
1.827
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Devlet üniversitelerinin idari özerkliği
Üniversiteler, eğitim-öğretim ile bilimsel araştırma ve yayın yapan, kamu hizmeti sunan, ülkenin kalkınmasına hizmet eden, sosyal ve kültürel yönleri bulunan kamu tüzel kişiliğini ve bilimsel özerkliği haiz, farklı birimlerden oluşan, kanunla kurulan kamu kurumudur. Üniversitelerin görevlerini etkin bir şekilde gerçekleştirebilmeleri ve akademik özgürlüğün tesisi için özerk olmaları şarttır. Nitekim üniversite özerkliği, her çağda ve her ülkede dile getirilen bir husustur. Üniversite özerkliği bir bütün olmakla birlikte idari özerklik, mali özerklik ve bilimsel özerkliği kapsar. Çalışmada üniversitelerin idari özerkliği incelenmiştir. İdari özerklik, öncelikle organların oluşumu ve teşkilatlanma açısından değerlendirilmiştir. Bu kapsamda özellikle rektörlerin belirlenme usulü ve üniversitelerin yeni bir birim kurma yetkisine sahip olup olmadığı üzerinde durulmuştur. İdari özerkliğin diğer unsurunu icrai karar alma ve uygulama yetkisi oluşturmaktadır. Ayrıca idari özerklik çerçevesinde üniversitelerin personel rejimi değerlendirilmiştir. Bu kapsamda öncelikle akademik personelin hukuki statüsü ortaya konulmuştur. Akabinde bunların işe alımları, maaşlarının belirlenmesi ve görevlerine son verilmesi gibi hususlar bakımından üniversitenin sahip olduğu karar alma yetkisi değerlendirilmiştir. Son bölümde ise üniversitelerin idari denetimi ele alınmıştır.
Kuvvetler ayrılığı bağlamında Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yürütme erkinin konumu
2017 Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilerek 1982 Anayasası'nın temel yapısı değişmiş ve anayasal sistemimizde önemli bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Hükümet sistemleri sınıflandırmasında başkanlık sistemi içerisinde değerlendirilebilecek Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yürütme yetkisi ve görevi doğrudan halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanına tevdi edilmiştir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesiyle yasama ve yürütme ilişkileri önemli biçimde dönüşmüştür. TBMM ile Cumhurbaşkanı seçiminin eş zamanlı yapılması öngörülmüş ve TBMM çoğunluğu ile Cumhurbaşkanının aynı siyasi eğilimde olması amaçlanmıştır. 2017 Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına yürütmeye ilişkin konularda ilk elden Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkartma yetkisi verilmiştir. Ancak Cumhurbaşkanlığı kararnamesi normlar hiyerarşisinde kanunun altında yer aldığından özellikle bölünmüş iktidar döneminde, TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında kurallar savaşının çıkacağı söylenebilir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde sistem içerisinde çıkabilecek siyasi krizleri aşmak amacıyla Cumhurbaşkanına ve TBMM'ye seçimleri karşılıklı yenileyebilme yetkisi verilmiştir. 2017 Anayasa değişikliği ile bütçe ve geçici bütçe kanununun çıkartılamaması halinde, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesinin yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Bu hükmün özellikle bölünmüş iktidar halinde, olası sistem tıkanıklığının aşılabilmesi için getirildiği anlaşılmaktadır. Ancak söz konusu düzenleme, TBMM'nin bütçe yetkisini işlevsizleştirmektedir. 2017 Anayasa değişikliği ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yeniden yapılandırılmıştır. HSK'nın oluşumunda Cumhurbaşkanının önemli yetkilerinin olduğu ve bu durumun yargı bağımsızlığı açısından sorunlu bir hal aldığı görülmektedir. Son Anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesi'nin oluşumunda önemli bir değişik gerçekleşmemiştir. Ancak hükümet sisteminde gerçekleşen keskin dönüşüm dolayısıyla AYM ile Cumhurbaşkanı arasındaki ilişki yeni bir hüviyet kazanmıştır. Bu bağlamda AYM'nin oluşumu yargı bağımsızlığı ve yürütmenin denetlenmesi açısından sorunludur.
Kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu (TCK M. 136/1-2)
Kitle iletişim araçlarının ve bilişim sistemlerinin etkinlik alanlarının genişlemesi ile kişisel verilerin çeşitliliği ve dolaşımı fevkalede artmıştır. Hayatımızın hemen her alanına ilişkin olan kişisel verilerin hukuk düzeni tarafından korunması, içinde bulunduğumuz ve bilişim çağı olarak ifade edilen bu dönemde oldukça önemlidir. Bu kapsamda ülkemizde diğer hukuk dallarının yanı sıra hak ve özgürlüklerin etkili koruma yollarından biri olma özelliğini sürdüren ceza hukukuna da başvurulmaktadır. Bu çalışmanın konusu, kişisel verilerin korunmasına yönelik ihdas edilen suç türlerinden biri olan ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 136. maddesinde düzenlenen kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçudur. Çalışma konusu suç; suç genel teorisi çerçevesinde ele alınmış, suçun maddi ve manevi unsurları itibariyle aydınlatılması açısından oldukça önemli olan "kişisel veri" ve "hukuka aykırılık" kavramları detaylı bir şekilde irdelenmiş ve bu kapsamda öğretide ileri sürülen görüşlere yer verilmiştir. Bununla birlikte suç, yargı kararları ışığında analiz edilmiş olup mevzuat ve uygulama noktasında karşılaşılan sorunlara çözüm önermeye gayret edilmiştir.
Türkiye'de vergi denetimi ve uluslararası karşılaştırmalı analizi
Vergi gelirleri, devletlerin en önemli finansman kaynağıdır ve bu gelirlerin etkili bir şekilde toplanması büyük bir öneme sahiptir. Vergiler, ekonomik değerlerin kişi ve kurumlardan karşılıksız, zorunlu ve kanuni temele dayanarak alınmasıdır. Günümüz vergi sistemleri büyük ölçüde beyan esasına dayanmaktadır ve mükellefler bu sistemin bir parçası olarak aktif bir rol oynamaktadır. Vergi denetimi, mükelleflerin vergi kanunlarına uygun davranıp davranmadıklarının araştırılması ve vergi kayıp ve kaçağının önlenmesi amacıyla yapılan bir faaliyettir. Vergi denetimi, hem vergi adaletinin sağlanması hem de kamu gelirlerinin artırılması açısından önemlidir. Vergi denetimi faaliyetlerinin etkinliği ise, vergi idaresinin organizasyon yapısı, personel niteliği, teknolojik altyapısı, denetim yöntem ve stratejileri gibi birçok faktöre bağlıdır. Mükellefler tarafından verilen beyannamelerdeki bilgilerin doğruluğu, beyan esasının başarısını belirleyen önemli bir faktördür. Beyan esası yapısı riskler içerdiğinden, vergi denetimi mükellefler tarafından verilen beyanların gerçekliğini ortaya çıkarmak için etkin bir şekilde uygulanmalıdır. Vergi denetimi, beyan esasının yaygın olduğu vergi sistemlerinde ayrılmaz bir parçasıdır. Vergi denetimi, vergi mükelleflerinin tutum ve davranışları üzerinde etkili olmakta ve vergi bilincinin oluşmasına ve gönüllü uyumun artmasına yardımcı olmaktadır. Bu çalışmada; ilk bölümde denetim ve vergi denetimi kavramı tanımlanmış, denetimin ve vergi denetiminin, kapsamı, amaçları, türleri ve ilkeleri açıklanmıştır. İkinci bölümde, Türkiye'de vergi denetimi yapısının tarihsel gelişimi, mevzuatı, kurumsal yapısı ve uygulaması anlatılmıştır. Üçüncü bölümde ise, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Rusya Federasyonu vergi denetimi sistemlerinin genel özellikleri, kurumsal yapıları ve uygulamaları karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Öneriler ve sonuç kısmında ise, Türkiye'deki vergi denetimi sisteminin güçlü ve zayıf yönleri ortaya konmuş ve seçilen ülkelerden örneklerle iyileştirme önerileri sunulmuştur
Modernizm - postmodernizm ekseninde Türk hukuku: Anayasa Mahkemesi kararları üzerinden bir analiz
Günümüzün sorunlarına çare olamayan modernist hukuk nosyonunun eleştirilmesiyle gelişen postmodernist hukuk anlayışı ülkemizde de etkilerini göstermeye başlamıştır. Her ne kadar tarihi ve sosyolojik yapısı ile kendine özgü bir süreci takip etmiş olsa da Türk hukukunun özellikle Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne Batı etkisinde olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenle Batı'nın geçirdiği pre-modernite, modernite, postmodernite ve post-truth evrelerinin incelenmesi, modernizm ideolojisi üzerine kurulu Türk hukukunun bugün bulunduğu noktayı anlamlandırmaya yardım edecektir. Çalışmada Türk hukukunun modernizm ve postmodernizm arasındaki konumu, geçirdiği değişimler ve bu değişimlerin ne kadar sahici ve istikrarlı olduğu sorgulanarak genel karakterinin çözümlenmesi hedeflenmektedir. Bireyin hak ve özgürlüklerini devletin karşısında korumakla görevli Anayasa Mahkemesi Türk hukukunun karakter analizinde başvurulabilecek en önemli kurumlardan biridir. Çalışma, Türk hukukunun modernizm ile postmodernizm arasındaki konumlanışını Anayasa Mahkemesi kararları üzerinden incelemekte ve Türk hukuk sisteminin net, tutarlı ve istikrarlı bir karakterinin olup olmadığını sorgulamaktadır.
İdari işlem olarak ÇED ve katılım hakkı
İnsanlık ilk çağlardan itibaren içerisinde yaşadığı çevreyi yaşamını devam ettirmek için kullanmış, değiştirmiş ve dönüştürmüştür. Teknik, teknolojik ilerlemeler ve Sanayi Devrimi ile birlikte insanlığın çevreyi kullanma hızı giderek artmıştır. Sanayi Devrimi sonrası artan üretim ve değişen tüketim alışkanlıkları, çevrenin ham madde olarak daha yoğun bir şekilde kullanılmasına neden olmuştur. Çevremizdeki doğal ham maddeler enerjiye çevrilmiş ve bu enerji ile birlikte tüketim maddeleri üretilmiştir. Enerji üretimi sonucu karbon salınımı ile üretim faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan zehirli atıkların toprağa, deniz ve okyanus sularına sızması içinde yaşadığımız çevrenin kirlenmesine neden olmuştur. Üretim faaliyetleri dışında üretilen ürünün kullanımından geriye kalan atıklar ve tek kullanımlık plastiklerden oluşan ambalajlar, üretim esnasında ortaya çıkan atıklar kadar çevreyi kirletici bir unsur olmuştur. Dünyanın artan nüfusu ve insanların yeni talepleri sonucu artan enerji ihtiyacını karşılamak üzere Yirminci Yüzyılda nükleer enerji üretim tesisleri kurulmuş ve imhası oldukça zahmetli nükleer atıklar ortaya çıkmıştır. Çevreyi kirleten bu unsurların atık bırakma hızının dünyanın kendini yenileme hızının çok üzerinde olması; küresel ısınma, ozon tabakasında seyrelme, buzulların hızla erimesi gibi iklim krizine sebebiyet veren sonuçlar doğurmuştur. İklim krizi; biyoçeşitliliğin yok olması, kuraklık, gıda kıtlığı ve temiz su sorunu gibi yaşam hakkını derinden etkileyen ve sınıraşan sorunları beraberinde getirmiştir. İnsanlığın yaşayacak bir çevresinin kalmaması tehlikesi, çevre hakkını ve kirliliğin önlenmesini çağımızın en önemli konularından birisi haline getirmiştir. Çevrenin kirletici unsurlar tarafından kirletilmesi sonucu ortaya çıkan neticelerin onarılması ve kirliliğin temizlenmesine ilişkin maliyeti, kirliliğin kaynağında henüz oluşmadan engellenmesi maliyetinden daha fazla olduğunun fark edilmesi ile birlikte kirliliği oluşmadan önleyecek araçlar geliştirilmiştir. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED), kirliliğin henüz oluşmadan kaynağında engellenebilmesi noktasında geliştirilen en etkili ve önemli araçtır. Bir yatırım faaliyetinin henüz gerçekleşmeden çevreye verebileceği muhtemel zararları ve kirliliği tespit ile bu sonuçların oluşmasını önleyecek tedbirleri belirleyerek idari makamlara yol gösteren ÇED, idari makamlar, yatırımcı, sivil toplum kuruluşları ile halkın etkin katılımını içeren bir iş birliği sürecidir. Muhtemel zararlar ve kirliliğin tespit edilebilmesinde en etkili unsur, söz konusu sürece halkın etkin katılımının sağlanmasıdır. Bir çevrede yaşayan insanlar, o çevreyi en iyi bilen ve söz konusu yatırım faaliyetinin meydana getireceği muhtemel sonuçları en iyi görebilecek kişilerdir. Yatırım faaliyetinin gerçekleşeceği çevrede yaşayan insanların ÇED sürecine etkin katılımının sağlanması, uzmanların muhtemel zarar ve kirliliği tespit ile alınacak tedbirleri belirleyebilmesinde oldukça önemlidir. Halkın söz konusu karar alma sürecine etkin katılımı, muhtemel zarar ve kirliliğin tespiti kadar idari makamların karar alma sürecinin şeffaflığı ile demokrasinin sağlanabilmesi bakımından da oldukça önemlidir. Çalışmamızda çevrenin korunmasında etkili bir araç olan ÇED ve ÇED'in en önemli aşaması olan halkın katılımı incelenecek olup katılımın etkili ve verimli olabilmesi adına önerilerde bulunulacaktır.
