
89
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Apikal periodontitisli tek köklü daimi dişlerde kanal tedavisinin yenilenmesinde uygulanan farklı dolum tekniklerinin postoperatif ağrı ve radyografik iyileşme üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
APİKAL PERİODONTİTİSLİ TEK KÖKLÜ DAİMİ DİŞLERDE KANAL TEDAVİSİNİN YENİLENMESİNDE UYGULANAN FARKLI DOLUM TEKNİKLERİNİN POSTOPERATİF AĞRI ve RADYOGRAFİK İYILEŞME ÜZERINE ETKİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Bu çalışmanın amacı, apikal periododontitise sahip tek köklü ve tek kanallı dişlerde tek seansta kök kanal tedavisi yenilemesinde farklı dolum tekniklerinin postoperatif ağrı düzeyine ve radyografik olarak iyileşmeye etkisinin değerlendirilmesidir. Mevcut çalışmaya sistemik olarak sağlıklı 48 hastaya (ort. Yaş 34,19+9,75) ait başarısız kök kanal tedavisine sahip 63 adet (tek köklü tek kanallı ) diş dahil edildi. Rezidüel kök kanal dolgu materyalleri Protaper Universal Retreatment döner eğeleri (Dentsply, York, PA) ile uzaklaştırıldı. Tüm dişler Protaper Next döner eğeleri (Dentsply, York, PA) kullanılarak prepare edildi. Ardından uygulanan kök kanal dolgusu tekniğine göre dişler rastgele 3 gruba ayrıldı (n=21) ; Soğuk lateral kompaksiyon (SLK), Devamlı ısı ile kompasksiyon (DIK) ve Termoplastize güta-kor (TGK) teknikler kullanılarak kök kanal dolguları tek seansta tamamlandı. Daimi restorasyonlar aynı seansta direkt kompoit rezin kullanılarak gerçekleştirildi. Tüm vakalarda preoperatif, postoperatif, 3.saat, 24.saat, 48.saat ve 7.günde 'Sayısal Ağrı Değerlendirme Ölçeği (NRS)' kullanılarak ağrı düzeyleri değerlendirildi. Tüm vakalarda preoperatif ve postoperatif 6.aydaki periapikal radyografileri üzerinde PAI skorları kaydedildi. Elde edilen veriler istatistiksel(IBM, Armonk, NY, ABD) olarak analiz edildi. İstatistiksel olarak anlamlılık derecesi %5 olarak belirlendi. Mevcut çalışmanın sonucunda SLK ardından 3.saat aralığında 7.gün aralığına kıyasla anlamlı derecede daha fazla postoperatif ağrı oluştuğu bulundu (p<0.05). DIK ardından hem preoperatif hem de 3.saat zaman aralığında 7. güne kıyasla anlamlı derecede daha fazla postoperatif ağrı varlığı bulundu (p<0.05). Dolum teknikleri arasında değerlendirilen tüm zaman aralıklarında postoperatif ağrı açısından anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Mevcut çalışmada test edilen tüm zaman dilimlerinde uygulanan tüm kök kanal dolgusu tekniklerinden sonra çalışmaya dahil edilen dişlerin postoperatif 6.ayda kaydedilen PAI skorları arasında bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Mevcut çalışmanın sonucunda 6.ayda elde edilen radyografik iyileşme ve postoperatif ağrı açısından SLK, DIK veTGK kök kanal dolgusu tekniklerinin benzer etkinliğe sahip bulundu.
