Çukurova University
Discipline

Thoracic Surgery

Çukurova University

96

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pektus ekskavatum hastalarında haller indexi ile correction indexi'nin birbirleriyle uyumunun değerlendirilmesi

Giriş: Pektus ekskavatum, göğüs kafesi ön duvarında sıkça görülen konjenital bir deformitedir. Bu durum, kaburgaların sternum ile birleştiği noktadaki kıkırdak dokunun ve kemik dokunun birbirinden uyumsuz gelişimi sonucu, sternumun içe doğru çökmesi veya göğüs kafesi ön duvarında bir oyuk oluşturmasıyla karakterizedir. Sternumun pozisyonunun bir şekilde göğüs kafesi içine doğru veya dışarıya doğru değişmesi, göğüs kafesinin normal gelişimini etkileyebilir. Pektus ekskavatum genellikle çocukluk döneminde fark edilir ve ergenlik çağında belirginleşebilir. Göğüs ön duvarındaki bu deformite, solunum ve kalp fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilecek kadar, göğüs kafesi formunu değiştirebilir. Tedavi genellikle semptomların şiddetine ve hastanın yaşına göre değişir ve bazı durumlarda cerrahi müdahale de gerekebilir. Minimal invaziv bir cerrahi türü olan Nuss prosedürünün sıklıkla kullanılmasıyla birlikte, pektus ekskavatum defektinin düzeltilmesi, yapılan çalışmalar ile birlikte daha önceki yıllara göre yaygın hale gelmiştir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, Pektus ekskavatum hastalarının başvuru anından tanıya kadar ve hastalığı nitelendirmekte kullanılan, toraks bilgisayarlı tomografisi ile tespit edilebilen Haller İndexi (HI) ve Correction İndexi'nin (CI) ölçüm değerlerinin hesaplanıp birbirleriyle aralarındaki ilişkinin ve bu değerlerin, yaş cinsiyet gibi parametreler ile de kıyaslandığında, CI ölçüm değerlerinin HI değerleri ile anlamlı korelasyonu olup olmadığını, CI'nin operasyon endikasyonu olarak değerlendirilmeye alınıp alınamayacağını araştırmak. Hastalar ve Yöntem: Pectus ekskavatum deformitesi nedeniyle Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı'na 2012-2024 yılları arasında müracaat eden 212 hasta retrospektif olarak incelendi. 115 hasta çalışmaya dahil edildi. Pektus ekskavatum deformitesini inceleyebilmek için tespit edilen hastaların operasyon öncesi çekilen toraks bilgisayarlı tomografilerinde, HI ve CI değerleri ayrı ayrı hesaplandı. Pektus ekskavatum dereceleri ve ölçüm indexleri göz önüne alınarak Nuss prosedürü ile opere edilen ve opere edilmeyen hasta grupları sınıflandırılıp, index değerlerinin birbirleriyle olan ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 115 hasta dahil edildi. Hastaların 85'i opere edildi , 30 hasta opere edilmeyen kontrol grubu olarak istatistik analizine alındı. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 16,6±3,2 olup; opere edilen hastaların yaş ortalaması 16,2±3,1; opere edilmeyen hastaların yaş ortalaması 17,7±3,2 olarak saptandı. Opere edilmeyen hastaların yaş ortalamaları anlamlı olarak yüksek saptandı. Çalışmamızda hastaların 92'si (%80) erkek ve 23'ü (%20) kadın; opere edilenlerin 68'i (%80) erkek ve 17'si (%20) kadın ve opere edilmeyenlerin 24'ü (%80) erkek ve 6'sı (%20) kadındı. Tüm hastaların HI ortalaması 4,01±1,71, opere edilenlerin HI ortalaması 4,38±1,85 ve opere edilmeyenlerin HI ortalaması 2,99±0,37 olarak saptandı. Opere edilen hastaların HI değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Tüm hastaların CI ortalaması %34,99±15,02, opere edilenlerin CI ortalaması %38,48±15,83 ve opere edilmeyenlerin CI ortalaması %25,10±4,88 olarak saptandı. Opere edilen hastaların CI değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Tüm grupta HI ve CI arasında güçlü düzeyde anlamlı korelasyon (p<0.05); opere edilen hastalarda HI ve CI arasında güçlü düzeyde anlamlı korelasyon (p<0.05) ve opere edilmeyen hastalarda HI ve CI arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon saptandı. Haller indeksi 3,25'in üzerinde olan hastaları 55'inin (%77,5) Cİ'si %28'in üzerinde, 16'sı (%22,5) Cİ'si %28'in altında; haller indeksi 3,25'in altında olan hastaların 5'inin (%1,4) Cİ'si %28'in üzerinde, 39'u (%88,6) Cİ'si %28'in altındaydı. Tüm grup, opere edilen ve edilmeyen hastalarda yaş'ın HI ve CI ile arasında korelasyon saptanmadı. (p>0,05). Opere edilen ve edilmeyen hastaların CI değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Opere edilen hastalarda ortalama yatış süresi 6,6±2,7 (Min:4, Maks:28) gün olup, yatış süresinin HI ve CI ile arasında düşük düzeyde anlamlı korelasyon gösterdiği saptandı. HI için eğri altında kalan alan (EAA) 0,835 cm2 olup 3,25'lik kesim değeri için sensitivite %80 ve spesifite %76,5 olarak hesaplandı. CI için EAA 0,783 cm2 olup %28'lik kesim değeri için sensitivite %83,3 ve spesifite %64,7 olarak hesaplandı. Çalışmamızda, 1 (%1,2) hastada intraoperatif komplikasyon geliştiği, 1 (%1,2) hastada yara yeri enfeksiyonu geliştiği, 1 (%1,2) hastada bar kayması olduğu görüldü. Çalışmamızda, 1 (%1,2) hastanın postoperatif 28. günde eksitus olduğu görüldü. Sonuç: HI ve CI arasında yüksek korelasyon olduğu saptandı. CI'si %28 veya daha fazla olan PE'li olgularda cerrahi onarım öneriyoruz, çünkü bu değer uzun süredir kabul görmüş standartla (HI ≥3.25) ciddi bir korelasyon göstermektedir. Yapılan çeşitli çalışmalarda ve bizim çalışmamızda deformitenin derecesine bakılmaksızın transvers olarak geniş bir göğsün HI'yi arttırdığı ve tam aksine transvers olarak dar bir göğüs çapının HI'yi azalttığı yine aynı çalışmalarda CI'nin ise denkleminde göğsün transvers genişliği yer almadığından çöküntünün derecesinin daha kesin olarak hesaplanabileceği belirtilmiştir. Literatürde yayınlanmış eski çalışmalara binaen HI'nin CI'den görüntüleme sonuçlarıyla daha üstün bir gösterge olduğu sonucuna varılmış olsa da, CI'nin pektus şiddetini bilgisayarlı tomografi görüntülemeleri neticesinde doğrudan değerlendiren ve HI'den daha uygun bir değerlendirme yöntemi olduğu tezini savunuyoruz. Tıp dünyasında PE'li hastalar üzerinde yapılan ve tüm dünya çapında kabul görmüş birçok araştırma neticesinde , CI'nin, HI'ye kıyasla gereksiz cerrahi onarım sıklığını en az %10 oranında azalttığı yönünde çalışmalar bildirilmiştir. Yaptığımız bu çalışmada benzer sonuçlara ulaştık ve CI'nin PE'li hastalarda operasyon endikasyonu olarak HI ölçüm değerine kıyasla daha uygun bir kriter olduğunu düşünmekteyiz.

İlker Deniz
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı akciğer rezeksiyonu yapılan hastalarının yapay zeka ile postoperatif başarı ve risk analizi

Her cerrahi branş gibi göğüs cerrahisi branşı da ameliyat öncesinde ince elenip sık dokunan hazırlıklarla dolu risk analizleri, ameliyat esnasında ciddi bir emek ve konsantrasyon, ameliyat sonrası her adımın dikkatle takip edilmesi gereken doğru kararlar verme bütünüdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) histopatolojik tip olarak akciğer kanserleri içinde en sık görülenidir. Çalışmamız bu süreçler içinde ameliyat sonrası aşamalar başta olmak üzere tüm adımlarda hastalara ve hekimlere yardımcı olmayı hedeflemektedir. 9. TNM evreleme sistemi günümüzde IASLC tarafından önerilen ve kullanılan evreleme sistemidir. Erken evre ve rezektabl lokal ileri evre KHDAK grubunda cerrahi tedavi etkindir. Akciğer rezeksiyonu ve sistematik mediastinal lenf nodu diseksiyonu KHDAK cerrahisinin temelini oluşturur. Ameliyat sonrası dönemde görülen komplikasyonlar, ileri tedavi ve bakım gerektiren yoğun bakım yatışlarının olması, hastanede kalış süresinin uzaması başta mortalite, morbidite, maliyet, hastane enfeksiyonları, sürdürülebilirlik ve sosyal etkenler açısından önem arz etmektedir. Bu aşamalarda yoğun bakım gerekliliğinin değerlendirilmesi konusunda objektif, düşük maliyetli, kolay kullanımı olan, kendini geliştirebilen, günlük pratiğe uyarlanabilir, hasta özelinde çalışan ve doğruluk oranı yüksek şekilde sonuç veren bir uygulama ya da değerlendirme ölçütü bulunmamaktadır. Yapay zeka uygulamaları hekimliğe yardımcı alanlar, sağlık sistemlerinde ve diğer alanlarda veri toplama, sınıflandırma, saklama, öğrenme, öğretme gibi özellikleri ile karar vermeye yardımcı algoritmalar olarak hayatımızda yer bulmaktadır. Çalışmamızda KHDAK sebebiyle opere edilen hastalarda post op süreçleri elimizdeki veriler ile tahmin etmeyi amaçladık. Çalışmamızda 1471 hastanın verileri retrospektif olarak incelenerek geniş veri setleri oluşturuldu. 6 adet farklı yapay zeka algoritması kullanılarak hastalara ait 14 parametre ile hastaların postoperatif klinik süreçleri ve yoğun bakıma çıkıp çıkmayacakları yüksek doğruluk ve başarı oranı ile tahmin edilmesi amaçlandı. Bu algoritmalar: SVM-Linear Kernel, Random Forest sınıflandırma, SMOTE Sonrası SVM-Linear Kernel, SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma, Lineer Regresyon ve Radial Basis SVM Korele Yöntemi idi. Yoğun bakıma çıkacak hastaları tahmin etmede en başarılı algoritmamız SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma oldu ve F1 ortalama skoru %91, yoğun bakıma çıkmayacak hastaları tahmin etmede en başarılı algoritmamız SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma oldu ve F1 ortalama skoru %91 olarak hesaplandı. SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma yöntemi için ortalama çapraz doğrulama puanı 0.9232, çapraz doğrulama puanının standart sapması ise 0.0165 olarak hesaplandı. En başarılı algoritmamızda ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %86 idi. Yapay zeka algoritmaları sayesinde KHDAK cerrahisi sonrası postoperatif klinik tahminler, yüksek doğruluk ve başarı oranlarıyla gerçekleştirilebilmekte olup, gelecekte klinik pratikte daha yaygın bir şekilde kullanılması beklenmektedir. Anahtar Sözcükler: Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinomu, NSCLC, Postoperatif Komplikasyon, Yoğun Bakım Ünitesi, Yoğun bakım, Yapay Zeka, SMOTE, Lineer Regresyon, SVM, Support Vector Machine, Lineer Karnel, Radial Basis, Random Forest, Göğüs cerrahisi.

Göğüs cerrahisiİnsan-yapay zeka etkileşimi
Çağlayan Atakan Bilgin
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere edilen küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında ipsilateral mediyastinal lenf nodu (N2) yayılımı varlığında visseral plevral tutulumunun sağkalım üzerine etkisi

Amaç:Akciğer kanseri dünyada kansere bağlı ölümlerin en sık nedenidir. Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de akciğer kanseri artış göstermektedir ve kadın cinsiyet için görülme sıklık oranı artmaktadır. Akciğer kanserinde prognozu belirleyen en önemli faktör hastalığın evresi olup, ikinci sırada histolojik hücre tipi gelmektedir. Tümör boyutu, lenf nodu varlığı ve uzak organ metastazı hastalığın evresini belirlemektedir. Plevral tutulum varlığı da tümör boyutundan bağımsız olarak hastalığın evresini değiştirmektedir. Bu çalışmada akciğer rezeksiyonu yapılan, küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı olgularda patolojik inceleme sonrası ipsilateral lenf nodu tutulumu(N2) saptanan hastaların visseral plevral tutulumunun sağkalım üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Bu amaçla; ipsilateral lenf nodu pozitif olan hastalarda plevra tutulumu olan ve plevra tutulumu olmayan hastalar sağkalım açısından karşılaştırıldı ve literatür eşliğinde tartışıldı. Gereç ve yöntemler :Çukurova Ünıversitesi Balcalı hastanesi göğüs cerrahisi anabilim dalında Eylül 2011 ile Temmuz 2020 tarihleri arasında primer akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 1581 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. Dışlanma kriterlerinin uygulanması sonrası çalışma gurubu 1400 hastadan oluştu.Taranan hastalar arasında 233 ipsilateral lenf nodu tutulumu olan hasta vardı. Bu hastalardan otuzbeş tanesinde visseral plevra tutulumu pozitif olarak saptandı. Takip süresi 12-72 ay olarak belirlendi. Hastaların dijital ortamdaki verileri ve arşiv dosyaları geriye yönelik incelenerek tanı anındaki yaş, cinsiyet, tümörün tarafı, yapılan cerrahi prosedür, tümörün histolojik tipi, tümör boyutu, visseral ve pariyetal plevra tutulumununa göre hastlık evrelemesi TNM8 esas alınarak yapıldı. Istatiksel çalışmalarda SPSS sistemi kullanıldı. Bulgular:Bakılan hastalardan 233 ünde ipsilateral lenf nodu(N2) pozitif olarak değerlendirildi. Bakılan N2 pozitif olan hastaların 186 sı (79.8%) i erkek 47 si (20.2%) i kadındı. N2 pozitif olan hastaların 35 de (15%) visseral plevra invazyonu mevcuttu. N2 pozitif hasta grubunun, visseral plevra invazyonu olmayanlarında median yaşam süreci 23.37 ay (95% güven aralığı 8:7.27-29.47) iken visseral plevra invazyonu olan grupta 19.83 ay (95% güven aralığı 9.71-29.96) buludu. Iki gurup arasında istatiksel anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç:N2 lenf nodlarının tutulumu prognozu keskin biçimde ve en etkili olarak kötüleştiren faktör olarak görülmektedir. Visseral plevra invazyonu da bağımsız olarak kötü prognoz gösterse de, N2 pozitif hastalarda bu etkisi ön plana çıkmamakta ve N2 pozitif hastaların kötü prognozunda N2 hastalığın diğer faktörlerden daha etkili olduğu görülmektedir. N2 hastalık varlığında VPİ nun survi sürelerine etkisinin olmadığını düşünmekteyiz.

