
1,725
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İdare Hukukunda rücu müessesesinin kamu görevlileri açısından uygulanması
Çalışmanın temel amacı rücu müessesesinin teorik temellerini ve uygulamadaki sorunları aşmak için önerilen çözüm yollarını incelemektir. Bu kapsamda çalışmanın ilk bölümünde sorumluluk hukukuna ilişkin genel bilgilere yer verilerek idarenin sorumluluğu konusundaki temel kurumlara yer verilmektedir. İkinci bölümde rücu kurumunun genel yapısı, kamu görevlisi kavramı ve idare ile kamu görevlisi arasında rücu ilişkisi doğuran kusur halleri incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise rücu mekanizmasının işletilmesine ilişkin sorunlu konular ve idare hukuku kurallarına göre rücu mekanizmasının ne şekilde işletilmesi gerektiğine dair görüşler irdelenmektedir.İdare ile zarar gören arasındaki tazminat davası idare hukuku kurallarına göre çözümlenmektedir. Esas davanın devamı niteliğinde olan rücu davasının da idare hukuku kurallarına göre çözümlenmesi gerekmektedir. 1982 Anayasasının konuya ilişkin mevcut kuralları, kamu görevlisinin herhangi bir surette zarar görenin idareye karşı açtığı davanın tarafı olmasına izin vermemektedir. Bu nedenle kamu görevlisinin esas davanın tarafı olması neticesini verecek çözüm yollarının kabulü mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla mevzu hükümler karşısında idare ile kamu görevlisinin taraflarını teşkil ettiği ikinci bir davanın açılması gerekmektedir.Anahtar Sözcükler:1.İdari sorumluluk2.Kişisel kusur3.Kamu görevlisi4.Rücu müessesesi5.İdari yargı
Üniter devlet modelinde mahalli idarelerin özerkliği ilkesi
Üniter devlet, devletin ülke, egemenlik ve millet unsurlarının bölünmez ve tek olduğu devlet yapısıdır. Üniter model, 1982 Anayasası'nda devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü şeklinde benimsenmiştir. Siyasi örgütlenmede üniter devlet modelini benimseyen ülkemizde Anayasa'ya göre idari teşkilata merkezden ve yerinden yönetim ilkeleri birlikte egemendir. Bu noktada çalışma, yerinden yönetim ilkesinin bir uygulaması olarak karşımıza çıkan mahalli idarelerin özerkliği ilkesinin üniter devlet modeli ile birlikte uygulanması zorunluluğundan kaynaklanmıştır.Anayasa'da il özel idaresi, belediye ve köy idaresi olarak sayılan mahalli idarelerin özerkliği, idari ve mali özerkliği içermektedir. Çalışmanın bu bölümünde mahalli idareler, özerklik kavramını daha iyi açıklayabilmek amacıyla idari ve mali özerkliğin koşulları açısından tek tek ele alınmıştır. Ayrıca konu, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ve yenilenen Anayasa'da özerklik tartışmaları açısından da incelenmiştir.Siyasi örgütlenmede birlik anlamına gelen üniter devlet, idari teşkilatta da birliği gerekli kıldığından idarenin bütünlüğünün sağlanması şarttır. Bu anlamda çalışmada, üniter devlet modelinde mahalli idarelerin özerkliği ilkesinin sınırı olarak idari vesayet yetkisine de yer verilmiştir.
Türk Anayasa yapısında bireysel başvuru
Anayasamızın 2. maddesinegöre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devleti olmanın en önemli yükümlülüğü temel hak ve hürriyetleri vatandaşlara sağlamak kadar bu haklar için koruyu tedbirler almaktır. Türkiye Cumhuriyeti de bu yükümlülüğü gereği bireysel başvuru yolunu kendi iç hukukunda tanımış ve buna istinaden 23 Eylül 2012'den itibaren tarihinde ilk defa bireysel başvuru Türkiye Cumhuriyeti'nde uygulanacaktır. Bu çalışmada ise daha önce ülkemizde uygulaması olmayan bireysel başvuru yolu tanıtılacak ve bireysel başvurunun gerek usulünde gerek esastan incelemesinde karşılaşabilecek durumlar incelenecektir. Ayrıca Türkiye'de bireysel başvurunun kabul edilmesinin arkasındaki sebeplere ve bireysel başvuru uygulamaya geçtikten sonra ülkemiz adına oluşması muhtemel olumlu ve olumsuz etkilere değinilecektir. Bu hususların yanı sıra diğer ülkelerdeki bireysel başvuru uygulamaları ile ülkemizdeki bireysel başvuru uygulamalarını karşılaştıracak ve değerlendirilecektir.Bireysel başvurunun usul ve şekli esasları ne olursa olsun, ülkemizdeki bireysel başvurunun uygulanma sebeplerinin özünde temel hak ve hürriyetlerin korunmaktan uzak olduğunun düşünülmesi vardır.Şüphesiz bireysel başvuru müessesesi uygulamada gerek demokratik bir devlet olma yönünde, gerek hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması yönünde olumlu sonuçlar doğuracaktır.AnahtarKelimeler:1.BireyselBaşvuru2.AnayasaŞikâyeti3.HukukDevletiİlkesi4.AnayasaMahkemesi5.TemelHakveÖzgürlükler
Kamu İhale Hukukunda şartnameler
Kamu İhale süreci, yalnızca kamunun ihtiyaçlarını gidermesinin bir aracı değil, aynı zamanda çeşitli ekonomik ve sosyal amaçların da gerçekleştirilmesi yoludur. Her iki açıdan da, bu süreçte büyük oranda kamu kaynağı harcanması söz konusudur. Süreçteki hukuka aykırılılar ilgililerin mağduruiyetleri yanısıra büyük oranda kamu kaynağının da kaybına sebep olmaktadır. Şartname ihale sürecini düzenleyen bazen sözleşme aşamasına ilişkin de kurallar getiren bir metin olması sebebiyle, sonradan ortaya çıkabilecek sorunları önlemek adına şartname sürecin en önemli parçasıdır. Başka bir ifade ile şartname ihale sürecinin ?çekirdeği? olup, hazırlanması büyük özen, uzmanlık ve hukuk bilgisi gerektirmektedir. Bu çalışmada şartnamenin hukuken taşıması gereken özellikler ve hukuka aykırılıkların sonuçları Avrupa Birliği ve Alman Hukuku ile mukayeseleli olarak ele alınmıştır.
Kamulaştırmada malikin hakları ve yükümlülükleri
Kamulaştırma, İdare ve Anayasa Hukuku'nun temel konuları arasında yer almaktadır. Küreselleşme ile birlikte yabancı yatırımcıların faaliyetlerini gerçekleştirmek için yatırım yaptığı ülkelerdeki taşınmazlara ihtiyaç duyduklarında, kamulaştırmaya başvurulacaktır. Hal böyle olmakla birlikte kamulaştırma işlemiyle bireyin gerek Anayasada gerekse yasalarda güvenceye bağlanan en temel haklarından biri olan mülkiyet hakkına müdahale edilecektir. Bu nedenle kamulaştırmanın ön koşulu olan kamu yararı ile bireyin kamulaştırmaya konu taşınmaza malik olmasından kaynaklı bireysel yarar arasında bir denge gözetilmelidir.Kamulaştırmayla ilgili konularda ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi önem arz ettiğinden, mevzuatta ortaya çıkacak tereddütler yasal düzenlemeler ile giderilmeli böylece mülkiyet hakkı asgari düzeyde ihlal edilmelidir.Çalışmamızın amacı, İdare ve Anayasa Hukuku'nun temel konularından biri olan kamulaştırmayı, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu ile 1982 Anayasası'nda 2001 yılında yapılan köklü değişiklikler çevresinde tezimizin konusu kamulaştırmada malikin hakları ve yükümlülükleriyle bağlantılı olarak incelemek; tartışmalı konuları ortaya koymak, değerlendirmek ve bir nebze olsun çözüme yönelik görüşleri ortaya koyabilmektir.Anahtar Sözcükler1.Kamulaştırma2.Kamu Yararı3.Bedel Tespiti ve Tescil Davası4.Hak5.Yükümlülük
Kamu hukuku perspektifinde Türkiye'de kamu güvenliği
Bu çalışmada güvenlik ve kamu güvenliği olguları kavramsal ve teorik olarak incelenmiştir. Toplumda asayişi sağlama, huzur ve güven ortamını yaratma ve koruma devletin en öncelikli görevidir. Aynı zamanda, büyük bir örgütlenme olan devletin görevlerinden birisi de kamu güvenliğini sağlamaktır. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma sebebi olarak ulusal mevzuatta çeşitli görünümleri olan kamu güvenliği kavramının kapsamının belirlenmesi; hem iktidarın sınırlandırılması hem de hukuki güvenliğin sağlanması bakımından oldukça önem arz etmektedir. Devlet, bu görevleri kolluk güçleri aracılığıyla yerine getirir. Kolluğun yaptığı işlere de kolluk faaliyetleri denir. Bu faaliyetler temel hak ve özgürlüklere bazı sınırlamalar getirmektedir. Kolluk faaliyetlerinin maksat unsuru olarak nitelendirilen kamu düzeni klasik anlayışta, güvenlik, dirlik -esenlik ve sağlıktan oluşur. Modern anlayış bunlara, kamusal estetik, genel ahlak ve bireylerin kendi kendine karşı korunması unsurlarını da eklemiştir. Türkiye'de kamu güvenliğini tesis etme amacıyla örgütlenen kolluk birimleri, en genel biçimiyle adli - idari ve gönüllü kolluk şeklinde ele alınmaktadır.
