflammatory cytokines TNF-α, IL-1β, and INF-γ in liver tissues, whereas cineole application significantly decreased the expression of these genes compared to the Aroclor group (p<0.05). Moreover, 1,8 cineole significantly reduced the histopathological changes associated with A1254-induced oxidative stress and inflammation in liver tissues (p<0.05). In conclusion, 1,8 cineole (100 mg/kg) may serve as a protective agent due to its anti-apoptotic effect, reduction of oxidative damage, anti-inflammatory efficacy, and mitigation of histopathological changes in rat liver tissues induced by A1254 (1 mg/kg).

ApoptosisOxidative damageOxidative stress+2
Hadıqa Arshad
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda mankozeb ile indüklenen hepatotoksisite ve nefrotoksisitede N-asetilsisteinin etkilerinin incelenmesi

Mankozeb, tarımda yaygın olarak kullanılan bir fungisittir. Bu bileşiğin uzun süreli maruziyetle karaciğer ve böbrek dokularında toksik etki oluşturabildiği bilinmektedir. N-asetilsistein (NAC) ise antioksidan özellikleri sayesinde çeşitli toksisitelerde koruyucu bir ajan olarak değerlendirilmektedir. Bu tez çalışmasında, mankozebin sıçanlarda oluşturduğu hepatotoksisite ve nefrotoksisiteye karşı NAC'ın olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Araştırmada toplam 32 adet yetişkin Wistar albino soyu erkek sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar, randomize olarak Kontrol, Mankozeb (500 mg/kg), NAC (200 mg/kg) ve Mankozeb (500 mg/kg) + NAC (200 mg/kg) şeklinde dört gruba ayrılmıştır. Mankozeb oral gavaj ile her gün NAC ise intraperitoneal yolla haftada 2 gün olmak üzere 28 gün süresince uygulanmıştır. Süre sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek kan, karaciğer ve böbrek doku örnekleri alınmıştır. Oksidatif hasarın belirlenmesi amacıyla Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) ölçülmüştür. Mankozeb uygulamasıyla birlikte TOS düzeyinde artış, TAS düzeyinde ise azalma sonucu OSİ değerinin anlamlı şekilde yükseldiği belirlenmiştir (p˂0,05). NAC uygulaması bu parametrelerde anlamlı düzelme sağlamıştır (p˂0,05). Serum biyokimyasal analizlerde mankozeb grubunda ALT, AST, GGT, üre, kreatinin ve bilirubin değerlerinde belirgin yükselmeler saptanmıştır (p˂0,05). NAC uygulanan gruplarda bu parametrelerin değerleri sağlıklı kontrol grubu ile benzerdi (p>0,05). Mankozeb uygulanan gruplarda inflamasyona ve apoptoza bağlı genlerde (iNOS, COX-2, TNF-α, IL-1β, Bax, Kaspaz-3) ekspresyon artışı, anti-apoptotik Bcl-2 gen ekspresyonunda ise azalma tespit edilmiştir. NAC uygulaması ile bu gen ekspresyon seviyelerinde anlamlı düzelme kaydedilmiştir. Histopatolojik incelemelerde mankozeb grubunda karaciğer ve böbrek dokularında yapısal bozulmalar, hücre kayıpları, nekroz ve inflamatuar infiltrasyonlar gözlenmiştir. NAC ile bu dokularda histolojik bütünlüğün büyük ölçüde korunduğu ve hasarın hafifletildiği saptanmıştır. Sonuç olarak, NAC'ın antioksidan, antienflamatuvar ve antiapoptotik özellikleriyle mankozebin neden olduğu hepatotoksik ve nefrotoksik etkilere karşı koruyucu bir etkinliğe sahip olduğu ortaya konulmuştur.

Antifungal ajanlarBöbrekKaraciğer+2
Ali Çakırlı
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Glisil-glutamin (GLY-GLN)'in kronik kullanımının kronik hafif stres modelinde depresyon benzeri davranış üzerine etkisi: Etkide serotonerjik ve glutamaterjik nörotransmitter sistemlerin aracılığı