Bir idari usul ilkesi olarak bilgi edinme hakkının Türkiye uygulaması
Temelini düşünce özgürlüğünden alan bilgi edinme hakkı; çağdaş, demokratik hukuk devletlerinde bireyin en önemli güvencelerinden biri haline gelmiştir. Gerek uluslararası gerek ulusal düzeyde dünya genelinde pek çok ülkede çeşitli düzenlemelere konu edilen bilgi edinme hakkı, gelişen ve değişen yönetimlerin ulaşmak istediği en önemli hedeflerden biridir. Türkiye' de bilgi edinme hakkı ancak 1990' lı yıllardan sonra gelişmeye başlamış ve hukuki düzenlemelere konu olmuştur. 2005 yılında yürürlüğe giren Bilgi Edinme Hakkı Kanunu nihayet 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile taçlandırılmış ve bilgi edinme hakkı anayasal güvenceye bağlanmıştır. Ne var ki iyi idare anlayışının etkin kılınması ve şeffaf yönetimin sağlanabilmesi için yapılan yasal ve anayasal düzenlemeler ancak idarecilerin ve halkın bu konuda daha çok bilinçlendirilmesi ve idarenin gizlilik kültüründen sıyrılma konusunda gerçekten niyetli olması ile etkili olabilecektir. Uygulamada yaşanan aksaklıklar da ancak bu surette giderilebilir ve bilgi edinme hakkı demokratik, çağdaş, insan haklarına saygılı, sosyal hukuk devletlerinin teminatı haline gelebilir. Anahtar Sözcükler 1.İdari Usul 2.Bilgi Edinme 3.Bilgi Edinme Hakkı 4.Şeffaf Yönetim 5.İnsan Hakları
Haksız fiyat artışının idari denetimi ve yaptırımı
Ürünlerin hakkaniyete uygun fiyatlanması hem tüketiciler açısından hem de ülke ekonomisi açısından çok önemlidir. Herhangi bir haklı neden olmadan ürünlerin aşırı fiyatlandırılması haksız fiyat uygulamalarına neden olmaktadır. Özellikle deprem, yangın, sel ve salgın hastalık gibi olağanüstü dönemlerde temel ihtiyaç maddeleri ile söz konusu olağanüstü durumun ihtiyaç haline getirdiği mal ve hizmetlerin fiyatlarının fahiş şekilde artırılması gayri ahlaki bir davranış biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye'de ve Avrupa Birliği ülkelerinde haksız fiyat uygulamaları kapsamında aşırı fiyatlandırma rekabet hukukunun konusunu teşkil etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde ise olağan dönemlerde ürünlerin fiyatlandırılmasına mühadale edilmemektedir. Bununla birlikte Türkiye'de olağanüstü dönemlerde fahiş fiyat artışlarının önlenmesiyle ilgili kanuni düzenlemeler, "7244 sayılı Yeni Koronavirüs (Covid-19) Salgınının Ekonomik ve Sosyal Hayata Etkilerinin Azaltılması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun'a eklenen hükümlerdir. Söz konusu hükümler kapsamında üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından mal ve hizmetlerin satış fiyatlarında fahiş fiyat artışı yapılması idari para cezasına tabi tutulmuştur. Ayrıca, fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına yönelik düzenlemeler yapmak, gerektiğinde denetim ve incelemelerde bulunarak idari para cezası uygulamak ve her türlü tedbiri almak amacıyla Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu kurulmuştur. Buna ilaveten, 28.05.2020 tarihli ve 31138 sayılı Resmi Gazete'de Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu Yönetmeliği yayımlanmıştır. Böylelikle Ticaret Bakanlığı bünyesinde Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu faaliyetine başlamıştır. Bu doktora tezi kapsamında haksız fiyat ve fahiş fiyat kavramları sınıflandırılmıştır. Söz konusu ikili ayrım çerçevesinde ulusal ve uluslararası alanda bulunan düzenlenmeler tartışılmak suretiyle bir bütün halinde haksız fiyat uygulamalarıyla ilgili değerlendirme ve tespitlerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Haksız Fiyat, Aşırı Fiyatlandırma, Fahiş Fiyat, Rekabet Hukuku, Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu.
İmar planlarının idari ve yargısal denetimi
İdare hukukunun alt dallarından olan İmar Hukuku, geçmişe nazaran daha hızlı gelişmekte, bu gelişmenin yanında artık hemen her insan imar planlarının etki ve sonuçlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu doğrultuda günümüzde önemli bir hukuk alanı olarak karşımıza çıkan İmar Hukuku da bu gelişimden nasibini alarak daha detaylı ve hemen her noktası kanun ve yönetmeliklerle düzenlenen bir duruma gelmiştir. İmar hukukunda yaşanan bu hızlı gelişme sonrasında, kanun ile diğer alt mevzuatın da giderek karmaşık bir hal aldığını söylemek mümkündür. Bunun yanında imar planlarına ilişkin kanuni düzenlemelerin kazuistik yöntemle ele alınması, imar hukukunun başta vatandaşlar olmak üzere imar planlaması yapan idarelerin dahi hâkim olmakta zorlandığı bir hale gelmesine sebep olmuştur. Bu bağlamda imar planlarına muhatap olan vatandaşların, bu idari işlemlere karşı idari ve yargısal denetim mekanizmalarının varlığı ve detayları hakkında bilgilendirilmesi, bu mekanizmaların günümüzdeki uygulanış biçimi ile sonuçlarının anlatılması ve İmar Hukuku'na ilişkin bazı sorunların tespiti ile bu sorunlara yönelik çözüm önerileri sunulması amacıyla bu tez kaleme alınmıştır. Mevzuatımızda imar planlarının, hazırlık 6+ve onay aşamalarına ilişkin düzenlemelerin yanında bu planların idari ve yargısal denetimine ilişkin hükümler de yer almaktadır. Bu çalışmada önce imar planlarının türleri ve hukuki niteliği anlatılacak, sonrasında plan yapımında genel yetkili idareler belirtilerek ardından imar planlarının idari ve yargısal denetim yollarına ilişkin detaylı incelemelere yer verilecektir. Ayrıca bu mekanizmaların uygulanmasında ortaya çıkan çeşitli sorun ve eksiklikler ortaya konulacak, bunlar hakkında çeşitli önerilerde bulunulacaktır.
Etkili soruşturma yükümlülüğü kapsamında iddianame yerine geçen belge
Suç işlendiği yönünde yeterli şüpheye ulaşan savcının düzenlediği iddianamenin mahkeme tarafından kabulüyle kovuşturma evresi başlar. Ceza muhakemesine ilişkin bazı kanunlarda bu kurala aykırı düzenlemeler öngörülmüştür. Yüce Divan'a sevk, bazı kamu görevlilerinin soruşturulması sonucunda düzenlenen son soruşturmanın açılması kararı, suç tutanağı, lüzumu muhakeme kararı, icra ceza mahkemesine sunulan şikâyet ve görevsizlik kararı iddianame yerine geçen belgelerdir. Bu belgelerin iddianameden farkı, ara muhakeme aşaması bulunmadığı için mahkeme tarafından kabul edilmesine gerek olmadan doğrudan kamu davasını başlatma gücünü haiz olmaları savcının soruşturma evresinde dahlinin bulunmamasıdır. İddianame yerine geçen belgelerle kamu davası açılmasında soruşturmayı savcı dışında soruşturmacılar gerçekleştirmektedir. Bunun yanında kanundaki düzenlemeler son derece eksik olduğundan sorunun kıyas yoluyla çözümü uygulama tarafından benimsenmiştir. Ancak kıyasın şartlarının bu usulde kıyasın uygulanabilmesi için yeterli olup olmadığı hususu da inceleme konusu yapılmamıştır. Bu nedenle literatürdeki eksikliğin doldurulması ihtiyacı hasıl olmuştur. Çalışmada konu, ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri ve etkili soruşturma yükümlülüğü baz alınarak incelenmiştir. İddianame yerine geçen belgelerin iade edilememesi, dava zamanaşımını kesici etkilerinin olmaması, hukukçu olmayan kişilerce soruşturmanın gerçekleşmesi, kişilerin şüpheli sıfatını almadan doğrudan sanık statüsüne sokulmaları gibi birçok problem bulunmaktadır. Karşılaştırmalı hukuk örnekleri de dikkate alınarak iddianame yerine geçen belgeyle kamu davası açılması usulünde değerlendirme yapılmış ve olması gereken hukuka yönelik çözüm önerileri sunulmuştur.
Takviye edici gıda piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi
Çalışmada takviye edici gıda piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi konusu ele alınmıştır. Takviye edici gıdalar mevzuatta ve uygulamada gıda olarak kabul edilmektedir. Bu gıdalar, ilaçlar ve diğer tıbbi ürünlerden farklıdır. Bu fark hem nitelik hem de düzenleme ve denetim boyutundan kaynaklanmaktadır. Fakat bu ürünlerin birbirlerinden ayırt edilmesi kolay değildir. Uygulamada bu konuda sorunlar yaşanmaktadır. Takviye edici gıdalara ve genel olarak gıdalara ilişkin münhasır bir kanun bulunmamaktadır. Mevcut mevzuat ise oldukça dağınık ve bünyesinde eksikler barındırmaktadır. Çalışmada bu eksikliklere dikkat çekilmiş ve iyileştirme ya da yeniden düzenleme önerileri sunulmuştur. Düzenleme ve denetim konuları bütüncül bir perspektifle ele alınmalıdır. Bu konudaki eksikliklerin birbirini doğrudan etkileyebileceği göz önüne alınarak bu doğrultuda hareket edilmelidir. Denetim konusunda mevzuatta açık ve anlaşılır bir biçimde belirlemeler yapılmalıdır. Takviye edici gıda denetimi Tarım ve Orman Bakanlığınca yapılmaktadır. Fakat gerek Bakanlığın iş yükü gerekse konunun spesifik ve uzmanlık gerektiriyor oluşu bu konuda geniş yetkilerle donatılmış, uzmanlığı bulunan Bakanlığın ilişkili kuruluşu şeklinde ya da üst kurul şeklinde bir kurumun oluşturulmasını gerekli kılmaktadır. Gıda güvenliğinin sağlanmasında bu düzenlemeler ve denetim faaliyetleri oldukça önemlidir. Gıda güvenliği tesis edilerek kamu düzeninin sağlanması amacıyla devlet, mevzuat hükümleri çerçevesinde denetim ve kontrol faaliyetlerinde bulunmaktadır. Karşılaştırma yapılabilmesi için bu çalışmada Avrupa Birliği ve Almanya'da takviye edici gıdalarla ilgili düzenlemeler ve denetim yapısı ele alınmıştır. Böylece ülkemiz dışında gıda güvenliğine yönelik olarak yapılan birtakım faaliyet ve uygulamaların görülmesi ve örnek alınması amaçlanmıştır.
Yargılamada ihtisaslaşma bağlamında Türk askeri ceza yargısı
Bu çalışmada yargıda ihtisaslaşmanın tarihsel, sosyolojik ve felsefi kökenleri incelenmiş, yargı teşkilatı içerisinde askeri yargı kolunun ve askeri mahkemelerin gerekli olup olmadığı, askeri mahkemelere geçmişten günümüze neden ihtiyaç duyulduğu ve askeri mahkemelerin evrensel hukuk ilkeleri kapsamında ihlal niteliği taşıyıp taşımadığı tartışılmıştır. Devletlerin tarihsel geçmişi incelendiğinde ordunun oluşumu ile askeri mahkemelerin kurulması aynı döneme denk gelmektedir. Çünkü devletler sınır güvenliğine önem verdiğinden ordu düzeninin bozulmaması için ayrıca önlemler alma ihtiyacı duymuştur. Bu kapsamda ordu içinde geçerli olacak şekilde ek mevzuat hükümleri oluşturulmuş ve bu mevzuat hükümlerini uygulamak üzere askeri mahkemeler kurulmuştur. Savaşların yoğun olduğu dönemler atlatıldıktan sonra askeri mahkemelere duyulan ihtiyacın her geçen gün azaldığı günümüze gelindiğinde askeri mahkemelerin gerekli olup olmadığı hala tartışılmaktadır. Askeri mahkemelerin varlığının evrensel hukuk ilkeleri açısından uygun olmadığı iddia edilmektedir. Özellikle askeri yargı kolunun yargıda birliğe engel olduğu, askeri mahkemelerde görev yapan asker kökenli hâkimlerin atamalarının yürütme organı tarafından yapılmasının ve asker kökenli hâkimlerin görev yaptıkları süre içerisinde orduya bağlı olmalarının hâkimin tarafsızlığı ilkesi açısından ihlallere yol açtığı konularında eleştiriler bulunmaktadır. Ancak ordunun dışarıya kapalı ve kendine has özellikleri olan bir örgüt olması dolayısıyla orduya tamamen yabancı kişilerin ordu içindeki uyuşmazlıkları rahatlıkla çözümleyemeyecektir. Bu nedenle askeri mahkemelerin ve bu mahkemelerde asker kökenli hâkimlerin görev yapmasının gerekli olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Sonuç olarak askeri mahkemelerin günümüzdeki evrensel hukuk ilkeleri kapsamında düzenlenmesinin, askeri mahkemelerin üye seçimlerinin yürütme organının etkisi altında olmadan yapılmasının ve görev süresi boyunca adli yargı mahkemeleri gibi hâkimlerin bağımsızlığını sağlayacak önlemlerin alınmasının gerekli olduğu değerlendirilmektedir.
Devlet otoritesi ve metaverse
Devlet, etrafında yaşanan sosyal, siyasal, stratejik olaylar veya jeopolitik şartların etkisiyle şekillenmektedir. Bu yönüyle devlet, değişim ve dönüşüme açık olgusal bir varlıktır. Teorik ve pratik yönleri itibariyle devlet olgusunu, her dönemin kendi şartları içerisinde incelemek gerekir. 1648 Westphalia Antlaşmaları ile şekillenen ve günümüzde varlığını sürdüren modern devlet de bu bağlamda tarihsel süreçle birlikte çeşitli dönüşümlere uğramıştır. Modern devlet, 20. yüzyılda küreselleşmenin tesiriyle belirli ölçüde sınırlandırılmış, buna karşın toplumsal düzen ve adalet sağlayıcı hukuk aktörü olma rolünü belirli ölçüde sürdürmüştür. Dijitalleşmeyle birlikte modern devletin bu rolünü de sarsan ve tahribata uğratan yeni bir süreç gelişmektedir. Dijitalleşmenin ulaşmayı hedeflediği duraklardan birisi de Metaverse'dür. Metaverse henüz gelişimini tamamlamamış, geleceğe dair bir kavramdır ve bireylere sosyal medya siteleri, kripto paralar ve çevrimiçi oyun platformlarının sunduğu imkan ve fırsatları, ileri teknolojik argümanlarla bir arada sunmayı amaçlamaktadır. Metaverse'ün geleceğe dair bir kavram olması, modern devletin egemenlik aygıtlarına yönelik olası etkisini somutlaştırmayı güçleştirmektedir. Bununla birlikte alt unsuru olarak ele alınan kavramların modern devletler nezdinde doğurduğu mevcut etki, Metaverse'ün gelecekteki olası sınırlayıcı ve dönüştürücü rolüne yönelik birtakım ipuçları sunmaktadır. Metaverse, farklı boyutları itibariyle devlet otoritesini ortadan kaldırmaya matuf yıkıcı akımın gelecekteki görünümü olarak şekillenmiştir. Bu çalışmada modern devletin egemenlik yetkilerinin, dijitalleşen dünyada metaverse aracılığıyla otorite yıkıcı etkileri tartışılmıştır.