Türk Hukukunda kişinin bilgi edinme hakkı ve işlevi
Bu çalışmada; Türk Hukukunda Bilgi Edinme Hakkı ve Bu Hakkın İşlevi, kamu yönetiminde yaşanan değişim ve gelişmelere paralel olarak incelenmeye çalışılmıştır.9 Ekim 2003 tarih 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 26, 40 ve 74. maddelerinde 2001 yılında 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikler, kamu yönetiminde yaşanan gelişmeler ve özellikle AB uyum süreci çerçevesinde yapılan değişik anayasal ve yasal düzenlemeler doğrultusunda yasal olarak düzenlenmiştir.12 Eylül 2010 tarihinde referanduma sunulacak olan 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 8. maddesiyle Anayasa'nın 74.maddesine ?Bilgi edinme hakkı? eklenmektedir. Ancak bu tezin hazırlandığı tarih itibariyle henüz halkoylamasının yapılmadığını ve ilgili maddenin yasalaşmadığını da belirtmek gerekmektedir.Bu hak uluslararası mevzuatta ise, Birleşmiş Milletler(BM) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (md.19), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (md.10) ve BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinde (md.19), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesince 1977 yılında kabul edilen ?İdarenin İşlemleri Karşısında Bireyin Korunması Hakkında? 31 sayılı kararın (II) nolu ilkesi) dayanak teşkil etmektedir.Çalışmada, kavram olarak bilgi edinme hakkı, tanımı, amacı, gerekliliği ve faydaları incelenmiş, ülkemizdeki bilgi edinme hakkına ilişkin tarihsel gelişime değinilmiştir. Yine, Avrupa'daki özelde ise Fransa örneğindeki gelişmeler üzerinde dar çerçevede inceleme yapılmıştır. Bununla birlikte, Bilgi Edinme çabasında korunma, edinilen bilginin kullanımı, üçüncü kişilere açıklanabilmesi de incelenmeye çalışılmıştır. Ayrıca, 1982 Anayasası dönemindeki düzenlemeler, bilgi verme yükümlülüğü, bilgi edinme çabası, bilgi ve belgeye erişim konuları irdelenmiştir
Yasama dokunulmazlığının Ceza Hukuku açısından değerlendirilmesi
Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı'nda yüksek lisans yapan Mehmet TUNÇ tarafından hazırlanan ve konusu ?Yasama Dokunulmazlığının Ceza Hukuku Açısından Değerlendirilmesi? adını taşıyan bu yüksek lisans tezi 2010 yılında tamamlanmıştır.Bu tezde; Anayasa'nın 83/2., 3. maddesinde düzenlenen yasama dokunulmazlığı, ceza hukuku açısından ele alınarak değerlendirilmiştir. Yasama dokunulmazlığı, milletvekillerinin yasama işlevlerini herhangi bir engelle karşılaşmadan yapabilmelerini sağlama amacını güder. Bu sebeple yasama dokunulmazlığı milletvekillerinin işlemiş olduğu konusu suç teşkil eden fiiller nedeniyle yargılamalarının, milletvekili sıfatları sona erinceye kadar ertelenmesinden ibarettir.Yasama dokunulmazlığı, bir imtiyaz olmayıp parlamenter sistemin niteliğinden kaynaklanan bir kurumdur. Yasama dokunulmazlığı; Anayasada düzenleniş biçimi, kapsamının geniş olması, kaldırılmasının zor olması nedeniyle eleştirilmektedir. Bu tezde özellikle üzerinde durulan konu; bu eleştirilerin bir çoğunun haksız olduğu ve geri kalan eleştirilerin de bertaraf edilmesi için yapılması gereken çalışmaların neler olması gerektiğine ilişkindir.Anahtar Sözcükler1.Anayasa2.Yasama Dokunulmazlığı3.Ceza Hukuku4.Milletvekili5.Zamanaşımı6.Türkiye Büyük Millet Meclisi7.Yasama Sorumsuzluğu8. Ceza Muhakemesi Hukuku Tedbirleri
Yön dergisi yazılarında demokrasi anlayışı
Bu çalışmanın konusu YÖN dergisi yazılarındaki demokrasi anlayışını incelemektir. Türkiye, 1946'da çok partili hayata geçmiş, 1950 seçimlerinde CHP iktidarını seçimler sonucunda Demokrat Parti(DP)'ye devretmişti. 10 yıl süren DP iktidarı döneminde yaşananlar, Türkiye'yi 27 mayıs 1960 tarihinde bir askeri müdahaleyle karlı karşıya bırakmıştır.Askeri müdahale sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri, yeni bir anayasa hazırlamak üzere bir meclis oluşturmuştur. Bu meclisin hazırladığı 1961 Anayasası, Türkiye'de siyasal mücadelenin, özellikle de sol hareketin önünü açmıştır.YÖN dergisi bu süreçte ortaya çıkan hareketlerin en önemlilerinden biridir. 21 Aralık 1961'den, çeşitli isimlerle 12 Mart 1971 askeri müdahalesi sonuna kadar siyasi hayatı yönlendirmiştir.Yayın hayatı boyunca, iktidara ulaşma biçimi bakımından ortaya koyduğu fikirler, TSK içindeki askeri gruplarla ilişkileri, demokrasiye bakış açısıyla her ?darbeci? bir hareket olarak değerlendirilmiştir.Çalışmamızın ana amacı da, YÖN hareketi hakkında öne sürülen bu düşüncelerin gerçeği ne ölçüde yansıttığıdır. Bu maç için YÖN dergisinin kuruluşunu, yayın tarihini, kurucularının siyasal kimliklerini, başka siyasal gruplarla ilişkilerini, 222 sayı yayınlanan YÖN dergisindeki, 79 sayı yayınlanan DEVRİM dergisindeki yazılara ve bu hareketin temsilcilerinin siyasal ilişkilerini ele alarak irdelemeye çalıştık.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından yürütme ve idari yargı
Hukuk Devleti kavramı, ülkemizde önce doktrinde, sonra yargı kararlarında ve en son olarak Anayasa metinlerinde yer almıştır. Bu sürece ilişkin olarak kurucu iktidarların gösterdiği çekingenlik ve kıskançlık yargının içtihatlarına tesir etmemiş; kavram geniş bir boyutta, evrensel değerleri de gözetir bir şekilde tanımlandırılmaya çalışılmıştır.Hukuk devletinde, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle kamu gücünden kaynaklanan yetkiler bölünmüş ve dağıtılmış olduğu için, devletin gücü dizginlenmiş ve sınırlandırılmıştır. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devletinde siyasal gücün sınırlandırılmasını sağlayan en etkili yollardan biridir. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri arasında organik ve fonksiyonel ayrılık esasına dayanan bu ilke, egemenliğin sınırlanmasında zorunlu olduğu kabul edilen bir sistemdir.İdari yargının temel işlevi, yönetimin hukuka uygunluğunun denetlenmesi ve sağlanmasıdır. Bu sağlanırken idari yargının vereceği kararlar idari işlem ve eylem niteliğinde olmaması gerekir.Bu çalışmamızda; kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yürütme ve yargı organlarının fonksiyonları incelenmeye çalışılacaktır. Her devlette gördüğü işlev bakımından bireylerle sürekli karşı karşıya gelen, yürütme organıdır. Hukuk devletinin en önemli öğesi olan yargı bağımsızlığı devlet gücünün konulmuş hukuk kurallarıyla sınırlandırılmasında önemini yürütmeye karşı göstermektedir. Bu nedenle hukuk devleti ilkesi ile kuvvetler ayrılığı ilkesi birlikte ele alınarak, yürütme organı ve yargı organı konusuna genel olarak değinilmiştir.
Tazminat davalarının Kamu Hukuku (tam yargı davaları) Özel Hukuk karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Tazminat davaları özel hukuk ?kamu hukuku karşılaştırmalı olarak incelenmeye çalışılmıştır. Tezin kapsamı Bedensel zararlar sonucu açılan Tam Yargı Davalarıdır. Bu davalar maddi tazminat, Destekten Yoksun Kalma Tazminatı, Manevi Tazminat olarak görülmektedir. İki ayrı usul yasasının olması gerek özel hukuk açısından gerekse idare hukuku açısından davaların açılmasında takip edilmesi gereken yöntemleri, süreye, görev ve yetkiye ilişkin konuları ayrıntılı incelemeyi zorunlu kılmıştır.Tazminat davalarında sorumluluk konusu ve de zarar önemine binaen ayrıntılı incelenmiştir.Bu davaları kimler açacaktır? Açılan davalar sonucu mahkemeler ne tür kararlar vermekte, olayın çözümüne nasıl yaklaşmaktadırlar. Bu hususlar mümkün olduğunca karşılaştırmalı olarak incelenmeye çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler:1.Tazminat2.Sorumluluk3.Zarar4.Süre5.Destek
Genel hükümleri itibarıyla Türk Ceza Kanunu ile Irak Ceza Kanunu'nun karşılaştırılması
Irak ceza kanunu ve türk ceza kanunu çok değişiklikliğe uğramıştır ve hukuku uygunluk sebeplerinde farklı olduklarını görülmekte yine bir çok farklılıkları ve değişiklikleri ortadadır ve o değişiklikler gerekli olduğu için tezde bu konulara deyinmiştim..
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda karşılıksız yararlanma suçu
Karşılıksız yararlanma oluşturan bazı fiiller, ilk olarak 1991 yılında çıkarılan 3756 sayılı kanun ile 765 sayılı TCK içine eklenmiştir. Karşılıksız yararlanma oluşturan fiiller zaman zaman hem Türk hukuk sisteminde hem de diğer ülke hukuk sistemlerinde ceza hukukunun dışında değerlendirilmiş zaman zamansa bu fiillerden bir kısmı ceza kanunlarında ayrı bir suç olarak yer almıştır. Öğretide; karşılıksız yararlanma olarak nitelendirilen çeşitli fiillerin hukuki uyuşmazlık olarak kabul edilmesi gerektiği görüşü ile cezai yaptırım altına alınması gerektiği görüşü uzun yıllar tartışılmıştır. Bununla birlikte bu tip fiillerin cezai yaptırım altına alınması gerektiği görüşünde kanunda ayrı bir suç tipi olarak mı cezalandırılacağı yoksa kanunda yer alan mevcut dolandırıcılık, hırsızlık, bilişim alanında suçlar gibi benzer suç tipleri kapsamında mı değerlendirileceğine yönelik farklı görüşler sunulmuş, bu konu farklı yargı kararlarına da yansımıştır. Karşılıksız yararlanma fiillerine yönelik çeşitli tartışmalar 5237 sayılı TCK'nın 163. maddesindeki düzenleme ile yeniden gündeme geldiğinden tez çalışmasında; ilk olarak, bu fiillerin ceza hukukundaki konumunu incelemek ve ikinci olarak da düzenlemenin olumlu ve olumsuz yönlerini belirtmek ve bu kapsamda karşılıksız yararlanma suçuna ilişkin maddenin uygulamasına öğretide ve uygulamada yer alan değerlendirmeleri sunarak açıklık getirmek amaçlanmıştır.Tez çalışmasında, karşılıksız yararlanma suçu iki bölüm hâlinde incelenmiştir. İlk olarak tarihsel gelişim süreci ile bazı ülkelerdeki karşılıksız yararlanma suçuna ilişkin düzenlemelere değinilmiş ve 5237 sayılı TCK'da yer alan karşılıksız yararlanma suçu tüm unsurlarıyla değerlendirilmiştir. Daha sonra da karşılıksız yararlanma suçunun, hırsızlık, dolandırıcılık, mala zarar verme suçları ile belgede sahtecilik suçları ve bilişim alanında suçlar ile benzerliklerine 765 sayılı TCK'da yer alan karşılıksız yararlanma suçuna da atıf yapılarak karşılaştırmalı olarak değinilmiştir. Tez çalışmasında, öğretide ve uygulamada sorun olan konular hakkında, ilgili bölümlerde ayrı ayrı çeşitli konulardaki farklı görüşlere ve uygulamalara yer verilerek bu konulardaki değerlendirmeler yapılmıştır. Bir bütün olarak da karşılıksız yararlanma suçuna ilişkin düzenlemenin uygulamasında oluşabilecek bir takım eksikliklere değinilmiş ve çözüm önerileri ile karşılıksız yararlanma suçuna ilişkin 163. maddenin uygulanabilirliğinin sağlamasına yönelik görüşler sunulmuştur.Anahtar Sözcükler:1. Karşılıksız Yararlanma2. Otomatlar aracılığı ile sunulan hizmet3. Telefon hattı ve frekansları4. Şifreli veya şifresiz yayın5. Dolandırıcılık
Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu
?Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu? adlı tez, tamamı Türkçe kaynaklar kullanılarak hazırlanmış bir çalışmadır. Tez iki bölümden oluşmaktadır.Birinci bölümde, suç kanunda malvarlığına karşı suçlar arasında düzenlenmiş olduğundan malvarlığına karşı suçlara ilişkin genel açıklama yapılmıştır. Malvarlığı kavramı ve malvarlığına karşı suçlar açıklanmış; suçla korunan hukuki değere ilişkin doktrindeki farklı görüşlere yer verilmiştir.Suç eşyası kavramı, medeni hukukta eşya kavramı da değerlendirilerek incelenmiştir. Korunan hukuki değer, suçun unsurları, suçun özel görünüş biçimleri, şahsi cezasızlık ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler, kovuşturma ve yaptırım incelenmiştir. Öncül suçun varlığı doktrinde bazı yazarlar tarafından önşart olarak kabul edildiğinden, önşarta ilişkin açıklamalar yapılmıştır. Kovuşturma başlığında öncül suçun tespitinin gerekliliği tartışılmıştır.Tezin ikinci bölümünde aynı zamanda suçun konusunu oluşturan suç eşyasının nitelikleri belirlenmiştir. Suç eşyasını satın alan kişinin, mülkiyeti kazanma sorunu medeni hukukta iyiniyet ve mülkiyet kavramları kapsamında değerlendirilmiştir. Son olarak suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçunun benzer suçlarla ilişkisi incelenmiştir.Uygulamada sık karşılaşılan bu suça ilişkin yargı kararlarına, tezin içerisinde yer verilmiştir. Doktrinde tartışmalı konular, yargı kararlarıyla birlikte değerlendirilerek belli sonuçlara ulaşılmıştır.