İsa Mırzayev
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner rezeksiyon sonrası diyafram altı hava verme (Pneumoperitoneum) uygulaması ile uzamış hava kaçağının önlenmesi

Akciğer doku çıkarmalarından sonra görülen ardıl sorunlardan uzamış hava kaçağı ve kalıntı plevral boşluk gelişimi önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.Bu çalışmadaki amacımız; pneumoperitoneumun uzamış hava kaçağı ve kalıntı plevral boşluğu engellemedeki etkinliğini incelemektir. Çalışma kümesi (20 hasta) ile denetim kümesi (20 hasta) arasında hava kaçağı kesilme, göğüs tüplerinin çekilme, hastanede kalış süreleri, AKG ve SFT değişiklikleri ile kalıntı plevral boşluk gelişimi karşılaştırılmıştır.İstatistiksel yöntemler olarak Mann Whitney-U, , Wilcoxon Ranks ve Fisher's Exact testleri ile Friedman varyans analizi kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen tüm sonuçlar için p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.Tüm hastalarda (40 hasta) istatistiksel olarak anlamlı olan ameliyat sonrası 1. gün FEV1 ve FVC'de azalma, pCO2'de artma izlendi. Bu sonuç çalışma ve denetim kümesinde benzerdi. Hava kaçağı kesilme, tüp çekme süresi, hastanede kalış süreleri ve kalıntı plevral boşluk oluşumu yönünden kümeler arasında fark görülmedi. Üst lobektomi yapılan çalışma kümesinde hava kaçağı kesilme, tüp çekme ve hastanede kalış sürelerinin daha kısa olduğu fakat bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü.Sonuç olarak; lobektomi sonrası diyafram altına hava verilerek hava kaçağı ve plevral boşluk gelişimini önlemek için uygulanan pneumoperitoneum yönteminin etkinliği gösterilememiştir. Üst lobektomileri içeren daha fazla hasta sayılı çalışmalar farklı anlamlı sonuçlar verebilir.

AkciğerAkciğer hastalıklarıGöğüs cerrahisi+2
Ersin Arslan
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Köpeklerde akciğer rezeksiyonu sonrası invivo trombosit jel kullanımının hava kaçağı ve iyileşme üzerine etkileri

IÖZETKÖPEKLERDE AKC ĞER REZEKS YONU SONRASI NV VO TROMBOS TJEL KULLANIMININ HAVA KAÇAĞI VE Y LEŞME ÜZER NE ETK LERDr. brahim NACAK, Uzmanlık Tezi, Göğüs Cerrahisi Anabilim DalıTez Yöneticisi: Prof. Dr. Levent ELBEYLAğustos 2006, 46 SayfaAkciğer rezeksiyonlarını takiben postoperatif hava kaçakları sıkkarşılaşılan problemlerden birisidir. Bu hava kaçaklarının önlenmesi veyaortadan kaldırılması torasik cerrahinin önemli bir hedefidir. Hava kaçaklarını enaza indirmek için, sütur ve stapler hatlarını desteklemek veya onların yerinialmak üzere çeşitli yapıştırıcı materyaller geliştirilmektedir. Akciğer rezeksiyonusonrasında rezeksiyon hattındaki doku iyileşmesi önem arzetmektedir.Trombosit jel tam kandan sanrifüj yöntemiyle elde edilen trombositten zenginplazma (TZP) ile trombinin birleşmesinden oluşur. Trombosit jelin kullanımamacı içerisindeki büyüme faktörlerini cerrahi alana vererek bu alanda hücregöçü ve bölünmesi için bir ortam oluşturulmasıdır. Bu çalışmada köpekakciğerinde yapılan wedge rezeksiyonundan sonra rezeksiyon hattına spreyşeklinde verilen trombosit jel' in akciğerde doku iyileşmesini hızlandırmada vehava kaçaklarını önlemede bir rolü olup olmadığını araştırıldı. Çalışmamızdaaynı akciğerde farklı loblara rezeksiyon yapıldıktan sonra trombosit jelinuygulandığı ve uygulanmadığı loblardan, biyopsi materyallerinin 3. ve 10. gündealındığı toplam 10 köpek kullanıldı. rezeksiyon sonrası trombosit jel uygulananve biyopsileri 3. günde alınan dokulardaki iyileşme hızı, trombosit jeluygulanmayana göre istatistiksel olarak sınırda anlamlılık düzeyinde daha iyibulundu (p=0,11). Rezeksiyon sonrası trombosit jel uygulanan ve biyopsileri 10.günde alınan dokulardaki iyileşme hızı ise trombosit jel uygulanmayana göreistatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha iyi bulundu (P= 0,009). Biyopsialınma zamanı dikkate alınmadan, trombosit jel verilen ve verilmeyengruplar iyileşme hızı açısından değerlendirildiğinde yine istatistiksel olarakanlamlı fark bulundu (p= 0.003). Çalışmamızda rezeksiyonu takiben trombositjel uygulanan ve uygulanmayan grupların hiçbirinde hava kaçağına rastlamadık.Sonuç olarak, akciğer rezeksiyonunu takiben trombosit jel uygulanması,gerek erken dönemde, gerekse geç dönemde yara iyileşmesinihızlandırmaktadır. Yara iyileşmesinin hızlı olması muhtemelen olası havakaçaklarının gelişmesini de önleyebilir.Anahtar kelimeler: Akciğer rezeksiyonu, Hava kaçağı, Yara iyileşmesi,Trombosit jel.

İbrahim Nacak
Gaziantep University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kist hidatiklerinde preoperatif perforasyon ve süpürasyonun cerrahi tedaviye ve morbiditeye etkileri.

IIIÖZETAKCİĞER KİST HİDATİKLERİNDE PREOPERATİF PERFORASYONUN VESÜPÜRASYONUN CERRAHİ TEDAVİYE VE MORBİDİTEYE ETKİLERİDr. Mahmut GÜLGÖSTEREN, Uzmanlık Tezi, Göğüs Cerrahisi Anabilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Bülent TUNÇÖZGÜRAralık 2006, 57 sayfaHidatik kistlerde germinatif membran bütünlüğünün bozulması delinmeolarak tanımlanmaktadır. Akciğer hidatik kistlerinde, delinmemiş grup ile delinmişgrup arasında semptomatolojik farklılıkların yanında diğer bazı parametrelerdede (hastanede kalış süresi, cerrahi, morbidite, mortalite) farklılıklar olabileceğinidüşündük. Belirlenen parametrelerde iki grup arasında ne gibi farklılıklarolabileceğini uygun istatistiksel testleri de kullanarak ortaya koymayı amaçladık.İki grup arasındaki farklılığın cerrahi tedavi yaklaşımını ve post operatifmorbiditeyi etkileyebileceğini vurgulamak istedik. Çalışmamızda Ocak 1995 -Aralık 2005 yılları arasında kist hidatik sebebiyle kliniğimize başvuran ve cerrahitedavi uygulanan 169 olgu retrospektif olarak incelendi. Olgular delinme olupolmamasına göre Grup 1 ve Grup 2 olmak üzere 2 gruba ayrıldı. İki gruparasında hastaneye başvuru süreleri, cinsiyet, yerleşim, belirtiler, hastanede kalışsüreleri karşılaştırldı. İstatistiksel analiz ki kare ve t-testi kullanılarak yapıldı. Bubulgular incelendiğinde öksürük-balgam, hidoptizi çok anlamlı (p<0.001), ağrı,ateş, hemoptizi ise anlamlı olarak bulundu (p< 0.05). İki grup arasındapostoperatif komplikasyon görülme oranındaki belirgin fark, istatistiksel olarak daanlamlıydı (p=0.002).Sonuçta delinmiş ve delinmemiş grup karşılaştırıldığında ciddi farklargörülmekte olup özellikle de hastanede kalış süresi, postoperatifkomplikasyonların gelişimi delinmiş grupta morbiditeyi önemli derecedeartırmaktadır. Ülkemizde bir halk sağlığı problemi olan akciğer hidatik kisthastlağı, tanı konulduğunda cerrahi olarak tedavi edilmelidirAnahtar kelimeler: Akciğer hidatik kisti, Perforasyon, Morbidite

Mahmut Gülgösteren
Gaziantep University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göğüs cerrahisinde ameliyat öncesi ve sonrası hormon düzeylerinin morbidite ve mortalite üzerindeki etkisi

Göğüs cerrahi ameliyatları sonrası gelişen yan etki (komplikasyon) ve ölümlerin, gerilim (stres) hormonları olarak belirlenen ACTH,TSH, büyüme hormonu, prolaktin, kortizol, serbest ve toplam (total) T3, serbest ve toplam T4 ile olan ilişkisi, tüm bu değişkenlerde meydana gelen değişimlerin gruplar ve alt gruplar arası karşılaştırılarak veri (istatistiksel) yönünden anlamlı bir fark olup olmadığı araştırıldı. Çalışma için Şubat 2006 ? Ağustos 2008 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi kliniğine başvuran seçmeli (elektif) torakotomi veya mediansternotomi planlanan 18-80 yaş grubunda, ASA I-III sınıfında, 59'u erkek,41'i kadın toplam 100 hasta seçildi.Hastalardan ameliyat öncesi (preoperatif), ameliyat sonrası (postoperatif) 1.saat ve ameliyat sonrası 15.gün olmak üzere kan örnekleri alındı ve serumları ayrılıp ? 80 derecede saklandı. Hastalar tanılarına göre kanserli olanlar ve olmayanlar, ameliyat tipine göre doku kaybı olanlar ve olmayanlar, hasta olma oranı (morbidite) ve ölüm oranına (mortalite) göre de yan etki gelişenler ve gelişmeyenler şeklinde gruplandırıldı.Tüm bu değişkenlerin hasta olma oranı ve ölüm oranı üzerine etkisi tartışıldı.Çalışmamızda doku kaybı olan ve olmayan gruplar arasında ve kanser olan ve olmayan gruplar arasında yapılan karşılaştırmada anlamlı fark saptanamazken hem doku kaybı hem de kanser olan grubunda yan etki oranının tüm yan etkiler içerisinde en büyük grubu teşkil ettiğini, kortizol ve büyüme hormonunun yan etki gelişenlerde anlamlı yüksek olduğunu saptadık. Tüm vakalarda, yan etki gelişen ve gelişmeyen hastalardaki hormon değerleri karşılaştırıldığında yan etki gelişen grupta toplam T3 ve toplam T4 de anlamlı düşme izlendi. Yaşayan ve ölen hastaların ameliyat sonrası 15.gün serbest T3, serbest T4, kortizol, prolaktin değerlerinde anlamlı farklılık olduğunu saptadık.Yan etki ve ölüm ile gerilim hormonları arasında ilişki olduğunu saptamamıza rağmen hormon seviyelerinde meydana gelen değişimin, yan etki yada ölüm durumuna bağlı olarak mı gerçekleştiği yoksa hormon seviyelerindeki değişimlerin mi bu yan etki ya da ölüme katkısı olduğu konusunda kesin bir kanaat belirtemiyoruz. Sebep-sonuç ilişkisi ne olursa olsun hormon düzeylerinde meydana gelecek değişimlerin saptanması ve bunların cerrahi sonrası durumu ile ilişkilendirilmesi, hastanın mevcut durumunun daha ayrıntılı ve doğru değerlendirilmesini temin edecek, tedavisine yön verecek ve hastanın öngörümü (prognoz) yönünden de daha geniş bir öngörü sağlayacak, belki de ileride hastalarda hormon yerine koyma (replasman) tedavisini veya hormon baskılayıcı tedaviyi gündeme getirebileceği inancındayız.