6458 sayılı Yabancılar Ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında sınır dışı etme kararı ve sonuçları
Tarih boyunca var olan göç olgusu insanların yaşamış oldukları sosyal veya ekonomik sorunların başka bir coğrafyaya giderek bertaraf edilmesine hizmet etmiştir. Günümüzde ise bir kısım devlet vatandaşlarının refah içerisinde yaşaması, bunun karşısında, geri kalan büyük bir çoğunluğun ise maddi ya da siyasal sorunların olduğu topluluklarda bulunması veya geri kalmış toplum insanlarının teknolojik imkânlarla bu dengesizliği fark etmesi üzerine göçler bugün ve yakın gelecekte gündemde kalmaya devam edecektir. Siyasal yapılanmada en üst buyurucu güç olan devletler ise söz konusu göç olgusuna karşı kayıtsız kalmamış göçleri düzenli göç ve düzensiz göç olarak ayırmıştır. Egemen devletin hukukuna uygun bir şekilde ülkeye giriş yapılması düzenli göçü oluşturmaktayken hukuka aykırı bir şekilde ülkeye giriş yapan ya da bulunan yabancı ise düzensiz göçü oluşturmaktadır. Düzensiz göçle mücadele amacıyla tarih içerisinde benzer uygulamalar görülmekle birlikte neredeyse yeni kurallara bağlanmış sınır dışı etme kurumu oluşturulmuştur. Bu çalışmada ise Türk hukuku kapsamında sınır dışı etme kavramı ve sonuçlarını irdelenmiştir. Türk hukukunda sınır dışı etme kavramına yönelik muhtelif kanunlarda düzenlemeler olmasına rağmen son 50 yılda artan göç hareketlerinin karşısında 04.04.2013 kabul tarihli, nispeten yeni bir kanun olan 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında sınır dışı etme kararı gerek yerel gerekse uluslararası mahkeme kararları eşliğinde incelenecektir. Çalışmanın ana eksenini Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m. 52-60 arasında düzenlenen; sınır dışı etme kararı, hakkında sınır dışı etme kararı verilebilecek yabancılar, sınır dışı edilmeye engel durumlar, ülkeyi terke davet edilme, gönüllü terk, sınır dışı etmenin kanaatimizce en önemli sonucu olan idari gözetim kararı, geri gönderme merkezleri ve gerek sınır dışı etme kararına gerekse idari gözetim kararına karşı başvuru yolları ifade edilecektir. Bu çalışmayla elde edilmek istenilen maksat ise yakın bir kabul tarihi olan 6458 sayılı Kanunun uygulanmasında ve yorumlanmasında ortaya çıkabilecek belirsizliklerin uluslararası sözleşmeler ve mahkeme kararlarıyla birlikte yorumlanarak bir çerçeveye oturtturulmasıdır.
İdare hukuku bakımından gıda güvenliği ve gıda piyasasının düzenlenmesi
Toplumsal yaşamın güven içinde devam etmesi bakımından sağlıklı ve tüketilebilir gıdanın insanların sofrasına ulaşmasını sağlamak idarenin başlıca görevlerindendir. İdarenin gıda güvenliği faaliyetlerinin sistematik bir biçimde ele alınması, gıda güvenliği sürecinde karşılaşılan sorunların çözümü bakımından gerekliliktir. Dolayısıyla tarladan-sofraya gıda piyasasının düzenlenmesinde idarenin işlem ve eylemlerinin sorgulanması ve yeterliliğinin irdelenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı hassas ve uzmanlık bilgisi gerektiren gıda piyasasının düzenlenmesi sürecinde idarenin hangi görev ve yetkileri bulunduğu irdelenerek yapısal ve fonksiyonel yönleriyle idari işleyişi incelemektir. Bunun yanında siyasi irade ve diğer etki grupları müdahalesinin meydana getirebileceği olumsuzlukların özerk ve uzman statüdeki gıda otoritesi (düzenleyici ve denetleyici kurum) oluşturularak azaltılabileceği varsayımının tartışılmasıdır. Bu bağlamda öncelikle gıda hukuku ve gıda güvenliği konuları olmak üzere idare hukuku bakımından ülkemiz ve dünyada gıda güvenliği sisteminin işleyişi incelenecektir. Özellikle Avrupa Birliği'ndeki gelişmelerin iç hukukumuza yansıması gıda zincirinin her bir basamağı yönünden ayrıca değerlendirilecektir. Etkin gıda güvenliği için kurallar konulması, piyasanın denetlenmesi ve yönlendirilmesi görevlerinin geleneksel bakanlık teşkilatıyla gıda zinciri boyunca ne ölçüde yerine getirildiği detaylıca tartışılacaktır. Gıda güvenliği kapsamında ülkemizdeki idari teşkilatlanma ve faaliyetler incelenerek piyasa için gıda otoritesi önerisinde bulunulacaktır.
Yenilenebilir enerji kaynaklarının düzenlenmesi, denetlenmesi ve yenilenebilir enerji politikaları
Yaşanabilir ve temiz bir gelecek için yenilenebilir enerji kaynaklarının, enerji üretim ve tüketimindeki payının artırılması gerekmektedir. Bu payın artırılması ve bilincin oluşturulması görevi ise idarelere düşmektedir. Öncelikle küresel ölçekte devletler yenilenebilir kaynakların kullanımının artırılması yönünde politikalar belirleyecekler ve idareler ise politikaların bir sonucu olarak yenilenebilir enerji teşvik mekanizmalarını sistemlerine entegre ederek gerekli yargısal ve idari düzenlemeleri gerçekleştireceklerdir. Bir kamu hizmeti niteliği taşıyan elektrik üretim, iletim ve dağıtım faaliyetlerinde yenilenebilir kaynaklarının rolünün artırılmasında özel tüzel kişiler ve idareler iş birliği yaparak bir sonuca ulaşabileceklerdir. Bu tezin amacı, yenilenebilir enerji alanını idare hukuku boyutuyla inceleyerek, yenilenebilir kaynakların düzenlenmesi ve denetlenmesinde, kurumların yetki ve sorumluluklarının belirtilmesi ve politikalar bağlamında tartışılmasıdır. Bu doğrultuda öncelikle enerji ve enerji kaynaklarına yer verilmiş, yenilenebilir enerji kaynaklarını düzenleyen ve denetleyen kurumlara ve görevlerine değinilmiş, kanuni düzenlemeler ele alınmış, elektrik faaliyetlerinin kamu hizmeti boyutu tartışılmış ve yenilenebilir enerji politikalarının dünyadaki ve Türkiye'deki uygulamaları izah edilmeye çalışılmıştır.
Yargıtay Kararlarının mülkiyetin müsadere edilmesi bağlamında incelenmesi
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nda öngörülen tedbirler kamu düzenini sağlamak üzere suçlarla mücadele etmeyi amaçlamaktadır. Bu tedbirler uygulanırken insan haklarına müdahale edilmesi de kaçınılmazdır. Devletin suçla mücadele ve kamu düzenini sağlama yükümlülüğü yanında, bireyin haklarını koruma yükümlülüğü de vardır. Bu nedenle öngörülen tedbirler uygulanırken, insan haklarına yapılan müdahalenin hukuka uygun olması gerekmektedir. Bu hususta devletin yargı organları başta olmak üzere tüm devlet kurumları insan haklarını gözetmekle yükümlüdür. Bu çalışmada, 1982 Anayasası'nda belirtilen devletin insan haklarına saygı yükümlülüğünden yola çıkılarak, Yargıtayın müsadereye dair kararlarında yeknesak bir mülkiyet hakkı incelemesi yapıp yapmadığı araştırma konusu yapılmıştır. Araştırma konumuz, Yargıtayın müsadere usulüne ilişkin kararlarında mülkiyet hakkıdır. Konuya dair akademik çalışmalar, genel anlamda müsaderenin mülkiyet hakkına etkilerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) veya Anayasa Mahkemesi (AYM) kapsamında değerlendirmiş ancak spesifik bir Yargıtay incelemesi yapmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda konu bağlamında Yargıtay kararlarına odaklanılmıştır. Amacımız ise özelde; bu örnek üzerinden bir yargı organı olarak Yargıtayın insan haklarını koruma ve saygı gösterme konusundaki tutumuna dair genel veri elde etmektir. Genelde de Türk yargılama sisteminin insan hakları perspektifine veri sunmaktır. Bu amaçla birinci bölümde; mülkiyet hakkı anlayışının tarihi gelişimi, korunması, mülkiyet hakkının özellikleri, sınırlandırılması açıklanmıştır. Mülkiyet hakkının sınırlandırılması, kanunda sayılı bazı hallerde "kamu yararına" yapılacak müdahaleler ile mümkün kılınmıştır. Müdahale araçlarından biri olarak karşımıza çıkan müsadere usulü, sınırlandırma başlığı altında ele alınmıştır. İkinci bölümde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında anayasal bir hak olan mülkiyet hakkına 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5267 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenen müsadere tedbiri ile yapılan müdahalenin Yargıtay kararlarında nasıl karşılık bulduğu ele alınmıştır. Yargıtayın müsadereye ilişkin yargılamalarında; mülkiyet hakkı inceleme usulünün sistematik bir yeknesaklık sağlayıp sağlamadığı, insan hakları incelemesi yapan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarını dikkate alıp almadığı ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Yargıtayın müsadere konulu kararları üzerinden mülkiyet hakkı analizi yapılmıştır.
Ceza Muhakemesi Hukukunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları nedeniyle yargılamanın yenilenmesi
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yargılamanın yenilenmesi sebepleri tahdidi olarak düzenlenmiştir. Bu sebepler arasında gösterilen bir yargılamanın yenilenmesi nedeni de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ceza yargılaması hükmüne ilişkin ihlal veya dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı vermesidir (CMK m. 311/1-f). Bir uluslararası mahkemenin hak ihlali veya dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı vermesi halinde yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilebileceğinin kabulü artık çoğu modern hukuk toplumlarında görülmektedir. Bu durum ise insan hakları açısından oldukça önemli bir adım olarak kabul edilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan devletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararları icra etme yükümlülüğü altındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı nedeniyle yargılamanın yenilenmesi yolunun kabulü de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, Ek Protokollerinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin etkinliğini arttırmıştır. Bununla birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen bir karar nedeniyle icra edilecek yargılamanın yenilenmesi yolu yalnızca hükümlünün lehine olacak şekilde gerçekleştirilebilir. Başka bir anlatımla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı nedeniyle hükümlü aleyhine yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilemeyecektir. Yargılamanın yenilenmesi yolunun istisnai bir kanun yolu oluşu sebebiyle bu yolun muhakemesi Ceza Muhakemesi Kanunu'nda sıkı şartlara tâbi tutulmuştur. Bu usuli kurallara uyulmaması sebebiyle yargılamanın yenilenmesi gerçekleşmeyeceğinden kuralların taraflarca ve özellikle istem sahipleri tarafından detaylıca bilinmesi gerekmektedir. Çalışmanın amacı, ceza muhakemesi hukukunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları nedeniyle yargılamanın yenilenmesi kanun yolunu tüm yönleriyle ortaya koymaktır. Bu amaca hizmet edecek şekilde tezde öncelikle yargılamanın yenilenmesi yolunun genel esasları aktarılmış, sonrasında müstakil olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları nedeniyle yargılamanın yenilenmesi kurumu incelenmiş ve son olarak bu kurumun muhakeme süreci ortaya konulmuştur.
Rekabet hukukunda uzlaşma müessesesi
Bu çalışmada, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'a 16.06.2020 tarihli ve 7246 sayılı Kanun değişikliğiyle kazandırılan "uzlaşma müessesesi" incelenmektedir. Bu doğrultuda öncelikle uzlaşma müessesesinin hukuki tanımı ve unsurları açıklanarak, rekabet hukuku alanındaki gerekliliği ve uygulanabilirliği ortaya konulmaktadır. Rekabet hukuku alanında uzlaşma müessesesinin işleyişi, Uzlaşma Yönetmeliği ve Rekabet Kurulu tarafından yayınlanan "uzlaşma kararları" çerçevesinde detaylı olarak incelenmiştir. Çalışma sonucunda uzlaşma müessesesinin etkinliğini artırabilmek amacıyla hukuki sorunlar tespit edilmiş ve çözüm önerileri geliştirilmiştir.
İftira suçu
Çalışmamızın konusunu "iftira suçu" oluşturmaktadır. Bu suç tipi ile ilgili bilgiler tarihsel süreç ile birlikte ele alınarak nihayetinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu bağlamında izah edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda teorik tartışmalar ve Yüksek Mahkeme kararları dikkate alınarak suç tipinde karşılaşılan hususlara şahsi kanaatimizi de eklenerek ceza hukuku bilimine katkı yapmayı amaçlamaktayız. Çalışmamız özünde üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, bilhassa iftira suçunun tarihsel kökeni ve Türk hukukunun İslamiyet öncesi iftira suçunun varlığı ele alınmıştır. Ayrıca başka ülkelerin hukuk sistemleri incelenerek, suç tipinin evrensel olup olmadığı ve diğer hukuk sistemlerinde bir yaptırımla karşılanıp karşılanmadığı anlatılmıştır. Bunun yanında İslam hukuku mukayeseli hukuk olarak ele alınıp, kısaca İslam hukukun iftira suçunu ele alışı değerlendirilmiştir. Bölüm sonunda ise "zina isnadı ve nesebin reddi" durumuna yönelik suç tipi olan "kazif" suçunun, meri hukuk sistemi içerinde bir karşılığının bulunup bulunmadığı gerekçeleri ile ortaya konularak izah edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümde, Türk ceza hukuku bağlamında iftira suçunun koruduğu hukuki değer tartışması yapılmış, suçun unsurları ve iftira suçu açısından önem atfeden hukuka uygunluk halleri ele alınmıştır. Ayrıca iftira suçunun cezasını ağırlaştıran sebepler ve sonuçları izah edilmeye çalışılmıştır. Suçun özel görünüm biçimleri kapsamında bilhassa içtima kurumu açıklanmaya çalışılmıştır. Aynı bölüm içerisinde özellikle kanun koyucunun iftira eyleminden rücu etme halinde etkin pişmanlığın yapıldığı ana göre kademeli bir şekilde failin cezasının hafifletilme süreci ele alınarak izah edilmeye çalışılmıştır. Son bölümde, kanun koyucu tarafından basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçu için düzenlenen ve kanaatimizce infaz müessesi olan "hükmün ilanı" hususu izah edilmeye çalışılmıştır. Aynı bölüm içerisinde iftira suçundan hüküm alan bireylerin üzerinde iftira mahkûmiyetinin doğrudan veya dolaylı etkisinin bulunup bulunmadığı incelenmeye çalışılmıştır. Ayrıca iftira suçu ile bir kısım suç tipleri karşılaştırılarak benzer yönleri ile farklılık arz eden yönleri izah edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İftira, Adliye, Hukuki Menfaat, İhbar, Şikâyet, Yetkili Makam Soruşturmaya Yer Olmadığı Kararı, Hükmün İlanı, Mahkûmiyetin Etkisi, Tanıklık, Tezkiye, Zina İsnadı, "Kazif Suçu", Basın ve Yayın, İfade Özgürlüğü, Savunma Dokunulmazlığı.