Çokkültürcülük teorisi ve ulus-devlet anlayışına etkileri
Bu çalışmanın amacı çokkültürcülüğün teorik altyapısını ve çokkültürcülük ile ulus-devlet arasındaki ilişkiyi göstermektir. Ulus-devlet dünyadaki en yaygın siyasi örgütlenme biçimi haline gelmiştir. Ulus-devletin öngördüğü ideal formun aksine dünyadaki neredeyse bütün ülkeler kültürel çeşitlilik barındırmaktadır. Ulus-devletler içindeki bu çeşitlilik bir dizi sorunu da beraberinde getirmektedir. Azınlıkların kültürü ile egemenin kültürü; bölgesel özerklik, dil hakları, siyasi temsil, eğitimde uygulanan müfredat, göç ve vatandaşlığa kabul siyaseti gibi konularda giderek daha fazla fikir ayrılığına düşmektedir. Bu sorunlara ahlaki olarak savunulabilir ve siyasi olarak uygulanabilir çareler bulmak günümüz modern ulus-devletlerinin karşısına dikilen en büyük meydan okumadır. Çokkültürcülük ise burada bahsedilen sorunlara yeni bir yaklaşım getirmektedir.Bu tez iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümüm ilk kısmında kültür kavramı açıklanmış, ikinci kısmında da çokkültürlü toplum incelenmiştir. İkinci üç kısımdan oluşuyor. İlk kısımda çokkültürcülük politikası ve eleştirileri incelenmiştir. İkinci kısımda anayasal devlet ve anayasal vatandaşlık tartışılmıştır. Üçüncü ve son kısımda da çokkültürlü ulus-devletin anayasal problemleri incelenmiştir.
Türkiye'de elektrik kamu hizmetinin yürütülmesi ve lisans usulü
Çalışmada öncelikle elektrik piyasası faaliyetlerinin kamu hizmeti niteliği tartışılmıştır. Çıkan sonuç elektrik piyasasının düzenlenme ve denetlenmesine ilişkin idarenin yürüttüğü faaliyetlerin genel anlamda kamu hizmeti olduğuna şüphe olmamakla beraber, ?iletim? ve ?dağıtım? faaliyetinin kamu hizmeti niteliğine ait özellikleri taşıdığı ancak ?üretim? ve elektrik ticaretine ilişkin faaliyetlerin kamu hizmeti olmadığı yönündedir. Çalışmada ayrıca AB direktifleri doğrultusunda gelişme gösteren Türk elektrik piyasa yapısı ortaya konmuş ve bu bağlamda Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nun görev ve yetkileri ile birlikte idari yapı içerisindeki konumu ele alınmıştır.Son olarak özel hukukta karşılaşılan lisans sözleşmeleri, maden işletme ruhsatnameleri ve kolluk kapsamında verilen ruhsatlar ile enerji piyasasında verilen lisanslar karşılaştırmalı olarak incelenmiş ve bir sınıflandırma yapılmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak elektrik iletim ve dağıtım alanında verilen lisansların kamu hizmetinin gördürülmesi usulü olarak imtiyazlarda olduğu gibi sözleşme ilişkisi niteliği taşıdığı kabul edilmiştir. Elektrik üretim ve ticareti için verilen lisansların kural olarak kolluk kapsamında tek taraflı bir işlem olduğu görülürken; üretim lisansının doğal bir kaynağın devrini içermesi halinde, maden işletme ruhsatnamelerinde olduğu gibi sözleşme yönü bulunduğu belirtilmiştir.
Türkiye'de azınlıkların ve azınlıklara ait vakıfların hukuki statüsü
İki bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde, azınlık kavramının tarihi ve günümüze kadar geçirdiği süreç ele alınmaktadır. Birinci bölümün birinci kısmında genel anlamda azınlık kavramı ve tarihi incelenirken, ikinci kısmında azınlıklara ilişkin uluslararası çalışmalar anlatılmaktadır. Uluslararası örgütlerin azınlık haklarının korunması için tarihsel süreç içerisinde yaptıkları düzenlemeler ayrı ayrı ortaya koyulmaktadır.?Azınlık? kavramının içeriğinin belirlenmesi gerektiği düşünülerek, öncelikle tanıma yönelik hukuki, sosyolojik ve en geniş anlamıyla uluslararası alanda bu konuda kabul edilen bütün belgelerde yer alan tanımlar izah edilip evrensel ve bağlayıcı bir tanıma ulaşmada yaşanan olumsuzluklarla birlikte devletlerin bu yöndeki isteksizliklerine değinilmektir. Milletler Cemiyeti'nden itibaren kronolojik olarak Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, AGİT ve Avrupa Birliği'nin hazırlamış olduğu uluslararası belgelerdeki tanımlara bakılmaktadır.İkinci bölümde, Türkiye'deki azınlıkların tarihi geçmişi, Osmanlı Devleti'ndeki ?Millet Sistemi?nin özellikleri ve Milletlere tanınan haklar ve Tanzimat'la birlikte Osmanlı siyasi, sosyal ve kültürel hayatındaki değişimlerin gayrimüslimlere yansıması irdelenmektedir. Osmanlı Devletinden zihinlere miras kalan ancak gayrimüslimlerin azınlık olarak kabul edilebileceği düşüncesinin Lozan Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti'ne ne şekilde intikal ettiği incelenmektedir.Avrupa Birliği'ne aday ülke konumunda olan Türkiye'nin azınlıklara yönelik uygulamalarının İlerleme Raporları, Katılım Ortaklığı Belgeleri ve Uyum Yasaları ile kaydettiği ilerlemesi incelenirken AB'nin Türkiye'den taleplerinin haklılığı sorgulanmaktadır.
Türk Anayasa Hukukunda anayasaya uygunluk denetiminin sınırları
Anayasalar, devletin temel kuruluş ve işleyişiyle kişilerin sahip olduğu temel hak ve hürriyetleri düzenleyen hukuk metinleridir. Bu niteliğiyle devletin bütün organlarının işleyişi anayasaya uygun olmalıdır.Hukuk devletinde ,kuvvetler ayrılığı ilkesiyle kamu gücünden kaynaklanan yetkiler bölünmüş ve dağıtılmıştır. Kuvvetler ayrılığı ile birlikte hukuk devletinde siyasi gücün sınırlandırılması ve dizginlenmesi sağlanmıştır. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri arasında organik ve fonksiyonel ayrılık esasına dayanan kuvvetler ayrılığı ilkesi egemenliğin sınırlandırılması sonucunu da doğurmuştur. Bu sebeple devlet organları arasında genel nitelikte kural koyma yetkisine sahip olan yasama organının da tıpkı diğer devlet organları gibi anayasaya uygun hareket etmesi gerekir. Ancak yasama organı kimi nedenlerle anayasaya aykırı normlar koyabilmektedir. Bu tür normların anayasaya uygunluğunun denetimi anayasa yargısının asli vazifesini oluşturmaktadır.Anayasa yargısının sınırlarının belirlenmesi ise başlı başına önemli bir meseledir. Zira demokrasi ve hukuk devletinin arasında ki ince çizgi anayasa yargısından geçmektedir.Bu çalışmada, Türk anayasa hukukunda anayasaya uygunluk denetiminin sınırlarını incelenmiştir. Bu inceleme hem pozitif hukuka göre hem de anayasa yargısını doğuran fikri sürece göre şekillendirilmiştir. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel olarak anayasa yargısı ve Türk Anayasa Yargısına değinilmiştir. İkinci bölümde kuvvetler ayrılığı bağlamında anayasa yargısı incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Türk pozitif hukukuna göre anayasaya uygunluk denetimi incelenmiştir.
