
188
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Miyokardiyal iskemi-reperfüzyon hasarının tedavisinde resveratrol: Mitokatp kanallarının rolü
Bu çalışmanın amacı resveratrol'ün miyokardiyal iskemi-reperfüzyonda oluşturduğu koruyucu etkide mitoKATP kanallarının etkisini incelemek. Bunun için 250-300g ağırlığında wistar ratlar ketamin hidroklorür ve ksilazin ile anesteziye edildikten sonra toraks hızla açılarak kalp buzlu Krebs-Heinseleit çözeltisi içerisine alınarak hızlıca Langendorff sistemine asılmıştır. SVGB kalbin sol ventrikülüne yerleştirilmiş lateks balon yardımıyla ölçülmüştür. Deneylerde infarkt alan ve MP35 kayıt sistemiyle hemodinamik parametreler (SVDSB, SVGB, ±dP/dt) ölçülmüştür. Deney hayvanları 3 gruba ayrılmıştır. 1. Grupta (kontrol) grubunda 30 dk'lık dengelenme. 2. grupta resveratrol 20 dk'lık dengelenme ardından 10 dk. resveratrol (10µM) infüzyonu yapılmıştır. 5-HD ve resveratrol'ün kombine kullanıldığı 3. grupta 10. dk'lık dengelenmeden sonra 10 dk. 5-HD (10-1-10-4) ardından 10 dk. resveratrol (10µM) uygulanmıştır. Bütün deney gruplarında 30 dk. iskemi ve 120 dk. reperfüzyon yapılmıştır. Deney sonunda kalpler TTC ile boyanarak infarkt alan tayini yapılmıştır. Resveratrolün infarkt alanda yaptığı azalma 5-HD'nin 10-1ve 10-2 µM konsantrasyonda anlamlı olarak ortadan kalkmıştır. Ayrıca 5-HD'nin 10-1 ve 10-2 µM konsantrasyonda resveratrol'ün SVGB, SVSDB ve ±dP/dt değerlerinde iskemi-reperfüzyon hasarına karşı yaptığı korumayı reperfüzyon süresinde anlamlı olarak ortadan kaldırılmıştır. Bu sonuçlar resveratrolün mitoKATP kanallarını aktive ederek iskemi-reperfüzyon hasarına karşı kalbi koruyabileceğini göstermektedir.
Sıçan pençe ödeminde diklofenak etkinliğinin yardımcı uygulamalar ile değişimi
Non-steroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler) kas iskelet bozukluklarında en çok kullanılan ilaçlardandır ancak sistemik advers etkileri lokal inflamasyondaki terapötik yararlarını kısıtlar. Topikal kapsaisinoid preparatları kas-iskelet bozuklukları için tamamlayıcı bir tedavi olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu çalışmada, yakı da dahil olmak üzere topikal kapsaisinoidlerin ve lokal subkutan kapsaisin uygulamasının NSAİİ'lerin antiİnflamatuvar etkisi üzerindeki etkisi incelenmiştir.İnflamasyon modelinde, sıçanların karagenin ile indüklenen pençe ödemi kullanılmıştır. Karagenin enjeksiyonundan sonra, pençe ödemi hacmi ve ağırlığı ve pençenin plazma ekstravazasyonu belirlenmiştir.Bir NSAİİ olan diklofenak'ın sistemik uygulanması (3 mg/kg) pençe ödeminin hacmini ve ağırlığını anlamlı bir şekilde azaltmıştır. Yakı uygulamasını kapsayan topikal kapsaisinoidler ve tek başına lokal kapsaisin enjeksiyonu (2, 10, 20 µg/pençe) ödem hacmi veya ağırlığı üzerinde hiçbir etkiye sebep olmamıştır. Ancak yakı içeren topikal kapsaisinoidler ile diklofenak kombinasyonu diklofenakın inflamasyon üzerindeki etkinliğini anlamlı bir şekilde arttırmıştır. Plazma ekstravazasyonu sergileyen pençelerin Evans mavisi içeriği, yakı içeren kapsaisinoidlerle diklofenak olmaksızın ve ayrıca en düşük dozda kapsaisin enjeksiyonu ve diklofenak kombinasyonu ile azalmıştır.Bu çalışmanın sonuçları, yakı içeren topikal kapsaisinoid uygulamalarının diklofenakın antiinflamatuvar etkisini arttırdığını ve yararlı etkisinin sadece kapsaisin içeriği ile ilgili olmayabileceğini düşündürmektedir. Lokal inflamatuvar bozuklukların tedavisinde NSAİİ'lar ile yakı içeren topikal kapsaisinoidlerin kombinasyonu ilacın antiinflamatuvar etkinliğini sistemik yan etkiler olmadan arttırabilmiştir.
Hücre içi aşırı sodyum yüklemesinin iskemi-reperfüzyon hasarındaki rolünün incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, miyokardiyal İ/R hasarına karşı koruyucu etkileri iyi bilinen, hücre içi Na+ ve Ca+2 aşırı yüklenmesini engelleyen ilaçlardan 44Bu (geçici-Na+ kanal blokörü), Ranolazin (sürekli- Na+ kanal blokörü), Zoniporid (NHE inhibitörü) ve KBR (NCX inhibitörü)'nin kardiyoprotektif etkinliklerinin aynı deneysel koşullar altında karşılaştırılmasıdır.İ/R hasarının oluşturulması için, izole sıçan kalbine 60 dk global iskemi-30 dk reperfüzyon protokolü uygulanmıştır. Deney boyunca kalpler, sabit akışlı (10 ml/dk) Langendorff düzeneğinde perfüze edilmiş ve elektrik stimülasyonu (5 Hz, 1.5 msn, 30 V) ile uyarılmıştır. Bütün ilaçlar, kalplere iskemi öncesinde 5 dk ve reperfüzyon başlangıcında 10 dk süreyle uygulanmıştır. Post-iskemik kontraktil fonksiyonda düzelme, sol ventrikül gelişen basıncı (SVGB), sol ventrikül diyastol sonu basıncı (SVDSB), kasılma ve gevşeme hızlarının (±dp/dt) ölçülmesiyle değerlendirilmiştir. Bütün bu parametreler, iskemi öncesindeki değerlerinin yüzdesi olarak ifade edilmiştir. Ayrıca, iskemik hiperkontraktür, iskemi sırasında maksimum kontraktüre ulaşma zamanı (MKUZ) ve maksimum kontraktür (MK) ölçülerek değerlendirilmiştir.Kontrol kalplerde, reperfüzyon sonunda SVGB ve ±dp/dt belirgin olarak azalırken, SVDSB'ı artmıştır. Ranolazin (10 µM) ve 44 Bu (0.3 µM), İ/R hasarı sonucunda gelişen miyokard disfonksiyonuna ilişkin bu parametrelerde kontrole göre anlamlı bir düzelme sağlarken, zoniporid (0.1 µM) ve KBR (1 µM) uygulanması herhangi bir etki oluşturmamıştır. Ayrıca ranolazin, 44Bu'ya göre de İ/R hasarına karşı daha iyi bir koruma sağlamıştır. İskemi sırasında maksimum kontraktüre ulaşma zamanı, yalnızca ranolazin uygulanan grupta gecikirken, maksimum kontraktür KBR hariç bütün ilaç gruplarında kontrole göre anlamlı olarak daha düşük olduğu saptanmıştır.Bulgularımız, İ/R hasarına karşı Na+ kanal blokörlerinin ve özellikle sürekli-akımdan sorumlu Na+ kanalının inhibisyonunun, Na+ ve Ca+2 aşırı yüklenmesini azaltan diğer ilaçlara göre daha güçlü kardiyoprotektif etki oluşturduğunu göstermektedir.
Bildirimi zorunlu bazı bulaşıcı hastalıkların mevsimsel prevalansı ve kronobiyolojisi
Bu çalışmanın amacı; Türkiye'de bildirimi zorunlu olan bulaşıcı hastalıklardan yüksek insidansa sahip 13 hastalığın (akut kanlı ishal, amipli dizanteri, basilli dizanteri, brusella, hepatit A, hepatit B, kabakulak, kızıl, kuduz riskli temas, streptokokal anjin, şarbon, şark çıbanı ve tifo) mevsimsel bir ritim gösterip göstermediğinin retrospektif olarak incelenmesidir.Mevsimsel tabloların hazırlanması ve istatistiksel değerlendirme için T.C. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Bulaşıcı Hastalıklar Daire Başkanlığı'ndan alınan, bildirimi zorunlu bulaşıcı hastalıkların 2000-2008 yılları arası aylık verileri kullanılmıştır. Hastalıkların ortalama vaka sayıları arasında mevsimlere göre farklılık bulunup bulunmadığı tek-yönlü ANOVA ile, 2003 yılından itibaren cinsiyetler arasında mevsimsel farkın olup olmadığı iki-yönlü ANOVA testi ile değerlendirilmiştir. Çoklu karşılaştırma için ise post-hoc olarak Tukey testi kullanılmıştır.Basilli dizanteri, akut kanlı ishal, bruselloz ve kuduz riskli temas olgularının yaz mevsiminde pik yaptığı tespit edilirken; şark çıbanı ve kızılın en sık ilkbahar mevsiminde görüldüğü saptanmıştır. Amipli dizanteri ve şarbon ortalama vaka sayılarının yaz ve sonbahar mevsimlerinde, kış ve ilkbahara göre; hepatit A vaka sayılarının kış ve sonbahar mevsiminde ilkbahar ve yaza göre streptokokal anjinin ise kış ve ilkbahar mevsiminde yaza göre anlamlı olarak arttığı belirlenmiştir. Hepatit B, kabakulak ve tifonun ortalama vaka sayılarında ise mevsimlere göre anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Hepatit B ve kuduz riskli temas olgularının tüm mevsimlerde; hepatit A olgularının ise kışın erkeklerde kadınlara göre daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir.Bu çalışma, Türkiye genelinde bu 13 bulaşıcı hastalığın mevsimsel ritminin incelendiği ilk çalışmadır. Elde edilen sonuçlar, uzun vadede bulaşıcı hastalık risklerini öngörmede ve bu hastalıkların kontrolü için yeni stratejilerin ve koruyucu müdahalelerin geliştirilmesinde fayda sağlayabilir.
Kedi ve köpek kliniklerinde beşeri ilaçların kullanım durumu
Veteriner hekimlikte, kedi ve köpek kliniklerinde çeşitli amaçlar için ilaç kullanımı oldukça yaygındır. Çalışmada kedi ve köpek kliniklerinde beşeri ilaç kullanım durumu, kullanma nedenleri, farmakolojik bilgiler, yazılan reçetelerin doğrulukları ile olumlu ve olumsuz yönleri incelenmiştir. Çalışmada, Türkiye'nin farklı illerinde faaliyet gösteren küçük hayvan kliniklerinde 11 sorudan oluşan anket uygulanmıştır. Anket formuna ilave olarak muayene edilen hayvana ait reçete istenmiştir. Toplam 172 adet anket incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS istatistik programı ile analiz edilmiştir. Araştırmanın sonuçlarına bakıldığında en fazla beşeri ilacın %55,8 oranıyla köpeklerde kullanıldığı görülmektedir. İlaç dozlarının büyük oranda (%92,4) hayvanın canlı ağırlığına oranlanarak hesaplandığı tespit edilmiştir. Kullanılan beşeri ilaçların veteriner müstahzarları olmadığı için (%65,7) yaygın olarak kullanıldığı belirtilmiştir. Beşeri ilaçların en fazla tercih edilme sebebinin bu ilaçların kolay temin edilmesi (%68,6) olarak belirlenmiştir. Kullanılan ilaçların dozlarının beşeri ilaçların etken maddelerine göre hesaplandığı bildirilmiştir (%94,4). Kullanılan ilaçlara bağlı olarak görülen yan etkiler çok sık olmamakla birlikte yan etki gösteren ilaçların tekrar kullanılmayarak çözüm aranması yoluna gidilmiştir (%87,8). Kedi ve köpeklerde kullanılacak yeterli veteriner müstahzarının olmadığı tespit edilmiştir (%45,3). En çok eksikliği hissedilen veteriner müstahzarların ise kalp damar ilaçları ve hormonlar (%23,8) olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, ülkemizde kedi ve köpek kliniklerinde kullanılan veteriner müstahzarların yetersizliği, kullanılan beşeri ilaçların dozaj rejimi ve yan etkileri ile ilgili sorunlar belirgin bir şekilde görülmektedir. Bu çalışma, kedi ve köpeklere yönelik veteriner müstahzarların hazırlanması ve piyasaya sunulması, veteriner sahada beşeri ilaçların kullanımlarına ilişkin sorunların giderilmesi ve gelişmiş ülkelerdekine benzer veteriner müstahzar çeşitliliğinin ülkemizde de yaygınlaştırılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Veteriner hekimlik, veteriner müstahzar, kedi, köpek, beşeri ilaç.
Antipirin/6-sübstitüe-3(2H)-Piridazinon hibrit türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etki taramaları
Bu çalışmanın amacı, Antipirin/6-Sübstitüe-3(2H)Piridazinon hibrit türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etkilerini incelemektir.Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Kimya Anabilim Dalı'nda klasik NSAİİ'lerden yola çıkarak Antipirin 6-Substitüe-3-(2H)-Piridazinon hibritlerinin türevleri sentezlenmiş Nİ29, Nİ31, Nİ33, Nİ41, SNB140, SNB144, SNB146, SNB 152, SNB154, SNB158 ve SNB160 olarak kod numarası verilen test maddeleri Farmakoloji Anabilimdalı'nda maddelerin analjezik, antiinflamatuvar aktiviteleri yönünden taranmıştır.12'şer saat aydınlık ve karanlık periyodunda senkronize edilmiş Swiss albino cinsi erkek farelerde kimyasal aljezik p-BK ile indüklenen kıvranma aljezi modelinde, Antipirin/6-sübstitüe-3-(2H)-Piridazinon Hibrit türevinden kimyasal yapısına sahip 12 madde, analjezik aktivite bakımından test edilmiştir. Test edilen maddelerin kıvranma sayıları üzerindeki inhibitör etkisi belirlenmiştir. Aynı madde grupları, karagenin inflamatuvar maddesi ile oluşturulan pençe ödemi modelinde antiinflamatuvar etkileri bakımından tekrar değerlendirilmişlerdir.Elde edilen sonuçlar incelendiğinde, SNB144, SNB146, SNB140, Nİ33, SNB156, Nİ31 ve SNB154 türevlerinin kıvranma modelinde ASA gibi potent antinosiseptif aktiviteye sahip oldukları ve antiinflamatuvar aktivite bakımından SNB144, SNB152, SNB146, Nİ29 ve Nİ41'in İNDO ile benzer özellik gösterdiği, SNB144 ün İNDO dan relatif olarak daha potent antiinflmatuvar aktiviteye sahip olduğu anlaşılmıştır.