Geçmişten geleceğe devletsiz hukuk
Bu çalışma, hukukun varlığının devlete bağlı olup olmadığını ve devletin yokluğunda hukukun nasıl işleyebileceğini sorgulamak amacıyla devletsiz hukuk kavramını derinlemesine tartışmaktadır. Modernist yaklaşım, hukukun devletin bir ürünü olduğunu ve devlet mekanizmaları tarafından yaratılarak uygulandığını savunmaktadır. Buna karşılık, bazı hukuk bilimciler ve filozoflar, hukukun devletten daha eski bir toplumsal yapı olduğunu, bu nedenle devlet olmadan da var olabileceğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda çalışmada, merkezi devlet otoritesinin bulunmadığı tarihsel ve çağdaş hukuk sistemlerini incelenecektir. Tez çalışmamız, farklı hukuki yapı ve yaklaşımları kapsamlı bir şekilde analiz etmektedir. Araştırma hem tarihsel hem de güncel örnekler üzerinden ilerlemekte, hukuk geleneklerini, uluslararası hukuk yaklaşımlarını ve yerel toplulukların kendi iç düzenlemeleriyle oluşturdukları hukuk sistemlerini detaylandırmaktadır. Özellikle özerk bölgelerdeki ve uluslararası örgütler içindeki hukuki uygulamalar, devletsiz hukukun pratikte nasıl işleyebileceği ve hangi koşullarda başarılı olabileceği üzerine değerli bilgiler sunmaktadır. Metodolojik olarak, bu çalışma çok disiplinli bir yaklaşımı benimsemektedir. Tarihsel süreçlerde devletin zayıf olduğu veya hiç var olmadığı durumlarda toplumların geliştirdiği düzenleyici normlar ve hukuki pratikler incelenmektedir. Aynı zamanda modern devletlerde ulus-devlet dışı aktörlerin hukuk sisteminde nasıl rol aldığı ve çok uluslu şirketler, uluslararası örgütler gibi yapılar aracılığıyla devlet otoritesinden bağımsız normlar geliştirip geliştirilemediği tartışılmaktadır. Çalışmanın bir diğer önemli boyutu, küreselleşme, teknolojik gelişmeler ve değişen siyasi koşulların ışığında gelecekte hukukun devletten bağımsız nasıl evrilebileceği üzerine olası senaryolardır. Özellikle dijitalleşmenin ve globalleşmenin artmasıyla birlikte hukukun merkezi devlet otoritesinden bağımsız nasıl şekillenebileceği ve bu yeni hukuk düzenlerinin nasıl bir yapıya sahip olacağı üzerine öngörülerde bulunulmaktadır.
Türk ceza muhakemesi hukukunun modernleşme başlangıcı
Bu çalışmada Türk ceza muhakemesi hukukunun modernleşme başlangıcı incelenmiştir. Ceza muhakemesinin modernleşmesi olgusu, dünyada 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu (Code d'instruction criminelle) ile oluşturulmuştur. Türkiye'de ise diğer kıta Avrupası ülkelerinde olduğu gibi, adı geçen kanunun bazı değişikliklerle 1879 tarihinde Usûl-i Muhâkemât-ı Cezâiye Kânûn-ı Muvakkati adıyla kabul edilmesiyle bu modernleşme süreci başlamıştır. Kıta Avrupası'nın ceza muhakemesinin gelişimi ve modernleşmesi birden olmamış, zamanla ve diyalektik bir süreçle ortaya çıkmıştır. Çalışmada bu süreç, 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu'na gidilen yol olarak ifade edilmiş ve bu yolların aşamaları belirtilmiştir. Antik Roma'daki ceza muhakemesi uygulamaları, Cermen kavimlerinin ceza muhakemesi pratikleri ve Roma Katolik kilisesi merkezinde Kanon hukuku çevresinde şekillenen engizisyon usulü, kıta Avrupası'nın ceza muhakemesi gelişiminde etkili adımlar olmuştur. Engizisyon usulünün, maddi hakikati arama yolunda sanığı hukuki güvencelerinden yoksun bırakması ve işkenceyi bir araç olarak kullanarak insan haklarını sistematik şekilde ihlal eden mekanizmaları saat gibi işletmesi, zamanla eleştirilere muhatap olmasına ve Fransız İhtilali döneminden sonra bu eleştirilerin kuvveden fiile çıkmasıyla yeni bir ceza muhakemesi sistemi arayışına vesile olmuştur. Bu yolun adı tüm kıta Avrupası ceza muhakemesi hukukunu doğrudan etkileyen Code d'instruction criminelle'dir. Modernleşme süreci Avrupa için bu kanunla başlamıştır. Türk ceza muhakemesi hukukunun modernleşme süreci, Avrupa ceza muhakemesinin iç dinamiklerinden farklı bir çerçevede gerçekleşmiştir. Bu kapsamda, Türk ceza muhakemesi hukukunun gelişimi, zamana, coğrafyaya, sosyal yaşam koşullarına ve siyasi yapıya bağımlı olarak şekillenmiştir. Bu bağlamda klasik öncesi dönemdeki Türk ceza muhakemesi hukuku, göçebe hayatın getirdiği pratik bir karakter taşırken klasik dönemde İslam hukukunun kurumsallaşmasıyla daha sistematik bir paradigmaya geçmiştir. Tanzimat Fermanı sonrası yapılan hukuk reformları çerçevesinde ceza muhakemesi hukukunun iyileştirilmesi için Fransız hukukunda Code d'instruction criminelle'in büyük oranda iktibas edilmesi Türk ceza muhakemesi hukukunu yeni bir paradigmaya dahil etmiştir. Bu yeni paradigma modern ceza muhakemesidir.
Başkanlık sisteminde impeachment (suçlama) usulü
Impeachment, başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerde yasama ve yürütme organları arasındaki dengeyi sağlayan anayasal denetim mekanizmalarından biridir. Tarihsel kökeni İngiltere'ye dayanan impeachment usulünün ilk örnekleri 14. yüzyılda görülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri'nin bağımsızlığını elde etmesinden sonra anayasayı hazırlayanlar İngiltere'deki impeachment örneklerini yakından takip etmiş ve kendilerine özgü olarak uyarlamışlardır. ABD Anayasası'nda impeachment usulünün benimsenmesiyle başkan, başkan yardımcısı ve bütün sivil memurlar vatana ihanet, rüşvet ve diğer ağır suçlar ve hafif suçlardan dolayı suçlanması mümkün kılınmıştır. Impeachment, ABD Anayasası'nda çift aşamadan oluşan bir sistem olarak düzenlenmiştir. Suçlandırma aşaması Temsilciler Meclisi'nde, yargılama aşaması ise Senato'da gerçekleşmektedir. Esas itibarıyla bir cezai sorumluluk mekanizması olan impeachment, ABD'de zaman zaman siyasi emellere dayalı başvurulan bir yöntem olmuştur. Impeachment mekanizması, başkanlık sistemiyle yönetilen Latin Amerika ülkelerinin anayasalarında da yer almaktadır. Bu çalışmada incelenen Brezilya, Meksika, Bolivya ve Venezuela anayasalarında impeachment işleyişi farklı şekillerde yer almıştır. Ancak bu ülkelerdeki demokrasi anlayışı yeterince oturmadığı için başkanlık sistemine özgü kavram ve kurumların tam anlamıyla işlevsel olmamasına yol açmıştır. Öyle ki, Latin Amerika coğrafyasında impeachment, çoğu zaman Başkanı istifaya zorlama aracı olarak kullanılmaktadır. Türkiye'de ise 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile birlikte Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. 2017 Anayasa değişikliği öncesindeki Türk Anayasaları ele alındığında Cumhurbaşkanı cezai olarak yalnızca vatana ihanet suçundan sorumlu kılınmıştır. Vatana ihanet kavramına ilişkin mevzuatta herhangi bir tanıma yer verilmeyişi, hangi suçların vatana ihanetin kapsamına girdiğine dair uzun yıllar süren tartışmalar doğurmuştur. Nihayet Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen yeni sistemde, Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğunun kapsamı genişletilmiştir. Anayasa'nın 105. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı hakkında, herhangi bir suç işlediği iddiasıyla suçlandırma süreci başlatılabilecektir. Bu bağlamda Türk Anayasa Hukuku Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğunda Türkiye Büyük Millet Meclisi soruşturma aşamasını; Yüce Divan ise kovuşturma aşamasını oluşturmaktadır. Anayasa'da yapılan değişiklik sonrası Yüce Divan'ın görevine ilişkin bazı tartışmalar devam etmekte olup; çalışmada bu tartışmalara da değinilmiştir.
1924 anayasasında yasama organı
Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasal gelişiminde 1924 Anayasası, devletin temel organlarını tanımlaması ve ulusal egemenliğe dayalı bir yönetim anlayışı oluşturması bakımından önemli bir adımdır. Bu anayasa, Cumhuriyet'in ilanından sonraki dönemde meclis hükümeti sistemi ile parlamenter sistem arasında bir denge kurmayı hedeflemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), yasama yetkisinin tek sahibi olarak belirlenmiştir ve güçlü bir otorite haline gelmiştir. Çalışma, 1924 Anayasası'ndaki yasama organına ilişkin düzenlemeleri incelemekte ve TBMM'nin "milletin tek ve gerçek temsilcisi" olarak tanımlanması ile yasama yetkisinin yalnızca Meclis'e verilmesini ulusal egemenlik ilkesinin nasıl vurgulandığını anlamak için bir başlangıç noktası olarak değerlendirmektedir. Araştırma, anayasanın metin analizinin yanı sıra pratikteki işleyişini de değerlendirmektedir. Özellikle meclis hükümeti sisteminden parlamenter sisteme geçişte yasama organının rolü ve yürütme üzerindeki denetim fonksiyonu incelenmektedir. Osmanlı dönemindeki Kanun-i Esasi'den devralınan unsurlar ile anayasanın yasama organını düzenleyen maddeleri arasındaki dönüşüm, Cumhuriyet rejiminin kurumsal altyapısını nasıl etkilediği çerçevesinde ele alınmaktadır. Çalışma, 1924 Anayasası'nın yasama organına dair düzenlemelerle sınırlı kalmakta, yürütme ve yargı ile ilgili hükümleri tezin sınırları dışında bırakmaktadır. Bu tezin amacı, yasama fonksiyonu ve TBMM'nin anayasal çerçevedeki yapılandırılmasını derinlemesine incelemektir. Yasa yapma süreçleri ve TBMM'nin yasama yetkileri, anayasal temeller oluşturan kritik unsurlar olarak değerlendirilmektedir. Milletvekili seçimleri ve yasama-yürütme ilişkileri gibi unsurlar, anayasa metni ve uygulanması arasındaki ilişkiyi açıklamak amacıyla değerlendirilmiştir. Ayrıca 1924 Anayasası'nın yasama organının uluslararası anayasa hukuku bağlamındaki konumu üzerine de bir değerlendirme yapılmaktadır. Tezde, anayasanın nasıl bir halk egemenliği sistemi kurduğu ve TBMM'nin siyasal sistemdeki rolü aktarılmaktadır. Yasama ve yürütme yetkilerinin birleştirilmesi, kuvvetler birliği ilkesini benimsemiş ve yasama organını devletin tüm fonksiyonlarının merkezi hale getirmiştir. Yasama organı tasarlarken ulusal egemenlik ilkesinin modern parlamenter demokrasi ile nasıl harmanlandığı, anayasanın TBMM'yi hem yasama hem de yürütme üzerinde denetim yetkisi ile donattığı gösterilmektedir. Bu çalışmada, 1924 Anayasası'nın yasama organı ve düzenlemeleri üzerindeki etkisi, dönemin toplumsal ve siyasi koşulları göz önüne alınarak detaylı bir şekilde incelenmektedir.