Irak'ta medeni ve siyasi haklar
Farklı uygarlıklar mensubu ve farklı coğrafya, siyasi, ekonomik ve sosyal rejim uyguluyor olmalarına rağmen, insan hakları meselesi tüm halk ve ülkelerin hayatını ve gelişimini etkilemektedir. İnsan hakları meselesi mahalli ve uluslararası çapta önemle izlenen ve ilgi odağı olman bir mesele haline gelmiştir. Bu ilgi insan haklarının nasıl tespit edilip düzenleneceği, uluslararası ve bölgesel pakt ve hukuk beyannamelerce güvence altına alınmasına vurgu yapma şekillerini almıştır. Aynı zamanda insan hakları, uyguladığı farklı siyasi rejim ve görüşüne rağmen tüm ülkelerin önemle ilgilendiği bir konu haline gelmiş ve bunu ulusal anayasalarında kararlaştırmışlardır. Anayasaların insan haklarını ele alış ve çözüme kavuşturma tarzı anayasanın koyulduğu dönemde yaşanan siyasi, iktisadi ve sosyal şartlara ve inanıyor olduğu ideoloji ve fikri görüşe göre farklılık arz eder. Medeni ve siyasi haklar dünya çapında bulunan anayasaların kararlaştırdığı temel haklardandır. Kararlaştırılan bu hakların kapsamı uygulanan siyasi rejimin demokrat veya otoriter olma oranına göre, genişler veya daralır. Bu hakların varlığının gerekliliği ve önemi bunların insanın şahsı ve özel hayatındaki yerine göre tecelli eder, aynı zamanda bu haklar insanlara siyasi hayata katılma ve halk egemenliğini belirtmeye de zemin sağlar.Ülkeler anayasalarına sadece medeni ve siyasi haklarla ilgili hükümler koymakla yetinmeyip, aynı zamanda insanların bu hakları kullanmalarını tekeffül eden güvenceler kararlaştırmış ve yapılabildiği kadar bu hakların çiğnenmesine engel olacak garantiler koymaya çalışmıştır. Bu güvence ve garantiler, ihlale uğrayan ve yasal olmayan bir şekilde selp olunan hakların hak sahiplerine geri dönmesine yardımcı olacak kurumlar ve tedbirler halini alabilir. Ancak medeni ve siyasi hakların kararlaştırılmış olması, uluslar arası antlaşmalar ve anayasalarca tekeffül ve güvence altına alınmış olması, bu hakların sınırsız ve takyitsiz olarak ıtlak edilmiş olması anlamına gelmez. Haklar düzenleyici bir otorite çerçevesinde olmadan sınırsız ve takyitsiz kullanılacağı anlamına gelmez, aksi takdirde bunun sonucu kesinlikle kaos olur. Bunun için uluslararası antlaşmalar ve anayasalar medeni ve siyasi hakların kullanılmasını (bunları takyit etmek yoluyla sınır ve kapsamlarını çizmek) düzenlemeye özen göstermiştir. Ancak bu takyitler çok dar oranda olmalı ve çok gerekli haller sınırlı olmalıdır. Takyitler uygulanırken tüm anayasal haklar ve kararlaştırılmış bulunan hukuki tedbirler göz önünde bulundurulmalıdır. Burada işaret edilmesi gereken bir nokta şudur ki, medeni ve siyasi hakları kaydetme hususundaki gelişme bilimsel alanda özellikle üçüncü dünya ülkelerinde kendisinden beklenen hissedilir derecede somut gelişme kaydedememiştir. İnsanın medeni ve siyasi haklarının ihlali ve bu haklara yapılan çok tehlikeli saldırılar ve bunun sonucu olarak meydana gelen siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel istikrarsızlık gibi olumsuz etkiler izlenmiştir.Yukarıdaki sebeplerden medeni ve siyasi hakların öneminden dolayı, söz konusu haklar siyaset ve hukuk araştırmacıların inceleme ve ilgili alanı olmuştur. Bu hakların öneminden dolayı biz de Irak'ta Medeni ve Siyasi Haklar tez konusu olarak seçmiş bulunuyoruz. Çalışmamız, anayasalarda medeni ve siyasi hakları düzenleyen hükümleri incelemeyi de kapsamıştır. Bu husus büyük önem arz eder, çünkü anayasalar ve kanunlar Irak'ta medeni ve siyasi hakların gelişme aşamalarını inceleme alanında önemli bir adımdır. Tez konumuz olan Irak'ta Medeni ve Siyasi Haklar aşağıdaki şekilde ele almayı uygun gördük:Birinci Bölüm: Bu bölümde (genel olarak medeni ve siyasi haklar) ele alınmıştır, medeni ve siyasi hakların tarihsel gelişimi, anlamları, genel olarak hak kavramı, medeni ve siyasi hakların türleri ve bu hakların sınırlanması ve kötüye kullanma yasağı konuları ve daha sonra uluslararası antlaşmalara göre bu hakların durumu incelenmiştir.İkinci Bölüm: Bu bölümde (Irak anayasalarında medeni ve siyasi haklar) ele alınmıştır. Bu bölüm üç alt bölüme ayrılmıştır. Birinci alt bölüm 1925 anayasasında medeni ve siyasi hakların durumunu incelemeye tahsis edilmiştir. Bu bölümde, medeni ve siyasi hakların türleri, güvenceleri ve takyitleri incelenmiştir. İkinci alt bölümde 1970 anayasası ele alınmıştır, bu bölümde medeni ve siyasi hakların türleri, güvenceleri ve takyitleri incelenmiştir. Üçüncü alt bölüm ise, 2005 tarihli Irak yeni anayasasına tahsis edilmiştir. Bu bölümde söz konusu anayasada medeni ve siyasi hakların türleri, bu hakların güvenceleri ve takyitleri ele alınmıştır.Çalışmamız, yapılan incelemeler sonunda elde edilen önemli neticeleri kapsayan bir sonuçla sona ermiştir.Anahtar Kelimeler:1.Anayasa2.Haklar3.Irak4.Güvence ve Sınırlama5.Demokrasi
Irak'ta mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı
Ulusal rejim kurulduktan sonra, İngiliz işgali döneminde uygulanan yargısal sistemin aynısı Irak ulusal rejim(Irak Ulusal Hükümet) döneminde uygulanmaya devam etmiştir. Aslında söz konusu sistem veya düzen (yargısal sistem) Osmanlı döneminden uygulana gelen bir sistemdi. Ancak bu sistem 1917 tarihinde mahkemelerin oluşturulması beyannamesi ışığında tekrardan ele alınıp düzenlenmiştir. Hâkimlerin atanma koşulları ile ilgili hükümler, İngiliz işgali boyunca hiç değiştirilmeden aynen uygulanmıştır. Bu hal 1929 tarihine kadar devam etmiştir. Bu tarihte 31 sayılı Hâkimler ve Kadılar Kanunu çıkarılmıştır. Bahsedilen kanun hâkimlerin tayini, terfileri, azledilmeleri ve disiplin soruşturma ve yargılanmaları ile ilgili hükümleri içermektedir. 1925, 1968, 1970 ve 2005 Irak anayasalarında mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlerin garantileri hususundaysa, zikri geçen tüm bu anayasalarda, hâkimlerin bağımsızlığı ve kanun hükmü hariç bunların hiçbir devlet organının kontrolünde olmadıkları hükme bağlanmıştır, bunlar hiçbir vakit yasama ve yürütmenin kontrolüne tabi değiller. 2005 yılına kadar Irak'ta hâkimler adalet bakanlığı tarafından atanırlar. Adalet baklanlığı Hâkimler Enstitüsü mezunlarını hâkim olarak atar. Ancak 2005 anayasasında hâkimlerin atanmasını ve yargı organının yıllık bütçe tasarı önerisini, yüksek Yargı Kurulu'na vermiştir. Yargı organının yasama organının müdahalelerinden korumak yargısal denetim yoluyla sağlanmaktadır. 1925?2004 anayasalarında yargısal denetim sırasıyla şu şekilde sağlanmaktadır: 1925 Irak Esasi Kanunu (krallık dönemi Irak'ın anayasası) döneminde Yüksek Mahkeme, 1968 anayasasında Anayasa Mahkemesi, 2004 Irak Devleti Yönetimi yasasındaysa Yüksek Federal Mahkeme tarafından yerine getirilmektedir. Yargı organının yürütme organının müdahalelerinden korumak hâkimlere teminatlar sağlamak yoluyla yapılmaktadır. Bu teminatlar hâkimlerin yürütmeye karşı kendilerini koruyabilmeleri için yargısal dokunulmazlık bahsetmektedir. Hâkimlerin naklinin ve azil edilmelerinin mümkün olmadığı bu garantilerden biridir. Irak anayasalarına göre, kanun hükmü olmaksızın belirli süre geçmeden önce hâkimlerin nakli, azli veya emekliye ihale edilmeleri mümkün değildir. Hâkimlerin mali durumu çok yüksek olmalıdır, söyle ki hâkimler yaşamlarını sağlamak yüküyle uğraşacak durumda bırakılmamaları ve kendilerine konforlu bir hayat sağlanmalıdır ki davalara, şahsi çıkarlarını göz önünde bulundurmadan ve bunun peşinde olmadan, sırf yargısal vicdanlarına dayanarak bakabilsinler. 2005 tarihli Irak'ın anayasası hâkimlerin şahsi hak ve özgürlüklerini garanti altına almış ve kendilerine görüş belirtme özgürlüğü ve dernek kurma hakkı tanımıştır.Çalışmamız bir yüksek lisans tezi sınırları içerisinde Irak mahkeme bağımsızlığının hukuk temeli, Irak'ta mahkeme bağımsızlığı ve hâkim teminatını, Irak'ın 2005 Anayasası'ndaki mahkeme bağımsızlığını ve hâkim teminatını çalışmıştır.Anahtar kelimeler:1. Anayasa2. Irak3. Mahkeme4. Hakim5. Bağımsızlık
Ceza adalet sisteminde denetimli serbestlik
Bu tez, 19. yüzyılda hürriyeti bağlayıcı cezaların olumsuz etkilerinin görülmesinin ardından gelişen suçluların ıslahı, iyileştirilmesi ve topluma kazandırılması şeklindeki cezanın çağdaş amaçlarını gerçekleştirmenin bir aracı olarak ortaya çıkan, kökenleri yüzyıllar öncesine dayanan bir ceza adalet anlayışı olan denetimli serbestlik kurumunun ceza adalet sistemleri içerisindeki yerini anlatmaktadır. Denetimli serbestlik kavramı, ilk zamanlarda sanık hakkında yapılan yargılamanın veya verilen hükmün şartlı olarak ertelenmesini ifade etmek için kullanılmış ancak zamanla ceza adalet sürecinin herhangi bir aşamasında, şüpheli, sanık veya hükümlünün belirli bir denetim programı kapsamında, bir görevlinin gözetimi ve denetimi altında toplum içinde serbest bırakılmasına ilişkin sürece işaret eden bir anlama gelecek şekilde genişlemiştir ve uygulanmıştır. Tezin ilk bölümünde denetimli serbestliğin ortaya çıkışı ve esasları, ikinci bölümünde Anglo-Sakson hukukundaki uygulanma biçimleri anlatılmaktadır. Son bölümde ise denetimli serbestliğin Türk ceza adalet sistemi içerisindeki yeri, tarihsel gelişimi, uygulanma esasları ve sorunlu alanlarına ilişkin eleştiri ve öneriler yer almaktadır.
Kamu tüzel kişiliği
?Kamu tüzel kişiliği? kavramı, idare hukuku açısından taşıdığı önemin aksine, Türk Hukukunda üzerinde müstakil bir çalışma yapılmamış bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamu tüzel kişiliği, evzuatımızda her ne kadar, kuruluşu, bazı türleri ve ana hatları belirlenmiş ise de anayasal ya da yasal bir tanımının da bulunmamasının etkisi ile halen tartışılmaya devam eden bir konudur. Amacımız kamu tüzel kişiliği kavramının, kişi ve tüzel kişi kavramlarından başlayarak ortaya çıkış sürecini, içeriğini, özelliklerini, özel hukuk tüzel kişiliğinden ayrılmasındaki ölçütleri ve Türk idare teşkilatında bürünmüş olduğu formları incelemek, bu arada özellikle tartışmalı konular hususunda gerek doktrindeki gerekse yargı kararlarındaki farklı bakış açısı ve yaklaşımları ortaya koyabilmektir. Kamu tüzel kişiliğinin anlaşılabilmesi için öncelikle tüzel kişilik kavramının anlaşılması gerekmektedir. Zira kamu tüzel kişisi öncelikle bir tüzel kişidir. Bu ise medeni hukuka başvurma gereğini doğurmuştur. Bu yüzden çalışmamızın ilk bölümü medeni hukuk çerçevesinde tüzel kişi kavramını açıklamaya dönük bir nitelik taşımaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerde özellikle tartışmalı konular üzerinde durmamızın nedeni, çalışmamızın, gereksiz bilgi tekrarından ziyade -her ne kadar bu mütevazı çalışma ile tedaviye dönük ciddi öneriler ortaya koymanın mümkün olmadığının farkında isek de- en azından doğru teşhisi yapabilmek gayesini taşıyor olmasıdır.