Bazı pirazol-3-karboksilik asit amit türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etki taramaları
Akut ve kronik ağrı sendromlarında ağrının semptomatik kontrolüiçin analjezikler kullanılır2. Analjezikler tüm dünyada en yaygın kullanılan ilaçlararasındadır ve farmakolojik açıdan opioidler ve opioid olmayanlar (NSA??)seklinde iki temel sınıfa ayrılırlar2,4. Opiodlerin yan etkilerinden dolayı siddetliolmayan akut ve kronik nosiseptif ağrılarda non-steroid antiinflamatuvar ilaçlar(NSA??) daha fazla tercih edilmektedirler. Son yıllarda NSA??'lerin ester ve amittürevleri üzerinde çalısmalar gerçeklestirilmektedir. Üzerinde çalısılanmoleküllerin daha fazla antiinflamatuvar aktiviteye ve daha az gastrointestinalyan etkilere sahip olabileceği düsünülmektedir.Bu tez çalısmasında Gazi Üniversitesi Eczacılık FakültesiFarmasötik Kimya Anabilim Dalı'nda klasik NSA??'lerden yola çıkarak pirazol-3-karboksilik asit ana molekülünün amit türevleri sentezlenmis ve FarmakolojiAnabilimdalı'nda DNY 192, DNY 194, DNY 236 ve DNY 238 olarak kod numarasıverilen bu maddelerin analjezik, antiinflamatuvar aktivite taramaları yapılmıstır.Tez çalısması kapsamında incelenen bilesiklerle elde edilen veriyegöre özellikle üç amit türevinin kıvranma modelinde ASA gibi potentantinosiseptif aktiviteye sahip oldukları gözlenmistir. ASA'ya benzer etkigösteren DNY 194 ve DNY 236 ve DNY 238'in ASA ile relatif esdeğer potensleresahip oldukları anlasılmaktadır.Aynı zamanda, karagenan ile olusturulan fare pençe ödemimodelinde antiinflamatuvar aktivite taramaları gerçeklestirilen DNY 192, DNY194, DNY 236 ve DNY 238 kodlu maddelerin tamamının önemli antiinflamatuvaraktiviteye sahip oldukları ve birer ilaç adayı olabilecekleri gözlenmistir.
1,5-diarilpirazol-3-propanoik asit türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etki yönünden taranması
1,5-Diarilpirazol-3-Propanoik Asit TürevlerininAnaljezik ve Antiinflamatuvar Etki Yönünden TaranmasıBu çalısmanın amacı 1,5-diarilpirazol-3-propanoik asit'indaha önce sentezlenmemis ester ve amit türevlerinin hazırlanarak,analjezik ve antiinflamatuvar etkilerini ve aynı zamanda ülserasyonolusturma potansiyellerini incelemektir.Çalısmada DMSO kontrol grubu, ?buprofen referansmadde grubu ve aktivite tayini yapılacak 4 adet madde grubu olmaküzere altı farklı deney grubu kullanılmıstır.12'ser saat aydınlık ve karanlık periyodundasenkronize edilmis swiss albino cinsi erkek farelerde kimyasal aljezikp-BK ile indüklenen kıvranma aljezi modelinde 1,5-diarilpirazol-3-propanoik asit kimyasal yapısına sahip dört madde, analjezik aktivitebakımından test edilmistir. Test edilen maddelerin kıvranma sayılarıüzerindeki inhibitör etkisi belirlenmistir. Aynı madde grupları,karragenin inflamatuvar maddesi ile olusturulan pençe ödemimodelinde antiinflamatuvar etkileri bakımından tekrardeğerlendirilmislerdir. Analjezik aktivite deneylerinden 4 saat sonraanestezi altında tüm farelerin özefagus ve duedenumları bağlanarakmideleri 1,5ml % 10 formalin ile fikse edilmis ve çıkartılmıstır vemortalite, ülserojonik aktivite ölçümü yapılmıstır. ?statistikselhesaplamalarda tek yönlü ANOVA testi kullanılmıstır.Elde edilen bulgular, çalısma kapsamında incelenentürev bilesiklerin IBU gibi potent antinosiseptif aktiviteye sahipolduğu ve IBU'ya yapısal benzerlik gösteren TEP424, SNTZ39 veTEP422 kodlu maddelerin IBU ile relatif esdeğer potenslere sahipolduklarını göstermistir. Antiinflamatuvar aktivite profillerinebakıldığında tüm maddeler pençe ödemini inhibe etmistir, ancakrelatif etkinlik olarak IBU'ya benzer potense sahip türev maddelerinTEP424 ve SNTZ39 olduğu gözlemlenmistir.
Bazı pirazol-3-karboksilik asit ester türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etki taramaları
Ağrı gelişen dünyada en geniş sağlık problemlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu problem yetişkin popülasyonun yaklaşık %20'sini etkilerken, etkilenenlerin pekçoğu kadınlar ve yaşlılardır2. Bilim ve bilimsel yöntemlerin gelişmesine paralel olarak ağrı mekanizmalarının anlaşılması, araştırmacıların en büyük ilgi alanlarından biri olmaya devam etmektedir1.Opioidlerin yan etkilerinden dolayı şiddetli olmayan akut ve kronik nosiseptif ağrılarda non-steroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ) daha fazla tercih edilmektedirler5,9,10. Son yıllarda NSAİİ'lerin ester ve amit türevleri üzerinde çalışmalar gerçekleştirilmektedir. Üzerinde çalışılan moleküllerin daha fazla antiinflamatuvar aktiviteye ve daha az gastrointestinal yan etkilere sahip olabileceği düşünülmektedir.Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Kimya Anabilim Dalı'nda klasik NSAİİ'lerden yola çıkarak pirazol-3-karboksilik asit ana molekülünün ester türevleri sentezlenmiş ve Farmakoloji Anabilimdalı'nda DNY 214, DNY 218, DNY 230 ve DNY 232 olarak kod numarası verilen bu maddelerin analjezik, antiinflamatuvar aktivite taramaları yapılmıştır.Tez çalışması kapsamında incelenen bileşiklerle elde edilen veriye göre özellikle iki ester türevinin kıvranma modelinde ASA gibi potent antinosiseptif aktiviteye sahip oldukları gözlenmiştir. ASA'ya benzer etki gösteren DNY 230 ve DNY 232'nin ASA ile relatif eşdeğer potenslere sahip oldukları anlaşılmaktadır.Aynı zamanda, karagenin ile oluşturulan fare pençe ödemi modelinde antiinflamatuvar aktivite taramaları gerçekleştirilen DNY 214, DNY 218, DNY 230 ve DNY 232 kodlu maddelerin tamamının önemli antiinflamatuvar aktiviteye sahip oldukları ve birer ilaç adayı olabilecekleri gözlenmiştir.
Pirazol türevi bileşiklerin olası anti kanser aktivitelerinin incelenmesi
Bu çalışmada dört farklı pirazol/kinolin türevinin different (Exp 54, Exp 56, Exp 57 ve Exp 65) olası sitotoksik etkilerini HeLa An /1 hücrelerinde değerlendirdik. xCELLigence RTCA-DP sistemi (xCELLigence Gerçek Zamanlı Hücre Analiz Sistemi- İkili Plaka) bu maddelerin olası sitotoksik özelliklerinin değerlendirilmesi amacıyla kullanıldı. Bu sistem, hücre çoğalması ve ölümünün sürekli ve işaretleme olmaksızın takip edilmesine imkan tanımaktadır. Bulgularımız yalnızca Exp 65 'in HeLa An /1 hücrelerine karşı güçlü sitotoksik aktiviteye sahip olduğunu göstermiştir. Bu bileşiğin IC?? değeri 8.729 ± 1.361µM' dır. xCELLigence RTCA-DP sistemi verileriyle uyumlu bir şekilde HeLa An/1 hücrelerinde faz- kontrast mikroskobi bulguları Exp 65' in hücre-hücre ve hücre-zemin kopmasına neden olduğunu göstermiştir. Bulgularımız Exp 65 'in daha etkin ve daha seçici anti kanser ilaçların geliştirilebilmesi için öncü bir bileşik olabileceğine işaret etmektedir.Anahtar kelimeler: Kinolin, pirazol (dirailpirazol), anti kanser aktivite, HeLa/An 1
Metabolik sendromun patofizyolojisinde santral oksidatif stresin rolü
Metabolik sendrom, aşırı yemek yeme ve hareketsiz yasam tarzının sonucu olarak ortaya çıkan abdominal obeziteden kaynaklanan; hipertansiyon, diyabet ve dislipideminin eşlik ettiği kompleks bir patolojidir. Bu hastalığın patofizyolojisinde yer alan metabolik bozuklukların her biri ateroskleroz gelisimi için risk faktörüdür. Bu nedenle metabolik sendromun, kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyi arttırdığı bilinmektedir. Bu kompleks hastalığın patofizyolojisini aydınlatmaya yönelik bir çok çalışma olmasına karsın son yıllarda yapılan çalışmalar antioksidan/oksidan dengenin bozulmasına bağlı olarak periferal oksidatif stres artışı üzerine odaklanmıştır.Yaşlanma ile birlikte hipertansiyon ve obezite riski artmaktadır ve yaşlı bireylerde metabolik sendrom insidansının yüksek olduğu bilinmektedir. Yaşla birlikte gelişen hipertansiyonun ve obezitenin patofizyolojisine santral sempatik aktivasyonun ve oksidatif stres artışının eşlik ettiğini gösteren bir çok kanıt bulunmaktadır. Ancak, yaşlanma ile birlikte metabolik sendromun gelişmesinde yer alan santral mekanizmalar açık değildir.Bu çalışmanın amacı; metabolik sendromun patofizyolojisinde santral oksidatif stresin rolünün ve yaşın etkisinin araştırılmasıdır. Bu amaçla, fruktozla indüklenen metabolik sendrom oluşturulmuş sıçanların hipotalamuslarında oksidatif stres belirteçleri (NADPH oksidaz altüniteleri-p47, gp91, p22) ve antioksidan enzimlerin mRNA düzeyleri ölçülmüş ve değerlendirilmiştir.Genç (4 aylık) ve yaşlı (24 aylık) sıçanlar ağırlık ve kan basınçları homojen olacak şekilde 2 gruba ayrılmıştır. 6 hafta boyunca bir grup, standart yemin yanı sıra normal içme suyuyla beslenirken (kontrol) diğer grup standart yemle birlikte %20 fruktoz ilave edilmiş içme suyuyla beslenmiştir. Diyet protokolü tamamlandıktan sonra sakrifiye edilen sıçanlardan izole edilen hipotalamus dokularında gerçek zamanlı PCR tekniği kullanılarak oksidatif stresin değerlendirilmesi amacıyla NADPH oksidaz alt ünitelerinden gp91 phox, p22 phox ve p47 phox; antioksidaz enzimlerden Cu-Zn SOD, Mn SOD ve katalaz mRNA değerleri ; sempatik çıkışın değerlendirilmesi amacıyla TH mRNA düzeyleri ölçülmüştür.Çalışmamızda yaşlanmayla birlikte kan basıncının anlamlı olarak arttığı, buna sempatik sinir sistemi aktivitesi belirteçlerinden olan hipotalamik TH düzeylerindeki artışın eşlik ettiği saptanmıştır. Bununla birlikte yaşlanmanın hipotalamik NADPH oksidaz aktivitelerine ilişkin (gp91 phox, p22 phox ve p47 phox) mRNA düzeylerini arttırdığı saptanmıştır. çalışmamızda yaşlanmayla birlikte plazma glukoz düzeylerinin anlamlı olarak azaldığı, HDL düzeylerinin anlamlı olarak arttığı ancak TG düzeylerinin değişmediği gösterilmiştir.Bütün bu bulgular; yaşlılarda metabolik sendroma yatkınlığa santral mekanizmaların aracılık edebileceğini, gençlerde ise santralden çok periferal mekanizmaların metabolik sendrom gelişimine aracılık edebileceğini düşündürmektedir.
Miyokardiyal iskemi-reperfüzyon hasarında fluvastatin'in adma, HPS 90, RHO kinaz ve NADPH oksidaz düzeylerine etkileri
İskemi-reperfüzyon (I/R) hasarı; miyokard infarktüsü, serebral iskemi, inme, hemorajik şok ve organ transplantasyonu gibi cerrahi girişimler ve trombolitik tedaviye bağlı oluşan patofizyolojinin temelidir. Fluvastatin, HMG-KoA redüktaz inhibitörü olup, kolesterol düşürücü etkileri yanında endotel disfonksiyonunu iyileştirici, antioksidan, antitrombotik, antiaterosklerotik ve antienflamatuvar gibi pleotropik etkilerinin de bulunduğunu bilinmektedir. Caveolin-1, HSP90, NADPH oxidase, rho kinaz ve ADMA, endotelyal nitrik oksit ve oksidatif stres yolağı ile I/R hasarında önemli moleküllerdir. Bu çalışmada, fluvastatinin miyokardiyal I/R hasarında rho kinaz (ROCK), NADPH oksidaz, HSP90, kaveolin-1 (Cav-1) aktiviteleri ve asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeylerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. 27 rat kontrol, I/R ve 15 gün boyunca Fluvastatin (10 mg/kg) uygulaması ardından I/R olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Anestezi altında sol koroner arter ligatüre edilerek, 30 dk iskemi 120 dk reperfüzyon uygulandı. ADMA ve Rhokinaz düzeyleri ELİSA, HSP90, NADPH oksidaz ve Cav-1 düzeyleri ise RT-PCR ile ölçüldü I/R ile kalp dokusunda HSP90, Rhokinaz ve ADMA düzeyleri artarken fluvastatin uygulaması ile azaldı. Cav-1 düzeylerinde gruplar arasında anlamlı farklılık görülmedi. NADPH oksidaz fluvastatin grubunda anlamlı olarak azaldı. Çalışmamızın bulguları ile I/R hasarında ADMA ve rho kinaz düzeylerinin önemli rol oynadığı, statinlerin nitrik oksit biyoyararlanımı ve oksidatif stres üzerine olan etkileri ile koruyucu rolünün olabileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: İskemi/reperfüzyon, fluvastatin
Paroksetin ve venlafaksinin morfin toleransı üzerine etkisinin farelerde hot plate testi ile incelenmesi
Kronik morfin uygulamasına bağlı olarak morfinin analjezik etkisine tolerans gelişebilmektedir. Opioidlere karşı gelişen toleransın mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Ağrı modülasyonunda, serotonin ve noradrenalin anahtar rol oynamaktadır. Çalışmalar, antinosiseptif etkinlikte noradrenalin düzeyinin arttığını göstermiştir. Morfin uygulamasının serotonin salıverilmesi, sentezi ve metabolizmasında artışa neden olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızda, farelerde paroksetin ve venlafaksinin (5-10-20 mg/kg dozlarında) morfin toleransı üzerine etkisi araştırıldı. Dişi ve erkek sayıları eşit olacak şekilde, KTÜ Tıp Fakültesi Cerrahi Araştırma Merkezi laboratuvarlarından randomize olarak seçilmiş, 25-50 g ağırlığında 96 fare kullanılarak altı çalışma grubu oluşturuldu. Kontrol grubuna oral gavajla serum fizyolojik; morfin toleransını değerlendirmek amacıyla oluşturan gruba morfin (10 mg/kg/gün, s.k.) uygulandı. Deney gruplarından ikisi, kendi içinde üçe bölünerek oral gavaj ile her bir alt gruba 5, 10, 20 mg/kg dozlarında yalnızca paroksetin ve yalnızca venlafaksin verildi. Kalan iki grup da kendi içinde üçe bölünerek 5, 10, 20 mg/kg dozlarda oral gavajla paroksetin veya venlafaksin uygulamasıyla eş zamanlı olarak her bir fareye 10 mg/kg dozda s.k. morfin uygulandı. Sekiz gün boyunca ilaç verilen deney hayvanlarının hot plate testinde ilaç öncesi ve sonrası ölçümleri alınarak antinosiseptif etki değerlendirilmesi yapıldı. Sonuç olarak; morfin tolerans grubunda analjezik etkide anlamlı bir azalma görüldü (p<0,05). Paroksetin ve venlafaksin anlamlı bir antinosiseptif etki gösterdi. Kombine ilaç kullanılan gruplarda analjezik etkide istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görülmedi. Kombine ilaç verilen deney gruplarının son gün ölçümleri, yalnız morfin grubunun son gün ölçümleri ile kıyaslandığında, uygulanan doza ve ilaca bağlı olarak değişiklik gösteren ve istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlendi.