Türk ceza kanunu'nun 172,173,174. maddelerinde düzenlenen suçlar bağlamında nükleer tesis işletenin cezai sorumluluğu
Nükleer enerji, geçmişten günümüze kaydettiği gelişmeler sonucunda, devletler arasında güç ve gelişmişlik düzeyinin temel göstergelerinden biri haline gelmiştir. Nükleer enerji olağan şartlarda çevreci enerji türlerinden biriyken kaza durumunda çevre kirliliğinin boyutu diğer enerji türlerinden yüksek olduğundan nükleer enerjinin kullanım şekline göre avantajı da dezavantajı da üst düzey olabilmektedir. Literatürde nükleer kaza halinde hukuki sorumluluklara ilişkin tazminat hukuku açısından çalışmalar bulunmaktadır. Ceza hukuku yönünde literatürde boşluk olduğu kanaatiyle oluşturulan çalışmamız uyarınca, nükleer tesis işletenin kazadan dolayı cezai sorumluluğunun belirlenmesinde kusur ve yükümlülüklerin tespiti önem arz etmektedir. Öyle ki, nükleer kazalarda ceza hukukunun evrensel ilkesi gereği son çare olan cezalandırmanın hukuki temele dayandırılması zordur. Dolayısıyla nükleer kazaların sınır aşan etkilerinde cezai sorumluluklara ilişkin uluslararası ve ulusal düzenlemelerin incelenmesi zarureti doğmuştur. Nükleer tesis kazalarının geniş coğrafi alanları uzun sürelerde etkilemesi sebebiyle illiyet bağının tespiti de zordur. Çalışmamızda yargılamada farklı pozitif bilim dallarından yararlanılmadan yalnızca hâkimin bilgi ve tecrübesiyle cezai sorumluluğa ulaşılamayacağına değinilmiştir. Türk Ceza Kanunu'nun 172, 173, 174. maddeleri uyarınca yapılan incelemede Nükleer Düzenleme Kanunu ile Türk Ceza Kanunu uyarınca düzenlenen diğer suç tiplerine değinilmiştir. Nükleer santrallerde meydana gelen kazaların çevreye, başkasının sağlığına, hayatına, malvarlığına karşı doğurabileceği tehlike ve zararlara ilişkin ceza sorumlulukları irdelenmiştir. Çalışmamız kapsamında hukuki eserlerin kapsamı dışında kalan pozitif bilimlere ilişkin genel eserler incelenerek güncel verilerle kümülatif şekilde değerlendirilmiştir. Kaynak incelemeleri ile elde edilen bilgiler ile sayısal verilere de dayanarak genel sonuçlara ulaşılmıştır.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde denge ve denetleme mekanizmaları
Bu çalışmanın amacı, 2017 Anayasa değişiklikleri ile kurulan yeni hükümet sisteminde denge ve denetleme mekanizmalarına ne ölçüde yer verildiğini ve bu mekanizmaların nasıl dizayn edildiklerini incelemektir. Bu incelemeyi yapmak için öncelikle Türkiye'ye özgü yeni bir sistem olarak gündeme gelen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini anayasa hukuku açısından ele almak gerekmektedir. Yeni sistemin dünyada kabul edilmiş başlıca hükümet sistemleri arasındaki yerini belirlemek amacıyla, öncelikle hükümet sistemleri genel hatlarıyla değerlendirilecektir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini inceleyeceğimiz bölümde, yeni sisteme giden süreci anlamak açısından ilk aşamada, Osmanlı döneminden başlamak üzere Türk anayasal gelişmelerine özellikle yasama, yürütme ve yargı ilişkileri açısından genel hatlarıyla yer verilecektir. Türk anayasa tarihi boyunca yaşanan gelişmelerin ve önemli olayların ele alınması 2017 Anayasa değişikliğinin arka planını analiz etme konusunda yardımcı olacaktır. Bölümün devamında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde yasama, yürütme ve yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, görevleri ve birbirleriyle olan ilişkileri incelenecektir. Birinci bölümün kapsamı bu şekildedir. İkinci bölümde ise, denge ve denetleme mekanizmaları kavramını kuvvetler ayrılığı ilkesi odağında tartışılması ile başlayacaktır. Denge ve denetleme mekanizmalarının teorik altyapısı verildikten sonra, Anayasamızdaki düzenlemelere değinilecektir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yer alan denge ve denetleme mekanizmaları, yürütmenin sahip olduğu araçlar ve yasamanın sahip olduğu araçlar olmak üzere iki ayrı başlık altında ele alınacaktır. Anayasa ile Cumhurbaşkanına tanınan seçimleri yenileme, kanunları geri gönderme (veto), Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma, atamaları gerçekleştirme ve Meclise mesaj verme yetkileri yürütmenin sahip olduğu mekanizmalar; TBMM'ye tanınan seçimleri yenileme, genel görüşme, soru, meclis araştırması, meclis soruşturması yetkileri ise yasamanın sahip olduğu mekanizmalar kapsamında ele alınacaktır. 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile bu mekanizmalara ilişkin getirilen değişiklikler, bu araçların eski sistemdeki halleri ile karşılaştırılarak ve bunlara yöneltilen eleştiriler de göz önüne alınarak tahlil edilecektir.
Resmî Gazete uygulaması bakımından devletin pozitif yükümlülüğü çerçevesinde unutulma hakkı
Dijital çağda kişisel verilerin kalıcılığı ve erişilebilirliği, veri mahremiyeti ve güvenliği konusunda önemli endişeleri beraberinde getirmiştir. "Unutulma hakkı", bireylerin kişisel bilgileri üzerindeki kontrolünü yeniden kazanmasını ve bu bilgilerin sınırsız erişilebilirliğinin olumsuz etkilerini hafifletmesini sağlayan kritik bir hukuki kavram olarak ortaya çıkmıştır. Bu tez, unutulma hakkını devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde incelemekte ve bu hakkın Resmî Gazete uygulamasına mercek tutmaktadır. Çalışma üç ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölüm, devletin pozitif yükümlülüklerinin felsefi ve hukuki temellerini ele alarak, bu yükümlülüklerin temel hakların korunmasındaki rolüne vurgu yapmaktadır. Pozitif ve negatif yükümlülükler arasındaki ayrım, bu yükümlülüklerin kapsamı ve sınırları ile hukuki dayanakları, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) çerçevesinde, 1, 8 ve 13'üncü maddeler ışığında analiz edilmektedir. İkinci bölüm, unutulma hakkının kapsamlı bir analizini sunmaktadır. Hakkın kökenleri, tanımı ve unsurlarının yanı sıra, mahremiyet hakkı, kişisel veri koruma ve itibar gibi diğer temel haklarla ilişkisi incelenmektedir. Ayrıca, uluslararası hukuki çerçeveler, Avrupa Birliği düzenlemeleri ve içtihatları ile Türkiye'nin hukuki sistemi ve yargı uygulamaları bu bağlamda değerlendirilmektedir. Son bölüm, Resmî Gazete'nin hukuki ve idari kararların yayımlandığı Devlet kontrolündeki bir platform olarak rolüne odaklanmaktadır. Resmî Gazete'nin aleniliği ile bireylerin unutulma hakkı arasındaki potansiyel çatışmalar ele alınmaktadır. Bu çalışma, Resmî Gazete'den kişisel verilerin kaldırılmasına yönelik taleplerin değerlendirilmesi sürecini ele almakta ve kamu yararının korunması ile bireylerin haklarının gözetilmesi arasında adil bir denge oluşturulmasına yönelik değerlendirmeler sunmaktadır. Sonuç olarak bu çalışma, Resmî Gazete bağlamında unutulma hakkının uygulanmasının önemini vurgulamakta ve hukuki güvenlik ilkesi ile unutulma hakkı arasında bir denge sağlanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Unutulma Hakkı, Resmî Gazete, Devletin Pozitif Yükümlülüğü, Yargı İlanları
İslam hukukunda mahkeme bağlantılı tahkim yoluyla uyuşmazlık çözümü
İnsan, tabiatı gereği sosyal bir varlıktır. İnsanlar arasındaki menfaat çatışmaları ise sosyal hayatın doğal bir parçasıdır. Bu çatışmalar sebebiyle oluşan uyuşmazlıkların, toplumsal bağları zedelemeden çözülmesi bireysel ve ticari ilişkilerin gelişimi için mühimdir. Taraflar arasındaki ilişkileri korumayı, onarmayı ve güçlendirmeyi amaçlayan alternatif uyuşmazlık çözüm yolları bu bağlamda daha müspet sonuç verir. İslam hukukunda, devlet yargısına alternatif yöntemler; bu fikir etrafında hem kurumsal olarak incelenmiş hem de uygulamada yaygın biçimde kullanılmıştır. İslam hukukunun temel kaynakları incelendiğinde, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının teorik ve pratik temelinin tahkim kurumu etrafında şekillendiği görülür. İslam hukukunda mahkeme bağlantılı tahkimi inceleyen bu çalışmada, İslami tahkimin niteliği, yargılama usulü ve güncel uygulamaları incelenmiştir. Klasik fıkıh eserlerinden elde edilen veriler, Türk hukukunda düzenlenen tahkim kurumunun sistematiğine göre tasnif edilmiştir. Çalışma kapsamında incelenen tahkim sistemi, Hanefî fıkıh eserlerine göre hazırlanan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye ve Usûl-i Muhâkeme-i Hukûkiyye Kanûn-i Muvakkati'ndeki düzenlemelere dayanmaktadır. Bu çerçevede, hakem kararı kesin hüküm ifade etmez, ancak yetkili mahkeme tarafından icra edilebilirlik şerhi verildikten sonra ilam haline getirilir. Yetkili mahkemeye arz edilmemiş bir hakem kararının sulh sözleşmesi niteliğinde olduğu kabul edilir. Bu yaklaşımın, pozitif hukuk terminolojisindeki mahkeme dışı sulh sözleşmesine karşılık geldiği görülür. Hakem kararının, mahkeme tarafından onaylanarak icra edilebilir kılınması ise; mahkeme dışı sulh sözleşmesine, icra edilebilirlik şerhi verilmesi olarak değerlendirilebilir. Osmanlı hukuk sistemindeki tahkim sisteminin bir benzeri, Birleşik Krallık'ta yürürlükte olan 1996 Tahkim Kanunu'nda da görülmektedir. Tahkimin esasına uygulanacak hukuk bakımından dini kuralların tercih edilmesinin mümkün olduğu bu sistemde hakem kararı doğrudan icra edilebilir olmayıp, yetkili mahkemenin onayı ile cebri icraya konu olmaktadır. Bu düzenlemelere göre, uzun süredir hizmet veren İslami tahkime karşı birçok kampanya yürütülmüş; ancak İslami tahkim uygulaması günümüze kadar ulaşmıştır.
Devlet memurlarının geçici görevlendirilmesi ve hukuki sonuçları
Kamu hizmetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesi toplumun huzur ve dirlik içinde yaşaması bakımından önem arz etmektedir. Kamu hizmetlerinin etkin bir şekilde yürütülmesinin en önemli unsuru ise kamu görevlileridir. Bu çalışmada idare hukuku kapsamında devlet memurlarının kamu hizmetlerini daha iyi yürütebilmesi için yapılan ve görev yeri değişikliği sonucunu doğuran geçici görevlendirme işlemine ilişkin düzenlemeler incelenmiştir. Devamında devlet memurlarının geçici görevlendirmesi işlemine ilişkin hukuki sonuçlar ele alınmıştır. Geçici görevlendirme, kurumlar arası ve kurum içinde kamu personeli değiştirme imkânıdır. Bu nedenle çalışmamızın birinci bölümünde; kamu görevlisinin ne olduğu, kamu görevliliğinin ölçütleri ve kamu görevlisine ilişkin sınıflandırmalar ele alınmıştır. Kamu görevlilerine ilişkin bu incelemelerin yapılmasının nedeni, kamu görevlisinin içinde bulunduğu istihdam türüne bağlı olarak hakkında uygulanacak olan düzenlemelerin değişiklik göstermesinden kaynaklanmaktadır. Bu bakımından geçici görevlendirmenin şartlarının ve hukuka uygunluğunun belirlenmesinde önem arz etmektedir. Akabinde geçici görevlendirme kavramına ilişkin temel ilkeler ve kavramlar incelenmiştir. Kamu görevlisinin çalışma koşullarında önemli değişikliklere sebebiyet veren geçici görevlendirme işlemi, idare hukuku bünyesinde birden çok genel ve özel nitelikteki düzenlemeler ile uygulanmaktadır. Çalışmamızın ikinci bölümünde, devlet memurlarına uygulanan geçici görevlendirme işlemine dair farklı kanuni düzenlemeler incelenerek geçici görevlendirmenin usulü ve esasları hakkında ayrıntılı değerlendirmeler yapılmıştır. Akabinde çalışmamızın üçüncü bölümünde devlet memurlarına yönelik geçici görevlendirme işlemlerine ilişkin hukuki sonuçlar değerlendirilmiştir. Geçici görevlendirme işlemlerinde devlet memurlarının hakları ve yükümlülükleri incelenmiştir. Geçici görevlendirme işleminde ayırt edici özellikler taşıyan; idarenin takdir yetkisi, harcırah ve yürütmenin durdurulması kurumu ele alınmıştır.
Uluslararası hukukta Filistin meselesinin gündemleştirilmesi: Üçüncü dünya perspektifi ışığında 1947 BM Genel Kurulu Özel Oturumu
Uluslararası hukukun en tartışFilistin meselesi, BM Genel Kurulu 181 (II) sayılı kararı, BM'nin araçsallaştırılması, 1947 BM Genel Kurulu Özel Oturumu, TWAIL, kendi kaderini tayin hakkı malı konularından biri olan Filistin meselesinin günümüzde hâlâ çözüme kavuşturulamamış olmasının nedenlerini anlayabilmek için, meselenin Birleşmiş Milletler (BM) gündemine ilk kez nasıl taşındığının ve hangi hukuki temeller doğrultusunda ele alındığının eleştirel bir perspektiften incelenmesi gerekmektedir. Mevcut literatürde, uluslararası hukukta Filistin meselesi ele alınırken, genellikle 1947 tarihli 181 (II) sayılı BM Genel Kurulu Filistin Taksim Kararı ve bu karar öncesinde yürütülen Genel Kurul tartışmaları odak noktası haline gelmektedir. Ancak, Filistin meselesinin BM gündemine taşındığı ve BM Filistin Özel Komitesi'nin (UNSCOP) kurulduğu 1947 tarihli BM Genel Kurulu Özel Oturumu'nun kapsamlı biçimde incelendiği bir çalışmanın bulunmaması bu alandaki önemli bir boşluğa işaret etmektedir. Oysa söz konusu Özel Oturum, BM'nin Filistin meselesine yönelik yaklaşımının şekillenmeye başladığı ilk aşamayı temsil etmekte; bu yönüyle, sürecin bütüncül ve tarihsel bağlam içinde anlaşılabilmesi açısından önemli bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Bu çalışmada, 1947 BM Genel Kurulu Özel Oturumu kapsamında yürütülen müzakereler, Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yaklaşımları (TWAIL) çerçevesinde eleştirel bir analizle değerlendirilmiştir. Yapılan inceleme sonucunda, BM'nin bu Özel Oturum'daki karar alma süreçlerinin, her ne kadar hukuki bir meşruiyet çerçevesi içinde sunulmuş olsa da, esasen dönemin baskın siyasal aktörlerinin çıkarlarını yansıttığı ve uluslararası hukukun, bu süreçte tarafsız ve evrensel ilkeler temelinde değil, güç ilişkileri ekseninde işlediği sonucuna ulaşılmıştır.