İdari yargıda iptal davası açısından menfaat ihlali
İdari yargıda iptal davası açısından menfaat ihlali kavramını incelediğimiz bu çalışmamızda, menfaat ihlali kavramının tanımı yapılırken hak ihlali kavramının tanımı ve özellikle iptal davasının amacı ile hukuk devleti ilkesi açısından sahip olduğu önem dikkate alınmıştır. İdari yargıda iptal davasında, tam yargı davasının aksine subjektif ehliyet koşulu olarak menfaat ihlalinin yeterli ve gerekli görülmesine değinilmiştir.Ayrıca, iptal davasında subjektif ehliyet açısından dava açma olanağının daraltılmasına yönelik kanuni değişiklikle birlikte söz konusu değişikliğin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali ve menfaat ihlali kavramının hukuk devleti ilkesi açısından önemi üzerinde durulmuştur.İptal davasının subjektif ehliyet koşulu olan menfaat ihlali kavramının tanımı, anlam ve içeriği ile meşru, güncel ve kişisel niteliği doktrindeki farklı görüşlerle yargı kararlarına yer verilmek suretiyle incelenirken konu, davacı taraf ile dava konusu idari işlemin çeşitleri açısından da ele alınarak menfaat ihlali kavramının dar ya da geniş bir yoruma tabi tutulması idarenin yargısal denetimi, dolayısıyla da hukuk devleti ilkesinin hayata geçirilebilmesi çerçevesinde değerlendirilmiştir.Anahtar Sözcükler1.İptal davası2.Subjektif ehliyet3.Menfaat ihlali4.Meşru, güncel ve kişisel menfaat5.Hukuk devleti ilkesi
Anayasa Mahkemesi'nin somut norm denetiminin idarî yargıda etkisi ve sonuçları
Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan somut norm denetiminin konusunu; kanunlar ve kanun hükmünde kararnameler oluşturmaktadır. Somut norm denetimi, anayasaya aykırılık probleminin davaya bakan mahkemece Anayasa Mahkemesi'ne götürülmesi ile gerçekleşmektedir. 1982 Anayasası'na göre bu denetime başvurabilecek olanlar yalnızca mahkemelerdir, davanın tarafları bu ehliyete sahip değillerdir.Somut norm denetimi davanın her safhasında ileri sürülebilen bir itirazdır.Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddî görmezse bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi işin kendisine gelişinden itibaren beş ay içerisinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içerisinde karar vermemesi durumunda, dava mahkemesi yürürlükteki kanun hükümlerini uygulayarak davayı çözer.Hukuk sisteminde birden fazla yargı yolu vardır. İdarî yargının kendine has müesseseleri vardır. Dolayısıyla somut norm denetiminin idarî yargının bu müesseseleri ile uyumlu olması gerekmektedir.
Uluslararası Hukukun emredici normlarından doğan yükümlülük ihlallerinden devletin sorumluluğu
Devletin sorumluluğu, Uluslararası Hukuk Komisyonu'nun, uluslararası hukukun tedrici gelişmesi ve kodifikasyonu bağlamında seçtiği konulardan biri olmuştur. Komisyon, konuyla ilgili olarak 1949 yılında çalışmalarına başlamış, 2001 yılında Nihai Metin olarak adlandırılan Taslak Maddeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda onaylanmıştır. Nihai Metin'de, uluslararası haksız fiilin sonuçları olarak sorumlu devlete, yükümlülüğüne devam etme, haksız fiile son verme, haksız fiilin tekrar etmeyeceğine ilişkin garantiler sunma ve giderimde bulunma yükümlülükleri yüklenmiştir.Uluslararası hukukun emredici normlarından doğan yükümlülüklerin ciddi ihlalleri için ise, bu sonuçlara ek olarak bütün devletlere, bu normların ihlallerini hukuka uygun yollarla sonlandırmak için işbirliği içinde olma, bu normların ciddi ihlalleri tarafından yaratılan durumu hukuka uygun olarak tanımama ve bu durumun sürdürülmesi için yardımda bulunmama yükümlülükleri yüklenmiştir. Çalışmamızda, uluslararası sorumluluğun, uluslararası hukukla birlikte bir evrim geçirdiği, uluslararası toplum, uluslararası kamu düzeni, normlar hiyerarşisi, emredici normlar gibi kavramların geliştiği ve sorumluluğun işlevine uluslararası hukukun korunmasının da eklendiği iddia edilmiştir. Bu nedenle, uluslararası hukukun sıradan normlarının ihlalleri halinde de, devletlerin bu ihlale hukuka uygun yollarla son vermek için işbirliği içinde olma, uluslararası hukukun sıradan normlarının ihlallerini hukuka uygun olarak tanımama ve bu durumun sürdürülmesine yardımda bulunmama yükümlülükleri olduğu savunulmuş, dolayısı ile uluslararası hukukun emredici normlarından doğan yükümlülüklerin ciddi sonuçları için getirilen ilave sonuçların yetersizliği sonucuna ulaşılmıştır. Nihai Metin'de, uluslararası hukukun emredici normlarından doğan yükümlülüklerini ciddi şekilde ihlal eden sorumlu devlet için herhangi bir yükümlülük getirilmemesi tezimizi desteklemiştir. Uluslararası sorumluluğun uygulanması ile ilgili, doğrudan zarar gören devlet dışındaki devletlerin sorumluluğu başlatma ve tedbir alma hakları aksi bir yargı oluşturmaya yetmemiştir. Çalışmada, uluslararası toplum, uluslararası kamu düzeni, sorumluluk teorileri incelenmiş, devletin uluslararası sorumluluğunun nev'i şahsına münhasır olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
İdari yargıda Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun uygulanması
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 31. maddesinde; ?hâkimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukûnunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemlerde? Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmek suretiyle bu müesseselere atıf yapılmıştır. Yargılama usulleri arasında kendine has özellikleri ile yer bulan idari yargılama usulünde medeni usul hukukundan faydalanılması sadece atıf yapılan bu müesseselerle sınırlı değildir. Zira idari yargılama usulü hukukunun genç ve sürekli değişen bir içtihat hukuku olması sebebiyle, atıf yapılmamasına rağmen, medeni usul hukukunda yer alan bazı müesseselerden de faydalanılmaktadır. Medeni yargılama hukuku müesseseleri idari yargılama usulünün özellikleri ile bağdaştığı şekliyle uygulama alanı bulabilmektedir.Çalışmamızda, hukuk usulüne ilişkin 1086 sayılı Kanun ile 6100 sayılı Kanun düzenlemelerine yer verilmek suretiyle bu müesseselerin idari yargılama usulünde nasıl uygulandığı ve bundan sonra nasıl uygulama alanı bulabileceği hususuna değinilmiştir. Medeni yargılama usulü müesseselerinin uzun zamandır uygulanıyor olmasına rağmen atıf yapılan müesseselerin İdari Yargılama Usulü Kanununda düzenlenmesine ilişkin temenniler hala güncelliğini korumaktadır. Çalışmamızda Hukuk Muhakemeleri Kanununa atıf yapılmamasına rağmen uygulanan müesseselere dikkat çekmek suretiyle İdari Yargılama Usulünde öngörülen düzenlemenin 31. madde de atıf yapılan müesseselerle sınırlı olmaması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar Kelimeler:1.İdari Yargı2.İdari Yargılama Usulü3.Hukuk Muhakemeleri Kanununa Atıf4.Bilirkişi5.Derdestlik
Vergi uyuşmazlıklarının yargısal aşamada çözümünde görev ve yetki
İnceleme konumuz ?Vergi Uyuşmazlıklarının Yargısal Aşamada Çözümünde Görev ve Yetki?dir. Görev kuralları, bir davaya konu itibarıyla hangi yargı merciinin bakacağını belirleyen usul kurallarıdır. Yetki ise, yargı merciinin konu itibarıyla bakmakla görevli olduğu davanın hangi coğrafi alanla sınırlı olduğunu düzenleyen usul kuralıdır. Kamu düzenine ilişkin olan görev ve yetki kuralları yargılama hukukumuzda özel öneme sahiptir. Dolayısıyla, vergi uyuşmazlıklarının çözümünde, idare mahkemelerine göre, özel görevli mahkemelerden oluşan vergi yargısında; her geçen yıl artan iş yükü ve mahkeme sayısı da dikkate alındığında, yargılama usulü hukukunun ?görev ve yetkiye? ilişkin kurallarının daha detaylı incelenmesi gerekmektedir.
Vergi yargısında yürütmenin durdurulması kararı ve sonuçları
İdari işlemler tesis edildikleri anda hukuka uygun sayılır ve idare tarafından yürütülürler. Hukuk devletinde, idare üzerinde yapılan denetimlerin en etkili olanı bağımsız ve tarafsız yargı organlarınca yapılan yargısal denetimdir.İdari işlemlere dava açılması, işlemin yürütülmesini ve ilgilisi açısından sonuç doğurmasına engel olmadığından açılan iptal davasının etkili sonuç doğurmasına yol açacak kurumlardan biriside yürütmenin durdurulması kararıdır.İdari işlemin yürütülebilirliğini askıya alarak onun etkisiz hale getirilmesi idari yargıda açılacak davada verilecek yürütmenin durdurulması kararı ile mümkün olmaktadır. Bu sayede işlem hakkında karar verilinceye kadar işlemin yürütülmesi duracaktır.Bu çalışmada yürütmenin durdurulması kurumu vergi yargısı yönünden incelenmiş, idari mahkemelerinde verilen yürütmenin durdurulması kararları ile vergi mahkemeleri tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararları arasındaki fark ortaya konulmuştur. Danıştay kararlarından örnekler verilmiş ve uygulama ile mevzuattaki durum açıklanmıştır.
Diplomatik koruma ve insan hakları ilişkisi
Diplomatik Koruma ve İnsan Hakları İlişkisi başlıklı bu tezde, diplomatik koruma ve insan hakları kavramları ele alınmış olup, bu iki kavramın birbiriyle ilişkisi üzerinde durulmuştur.Tezin birinci bölümünde diplomatik koruma kavramı ile ilgili genel bilgilere yer verilmiştir.Tezin ikinci bölümünde insan hakları hukukunun amaçları ve bireyin uluslararası hukuktaki yeri açıklanmıştır.Tezin üçüncü ve son bölümünde ise diplomatik korumanın, insan hakları hukukunun amaçları çerçevesinde ne şekilde uygulanması gerektiği irdelenmiştir.
Hükümet sistemleri açısından 2007 anayasa değişikliği ve bu değişikliğin Türk parlamenter sistemine olası etkileri
Güçler ayrılığı kuramı ve buna dayalı hükümet sistemi sınıflandırması anayasa hukuku açısından kabul görmeye devam etmektedir. 1982 Anayasası, bazı sapmalar göstermesine rağmen temel olarak parlamenter hükümet sistemini benimsemişti. 1982 Anayasası, özellikle yürütme organı içerisinde Cumhurbaşkanını güçlendirmiştir. 2007 yılında Cumhurbaşkanının halk tarafından seçimini öngören anayasa değişikliği ile Anayasamız yarı-başkanlık sistemini kabul etmiştir. Fransa'da uygulanan bu hükümet sistemi, bir takım tereddütleri de beraberinde getirmektedir. Özellikle kohabitasyon dönemlerinde yaşanan krizlerin, ülkemizde nasıl tolere edileceği endişe uyandırmaktadır.