Mandibulada dentoalveolar cerrahi sonrası gelişen parestezide kas içi uygulanan transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunun (TENS) etkinliğinin değerlendirilmesi
Giriş: Mandibulada yapılan dentoalveolar cerrahiler sonrasında parestezi gelişebilmektedir. Bu çalışmanın amacı; mandibulada yapılan dentoalveoler cerrahilerin bir komplikasyonu olan parestezide kas içi uygulanan transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunun etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dentoalveolar cerrahi sonrası parestezi gelişmiş ve yaklaşık 1 aylık spontan iyileşme süreci sonrası parestezisi devam eden 33 hasta dahil edildi. Öncelikle hastaların cerrahi verileri kayıt altına alındı. Hastalara 5 hafta süreyle haftada bir gün intramüsküler transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu uygulandı. Parestezinin etkilediği topografik alan hasta onamı alındıktan sonra ve haftada bir olarak uygulanan duyu muayenesi ile takip edildi ve değişim milimetre kare cinsinden kaydedildi. Paresteziye bağlı gelişen sensoriyal etkilenimin ve intramüsküler transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu uygulamasının motor işlevde herhangi bir değişime sebep olup olmadığı ağız açıklığı ölçülerek değerlendirildi. Transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunu uygulamasının çiğneme kaslarında lokalize ağrıya etkisi hasta odaklı ağrı var ya da yok sorusu ile değerlendirildi. Verilerin analizi SPSS 25.0 paket programı ve R 4.1.1 istatistiksel yazılım ile gerçekleştirildi. Bulgular: Hastaların parestezi alanında ve tecrübe ettikleri çiğneme kaslarında lokalize olan ağrıda anlamlı azalma görüldü (p<0,05). Ayrıca hastaların ağız açıklıklarında anlamlı artış gözlendi (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız intramüsküler transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu uygulamasının dentoalveolar cerrahi sonrası gelişebilen parestezinin tedavisinde etkin bir uygulama olduğunu gösterse de bu alanda yapılan çalışma sayısının az olduğu göz önünde bulundurulduğunda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Gömülü maksiller kaninlerin anatomik pozisyonları ile nazal septum deviasyonu arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi
Amaç: Maksiller kaninler, üçüncü molar dişlerden sonra gömülülüğü en sık görülen dişlerdir. Maksilladaki anatomik pozisyonu sebebiyle gömülü maksiller kaninler nazal kavite ile yakın ilişkide bulunabilirler. Bu çalışmanın amacı, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri kullanılarak gömülü maksiller kaninlerin anatomik pozisyonları ile nazal septum deviasyonu (NSD) arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya gömülü kanin dişi bulunan ve bulunmayan 120 hasta dahil edilmiştir. Hastaların KIBT görüntüleri üzerinden, gömülü kanin pozisyonu, angulasyonu ve nazal kaviteye olan mesafesi; NSD açısı ölçülmüştür. Elde edilen veriler istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Erkeklerde, kadınlara oranla sol tarafta kanin angulasyon derecesi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p=0,036). Gömülü kanin pozisyonuna göre sağ ve sol tarafta NSD dereceleri değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,050). Sonuç: Maksiller gömülü kaninlerin anatomik pozisyonları ile NSD arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Erkeklerde gömülü kanin angulasyon derecesi kadınlara göre daha yüksektir. Özellikle erkeklerde sol tarafta gömülü maksiller kaninlerdeki angulasyon derecesinde anlamlı farklılık saptanmıştır.