İnfliximabın sıçanlarda testiküler torsiyon detorsiyon hasarı üzerine etkileri
Testis torsiyonu, bebeklerde ve ergenlerde yaygın olarak görülebilen, erken tanı ve cerrahi gerektiren acil ürolojik bir durumdur. Testiküler torsiyon/detorsiyonun (T/D) ana patofizyolojisinin, testisin iskemi/reperfüzyon (I/R) hasarı olduğu görülmektedir. Deneysel modellerin çoğunda kullanılan spermatik kord torsiyonu kontralateral testiste testiküler zedelenmeyi indüklediğini ve infertilite riskini artırdığını göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, anti-TNF alfa antikoru olan infliksimabın, T/D ile uyarılan ipsilateral ve kontralateral testis hasarı üzerine koruyucu etkisinin olup olmadığı ve infliksimabın etkilerinin apoptotik yolakların modülasyonu ile ilgisinin olup olmadığını araştırmaktır. Sıçanlar tiyopental sodyum (50 mg/kg i.p.) ile anestezi edilecektir. T/D grubunda, skrotal insizyonla sıçanların sağ testisleri dışarı çıkarıldıktan sonra spermatik kord saat yönünde 720 derece döndürülüp batına sabitlenecektir. Torsiyon 2 saat sürdürüldükten sonra, spermatik korda detorsiyon uygulanarak testisler skrotuma yerleştirilecektir. Sham grubunda, uygulama ile spermatik kordun T/D `si hariç aynı işlem uygulanacaktır. Sıçanlar, infliksimab (Remicade® 5 mg/kg) ya da çözücü (salin) ile detorsiyondan 10 dakika önce tek doz intraperitoneal olarak tedavi edilecektir. Torsiyon yapılan taraftaki (ipsilateral) ve karşı taraftaki (kontralateral) testis dokuları, detorsiyon bitiminde hayvan tekrar anestezi edilerek alınacaktır. Histopatolojik değerlendirme ve apoptozis için, detorsiyonun 24. saatinde anestezi altında hayvanlar sakrifiye edilecektir. Seminifer tübüllerdeki histolojik bulgular Johnsen skorlamasına göre değerlendirilecektir. Apoptozis kaspaz 3, 8 ve 9'un immunohistokimyasal boyaması ile belirlenecektir. Sperm sayımı, testis ve kauda epididimlerin ağırlığının ölçülmesi ve sperm canlılığı, motilitesi ve anormal sperm oranının değerlendirilmesi için, sıçanlar detorsiyonun 65. gününde anestezi altında sakrifiye edilecektir. Anahtar Kelimeler: İnfliksimab, Kaspaz, Sperm, Testis, Torsiyon/detorsiyon
Uvabain aracılıklı hücresel cevaplarda rho-kinaz enziminin olası rolünün proteomik yöntemlerle incelenmesi
Bir integral membran proteini olan Na+/K+-ATPaz, hücrelerdeki iyonik dengenin sağlanmasında rol oynamaktadır. Kardiyak glikozitlerden uvabain ise, bu iyon pompasının spesifik inhibitörüdür. Hücreler uzun süre uvabaine maruz bırakıldıklarında apoptotik hücre ölümleri gözlemlenmiştir. Ama bu mekanizmanın nasıl olduğu tam olarak aydınlatılamamıştır. Rho-kinazlar (rho-kinaz 1 ve rho-kinaz 2), küçük G proteinleri içerisinde en çok araştırılan efektörlerden biridir. Apoptozisdeki birçok biyokimyasal ve morfolojik olayda görev almaktadırlar. Bu çalışmada uvabain ile indüklenmiş apoptotik hücre ölümlerinde, rho-kinazın olası rolünü proteomik yaklaşımlar kullanarak değerlendirdik.İnsan umbilikal ven endotel hücreleri, spesifik rho-kinaz inhibitörü Y27632 varlığı veya yokluğu durumunda 16 saat süreyle uvabaine (10µM) maruz bırakılmıştır. Hücre homojenatları, 2-D jel elektroforezi ile ayrılmış ve coomassie blue ile boyanmıştır. Uvabain uygulaması sonucunda, 54 spotun değiştiği tespit edilmiştir. Uvabain + Y27632 uygulamasında değiştiği gözlenmiş olan 7 protein, MALDI-TOF MS yöntemi ile tanımlanmak üzere seçilmiştir. Caspase-7 ve protein-unc-119 homolog B proteinlerinin miktarları uvabain uygulaması ile artmış, Y27632 ön uygulaması ile azalmıştır. Buna ek olarak neurensin-2, C-type lectin domain family-2 member D ve putative FERM domain-containing protein FKSG-43 proteinleri uvabain uygulaması ile azalmış ve Y27632 uygulaması ile artmıştır.Bu sonuçlar, bu proteinlerin ekspresyonlarındaki değişiklikler üzerinde rho-kinaz yolağının önemini göstermektedir. Bununla birlikte sonuçlarımızın doğrulanması ve bu proteinlerin öneminin belirlenmesi için daha başka çalışmalara ihtiyaç vardır.
Normal reçete ile verilmesi gereken kontrole tabi ilaç reçetelerinin ilaç etkileşimleri açısından incelenmesi
Bu çalışmada resmi kurumlardan gelen normal reçeteyle verilmesi gereken kontrole tabi ilaç reçetelerinden 2360 adet iki ve daha fazla ilaç içeren reçeteler ilaç etkileşimleri açısından değerlendirilmiştir.Bulgularımıza göre reçetelerin 102' sinde (%4.3) ilaç etkileşimlerine rastlanmıştır. Toplam etkileşme sayısı 120 (%5.1)'dir. Etkileşim saptanan reçetelerdeki etkileşim klinik önemine göre gruplandırıldığında 120 adet reçetenin 18 tanesinde etkileri ciddi ve hayatı tehdit edici yönde olabilen birinci derece etkileşimler (%15), 29 tanesinde hastanın durumunda kötüleşmeye neden olabilecek ikinci derece etkileşimler(%24.17), 9 tanesinde minör etkiler oluşturabilen üçüncü dereceden etkileşimler (%7.5), 32 tanesinde orta dereceden ciddi etkilere kadar değişen dördüncü dereceden etkileşimler (%26.67) , 32 tanesinde önemsiz etkilerden ciddi etkilere kadar değişik durumlar oluşturabilen beşinci dereceden etkileşmeler (%26.67) saptanmıştır.Reçetelerdeki ilaç sayısının artmasıyla, karşılaşılan etkileşim sayısı da artmaktadır. İlaç etkileşimleri kişiden kişiye farklı sonuçlara yol açabilmektedir. Eğitim, genetik özellikler, kronik hastalıklar, yaş bu durumu etkileyen faktörlerdir.Reçetelerde ilaç etkileşimleri ile ilgili herhangi bir uyarı bulunmamaktadır. Doktorlar bu konuda yeterli bilgiye sahip değildirler. Burada görülen etkileşimlerin sonucunda ilacın kan seviyelerinde ufak değişikliklerden, ciddi kardiyak problemlere hatta ölümlere kadar gidebilen komplikasyonlar meydana gelebilmektedir.İlaçların uygunsuz kullanımı, sağlık hizmetlerinin kalitesini düşürürken, kaynaklarında boşa harcanmasına sebep olmaktadır. Akılcı ilaç kullanımının geliştirilmesinde en önemli basamaklardan birisi akılcı reçete yazılmasıdır. Doktor ve eczacı işbirliği, akılcı ilaç kullanımının sağlanmasında en önemli etken olarak değerlendirilebilir. Akılcı ilaç kullanımı konusunda ülkemizde var olan sorunları çözmek için Sağlık Bakanlığı, Türk Tabipler Birliği, Üniversiteler ve Türk Eczacılar Birliği' nin ortak çabalarına ihtiyaç vardır
İzole kurbağa rektum kas şeritlerinde potasyum ve oubain etkileşimi
20 ÖZET Çalışmamızda kurbağa, rektum kasından uzunlamasına istika* mette kesilen kaslarla hazırlanan şeritlerde potasyumun etkisi araştırıldı» Bu amaçla potasyum klorürün 10, 20, 40 ve 80 mM konsantrasyonları kullanıldı. Potasyum klorür solüsyonları, fizyolojik Tyrode solüsyonundaki sodyum klorür yerine potasyum ikamesi ile izoosmetik olarak hazırlandı. Potasyumun düşük konsantrasyonları ile fazik kasılmalar, yüksek konsantrasyonları ile fazik kasılma ve tonik kontraksiyonlar müşahede edildi. Aynı preparatta ouabain - potasyum etkileşmesi incelen di. Ouabain bu düz kas türünde potasyumun etkisini antagonize etmedi.
SGK'ya fatura edilen ve kardiyovasküler hastalık tanısı konmuş reçetelerde 2008 yılı mevsimsel profil olarak kardiyovasküler ilaç etkileşimlerinin incelenmesi
Daha önce Sosyal Güvenlik Kurumu verileri üzerinden etkileşimli ilaçların birlikte reçetelendirilme oranları hakkında bir çalışma yapılmamıştır.Bu çalışmada en fazla reçete edilen bazı kardiyovasküler ilaçların etkileşimleri incelenmiş ve bu etkileşimli ilaçların ne oranda birlikte reçetelendiği araştırılmıştır.Bunun için etkileşimli ilaçları içeren müstahzarların barkod numaraları tablo halinde Sosyal Güvenlik Kurumu'na sunulmuş ve kurumdan, birlikte ve ayrı ayrı reçetelenme sayıları belirli aylar için istenmiştir.Kurumdan gelen veriler doğrultusunda % birlikte reçetelenme oranları bulunmuş, tablo ve grafikler halinde yorumlanmıştır.Buna göre bulunan anlamlı değerler üzerinden bakıldığında yaklaşık olarak kardiyovasküler ilaçlardan Verapamil'in Beta Blokörler ile birlikte reçetelenme yüzdesi %7.5, İnsülinlerin Beta Blokörler ile reçetelenme yüzdesi %10,5, Kalsiyum Kanal Blokörlerin Beta blokörler ile reçetelenme yüzdesi %17, Siklosporinin Verapamil ile birlikte reçetelenme yüzdesi %1, Digoksinin Omeprazol ile birlikte reçetelenme yüzdesi %1, Verapamilin Digoksin ile birlikte reçetelenme yüzdesi % 7 dir.Bu sonuçlar hekimlerin etkileşimli kardiyovasküler ilaçları oldukça yüksek oranlarda birlikte yazmak durumunda kaldığını göstermektadir. Bu da bilimsel açıdan alternatif ilaçların geliştirilmesinin önemini göstermekte ve hekimlerin de meslek içi eğitimlerle etkileşimli ilaç kullanılması gerektiğinde doz ayarlamasının nasıl yapılması gerektiği konusunda bilgilendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Levosimendanın miyokardiyal iskemide koruyucu rolünün incelenmesi
Yapılan tüm deneylerde, infarkt alan ve MP35 kayıt sistemiyle ölçülen hemodinamik parametreler (SVSDB, SVGB, ±dP/dt) kendi deney grupları arasında degerlendirilerek karşılaştırılmıştır. İzole sıçan kalplerinden elde edilen deney grupları iskemik ardkoşullama ve 30 dakikalık iskemi sonrası levosimendan (10 -7,-8,-9 mol) ile perfüzyon işlemine ayrı ayrı tabi tutulmuştur.Sıçanlar tiyopental sodyum ile anesteziye edildikten sonra toraks hızla açılarak kalp buzlu Krebs-Heinseleit çözeltisi içerisine alınarak hızlıca Langendorff sistemine asılmıştır. SVGB kalbin sol ventrikülüne yerleştirilen lateks balon yardımıyla ölçülmüştür. 15 dakikalık dengelenme periyodundan sonra ayrı gruplar halinde levosimendan ile (10-7, -8, 9 Mol) perfüze edilmiş ve iskemik ardkoşullama uygulanmıştır. İskemi sonrasında reperfüzyonun 30. ve 120. dakikalarındaki hemodinamik parametreleri incelenmiştir. Kalp dokuları TTC ile boyanarak infarkt alan tayini yapılmıştır. İskemik ardkoşullama ve 10 -8 mol levosimendan uygulanan gruplarda SVGB, SVSDB ve ±dP/dt reperfüzyonun 30. dakikasında iskemi öncesindeki döneme yakın değerlerdeyken, 120. dakikada anlamlı olarak azalmıştır. Buna karşılık SVGB ve SVSDB değerleri kontrole göre anlamlı fark göstermemiştir. İskemik ardkoşullama ve levosimendan (10 -7,-8,-9 mol) uygulanmış tüm gruplarda infarkt alanın kontrole göre anlamlı olarak azaldığı tespit edilmiştir.Bu sonuçlar; levosimendanın ve iskemik ardkoşullamanın, miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı üzerinde kardiyak koruma sağlayabileceğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Levosimendan, Miyokardiyal İskemi, Langendorff
Miyokardiyal iskemiye karşı Levosimendanın moleküler mekanizmalarının incelenmesi
Sıçanlar tiyopental sodyum ile anesteziye edildikten sonra toraks hızla açılarak kalp buzlu Krebs-Heinseleit çözeltisi içerisine alınmış ve hızlıca Langendorff sistemine asılmıştır. 20 dakikalık dengelenme periyodundan sonra perfüze edilen kalpler üç gruba ayrılmıştır. 1.grup-kontrol- 30 dk. iskemi, 120 dk.'a reperfüzyon. 2.grup-ardkoşullama grubu- 30dk iskemi sonrası 10'ar sn'lik 3 periyod halinde iskemi ve reperfüzyon ardından 120 dk. uzun süreli reperfüzyon. 3.grup-10-8 mol levosimendan uygulanan grup-30 dk. iskemi sonrası levosimendan (10-8 mol) ile perfüzyon. Bütün kalplerde TnTve TnI protein miktarları Western Blot yöntemi ile apoptotik değişimler ise TUNEL yöntemi ile karşılaştırılmıştırÇalışmalarımız sonunda 10-8 mol levosimendan ve iskemik ard koşullama uygulamasının, 30 dk iskemi ve 120 dk reperfüzyon uygulanan kontrol gruba göre TnT ve TnI protein miktarının anlamlı olarak arttığını bulduk. 10-8 mol levosimendan uygulanan grubun ard koşullama uygulanan gruba göre TnT seviyelerinin anlamlı olarak az olduğunu bulduk. TUNEL yöntemi ile gruplar arasında apoptozis miktarlarını karşılaştırdık ve 10-8 mol levosimendan uygulanan grupun en az apoptotik hücreye sahip olduğunu bulduk. Ard koşullama grubu,10-8 mol levosimendan uygulanan gruptan daha çok aopototik hücreye sahiptir. Kontrol grubu ise en çok aopoptotik hücreye sahiptir.Bu sonuçlar; levosimendanın ve iskemik ardkoşullamanın, miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı üzerinde kardiyak koruma sağlayabileceğini göstermiştir
Uzun sure fruktoz içen sıçanlarda resveratrol verilmesinin vazokonstriktör cevap üzerine etkisinin incelenmesi.