Türk anayasal sisteminde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun yapısı ve işleyişi
Yargı kuvveti, kendine özgü niteliği gereği, devletin diğer iki kuvveti olan siyasi nitelikli yasama ve yürütme gücünden ayrılmaktadır. Yargının esas işlevi; siyasal, ideolojik ve taraflı yaklaşımlardan uzak bir şekilde; adaletin sağlanması amacıyla hukuki uyuşmazlıkları kesin olarak çözmektir. Bu yönüyle adalet talebinin karşılanması, her türlü etki, baskı ve yönlendirmeden uzak bir yargı yapılanmasını gerektirir.Yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatının sağlanması, büyük ölçüde hâkimlerin atanma ve özlük işlerinde benimsenen sistemlere bağlıdır. Bu bakımdan hukuk devleti ilkesi, demokrasi ve kuvvetler ayrılığı bileşenleriyle, temel işlevi yargının idaresi ve yargı mensuplarına bu güvenceyi sağlamak; dolayısıyla tarafsız ve objektif yargılamanın altyapısını oluşturmak olan Yargı Kurullarının varlık sebebini oluşturur. Bu yönüyle çalışmamızın ilk bölümünde, yukarıda bahsedilen kavramsal çerçeve ve karşılaştırmalı hukukta yargı kurullarının yapılanmalarının nasıl olduğu konusu işlenmiştir. İkinci bölümde, Türk Anayasalarında yargının idaresi, denetimi ve hâkim ve savcıların güvencesi konusunda yetkili mekanizmalar incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise 1982 Anayasasında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısı ve işleyişi, 2010 anayasa değişikliği öncesi ve sonrasına göre ayrıntılı olarak incelenmiştir.Karşılaştırmalı hukuktaki örnekler dikkate alınarak, 2010 Anayasa değişiklikleri ve yeni Hâkimler ve Sacılar Yüksek Kurulu Kanunu ile olumlu adımlar atılmış; ancak sitemin demokratik meşruiyet, bağımsız yargı ve hukuk devleti açısından eksiklikleri tam anlamıyla giderilememiştirAnahtar Sözcükler: Hukuk Devleti, Yargı Bağımsızlığı ve Hâkim Tarafsızlığı, Hâkimlik Teminatı, Yargının Denetimi, Yargı Kurulları, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
1982 Anayasasında soyut norm denetimi ve sonuçları
Kanunların anayasaya uygunluğunun denetlenmesi ABD'de 1803'ten beri uygulanmaktadır. Anayasa yargısı sisteminin Kıta Avrupa'sında yaygınlaşması ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında olmuştur. Avrupa'da anayasa mahkemelerinin yaygınlaşması ile günümüzde kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi hukuk devleti ilkesinin temeli olmuştur. Günümüzde anayasa yargısının temel görevi bireyin temel hak ve özgürlüklerinin yasama organı işlemlerine karşı yargısal olarak korunması ve bu vasıtayla anayasal düzenin sağlanmasıdır. Anayasa yargısı yetkisi, ülkemizde bu amaçla kurulmuş olan özel bir mahkemeye(Anayasa Mahkemesi) verilmiştir. 1982 Anayasası'nın 150'inci maddesinde sayılan normların şekil ve esas bakımından, Anayasa'ya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesi'ne doğrudan doğruya açılan dava yoluyla yapılan denetime soyut norm denetimi(iptal davası) adı verilir. İptal davası; Cumhurbaşkanı, iktidar ve ana muhalefet partileri meclis grupları ile TBMM üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki (40 milletvekili) üye tarafından açılır. İptal davası açabilmek için Anayasa'da süre yönünden sınırlamalar getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi'nce yapılan Anayasaya uygunluk denetiminin konusunu; kanunlar, kanun hükmünde kararnameler, TBMM İçtüzüğü ve şekil yönünden Anayasaya değişiklikleri oluşturur. Bir kanunun veya Anayasada sayılan diğer normların esas bakımından denetimi, normun içeriğinin Anayasaya uygun olup olmadığının araştırılmasından ibarettir. Şekil bakımından denetim ise Anayasaya uygunluğu araştırılan normun, Anayasa ve TBMM İçtüzüğünde öngörülen şekil ve usullere uygun olarak yapılıp yapılmadığının belirtilmesi demektir. Anayasa Mahkemesi'nin kararları kesindir ve bağlayıcıdır. Bu kararlar Resmi Gazetede yayımlanmakla yürürlüğe girer. Bu kararlar aleyhine yargı yoluna başvurulamaz. Anahtar Sözcükler: Anayasa Hukuku, Anayasa Yargısı, Anayasa Mahkemesi, Soyut Norm Denetimi (İptal Davası) Anayasa Mahkemesi Kararları
Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ekseninde toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü ve Türkiye örneği
Çalışmamızın konusunu oluşturan toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü, demokratik toplumların vazgeçilmezi konumundaki düşünceyi açıklama ve ifade özgürlüğü ile yakından ilgilidir. Kişiler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri sayesinde, belirli bir amaç ve ortak menfaatler doğrultusunda bir araya gelir ve bazı konularda düşüncelerini başkalarına aktararak kamuoyu oluşturmaya çalışır.Çalışmamızın amacı, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün AİHS boyutlarıyla incelenmesi ve Türkiye'nin bu konuda ihlalci bir devlet olup olmadığını tespit etmektir. Bu doğrultuda, AİHM'nin toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü hakkında verdiği kararlar incelenmiş ve Türkiye'nin toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü bağlamında ihlalci bir ülke olduğu sonucuna varılmıştır. Nitekim AİHM'nin 1959-2013 yılları arasında, 11. madde kapsamında verdiği 151 ihlal kararının 61'i Türkiye aleyhindedir. Verilen ihlal kararlarında öne çıkan hususlar; kolluk güçlerinin sabırsızlığı, orantısız güç kullanımı, kamu makamlarının hoşgörü eksikliğidir. AİHM, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü ile ilgili önüne gelen uyuşmazlıklarda, ilk olarak, müdahalenin yasal dayanağının olup olmadığı incelemekte, sonrasında ise bu müdahalenin 11. maddede belirtilen meşru amaçları taşıyıp taşımadığını tespit etmektedir. Son aşama olarak, AİHM, bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını araştırmaktadır. Türkiye aleyhine verilen birçok ihlal kararında, kolluk güçlerince yapılan müdahalelerin, yasal dayanağı olduğu ve meşru amaç taşıdığı belirtilmesine rağmen, demokratik toplumlarda olmaması gerektiği sonucuna varılmıştır. O halde, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün bir ülkede tam anlamıyla yerleşebilmesi için hem devletlere hem de kolluk güçlerine büyük görevler düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Hak, Özgürlük, İnsan Hakları, Toplantı, Gösteri Yürüyüşü, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Özgürlüğü.
Paternalizm kavramı ve örnek uygulamalar
Paternalizm kavramı özgürlüklerin sınırlandırılmasında ve yönetimlerin iktidarlarını meşrulaştırmasında önemli bir araçtır. Sosyal politika, eğitim, endüstri gibi pek çok alanda kullanılan paternal analoji yaygınlığı ve uygulama sıklığı nedeniyle incelenmesi gereken bir kavramdır. Paternalizm kavramının incelenmesi sayesinde günlük hayatta sıklıkla hem bireyler hem de devlet aracılığıyla kişilerin hayatına yapılan müdahalelerin niteliği sorgulanacaktır. Böylelikle yapılan müdahalelerin niteliği daha iyi anlaşılacaktır. Bu çalışmada paternalizm kavramına ilişkin bir çözüm önerisi getirilmesinden ziyade paternalizm kavramının çetrefilli yapısı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Paternalizm, özgürlük, irade, hukuk.
Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcılığı sorunu
Anayasa Mahkemesi 1982 Anayasası'nda belirtilen yetkileri ve görevleri ile birlikte hukuk düzeninde ve bunun üzerinde temellenen toplumsal ve siyasal yaşam pratiğinde oldukça belirleyici bir konumda bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin anayasal düzende yer aldığı bu konumun öneminin ise kararlarının bağlayıcılığı ve dolayısıyla etkinliğinden kaynaklandığı söylenebilir. Gerçekten de Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasına göre "Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve gerçek ve tüzelkişileri bağlar" denilmektedir. Anayasa Mahkemesi kararları ise gerekçe ve hüküm fıkralarından oluşmaktadır. Peki, Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasında yer alan "Anayasa Mahkemesi kararları" ifadesinden kararın hangi kısmının bağlayıcı olduğuna ulaşılmalıdır? Burada Anayasa Mahkemesi kararları gerekçe ve hüküm şeklinde bir bütün olarak mı bağlayıcıdır, yoksa kararların yalnızca hüküm fıkrası mı bağlayıcıdır? İşte bu çalışma Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcılığı sorununu konu edinmektedir. Doktrinde kimi görüşler ve Anayasa Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin kararlarının gerekçe ve hüküm fıkraları ile birlikte bir bütün olarak bağlayıcı olduğunu belirtirken kimi görüşler ise Anayasa Mahkemesi kararlarının yalnızca hüküm fıkralarının bağlayıcı olduğunu savunmaktadır. Ancak Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcılığı sorunu önemlidir; zira soruna verilecek yanıt Mahkemenin işlevini ve dolayısıyla anayasal konumunu büyük oranda değiştirecektir. Kaldı ki bu şekilde hassaslaşan sorun tekil bir sorun da değildir; çünkü beraberinde pek çok soruna da sebep vermektedir. Şu halde Anayasa Mahkemesi karar gerekçelerinin bağlayıcılığı sorunun aşılması gerekmektedir. Bu doğrultuda çalışmada Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcı olmadığı savunulmuştur. Esasında soruna ilişkin hâlihazırdaki düzenlemeye bakıldığında demokratik bir hukuk devletinde Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcı olduğuna ulaşılmaması gerektiği söylenebilir. Bununla birlikte mevcut anayasal düzenlemeden Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcı olduğuna ulaşılmaması için Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasında bir anayasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi gerektiği belirtilmiş ve bu anlamda bir çözüm önerisi geliştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Demokratik hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi, karar gerekçeleri, hüküm fıkrası, bağlayıcılık sorunu
Kamu alacaklarının iflas yoluyla takibi ve iflasın ertelenmesinin kamu alacaklarının tahsiline etkisi
Kamu alacaklarının cebren tahsilinde kendisine son çare olarak başvurulan iflas yoluyla takip, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un 100'üncü maddesiyle yapılan atıf dolayısıyla, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun bu takibe dair hükümlerine göre yapılmaktadır. Bunun en önemli sonucu, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un 54'üncü maddesinde yer alan diğer cebren tahsil yollarından farklı olarak, kamu borçlusunun iflası halinde iflas ile ilgili işleri alacaklı tahsil dairesinin değil, iflas organlarının yürütecek olmasıdır. İcra ve İflas Kanunu'nda iflas yoluyla takibe dair düzenlemelerin esas itibariyle özel hukuk ilişkisinden doğan alacaklar dikkate alınmak suretiyle yapılmış olması ve vergi mevzuatımızda iflasa dair oldukça az sayıda düzenleme bulunması, kamu alacaklarının bu yolla tahsilinde bazı sorunları da beraberinde getirmektedir. Ayrıca, 2003 yılından bu yana uygulamaya giren iflasın ertelenmesi müessesesinin de kamu alacaklarının tahsiline önemli etkileri bulunmaktadır. Bu nedenle, çalışmamızda kamu borçlusunun iflas yoluyla takibinde, iflasın kapanması veya kaldırılmasına kadar olan süreçte; iflasının ertelenmesi halinde ise erteleme süresince kamu alacaklarının durumu Türk Vergi Hukuku ve İflas Hukuku kuralları çerçevesinde incelenmeye çalışılmıştır.