Akın Sarımehmetoğlu
Gaziantep University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral efüzyonlu olgularda randomize olarak VATS + plörektomi ile plöriken+talk plörodezis sonuçlarının karşılaştırılması

Plevral efüzyonlar, plevral sıvının salınımı ile emilimi arasındaki dengenin bozulması sonucu oluşur. Bu çalışmada, malign plevral efüzyonun (MPE) palyatif tedavisinde plörodezisin farklı yöntemlerinden talk plörodezis ile video yardımlı göğüs cerrahisi (Video- assisted thoracic surgery VATS) plörektominin klinik yanıtlarının değerlendirilmesi amaçlandıHaziran 2007-Haziran 2008 arasında malign plevral efüzyon nedeniyle plörodezis uygulanan 45 olgu çalışmaya alındı. Tanı koymak için plevral sıvının biyokimyasal, mikrobiyolojik ve sitolojik incelemesi için torasentez yapıldı. Plevral sıvı ve serum örneklerinde eş zamanlı LDH, total protein, glukoz, albumin ve sitoloji çalışıldı. Olgular iki gruba ayrıldı. Grup-I (n = 25) olgulara küçük kalibrasyonlu katater -talk plörodezis (4.5 gr), grup-II (n = 20) olgulara VATS plörektomi uygulandıOlguların 32'si kadın, 13'ü erkek idi. Yaş ortalaması 51.58 (27-75) yıl idi. Tüm olgularda torasentezle alınan sıvı ile sitolojik tanı konuldu. Ayrıca transuda- eksuda ayırımı Light kriterlerine göre yapıldı. En sık meme kanseri 19 hasta (% 42.22) ve ikinci sırada akciğer kanseri 10 hasta (%22.22) olduğu görüldü. Grupların plörodezis başarı oranları tam cevap: grup-I (TALK ) de %64 (n: 16), parsiyel cevap %20 (n:5), başarısız %16 (n:4), grup-II (VATS) de tam cevap %60 (n:12), parsiyel cevap %25 (n:5) başarısız %15 (n:3) olarak bulundu. Ayrıca grupların hastanede kalış, tüp takip süreleri karşılaştırıldığından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Kötü prognoz göstergesi olan malign plevral efüzyonda tedavi palyatifdir. Amaç sağ kalım süresi kısa olan hastada nefes darlığını ortadan kaldırmaktır. Çalışmamızda VATS plörektomi ile plörodezisde en etkili sklerozan ajan olarak bildirilen talk arasında anlamlı bir fark bulunamadı.Anahtar Sözcükler: Malign plevral efüzyon, Torakoskopi, Talk, Plörodezis.

Plevral efüzyonPlöredezisTalk+1
Fatih Meteroğlu
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rezeksiyon uygulanan küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde matriks metalloproteinaz gen polimorfizmlerinin klinik parametrelerle ilişkisi

Birçok fizyolojik ve patolojik durum, ekstrasellüler matriksin (ECM) sıkıca kontrol altında tutulan yapımı ve proteolitik yıkımı arasındaki dengenin bozulmasına dayanmaktadır. ECM sentez, parçalanma ve yeniden yapılanma süreçlerindeki hücre regülasyonu, dönüşümü gibi etkilerini metalloproteinazlar (MMPs) aracılığı ile ortaya koyarBu çalışmada, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) nedeniyle opere ettiğimiz hastaların hem tümörlü hem de sağlam doku parafin kesitlerinde, çeşitli MMP polimorfizmlerini, polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi (PCR-RFLP) yöntemi ve immunohistokimyasal metodlarla analiz ederek, bulunan polimorfizmlerin hastaların klinik parametreleri (morbidite, mortalite, kanserin tipi, evresi?) ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştırKliniğimizde, Aralık 1997 ile Şubat 2008 yılları arasında KHDAK tanısı konmuş ve ameliyat edilmiş 132 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu olarak 80 kişi seçildiİstatistik analizde, klinik sonlanımın bağımsız belirleyicisini araştırmak için, univaryant ve multivaryant stepwise Cox regresyon analizi kullanıldı. Tüm istatistik analizler için p<0.05 değeri istatistik olarak anlamlı kabul edildiMMP-2 -735 GG genotipinde, sağlıklı kontroller ile akciğer tümörlerine ait polimorfizmler karşılaştırıldığında; GG genotipinde azalmanın akciğer kanseri riskini 1.6 kat (p= 0.008), MMP-7 -181 de AG ve GG'nin artmasının yani AA'nın azalmasının akciğer kanseri riskini 7.9 kat arttırdığı (p=0.020) saptandı. Ayrıca, yapılan analizde MMP-7 AG genotipinin evre I de yüksek olmasının, iyi prognoz işareti olabileceği bulundu (p=0.034). MMP-13 A77G de ise AG ve GG'nin artmış bulunması akciğer kanseri riskini 1.6 kat arttırdığı saptanmıştır (p=0.047Sonuç olarak, hastaların yaşının 60'ın altında olması (p=0.019), lenf nodu metastazının olmaması (p=0.039), hastalığın düşük evreli olması (p=0.022) ve üst lobektomi yapılmış olması (p=0.009) gibi sağkalıma olumlu katkıları olan bilindik faktörlerin yanında, MMP-13 GG genotipinin varlığı olumsuz bir faktör olarak bulunmuştur (p=0.041).

Akciğer neoplazmlarıPolimorfizm-genetik
Erkan Akar
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri gelişimi ile AKT-mTOR-siklind1 gen ekspresyonu arasındaki ilişkinin araştırılması

Akciğer kanseri dünya genelinde her iki cinste de kanser ilişkili ölünlerin başında gelmektedir. Günümüzde akciğer kanseri gelişiminde rol oynayangenler ve iletim yolakları araştırılmaktadır. AKT/mTOR yolağının birçok kanser kanser gelişminde etkili olduğu düşünülmektedir. Bu yolağın eksprese ettiği birçok gen hücre proliferasyonu, metastaz, anjiogenez ve apoptoz direncinde önemli rol oynamaktadır. Ayrıca bir kaç kanser türünde CCND1 gen ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı küçük hücreli dışı akciğer karsinomu gelişiminde AKT, mTOR ve CCND1 genlerinin ekspresyon profilini araştırmaktır. Bu çalışma için Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi etik kurulunun izni alınmıştır. Çalışmaya daha önce neoadjuvan tedavi almamış KHDAK (küçük hücreli dışı akciğer kanseri) tanısı olan 44 hasta dahil edilmiştir. Rezeksiyon materyallerindeki (lobektomi ya da pnömonektomi) tümörlü doku ve komşu tümörsüz dokudan örnekler alındı ve laboratuara gönderildi ve hücresel RNA izole edildi. Kantitatif RT-PCR (Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemiyle mRNA ekspresyon seviyeleri ölçüldü. Bulgularımız mTOR ekspesyonunun istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı (p<0.05), AKT ve CCND1 ekspresyonlarının ise tümörlü dokularda hafifçe arttğı ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmadığı şeklindedir.Anahtar Kelimeler: AKT1, mTOR, CCND1

Akciğer neoplazmlarıGen ifadesiGenetik+3
Muhammet Sayan
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kist hidatik; tedavi yaklaşımları ve sonuçlarımız

Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ağustos 2002-Mart 2011 tarihleri arasında Akciğer kist hidatikli ya da akciğer + karaciğer kist hidatikli 73 olgu incelendi.Olgular yaş, cinsiyet, semptom,lezyon lokalizasyonu, girişim yolu, seçilen cerrahi yöntem açısından retrospektif olarak değerlendirildi ve literatür bilgileri ile değerlendirildi.Akciğer kist hidatikleri en sık sağ akciğer alt loba yerleşmekteydi. En sık kullanılan yöntem kistotomi ve kapitonajdı. Sağ akciğer ve karaciğer kist hidatik birlikteliğinde sağ torakotomiden transtorasik olarak frenotomi ile her iki bölgedeki kiste de müdahale edildi.Akciğer kist hidatiği ön tanısı olan hiçbir hastaya iğne biopsisi ya da medikal tedavi uygulanmamıştır. Akciğer ya da karaciğer kist hidatik tanısı alan hastalar bu iki organ açısından mutlaka taranmalıdır.Akciğer kist hidatiği gelişmekte olan ülkeler için halen ciddi bir sağlık sorunudur. Endemik bölgelerde anamnez ve fizik muayeneyi takiben ayırıcı tanıda mutlaka akılda tutulmalıdır.Anahtar Sözcükler: Akciğer kist hidatiği, Kistotomi kapitonaj

Akciğer hastalıklarıEchinococcosisKistler+2
İlknur Aytekin
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronşektazide cerrahi tedavi ve klinik deneyimlerimizin değerlendirilmesi

Ocak 2003 ile Mart 2011 arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde 45 hasta bronşektazi nedeniyle opere edildi. Bu hastalara 50 cerrahi rezeksiyon uygulandı. Olguların 23'ü kadın ve 22'si erkekti. Yaşları 6-63 arasındaydı ve ortalama yaş 30,3 idi.Pulmoner rezeksiyon endikasyonu 41(%92) olgumuzda medikal tedaviye yanıtsızlık iken 4(%8) olgumuzda hemoptizi idi. Olgularımızda en sık öksürük(%91,1), pürülan balgam(%77,1), halitozis(%66,6) ve hemoptizi(%46,6) semptomları görüldü. 3(%6) olgumuzda hastalık bilateral idi. 39(%78) olgumuza lobektomi, 5(%10) olgumuza segmentektomi, 5(%10) olgumuzada wedge rezeksiyon ve 3(%6) olgumuzada bunların kombinasyomları uygulandı. Postoperatif erken dönem morbiditemiz %44 iken mortalitemiz ve geç dönem komplikasyonumuz olmadı.45 olgunun takibi ortalama 22 ay olarak tamamlandı. 34(%68) hasta cerrahi sonrası asemptomatik, 8(%16) hastanın semptomları düzelmiş ve 5(%10) hastamızda ise semptomlarda değişiklik saptanmadı. 3(%6) olgumuz ise takip edilemedi.İlk seçenek medikal tedavi olmakla beraber medikal tedaviye yanıtsız ve lokalize hastalıklarda cerrahi seçenek iyi bir opsiyondur. Bronşektazide cerrahi her yaş grubu için kabul edilebilir mortalite ve morbidite ile uygulanabilir. Bilateral yaygın hastalıkta ise akciğer transplantasyonu güncel ve umut verici bir gelişmedir.

Akciğer hastalıklarıBronşektaziCerrahi tedavi+1
Kerim Tülüce
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan akciğer kanserlerinde TRPM gen ve piezo iyon kanallarının ekspresyonu

Akciğer kanseri yirminci yüzyılın başlarında ender olmasına rağmen günümüzde sıklığı artan, önemli bir sağlık problemidir. Genel ölüm nedenleri arasında kalp hastalıklarından sonra ikinci sırayı alan akciğer kanseri, kanser ölümlerinin %28'ini oluşturmaktadır. Akciğer kanserinin yassı hücreli karsinom, küçük hücreli karsinom ve adenokarsino olmak üzere 3 histolojık tipi vardır.Plazma membranında yer alan iyon kanalları ise hücresel elektrogenesis ve elektrik iletiminden sorumludur.Bu kanallar apoptozis, proliferasyon ve farklılaşma gibi doku homeostazisinin korunması için gerekli olan tüm temel hücre davranışlarının yerine getirilmesinde görev almaktadır.İyon kanallarının bu kritik süreçlere katkısında birkaç ana mekanizma vardır.Bunlar membran potansiyelinin korunması, hücre volümünün düzenlenmesi ve temel sinyal iletimini sağlayan iyonların girişidir. Artmış proliferasyon sonucu malign hücrelerin transformasyonu, bozuk farklılaşma, ölüm yeteneğinin bozulması anormal doku gelişiminin temel sebebidir. Bunun sonucunda kontrolsüz yayılım ve invazyon ortaya çıkabilmektedir. Transformasyon sıklıkla iyon kanal ekspresyonundaki değişimlerle gerçekleşebilmektedir. Sonuç, hücresel cevapların anormal progresyonudur. Kanserin ortaya çıkmasını ve ilerlemesini düzenleyen farklı ekspresyon ve iyon kanalı aktiviteleri önerilmesine rağmen akciğer kanseri hücrelerinde, iyon kanalı bağımlı mekanizmaları incelemek oldukça kıymetli olacaktır. Burada immünohistokimya ve real time PCR ile TRPM2, TRPM4, TRPM5, TRPM7, TRPM8 ile Piezo 1ve Piezo 2'nin RNA ekspresyonları çalışılmıştır. Çalışmamızda akciğer kanser oluşumunda TRP iyon kanallarının etkileri incelenerek özellikle akciğer kanserli dokularda TRPM5, TRPM7 ve Piezo 2'nin anlamlı artış gösterdiği bulunmuştur. Elde ettiğimiz sonuçlarımız bu iyon kanallarının akciğer kanseri tedavisinde yeni hedef genler olacağını ve böylece daha sonraki bir aşamada invivo koşullarda bu proteinler hedeflenerek deneysel anlamda akciğer kanseri tedavi yöntemlerinin denenebilmesine olanak sağlayacağını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, TRPM kanalları, RNA ekspresyonu, immünohistokimya

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıGen ifadesi+4
Suna Polatoğlu
Fırat University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