Özgürlüğünden mahrum bırakılan kişilerin infaz hakimliği açısından şikayet süreçlerinin ele alınması
İnfaz sisteminin etkin ve anlaşılır olması gerekir. Ceza mahkemelerince verilen cezaların etkin bir şekilde infaz edilmesi hem mağdurun tatmin edilmesi hem de hükümlünün tekrar topluma kazandırılarak faydalı bir birey haline getirilmesi açısından çok önemlidir. İnfaz hukuku denilince akla ilk olarak "infaz savcısı, cezaevi, matematiksel işlemler" gibi terimler gelse de bunun ötesinde açıklanması gereken birçok konu bulunmaktadır. Hükümlü ve tutuklunun, cumhuriyet savcısı ve ceza infaz kurumunun işlem, karar ve faaliyetlerine karşı nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilmediklerini, hatta avukat, cumhuriyet savcısı ve hâkimlerin dahi cezanın infazı ve aşamalarını anlamak noktasında tereddüt yaşadıklarını görmekteyiz. Bu çalışmada öncelikle infaz sisteminin kaç aşamadan oluştuğundan kısaca bahsedildikten sonra 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu'nda düzenlenen maddeler açıklanacaktır. Özellikle infaz hâkimliğinin niteliği, yetki ve görevlerinin neler olduğunun belirtilmesini takiben hükümlü ile tutuklular tarafından verilen dilekçeler sonrasında yürütülen şikâyet sürecinde nasıl hareket edilmesi gerektiği ve sonucunda verilecek karar türlerinden bahsedilecektir. Böylece tutuklu ve hükümlünün talepleriyle ilgili cezaevi ve cumhuriyet savcısı tarafından yapılması gereken araştırmaların neler olduğuna dair bir bakış açısı kazandırılacaktır. Aynı zamanda infaz hâkiminin, tutuklu ve hükümlünün şikâyetiyle ilgili karar verirken Anayasal haklar bağlamında konuyu nasıl ele alacağı anlaşılacaktır. İkinci bölümde ise, hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumunda barındırıldıkları dönemde kendilerine uygulanabilecek disiplin cezaları ve uygulamada en çok karşılaşılan disiplin cezası türleri açıklandıktan sonra disiplin soruşturmasının nasıl yapıldığı, bu soruşturma yapılırken nelere dikkat edilmesi gerektiği ve bu soruşturmanın sonucunda kurum tarafından verilen karara yönelik infaz hâkimliğine yapılan şikâyet açısından değerlendirmeler yapılacaktır.
Danıştay kararları ışığında 4734 ve 4735 sayılı kanun uyarınca verilen ihaleden yasaklama kararları
4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu Türk Hukuku'na yakın zamanda giren Kanunlardır. Avrupa Birliği'nin kamu ihalelerine ilişkin direktifleri ile uyumlu bir kamu ihale sistemi kurmaya yönelik bu kanunların yürürlük tarihinden önce kamu ihalelerinin çoğunda uygulanmakta olan 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun uygulama alanı oldukça daralmıştır. Ekonomik kamu düzeninin sağlanması ile doğrudan ilgili olan kamu ihale sisteminin sağlıklı işleyebilmesi için 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nda temel ilkeler belirlenmiştir. Bu temel ilkelerin korunması ve bu kanunlarda öngörülen hükümlere uygun şekilde ihale sürecinin yürütülmesi amacıyla idarelere bir takım yaptırımlar uygulama yetkisi verilmiştir. Bu yaptırımlardan biri olan, idareler tarafından verilen ihalelere katılmaktan yasaklama kararları çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır. Kamu ihalelerine katılmaktan yasaklamanın hukuki niteliği, bu müessesenin uygulanması sırasında dikkate alınması gereken ilkeler, ihaleden yasaklama kararının sebep unsurunu teşkil eden fiil ve davranışlar ile bu yaptırım karşısında başvurulacak idari ve yargısal yollar ele alınmıştır. Bu hususlar ele alınırken de Danıştay'ın yaklaşımından bahsedilerek yargı kararlarından örnekler verilmiştir.
Cinsel suçlarda medya ve adil yargılanma: İfade özgürlüğü ile masumiyet karinesinin çatışması
İnsanlığın varlığını kabul ettiği ilk günden itibaren insan hakları kavramının kapsamı genişlemektedir. Uygarlaşma ile birlikte hukuk düzenince koruma altına alınan çok sayıda yeni hak ortaya çıkmıştır. İnsan haklarındaki çeşitlilik zamanla artsa da bazı hakların diğerlerinden daha üstün bir öneme sahip olma hâlinde herhangi bir değişiklik olmamaktadır. Masumiyet karinesi kişinin devlet ve toplum gözünde suçlu muamelesine tabi tutulmaksızın adil şekilde yargılanmasını temin ederken ifade özgürlüğü demokratik toplum düzeninin temel taşlarından biri olarak bireyin ve toplumun varlık göstermesini, gelişmesini, dayanışmasını sağlamaktadır. Her biri hakkında öğretide oldukça uzun değerlendirmelerde bulunulan bu haklar günümüzde yaygın bir insan hakları çatışmasının merkezinde yer almaktadır. İnternet ve sosyal medya sayesinde kullanım alanı devamlı genişleyen ifade özgürlüğü, özellikle cinsel suçlarla suçlanan kişiler yönünden masumiyet karinesinin ihlal edilmesinde araç olarak kullanılmaktadır. Cinsel suçlara toplumsal yaklaşım, sosyal medyanın asılsız içerikler oluşturmaya ve toplumsal tepkileri tahrik etmeye teşne yapısı, masumiyet karinesinin cinsel suç failleri yönünden korunmasının zorlukları gibi nedenlerle çatışma hali masumiyet karinesinin ortadan kalkması düzeyinde ağır sonuçlar doğurmaya başlamış; suçlanan kişilerin kitlesel linçlere maruz kalmasına ve yargılamaların adil olmadığı algısının toplumda yayılmasına yol açmıştır. Bu çalışmanın amacı, masumiyet karinesi ve ifade özgürlüğü çatışmasının ciddi bir soruna dönüştüğü, sosyal medyanın çatışma doğuran yapısında düzenlemeye gidilmesi gerektiği, çatışmanın dengeye kavuşturulması için hangi yolların izlenebileceği konularının ortaya konulması yoluyla bu çatışmaya akademik yönden dikkat cezbetmektir. İnsan haklarına müdahale etmeme ve başkalarının ihlallerini engelleme yükümlülüğü bulunan devlet, güncel ve yaygın bir mağduriyete dönüşmüş olan bu çatışmayı çözmesi gereken yegâne yetkilidir. Yasama, yargı ve yürütme erklerinin her birinin bu konuda atacak adımları olduğu savıyla bu çalışmada masumiyet karinesi ve ifade özgürlüğünün çatışması güncel şartlar ele alınarak incelenmekte, sosyal medyanın çatışmayı tetikleyici rolüne dikkat çekilerek bu konuya müdahale etmenin acil bir ihtiyaç haline geldiği vurgulanmaktadır. Çalışma boyunca sebeplerine ve somut örneklerine yer verilen haklar çatışmasının dengeye kavuşturulması için kanuni düzenleme, içtihat geliştirme, medya ve kurumların ilişkisini düzenleme ve eğitim sisteminde ileriye dönük iyileştirmeler yapma önerilerinde bulunularak çalışma neticelendirilmektedir.
Uluslararası yumuşak hukuk kavramı: Tanımlama sorunu ve farklı yaklaşımlar
Uluslararası yumuşak hukuk kavramının öğretisel bir kurgu olarak ortaya çıkışı, beraberinde uluslararası hukukun kaynak teorisine dair derin tartışmaları getirmiştir. Fakat bu kavramın anlaşılabilmesi için yalnızca kaynak teorisi içinden değil, onu ortaya çıkaran sosyopolitik arka plan ve konseptin uluslararası hukukun tedrici gelişimi için bir araç olarak görülmesi tartışmaları üzerinden de değerlendirmeler yapılması gerekmektedir. Bu doğrultuda tezde uluslararası yumuşak hukuk kavramı üç katmanlı bir incelemeye tabi tutulmuştur: (1) kavramsal ve teorik konumlandırma, (2) sosyopolitik arka plan ve (3) araçsallaştırma tartışmaları. İlk bölümde kavramın tanımları ele alınıp tanımlama sorunları tartışılmış; farklı tanımlar arasındaki yaklaşım farklılıkları ortaya konulmuş ve konseptin hukukun genel teorisi bakımından konumu değerlendirilmiştir. Bu sayede kavramın hukuk olan ile hukuk olmayan arasında konumlandırılmasının neye tekabül ettiği gösterilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde kavram; ortaya çıkışına zemin hazırlayan uluslararası hukuktaki dönüşüm, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası toplumun heterojenleşmesi ve devletlerin birbirine daha bağımlı hale gelmesi gibi dinamikler üzerinden analiz edilmiştir. Bu analizler kavramın doğasının ortaya koyulması bakımından oldukça önemlidir ve bu arka plan bilgileri olmadan uluslararası yumuşak hukuku doğru anlamak mümkün gözükmemektedir. Üçüncü bölümde ise yumuşak hukukun yalnızca bir dönüşümün doğal sonucu olarak ele alınmadığını, aynı zamanda belirli aktörler tarafından uluslararası hukukun tedrici gelişimini yönlendirmek amacıyla araç olarak da ele alındığı gösterilmiştir. Ardından bu yaklaşıma getirilen eleştiriler sunulmuştur. Yapılan değerlendirmeler göstermektedir ki yumuşak hukuk yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sosyopolitik anlamlar taşıyan çok boyutlu bir konsepttir. Hakkındaki tartışmalar; uluslararası hukukun günümüzdeki işlevleri, hukukçuların ve aktörlerin yönelimi gibi hususlarla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle kavram, uluslararası hukukun ve ilişkilerin dönüşen yapısı ile şekillenen dinamik bir doğaya sahiptir.
Tam yargı davalarında mahkemeye erişim hakkı
Adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak kabul edilen mahkemeye erişim hakkı, en basit haliyle kişilerin bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmesini ifade etmektedir. Mahkemeye erişim hakkı, mutlak bir hak değildir. Diğer bir deyişle; herkesin, her uyuşmazlığı, her zaman yargı önüne getirebilmesine olanak tanımaz. Belli koşullarda sınırlandırılabilir. Bu doğrultuda mahkemeye erişim hakkının öncelikle ne olduğu ve hangi durumlarda, ne şekilde sınırlandırılabileceği hususu çalışmamız kapsamında ele alınacaktır. İdari dava türleri arasında yer alan ve idarenin eylem ve işlemlerinden doğan zararların tazmin edilmesi amacıyla açılan tam yargı davalarının açılabilmesi için mevzuatta bazı özel şartlar bulunmaktadır. Bu şartlar, kimi zaman farklı biçimlerde yorumlanabilmektedir. Bu yorumlar bazı durumlarda aşırı şekilci olup ilgililerin mahkemeye erişim hakkının ihlal edilmesine neden olabilmektedir. İdarenin işlem ve eylemlerinden doğan zararın tazmin edilmesi amacını taşıyan tam yargı davalarında, mahkemeye erişim hakkının ihlal edilmesi yargıya olan güveni de zedeleyebilmektedir. Bu çalışma kapsamında, idari yargılama hukukunda dava türleri arasında yer alan tam yargı davaları bağlamında mahkemeye erişim hakkının nasıl değerlendirildiği ve değerlendirilmesi gerektiği hususu akademik araştırmaya tabi tutulmuştur. Araştırma sürecinde tam yargı davalarına özgü durumlar açıklanmaya çalışılmıştır. Tam yargı davalarına özgü durumların, uygulamada nasıl yorumlandığı üzerinde durulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ve Anayasa Mahkemesinin, tam yargı davalarında mahkemeye erişim hakkına dair kararlarında hangi hususlar yönünden değerlendirme yapıldığına dikkat çekilmiştir. Ayrıca Danıştay'ın ve Bölge İdare Mahkemelerinin ilgili konularda kararlarına yer verilerek söz konusu kararlar mahkemeye erişim hakkı bağlamında değerlendirilmiştir. Tam yargı davaları için getirilen özel düzenlemeleri, bu düzenlemelerin yargı kararları uyarınca nasıl değerlendirildiğini, bu değerlendirmelerin kişilerin mahkemeye erişim hakkını ne ölçüde sınırlandırdığını ve sınırlandırmanın mahkemeye erişim hakkının ihlaline neden olup olmadığını bilmek, adaletin tam olarak tesis edilmesi adına büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Adil Yargılanma Hakkı, Mahkemeye Erişim Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İdari Yargılama Hukuku, Tam Yargı Davaları.