Türk Vergi Hukukunda vergi suç ve kabahatleri bakımından yorum ve ispat
Vergi borcu/alacağı ilişkisi niteliğinin etkisi ile kamu gücü ağır basan vergi hukuku kavram ve kurumları, yorum ve ispata dair yaklaşımlar yoluyla vergi ödevlisi için katlanılması ağır sonuçlar ihtiva edebilmektedir. Özellikle vergi idaresi ve yargı organlarında, vergiden kaçınma, vergi kaçakçılığı ve vergi kanunlarının içerik sorununa dair üretilen yorum ve ispata ilişkin doktrin, uygulama ve yaklaşımlar konuyu özellikli hale getirmektedir. Hukuk düzeni içerisinde ifade bulmanın koşutu olan insan haklarına sıkı bağ çerçevesinde, kamu düzenini tamamlayıcı fonksiyon vergi hukukunda yorum ve ispat kavramlarını, içerik, sınır, özellikler gibi konularla hiçbir zaman güncelliğini kaybetmeyecek şekilde belirginleştirmektedir. Vergi hukuku, ceza hukuku ve idare hukuku gibi kamu gücü varlığının en etkin hissedildiği alanların etkileşim alanında olan, kavram ve kurumlarını bu hukuk dallarından devşiren vergi ceza hukukunda ise yorum ve ispat, vergi hukukunda önemsenen ve özel bir kimliğe sahip olan yorum ve ispattan farklı ele alınmalıdır. Bir boyutuyla vergi idaresi, vergi yargısı, diğer boyutuyla adli yargının konu alanına dahil olan vergi ceza normlarının yorum ve ispatı, kendine özgü bir takım özellikler ihtiva ederken, bu özelliklerin açığa çıkartılması ve bunlara dair farkındalığının oluşturulması ihtiyacı içindedir. Bu doğrultuda, vergi ceza hukukunun gelişimine katkı sağlayacak nitelikte, vergi ceza normunun varlığı ve bu varlığın gerektirdiği kendine özgü yapı izah edilerek, vergi hukukunda özgün kimliğe sahip olan yorum ve ispatın, vergi suç ve kabahatleri nezdindeki etkisi ve önemi ile özellik gösterdiği düşünülen hususlar değerlendirilmektedir. Bu noktada vergi suç ve kabahatlerinin, vergi hukukunu tamamlayan fonksiyona sahip olduğu fikri ile ele alan çalışmamız, farklı yargılama usullerinin kendi yapılarına has özelliklerini kaybetmeden pozitif düzenlemeler itibariyle çözümler sunmakta ve "olması gerekene" ilişkin düşünceler içermektedir.
Vergi kaçakçılığı suçu
Kamu düzeni ve sosyal düzeni sağlamaya çalışan devlet, çalışmalarında finans kaynağına ihtiyaç duyar. Bu kaynağın çok büyük bölümünü vergilerden karşılar. Ancak vergi vermekle mükellef olanlar bazı sosyal ve politik sebeplerden dolayı verdikleri bu vergileri fuzuli bir yük olarak görürler. Bu sebeple mükellef oldukları vergiyi vermemek için direnç gösterirler. Devlet de bu direnci kırmak için, bazı düzenlemeler yapar ve bu düzenlemeleri ihlal edenlere yaptırım uygular. Çalışmanın konusu olan vergi kaçakçılığı suçunu oluşturan eylemler, mükelleflerin sorumlu oldukları vergiyi vermemek için başvurduğu yöntemlerdir. Bu sebeple devlet, vergi kaçakçılığı suçuna vücut verecek eylemlere hürriyeti bağlayıcı ceza şeklinde yaptırım öngörmüştür. Çalışmada, vergi kaçakçılığı suçu, klasik suç inceleme yöntemine uygun olarak, suçun maddi unsuru, suçun manevi unsuru ve hukuka aykırılık unsuru bakımından incelenmiştir. Ayrıca çalışmada vergi kaçakçılığı suçunda kusurluluğu kaldıran ve etkileyen nedenler, vergi kaçakçılığı suçunun özel görünüş biçimleri ve vergi kaçakçılığı suçunun kovuşturma ve soruşturma usulleri de incelenmiştir. Çalışmanın amacı, mevzuatta var olmasından bu yana birçok değişikliğe uğrayan vergi kaçakçılığı suçunu güncel değişiklikler çerçevesinde inceleyip, bu alandaki çalışmalara katkı sağlamaktır. Anahtar kelimeler : Vergi, vergi kaçakçılığı, vergi kaçakçılığı suçu
Vergi kabahat ve suçlarında iştirak ve içtima
Ceza hukukunda kural olarak ne kadar fiil gerçekleşmiş ise o kadar suç vardır ve faile o kadar ceza verilmesi gerekir. Ancak cezada orantılılık ve adalet ilkesi doğrultusunda iştirak ve içtima gibi suçun özel görünüş biçimleri de düzenlenmiştir. Faillerin bir kabahat veya suçta ortak hareket etmeleri suça iştiraki meydana getirir. Kabahat veya suçların bir failde toplanması ise suçların içtimaın konusuna girer. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu vergi kabahati ve vergi suçlarına ilişkin olarak özel hükümler içerdiği için iştirak ve içtimaa ilişkin olarak öncelikle bu hükümler uygulanacaktır. Bununla birlikte genel kanun niteliğinde olduğu için 5326 sayılı Kabahatler Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümleri de uygulamada yer bulmaktadır. Kabahat ve suçun özel görünüş biçimlerinden olan iştirak ve içtima kavramlarının, vergi ceza hukuku açısından uygulama şekillerinin açıklanmasının amaçlandığı bu çalışmada öncelikle kabahat ve suça ilişkin genel bilgiler verilmiş, daha sonra iştirak ve içtima kavramları; KK, TCK ve VUK hükümleri karşılaştırılarak incelenmiştir.
Halkların kendi kaderini tayin hakkı açısından Kırım sorunu
Halkların kendi kaderini tayin hakkı Birleşmiş Milletler Dönemi'nden önce uluslararası hukukun pozitif bir normu değildi. Birleşmiş Milletler Şartı'nda halkların kendi kaderini tayin ilkesinden bahsedilmesiyle birlikte kavram, uluslararası hukukun pozitif bir normu olmuştur. İlke Birleşmiş Milletler Şartı'nda yer almasına rağmen içeriği hakkında belirsizlikler varlığını korumuştur. İlkenin anlam kazanması daha sonraki süreçte uluslararası örf ve âdet kuralları çerçevesinde Birleşmiş Milletler Genel Kurul kararları ışığında gerçekleşmiştir. Bu süreçte halkların kendi kaderini tayin hakkı sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmasında önemli bir rol oynamıştır. Halkların kendi kaderini tayin hakkının bağımsızlık kavramını içermesi nedeniyle devletler genelde halkların kendi kaderini tayin hakkına mesafeli yaklaşmışlardır. Egemen ve bağımsız bir devlet içerisinde yaşayan etnik ve ayrılıkçı grupların ayrılma haklarını kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde öne sürebilmeleri ihtimali devletleri endişelendirmiştir. Bu nedenle kendi kaderini tayin hakkının geçtiği tüm uluslararası metinlerde mutlaka ülkesel bütünlük ilkesine atıf yapılmıştır. Devletler kendi kaderini tayin hakkına mesafeli yaklaşmışlar ancak kendi siyasi menfaatleri söz konusu olduğunda kendi kaderini tayin hakkını diğer devletlere karşı öne sürmekten de geri kalmamışlardır. Bu durum hakkın gelişim serüvenini bazen aksatmış bazen de bu serüvene zarar vermiştir. Yukarıda verdiğimiz özet bilgiler ışığında Ukrayna'ya bağlı Kırım Özer Cumhuriyeti'nin, Ukrayna'dan ayrılıp Rusya'ya katılmasının halkların kendi kaderini tayin hakkı açısından değerlendirilebilip değerlendirilemeyeceği tartışılacaktır.
6183 sayılı kanun kapsamında ödeme emrine karşı dava
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, kamu alacaklarının takip ve tahsil esaslarını düzenleyen bir usul kanunudur. Kamu alacaklarının cebren takibinin ilk aşamasını oluşturan ödeme emri 6183 sayılı Kanun'un 55'inci maddesinde düzenlenmiştir. Aynı Kanun'un 58'inci maddesinde ise ödeme emrine karşı böyle bir borcun olmadığı, kısmen ödendiği ve borcun zamanaşımına uğradığı itirazlarında bulunarak 7 gün içinde dava açılabileceği düzenlenmiştir. Ödeme emrine karşı dava açma nedenleri sınırlı tutulduğundan hangi nedenlere dayanılarak dava açılması gerektiği önem taşımaktadır. Bu nedenle çalışmamızda yüksek mahkeme kararlarına oldukça yer verilmeye çalışılmıştır. Ödeme emrine karşı dava açma süresinin genel dava açma sürelerinden kısa tutulmuş olması vatandaşların hak kayıplarına uğramasına neden olabilmektedir. Bu nedenle ödeme emrine karşı dava açma süresinin kısalığının anayasaya uygunluğu tartışma konusu olmuştur. Ayrıca ödeme emrine karşı açılan davanın kaybedilmesi halinde borçludan haksız çıkma zammı alınması öne çıkan diğer sorunlar olarak gözükmektedir. Bu nedenle çalışmamızda kamu icra hukukunda ödeme emri ve ödeme emrinin tebliği, ödeme emrinin tebliğinden sonra borçlunun başvurabileceği yollar, dava açma nedenleri ve dava açmanın sonuçları 6183 sayılı Kanun çerçevesinde incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Ödeme Emri, Cebren Tahsil, Kamu Alacaklarının Tahsili.
Ceza Hukukunda önemsizlik
Toplumsal kontrolü sağlamaya yönelik en etkin yol olan hukuk alanlarından biri ceza hukukudur. Tarihsel süreçte birçok düşüncenin etkisiyle değişim yaşamış ve günümüzde ceza hukuku özgürlükçü hukuk devleti anlayışının egemen olduğu bir hal almıştır. Sadece kurallar bütününden oluşmayan bu hukuk dalı aynı zamanda birçok prensiplere dayanmaktadır. Bu ilkeler içinde ise ceza hukukunu karakterize eden "ultima ratio" prensibi yani ceza hukukunun son çare olma prensibi önemli bir yere sahiptir. Ceza hukukunda önemsizlik ile bu karakter büyük oranda tamamlanmaktadır. Önemsizlik ile ceza hukukunun sınırları daraltılarak haksızlık içeriği bir suç tipinin aradığı haksızlık içeriğine sahip olmayan fiillerin ceza hukukunun alanından çıkarılması sağlanmaktadır. Çalışmada önemsizliğin dogmatik temellendirmesi, normun somut olaya uygulanması, kıstaslar ve birtakım özel suç tiplerindeki yansımalarının incelenmesiyle yetinilmiştir. Somut olayda ortaya çıkan ve lafız itibariyle suçun unsurlarını gerçekleştiren birtakım davranışlar, önemsizlik çerçevesinde getirilecek bazı ölçütlerle haksızlık içeriği belirlenebilmektedir. Böylelikle haksızlık içeriği, suç tipinin aradığı haksızlık içeriğini gerçekleştirmeyen davranışların suç kavramının dışına çıkarılarak, bu davranışların cezalandırılmasının önüne geçilebilmektedir. Soyut normun somut olaya uygulanmasında ise uygulayıcı çeşitli kıstaslarla birlikte yorum yaparak haksızlık içeriğini belirleyecek ve suç tipinin gerçek anlamda oluşup oluşmadığını tespit edecektir. Anahtar Kelimeler: Haksızlık İçeriği, Yorum, Hukuki Değer İhlali, Toplumsal Uygunluk, Ultima ratio
Türk Ceza Hukukunda eziyet suçu
"Türk Ceza Hukukunda Eziyet Suçu" başlıklı bu çalışmada, öncelikle 765 sayılı Kanun döneminde bir suç tipi olarak düzenlenmemiş olan eziyetin kavramsal ve tarihsel bazda, uluslararası ve ulusal düzlemde sahip olduğu yeri, bütün boyutlarıyla gözler önüne sermek amaçlanmaktadır. Bu noktada, eziyet suçunun kapsamı, benzer suç tipleriyle ilişkisi, ulusal ve uluslararası mevzuattaki yeri ve bir suç tipi olarak kabul edildiği ülkelerde nasıl ele alındığına odaklanır. Bahsi geçen hususlara odaklanılan çalışmada, eziyet suçuna ilişkin ceza hukuku sistemimizde mevcut olan sorunlar dile getirilmiş ve bunlara yönelik doktrinel ve içtihadi yaklaşımlarla çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Eziyet, İşkence, İnsan Onuru, Kötü Muamele, İnsanlık Dışı ve Aşağılayıcı Davranış.