İşlenmiş gıdalar ve gazlı içecekler içinde fruktoz kullanımı giderek artmaktadır, çünkü fruktoz raf ömrünü uzatmaktadır. Yüksek miktarda fruktoz alınımının hiperinsülinemi, hipertrigliseridemi ve hipertansiyon nedeni olduğu saptanmıştır. Bu yüzden fruktozun zararlı etkilerinin önlenmesi özel bir önem arz etmektedir. Resveratrolün endotel ve damar fonksiyon bozukluğunu düzelterek kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde yararlı olabileceği ileri sürülmüştür. Deneysel olarak fruktozla oluşturulan damar düz kas fonksiyonundaki değişiklik üzerine resveratrolün etkisi iyi bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında içme suyu içinde 10 hafta süreyle fruktoz (% 10 ve 20) verilerek oluşturulan metabolik sendromda resveratrolün etkisi incelenmiştir Resveratrol uygulaması (50 mg/L) fruktoz içiminden 2 hafta önce başlatılmıştır. Deney gruplarından alınan kan örneklerinde biyokimyasal, aortada ise damar düz kas fonksiyonu ölçümleri yapılmıştır. Ayrıca, kan basıncı değişiklikleri kaydedilmiştir. KCl (40 mM) ve fenilefrin (10-9-3x10-4 M) cevaplarının fruktoz içen sıçanlarda arttığı, anjiyotensin II (10-10-10-5 M) cevaplarının ise değişmediği saptanmıştır. Kasılma cevaplarındaki artış, resveratrol tedavisi alan hayvanlarda büyük ölçüde düzelmiştir. Resveratrol tedavisi, kontrol ve fruktoz alan sıçanlarda, anjiyotensin II (10-10-10-5 M) cevaplarını azaltmıştır. Fruktoz ile beslenme sonucu ortaya çıkan insulin direnci ve hipertansiyon da resveratrol alan grupta anlamlı derecede azalmıştır. Resveratrol ve fruktoz ile beslenme sonucu kan glukoz düzeyi değişmemiştir. Bu bulgular, fazla miktarda fruktoz alınımına bağlı olarakgelişen kardiyovasküler fonksiyon bozukluklarının resveratrol ön tedavisi ile önlenebileceğini göstermektedir.
Uzun süre fruktoz içen sıçanlarda resveratrol verilmesinin vazodilatör cevap üzerine etkisinin incelenmesi.
Besinler içinde yüksek miktarda fruktoz alınımı, gelişmiş toplumlarda giderek artan metabolik sendromun en önemli nedenlerinden birisidir. Resveratrol birçok meyvede bulunan ve yararlı kardiyovasküler etkilere sahip polifenolik bir bileşiktir. Fruktoz ile oluşturulan metabolik sendromda ortaya çıkan endotel hücre fonksiyon bozukluğu üzerindeki etkisi bilinmemektedir. Sunulan çalışmada, fruktoz ile beslenme sonucu ortaya çıkan endotel ve vasküler fonksiyon bozukluğu, hipertansiyon ve hiperinsülinemi üzerine resveratrolün etkileri araştırılmıştır. Fruktoz % 10 ve %20'lik derişimde içme suyu içinde 10 hafta süre ile verilmiştir. Resveratrol uygulaması (50 mg/L) fruktoz içiminden 2 hafta önce başlatılmıştır. Deney gruplarından alınan kan örneklerinde biyokimyasal ölçümler, aortada ise endotel ve damar düz kas fonksiyonu ölçülmüştür. Endotel fonksiyonu asetilkolin (10-9-10-4 M) ve sodyum nitroprusiyat (10-10-10-5 M) doz-cevap eğrisi çalışılarak incelenmiştir. Ayrıca, L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemeleri ve bazal nitrik oksit oluşumu ölçülmüştür. Fruktoz tüketimi sonucu ortaya çıkan, asetilkolinin endotel-bağımlı gevşemelerindeki azalma ve bazal nitrik oksit oluşumundaki artış, resveratrol tedavisi alan hayvanlarda büyük ölçüde düzelmiştir. Resveratrol ve fruktoz tedavisi, sodyum nitroprusiyat (10-10-10-5 M) cevaplarını değiştirmemiştir. Fruktoz ile beslenme sonucu gelişen kan basıncı ve serum insülin düzeyindeki yükselmeler, resveratrol tedavisinden sonra anlamlı olarak düşmüştür. Resveratrol ve fruktoz ile beslenme kan glikoz düzeyini belirgin olarak değiştirmemiştir.Elde ettiğimiz bulgular resveratrolün, fruktoz ile ortaya çıkan endotel fonksiyon bozukluğunu ve bazı kardiyovasküler parametreleri düzeltebileceğini göstermektedir. Böylece, meyvelerde olduğu gibi diyette fruktoz ve resveratrolün birlikte tüketiminin, fruktozlu yiyecek ve içeceklerin oluşturduğu vasküler tahribata yol açmayacağını söylemek mümkün olacaktır.
3-nitropropiyonik asitle Huntington hastalığı oluşturmada lokomotor aktivitenin gece gündüz farkı ve memantinin etkileri
Bu çalışmanın amacı, 3-NP ile oluşturulan Huntington hastalığı modelinde lokomotor aktivitenin gece-gündüz farkı olup olmadığının ve bu hastalık modeli üzerinde memantinin etkilerinin ve bu etkilerin diurnal ritminin olup olmadığının araştırılmasıdır.Çalışma kapsamında kullanılan ilaçlar, rastgele oluşturulmuş 6 farklı deney grubundan 3'üne gündüz (0900) 3'üne de gece (2100) uygulanmıştır. Kontrol grubundaki farelere i.p olarak %0.9'luk NaCl çözeltisi enjekte edimiştir. Deneysel olarak Huntington modeli oluşturulması amacıyla 5 günlük bir intoksikasyon protokolü seçilmiş ve farelere i.p. olarak artan dozlarda 3-NP (40-120 mg/kg) uygulanmıştır, intoksikasyon periyodu sonunda hayvanlara uygulanan kümülatif 3-NP dozu 360 mg/kg'dır. Hayvanlarda 3-NP uygulanmasına bağlı olarak gelişen gövde ve arka ayak distonileri Huntington hastalığının başarılı olarak oluşturulduğunun göstergesidir. Memantinin bu hastalık üzerindeki etkilerini araştırmak için diğer bir grup fareye intoksikasyon protokolü süresince 3-NP uygulandıktan 30 dk sonra 20mg/kg dozda memantin i.p. olarak uygulanmıştır.Lokomotor aktivitenin değerlendirilmesi amacıyla intoksikasyonun başlangıcından itibaren 1.gün, 6.gün ve 9.gün fareler rotarod testine tabi tutulmuş ve farelerin rotarodda kalış süreleri kaydedilerek değerlendirilmiştir.Elde edilen bulgular, 3-NP'nin gece veya gündüz uygulanmasının oluşturulan Huntington hastalığı modelinde lokomotor aktivite bakımından herhangi bir değişiklik oluşturmadığını göstermiştir. Memantin uygulanması ise farelerin rotarod performansını anlamlı şekilde kötüleştirirken, memantinin de uygulama zamanına bağlı olarak lokomotor aktivite üzerinde oluşan etkileri diurnal ritim göstermemiştir.Bu sonuçlar gösterir ki, 3-NP ile oluşturulan Huntington hastalığı modelinde lokomotor aktivite açısından gece-gündüz farkı bulunmamaktadır ve memantin deneysel olarak 3-NP ile oluşturulan hastalık modelinde lokomotor aktiviteyi kötüleştirir.Anahtar Kelimeler : 3-nitropropiyonik asit, Huntington hastalığı, memantin, kronobiyoloji.
İzole sıçan kalbinde Miyozin Hafif Zincir aktivasyonunun gece-gündüz farkına pozitif inotropik ajanların etkisinin araştırılması
Ovabain ve dobutaminin, kontraktilite ve miyozin hafif zincir (MHZ), aktin ekspresyonları ile MHZ aktivasyonları üzerine etkisindeki olası gündüz ve gece farkı izole sıçan kalbinde karşılaştırılmıştır. Deneyler iki farklı zaman noktasında (6 HALO ve 18 HALO) gerçekleştirilmiştir.Sıçanlar anesteziye edildikten sonra toraks hızlıca açılarak kalp Langendorff cihazına asılmıştır. 20 dakikalık dengelenme periyodundan sonra, 10 dakika ovabain veya dobutamin ile perfüze edilmiştir.Bazal kontraktilite gece grubunda, gündüze göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ancak, MHZ, aktin ekspresyonlarının ve MHZ aktivasyonlarının değişmediği gözlemlenmiştir. Bazal kalp kontraktilitesindeki gece ve gündüz farkı, kalp kontraktilitesinde rolü olan diğer basamaklardan kaynaklanıyor olabilir.Dobutaminin pozitif inotropik etkisi aydınlık ve karanlık periyodda değişmezken, ovabainin tek bir konsantrasyonu için (10-5 M) gözlenen sol ventrikül gelişen basıncında meydana gelen artış gündüz grubunda daha yüksek bulunmuştur.10-5 M dobutamin uygulanan ventrikül örneklerinde, MHZ aktivasyonunun gerek gündüz gerekse gece anlamlı olarak arttığı, ancak gündüz ve gece arasında anlamlı bir fark olmadığı belirlenmiştir.Ovabain (10-5 M) MHZ aktivasyonunu gündüz grubunda anlamlı olarak arttırırken, gece grubunda anlamlı bir bir artış gözlenmemiştir. Ovabain uygulanan gündüz ve gruplarının MHZ aktivasyonları arasında anlamlı bir fark belirlenmemiştir.
Alloksan diyabetik tavşanların plazma nitrit/nitrat ve nitrotirozin düzeyleri üzerine uzun süreli resveratrol verilmesinin etkisi
Günümüzde, diyabet, modern toplumu artan bir oranda etkisi altına alan metabolik bir hastalıktır. Bu metabolik hastalığa eşlik eden kardiyovasküler sistem hastalıkları, birincil mortalite nedenidir. Bu kardiyovasküler sistem hastalıkları içinde, damar endotelinden salınan nitrik oksit düzeyinde düşüş önemli bir yer tutmaktadır. Kırmızı şarabın, içeriğinde bulunan fenolik yapılı bileşiklerden biri olan ve antioksidan özelliğinden sorumlu olduğu bilinen resveratrolün, endotelden salınan nitrik oksit düzeyini artırıcı etkisi kanıtlanmıştırBu çalışmanın amacı; diyabet nedeniyle bozulan endotel fonksiyonu üzerine, resveratrolün koruyucu etkisi olup olmadığının araştırılmasıdır. Bu amaçla tavşanlarda 100 mg/kg dozunda intravenöz alloksan uygulaması ile diyabet oluşturulmuştur.Tedavi gruplarında, 5 ve 50 mg/L konsantrasyonda resveratrol, 8 hafta boyunca tavşanların içme suyuna katılmıştır. Nitrik oksit ve süperoksit oluşumu üzerine resveratrolün etkisi, plazma ve aorta nitrit/nitrat ve nitrotirozin düzeylerinin uygun ELİSA kitleriyle ölçülmesi sonucu belirlenmiştir. Olası diğer bir kardiyoprotektif etki, plazma total kolesterol, DDL, YDL ve trigliserit düzeylerinin enzimatik analiz kitleriyle ölçülmesi sonucu lipit profili üzerinde incelenmiştirDiyabet nedeniyle plazma ve aorta nitrit/nitrat düzeylerinde oluşan düşüş, resveratrol tedavisiyle kısmen düzelmiş, ancak nitrotirozin düzeyleri değişmemiştir. Resveratrol tedavisiyle plazma total kolesterol düzeylerinde görülen artışın, YDL kolesterol artışına bağlı olduğu düşünülmektedir. Resveratrol tedavisi sonrası DDL kolesterol ve trigliserit düzeylerinde anlamlı bir değişiklik görülmemiştir. Bu sonuçlar, diyabetin endotel fonksiyonu ve lipit profilinde oluşturduğu zararlı etkiler üzerinde, resveratrolün iyileştirici etkisi olduğunu göstermektedir.