Vergi yargılamasında yürütmenin durdurulması
İdari işlemlerin yargısal denetimi, hukuk devleti ilkesinin korunmasında temel bir mekanizma olarak işlev görmekte olup bireylerin idare karşısında korunmasını sağlayan en önemli araçlardan birini oluşturmaktadır. Bu doğrultuda mevzuata aykırı idari işlemlerin, yargı süreci tamamlanmadan uygulanması durumunda ortaya çıkabilecek telafisi güç veya imkânsız zararların önüne geçilmesi amacıyla yürütmenin durdurulması kurumu önemli bir rol üstlenmektedir. Yürütmenin durdurulması, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini etkin şekilde korumayı amaçlayan ve idari yargının sunduğu geçici hukuki koruma araçları arasında yer almaktadır. Birinci bölümde, idari işlemin tanımı, unsurları ve özellikleri ortaya konularak idari yargıdaki dava türlerine yer verilmiş; yürütmenin durdurulması kurumunun tarihsel gelişimi, amaçları ve hukuki niteliği açıklanmıştır. Ayrıca yürütmenin durdurulması kurumun iptal kararı, ara karar ve ihtiyati tedbirle karşılaştırmalı analizi yapılmış, yürütmenin durdurulması kararının verilebilmesi için gerekli usule ve esasa ilişkin şartlar ayrıntılı biçimde açıklanmıştır. İkinci bölümde, vergi kavramı ve vergilendirme süreci ele alınmış olup vergi hukuku ve vergi yargısı kurumları hakkında genel bilgilere yer verilmiştir. Vergi yargılamasında yürütmenin durdurulması kurumunun işleyişi, vergi mahkemelerinin uygulamaları çerçevesinde irdelenmiştir. Ayrıca yürütmenin durdurulması sonucu verilen kararlar ve bu kararlara itiraz süreci sistematik biçimde incelenmiştir. Üçüncü bölümde, yürütmenin durdurulması kararlarının olağan kanun yolu aşamasındaki etkisi ve bu kararların infaz süreci ele alınmıştır. Ayrıca yürütmenin durdurulması kararlarının uygulanmamasından doğan sorumluluklar, idare ve kamu görevlileri açısından hukuki, cezai ve disiplin boyutlarıyla değerlendirilmiş olup son olarak kararların uygulanmaması durumunda başvuru yolu açıklanmıştır. Bu çalışma ile yürütmenin durdurulması kurumunun, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruma ve idarenin keyfi işlemlerine karşı etkili bir hukuki denetim mekanizması oluşturma işlevi vurgulanmıştır. Özellikle vergi yargılamasında bu kurumun etkinliği ve uygulamada karşılaşılan sorunlar ışığında, mevcut hukuki düzenlemelerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Siber uzaydaki yeni devlet dışı aktörlerin uluslararası hukuk bakımından sorumlulukları
Günümüzde, devletlerin hem klasik sınırları içerisinde hem de bu sınırların ötesinde yer alan ve çoğunlukla "gri alan" olarak tanımlanan siber uzayda faaliyet gösteren yeni devlet dışı aktörler, uluslararası hukukun geleneksel devlet merkezli yapısına meydan okuyan güçlü özneler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma, söz konusu yeni devlet dışı aktörlerin fiillerinden kaynaklanan durumlarda devletin uluslararası sorumluluğunu incelemektedir. "Yeni devlet dışı aktörler" ifadesinin tercih edilmesinin temel nedeni, bu aktörlerin siber uzay gibi sınır ötesi ve sınırsız bir alanda eş zamanlı olarak faaliyet gösterebilme kapasitesine sahip olmaları; klasik devlet dışı aktörlerden farklı olarak esasen özel sektörün ürünü olmaları; ve siyasi ile jeopolitik alanlarda giderek devletlerden daha fazla etki gücüne ulaşmalarıdır. Dijital teknolojinin hızla gelişmesi ve siber uzayın siyasi, ekonomik ve güvenlik faaliyetlerinin merkezi bir alan haline gelmesiyle birlikte, büyük teknoloji şirketleri, bilgisayar korsanları ve diğer özel aktörler, klasik devlet dışı aktörlerin ötesinde siber uzayın etkin unsurları olarak varlık göstermiştir. Bu dönüşüm, siber uzaydaki yeni devlet dışı aktörlerin faaliyetleri nedeniyle devletin uluslararası sorumluluğu başta olmak üzere uluslararası hukukun diğer kurallarının da sorgulanmasına yol açmaktadır. Çalışmada, öncelikle siber uzay, yeni devlet dışı aktörler ve siber saldırı kavramları tanımlanarak kavramsal bir çerçeve oluşturulmuştur. Devamında, bu aktörlerin fiillerinden kaynaklanan durumlarda devletin uluslararası sorumluluğu ele alınmıştır. Ardından, uluslararası hukukun temel prensipleri olan devletlerin egemen eşitliği, iç işlerine müdahale yasağı, kuvvet kullanma yasağı ve insan hakları ihlalleri, siber uzaydaki yeni devlet dışı aktörler bağlamında detaylı biçimde incelenmiştir. Mevcut uluslararası hukuk düzeni, esasen yalnızca devletlerin sorumluluğunu öngördüğünden, yeni devlet dışı aktörlerin fiilleri sebebiyle devletlerin uluslararası hukuk çerçevesinde sorumlu tutulup tutulamayacağı meselesi; mevcut teoriler, içtihat niteliğindeki mahkeme kararları, kurgusal senaryolar ve somut vakalar ışığında kapsamlı biçimde değerlendirilmiştir. Çalışmada, yeni bir olgu niteliğindeki siber uzaya mevcut uluslararası hukuk kurallarının uygulanması suretiyle devletin uluslararası sorumluluğunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda, 2001 tarihli Uluslararası Haksız Fiilden Ötürü Devletin Uluslararası Sorumluluğu Taslak Maddeleri ile özen yükümlülüğü ilkesi gibi hukuki araçlardan yararlanılmıştır. Sonuç olarak, çalışma, mevcut uluslararası hukuk kurallarını esas alarak, devletle doğrudan bağı bulunsun ya da bulunmasın, yeni devlet dışı aktörlerin fiillerinden kaynaklanan durumlarda hem devletin hem de bu aktörlerin uluslararası hukuk bağlamındaki sorumluluğunu kapsamlı biçimde incelemiştir.
Ülkesel egemenlik bağlamında devletlerin oluşumu ve ülke edinimi: Batı Sahra örneği
Bu tez, uluslararası hukukta ülkesel egemenlik ve ülke edinimi bağlamında günümüzde hâlâ çözülememiş olan Batı Sahra sorunu incelemekte olup Sahra Arap Demokratik Cumhuriyeti'nin (SADC) kurulmuş bir devlet mi yoksa yalnızca bir ulusal kurtuluş hareketi mi sayılacağını incelemeyi amaçlamaktadır. Bu temel soru özelinde ortaya çıkan çeşitli ihtimaller bağlamında, ülkesel egemenlik ve ülke ediniminin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine cevap aranmaktadır. 1991 ateşkesi sonrasında Batı Sahra'nın yaklaşık beşte birini oluşturan ve Sahra Arap Demokratik Cumhuriyeti'nin (SADC) gözetimine bırakılan topraklarda, POLISARIO Cephesi'nin Tinduf'taki sürgün hükümeti aracılığıyla etkili bir kontrol sağladığı; bu nedenle devlet olma kriterlerini karşıladığı ileri sürülmektedir. Bu sebeple SADC'nin, Batı Sahra üzerindeki egemen devlet olduğu ileri sürülebilir hale geldiğinden ülke edinim yolları da incelenebilir hale gelmektedir. Bu tez, özellikle Birleşmiş Milletlerin (BM), 1991 yılındaki ateşkes ilanından sonra Batı Sahra'daki self-determinasyonun donmuş yapısına karşılık, ülke edinim yollarından olan kazandırıcı zamanaşımı yoluyla istikrarın sağlanabileceğini savunmaktadır. Teorik çerçevede, ülkesel egemenlik kavramı açıklandıktan sonra benzer kavramlar ile farkları ortaya konmuş, ülke edinim yolları ve ülkesel egemenlik iddialarında belirleyici bir faktör olan tanıma kavramı ve tanımama doktrinleri ele alınmıştır. İkinci bölüm olan vaka analizi kısmında ise Batı Sahra sorununun tarihsel arka planı incelenmiş ve sonrasında hukuki analiz bağlamında uyuşmazlığın çözümü açısından önemli olan kritik tarihler belirlenmiştir. Akabinde, POLISARIO Cephesi'nin, self determinasyon birimi olarak mı yoksa egemen bir devlet olan SADC'nin sürgündeki hükümeti olarak mı değerlendirileceği incelendikten sonra, SADC'nin kuruluş tarihi belirlenmeye çalışılmıştır. Kritik tarih ihtimallerinin incelenmesiyle, SADC'nin kuruluşunun 1991 ateşkesiyle başladığı en kuvvetli ihtimal olarak görülmektedir. Ancak SADC'nin sürekli olarak referandum önerilerini reddetmeyip kabul etmesi, egemenliğini bir koşula bağladığı anlamına gelmektedir. Bu durum egemenlik kavramıyla çelişmekte ve Fas'ın egemenlik iddialarının zımnen tanıdığı şeklinde yorumlanmakta, Fas'ın etkili kontrolü altındaki Batı Sahra'nın beşte dördünde, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla egemenlik kazanabileceği sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada, Batı Sahra'daki egemenlik sorunu, hukuki tümdengelim ve yorumlayıcı vaka analizi yöntemleriyle incelenmiştir. İngilizce ve Türkçe basılı kitaplar, akademik makaleler, tarihsel veriler ve ilgili resmî internet sitelerinden derlenen kaynaklar ışığında, uluslararası hukuk normları (self-determinasyon, fiili kontrol vb.) teorik olarak analiz edilmiş ve vaka bağlamında uygulanmıştır. Yorumlayıcı vaka analizi ile, bu normların BM'nin gerçekçi çözüm arayışı ve Fas'ın özerklik planı gibi siyasi gerçekliklerle etkileşimi sistematik şekilde değerlendirilmiştir.
Tüzel kişilerin mali ikametgahı
Devletler arasında ekonomik ilişkilerin gelişmesi vergilendirme sorununun artmasına neden olmuştur. Çifte vergilendirmenin önlenmesi için hangi devletin vergilendirme yetkisini haiz olduğunun belirlenmesi önem taşımaktadır. Uluslararası alanda devletlerin vergilendirme yet-kisini kullanırken başvurdukları çeşitli ilkeler bulunmaktadır. Bu ilkelerden biri mali ikamet-gahtır. Mali ikametgah, devletlere kişilerin hem ülke içinde hem de ülke dışında elde ettikleri gelirin vergilendirilmesine imkan tanımaktadır. Bu çalışmada mali ikametgah OECD Gelir ve Servet Üzerinden Alınan Vergilere İlişkin Model Anlaşma temelinde uluslararası boyutuyla incelenmektedir. Mali ikametgahın kavramsal açıklaması yapıldıktan sonra, OECD Model Anlaşmada yer alan 'Mukim' başlıklı madde hükmü tüzel kişiler açısından değerlendirilmekte-dir. Çalışmanın son kısmında ise, şirketlerin kanal şirketler gibi yapay oluşumlarla vergiden kaçınmaya neden olan faaliyetlerinin mali ikametgahla ilişkisi ortaya koyulmaktadır. OECD, Model Anlaşmanın 2017 güncellemesi ile anlaşmaya eklenen madde 29 hükmünde, şirketlerin bu faaliyetleri ile vergi anlaşmalarını suistimal etmelerine engel olmaya çalışmaktadır. Fayda-ların sınırlandırılması (LOB) ve esas amaç kuralını (PPT) içeren bu düzenleme devletlere, kanal şirket gibi faaliyet gösteren şirketlere vergi anlaşmasını uygulamayı reddetme imkanı vermektedir.
Hakaret suçunda isnadın ispatı
Hakaret suçunda faile tanınan ispat hakkı hukuk sistemlerinin yıllar içinde gelişimiyle birlikte demokratik ülkeler bakımından bir insan hakları ve ifade hürriyeti ölçütü olarak görülebilir. Ülkelerin rejimlerinin ve siyasal sistemlerinin değişimleriyle ispat hakkına tanınan imkân arasındaki ilişki bunun önemli göstergelerindendir. Bu kapsamda çalışmanın ilk bölümünde ispat hakkının dünyadaki gelişimi, bu konuda mevcut olan sistemler ve kavramın Türk hukukundaki tarihsel gelişimi ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde isnadın ispatı kavramı, günümüzde yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve Anayasa'daki düzenlemeler dikkate alınarak açıklanmaya çalışılmıştır. Kanun hükmündeki düzenlemenin Anayasal hükme aykırılığına ilişkin tartışmalara değinilmiştir. Hakaret ve sövme suçlarına ilişkin eski mevzuattaki ayrımın kaldırılması, kavramın hukuki niteliğine ilişkin tartışmalar ve isnadın ispatlanmasının sonuçları üzerinde durulmuştur.
Kriz zamanlarında insan hakları: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 15. madde kapsamında derogasyon rejimi
Eski çağlardan itibaren krizler karşısında yönetimler, durumun üstesinden gelmek üzere olağanüstü araçlar ve yetkiler tesis etmiştir. Tarihteki kriz yönetimlerinin veya yetkilerinin ortaya çıkışındaki olgusal temeller çoğunlukla savaş veya önemli ulusal güvenlik sebeplerine dayanmıştır. Bu yönetimlerin hayatta kalmak için kendini koruma güdüsü veya içinde bulunduğu zaruret koşulları nedeniyle olağanüstü nitelikteki yetkilere başvurması ya da kendini müdafaa etmek durumunda kalması anlayışı bu rejimlerin kaynağını ve mahiyetini açıklayan ilk teoriler olmuştur. Olağanüstü rejimlerin liberal demokrasilerdeki düzenlenişi ise sınırlı yetki anlayışı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Çeşitli olgusal koşullar nedeniyle başvurulan bu olağanüstü yönetim usulleri ve yetkileri, ulusal hukuk düzenlerince normatif temellere yerleştirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında devletlerin yalnızca iç hukuk meselesi olmaktan çıkan temel hak ve özgürlükleri en yoğun şekilde test eden uygulamalardan biri olağanüstü rejimler olmuştur. Buradan hareketle, devletlerin olağanüstü yönetim usullerinin yürürlüğü esnasında aldıkları tedbirlere ilişkin uluslararası ve bölgesel insan hakları koruma sistemlerinde bir kriz normu olarak derogasyon rejimi tasarlanmıştır. Olağanüstü durumların üstesinden gelmek üzere başvurulan tedbirler ile bireysel hak ve özgürlüklerin korunması arasındaki denge bu maddeler aracılığıyla sağlanmaktadır. Devletlerin belirli koşullar altında ve belli bir ölçüde başvurabilecekleri bu yetki, aldıkları tedbirlere yönelik Sözleşme ile üstlendikleri yükümlülüklerini azaltma imkanı tanımaktadır. Uluslararası ve bölgesel düzeydeki koruma sistemlerinin bir kısmında yer alan derogasyon maddeleri arasında, etkin bir denetim mekanizmasına sahip olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde düzenlenen 15. madde öne çıkmaktadır. Bu çalışma olağanüstü rejimlerin tarihsel-teorik arka planı ile insan hakları hukukunda olağanüstü rejimlere ve yetkilere ilişkin tasarlanan 15. madde üzerine kurulmuştur. Çalışmanın normatif incelemesini oluşturan "derogasyon" teriminin tercih nedeninden ve kavramsal açıklamadan başlamak üzere bu çalışmada, devletlerin Sözleşme ile yüklendikleri yükümlülüklerinin olağan zamanlara göre azalmasını düzenleyen rejime ve denetim mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin denetimine odaklanılmaktadır. Bir kriz haliyle veya olağanüstü durumla mücadele esnasında, demokratik bir toplumda bireyin menfaati ile kamu yararı arasındaki hassas dengeyi korumak üzere 15. maddenin Sözleşme sisteminde kritik bir rolü bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 15. madde kapsamındaki derogasyon rejiminin maddi ve usulî unsurları ile birlikte denetim mekanizmasının içtihadi standartlarının dikkatli şekilde incelenmesi ve ortaya konması "krizler çağı" olarak anılan günümüz dünyası için gittikçe önem kazanmaktadır.