Koronoid proses hiperplazisine bağlı temporomandibular hipomobiliteye sahip hastaların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile morfometrik değerlendirilmesi
Mandibular hipomobilite, çene hareketlerinin bazı sebepler ile kısıtlı olma durumudur. Mandibular hipomobilitenin birçok nedeni bulunmaktadır ve bu nedenlerden biri nadir görülen koronoid proses hiperplazisidir (KPH). Bu tez çalışmasının amacı, KPH tanısı almış hastaların koronoid proseslerinin (KP) diğer anatomik yapılar ile ilişkisini değerlendirip mandibular hipomobiliteyi ne derecede ve nasıl etkilediği incelemektir. KPH tanısı almış hastaların, KP anatomi farklılığını ve yapılacak ölçümleri sağlıklı bireyler ile karşılaştırmaktır. Çalışmaya bilateral KPH sebebiyle mandibular hipomobilite tanısını almış 10 hasta ve karşılaştırma yapılabilmesi için 30 sağlıklı bireyin Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntüleri aksiyel, koronal, sagittal yönde incelendi. KIBT kesitlerinde, kondil uzunluğu (H1), KP uzunluğu (H2), zigomatik ark üzerinde kalan KP uzunluğu (H3), ramus uzunluğu (H4), KP ve zigomatik ark arası yatay mesafe (D), KP ile mandibular düzlem (MD) açısı ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışma grubunda taraflara göre (sağ-sol) koronoid proses ile mandibular düzlem (Cr-MD) açısının ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,031). Çalışma grubu ile kontrol grubu arasında H2, H2/H1, H3, H3/H2, H2/H4, D mesafesi değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmiştir (p<0,001). Ayrıca gruplar arasında KP ile MD açı değerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu belirlenmiştir (p=0,003). Çalışmamız, KP uzunluğuna ek olarak H2/H1 oranı, KP ile MD açısı, D mesafesi, H3 gibi değerlerin de ağız açıklığı kısıtlılığını etkileyen faktörler olduğunu göstermiştir. Bu araştırmanın sonuçlarını desteklemek için daha fazla örneklem içeren yeni araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Koronoid proses hiperplazisine bağlı mandibular hipomobilitesi olan hastalarda koronoidektomi sonrası ağız açıklığının değerlendirilmesi
Giriş: Koronoid prosesin uzamasının etiyopatogenezi henüz açıklığa kavuşmamıştır ve henüz bu aşırı büyümeyi açıklayan hiçbir mekanizma bulunamamıştır. Koronoid proses hiperplazisi, koronoid prosesin zigomatik arka çarpmasıyla ağız açıklığının sınırlanmasına neden olur. Bu çalışmanın amacı, koronoid proses hiperplazisi tanılı hastalardan teşhis ve planlama için alınan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri kullanılarak koronoid prosesin maksimum ağız açıklığına olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bilateral koronoid hiperplazisi olan, yaşları 18-60 arasında değişen 10 hasta'nın KIBT görüntüleri her üç kesitte incelenip, operasyon sonrası ölçülen maksimum ağız açıklığı miktarlarına etkisi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Operasyon öncesi ve sonrası maksimum ağız açıklığının ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık elde edilmiştir (p<0,001). Postoperative dönemde her ay için oluşturulan anatomik modelde ağız açıklığı değerleri ile nicel parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç: Maksimum ağız açıklığının postoperatif dönemde zamanla arttığı ve hastaların ideal ağız açıklığı miktarına ulaşana kadar geçen zamanda anatomik farklılıkların direkt etkisinin olmadığı görülmüştür.
Bruksizm hastalarında kuru iğneleme ve intramuskuler elektriksel stimülasyon yöntemlerinin masseter kas üzerine etkilerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı bruksizmli bireylerde tedavi amacıyla uyguladığımız intramuskuler elektriksel stimülasyon (IMES) ve kuru iğneleme (DN) yöntemlerinin etkinliklerini ultrasonografi yardımıyla değerlendirmektir. Çalışmamıza bruksizme sahip 30 hasta ve bruksizm gibi kas eklem rahatsızlıklarından herhangi biri bulunmayan 98 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Bruksizme sahip 30 birey rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Gruplardan birine intramuskuler elektriksel stimülasyon diğerine ise kuru iğneleme tedavisi uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlar kendi aralarında ve sağlıklı grupla karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın hasta grubunda kadın popülasyon ağırlıktaydı. Hasta bireylerin yaş ortalaması IMES grubunda 28,73±10,833 yıl iken DN grubunda 32,33±9,839 yıl olarak bulunmuştur. Her iki tedavi yönteminde de kas kalınlığı değerlendirildiğinde özellikle sağ masseter kas aktifken yapılan masseter kası ölçümlerinde 2. ve 5. seansta kas kalınlığının anlamlı şekilde kontrol grubundan daha düşük ortalamaya sahip olduğu görülmüştür (p˂0.001). Fraktal boyut değerlendirildiğinde ise bruksizmli bireylerde fraktal boyutun daha yüksek olduğu ve tedavi sonrasında fraktal boyutun düştüğü görülmüştür. Ayrıca hastalardan her seans başında ölçülen VAS skoru değeri her iki tedavi grubunda da seanslar arttıkça düşüş göstermiştir (p˂0.001). Kasın internal yapısını inceleyen kas ekojenitesi ölçümlerinde ise tedavi öncesinde ve sonrasında değişim meydana gelmiştir. İntramuskuler elektriksel stimülasyon ve kuru iğneleme yöntemleri bruksizm tedavisinde güvenilir, komplikasyon olasılığı az ve etkili tedavi yöntemleridir. Özellikle bruksizm tedavisinde kullanımı ile ilgili bir veri bulunmayan IMES tedavisinin bruksizm semptomlarını hafifletmede oldukça etkili olduğu görülmüştür.