İnsan umbilikal ven endotel hücrelerinde uvabain ile indüklenen aponekrotik ölümlerde Rho Kinazın olası rolünün incelenmesi
Uvabainin indüklediği hücre ölümleri ve apoptoziste Rho kinazın olası rölü insan umbilikal ven endotel hücrelerinde (HUVEC) araştırılmıştır.HUVEC doğumdan sonra alınan umbilikal kordlardan izole edilmiş ve yalnızca primer hücreler deneylerde kullanılmıştır. Endotel hücreleri yapıştıkları yüzeyi tamamen kaplayınca, hücrelere uvabainin (0.1-10µM, 16 saat) farklı konsantrasyonları ile ROCK inhibitörü olan Y27632 (10µM) uygulanmıştır. Hücre morfolojisi ve yapıştıkları yüzeyden kalkmaları faz kontrast ve floresan mikroskobi ile, ROCK I ve kaspaz 3 ekspresyonları immünoblotlama ile ölçülmüştür.Uvabainin, hücre kopmasına ve membran tomurcuk oluşumuna neden olduğu bulunmuştur. Ayrıca 10µM uvabain uygulaması endotel hücrelerin tomurcuklu hücre sayısını anlamlı olarak artırmıştır. Y27632 ön uygulaması ise uvabainin indüklediği membran tomurcuk oluşumunu anlamlı olarak inhibe etmiştir. Uvabain yüzen ölü hücre sayısını da anlamlı olarak artırmıştır. Fakat Y27632 ön uygulaması yüzen hücre sayısında anlamlı bir değişikliğe neden olmamıştır. HUVEC'te uvabainin hücre kopmasına etkisi doz bağımlıdır. Bu etki Y27632 ön uygulaması ile geri çevrilmiştir. ROCK I ve kaspaz 3'ün aktif fragmantasyonu da 10µM uvabain uygulanmış hücrelerde anlamlı olarak artmıştır.Sonuçlarımız uvabainin indüklediği hücre kopması ve membran tomurcuk oluşumunda Rho kinazın önemli bir rolü olduğunu göstermiştir. Bu bulgular endojen uvabain düzeylerinin yükseldiği esansiyel hipertansiyon olgularında önemli olabilir. Ayrıca bulgularımız kanser hastalarında, uvabain ve ROCK inhibitörleri ile kombine tedavi olasılığını ima etmektedir.Anahtar Kelimeler : uvabain, Rho kinaz, apoptozis, HUVEC
Klinik ilaç araştırmalarının Türk ve Avrupa Birliği mevzuatında karşılaştırılması
Türkiye'de klinik ilaç araştırmalarının yasal düzenlemeleri oldukça yenidir. En yakın düzenleme 1960 tarihli Tıbbi .deontoloji Nizamnamesi'dir. Bu düzenleme klinik araştırmaya izin verir, klasik hasta-doktor ve doktor-doktor ilişkilerini düzenler. İnsanlarda yürütülen ilaç araştırmaları hakkında diğer düzenleme 1987'de yürürlüğe girer. Son olarak, İlaç Araştırmaları Hakkında Direktif 1993'te yayınlandı. 1993 yönetmeliğinin adı ?İlaç Araştırmaları Hakkında Yönetmelik?tir. Bu düzenleme ile Türkiye'de ilaçla ilgili klinik araştırmalar uluslararası standartlar benimsenmiş araştırıcıların ve gönüllülerin yasal hakları sağlandı. İki yıl sonra İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü İyi Kilinik Uygulamaları Kılavuzu'nun ilk basımını yayınladı.Türkiye yönetmeliği ile AB talimatı arasında bazı farklılıklar vardır. Bunların bazıları; klinik araştırma alanları, etik komite için başvuru dökümanları, etik komite yapısı, advers olay raporlama, sponsorun yetki ve görevleri, başvuru süresini hızlandırma, araştırıcı sorumlulukları ve yetkileri, cezalar.AB direktifleri ve Türkiye kuralları arasında farklılıklardan dolayı, Türkiye sağlık otoriteleri, İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü, AB direktifleri ile ilgili olarak yeni taslak bir yönetmelik hazırladı. Yeni döküman ?Beşeri Tıbbi Ürünlerin Klinik Araştırmaları Hakkında Yönetmelik? ve bu 2001/20/AB ve 2005/28/AB direktifleriyle paraleldir. Yeni yönetmelik AB ülkeleri ve ülkemiz arasındaki farklılıkları çözmek için önemli bir adımdır.
Uvabain ile hipertansif yapılmış sıçanların damarlarında Rhokinaz inhibitörlerinin etkinliğinin incelenmesi
Yapılan çalışmalar, kronik uvabain uygulaması ile oluşturulan hipertansiyonun Na-K-ATPazın inhibisyonu ile bağlatılı olduğunu göstermiştir. Agonistler tarafından (5HT, fenilefrin vb.) ve KCl tarafından oluşturulan düz kas kasılması MHZK'ın Ca+2 bağımlı aktivasyonuna ve Ca+2 den bağımsız Rho-Rhokinaz yolağını aktive eder. İzole dokularda rho-rhokinaz farmakolojik maniplasyonu Y27632, fasudil gibi ajanlar kullanılarak yapılmıştır.Bu çalışmada uvabain ile oluşturulan hipertansiyonda sıçan torasik aortunda, Y27632 kullanılarak Rho/ Rho kinaz yolağının rolünün olup olamadığı inceledik. Öncelikle Y27632 inkübasyonu öncesi ve sonrası KCl ve Fe kasılma yanıtlarına ve ikici olarak da KCl ve Fe ile önkastırma yaptığımız dokularda Y27632 gevşeme yanıtlarına baktık. Kontrol ve uvabain ile hipertansiyon oluşturulmuş ratlarda KCl EC50 değerleri değişmezken, Emax değerleri anlamlı olarak artmıştır. Y27632 inkübasyonu sonrası KCl EC50 değeri hem kontrol hemde uvabain ile hipertansiyon oluşturulmuş ratlarda anlamlı olarak artmıştır. Uvabain ile hipertansiyon oluşturulmuş ratlarda Emax değerleri Y27632 inkübasyonu sonrası anlamlı olarak artmıştır. Fe kontaraktil EC50 cevapları Y27632 inkübasyonu sonrası anlamlı olarak artmıştırBu sonuçlar; uvabain ile indüklenmiş hipertansiyonda, aortta ROCK aktivasyonunun bu hipertansiyon modelinde rolünün olabileceğini göstermektedir.
Alloksan ile diyabet oluşturulmuş tavşanlarda resveratrolün endotel fonksiyonu üzerine etkisinin incelenmesi
Gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda, diyabet giderek yaygınlaşan vasküler komplikasyonlarla seyreden metabolik bir hastalıktır. Diyabet, koroner kalp hastalığı ve ateroskleroza yakalanma riskini arttıran en önemli nedenlerden biri olarak görülmektedir. Epidemiyolojik çalışmalar, orta derecede kırmızı şarap tüketimiyle diyabet de dahil kalp-damar hastalıklarından ölüm oranının belirgin bir şekilde azaldığını göstermektedir. Kırmızı şarabın biyoaktif maddelerinden olan resveratrol, damar endotel reaktivitesi ve nitrik oksit oluşumu ve antioksidan kapasiteyi arttırıcı fakat oksidatif stresi azaltıcı etkiler taşımaktadır. Resveratrolün diyabet gelişimi ve onun sonucu ortaya çıkan vasküler komplikasyonlar üzerindeki etkisi henüz araştırılmamıştır. Bu çalışmada resveratrolün kontrol tavşanlar, alloksan ile (100 mg/kg) diyabet yapılan tavşanlar, aynı anda yüksek doz 50 mg/kg resveratrol içen diyabetik tavşanlar ile önceden düşük doz (5 mg/kg) resveratrol ve yüksek doz resveratrol içirilen tavşanlar üzerinde asetilkolin gevşeme ve fenilefrin kasılma fonksiyonları üzerine olan etkisi incelenmiştir. Ayrıca 30 dakikalık indometazin ve L-Nitro Arjinin inkübasyonları ile gevşeme ve kasılmadaki değişiklikler kaydedilmiştir. Çalışma sürecinde deney gruplarına ait kan-şeker ölçümleri içtikleri içme suyu ve resveratrol içeren içme suyu miktarları ile çalışma öncesi ağırlıkları kaydedilmiştir. Yapılan in-vitro çalışmalar ve hazırlanan grafiklerde de belirtildiği üzere, aynı anda resveratrol içirilmiş diyabetik tavşanların asetilkoline olan duyarlılığı diyabetik tavşanlara göre daha fazla, fenilefrine olan duyarlılığı daha azdır. Bu sonuçlar eşiğinde resveratrolün vasküler sistem üzerinde gevşetici ve kasılmayı engelleyici etkisi tespit edilmiştir. Ayrıca aynı deney düzeneklerinde indometazinin gevşemeye olan sinerjik etkisi, L-Nitro Argininin ise gevşemeyi büyük oranda inhibe ettiği görülmüştür.
Farelerde kadmiyumun akut ve kronik toksisitesi üzerine bazı steroid yapılı maddelerin etkisinin araştırılması
95 6. ÖZET Bu çalışma farelerde akut ve kronik kadmiyum toksisitesinde steroid yapılı maddelerin etkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada 420 erkek ve 420 dişi olmak üzere toplam 840 adet beyaz fare kullanıldı. Farelere hem akut, hemde kronik kadmiyum uygulamasından sonra deri altı yolla 5 mg/kg östrojen, 100 mg/kg progesteron, 2.5 mg/kg östrojen +50 mg/kg progesteron, 10 mg/kg prednisolon ve 10 mg/kg testosteron uygulandı. Kronik uygulamalarda erkek ve dişi farelere 3 ay boyunca içme sulan ile 1 mg/kg/gün dozunda kadmiyum klorür verildi. 3. ayın sonunda ise steroid preparatları uygulanarak 24 saat sonra hayvanlar kesildi ve doku kadmiyum düzeyleri Atomik Absorbsiyon Spektrofotometri, Serum Alanin Amino Transferaz (ALT), Aspartat Amino Transferaz (AST) ve Kan Üre Nitrojeni (BUN) düzeyleri de Oto Analizör yardımıyla belirlendi. Erkek farelerde kronik olarak kadmiyum verilmesinden sonra progesteron verilen grupta karaciğer kadmiyum düzeyi yükselirken testosteron verilen grupta azaldığı, böbrek kadmiyum düzeyi ise prednisolon verilen grupta yükselirken testosteron verilen grupta azaldığı, diğer gruplarda kontrol düzeylerinde olduğu tesbit edildi. Serum ALT, AST ve BUN düzeylerinin kontrole yakın olduğu belirlendi. Dişi farelerde kronik kadmiyum uygulamasından sonra östrojen, progesteron, östrojen+progesteron ve testosteron verilen gruplarda karaciğer kadmiyum konsantrasyonunda azalmalar olurken östrojen+ progesteron verilen grupta böbrek kadmiyum düzeyinin azaldığı saptandı. Serum ALT, AST ve BUN düzeylerinin ise değişmediği gözlendi. Kronik uygulama yapılan erkek ve dişi farelerde ağırlık artışlarında azalma, eritrosit çaplarında küçülme ve hematokrit değerde azalma tesbit edildi. Akut uygulamalarda kadmiyum klorürün 1.8 mg/kg ve 3.6 mg/kg olmak üzere iki ayrı dozu deri altı yolla uygulandı.96 1.8 mg/kg kadmiyum klorür ile birlikte steroid preparatları uygulanan erkek farelerde östrojen, progesteron, östrojen+ progesteron, prednisolon verilen gruplarda karaciğer kadmiyum düzeyi azalırken, progesteron, östrojen+ progesteron, prednisolon verilen gruplarda böbrek kadmiyum düzeyinin azaldığı, 1.8 mg/kg kadmiyum klorür ile birlikte steroid preparatları uygulanan dişi farelerde progesteron, prednisolon verilenlerde karaciğer kadmiyum düzeyinin azaldığı, östrojen, progesteron, prednisolon verilenlerde böbrek kadmiyum düzeyinin azaldığı belirlendi. Diğer gruplarda önemli bir değişiklik bulunmadı. 3.6 mg/kg kadmiyum klorür ile steroid verilen tüm erkek fare gruplarında karaciğer ve böbrek kadmiyum konsantrasyonunda azalmalar görüldü. Ayrıca %5-35 arasında değişen ölümler tesbit edildi. 3.6 mg/kg kadmiyum klorür ile birlikte östrojen, progesteron, östrojen+ progesteron, prednisolon verilen dişi farelerin karaciğer kadmiyum düzeyi azalırken, östrojen, progesteron, östrojen + progesteron, prednizolon ve testosteron verilenlerde böbrek düzeyleri azaldığı, dişi farelerde % 10-20 arasında değişen oranlarda ölümler saptandı. Hem erkek hemde dişi farelerde 1.8 mg/kg ve 3.6 mg/kg kadmiyumla birlikte steroidlerin verildiği gruplarda serum ALT ve AST düzeyleri kontrole göre oldukça artarken, BUN düzeylerinde azalmalar tesbit edilmiştir. Sonuç olarak erkek ve dişi farelerde akut ve kronik kadmiyum uygulamalarında steroid preparatl arının uygulanmasının kadmiyumun toksisitesini ve doku dağılımını değiştirdiği, gerek karaciğer gerek böbrek kadmiyum düzeylerinin azalması ile birlikte karaciğer hasarının arttığı ve özellikle yüksek dozlardaki kadmiyumla birlikte steroidler uygulandığında ölümlerin şekillendiği, kadmiyum toksisitesi üzerine vücudun hormonal durumunun önemli olduğu saptandı.
Kolistin nefrotoksisitesine bağlı gelişen akut tubüler nekroza karşı reseptör etkileşimli kinaz-3 inhibitörü Dabrafenib'in koruyucu etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, selektif bir reseptör etkileşimli kinaz (RIP)3 enzim inhibitörü olan dabrafenib'in (Dab), kolistin tarafından tetiklenen nefrotoksisitede oluşan nekroptoza karşı koruyucu etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 48 adet Sprague-Dawley cinsi erkek rat altı grupta incelendi. Üç günlük intraperitoneal (IP) ilaç uygulamaları yapıldı. Kontrol grubuna günlük 1 ml serum fizyolojik, ikinci gruba ise 10 mg/kg kolistin (IP) uygulandı. Üçüncü ve dördüncü gruplar, 10 mg/kg kolistin (IP) ile birlikte sırasıyla 10 mg/kg dabrafenib (IP) ve 1,65 mg/kg nekrostatin (IP) aldı. Beşinci ve altıncı gruplar sırasıyla 10 mg/kg dabrafenib (IP) ve 1,65 mg/kg nekrostatin (IP) aldı. Üç günlük uygulama sonrası tüm grupların ratlarından anestezi altında laparotomi yapılarak böbrekler izole edildi. Sağ böbrekler, histopatolojik incelemeler, Western-Blot analizleri (RIP3, CaMKII, CypD proteinlerinin ekspresyon seviyeleri) ve malondialdehit (MDA) ölçümleri için ayrıldı. Sol böbreklerin perfüzyon basınçları ölçüldü ve ratlardan kardiyak yolla alınan kan örneklerinden serum üre ve kreatinin düzeyleri belirlendi. Bulgular: Dabrafenib uygulaması ile birlikte, kolistin grubunda böbrek perfüzyon basıncı, üre, kreatinin seviyeleri, MDA düzeyleri ve nekroptotik proteinlerin ekspresyon seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0.05). Ayrıca, dabrafenib ve nekrostatin'nin koruyucu etkileri karşılaştırıldığında, dabrafenib'in nekroptoza karşı anlamlı bir şekilde daha koruyucu olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Dabrafenib, kolistin ile indüklenen nefrotoksik hasarda gelişen nekroptoza karşı koruyucu etki gösterirken, daha önce yapılan çalışmalarda koruyucu etkisi kanıtlanmış olan Nekrostatin-1 ile karşılaştırıldığında, dabrafenib'in koruyuculuğunun daha yüksek olduğu görülmüştür.