SETD2, JMJD2C ve TIP60 genlerinin mRNA düzeyindeki ifadesi ile küçük hücreli dışı akciğer kanseri gelişimi arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Akciğer kanseri, dünyada kadın ve erkeklerde kansere bağlı ölümlerin en yaygın nedenidir. Epigenetik değişimler DNA metilasyonu ve histon modifikasyonunu içerir. Epigenetik yolaklarda meydana gelen değişimler çok sayıda hastalığın gelişiminde rol alır. Histon modifikasyonları histon modifiye eden enzimlerle kontrol edilir. Bu çalışmanın amacı, histon modifikasyonunda görevli üç genin mRNA düzeyindeki ifadeleri ile KHDAK gelişimi arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Çalışmamızda, 44 küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastadan alınarak normal ve malign oldukları histopatolojik olarak doğrulanan doku örneklerinde üç histon modifikasyonu enziminin mRNA düzeyindeki ifade düzeyi araştırıldı. Doku örneklerinden total RNA elde edildi. SETD2, JMJD2C ve TIP60 genlerinin mRNA ifade düzeyleri kantitatif Real time PCR (qPCR) yöntemi ile ölçüldü. İfade düzeylerini normalize etmek için gliseraldehit -3-fosfat dehidrogenaz (GAPDH) housekeeping geni kullanıldı. Tümör ve normal doku örneklerine ait sonuçlar karşılaştırıldığında, JMJD2C mRNA ifade düzeyinde herhangi bir farklılık belirlenmedi (p>0.05). Ancak SETD2 ve TIP60 genlerinin mRNA düzeylerinin, hastaların tümör dokularında kontrol dokularına göre anlamlı olarak azaldığı bulundu (p<0.05). Bulgularımız, küçük hücreli dışı akciğer kanseri patogenezi ile SETD2 ve TIP60 genlerinin mRNA düzeyindeki ifadesi arasında ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçların doğrulanması için ileri moleküler araştırmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer neoplazmlarıGenlerKantitatif genetik+3
Şevki Mustafa Demiröz
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sekonder akciğer neoplazmlarında metastazektominin sağkalım üzerine etkisi

Akciğerin metastatik tümörleri, primer malign tümörlerin sistemik metastazlarının bir parçası olmakla birlikte, sahip olduğu özellikler bakımından ayrı olarak incelenmesi gereken bir konudur. Bu konudki tedavi seçenekleri kemoterapi, radyoterapi, kemoterapi ve radyoterpi kombinasyonları, hormon tedavisi ve cerrahi olarak metstazın çıkarılmasıdır.Pulmoner metastazektomilerin sağkalıma olumlu katkıları olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda sekonder pulmoner neoplazmlarda metastazektominin yeri ve sağkalıma katkısı araştırıldı. Çalışmamıza 2010 ile 2015 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde sekonder pulmoner neoplazm nedeni ile opere edilmiş 29 olgu dahil edildi. Olgular yaş, cinsiyet, primer tümörün histopatolojik tipi, sekonder tümörün evresi ve preoperatif radyolojik bulguları, hastalıksız yaşam süreleri, cerrahi insizyon şekilleri ve rezeksiyonun türü, komplet-inkomplet rezeksiyon sayıları, pre ve postoperatif nodül sayıları , kardiopulmoner değerlendirmeler , sağkalım süreleri açısından değerlendirilmiştir. Olguların 20'si (%69) erkek, 9'u kadın (%31) idi. En küçük yaş 18, en büyük yaş 75 idi.Yaş ortalaması 56 olarak hesaplandı. Tüm olgulra toplamda 38 cerrahi girişim uygulandı. En sık uygulanan cerrahi girişim 24 olguda posterolateral torakotomi idi. İkinci sıklıkla uyguladığımız cerrahi girişim ise 14 olguda Video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) idi. Çalışmamızda pulmoner metastazektomi uygulanan olguların 1 yıllık sağkalım %96; 3 yıllık sağkalım %72 ve 5 yıllık sağkalım % 58 olarak hesaplandı. Evre I de ölüm olayı gözlenmedi ve olguların tümü takipte olup 5 yıllık sağkalım oranı %100 olarak hesaplandı. Evre II'de 12 hastadan 3 ü takiplerinde kaybedildiler ve ortalama 5 yıllık sağkalım oranı %75 , evre III'te olgulardan 7' si ilerleyen takiplerinde kaybedildiler ve 5 yıllık sağkalım %50 olarak hesaplandı. Primer tümörün histopatolojik tipine göre en sık (%79,3) karsinom, ikinci sıklıkta sarkom (%17,2) tesbit edildi. Sarkomlarda pulmoner metastazektominin 5 yıllık sağkalım %40, karsinomlarda %73.5 olarak hesaplandı. Karsinomların sarkomlara oranla pulmoner metstazektomiden daha fazla yarar gördüğü tesbit edildi. Sonuç olarak, primer malignitesi kontrol altında olan, ekstra pulmoner bir başka odakta metastazı olmayan sekonder pulmoner neoplazmlı olgularda, metastazektomi ile sağkalıma önemli ölçüde katkı sağlanmaktadır. Bu çalışmada sekonder tümörün evresinin ve primer tümörün histopatolojik tipinin sağkalımı belirleyen esas faktörler olduğu görüldü.

Akciğer neoplazmlarıCerrahiCerrahi tedavi+4
Fatoş Kozanlı
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan akciğer kanser LC-3 hücre hatlarında TRPM5 iyon kanalının otofajik hücre ölümündeki rolünün araştırılması

ÖZET Otofajik yollar, akciğer kanseri (LC) etiyopatojenezisine katkıda bulunurlar. Otofajinin anahtar düzenleyicisi olarak tanımlanan hücre içi kalsiyum seviyeleri, kalsiyum kanalları tarafından kontrol edilir. Geçici potansiyel metastatin 5'in (TRPM5) otofajik yollarda rolünün olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışmada, akciğer kanseri A459 hücre hattındaki otofajik yol üzerinde, bir kalsiyum kanalı olan TRPM5'in rolünün araştırılması amaçlanmıştır. A459 %5 CO2, % 95 hava ile 37°C'de nemlendirilmiş bir inkubatörde % 5 fetal bovin serumu içeren RPMI-1640 ortamında oluşturuldu. A459 hücre dizisindeki TRPM5, siRNA aracılığıyla bloke edildi. A459 hücrelerinden RNA izolasyonu ise üçlü reaktif ile yürütüldü. Otofaji ile ilişkili genlerin mRNA ifade şekilleri kantitatif RT-PCR (qRT-PCR) ile gösterildi. Transient Receptor Potential Melastanin 5-siRNA grubundaki TRPM5 mRNA expresyon düzeyinin, kontrol grubuna göre anlamlı derecede azalmış olduğu görüldü. siRNA verimliliği ise qRT-PCR verileri kullanılarak % 83 olarak hesaplandı. Ayrıca, qRT-PCR sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında TRPM5-siRNA grubunda, otofaji ile ilgili genler olan ATG3, ATG5, ATG10, ATG12, LC3A, LC3B, LAMP3BECLIN1, AMBRA1, ULKE3 seviyelerinde belirgin bir artış olduğu gösterildi. Transient Receptor Potential Melastanin 5-siRNA uygulaması, otofajik yollardaki genlerin ekspresyonunu açıkça arttırmaktadır. Bu veriler, TRPM5 supresyonunun, otofajik mekanizmaları harekete geçirebileceğini göstermiştir. Kanserde, otofajinin, hücrelerin hem sağkalımına hem de ölümüne yol açabilen iki farklı fonksiyon gösterebileceği tespit edilmiştir. TRPM5 ile ilişikili otofajın tespit edilmesi ile TRPM5 otofajisi hedef alınarak inhibisyon ya da aktivasyon yapılabilir. Bu durum, hücrelerin otofajik ölümüne yol açan kanser tedavilerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, otofaji, TRPM5 iyon kanalları, Hücre kültürü, qRT-PCR.

Hücre dizisiHücre kültürüHücre ölümü+6
Siyami Aydın
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus koraziv madde yanıklarının tedavisinde özofagus duvarı içine uygulanan kortikosteroitlerin tedaviye etkisi(Deneysel çalışma)

ÖZET Koroziv özefagus yanıkları (KÖY), genellikle oral yoldan, sülfürik asit ve hidroklorik asit gibi asitlerin ve çoğunlukla (% 75–90) potasyum hidroksit (KOH), sodyum hidroksit (NaOH) ve sodyum hipoklorit (NaClO) gibi kuvvetli alkali maddelerin alınması ile oluşur. Yanığın ileri düzeyde olduğu hastalarda striktür oranının %50'nin üzerine çıktığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Tedavide ilk yapılması gereken yanığa sebep olan maddenin ne tür bir madde olduğunun araştırılmasıdır. Bu sırada hastanın hava yolunun açık tutulmasına dikkat edilmelidir. Koroziv özefagus yanıklarının tedavisinde temel taşı oluşturan antibiyotik ve steroid kullanımı deneysel hayvan çalışmaları sonucu bulunmuştur. Biz bu çalışmamızda rat özefagusalkali yanık modelinde kullanılan kortikosteroid ilaçları özefagus duvarı içine uygulayarak tedavideki etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada vücut ağırlıkları 235–300 gr arasında değişen strapless dawley türü 26 adet rat kullanıldı. Bütün gruplarda, Gehanno ve arkadaşlarının tarif ettiği Koroziv özofajitine benzer şekilde KÖY oluşturuldu, ratlar işlemden 12 saat önce aç bırakıldı ve genel anestezi uygulandı. Daha sonra birinci gurupta 2 rat diğer gruplarda 8'er rat olacak şekilde toplam 4 gruba ayrıldı. Grup I'deki ratların 1cm'lik özefagus segmentinin lümeni 1ml serum fizyolojik ile yıkandı. GrupII ratlara KÖY oluşturulduktan sonra parenteral antibiyotik (ampisilin) verildi. Grup III ratlara KÖY oluşturulduktan sonra antibiyotik (ampisilin) ve intramural kortikosteroid (deksametazon), grup IV ratlara ise paranteral antibiyotik (ampisilin) ve intramural kortikosteroid (prednizolon) tedavisi verildi. Bütün ratlar 21. günde dekapitone edilerek abdominal özefagusları histopatolojik inceleme için çıkarıldı. Çıkarılan özefagusun submukoza tabakasındaki kollojen artışı, muskularis mukoza tabakasında oluşan hasar ve tunika muskularis tabakasında oluşan hasar histopatolojik olarak belirlendi. Araştırma sonucunda Grup I'de hasar olmadığı görüldü. Grup I ile Grup II, III, IV karşılaştırıldığında Grup II, III ve IV'de her üç parametrede hasar saptandı. Grup II, Grup III ile karşılaştırıldığında Grup III'de hasarın daha az olduğu saptandı. Grup II, Grup IV ile karşılaştırıldığında muskularis mukoza tabakası ve tunika muskularis tabakası hasarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Sonuç olarak özefagus duvarı içine uygulanan steroid maddelerin her ikiside kollojen sentezini azaltabilir, striktür oluşumunu ve inflamasyonu azaltabilir. İki steroid madde karşılaştırıldığında ise prednizolon muskularis mukozaya kadar ilerleyen yeni kollojen sentezini azaltabililir. Darlık oluşumunu azaltıcı etkisi özefagus duvarı içine uygulanan deksametazona benzerlik gösterir, bu iki steroid arasında anlamlı fark yoktur. Anahtar kelimeler: Koroziv özefagus yanığı, alkali madde, kollojen, prednizolon, deksametazon.

Adrenal korteks hormonlarıAlkalilerDeksametazon+6
Derya Tüten Özdemir
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kitleleri ve plevral malignitelerde PET CT'nin mediyastinoskopi veya torakotomi ile karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Akciğer kitleleri ve plevra malignitelerinde PET/CT kullanılarak hastaların mediyastinoskopi ve torakotomi sonrası patoloji sonuçlarının karşılaştırılması ve literatür eşliğinde irdelenmesi. Çalışmamız Mayıs 2012-Mayıs 2014 tarihleri arasında mediyasten ve akciğerde kitle, soliter pulmoner nodül ve plevral kalınlaşma nedeniyle PET/CT çektirilEN; PET CT'lerinde malignite açısından anlamlı düzeyde tutulum gösteren ve bu nedenle tanı, tedavi ve/veya evreleme amaçlı opere edilen 49 hasta araştırmaya alındı. Çalışmaya operasyon öncesi RT ya da KT almış olan olgular dahil edilmedi. Tüm hastalara cerrahi öncesi PET/CT çekilerek sonuçları, patoloji sonuçlarıyla karşılaştırıldı. PET/CT SUV max cut-off değeri 2.5 ve 4.8 kabul edilerek; PET CT'nin akciğer, mediyasten ve plevra malignitelerindeki duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif öngörü değeri (PÖD) ve negatif öngörü değeri (NÖD) karşılaştırıldı. PET CT'nin benign-malign ayırımındaki başarısı ve SUV max değerleri ile patoloji sonuçları arasındaki ilişkinin istatiksel anlamlılığı değerlendirildi. Çalışmadaki 49 hastanın yaşları 35-89 arasında olup, yaş ortalaması 59.3 tür. Hastaların 18'i kadın 31'i erkekti, yaş ortalamaları sırasıyla 56.4 - 61.1 dı Açlık kan şekeri düzeyleri 88-148 mg/dl arasındaydı. Opere edilen hastaların 33'ünde malignite pozitif, 16'sında patoloji sonucu benign idi. Lezyonların %49'u sağ, %35'i sol hemitoraks %6'sı ise mediyasten yerleşimliydi. Hastaların 9'unda adenokarsinom, 6'sında skuamöz hücreli karsinom, 3'ünde adenosquamöz hücreli karsinom görülürken, diğer 15 hastada farklı patoloji sonuçları çıkmıştır. Mediyastende PET CT'de malignite açısından yüksek düzeyde tutulum gösteren 6 hastanın, ancak 3'ünde malignite çıkmış, diğer 3'ünde sonuç benign çıkmıştır. SUV max cut-off değeri 2.5 kabul edildiğinde; 45 hastanın SUV max değeri >2.5 çıkmış, bunların 31'inde malignite pozitif gelirken, 14'ünde patoloji sonucu benign gelmiştir. SUV max cut-off değeri 4.8 kabul edildiğinde ise 35 hastada SUV max >4.8 gelmiş ve bunların 29'unda malignite pozitif iken, 6'sında malignite negatif bulunmuştur. PET/CT'nin biyopsi lokalizasyonunu belirlemede önemli olduğunu; mediyasten patolojilerinde PET CT'de malignite açısından yüksek düzeyde tutulum gösteren lezyonların, mediyastinoskopi sonuçların ancak %50'sinde malignite pozitif geldiği, mediyasten patolojilerinde mediyastinoskopinin tanısal işlemde altın sıtandart olduğu ve mediyasten patolojilerinde PET CT'de yalancı pozitiflik oranının yüksek olduğunu gördük. Bölgemizde granülomatöz hastalıkların yaygın olması nedeniyle, PET CT'de yüksek tutulum gösteren lezyonlarda yanlış pozitiflik oranının yüksek olduğunu gördük. PET/CT SUV max cut-off değeri 2.5 alındığında; PET/CT'nin malign patolojileri saptamada p=0.54 bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlı kabul edilmemiştir. Ancak SUV max cut-off değeri 4.8 alındığında, PET/CT'nin malign patolojileri saptamada p=0.0008 bulunmuş ve bu değer istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. SUV max değerinin bir merkezden bir merkeze farklılık göstermesi yanlış sonuçlara neden olmaktadır. SUV max değerinin standardize edilmesi ile daha doğru sonuçlar alınacaktır. Anahtar Kelimeler: Mediyasten, PET CT, Torokotomi