Sinüs tabanı yükseltme operasyonu ile eş zamanlı implant uygulanan hastalarda greftli ve greftsiz tekniğin implantın stabilitesine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı sinüs pnömatizasyonuna bağlı kemik rezorpsiyonu görülen atrofik posterior maksillada sinüs taban yükseltme cerrahisi ile aynı seans yerleştirilen implant stabilite değerlerinde farklı rezidüel kemik yüksekliklerinin ve greft kullanımının etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemer: Ağustos 2022 ve Ağustos 2023 yılları arasında cerrahi işlem uygulanan hastalar geriye dönük olarak incelendi.48 implant yerleştirilen 32 hasta ve 40 sinüs değerlendirildi. Radyolojik ve klinik muayeneler yapıldı. İmplant stabiliteleri Rezonans Frekans Analizi (RFA) kullanılarak ölçüldü. Hastalar kemik yükseklikleri ve greft kullanımına göre gruplara ayrıldı. 1. Grup 1 < X ≤ 2 mm kemik yüksekliği ve greft kullanılmayan, 2. Grup 2
Lokal olarak uygulanan alendronatın implant stabilitesine etkisinin rezonans frekans analiziyle değerlendirilmesi
Giriş: Diş kayıplarının ardından implant tedavisi uygulaması artarak devam etmektedir. İmplant etrafındaki kemik rezorpsiyonları sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmada amaç alendronat sodyum trihidratın lokal uygulanmasının kemik rezorpsiyonuna ve implant stabilitesine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya mandibulada total dişsizlik olan 12 kişi dahil edilmiştir. Mandibulaya iki implantla desteklenen overdenture protez planlanmıştır. Çalışma her grupta 12 implant olacak şekilde randomize ve bölünmüş ağız olarak tasarlanmıştır. Hastanın kontrol tarafı serum fizyolojikle yıkanıp implant yerleştirilip flep kapatıldıktan sonra diğer implant soketi 1 ml hacimde 2,5 mg/ml Alendronat Sodyum Trihidrat içeren solüsyon ile yıkanmış, implant yerleştirilmiş ve flep kapatılmıştır. İmplant stabilitesi rezonans frekans analiziyle intraoperatif olarak, 10. günde, 4, 6, 8 ve 12. haftalarda ölçülmüştür. Postoperatif ağrı VAS skalası ile 1., 3. ve 7. günlerde değerlendirilmiştir, Postoperatif dönemde ödem ve ülserasyon açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: Gruplara göre farklı zamanlarda ölçülen ISQ değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermemiştir (p>0,050). Test grubunda; farklı zamanlarda ölçülen ISQ ortanca değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermiştir (p=0,024). Sonuç: Gruplar arasında istatistiksel olarak fark olmasa da alendronat sodyum trihidratın lokal uygulanmasının osseointegrasyon sürecinde olumlu etki gösterebileceği kanısına varılmıştır.