Depresyon tüm toplumlarda yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Şu anda Dünya'da yaklaşık 400 milyon insanı etkilemektedir. Depresyon tedavisinde bugün kullanılan ilaçlar ile % 40 oranında cevap vermeyen bir hasta grubunun olması, tedavinin uzun sürmesi ve yaratmış olduğu ciddi yan etkiler değişik etki mekanizmasına sahip daha yenilikçi farmakolojik ajanlara ihtiyaç duyulmasına neden olmaktadır. Glisil-Glutamin (Gly-Gln), b-endorfin1-31'in yıkımı sonrasında sentezlenen iki amino asitli majör son ürünlerden birisidir. Gly-Gln ile ilgili daha önceden yapılan çalışmalarda, B-endorfin veya morfin ile oluşturulan solunum depresyonunun ve hipotansiyonun Gly-Gln tarafından azaltıldığı, morfin ile şartlandırılmış yer tercihini önlediği, morfine karşı gelişen toleransı, bağımlılığı ve yoksunluk sendromu bulgularını inhibe ettiği, beyinde serotonin düzeylerini anlamlı bir şekilde artırdığı tespit edilmiştir. Gly-Gln'in kronik depresyon üzerine olan muhtemel etkilerini taklit etmek amacıyla 250-300 gram ağırlığındaki erkek Sprague-Dawley cinsi sıçanlara 4 hafta boyunca her gün farklı bir stres kaynağı kullanılarak kronik hafif stres modeli uygulandı. Hayvanlar kontrol, stres ve Gly-Gln grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hayvanların stres düzeyleri ve Gly-Gln'in bu düzeylere olan etkileri davranışsal olarak püskürtme testi, bilye gömme testi, sukroz tercihi testi ve yükseltilmiş artı labirent testi kullanılarak değerlendirilirken, nörobiyolojik etkiler hipokampüste serotonin, prefrontal kortekste glutamat ve plazmada beyin kaynaklı nörotrofik faktör (Brain- drived neurotrophic factor; BDNF) düzeyleri ölçülerek değerlendirildi. Davranış çalışmalarının sonucuna bakıldığında intraserebroventriküler (isv) yolla kronik olarak verilen Gly-Gln'in depresyon benzeri davranışları, lokomotor aktivite üzerinde herhangi olumsuz bir etki yaratmadan, anlamlı bir şekilde azalttığı gösterildi.Çalışmanın nörokimyasal aşamasında ise, hipokampus ve prefrontal korteksten alınan dokularda, Gly-Gln'in stres sonucu azalan serotonin düzeylerini arttırdığı, artan glutamat düzeylerini ise anlamlı bir şekilde baskıladığı, ayrıca nörogenesis bakımından çok önemli olan BDNF düzeylerinde anlamlı bir yükselme yarattığı gösterildi. Sonuç olarak Gly-Gln'in kronik stres uygulanan hayvanlarda oluşan depresyon benzeri davranışlar üzerinde oldukça etkili bir antidepresan etkinliği olduğu gösterildi. Gly-Gln ile yapılacak ileriki çalışmalarda depresyon üzerindeki etkinliğini hangi mekanizmalar üzerinden gösterdiğinin ortaya konulmasıyla, depresyon hastalığının hala net olarak bilinmeyen patofizyolojisine de ışık tutulacaktır. Anahtar kelimeler: depresyon, kronik stres, Gly-Gln

DepresyonGlisilGlutamin+2
Gülce Sevdar Çeçen
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda kafa travması modelinde, beyinde ketaminin doza bağımlı olarak olası nöroprotektif etkisi

Amaç: Çalışmamızda immün-modülatör etkileri olan ketaminin sıçanlarda oluşturulan deneysel kafa travması modelinde nöroprotektif ve anti-inflamatuar etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Sıçanlar kontrol, travma ve ketamin uygulanan travma (Travma+10, Travma+20, Travma+40 ve Travma+60mg/kg ketamin) olmak üzere altı gruba (n: 6) ayrıldı. Travmadan sonra yedinci güne kadar her gün ketamin intraperitoneal uygulandı. Travma sonrası 24., 48. saat ile yedinci günlerde nörolojik muayene yapıldı. Travma sonrası 24.saatte ve yedinci günde serumdan IL-1β, IL-10, TNF-α düzeylerine bakıldı. Lipid peroksidaz (MDA), glutatyon peroksidaz, katalaz ve kaspaz-3; travma sonrası yedinci günde serumdan ve beyin dokusundan çalışıldı. Yedinci günde serumdan AST, ALT, ALP, BUN, kreatinin ve LDH çalışıldı. Beyin dokusunun histopatolojik değerlendirmesi için Hematoksilen-Eozin ve apopitoz için TUNEL boyama yapıldı. İstatistiksel analiz tek ve çift yönlü varyans analizi (ANOVA) yapıldı. Bulgular: Nörolojik muayene skorlarında yedinci günde ketamin 60mg/kg grubunda bozulma görülmüştür (p<0,05). Yedinci günde 40mg/kg ketamin grubunda IL-1β düzeyinde azalma görülmüştür (p<0,05). Glutatyon peroksidazın beyin düzeylerinde travma+60mg/kg ketamin dozunda diğer dozlara göre azalma görülmüştür (p<0,05). Travma+ketamin 60mg/kg dozunda, MDA yedinci gün beyin değerlerinde artış görülmüştür (p<0,001). Histopatolojik incelemelerde nekroz görülmüştür. Sonuç: Ketaminin 60mg/kg dozunda, nörolojik muayene skorları, IL-1β, beyin glutatyon peroksidaz ve MDA düzeylerine olumsuz etkide bulunmuştur. Ketamin 40mg/kg dozunda, IL-1β üzerine olumlu etkide bulunmuştur. Diğer dozlarda ketaminin faydalı veya zararlı etkisi gözlenmemiştir. En önemli bulgu olarak 60 mg/kg dozunun haricinde verdiğimiz dozlarda ketamin, travma sonrası gelişen hasarların daha da kötüleşmesini önleyerek koruyucu görev üstlenmiştir.

BeyinHayvan deneyleriKafa yaralanmaları+4
Emine Gülhan Gölcükcü Aydın
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Health Sciences
2023
00