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıMediastinum+4
Murat Kılıç
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pnömotoraks; tedavi yaklaşımları ve sonuçları

Plevral boşlukta hava bulunması ve buna sekonder akciğer kollapsı olarak tanımlanan pnömotoraks göğüs cerahisi pratiğinde en sık karşılaşılan durumların başında gelmektedir. Plevral boşluktaki havanın birçok kaynağı olabilmesine rağmen en sık sebep visseral plevranın yırtılmasıyla, akciğer parankiminden plevral boşluğa hava kaçağıdır. Spontan ve travmatik pnömotorakslar sık görülmesine rağmen, diyagnostik girişimsel yötemlerin daha rutin kullanılması ve yoğun bakım servislerinde tedavi edilen hasta sayısının artmasına paralel olarak iyatrojenik pnömotoraksların görülme sıklığıda artmıştır.Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Bölümü tarafından pnömotoraks nedeniyle 22.04.2003 ? 22.03.2009 tarihleri arasında takip edilerek tedavileri yapılan toplam 722 hastanın( 153 kadın, 569 erkek) kayıtları incelenerek yaş, cinsiyet, semptomlar, pnömotoraks oluş nedeni, opere edilen hastalarda hangi tür operasyon yapıldığı, göğüs tüpü kalma süresi, nüks, plörödezis yapılıp yapılmadığı, hastanede kalış süreleri ve mortalite göz önüne alınarak retrospektif olarak incelendi. Radyolojik olarak büyük pnömotoraksı olduğu için göğüs tüpü takılan 722 hastanın 153 tanesi primer spontan pnömotoraks (PSP), 41 tanesi sekonder spontan pnömotoraks (SSP), 231 tanesi iyatrojenik pnömotoraks, 297 tanesi travmatik pnömotorakstı. Pnömotoraks nedeniyle göğüs tüpü takılan hastaların; 18'inde uzamış hava kaçağı, 16'sında nüks pnömotoraks ve bül formasyonu nedeniyle ve 1 hastada juguler kateter takılması sonrası aksiler torakotomi; 8 hastada video yardımlı torakoskopik cerrahi uygulandı. Posterolateral torakotomi uygulanan olguların 3'ünde ateşli silah yaralanması, 7'sinde trafik kazası, 2'sinde delici kesici alet yaralanması, 2 tanesinde uzamış hava kaçağı, 8 tanesinde de büllöz formasyon ve pnömotoraks mevcuttu. Operasyonlar sonrası 7 hasta kaybedildi.Sonuç olarak pnömotoraks tüm hekimlerin karşılaşabileceği bir patolojidir ve acil müdahale gerektirir. Pnömotorakslarda tedaviye etyoloji, pnömotoraks derecesi ve kliniğe göre karar verilmelidir. Nüksleri önlemek için plörödezis ve plevral abrazyon yapılabilir. Acil operasyon gerektiren pmömotorakslar çoğu zaman komplike halde görülebilirler. Cerahideki amaç nüksleri önlemek ve hastalığın kesin tedavisini sağlamaktır.

Göğüs cerrahisiNüksPlevra+2
Ali Çelik
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Timus cerrahisinde klinik deneyimimiz

Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Temmuz 2002 ? Mart 2010 tarihleri arasında timik lezyon nedeniyle takip edilen 30 olgu incelendi.Olgular yaş, cinsiyet, şikayet, lezyon lokalizasyonu, girişim yolu, yapılan rezeksiyon ve histopatolojik tanı açısından retrospektif olarak değerlendirildi ve literatür bilgileri ile karşılaştırıldı. Anterior mediastinal kompartmandaki lezyonlarının %47'sini, tüm mediastinal lezyonların %20'sini timik tümörlerin oluşmaktadır.Tanıda kullanılan en önemli yöntem bilgisayarlı tomografidir. Timik tümörlerin en önemli özelliği tümörün kapsüllü olup olmaması ve komşu yapılara invazyon gösterip göstermemesidir. Dolayısıyla da hastanın tedavisinde en önemli husus klinik görünüm, doğru evrelendirilmesi ve histopatolojik tipinin doğru bildirilmesidir. Bununla birlikte hastaya yapılacak olan komplet bir cerrahi rezeksiyon hastanın yaşam kalitesine önemli katkı yapmaktadır. Timomalardaki en önemli prognostik faktörler; hastanın klinik evrelendirilmesi ve histopatolojik sınıflandırılması, komplet rezeksiyon, büyüklüğü ve damarsal yapılara invazyonudur.Çalışmamıza dahil edilen 30 olgunun 17'si timoma, 6'sı timik hiperplazi, 3'ü timik kist, 2'si timik karsinom ve 2'si timik karsinoid tümördü. Tanı, sıklıkla PA akciğer grafisi ve toraks BT ile konuldu. Preoperatif değerlendirme sonrasında hastalara uygulanan cerrahi sonuca göre, olguların büyük bir çoğunluğunun erken evrede olduğu görüldü ve hastaların uygulanan total cerrahi rezeksiyon ile küratif sonuçlar elde edildi.

Timom
Osman Korcan Tilkan
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer rezeksiyonunun kardiyak fonksiyonlara etkisinin ekokardiyografik olarak araştırılması

Akciğer rezeksiyonlarının 500 yıldan fazla bir geçmişi olmasına rağmen, anatomik rezeksiyonlar ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında başarıyla ve güvenle yapılmaya başlanmıştır. Preoperatif değerlendirme yöntemlerinin ve postoperatif bakımın gelişmesiyle, morbidite ve mortalitede azalma görülmüştür. Bu yöntemlerden olan ekokardiyografi, lobektomi ve pnömonektomi sonrası kalbin yapısal ve fonksiyonel değişikliklerinin değerlendirilmesinde etkilidir.Çalışmamızda; lobektomi ve pnömonektomi gibi majör akciğer rezeksiyonlarının kalp üzerine yarattığı etkiler ekokardiyografi kullanılarak gösterilmeye çalışılmıştır.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde çeşitli nedenlerle akciğer rezeksiyonu uygulanan 16 olgu çalışmaya alındı. Hastalar iki gruba ayrıldı: Grup I (lobektomi), Grup II (pnömonektomi). Her hastada preoperatif dönemde ve postoperatif altıncı ayda arter kan gazı, solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik incelemeleri yapıldı.Her iki grupta da operasyon sonrası FEV1 ve FVC değerlerinde anlamlı düşme saptandı (p<0.05). Fakat gruplardaki operasyon öncesi ve sonrası PaCO2 ve PaO2 değerleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Lobektomi grubunda; operasyonun hem sol, hem de sağ kalp fonksiyon ve basınçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik yapmadığı saptandı (p>0.05). Pnömonektomi grubundaysa; pulmoner arter basıncı (operasyon öncesi 27.80±11.10, operasyon sonrası 33.20±8.10, p=0.011), sağ ventrikül çapı (operasyon öncesi 22.40±0.78, operasyon sonrası 24.50±1.81, p=0.011) ve triküspit kapak velositesi (operasyon öncesi 2.08±0.57, operasyon sonrası 2.37±0.42, p=0.010) altıncı ayın sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir yüksekliğe ulaşırken, sol kalp ölçümlerinde değişiklik izlenmedi (p>0.05).Ekokardiyografi kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesinde kullanılabilen kalp kateterizasyonu ve radyonüklid ventrikülografiye göre daha pratik, ucuz ve invaziv olmayan bir yöntemdir. Pnömonektomi sonrası sağ ventrikül modifikasyonlarının belirgin olması, mümkün olduğu kadar pnömonektomiden kaçınmamız gerektiğini ortaya koymuştur.Anahtar kelimeler: Pnömonektomi, sağ ventrikül, ekokardiyografi

İbrahim Ethem Özsoy
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trakea rekonstrüksiyonunda primer sütür ve homolog greft uygulanımı (Deneysel çalışma)

Çeşitli trakeal patolojiler nedeniyle trakeaya rezeksiyon ve rekonstrüksiyon uygulamaları yapılmaktadır. Birçok çalışmaya rağmen, trakea rekonstrüksiyonu konusunda, tatmin edici bir sonuca ulaşılamamıştır. Trakeanın segmental rekonstrüksiyon yöntemleri; primer uç-uca anastomoz, homolog greftlerle rekonstrüksiyon, otojen doku greftleri ile rekonstrüksiyon ve prostetik greftler ile rekonstrüksiyondur.Biz, trakeal rekonstrüksiyon yöntemlerinden, uç-uca anastomoz ve homolog greft uygulanımının sonuçlarını karşılaştırmak amacıyla bu çalışmayı planladık.Çalışmada, 10 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. Tavşanlar iki gruba ayrılmış ve herbirinin trakeasından üçer segment eksize edilmiştir. İlk gruptakilere (n=5), uc-uca anastomoz yapılırken, ikinci gruptakilere (n=5), ilk gruptaki tavşanlardan çıkarılan segmentler nakledilmiştir.Yirminci gündeki sakrifikasyon sonrasında anastomoz hattının durumu, lümendeki sekresyon birikimi, çevre dokularla oluşan inflamasyon ve yapışıklıklar değerlendirilmiş, anastomoz hattının çeşitli bölgelerinden yapılan ölçüm sonuçları her iki grupta karşılaştırılarak, materyaller histopatolojik incelemeye gönderilmiştir.Sonuçta, her iki teknikte de anastomoz bölgesine ait lateral, anteroposterior ve kesit alanı ölçümlerinde daralma geliştiği; fakat genel stenoz indeksleriyle karşılaştırıldığında bu daralma oranlarının stenoza neden olmadıkları ve uç-uca anastomoz ile daha iyi bir hava yolu açıklığı sağlandığı tespit edilmiştir. Homolog greftler ise umut verici çözümlerden biri olarak değerlendirilmiştir.Anahtar Kelimeler: Trakea, primer uç uca anastomoz, homolog greft

Muharrem Çakmak
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus alkali yanıklarında antienflamatuar ajanların etkisi (Deneysel çalışma)

Korozif özofagus yanıkları (KÖY), sülfirik asit ve hidroklorik asit gibi asitlerin ve çoğunlukla (% 75?90) potasyum hidroksit (KOH), sodyum hidroksit (NaOH) ve sodyum hipoklorit gibi kuvvetli alkaliler alınması ile oluşur. Ciddi yanığı olan hastalarda striktür oranın %50`nin üzerine çıktığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Özofagus korozif yanıklarının tedavisi konusunda ilk ve en önemli adım etken maddenin belirlenmesidir. Hava yolunun açık tutulmasına dikkat edilmelidir. Günümüzde tedavinin temelini oluşturan antibiyotik ve steroid tedavisinin kökeni deneysel hayvan çalışmalarına dayanmaktadır. Yaptığımız bu deneysel çalışmada rat özofagus alkali yanık modelinde antienflamatuar ajanların etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmada vücut ağırlıkları 220?250 gr arasında değişen Wistar Albino türü 28 adet rat kullanıldı. Bütün gruplarda, Gehanno ve arkadaşlarının tarif ettiği korozif özofajitine benzer şekilde KÖY oluşturuldu, ratlar işlemden 12 saat önce aç bırakıldı ve genel anestezi uygulandı. Daha sonra her grupta 7 rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup I'deki ratların 1 cm.'lik özofagus segmenti lümen içi 1ml serum fizyolojik ile yıkandı. Grup II ratlara KÖY oluşturulduktan sonra parenteral antibiyotik verildi. Grup III ratlara KÖY oluşturulduktan sonra antibiyotik ve deksametazon, grup IV ratlara ise prednizolon ve antibiyotik tedavisi verildi. Ratların tümü 21. günde sakrifiye edilerek abdominal özofagusları histopatolojik inceleme için çıkarıldı.Submukoza kollojen artışı, muskularis mukoza hasarı ve tunika muskularis hasarı histopatolojik olarak belirlendi. Yapılan inceleme ile Grup I'de hasar olmadığı görüldü. Grup I ile Grup II, III, IV karşılaştırıldığında Grup II, III ve IV'de her üç parametrede hasar saptandı. Grup II, Grup III ile karşılaştırıldığında Grup III'de hasarın daha az olduğu saptandı. Grup II, Grup IV ile karşılaştırıldığında muskularis mukoza ve tunika muskularis hasarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı.Sonuç olarak prednizolon muskularis mukozaya kadar ilerleyen yeni kollojen sentezini azaltabilir ancak darlık oluşumunu azaltıcı etkisi deksametazona göre belirgin değildir.Anahtar kelimeler: Korozif özofagus yanığı, kollojen, prednizolon, deksametazon.