Lazerin plateletten zengin fibrinler üzerine etkisinin In Vitro olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, lazerin biyostimülatif etkisi kullanılarak, lazer uygulanan ve uygulanmayan L-PRF ve T-PRF membranların kimyasal bozunma miktarlarının, fibrin ağ yapılarının SEM ve ışık mikroskobuyla değerlendirilmesidir. Çalışmamız sistemik olarak sağlıklı 15 birey ile her bir bireyden elde edilen dört adet L-PRF ve dört adet T-PRF membran üzerinde yapıldı. Elde edilen dört membrandan iki tanesine diyot lazer cihazıyla 980 nm dalga boyunda 0.5 W gücünde devamlı modda 3 dakika süre ile 1-2 mm mesafeden lazer uygulaması yapıldı. Diğer iki membrana lazer uygulaması yapılmadı. Lazer uygulanan L-PRF ve T-PRF membranlardan birer tanesi histolojik inceleme ve SEM analizi için ikiye bölünüp, uygun koşullar altında muhafaza edildi. Diğer membran degradasyon işlemi için ayrıldı. Aynı işlemler lazer uygulanmayan L-PRF ve T-PRF membranlar içinde yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre lazer uygulanan L-PRF ve T-PRF membranlarda uygulanmayan membranlara kıyasla daha düşük degradasyon yüzdeleri görüldü, ancak bu fark istatistiksel anlamlılık göstermedi (p>0,05). Bununla birlikte lazer uygulanan L-PRF ve T-PRF membranlar karşılaştırıldığında degradasyon yüzdesi L-PRF membranda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). Yapılan histolojik incelemede lazer uygulaması yapılan L-PRF ve T-PRF membran gruplarının fibrin ağ yapısının lazer uygulanmayan gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yoğun olduğu görüldü (p<0,05). SEM analizi sonucunda lazer uygulanan L-PRF ve T-PRF membran gruplarında fibrin ağının daha yoğun, kalın ve kompleks yapıda olduğu bulundu. Çalışmamızda lazerin biyostimülatif etkisinin L-PRF ve T-PRF membranların fibrin ağı kalınlığını, çapraz bağ yapısını ve yoğunluğunu artırdığı görüldü. Membranlar üzerinde degradasyon yüzdeleri değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi.
Ozon uygulamasının pedodontide kullanılan rezin içerikli restoratif materyallerin farklı içeceklerle yaşlandırılması sonrası renk değişimi ve yüzey pürüzlülüğüne etkisinin değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı ozon uygulamasının çeşitli içeceklerle yaşlandırılmış üç farklı restoratif materyalin renk ve yüzey pürüzlülüğü üzerine etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda kullanılan restoratif materyaller, alkasit (Cention N CN), poliasit modifiye kompozit rezin (Glasiosite) ve rezin modifiye cam iyonomer siman (İonolux), yaşlandırma solüsyonları ise portakal suyu, çikolatalı süt, kola ve kontrol grubu (distile su)'dur. Çalışmamızda n=10 olmak üzere 24 grup belirlendi. Tüm numuneler üzerinde yapılan renk ölçümü için Vita Easyshade Advance, yüzey pürüzlülüğü ölçümü için Marsurf M300 profilometre cihazı kullanıldı. Grupların yarısına Ozononette Dent ozon jeneratörü ile ozonlanmış su uygulanıp, diğer yarısına uygulanmadı. Ozon prosedürü uygulandıktan sonra numuneler solüsyonlara daldırıldı ve bu işlem her gün tekrarlandı. Renk ve yüzey pürüzlülüğü ölçümleri 0., 1., 7. ve 14. günlerde yapıldı. İstatistiksel analizler için IBM SPSS V23 programı kullanıldı. İstatistiksel olarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. Ozonlanmış su uygulamasının 7. gününde portakal suyuna daldırılan kompomer materyalinin renk değişimi, ozonlanmış su uygulanmayan kompomer materyaline göre daha yüksekti. CN en çok distile suda, kompomer en çok çikolatalı sütte, RMCİS ise en çok kolada renk değişimi gösterdi. CN en çok 7. gün renklenirken, kompomer ve RMCİS, en çok 14. günde renk değişimi gösterdi. Ozon uygulamasının restoratif materyallerin yüzey pürüzlülükleri üzerinde anlamlı etkisi görülmedi. Restoratif materyallerin yüzey pürüzlülük değerlerinde solüsyonda bekleme süresi arttıkça artış görüldü.