Dişi ve erkek sıçanlarda uzun süreli resveratrol tedavisinin endotel hücre reaktivitesi ve eNOS, iNOS ekspresyonları üzerindeki etkilerinin araştırılması
TEZ KONUSU: Dişi ve erkek sıçanlarda uzun süreli resveratrol tedavisinin endotelhücre reaktivitesi ve eNOS, iNOS ekspresyonları üzerindeki etkilerininaraştırılmasıÖĞRENC N N ADI ve SOYADI: SELEN SÖYLEMEZTEZ DANIŞMANININ ADI ve SOYADI: FATMA AKARANAB L M DALI: FARMAKOLOJYILI:2007STATÜSÜ:DOKTORAÖZETKırmızı şarapta bulunan resveratrol, endotel reaktivitesini arttırıcı ve güçlüantioksidan özellikler taşımaktadır. Resveratrol, estrojen benzeri ve estrojen antagonistiaktivite göstermekte fakat dişilik hormonu estrojenle etkileşimi bilinmemektedir. Doğalestrojenler, endotel hücre reaktivitesini arttırıcı özellikte, vazodilatör ve antioksidan etkilibileşiklerdir. Estrojenlerin bu sayılan özellikleri, kadınların menopoz öncesi dönemde kalp-damar hastalığına yakalanma oranının düşük olmasını iyi bir şekilde açıklamaktadır.Menopoz sonrasında, kadınlarda kalp-damar hastalığı riski erkeklerle eşitlenmektedir.Bu çalışmada, endotel bağımlı vazodilatör bileşiklerden asetilkolin, estrojenve HDL'nin erkek ve dişi sıçanların torasik aortalarındaki etkileri incelenmiştir. Uzunsüre resveratrol içiminin, cinsiyete bağlı olarak vazodilatör bileşiklerin etkisinde ortayaçıkan farklılık üzerine etkisi araştırılmıştır. Ayrıca, vazokonstriktör anjiyotensin II'ninetkisi de erkek ve dişi sıçan arterlerinde karşılaştırılmış ve resveratrol içiminden sonrakicevaplar ölçülmüştür. Resveratrol içiminin, erkek ve dişi sıçan arterlerinde eNOS ve iNOSprotein düzeylerine, eNOS mRNA ekspresyonuna, plazma ve aorta nitrit ve plazmaestrojen düzeylerine etkisi de araştırılmıştır. Plazma ve karaciğer örneklerinde resveratroldüzeyleri ve süperoksit düzeyleri de ölçülmüştür. Karaciğer örneklerinde resveratrolmiktarı, 40-50 ng/g olarak ölçülmüştür. Plazma estrojen düzeyleri ise, resveratrol içenerkek ve dişi sıçanlarda anlamlı olarak azalmıştır.Bu çalışmanın sonuçları, uzun süre resveratrol uygulamasının asetilkolin,estrojen ve HDL'nin endotel bağımlı gevşeme cevaplarını arttırdığını, anjiyotensin IIkasılma cevaplarını azalttığını ve erkek, dişi sıçan aortalarında endotel bağımlı gevşeme vekasılma cevaplarında görülen cinsiyet farklılığını ortadan kaldırdığını göstermektedir.Resveratrol uygulanan gruplarda görülen endotel fonksiyonundaki artış, artan eNOSmRNA ekspresyonu ve azalan süperoksit oluşumuyla ilişkili olabilir. Bu çalışmanınsonuçları, resveratrolün kardiyovasküler sistem üzerindeki koruyucu etkilerininaydınlatılmasında önemli katkılar sağlayabilir.
Uzun süre resveratrol ile beslenmiş sıçanların karaciğer, akciğer, böbrek ve kalp dokularında resveratrol miktarının belirlenmesi
ÖZETTez Konusu: Uzun süre resveratrol ile beslenmiş sıçanların karaciğer, akciğer,böbrek ve kalp dokularında resveratrol miktarının belirlenmesiÖğrenci Adı Soyadı: Fatma Esra KatırcıoğluTez Danışmanı: Prof. Dr. Fatma AkarAna Bilim Dalı: FarmakolojiYılı: 2007Statüsü: Yüksek Lisans TeziResveratrol üzüm ve fıstık türleri basta olmak üzere, bazı bitkilerde dogal olarak bulunanbir polifenolik bilesiktir. Yapılan bir takım deneysel çalısmalar, resveratrolün saflastırılmısveya sentetik seklinin, insan ve deney hayvanlarında güçlü vazodilatör, anti-trombosit,antioksidan, antiinflamatuvar ve antikanserojen etkileri oldugunu göstermektedir. Buçalısmada amaç 21 gün boyunca içme suyu içinde verilen resveratrolün (50 mg/L) disive erkek sıçanların kan ve degisik organlarındaki miktarlarını karsılastırmaktır. Bu süresonunda hayvanların vücut agırlıkları ölçüldügünde, resveratrol içiminin erkek ve disisıçanlarda vücut agırlıgını önemli ölçüde degistirmedigi görülmüstür. Her iki cinstenalınan kan, kalp, karaciger, akciger ve böbrek örneklerinde resveratrol miktarıHPLC/PDA dedektörü kullanılarak ölçülmüstür. Resveratrolün, en fazla karaciger veböbrek dokusunda bulundugu, kan, akciger ve kalpte ise saptanabilir limitlerin altındaoldugu görülmüstür. Ölçülen resveratrol düzeylerinin erkek ve diside farklılıkgöstermedigi anlasılmıstır. Trans-resveratrolün karaciger ve böbreklerde yüksek orandabulunması, onun, karacigerde metabolize olması ve böbrekler yoluyla atılması ileaçıklanabilir. Elde ettigimiz sonuçlar, resveratrolün biyoyararlanım oranının düsükoldugunu göstermektedir. Hızlı ve etkin metabolizasyondan dolayı kanda ölçülebilirdüzeyde olmadıgı görülmektedir. Kalp ve akcigerde resveratrol birikiminin olmadıgısöylenebilir. Resveratrolün karaciger ve böbrek gibi organlarda toplanma özelligigöstermesi, onun, vücutta depolanabilecegini ve böylece uzun süre sarap tüketimisonucu, etkin biyolojik konsantrasyonlara ulasabilecegi seklinde yorumlanabilir.
P-benzokinon ile indüklenen nosisepsiyonda nebivolol'ün kronobiyolojik etkilerinin araştırılması
VI. ÖZETp-BENZOK NON LE NDÜKLENEN NOS SEPS YONDANEB VOLOL'ÜN KRONOB YOLOJ K ETK LER N NARA TIRILMASIBu çalı mada, 12' er saat aydınlık (0700-1900) ve karanlıkta(1900-0700) kalarak senkronize olmu albino di i ve erkek farelerde, kimyasalaljezik p-BK ile indüklenen kıvranma aljezi modelinde, selektif 1-adrenoreseptör blokörü olan nebivololün analjezik etkilerinin diurnal vecinsiyete ba lı de i imi incelenmi ve bu etkilerde L-arjinin-NO yola ınınolası rolü ara tırılmı tır. Bunun için saat 0900 ve 2100'da morfin, L-NAME veL-arjininin nebivolol ile ve nebivololsüz kombinasyonları hayvanlarauygulanmı ve olu an kıvranma sayıları kaydedilmi tir. Test edilen maddelerinkıvranma sayıları üzerindeki inhibitör etkisi % antinosiseptif aktivite olarakhesaplanmı tır. statistiksel analizde parametrik ve non-parametrik anovakullanılmı tır.Sonuç olarak nebivolol grupları arasında zaman farkı vecinsiyetten kaynaklanan istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadıysa da,di ilerde nebivolol antinosisepsiyonunun nebivolol+L-arjinin kombinasyonuile azalmasında, L-arjinin-NO yola ının olası bir rolü olabilece iniöngörebiliriz.
Endokannabinoidler aracılı non-nitrerjik non-adrenerjik non-kolinerjik nörotransmiter salıverilmesinin fonksiyonel olarak tanımlanması: tavşan korpus kavernozumunda invitro çalışma
Korpus kavernozum düz kası gevşemesinden esas olarak nitrik oksit (NO)'in sorumlu olduğu gösterilmiştir. Fakat NO bu gevşemeden tek başına sorumlu değildir. Bu çalışmada izole tavşan korpus kavernozumunda EAU aracılı non-nitrerjik NANK gevşeme yanıtlarının tanımlanması ve bu yanıtlarda endokannabinoidlerin nöromodülatör veya nöronal faktör olarak rollerinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneylerde 4-6 aylık 3-3,5 kg. ağırlığında albino erkek tavşanlar kullanıldı. Tavşanlardan izole edilen korpus kavernozum dokuları longitudinal olarak eşit boyuttaki dört şeride kesildi ve organ askısı yardımıyla Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna bir ucu organ askısına, bir ucu izometrik kasılmaları kayıt etmek için Grass izometrik kuvvet transdüserine bağlı olacak şekilde yerleştirildi. Guanetidin ve atropinli ortamda fenilefrin ile kastırılmış dokularda L-NAME EAU ile oluşan gevşeme yanıtlarını düşük frekanslarda (2-4 Hz) ortadan kaldırırken yüksek frekanslarda (8-32 Hz) azalttı. CB1 reseptör antagonisti AM251 ve CB2 reseptör antagonisti AM630 tek tek veya birlikte guanetidin, atropin ve L-NAME'li ortamda EAU ile oluşan gevşeme yanıtlarını azaltırken endojen kannabinoid anandamid, CB1 reseptör agonisti ACEA ve CB2 reseptör agonisti JWH015 gevşeme yanıtlarını artırdı. Ortama indometasin eklenmesi bu agonist ve antagonistlerin etkisi değiştirmedi. Ayrıca kapsazepinde bu yanıtları artırdı. L-NAME, guanetidin ve atropinli ortamda fenilefrinle kastırılmış dokularda anandamid, ACEA ve JWH015 doz bağımlı olarak gevşeme yanıtları oluşturdu. AM251 ve AM630 anandamid ile oluşan gevşeme yanıtlarını azaltırken kapsazepin bu yanıtları etkilemedi. Tetrodotoksin, ?-gonotoksin GVIA ve indometasin anandamid, ACEA ve JWH015 gevşeme yanıtlarını etkilemedi. Bu sonuçlar, endokannabinoidlerin CB1 ve CB2 reseptörleri aracılığı ile tavşan korpus kavernosumunda non-nitrerjik NANK gevşeme yanıtlarına katkısı olduğunu gösterir.
Kronik ouabain uygulanmış sıçanların damar, böbrek ve kalp dokularında rho-kinaz enzim ekspresyonlarının incelenmesi
Ouabain ile indüklenen hipertansif sıçanların aort, böbrek ve kalp dokularındaki Rho-kinaz ekspresyonlarındaki olası değişikliklerin incelenmesi için, normal ve hipertansif hayvanların bu dokularındaki rho-kinaz düzeyleri karşılaştırldı. Sıçanlara 6 hafta boyunca hergün 28 ?g/kg ouabain enjekte edildi. Ouabain tedavisi ardından, aort, böbrek ve kalp dokuları alınarak homojenize edildi. Dokulardaki rho-kinaz ekspresyonu Western Blot yöntemi ile incelendi. Kontrol ile hipertansif hayvanlar arasında, aort ve kalp dokularındaki rho-kinaz ekspresyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Fakat, normal tansiyonlu sıçanların böbrek dokuları ile karşılaştırıldığında, hipertansif sıçanların böbrek doksundaki rho-kinaz ekspresyonu istatistiksel olarak anlamlı biz azalma göstermiştir. Böbrek dokusundaki ROCK 1 ekspresyonu, ouabain aracılıklı hipertansiyonun etkilerini kompanse edebilmek için düşmüş olabilir. Normal ve hipertansif sıçanların aort ve kalp dokularındaki rho-kinaz ekspresyonunda bir değişiklik olmamasına rağmen, bu dokularda rho-kinaz aktivitesinde bir artış olmuş olabilir. Fakat biz bu enzimin aktivitesini çalışmamızda incelemedik. Ouabain aracılıklı hipertansiyonda rho-kinazların tam rolünü açıklayabilmek için, hipertansiyonda önemli olan özellikle böbrek, renal ve mezenterik arterlerde daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Ouabain, rho-kinaz, Na+K+ ATPaz, ouabain-aracılıklı hipertansiyon. 1
Tavşan izole mide fundusunda kolinerjik aşırım üzerine nikotinin etkisi : Pirogallol ve antioksidanların etkisinin araştırılması.
Nikotin, nöronal nikotinik reseptörleri etkileyerek sinir sonlanmalarından asetilkolinin salıverilmesini arttırdığını bilinmektedir. Çalışmamızda tavşan mide fundus düz kas preparatında EAU'ya bağlı kasılma cevapları üzerinde Nikotinin ?geçici? artışa neden olduğu ve Heksametonyumun, nöronal nikotinik reseptör antagonisti, EAU üzerinde Nikotinin oluşturduğu ?geçici? artırıcı etkiyi ortadan kaldırdığını gösterdik. Atropin tarafından EAU'ya bağlı kasılma yanıtlarının ortadan kalkması ve Neostigmin tarafından artması, bu olayın kolinerjik aşırım üzerinden gerçekleştiğini göstermektedir. Ayrıca Nikotin mitokondriyal solunum zincirini bozarak, süperoksit anyonun ve hidrojen peroksidin oluşmasını artırdığı bilinmektedir. Bu nedenle EAU üzerinde Nikotinin oluşturduğu asetilkolinin salıverilmesi ve SOR'un etkisinin arasında bir ilişki olup olmadığını araştırılması amaçlanmıştır. İzole tavşan mide fundusundan longitüdinal şeritler hazırlandı. İn vitro, şeritlere (60 V, 8-32 Hz, 1 ms) stimülasyon ile EAU uygulandı. İlk olarak, EAU'ya bağlı Nikotinin etkisi araştırıldı, ayrı seri deneyde ise EAU'ya bağlı Nikotinin etkisi Pirogallol, Allopurinol, Deferoksamin ve Mannitolun uygulaması sonucunda değerlendirildi.Sonuç olarak, Tetrodotoksin EAU'ya bağlı kontraksiyonu ortadan kaldırılmaktadır. Pirogallol EAU'ya bağlı kontraksiyonu anlamlı azaltırken, Nikotin oluşturduğu EAU üzerindeki kasılmayı anlamlı etkilemediği bulundu. Mannitol yüksek konsantrasyonda EAU üzerindeki Nikotinin oluşturduğu yanıtı anlamlı olarak azalttı. Allopurinolun, Deferoksaminin ve Mannitolun düşük dozun uygulaması ise Nikotinin oluşturduğu kasılma cevapları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik yapmadı. Anahtar kelimeler: asetilkolin, nöronal nikotinik reseptörleri, antioxidanlar, oxidanlar.