Antiinflamatuar ajanlarDeksametazonKolajen+6
Semih Koçyiğit
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğerin sekonder tümörlerinde prognostik faktörlerin değerlendirilmesi ve metastazektomi sonuçları

Akciğerin metastatik tümörleri primer malign tümörün sistemik metastazının bir parçası olmakla beraber sahip oldukları özellikler nedeniyle ayrı olarak incelenmektedir. Sekonder akciğer tümörlü uygun olgularda metastazektomi sağkalıma büyük katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada sağkalımı etkileyen prognostik faktörler ve metastazektominin sağkalıma olan katkısı araştırıldıHaziran 2003-Haziran 2008 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde sekonder akciğer tümörü nedeniyle ameliyat edilen 60 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular yaş, cins, primer tümör özellikleri, sekonder akciğer tümörü özellikleri, uygulanan cerrahi metod açısından incelendi. Cerrahi girişim öncesi tüm hastalar laboratuar, radyolojik ve ek sistemik hastalıkları açısından değerlendirildi. Prognostik faktörler ve hastalıksız yaşam süreleri değerlendirildiOtuzüçü erkek (%55), 27'si kadın (%45) 60 olgunun yaş ortalaması 53 olarak hesaplandı. Histolojik dağılımlar incelendiğinde 42 karsinom, 12 sarkom, 3 germ hücreli tümör, 3 malign melanomlu hasta tespit edildi. Primer tümörlerin histopatolojik tipleri arasında en sık adenokarsinom ve renal hücreli karsinom görüldü. Hastaların radyolojik olarak saptanan nodül sayıları ile peroperatif saptanan sayılar farklılık gösteriyordu. Cerrahi kesi nodüllerin lokalizasyonuna, yeri ve sayısına göre düzenlendi. Cerrahi olarak tüm nodüller eksize edildiSağkalım süreleri karsinomlu hastalarda 59 ay , sarkomlu hastalarda 46 ay, malign melanomlu hastalarda 47 ay olarak hesaplanmıştır. UAMK evreleme sistemine göre metastazektomi hastalarının 28'i (%46,7) evre-2; 25'i (%41,7) evre-3; 7'si (%11,6) evre-1'de bulundu. İki hastada postoperatif yara yeri enfeksiyonu gelişti. Morbidite % 3,4 olarak bulundu. Bir hasta ise postoperatif dönemde solunum yetmezliği sebebiyle kaybedildi. Mortalite %1,7 olarak hesaplandıSonuç olarak primer tümörü kontrol altında olan, akciğer dışında metastazı olmadığı belirlenen ve tüm pulmoner nodüllerin çıkartılabileceği öngörülen olgularda metastazektomi güvenli ve etkin bir tedavi şeklidir. Sekonder akciğer tümörlerinde metastazektomi sağkalımı uzatmaktadır. Radyolojik olarak tespit edilen nodül sayısı genellikle intraoperatif tespit edilen nodül sayısından daha azdır. Göğüs cerrahı radyolojik olarak tespit edilen nodülleri çıkarmak ve intraoperatif ek nodül varlığını araştırmak durumundadır. Tümör histopatolojisi, hastalıksız yaşam süresi, metastaz sayısı, ek tedavi verilebilirliği önemli prognostik faktörlerdir.

Akciğer neoplazmlarıNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Cemil Deniz Yorgancılar
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer mediastinal kitle ve kistler

Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi AnabilimDalı'nda Temmuz 2002 ? Temmuz 2009 tarihleri arasında mediastinal kitle vekist nedeniyle takip edilen 86 olgu incelendi.Olgular yaş, cinsiyet, şikayet, lezyon lokalizasyonu, girişim yolu, yapılanrezeksiyon ve histopatolojik tanı açısından retrospektif olarak değerlendirildi veliteratür bilgileri ile karşılaştırıldı.Anterior mediastende en sık timik neoplaziler, lenfomalar ve intratorasiktiroid saptandı. Visseral kompartmanda en sık lenfomalar, paravertebral sulkustaise en sık nörojenik tümörler görüldü. Bronkojenik kistler, en sık görülenmediastinal kistik lezyonlar idi ve çoğunluğu visseral kompartmandabulunuyordu.Mediastinal kitle ve kistlerin tanısında lezyon lokalizasyonu ve klinikbulgular her ne kadar yardımıcı olsa da kesin tanı için histopatolojikdeğerlendirme vazgeçilmezdir. Doğru histopatolojik değerlendirme için de yeterlimateryal örneklenmesi ve birçok lezyonun spesifik tedavisi için mediastinalkitlelerde cerrahi halen en önemli tanısal ve terapötik modalitedir.

Mediastinal hastalıklarMediastinoskopiMediastinum
Özgür Karakurt
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer transplantasyonu sonrası reperfüzyon injürisinde H-asetil sistein blokajı

N-Asetilsisteinin iskemi sonrası başlayan reperfuzyonun etkisiyle ortaya çıkan reperfiizyon injurisi üzerine yararlı etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışma sol akciğer ototransplantasyonu yapılan köpeklerde N- asetilsistein tedevisinin gelişen reperfiizyon injurisini iyileştirmedeki rolünü gösteren deneysel bir çalışmadır Çalışmada, 2 eşit gruba (kontrol ve N-asetilsistein) ayrılan 10 adet yetişkin sokak köpeği kullanıldı. Pulmoner arter ve venin klemplenmesiyle 2 saatlik iskemi sonrası sol ana bronkus divize edilerek ve reperfuzyonun başlamasından önce yeniden anastomoz yapıldı. Kontrol grubuna (n=5) saline solüsyonu verildi, N-asetilsistein grubuna iskemi öncesi 30dk. 60mg/kg N-asetilsistein verildi. Ardından iki saatlik sürede 4° C Euro-Collin's ile yıkandıktan sonra ortotopik tek akciğer ototransplantasyonu uygulandı. Reperfiizyon döneminde sağ pulmoner arterin S dakikalık klemplenme testinin ardından sol pulmoner arter basmcı (L-PAP), Sol pulmoner vasküler rezistans (L-PVR), kardiak output (CO), sistemik arteriel oksijen basıncı (Pa02 ), Alveolo-arteriel gradient farkı (A-aDOa) değerleri ölçüldü. Akciğer dokuları yapısal değişiklikler olarak ve polimorfonükleer lökosit (PNL)birikimi açısından değerlendirilerek karşılaştırıldı. İstatistiksek değerlendirmede: Mann-Whitney U testi ve Wilcoxon testi kullanılmıştır. L-PAP, L-PVR,CO, Pa02, A-aDOî ölçümleri, Beta N-asetil glukozaminidaz, Nitrik Oksit, Malonil Dialdehid; Süperoksid Dismutaz ve Glutatyon peroksidaz değerleri N-Asetilsistein grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde farklı idi (p< 0,05). Histolojik olarak N-Asetil sistein grubunda akciğer ödemi çok hafifti ve PNL infiltrasyonu anlamlı biçimde düşüktü (p<0,05). N asetilsistein kullanımının akciğer ototransplantasyonu uygulanan köpeklerde İskemi Reperfiizyon (I/R) mjurisi üzerine yararlı etkileri bulunmaktadır.

Erhan Ayan
Fırat University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kas koruyucu torakotomi ve standart posterolateral torakotominin karşılaştırılması ve kas koruyucu torakotominin rutinde uygulanabilirliği

1. ÖZETAmaç: Standart posterolateral insizyonlarda, morbitite nedeniyle çeşitlialternatif torakotomiler geliştirilmiştir. Bu çalışmada, kliniğimizde çeşitli tanılarlacerrahi girişim yapılan hastalarda kas koruyucu posterolateral torakotomi (KKPT)uygulanmasının standart posterolateral torakotomi (SPLT)'ye göre avantaj vedezavantajlarını göstermeye çalıştık.Materyal ve metod: Mayıs 2003-2005 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi TıpFakültesi Göğüs Cerrahi servisinde torakotomi gereksinimi duyulan prospektifrandomize ve kontrollü 40 hastanın 20' sine standart posterolateral torakotomi `SPLT'(Grup A), diğer 20 hastaya `KKPT' (Grup B) uygulandı. Bu iki yaklaşım arasında;preoperatif ve postoperatif akciğer perfüzyon sintigrafi değişimleri, omuz kuşağıhareketleri, latissimus dorsi ve serratus anterior kas gücü, görsel benzeş çizelge ileölçülen ağrının şiddeti, solunum fonksiyon testlerindeki değişimler ve torakotomiyiaçma-kapama süreleri değerlendirildi.Bulgular: Grup A da ki hastaların 16 sı erkek (%80), 4 ü kadın (%20) ve yaşortalamaları 53,9 ( yaş sınırı: 22-78) idi. Grup B' deki hastaların 15' i erkek (%75), 5' ikadın (%25) ve yaş ortalaması 41 ( yaş sınırı: 13-76) idi. Postoperatif 1. aydaki akciğerperfüzyon sintigrafileri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup A, grup Bile karşılaştırıldığında postoperatif 1. ve 2. haftada omuz hareket açıklığı her 4 hareketteistatistiksel olarak grup A'da daha düşük olarak saptandı; Omuz hareket açıklığıkısıtlanması grup B'de düşük olarak saptandı (p<0,05). Grup A, grup B ilekarşılaştırıldığında postoperatif 1. haftada serratus anterior ve latissimus dorsi kaslarınıngücü istatistiksel olarak grup A'da daha düşük olarak saptandı (p<0,05). Grup B de bukasların gücünde preoperatif ve postoperatif anlamlı fark yoktu. İki grup arasındapostoperatif 1. ayda solunum fonksiyon testi parametrelerinde anlamlı fark tesbitedilmemiştir (p> 0,05). Grup A da postoperatif görsel benzeş çizelge ile ölçülen ağrışiddeti Grup B ye göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Torakotomiyi açma kapamasürelerinde bu iki yaklaşım arasında anlamlı fark tesbit edilmedi (p>0,05).Komplikasyonlar bakımından bu iki yaklaşım arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05).Sonuç: Akciğer rezeksiyonlarında toraks duvar kaslarının korunması ilesolunum fonksiyonları daha erken dönemde düzelmekte ve bu kasların kesilmesinebağlı gelişen postoperatif komplikasyonlar azalmaktadır.Anahtar Kelimeler: Kas koruyucu, posterolateral torakotomi

Sadık Vuraloğlu
Fırat University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral efüzyonlu hastalarda prognoza etki eden faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Malign plevral efüzyon, ileri evre kanser hastalarında primer kanserin plevral metastazına bağlı plevral aralıkta sıvı toplanması ve buna bağlı solunumsal semptomlar ile seyreden, prognozu kötü, sağkalımı kısa bir hastalıktır. Tüm plevral efüzyonların %22'sini oluşturur. Tüm kanser hastaların yaklaşık %15'inde görülür. Küratif ve palyatif tedavilere rağmen sağkalım süresi 4-6 aydır. Prognozun bu denli kötü olmasının yanında yapılan çalışmalarda prognoz belirleyici etkin bir belirteç de yoktur. Prognozun bilinmesi hastalara uygulanacak tedavilerin belirlenmesine ve kısa sağkalımı beklenen hastalara agresif girişimlerden kaçınılmasına yardımcı olacaktır. Bu çalışma malign plevral efüzyon nedeniyle takip edilen hastaların sağkalımına etki eden faktörleri değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve yöntem: Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğince 01.01.2012 ile 31.12.2022 tarihleri arasında plevral efüzyon nedeniyle değerlendirilen 1850 hastadan sitolojik veya patolojik olarak malign plevral efüzyon tanısı alan hastalar retrospektif tarandı. Tüm verilerine ulaşılan 150 hasta değerlendirmeye alındı. Retrospektif olarak dosyaları taranarak hastaların yaş, cinsiyet, primer tümörün histopatolojik tipi, tanı zamanı, tanı zamanından MPE gelişimine kadar geçen süre, tanı anında MPE varlığı, plevral efüzyon gelişen hemitoraks, plevral efüzyonun laboratuvar değerleri, sağkalım süresi ve mortalite verileri incelendi. Bulgular gruplandırılarak analiz edildi. Bulgular: Değerlendirmeye 150 hasta alındı. Hastaların 78 (%52)'i erkek, 72 (%48)'si ise kadındı. Hastaların ortalama yaşı 55,04 ((±14,79) yıl idi. En sık akciğer kanseri (%50), meme kanseri (%19.3) ve gastrointestinal sistem kanserleri (%13.3) izlendi. Hastaların %95'i çalışmanın yapıldığı tarihte hayatta değildi. Ortalama sağkalım süresi 274,16(±32,91) gün idi. Meme kanseri olan hastalarda ortalama sağkalım 451,3 gün olup anlamlı farklılık vardı (p=0.01). Tanı anında MPE olan hastalarla ile tanı anında MPE olmayıp sonradan MPE gelişen hastaların sağkalımında anlamlı farklılık yoktu (p=0.6). Plevral sıvının LDH ve glukoz düzeylerinin sağkalıma etkisinin olmadığı görüldü (p=0.09 ve p=0.6). Efüzyon geliştikten sonra kemoterapi tedavisi alan hastaların sağkalımının daha uzun olduğu görüldü (p=0.00). Sonuç: Malign plevral efüzyon, prognozu kötü, sağkalımı kısa bir hastalıktır. Tümörün histopatolojik tipi prognozu etkilerken; cinsiyet, plevral sıvının LDH ve glukoz içeriği, tanı anında plevral efüzyonun olup olmaması gibi faktörlerin prognozu etkilemediği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Malign plevral efüzyon, prognoz, sağkalım