Uluslararası Hukukta diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar
1961 Viyana Sözleşmesi'nde düzenlenen diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar, diplomasi temsilcilerine görevlerini gereği gibi yapabilmeleri amacıyla verilmiştir. Esasen devletler arasında ilişkilerin barışçıl bir şekilde sürdürülmesi amacına hizmet eden diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar, sürdürülebilir bir uluslararası ilişkiler ağının oluşturulabilmesi için elzemdir. Bu önemine binaen diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalık kurallarının düzenlendiği 1961 Viyana Sözleşmesi'nin kapsamlı bir şekilde hükümlerinin değerlendirilmesi, mevcut yapıdaki sıkıntıların neler olduğu ve bu sıkıntıların aşılmasına yönelik olası önerilerin tespiti amacıyla böyle bir çalışma yapılmıştır. Diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar incelenirken 1961 Viyana Sözleşmesi düzenlemelerinin yanı sıra önemli uluslararası mahkeme kararları incelenerek değerlendirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca Türk pozitif hukukundaki diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklara ilişkin düzenlemelere ve bu düzenlemelerin 1961 Viyana Sözleşmesi ile uyumlu olup olmadığına ilişkin değerlendirmelere de tezimizin kapsamı dâhilinde yeri geldiğince değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diplomasi, Diplomasi Temsilcileri, Diplomatik Dokunulmazlık ve Ayrıcalıklar, 1961 Viyana Sözleşmesi
Ceza Muhakemesi Hukukunda tanık ve beyanının güvenilirliği
Ceza yargılamasında hakim ya da jüri, delillere dayanarak muhakeme konusu olayı zihinlerinde canlandırmaya çalışır. Bu deliller arasında tanık beyanı her zaman en çok kullanılan delil olagelmiştir. Tanık beyanının insan hafızasına dayalı olması nedeniyle tanık beyanı yalan ve yanlışa açıktır. Yanlış beyanın yalan beyandan farkı ise bilinçsiz olarak hataya düşülmesidir. Bu çalışmada ispat kavramı, ispata ilişkin temel ilkeler ve tanık beyanının güvenilirliği ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler: İspat, Delil, Tanık Beyanı, Güvenilirlik, Sahte Anı
Ceza muhakemesinde mahkemelerin madde ve yer yönünden yetkisine ilişkin kuralların değerlendirilmesi
Ceza muhakemesinin temel amacı şüpheli veya sanığın haklarını gözetmek suretiyle maddi gerçeğe ulaşmaktır. Maddi gerçeğin araştırılması ve adaletin yeniden tesisinde, mahkemelerin rolü çok büyük önem taşımaktadır. Ancak mahkemelerde yapılan yargılamalar vasıtasıyla maddi gerçekliğe ulaşılmaya çalışılırken, sanık için en teminatlı kararın hangi mahkeme tarafından verilebileceği anlayışıyla görev kuralları kabul edilmişken, usul ekonomisine uygun olarak yargılamaların daha kolay, daha hızlı ve daha ucuz yapılması amacıyla da yer yönünden yetki kuralları ve bağlantı kuralları kabul edilmiştir. "Ceza Muhakemesinde Mahkemelerin Madde ve Yer Yönünden Yetkisine İlişkin Kuralların Değerlendirilmesi" başlıklı bu çalışmada, mahkemelerin madde ve yer yönünden yetkisini ilgilendiren kurallar, bu kuralların istisnaları incelenirken mevzuatımızda yer alan muhtelif hükümler çerçevesinde bir değerlendirme yapılmış, söz konusu kurallara ilişkin ceza muhakemesi hukuku sistemimizde, gerek mevzuattan gerekse uygulamadan kaynaklanan mevcut olan sorunlar dile getirilmiş ve bunlara yönelik doktrinel ve içtihadi yaklaşımlarla çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır Anahtar Kelimeler: Bağlantı, Mahkeme, Madde Bakımından Yetki, Yer Yönünden Yetki, Ceza Muhakemesi.
Suç eşyasının satın alınması ve kabul edilmesi suçu
Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu; Türk hukukunda ve mukayeseli hukukta genelde malvarlığına karşı suçlar bölümünde düzenlenen bir suç tipidir. Her ne kadar bu bölümde düzenlenmekte ise de bu suçun ihdas edilmesi ile korunan başka hukuki menfaatlerde bulunmaktadır. Çalışma konumuzu oluşturan suç hem 765 sayılı Türk Ceza Kanununda hem de 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda düzenlenmiştir. İki kanundaki düzenlemeler arasında benzerlikler bulunduğu gibi farklılıklar da bulunmaktadır. Söz konusu suç tipi bir takım suç tipleri ile de benzerlikler göstermektedir. İşte tüm bu nedenlerle bu çalışmamızda suç eşyasının satın alınması suçunun tarihçesi, suçun özellikleri, diğer suçlarla benzerlik ve farklılıkları ortaya konarak suçu tahlil etmek gerekmiştir. Yine suçun maddi ve manevi unsurlarını da ortaya koymak gerekmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu henüz yeni bir kanun olduğundan yeni içtihatlar ortaya çıktıkça daha kapsamlı çalışmalar yapmak mümkün olacaktır.Anahtar Kelimeler1-Suç Eşyası2-Satın Alma3-Kabul Etme4-Türk Ceza Kanunu5-Malvarlığı
İdari yaptırımlarda ölçülülük ilkesi
Kamu hizmetinin yerine getirilmesi, kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması, kamu sağlığının korunması faaliyetlerini gerçekleştirmek için geniş bir görev alanı bulunan idarenin görev alanına giren bu hizmetleri, faaliyetleri gerçekleştirebilmesi için yaptırım uygulama yetkisine sahip olması zorunludur. İdarece yargı kararına gerek olmadan yasaların açıkça verdiği bir yetkiye dayanarak uygulanan idari yaptırımların uygulama alanı özellikle bağımsız idari otoritelerin oluşturulmasıyla ve bunlara idari yaptırım uygulama yetkisinin verilmesiyle genişlemiştir. Bu nedenle idari yaptırımları sınıflandırmak zorlaşmıştır.İdari yaptırımlar uygulanırken, idare karşısında güçsüz konumda olan kişilerin hukuki güvenliğinin sağlanması hukuk devleti ilkesinin gereğidir. Bu amaçla anayasada bir takım sınırlayıcı ilkeler öngörülmüştür. Genel olarak savunma hakkı, gerekçe ilkesi, tarafsızlık ilkesi, yasallık ilkesi, kusur ilkesi ve ölçülülük ilkesi olarak belirlenen sınırlayıcı ilkelerden en etkili olanı ölçülülük ilkesidir. Bir özgürlük ya da hakkı sınırlamada başvurulan aracın sınırlandırmayla ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olması, sınırlandırma aracının, amaç için gerekli olması ve araçla amaç arasında ölçülü bir oran bulunmasını ifade eden ölçülülük ilkesi öteden beri yargı mercilerince denetim ölçütü olarak kullanılmıştır. 2001 yılında yapılan değişiklik neticesinde Anayasa'nın 13. madde metninde açıkça düzenlenmesiyle ilke hukuki dayanağa sahip olmuş böylece idari yargı hakimi tarafından da kolaylıkla ve rahatlıkla uygulanabilmiştir. İdare hukukunda özellikle idari yaptırımlar alanında uygulanan ölçülülük ilkesinin denetiminde idari yargı hakimi idari ihlal ile yaptırım arasında adil bir dengenin bulunup bulunmadığını, idari yaptırımın gerekli olup olmadığını ve idari yaptırımları uygulamada kullanılan araçların elverişli olup olmadığını denetlemektedir. İdarece denge gözetilmemişse yaptırım içeren işlemi iptal etmektedir. Buna ilişkin olarak tezimizde uygulamaya yönelik örnekler verilerek idari yaptırımlar alanında ölçülülük ilkesinin uygulanması anlatılmaya çalışılmıştır.Anahtar Sözcükler1. İdari yaptırım2. Ölçülülük ilkesi3. İdarenin takdir yetkisi4. Hukuk devleti
Ceza Muhakemesinde olağanüstü kanun yolları
Ceza muhakemesinin amacı, sadece suçlunun cezalandırılması olmayıp, maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bir ceza muhakemesi neticesinde verilen hükümlere karşı kanun yolları başvuru imkânı tanınmıştır.5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda olağan ve olağanüstü kanun yolu ayrımı yapılmıştır. Olağan kanun yolları itiraz, istinaf ve temyizdir. Olağanüstü kanun yolları ise yargılamanın yenilenmesi, kanun yararına bozma ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisidir.Yüksek lisans tezi niteliğindeki bu çalışmada, Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan olağanüstü kanun yolları inceleme konusu yapılmıştır.Çalışmanın birinci bölümünde, genel olarak kanun yolları, ikinci bölümünde, yargılamanın yenilenmesi müessesesi, üçüncü bölümde kanun yararına bozma, dördüncü bölümünde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı incelenmiştir. Bu müesseselerin hukukî niteliği değerlendirilmiş, uygulama ve mevzuatta karşılaşılan sorunlar tespit edilerek çözüm önerileri sunulmuştur.
Yasak sorgu yöntemleri ve yasak sorgu yöntemleriyle elde edilen delillerin değerlendirilmesi yasağı
Suç ve suçlulukla mücadelede, şüpheli veya sanığın sorgusu, halen önemini korumaktadır. Hukuk devleti ilkesi gereği, kolluk, kamu gücünü kullandığı ifade alma ve sorgu işleminde, hukuka uygun yöntemlerle suçu aydınlatmalıdır. Ceza muhakemesi hukuk sistemleri, hukuka aykırı yöntemlerle delil elde etmeyi yasaklamaktadır. Hukuka aykırı yöntemlerin neler olduğu CMK 148. maddede açıkça belirtilmiştir. Bunlar; kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma, kanuna aykırı yarar vaadinde bulunma gibi bedensel ve ruhsal müdahalelerdir.Yasak sorgu yöntemlerinin, söz konusu maddede belirtilenlerle sınırlı olmadığı yine maddenin kendi ifadesinden anlaşılmaktadır. Toplumsal adaletin ve kamu güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra kişilerin hukuka ve adalete duyduğu güvenin ve insanlık onurunun korunması gerekmektedir. Bu nedenle hukuka aykırı yöntemlerle delil elde edilmesi yasaklanmaktadır. Dolayısıyla adil yargılanma ilkesi gereği, yasak yöntemlerle elde edilen bu deliller ceza muhakemesinde kullanılmamakta ve değerlendirme yasağıyla karşılaşmaktadır.Anahtar Kelimeler: Sorgu, delil, suç, şüpheli, sanık