Glioblastoma hücresinde hidrojen peroksit ile oluşturulan oksidatif streste kafeik asit ve memantinin birlikte uygulanmasının hücre canlılığı üzerindeki etkinliğinin araştırılması
Alzheimer hastalığı yaklaşık 30 milyon insanı etkileyen ve yaşlılarda en yaygın görülen nörodejeneratif bir hastalıktır. Günümüzde, bu hastalık için kesin bir tedavi yoktur, mevcut ilaçlar sadece Alzheimer hastalığındaki nörodejeneratif süreci yavaşlatmaktadır. Memantin, bir NMDA (N-Metil-D-Aspartat) reseptör antagonisti olarak hareket eden ve glutamaterjik disfonksiyonu hedefleyen bir ilaçtır. Alzheimer hastalığında glutamatın aşırı salınımı ve NMDA reseptörlerinin aşırı uyarılması gibi patolojik değişiklikler meydana gelir. Memantin NMDA reseptörlerinin aşırı uyarılmasını engelleyerek sinir hücrelerine zarar veren aşırı kalsiyum akışını kontrol altına alır. Bu sayede hücrelere koruyucu bir etki sağlayarak sinir hücrelerinin ölümünü önleyebilir. Polifenoller, insan diyetinde doğal antioksidan, nöroprotektif, antienflamatuar ve antiproliferatif dahil olmak üzere birçok özelliğe sahip olduğu bilinmektedir. Kafeik asit hidroksisinamik asitler adı verilen bir grup polifenolün bir üyesidir. Kafeik asit antioksidan ve antiamiloid özelliklere sahip bir bileşiktir. Antioksidan özellikleri, serbest radikallerin neden olduğu oksidatif stresin etkilerini azaltarak beyin hücrelerini koruyabilir. Ayrıca, kafeik asidin amiloid plakların oluşumunu engelleyebileceği ve mevcut plakların çözülmesine yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle çalışmamızda, glioblastoma U-118 MG hücrelerinde H2O2 ile oluşturulan oksidatif hasara karşı ile NMDA reseptör antagonisti olan memantin ile kafeik asit kombinasyonunun nöroprotektif etkilerini incelemeyi amaçladık. Öncelikle U-118 MG hücre serisinde memantin ve kafeik asit'in hücre canlılığına etkisine bakıldı. Sonrasında ise U-118 MG hücre serisinde H2O2 ile oluşturulan oksidatif hasar oluşumun öncesi ve sonrası memantin ve kafeik asit tek başına veya kombinasyon şeklinde uygulandı ve hücre canlılığı üzerine etkisine bakıldı. U-118 MG hücre serisinde oksidatif hasarı oluşturmak için, 200 µM H2O2'nin 20 saat uygulama süresi esas alınarak inkübasyon uygulandı. Hücre canlılık testi için hücre serilerine 2,3-Bis (2-metoksi-4-nitro-5-sulfofenil)-2H-tetrazolyum (XTT) yöntemi uygulandı. Bulgularımız sonucunda memantinin oksidatif stresin neden olduğu hücre hasarında koruyucu veya tedavi edici etkileri görülmezken kafeik asit ile kombinasyon uygulamasının istatistiksel olarak anlamlı olmasada oksidatif stresin neden olduğu hücre hasarında koruyucu ve tedavi edici etkileri görülmektedir. Memantin ile kafeik asit kombinasyon uygulamasının alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde deney hayvan çalışmaları sonrasında alternatif bir tedavi olabileceğini düşünmekteyiz.
İzotretinoin tedavisi alan hastalarda karaciğer fonksiyon testleri ve kan lipit profilinin değerlendirilmesi
Akne; androjen bağımlı folliküler keratinizasyon artışı, sebum salgısı artışı, Cutibacterium acnes kolonizasyonu ve pilosebasöz birimin enflamasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Akne tedavisinde kullanılan izotretinoin, akne fizyopatolojisindeki tüm basamaklara etkili tek tedavi yöntemi olarak görülmektedir. Fakat izotretinoinin dermatolojik, psikiyatrik, oftalmolojik yan etkilerin yanı sıra pankreatit, trombositopeni, kan lipit profilinin bozulması, ilaca bağlı hepatotoksisite gibi birçok yan etkisi bulunmaktadır. Bu araştırmada izotretinoine bağlı olarak karaciğer fonksiyon testleri ve kan lipit profilinde bozulmaya yatkınlığı gösteren faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda izotretinoin kullanan 796 hastanın laboratuvar sonuçları incelenmiştir. Bu amaçla aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, gama glutamiltransferaz, trigliserit, total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein ve yüksek dansiteli lipoprotein parametreleri değerlendirmeye alınmıştır. Bu parametrelerin yaş grupları, cinsiyet, kullanılan total ilaç dozuna göre farklılıklar gösterip göstermediği değerlendirilmiştir. Sonuç olarak izotretinoin tedavisinin başlangıçta bilinen bir risk yoksa karaciğer fonksiyonları açısından güvenli olduğu belirlenmiştir. Kan lipit profiline bakıldığında ise kadın hastalarda, yüksek doz kullananlarda ve 18 yaş üstündeki bireylerde özellikle trigliserit değerlerinin izotretinoine bağlı olarak yükselme eğilimi gösterdiği anlaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İzotretinoin, AST, GGT, Trigliserid, Kolesterol
Histon deasetilaz inhibitörü vorinostatın ratlarda oluşturulan sisplatin nefrotoksisitesi üzerine koruyucu etkileri
Amaç: Bu çalışmada ratlarda sisplatin ile oluşturulan nefrotoksisite üzerine histon deasetilaz inhibitörü vorinostatın etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Araştırmada, 32 adet Sprague-Dawley cinsi erkek rat 4 grubaayrıldı. 1.grup Kontrol grubu, 2.grup Sisplatin grubu, 3.grup Vorinostat+Sisplatingrubu ve 4.grup Vorinostat grubu. 1.gruba tek doz i.p. salin verildi. 2.gruba 5 mg/kgtek doz sisplatin i.p. verildi. 3.gruba önce 24 saat arayla 50mg/kg iki doz vorinostati.p. verildi ve son vorinostat dozundan 6 saat sonra tek doz 5 mg/kg sisplatin i.p.verildi. 4. Gruba ise 24 saat arayla 50mg/kg iki doz vorinostat i.p. verildi. Tümgruplarda son ilaç uygulanmasından 5 gün sonra anestezi altında laparotomiyapılarak böbrekler izole edildi. Sol böbrekler perfüzyon basıncı ölçümleri içinlangendorff düzeneği ile perfüze edildi. Sağ böbrekler histopatolojik inceleme,Western-Blot analizleri (TNF-alfa, p21, PUMA-alfa) ve MDA ölçümleri içinkullanıldı. Ratlardan kardiak kan alınarak serum üre ve kreatinin düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Sisplatin grubunda üre ve kreatinin, TNF-alfa, p21 ve PUMA-alfadüzeyleri Kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu ve bunefrotoksisite lehine değerlendirildi. Ayrıca Sisplatin grubunda artan perfüzyonbasınçları ve tübüler atrofi, epitel deskuamasyonu, debris, tübüler lümende nekrotikmateryal ve interstisyel dokuda lenfosit yoğunluğu gibi histopatolojik değişimlernefrotoksisiteyi destekledi. Vorinostat+Sisplatin grubundaki aynı parametrelerinSisplatin grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görüldü. 1 Sonuç: Sonuç olarak, vorinostatın sisplatine bağlı gelişen nefrotoksisite üzerinekoruyucu etkileri olduğu görüldü.
Reseptör etkileşimli protein kinaz-3 inhibitörü dabrafenib'in doksorubisin kardiyotoksisitesi sonucu oluşan nekroptoza karşı koruyucu etkilerinin araştırılması
Amaç: RIP3 enziminin selektif inhibitörü olan dabrafenibin (Dab) doksorubisin (Dox) kardiyotoksisitesinde gelişen nekroptoza karşı koruyucu etkilerini araştırmak ve nekroptoza karşı koruyucu etkisi kanıtlanmış RIP1 inhibitörü nekrostatin-1 (Nec-1) ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 48 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat 6 gruba ayrıldı: 7 gün boyunca intraperitoneal (i.p.) ilaç enjeksiyonları yapıldı. Kontrol grubu (her gün 1 ml serum fizyolojik), Dox grubu (tek doz 10 mg/kg Dox), Dox+Dab grubu (tek doz 10 mg/kg Dox ve her gün 10 mg/kg Dab), Dox+Nec grubu (tek doz 10 mg/kg Dox ve her gün 1,65 mg/kg Nec-1); Dab grubu (her gün 10 mg/kg Dab), Nec grubu (her gün 1,65 mg/kg Nec-1). 7 günün sonunda bütün gruplarda, ratların kalpleri izole edildi ve aorttan kanüle edilerek Langendorf sisteminde Krebs-Henseleit solüsyonu ile perfüze edilerek koroner perfüzyon basınçları MP30 software sistemi ile (Biopac systems) kaydedildi. Ayrıca kalplere takılan elektrotlar yardımı ile kalbin dakikadaki atım sayısı olan kalp atım hızı (KAH) kaydedildi. Kalp dokusunda malondialdehit (MDA) düzeyleri ve western blotting yöntemi ile RIP1, RIP3, CaMKII, CypD proteinlerinin ekspresyon seviyeleri ölçüldü. Formaldehid ile fikse edilen kalp dokuları ise histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Dox grubunda artan perfüzyon basıncı, kalp hızı, MDA düzeyleri ve nekroptotik proteinlerin ekspresyon seviyeleri dabrafenib uygulanması ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Ayrıca belirtilen parametreler üzerinden dabrafenib ve necrostatin-1'in koruyucu etkileri kıyaslandığında, dabrafenibin nekroptoza karşı anlamlı bir şekilde daha koruyucu olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Dabrafenib'in, doksorubisin ile oluşan kardiyotoksik hasarda gelişen nekroptoza karşı koruyucu etki gösterdiği ve daha önce yapılan çalışmalar ile koruyucu etkisi kanıtlanmış olan nekrostatin-1 ile mukayese edildiğinde koruyuculuğunun daha fazla olduğu görülmüştür.
Resmi kurum reçetelerinin ilaç etkileşimleri bakımından değerlendirilmesi
Bu çalışmada resmi kurumlardan gelen 5886 adet iki ve daha fazla ilaç içeren reçeteler ilaç etkileşimleri açısından değerlendirilmiştir. Bulgularımıza göre reçetelerin %4.43 'ünde ilaç etkileşimlerine rastlanmıştır. Reçetedeki ilaç sayısının artmasıyla, karşılaşılan etkileşim sıklığı da artmaktadır. Bizim yaptığımız çalışma sadece tek bir reçete incelemesi ve yasa gereği bir reçetenin içerebileceği en fazla ilaç sayısı beş adetle sınırlı olduğundan, buradan çıkan sonuç tamamıyla hastanın ilaç etkileşimlerine maruziyetini yansıtmamaktadır. Çünkü o anda başka hangi ilaçlan kullanıp kullanmadığı bilinmemektedir. Özellikle yaşla beraber ilaç kullanımının da arttığı düşünülürse belli bir yaştan sonra ilaç etkileşimleri ile ilgili kaygılarımız daha da artacaktır. Çıkan etkileşmelerin neredeyse yarısına yakınını kardiyovasküler ilaçlar oluşturmaktadır. Doktorlar reçete yazarken ilaç etkileşimlerinin doğurabileceği risklerden tam olarak haberdar değildirler. Reçetelerde ilaç etkileşimleri ile ilgili herhangi bir uyan bulunmamaktadır. Burada görülen etkileşmelerin sonucunda ilacın kan seviyelerinde ufak değişikliklerden, ciddi kardiyak problemlere, istenmeyen gebeliklere ve hatta ölümlere kadar gidebilen komplikasyonlar meydana gelebilmektedir. Sağlık sektörünün önemli iki belirleyicisi doktor ve eczacılar, bu karmaşık gibi görünen sorunun, teknolojinin de yardımıyla çok kolay üstesinden gelebileceklerdir. Sonuç olarak ilaç etkileşimleri her zaman oluşmakta ve oluşmaya devam edecektir ancak konu doktorlar tarafından daha dikkatli incelenip risk faktörleri daha iyi belirlendiği sürece karşılaşılan risk en aza indirilebilecektir.
Avrupa Birliği, CADREAC ülkeleri ve Türkiye'de izlenen ilaç ruhsatlandırma prosedürleri
Bu çalışmada Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerine kısaca değinilmiş, her iki tarafın ilaç sektörleri karşılaştırılıp, farklılıklar tesbit edilmiş ve özellikle Gümrük Birliği açısından Türkiye'nin AB'liğine uyum konusunda yapabileceklerine değinilmiştir. Ruhsatlandırma konusunda AB, CADERAC Ülkeleri ve Türkiye'deki uygulamaları incelenmiş, yine Gümrük Birliği kapsamında tarafların, özellikle Türkiye'nin ilaçta ruhsatlandırma konusunda karşılaşabileceği sorunlar tesbit edilmeye çalışılmıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda Türkiye'de genel itibarı ile AB ruhsatlandırma mevzuatına uyumlu bir düzenleme mevcut olduğu görülmüştür. CADREAC ülkelerine katılmakla EMEA Uzmanlığı ve Avrupa Komisyonu kararlarının getirdiği ortak uygulamalar ve mekanizmaları tanımak, CADREAC ülkesi olarak Türkiye için bir avantaj oluşturacak, AB otoriteleri ve aday ülkeler için ortak standartların tanınması, adayların AB'ne katılım sürecini hızlandıracaktır
Lokal anesteziklerin antioksidan aktivitelerinin kemilüminans yöntemiyle araştırılması
Bazı lokal anesteziklerin lökosit fonksiyonlarını etkilediği ve lizozomal enzim salıverilmesini inhibe ettiği bilinmektedir. Bu çalışmada lokal anesteziklerin uyarılmış insan lökositleri ya da hücresiz sistemlerde oluşturulan reaktif oksijen veya nitrojen türlerini inhibe etme gücü luminol yada lusigenin kemilüminesansı (KL) kullanılarak kimyasal ya da enzimatik olarak araştırılmıştır. Dekstran ile sedimentasyon yapılmış sitratlı insan venöz kanından lökositler izole edilmiştir. Serbest radikal oluşumunu belirlemek için bir luminometre kullanılmıştır. Reaksiyon karışımı 37°C 'de 106 hücre mL"1, luminol ve uyaran (formil-metiyonil-lösin-fenilalanin=FMLP, 2 uJVI) içeriyordu. Hücresiz deneylerde hidrojen peroksit (H2O2), hipokloröz asit (HOCİ), hidroksil radikali, peroksinitrit ve ksantin-ksantin oksidazın luminol ve/veya lusigenin KL'ları 3.5 mM H202, 5 uM sodyum hipoklorit, 40 nM FeS04, 50.nM peroksinitrit ve 0.1 mmol/L ksantin ile 0.2 U/mL ksantin oksidaz ile oluşturulmuştur. Lokal anesteziklerin etkileri stimülan eklenmeden hemen önce uygulanarak araştırıldı. Pik KL ölçümünden sonra lokal anesteziklerin etkileri tek başına stimülanla oluşan yanıt ile karşılaştırılarak % değişim olarak gösterilmiştir.54- Yapılan deneylerde lokal anesteziklerden lidokain, prilokain, bupivakain ve tetrakainin izole lökositlerde FMLP ile oluşturulan KL'si belirgin şekilde konsantrasyon bağımlı olarak inhibe ederken, artikainin ise yüksek konsantrasyonda aktive ettiği gösterildi. Hücresiz deneylerde ise kullanılan tüm lokal anesteziklerin ksantin-ksantin oksidazla oluşturulan KL sinyallerini belirgin şekilde konsantrasyon bağımlı olarak inhibe ettiği gösterildi. Ancak, lidokain, bupivakain ve tetrakain hidrojen peroksitle oluşturulan luminol KL' sinin konsantrasyon bağımlı şekilde aktive ederken, prilokainin inhibe ettiği, artikainin ise etkilemediği bulundu. Ayrıca prilokain, artikain ve tetrakainin hidrojen peroksitle oluşturulan lusigenin KL'sini konsantrasyon bağımlı inhibe ettiği gösterildi. Demir sülfatla oluşturulan KL sadece tetrakain ile konsantrasyon bağımlı olarak inhibe edildi. Kullanılan lokal anesteziklerin hepsi hipokloröz asitle oluşturulan kemilüminesansı konsantrasyon bağımlı şekilde inhibe etti. Prilokain hariç diğer lokal anestezikler peroksinitritle oluşturulan luminol KL'sini, prilokain ve bupivakain hariç diğerleri ise peroksinitiritin oluşturduğu lusigenin KL'sini konsantrasyon bağımlı inhibe ettiği bulundu. Bu çalışmanın sonucunda lokal anesteziklerin serbest radikaller ve metabolitlerinin büyük bir çoğunluğuyla direkt olarak etkileşmekte olduğu ve bu etkileşmenin lökositlerde görülen inhibisyondan da sorumlu olabilecekleri sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar lokal anesteziklerin kimyasal yapıları gözönüne alınarak antioksidan aktivitesi olan moleküllerin geliştirilmesine katkıda bulunabilir.