İlyas Konuş
Dicle University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri olgularında mediastinal lenf nodu tutulumunun PET/BT ve invaziv girişim sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Akciğer kanseri tanısı almış olgularda uygun tedavi yöntemini belirlemek ve hastalık sürecini tahmin etmek için TNM evrelemesinden yararlanılır. Mediastinal evreleme özellikle bu açıdan son derece kıymetlidir. Bu çalışma akciğer kanserli hastalarda mediastinal lenf nodlarının PET / BT tutulumunun invaziv yöntemlerin sonuçlarıyla karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2015 – 30 Mart 2022 zaman aralığında kliniğimizde akciğer kanseri tanısı almış 100 olgu araştırma grubunu oluşturdu. Mediastenin değerlendirilmesinde invaziv tanı / tedavi yöntemi yapılmış olguların histopatolojik verilerine dayanarak PET / BT'nin mediastinal evrelemedeki tutarlılıkları yüzde tutarlılık yöntemiyle saptanacaktır. Bulgular: Hastaların 87(%87)'si erkek, 13(%13)'ü kadın idi. Ortalama yaş 61,6 (34-78) idi. Çalışmamızda PET / BT'nin mediastinal evrelemesi için duyarlılık %85, özgüllük %75, yanlış pozitif değer %25, yanlış negatif değer %15, pozitif öngörü değer %70, negatif öngörü değer %88, olabilirlik oranı 3,36 ve doğruluk oranı %79 olarak tespit edildi. Sonuç: PET / BT, mediastinal lenf nodlarında FDG tutulumu düşük olan hastalarda invaziv evreleme ihtiyacının daha az olduğu ancak yanlış negatif sonuçları düşürmek ve olguları yersiz cerrahiden korumak amacıyla yüksek riskli olgularda PET / BT negatif olsa bile lenf nodunun lokalizasyonuna göre invaziv evrelemenin gerektiği düşüncesindeyiz.

Metin Çelik
Dicle University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronşektazide cerrahi deneyimlerimiz

Giriş – Amaç: Bronşektazi, bronş duvarı yapısında yer alan muskuler ve elastik dokuların geri dönüşümsüz hasarı sonucu esas olarak segmental ve/veya subsegmental bronşlarda kalıcı ve anormal genişleme olarak tanımlanmaktadır. Sosyoekonomik düzeyle yakın ilişkisi olan bu durumun gelişmiş ülkelerde insidansında azalma mevcutken ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde halen önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bakteriyel ve viral enfeksiyonlar gelişmekte olan ülkelerde bronşektazinin etiyolojisinde ilk sıralarda yer alırken gelişmekte olan ülkelerde immün sistem bozuklukları, metabolik sistem defektleri ve diğer bazı konjenital patolojiler (primer siliyer diskinezi, Young sendromu vs.) yaygın olarak görülmektedir. Bu çalışmamızda Dicle Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda bronşektazi nedeniyle opere edilen 93 yetişkin hastanın verilerinin uluslararası ve ülkemiz literatürleri eşliğinde incelenerek cerrahi tedavinin yararlılığı ve gerekliliği konusunda araştırma yapılması ve literatüre katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Gereç – Yöntem: Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde 1 Ocak 2013 – 31 Aralık 2023 tarihleri arasında bronşektazi nedeniyle akciğer rezeksiyonu yapılan 18 yaş ve üstü 93 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalara toplam 95 akciğer rezeksiyonu operasyonu yapıldı. Hastalar yaş, cinsiyet, cerrahi teknik, lokalizasyon, dren sonlandırma süresi, yatış süresi ve komplikasyonlar açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: On sekiz yaş ve üstü 93 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların 53'ü kadın (%57) ve 40'ı (%43) ise erkekti. Ortalama yaşları 34,8 ± 12,5 idi. Medyan yaş 33 (18-65) idi. Kadın/erkek oranı ise 1,33 idi. Hastaların sıklık sırasına göre başvuru şikayetleri; öksürük, balgam, dispne, hemoptizi, göğüs ağrısı, sık alt solunum yolu enfeksiyonu öyküsü, ateş, kilo kaybı, gelişim geriliği, hırıltı, çomak parmaktı. Hastalardan alınan ayrıntılı anemnezde en sık şikayetler, sık geçirilen alt solunum yolu enfeksiyonu ve devamlı medikal tedavi almış olmaları şeklindeydi. Hastaların 26'sına (%28,4) VATS (Video Assisted Thoracoscopic Surgery), 55'ine (%58,9) posterolateral torakotomi ve 12'sine (%12,6) de Hibrit yani VATS insizyonunun mini torakotomiye genişletildiği lateral torakotomiyle birlikte VATS tekniği kullanıldı. Bronşektazi nedeniyle hastalara en sık sol alt lobektomi yapıldı. Bunu sol alt lobektomiyle birlikte lingulanın segmenter rezeksiyonu izlemekteydi. Olgularımızın postoperatif hastanede ortalama yatış süresi 16,3 (4-42) gün idi. Ortalama dren kalış süresi ise 8,6 (2-48) idi. Ortalama yatış süresi ve ortalama dren kalış süresinin cerrahi tekniğe (VATS, Torakotomi, Hibrit) göre karşılaştırılması sonucu VATS ile opere edilen hastalarda belirgin şekilde yatış süresinin ve dren kalış süresinin daha kısa olduğu tespit edildi. Sonuç: Bronşektazide uygun hasta seçimi ve uygun cerrahi teknik ile opere edilen hastalarda yüz güldürücü sonuçlar alınabilmektedir. Cerrahi sırasında ilgili segment veya segmentlerdeki hastalıklı dokunun rezeke edilmesinin, hasta için fizyolojik bir kayıp değil, aksine geriye kalan akciğer dokusunun korunmasını sağlayan bir tedavi olduğu gösterilmiştir.

Mahmut Yıldız
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mediasten kitlelerinde cerrahi yaklaşımlarımızın değerlendirilmesi

Amaç: Mediastinal kitleler, torasik boşluğun merkezi kompartmanı olan mediasten içinde yer alan çeşitli patolojik oluşumları temsil etmektedir. Bu kitleler çeşitli doku ve yapılardan kaynaklanabilmekte ve çok farklı klinik tablolara ve tanısal zorluklara yol açabilmektedir. Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde mediastinal kitle tanılı olguların; yaş, semptom, radyolojik bulgular, uygulanan tanısal yöntemler ve cerrahi sonucundaki patolojik tanıları değerlendirilmiş olup mediastinal kitlelerde uluslararası ve ulusal literatürden farklı özellik ve oranda mediastinal lezyonların olup olmayacağı araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2014 ile Ocak 2023 tarihleri arasında mediasten kitle nedeniyle Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde opere edilen 155 hastanın yaş, cinsiyet, tümör lokalizasyonu, radyolojik bulguları, uygulanan tanısal yöntemler, histopatolojik tanısı, yapılan cerrahi teknik, postoperatif tedavi, açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 155 hasta incelendi. Hastaların %61,3'ü kadındı, yaş ortalaması 38,37 yıldı. En sık semptomlar öksürük, dispne ve göğüs ağrısıydı. En yaygın preoperatif tanı Myastenia Gravis'ti. En sık görülen lezyonlar timoma, timik hiperplazi ve bronkojenik kistti. Benign lezyonlar çoğunlukla kadınlarda görülürken, malign lezyonlar erkeklerde yaygındı. Malign lezyonlar ön mediastende daha sık yer almaktaydı. Postoperatif komplikasyon oranı %17,4 olup malign hastalar ve ek hastalığı olanlarda daha yüksekti. Malign hastalarda mortalite oranı %21,2 idi. Sonuç: Mediastinal kitlelerin erken tanısı ve doğru cerrahi yaklaşımı önemlidir. Semptomatik olmayan hastalar göz ardı edilmemelidir. Minimal invaziv cerrahi yöntemler, iyileşmeyi hızlandırıp komplikasyonları azaltabilir. Cerrahi tekniklerin, hastanın durumu ve lezyona göre özelleştirilmesi tedavi başarısını artırır. Myastenia gravis gibi nöromüsküler hastalıklar dikkatle yönetilmelidir. Malign hastalıkların tedavisinde erken tanı ve multidisipliner yaklaşım sağkalımı iyileştirir. Anahtar kelime: Mediastinal kitleler, cerrahi yaklaşım, komplikasyon, malignite

Edip Dedeoğlu
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral mezotelyomada plevrektomi-dekortikasyon etkinliğinin değerlendirilmesi

Malign plevral mezotelyoma (MPM) %90'ı plevral kaynaklı, periton ve perikardın seröz yüzeylerinden, nadiren de testiste tunica vajinalisten gelişen, nadir görülen, agresif seyirlisıklıkla mesleksel ve çevresel maruziyetle ortaya çıkan mezotelyal örtünün primer malign tümörüdür. MPM' de %70-90 mesleksel veya çevresel temas bildirilmektedir. Mesleksel asbest maruziyetine bağlı MPM daha erken yaşlarda görülmekle birlikte yaş ilerledikçe risk daha fazla artmaktadır. DSÖ mortalite verilerine göre 1994 ve 2008 yılları arasında yaşa göre düzeltilmiş mortalite hızı milyonda 4.9, ölümde ortalama yaş 70 ve erkek- kadın oranı 3,6:1'dir. Geniş olgu serilerinde yaşam süresi 7-17 ay arasında saptanmıştır. Epiteloid, sarkomatoid ve bifazik alt tipleri bulunmaktadır. Epiteloid tip en sık görülen tip olup prognozu bifazik ve sarkomatoid tiplerden daha iyidir. MPM tüm dünyada hızla yaygınlaşmaktadır, bu da mezotelyoma tedavisi yönündeki çalışmaları son yıllarda iyice arttırmıştır. Hala standart bir tedavisi olmayan MPM' de; cerrahi, kemoterapi, radyoterapi tek veya kombine şekilde kullanılarak denenmektedir. Cerrahi, makroskopik komplet rezeksiyon olacak şekilde ekstraplevral pnömonektomi (EPP) veya extended plörektomi/ dekortikasyon şeklinde yapılır. Günümüzde cerrahi tedavi ile kombine uygulanan kemoterapi ve radyoterapinin genel sağkalımı arttırdığı yönündeki düşünceler, yapılan çalışmalarda seçilmiş bir hasta grubunda bu kombinasyonun yararlı olabileceği yönündedir. Malign plevral efüzyon (MPE) kimyasal plöredezis için en yaygın kabul gören endikasyondur.En sık kullanılan sklerozan ajan talktır.Talk plöredezis plevral boşluğun obliterasyonudur. Plevrada inflamasyon oluşturarak mezotel hasarı ve fibroblast proliferasyonunun stimülasyonu ile pariyetal ve visseral plevra yapraklarının birbirine yapışması sağlanır. MPM'de palyatif bir tedavi şeklidir. Bu çalışmanın amacı kliniğimize MPM tanısıyla başvuran hastaların gerek plörektomi ve dekortikasyon ile gerek talk plöredez uygulaması ile genel sağkalım sürelerini değerlendirmek ve genel sağ kalımlarında etkili olabilecek diğer faktörleri belirlemektir.Hastalarda ortalama sağkalım ve ortalama sağkalıma etkili olabilecek faktörler araştırılmak üzere P/D yapılan 36 hasta ile talk plöredez uygulanan 36 hasta toplam 72 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmamızda, yapılan cerrahinin tipi, tümör tarafı, sitolojik inceleme sonuçları, kemoterapi, radyoterapinin uygulanmasının sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış ancakP/D yapılan grupta genel sağkalım yapılmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi bulunmuştur. Anahtar sözcükler:Cerrahi, dekortikasyon, plevrektomi, malign plevral mezotelyoma, talk, plöredez

CerrahiMezotelyomaNeoplazmlar+3
Funda Öz
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral efüzyonlarda hızlı plöredezin başarısının değerlendirilmesi