İştirak halinde işlenen suçlarda gönüllü vazgeçme
Kanunlarda tanımlanmış bulunan suçların vücut bulana kadar geçirmiş olduğu aşamalar bütününe "suç yolu - iter criminis" denmektedir. Söz konusu bu yolda ilk olarak hazırlık hareketleri; hazırlık hareketlerini takiben ise icra hareketleri meydana gelmektedir. Bir fiilin icra hareketi olarak değerlendirilmesi için TCK'da "doğrudan doğruya icraya başlama" ölçütü getirilmiştir. Buna göre işlenmek istenen bir suç ile belirli bir yakınlık ve bağlantı içindeki hareketler, icra hareketi olarak değerlendirilmektedir. İşlenmeye başlayan suçun tamamlanamamasının nedeni failden kaynaklanmayan bir sebep ise teşebbüsten; failden kaynaklanan bir sebep ise gönüllü vazgeçmeden söz edilebilecektir. Kanun koyucu, suç yoluna girmiş olan kişiye bu yoldan vazgeçmesi için altın bir köprü sunmakta; icra hareketlerini yarıda bırakması yahut icra hareketlerini tamamlamasına rağmen neticenin meydana gelmesini engellemesi durumunda o kişiye "cezasızlık" imtiyazı sunmaktadır. İfade edilen bu durum, TCK'nın 36. maddesinde "gönüllü vazgeçme" olarak ifade edilmektedir. Türk Ceza Hukukunda düzenlenmiş olan suçlar kural olarak tek bir fail tarafından işleneceği esas alınarak düzenlenmiş olmasına rağmen suçlar, birden fazla kişi tarafından da işlenebilmektedir. Bu durum, suça iştirak olarak ifade edilmekte olup TCK'da iştirak şekilleri faillik ve şeriklik olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktadır. İştirak halinde işlenen suçlarda suç ortaklarının tümünün vazgeçmemiş olması da ihtimal dahilinde olduğundan bu durum kanun koyucu tarafından ayrıca düzenlenmiştir. Gönüllü vazgeçme kurumu cezayı ortadan kaldıran şahsi sebep olup suç ortaklarından birinin gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanması, işlenen suçu ortadan kaldırmayacağı için, gönüllü vazgeçmeyen suç ortaklarının sorumluluğunun ne şekilde belirleneceği, suça iştirak ile gönüllü vazgeçme kurumlarının birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir. Bu yüksek lisans tez çalışması kapsamında iştirak halinde işlenen suçlarda gönüllü vazgeçme kurumunun uygulanma şartları, bu kurumun ayrıca düzenlenmiş olmasının sebebi, gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanmak isteyenin yapması gereken davranışlar; Türk Ceza Hukuku mevzuatı kapsamında incelenmiştir. Ayrıca bu hükümlerin uygulamaya ne şekilde yansıdığı, yargı kararlarının incelenmesi suretiyle ele alınmıştır. Bu çalışmanın konusunu oluşturan "gönüllülük" kavramının yargı kararlarıyla şekillenmiş olması ancak karşılaştırmalı bir çalışma yapmanın bu tezin sınırlarını aşacak olmasından dolayı, bu tezin kapsamı 765 sayılı TCK ve 5237 sayılı TCK ile sınırlanmış ve bu kanunların uygulandığı yargı kararları incelenmiştir. Bu çalışma ile ulaşılmak istenen sonuç, vazgeçen suç ortağının gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanması için izlemesi gereken hareketler bütünü ve bunun mevzuattaki yansımasının ortaya konulmasıdır.
Kuzey Irak Duhok şehir yönetimi
Duhok'un konumu, sürekli barınılan bir yer olması bakımından şehri ayrıcalıklı kılmaktadır. Çünkü bu şehir Kürdistan bölgesinin batısındaki en uçta, stratejik bir konumdadır. Ayrıca Irak, Suriye ve Türkiye arasında bir bağlantı noktasındadır. Yerli halk, çeşitli üretim alanlarında faaliyet göstermektedir. Duhok şehri İslam, Hıristiyanlık, Yezidilik ve başka dinlere dayalı köklü bir kültüre sahiptir. Öte yandan Duhok şehrinin yerel yönetim şekli, Irak Kürdistan bölgesi iç sisteminde özel bir öneme sahip olduğu gibi bölgede yürütülen genel siyasette de etkin bir rol oynamaktadır. Bu tez çalışmasında Duhok şehir yönetimine ilişkin kanuni sistemi ele alırken bunun yanında şehirde uygulanan yönetim sisteminin kamu hayatındaki etkileri de değerlendirildi. Duhok yönetimindeki kanuni sistemi anlatmaya, şehrin Kürdistan bölgesinde genel sistemik yapı içerisindeki konumunu açıklamaya ve bunlarla birlikte kanuni sistemin bu şehirde ortaya koyduğu çalışma ve faaliyetlerin keyfiyetini irdelemeye çalıştım. Yine bir başka açıdan da Duhok şehir yönetimindeki kurulların çalışmalarında ortaya çıkan kanuni engellerin neler olduğuna dair görüş ve bu engellerin aşılmasına dönük öneriler sunmaya çalıştım. İl meclisleriyle Irak'taki mahalli meclislerin yasama takvimlerinin ve takvimli yasama çalışmalarının Duhok şehir yönetimindeki işleyişe ne kadar uyup uymadığını anlatmaya çalışıldı. Bu sorgulamalar, çalışmanın bilim ve uygulama alanındaki önemini ortaya koymaktadır. Bilimsel açıyı, kanuni sistemin ve Duhok'taki idari mekanizmaları baz alarak mahalli meclisleri ve il meclislerini anlatmaya çalıştık. Çünkü halkın kendisini ve çıkarlarını ifade edebilmesi, kanuni sitemin ortaya koyduğu projeksiyona bağlıdır. Çalışma ve uygulama planları açısından olaya bakarak Duhok mahalli idare meclislerinin oluşturulması ve bu meclislere lazım olan yetkilerin ivedilikle verilmesi gerektiğini anlattım. Zira şehir, bu yetkilere dayanarak Erbil'deki bölgesel hükümetle birlikte ilerlemeye ve toplumsal refahın sağlanmasına daha fazla katkı yapacaktır. Duhok, Irak'taki ve Kuzey Irak bölgesindeki gelişmeleri sergilemekten asla geri durmamıştır. Buradakidaki yönetim gerçeğini araştırmak gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Duhok şehir yönetimi, Duhok il yönetimi, Duhok belediye yönetimi.
Organ ve doku nakli bağlamında cezai sorumluluk
Organ ve doku nakli tıbbın gelişen imkânları ile son yıllarda sıklıkla kamuoyunun gündemine gelmektedir. Organ bağışçısı ve organ alıcısının vücut bütünlüğü üzerinde etkiler doğuran nakil sürecine dair hukuki esasların tespit edilmesi ile bu süreçte gerçekleşecek hukuka aykırı fiillerin ceza hukuku bakımından nasıl değerlendireceği önem arz etmektedir. Çalışmamızın birinci bölümünde bireylerin bedeni üzerindeki tasarruf yetkisi ile bu yetkinin amaç ve konu bakımından sınırları incelenmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde organ ve doku nakli sürecine dair kavramlar, organ ve doku naklinin tarihçesi ile organ ve doku nakli çeşitleri ele alınmıştır. Çalışmamızın üçüncü bölümünde organ ve doku nakli süreçlerine dair suçlar incelenmiştir.
Türk Ceza Hukukunda şahsi cezasızlık sebepleri
Hukuk kuralları, sonucu yaptırıma bağlanan ve devlet tarafından gözetilen toplumsal ilişkileri düzenleme aracıdır. Hukuk düzeninin yasakladığı fiillerin işlenmesi suçları oluşturur ve suçların yaptırımı cezalardır. Hangi fiillerin suç oluşturduğu ve karşılığında hangi cezaların verileceği kanunlarla belirlenir. Ancak bazı durumlarda izlenen suç siyaseti gereğince, suç oluşturan fiillerin cezalandırılmamaları söz konusu olur. İşlenen fiil kanuni tipe uygun ve hukuka aykırı olduğu yani suç niteliği taşıdığı halde, failin kişisel durumu, özellikleri ve ilişkileri nedeniyle cezalandırılamamasını sonuçlayan hukuki kavrama şahsi cezasızlık sebepleri denilmektedir. Türk Ceza Hukukunda yer alan şahsi cezasızlık sebeplerinin kaynağını Türk Ceza Kanunu, Anayasa ve bazı uluslararası antlaşmalar oluşturmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde; şahsi cezasızlık sebebi kavramı, düzenlenme gerekçeleri ve suç teorisi içerisindeki konumundan, ikinci bölümünde; şahsi cezasızlık sebeplerinin ceza hukuku ve ceza muhakemesi bakımından ortaya çıkardığı sonuçlar ve benzer kavramlarla olan ilişkisinden, üçüncü bölümünde ise; Türk Ceza Kanunu ile Anayasada yer alan şahsi cezasızlık sebeplerinden ve uluslararası antlaşmaların ortaya çıkardığı özel durumlardan bahsedilecektir.
Negatif din özgürlüğü
Toplumun, gündelik yaşamın ve hukukun laikleşmesi ile modernleşme ve modern devlet arasında göz ardı edilemez bir bağlantı bulunmaktadır. Bu bağlantı mutlak bir belirleme ilişkisi olmasa da modern hukuk ve toplum düzeninin laikleşme sürecinin bir ürünü olduğunun ve söz konusu laikleşme sürecinin de Aydınlanma'nın düşünce mirasıyla bağlantılı olmasının yanında en nihayetinde kapitalist üretim biçimiyle olanaklı hale geldiği görülmektedir. Bu bağlamda din ve vicdan özgürlüğü de içerik itibarıyla laik modern toplumun mümkün kıldığı bir özgürlüktür. Niteliği itibarıyla din özgürlüğünün pozitif görünümü modern anayasacılıkta neredeyse tartışmasız bir şekilde kabul görse de negatif din özgürlüğü konusu tartışmalı alanda kalmaktadır. Çalışmada negatif din özgürlüğünün tarihsel arka planı, negatif din özgürlüğüyle ilişkileri bağlamında laikleşme ve laikleşmeme tezleri ele alındıktan sonra yargı kararları da dikkate alınarak negatif din özgürlüğünün, temel bir yurttaş hakkı olarak kıymeti ve laikliğin niteliği itibarıyla talep edilebilir ve devlete pozitif yükümlülükler yükleyen bir hak olarak kabul edilip edilemeyeceği hukuk kuramı sınırları içinde tartışılmaktadır.
Anayasa Hukuku kapsamında ölçülülük ilkesi
Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında önemli bir ölçüt olarak kabul edilen ölçülülük ilkesi, sınırlandırmayla ulaşılmak istenen amacın sınırlandırmada kullanılan araç ile ilişkisini ortaya koyan ilkedir. Ölçülülük ilkesine göre bir temel hak ve özgürlüğün sınırlandırılmasında kullanılacak araç ulaşılmak istenen amaç için gerekli ve elverişli olmalı ve araç ile amaç arasında orantı bulunmalıdır. Farklı hukuk dallarında uygulaması bulunan ve önem ifade eden ölçülülük ilkesi, anayasa hukuku açısından da demokratik bir toplumda önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmada ölçülülük ilkesinin anayasa hukuku kapsamında teori ve pratiği incelenecektir.
Uluslararası yatırım andlaşmalarının yorumlanması
Günümüzde sayısı 3.000'i aşmış olan uluslararası yatırım andlaşmaları, uluslararası kamu hukukuna tabi olmakla birlikte, diğer uluslararası andlaşma türlerinden daha özgün bir yapıya sahiptir. Yatırım andlaşmaları, yatırımcılara çok geniş maddi haklar tanımaktadır. Ayrıca uyuşmazlıkların, yatırımcı ve ev sahibi devlet arasında yatırım tahkimi usulü ile çözülmesine imkan sağlamaktadır. Bu andlaşmalarda, kavramlar ve maddeler çok genel ve belirsizdir. Bu da yorumu zorlaştırır ve yatırım tahkimi mahkemelerine geniş takdir yetkisi verir. Yatırım andlaşmalarının yorumuna dair zorluklar, diğer uluslararası andlaşma türleriyle kıyaslanamayacak kadar çoktur. Ayrıca, yatırım tahkiminde yatırım andlaşmalarının yorumlanmasına ilişkin önemli sorunlar vardır. Bu sorunlar ise esasen, uluslararası hukuktaki yorum kurallarının (Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 31. ve 32. maddeleri) tamamıyla uygulanmamasından kaynaklanmaktadır. Dahası, genel yorum kuralı olan 31. maddenin unsurlarının uygulanmasında izlenen yöntem farklılıkları, önemli yorum sorunlarına yol açmaktadır. Tüm bu nedenlerin birleşmesi, yatırım hukukunu "istikrarsız kararlar", "bölünmüşlük", ve "çözümsüzlük" kavramlarıyla özdeşleştirmektedir. Ayrıca, yatırım tahkiminin meşruiyetini sorgulanır hale getirmektedir.
Vergi Yargısında dava açma süreci
Bu çalışmada, Vergi Yargısında Dava Açma Süreci ile ilgili mevzuat hükümleri ve Danıştay kararları esas alınarak Türk Vergi Hukuku'nda dava açma sürecinde yaşanan gelişmeler analiz konusu yapılmıştır. Çalışmada, dava açma süreci ile ilgili olarak İ.Y.U.K., V.U.K. ve diğer ilgili mevzuatta yer alan kanuni düzenlemelerin vergi yargısında ne şekilde uygulandığı konusu incelenmiştir.İlk bölümde, vergi yargı örgütü, davaların açılması ve dava açma süreleri ile ilgili incelemeler yapılmış ve bu konularla ilgili genel bilgiler verilmiştir. Yine bu bölümde temel kavramların tanımı ve hukuki niteliği üzerinde durulmuş ve bazı kavramların mukayeseli hukuktaki durumu inceleme konusu yapılmış ve bu kavramların incelemesi ve kıyaslaması yapılmıştır.İkinci bölümde, vergi davalarının teorik niteliği ile dava ehliyetine ilişkin açıklamalar yapılmış ve ilgili Danıştay kararları da emsal olarak gösterilmiştir.Üçüncü ve son bölümde ise, Türk Vergi Hukuku'nda dava açma süreci ile ilgili olarak karşılaşılan sorunlar ele alınmış ve bu sorunlara yönelik çözüm önerileri tartışılmış, karşılaşılan bazı sorunların kanuni düzenlemeler ile yeterli atamaların yapılarak yargının iş yükünün bir nebze olsun azaltılması ile yargı sorunlarının çözümlenebileceği sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler:1. Hukuk2. Vergi3. İdari4. Dava5. Yargı6. Süreç
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarında düşünce özgürlüğü
Türk Hukukunda insan hakları konusunda en çok tartışılan konulardan birinin düşünce özgürlüğü olduğu bilinmektedir. Bu özgürlüğün sözü edilen özelliği ise daha çok İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları doğrultusunda verilen ihlal kararlarıyla ilintilidir. Bu nedenle, mevcut çalışma konuya ilişkin içtihatların tanıtılmasını ve Türk doktrini tarafından benimsenen temel yaklaşımları belirlemeyi amaçlamıştır.Bu yüksek lisan tezinde; makaleler, monografik eserlerin yanında İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Türk Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına da yer verilmiş, özellikle İnsan Hakları Mahkemesi'nin, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin ilgili maddelerinin ihlali kararını verdiği hallerde uyguladığı kriterler irdelenmek istenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Düşünce Özgürlüğü2.İfade Özgürlüğü3.İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi4.İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi5.Anayasa Mahkemesi