İzole pulmoner arter ve ven preparatlarında hipoksi ile oluşan vazokonstriksiyonun etki mekanizmasının araştırılması
Hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon, akciğerlerde kan akımını az oksijenlenen bölgeden daha iyi oksijenlenen bölgeye yönelten intrapulmoner bir uyum mekanizmasıdır. Prekapiller arteriollerin hipoksiye bağlı olarak oluşan vazokonstriksiyonda başlıca etki bölgesi olduğu gösterilmiştir. Hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon ayrıca geniş çaplı pulmoner arterlerle verilerde ve dar çaplı venlerde de gerçekleşmektedir ve bunun fizyolojik olarak önemli olabileceği İleri sürülmüştür. Çalışmalarımızın ilk amacı dinlenme geriminde, 5-HT ve sodyum florür ile prekontrakte edilmiş pulmoner arterler ve venlerde hipoksinin etkisini belirlemektir. İkinci amaç hipoksik vazokonstriksiyonda G proteinlerinin rolünün saptanması ve genistein, trifostin gibi selektif tirozin kinaz inhibitörleri ile fosfatidil fosfataz aktivatörü orto vanadat kullanılarak hipoksik vazokonstriksiyonda tirozin kinaz yolağının öneminin aydınlatılmasıdır. Deneylerimizde son olarak koyun pulmoner arterlerinde hipoksiye bağlı vazokonstriksiyonda K+ kanallarının bir rolü olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Dinlenme gerimindeki dar çaplı pulmoner arterlerde hipoksi uygulamasına bağlı kasılma izlenirken geniş çaplı arterlerde hipoksi ile vazokonstriksiyon saptanamamıştır. Bu durum, hipoksi uygulamasına yanıtta pulmoner damar yatağının bölgesel farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Genistein ve trifostin hipoksik vazokonstriksiyonu önlerken, sodyum orto vanadatın arttırdığı saptanmıştır. Bu sonuç hipoksik vazokonstriksiyonun tirozin kinaz aracılıklı bir mekanizma ile gerçekleştiğini göstermektedir. p02'nin 96 mmHg'den 5 mmHg'ye düşmesi sonucu oluşan vazokonstriksiyonun kolera toksini ile inkübe edilen arterlerde oluşmaması, Gs proteinlerinin hipoksik yanıta katılmadığını göstermektedir. K+ kanallanmn HPV'daki rolünün araştırılması için yapılan çalışmalarda yüksek dozlarda nonselektif etki gösterdiği bilinen bir K+ kanal blokörü olan TEA kullanılmıştır. Deneylerimizde TEA varlığında bir inhibisyon saptanamamıştır. Bu hipoksik vazokonstriksiyonun K+ kanallarına bağlı olmadığını ortaya koymaktadır. Hipoksinin başlamasıyla birlikte NaF ile prekontrakte edilmiş koyun izole pulmoner venlerinde bifazik bir yanıt oluşmuştur. Bu önce gevşeme ve bunu izleyen bir kasılma şeklindedir. Arter ve verilerde hipoksiye bağlı kasılmadaki bu farklılıklar, NaF kasılmasına farklı G proteinlerinin aracılık ediyor olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmalarımızın sonuçlan hipoksik kasılmanın oluşumunda pulmoner arter ve venlerde farklı ikincil habercil mekanizmaların aktive olabileceğini göstermektedir.
İlaçta patent uygulamasının rasyonel ilaç kullanımı üzerine olası etkileri
Gelişmiş ülkelerin, özellikle 90 'lı yıllarda gösterdikleri çabalar sonucu ilaç üretim usulleri ve ürünleri ile ilgili patent koruma sistemi, bir çok gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde TRIPS 'anlaşması kapsamında uygulanmaya başlanmıştır. Bu bağlamda Türkiye'de 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren ilaçta patent korumasına başlamıştır. Bu tez çalışmasının ilk bölümünde ilaç geliştirilme çalışmaları ile dünya ve Türkiye'deki ilaç sanayi hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca patent korumasının neleri kapsadığı, ilgili mevzuatlar kapsamında ilaçta patent korumasının, uluslararası ve ulusal yasalar karşısındaki durumu tespit edilmeye çalışılmıştır. Yine bu bölümde ilaçların rasyonel kullanımını engelleyen faktörler incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, ilaçta fiyat artışlarına neden olan etkenler araştırılmıştır. Bu fiyat artışlarından korunabilmek için çeşitli ülkelerde alınan tedbirler incelenmiş ve tartışılmıştır. Türkiye'de ilaç fiyatlarının nasıl belirlendiği araştırılmıştır. Ülkemizde, artan tedavi maliyetleri içindeki ilaç harcamalarının kontrol altına alabilmesi için uygulanabilecek tedbirler değerlendirilmiştir. Patentli ilaçların rasyonel ilaç kullanımı üzerindeki etkileri incelenmiştir.Anahtar kelimeler: İnnovatör ve jenerik ilaç, patent koruması, rasyonel ilaç kullanımı, ilaç fiyatları.
Piridoksinin antinosiseptif etkisinde nitrik oksitin rolü
Bu çalışmada, farede parabenzokinonla oluşturulan kıvranma aljezisinde, piridoksinin oluşturduğu % antinosiseptif aktivitede nitrik oksitin rolü araştırılmıştır. Piridoksin (0.43 mg/kg), L-Arjinin (0.32, 5 ve 50.0 mg/kg), L-NAME (75 mg/kg) ve metilen mavisinin (5 ve 40 mg/kg) p-BK kıvranma aljezisindeki etkileri tek başlarına ve kombinasyon uygulamaları biçiminde denenmiştir. Sonuç olarak piridoksin, morfin, L-Arjinin, L-NAME ve Metilen Mavisi antinosisepsiyon oluştururken, L-Arjinin 0-40 mg/kg dozlar arasında ve ve metilen mavisinde 40 mg/kg dozda hiperaljezi meydana getirmiştir. L-Arjinin ve Metilen Mavisi nosiseptif proseslerde dual bir etki göstermektedir. Bu bileşiklerin hiperaljezik etkileri 0.43 mg/kg piridoksin dozuyla kombine edildiğinde tamamen inhibe edilmiştir. Bir guanil siklaz ve s-GMP aktivatörü olan piridoksin için yukarda alınan sonuçlar, bu bileşiğin antinosiseptif etkisine L-Arjinin/NO-s-GMP yolağının iştirak ettiğine bir kanıt sayılabilir.
Çeşitli antihistaminikler ve morfinin analjezik etkilerinde endojen no'in rolü
Bu çalıĢmada, farede parabenzokinon ile oluĢturulan kıvranma aljezisinde gerek morfin ve gerekse mepiraminin oluĢturdkları % antinosiseptif aktivitede endojen nitrik oksitin rolü araĢtırılmıĢtır. Morfin (0.13 mg . kg- 1 ) , mepiramin (5.6 mg.kg- 1 ) , L-arJı'nin (50 mg.kg- 1 ) ve L-N-Monometi L-arjininin (50 mg.kg- 1 ) p-BK kıvranma aljezisindeki etkileri, tek baĢlarına ve ikili, üçlü kombinasyonlar biçiminde denenmiĢtir. Elde edilen sonuçların, genel değerlendirilmesi yapıldığında L-arjinin, morfin ve mepiraminin % antinosiseptif aktivitesini potansiyal ize etmektedir; bunun yanısıra, L-NMMA'nın meydana getirdiği inhibisyonlar, her iki bileĢiğin etkisinde endojen NO'un rolü olabileceği hususunu telkin etmektedi Morfin (0,13mg.kg-1),mepiramin (5,6mg.kg-1), L-Arjinin(50 mg.kg-1) ve L-N-Monometilarjininin (50 mg.kg-1) p-BK kıvranma aljezisindeki etkileri, tek başlarına ve ikili üçlü kombinasyonlar biçiminde denenmiştir. Elde edilen sonuçların değerlendirilmesi yapıldığında; L-arjinin,morfin ve mepiraminin %antinosiseptif etkisini potansiyelize etmektedir,bunun yanısıra L-NMMA'nın meydana getirdiği inhibisyonlar, her iki bileşiğin etkisinde endojen NO'un rolü olabileceği hususunu telkin etmektedir.
İzole perfüze rat kalbinde doksorubisin kardiotoksisitesi üzerine melatonin' in koruyucu etkilerinin araştırılması
Güçlü etkili bir antineoplastik ilaç olan Doksorubisin'in klinik kullanımını kısıtlayan önemli kardiotoksik yan etkisi bulunmaktadır. Kardiotoksik etki mekanizması tam olarak bilinmemekle beraber günümüzde bu etkiden sorumlu major mekanizmanın oksidatif strese bağlı doku hasarı olduğu düşünülmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, doksoubisin gibi antrasiklin grubu antineoplastiklerin yaptığı oksidatif hasara bağlı gelişen kardiotoksisiteye karşı birçok antioksidan maddenin koruyucu etkileri olduğu gösterilmiştir.Pineal bezden salınan bir hormon olan melatoninin de serbest radikal tutucu ve antioksidan özellikleri olduğu yapılan birçok çalışma ile gösterilmiş ve bu amaçla melatonin oksidatif hasara bağlı gelişen birçok patolojide yararlı bulunmuştur.Bu çalışmada doksorubisin ile kardiotoksisite oluşturulan ratlardan izole edilen ve invitro olarak perfüze edilen kalplerde melatoninin koruyucu etkileri araştırıldı. Bu amaçla, kullanılan erkek wistar albino ratlar dört gruba ayrıldı; 1.grup kontrol (1 ml steril saline intraperitoneal (i.p) ), 2.grup Doksorubisin (dox) (tek doz, 10 mg/kg (i.p) ), 3.grup Dox (tek doz, 10 mg/kg (i.p) ) + melatonin (mel) (7 gün süresince günde 1 defa 10 mg/kg (i.p) ), 4.grup ise sadece melatonin (7 gün süresince günde 1 defa 10 mg/kg (i.p) ), verilen ratlardan oluştu. Yedi günün sonunda tüm gruplarda sternotomi ile toraks açılıp kalp izole edildi. Assendan aort izole ve kanüle edilerek Langendorff sistemine takıldı. Langendorff sisteminde, peristaltik pompa yardımı ile 37 0C de ve % 5 CO2 + % 95 O2 karışımı ile havalandırılan Krebs'-Henseleit solüsyonu ile sabit akımla perfüze edilerek, koroner perfüzyon basıncı (PB), kalbe takılan elektrotlar yardımı ile kalp atım hızı (KAH) ve sol ventrikül içine yerleştirilen balon ile sol ventrikül gelişen basıncı (LVDP) kaydedildi. Ayrıca kalbin kontraksiyon gücünü gösteren sol ventrikülün birim zamandaki maksimum sistolik ve minimum diastolik basınçlarını ifade eden LV( dP/dt)max veLV( dP/dt)min kaydedildi.Deneyler sonucunda, Doksorubisin enjeksiyonu yapılan grupta kontrol grubuna göre koroner perfüzyon basıncının ve LV( dP/dt)min değerlerinin anlamlı olarak arttığı, kalp atım hızı, LVDP ve LV( dP/dt)max değerlerinde anlamlı bir azalma olduğu görüldü. Buna karşılık Dox+melatonin grubunda Dox grubuna göre perfüzyon basıncının ve LV(dP/dt)min değerlerinin anlamlı olarak azaldığı, LVDP ve LV(dP/dt)max değerlerinin ise anlamlı olarak arttığı gözlendi.Sonuç olarak Dox grubunda bozulan kalp konraktilitesi ve kalp hemodinamiği ile karekterize kardiotoksik etkinin melatonin ile anlamlı olarak korunduğu görüldü.
Milnasipran ve sertralin'in ağrı ve inflamasyon üzerine etkisinin farklı iki modelle araştırılması
Trisiklik antidepresan (TCA) ve selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI) psikiyatrik hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılan ilaçlardır. Antidepresan olarak klinikte kullanılan bu ilaçların aynı zamanda analjezik ve antiinflamatuar etkilerinin de olduğu hayvan ve insan çalışmalarında gösterilmiştir. Her iki gruptaki ilaçlar klinikte analjezik olarak öncelikle nöropatik ağrı tedavisinde tercih edilmektedir. Yapılan çalışmalarda hem noradrenalin hem de serotonin geri alımını inhibe eden ilaçların ağrıyı gidermede etkili olduğu halde antiinflamatuar etkileri konusunda aralarında farklılıklar gözlenmiştir.Bu çalışmada hem serotonin hem de noradrenalin geri alımını inhibe eden (SNRI) milnasipran ve selektif serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) olan sertralin'in ağrı ve inflamasyon üzerine etkileri ve bu etkilerin mekanizmaları farklı iki model kullanılarak araştırıldı. Çalışmada ağrıyı değerlendirme yöntemi olarak tail-flick; inflamasyonu değerlendirme yöntemi olarak formalin testi kullanıldı. Çalışmanın sonucunda milnasipran'ın istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) analjezik etkisi 30mg/kg ve 50mg/kg dozlarında gözlendi. Milnasipran'ın istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) antiinflamatuar etkisi ise formalin testinde değerlendirdiğimiz tüm parametreleri düşürerek belirgin antiinflamatuar etkili bulunan 50mg/kg dozunda gözlendi. Sertralin'in istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) analjezik etkisi 50mg/kg dozunda gözlendi. Sertralin çalışılan dozlarda antiinflamatuar bulunmadı.Mekanizma çalışmaları opioiderjik, serotonerjik, noradrenerjik ve nitrerjik sistemler üzerinden araştırıldı. Gözlenen analjezik ve antiinflamatuar etkilerde tüm sistemlerin rolü olduğu bulundu.