İleri evre maligniteleri olan hastalarda malign plevral efüzyonlar önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bu hastaların yaklaşık %50'sinde hastalık süreci içinde malign plevral efüzyon meydana gelmektedir. Malign plevral efüzyonlu olgularda uygulanan terapötik torasentez ve tekrarlayan plevral effüzyon gelişimini önlemeye yönelik lokal sklerozan tedaviler en sık uygulanan palyatif tedavi yöntemleridir. Biz çalışmamızda, malign plevral efüzyonlarda sklerozan ajan olarak talk pudra kullandık. Günümüzde, plörodez amacıyla en sık kullanılan sklerozan ajanlar talk, iodopovidon, tetrasiklin, doksisiklin ve bleomisindir. Çalışmamızda hızlı plöredez tekniğinin ve talkın etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalında Ocak 2010 ile Aralık 2016 tarihleri arasında malign plevral efüzyon nedeniyle ince çaplı kateter yoluyla talk kullanılarak plöredezis veya hızlı plöredezis yapılan 53'ü erkek 43'ü kadın olmak üzere toplam 96 hasta retrospektif olarak çalışmaya alındı. Taburcu edilen hastalara nefes darlığı veya göğüs ağrısının tekrar başlaması durumunda tekrar kliniğimize başvurmaları, şikayetlerinin olmaması durumunda ise 1. ayın sonunda kontrole gelmeleri söylendi.Malign plevral efüzyon saptanan ve ince çaplı katater yoluyla plöredezis yapılan 96 hasta incelendi. Bu olgulardan 53'üne ince çaplı kateterden 4 gr talk uygulanarak plöredezis yapıldı (Grup-I), 43'üne ince çaplı kateterden 4 gr talk uygulanarak hızlı plöredezis uygulandı(Grup-II). Olgularımızın yaş ortalaması 59,48 (23 - 104) idi. Plöredez (grup-I) grubu olguların 28'i erkek, 25'i kadın, hızlı plöredez (grup-II) grubu olguların 25'i erkek, 18'i kadındı.Grup I de 30 (% 56,6) hastada tam cevap, 12 (% 22,6) hastada parsiyel yanıt olmak üzere toplam 42 (% 79,2) hastada başarı sağlanırken, 11 hasta (% 20,8) başarısız kabul edildi. Grup II de ise olguların 18'inde (% 41,9) tam cevap, 14 (% 32,6) hastada parsiyel cevap olmak üzere toplam 32 (% 74,4) hastada başarı sağlanırken 11 hasta (% 25,6) başarısız kabul edildi (Tablo 8). İstatiksel olarak Grup-I ve Grup-II olguların başarı oranları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Plöredezin küçük çaplı kateter kullanılarak hızlı plöredez tekniği ile yapılması, işlemin etkinliğini değiştirmemekte, hatta hastaların hastanede kalış sürelerini kısaltarak yaşam kalitelerini artırmakta ve maliyeti azaltmaktadır. Küçük çaplı kateter kullanılarak talk ile yapılan hızlı plöredez güvenilir ve etkili bir yöntemdir.

KateterizasyonNeoplazmlarPlevral efüzyon+2
Ali Birak
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer iskemi-reperfüzyon hasarında Melatonin ve N-asetilsisteinin etkisi

İ/R hasarı akciğer transplantasyonunda mortalite ve morbitideyi etkileyen önemli etkenlerden bir tanesidir. İ/R hasarı konusunda birçok çalışma yapılmış olup, Melatonin ve NAC `in İ/R hasarında akciğeri koruyucu etkisi olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bizim yaptığımız bu çalışmada Melatonin ve/veya NAC akciğer İ/R hasarındaki koruyucu etkisini LPDS eşliğinde göstermeye çalıştık.Çalışmada 48 adet Spraque-downey 300 mgr erkek ratlarda Akciğer İ/R hasarında Melatonin ve/veya NAC `ın etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Hayvan Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı ve yaklaşık 8 ay kadar çalışma sürdü.Çalışmada 48 adet rat denek olarak 8 farklı grupta kullanıldı.1. Grup: sol akciğerde iskemi2. Grup: sol akciğerde iskemi + M3. Grup: sol akciğerde iskemi + NAC4. Grup: sol akciğerde iskemi + M + NAC5. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon6. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + M7. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + NAC8. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + M + NACDenekler Na-Pentotal ile uyutuldu. Trakeostomi açılarak entube edildi ve mekanik ventilatöre bağlandı. Tidal volüm 10 ml /kg solunum dk'da 70 olarak ventile edildi. Median sternatomi uygulandı , daha sonra pulmoner arterden heparinize edildi. Pulmoner hilus 2 saat klempe edilerek iskemi sağlandı. Daha sonra klemp kaldırılarak 2 saat reperfüzyon sağlandı. Daha sonra bütün ratlar kalpten yapılan ponksiyon işlemi ile sakrifiye edildiAlınan sol akciğerin 1/3 lük kısmı Işık Mikroskopu altında İ/R hasarı değerlendirildi. Akciğerde İ/R bağlı olarak gelişebilecek alveolar hemoraji ve Akciğerdeki inflamatuar yanıta bağlı gelişebilecek ödem ve inflamasyon değerlendirildi. Geri kalan akciğerde İ/R hasarının göstergesi olabilecek MDA düzeyi bakıldı.Ayrıca ratlardan alınan kanda serum TAOK düzeyi ve sol akciğer BAL sıvısında Nötrofil yüzdesine bakıldı.

AkciğerAkciğer hastalıklarıMelatonin+4
Atilla Durkan
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer dekortikasyon ameliyatı yapılan erişkin hastaların preoperatif ve postoperatif olarak arteryel kan gazı,solunum fonksiyon testleri ve akciğer perfüzyon sintigrafilerinin karşılaştırılması

WESPleural empyema is an infective process with high mortality andmorbidity despite broad-spectrum antibiotics and drainage of infected pleuralcavity.Empyeme is more frequently observed in underdeveloped or developingcountries due to inadequacy of sanitation, substructure and sewer system ormisdiagnosis of disease.Fibrothorax may develop due to pleural peel that would restrictexpansion of lung. Patients with fibrothorax would not response to tubethoracostomy and respiration reduces or annihilates. Decortication isdescribed as removing the peel that restricts lung parenchyme. Our aim is toimprove respiratory functions by decortication of pleural peel subsequent tofibrothorax.Registrations of 37 patients with chronic empyema between January2000 and November 2008 that were followed-up in Chest Surgery Clinics ofMedical School in Dicle University were examined retrospectively. Patientswith preoperative and postoperative respiratory function tests, arteriel bloodgas analysis and lung perfusion scintigraphy were included.Age disturbance was 15?73 years (37,3). 25 patients were male(%67,6), and 12 patients were female (%32,4). Right and left thoracotomywere performed in 15 (%40,5) and 22 (%59,5) patients, respectively. 28patients (%75,6) had chronic fibrinous pleuritis and 9 patients (%24,3) hadtuberculous pleuritis.Postoperative ratios of FEV1% and FVC% were augmented by 24,74%and 24,35%, respectively and results were statistically significant (p?0,001).2Preoperative and postoperative perfusion scintigraphic examination wascarried out. Improvement ratios were 28,1% in right and 32% in left lungperfusion.Preoperative and postoperative blood gas analysis were compared.Postoperatve partial oxygen pressure was increased by 5,17% (p<0,01).Improvement ratio of oxygen saturation was 2,47% (p<0,05).Both wassignificant.In conclusion, respiratory function tests were significantly improvedsubsequent to decortication of patients with chronic pleural empyema. Lungperfusion of effected side were apparently disordered. Improvement wassignificant subsequent to decortication. Both partial oxygen pressure andoxygen saturation that were preoperatively low, significantly improved. Nosignificant improvement obtained in partial carbondioxyte and pH levels(p>0,05).

Menduh Oruç
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronşektazi ve spontan pnömotoraksda galektin-3 ekspresyonu

İlk kez Laennec tarafından 1819'da tarif edilen bronşektazi, kronik nekrotizan enfeksiyon nedeniyle oluşan patolojik değişiklikler sonucunda bronşların anormal ve kalıcı dilatasyonudur. Bronşektazinin medikal tedavisini, uygun antibiyotik seçimi, postural drenaj, bronkodilatatör ve kortikosteroid kullanımı oluşturmaktadır. Cerrahi tedavi yaygın bronşektazili olgulardan daha ziyade, izole lober bronşektazisi olan hastalarda uygulanmaktadır. Cerrahi tedavide en iyi sonuçlar, akciğer fonksiyon kaybının az olduğu hastalarda elde edilmektedir. Palyatif cerrahi ise medikal olarak semptomların düzeltilemediği ve enfeksiyonların kontrol altına alınamadığı olgularda uygulanabilmektedir.Pnömotoraks, plevranın iki yaprağı arasında hava toplanması sonucunda, akciğerin kısmen veya tamamen çökmesi ile sonuçlanan bir klinik tablodur. Altta yatan görünür herhangi bir akciğer patolojisine bağlı olmadan, kendiliğinden gelişen pnömotoraksa, primer spontan pnömotoraks denir. Primer spontan pnömotoraks genellikle akciğerin bir alanında lokalize olan büllerin yırtılması ile oluşur. Sekonder spontan pnömotoraks ise altta yatan bir akciğer patolojisine bağlı olarak, en sık yaşlı amfizemli hastalardaki büllerin yırtılmasıyla oluşurken, kistik fibrozis, astım, langerhans hücreli granülomatozis, sarkoidozis, akciğer absesi, tüberküloz ve pneumocystis pnömonisi nedeniyle de oluşabilmektedir. Tekrarlayan spontan pnömotoraks, sağlıklı genç hastalarda (primer spontan pnömotoraks) olabileceği gibi altta yatan akciğer hastalığı olan (sekonder spontan pnömotoraks) kişilerde de oluşabilmektedir. Spontan pnömotoraksın tedavisinde, iğne ile aspirasyon, birinci epizod pnömotoraksda tüp drenajı ve/veya kimyasal plörodezis, süreklilik gösteren veya tekrarlayan olgularda ise video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) veya torakotomi ile cerrahi tedavi uygulanmaktadır.Galectin-3, lektin ailesinden, ß-galaktozid bağlayıcı bir proteindir. Ekstrasellüler alanda, bazal membrandaki laminine bağlanmak için integrin reseptörleri ile yarışarak, solunum epiteli hücrelerinde proliferasyona neden olabilmektedir. Galectin-3, epitel proliferasyonu/apopitozisi üzerine olan etkileri ve nötrofil aktivasyonuna neden olması ile, akciğer kanseri ve astım gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. Galektin-3'ün epitel değişiklikleri ve nötrofil infiltrasyonu ile karakterize bir hastalık olan bronşektazideki rolü ve ayrıca primer spontan pnömotoraksdaki rolü henüz bilinmemektedir.Bu çalışmada bronşektazi tanısı ile lobektomi ve/veya wedge rezeksiyon yapılan hastalar ile primer spontan pnömotoraks tanısı alıp wedge rezeksiyon yapılan hastaların akciğer dokularındaki galektin-3 ekspresyonu incelendi. Bronşektazi ve pnömotoraksda hava yollarında oluşan histopatolojik değişikliklerin daha ayrıntılı olarak incelenmesi bu hastalıkların etyopatogenezinin aydınlatılmasına, hastalıkların daha iyi anlaşılmasına ve yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.

Ahmet Nasır
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toraks travmalarında mortalite ve morbiditeye etkili faktörler

Travma, hayatın ilk dört on yılında başta gelen ölüm nedenidir. Bütün travmaya bağlı ölümlerin %25'den toraks travması sorumludur ve diğer %25'de mortaliteye katkı sağlamaktadır. Hızlı ve uygun şekilde yapılacak ilk müdahale ile toraks travmalarına bağlı mortalitenin 30% civarında azaltabileceği tahmin edilmektedir. Bu çalışmada kliniğimizde yatarak takip ve tedavisi yapılan toraks travmalı hastalara uygulanan tedavi yaklaşımları, mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörler ve skorlama sistemlerinin etkinlikleri tartışıldı.Haziran 2003 ile Kasım 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi Kliniği'nde yatarak takip ve tedavisi yapılan 1490 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalar yaş, cinsiyet, travma tipi, travmanın oluş şekli, torasik patoloji, ekstratorasik patoloji, geliş tam kan sayımları, geliş tansiyon arteriel değerleri, travma sonrası geçen süre, metabolik hastalık varlığı, uygulanan medikal ve cerrahi tedavi şekli, göğüs tüpü varlığı ve drenajı, mekanik ventilasyon ihtiyacı, kan tranfüzyonu ihtiyacı, yoğun bakım ihtiyacı, mortalite ve morbidite varlığı, toplam hastane kalış süreleri yönünden dökümante edildi. Tüm hastalara ISS ve NISS hesaplamaları yapıldı. Dökümante edilen değerlerin mortalite ve morbiditeye olan etkileri araştırıldı.İstatistik çalışmalarında; T-test ve chi-square testi kullanıldı. Tüm istatistiksel işlemlerde SPSS for Windows 10.0 programı kullanıldı.Çalışmamızda morbidite 298 hastada (%20), mortalite ise 61 hastada (%4.09) oranlarında görüldü.Sonuç olarak; 1490 hastayı kapsayan Toraks travması konulu araştırmamızda; ileri yaş, yüksek ISS ve NISS değerleri, yelken göğüs olması, 3 den fazla kaburga kırığı olması, bilateral plevral patolojinin olması, yaygın akciğer kontüzyonunun olması, başvuru kan hematokritinin düşük olması, başvuru kan lökosit düzeyinin yüksek olması, göğüs tüpü ilk ve total drenajının fazla olması, kalp hastalığının varlığı, kafa travmaları öncelikli olmak üzere eşlik eden yaralanmaların varlığı mortaliteyi artırıcı faktörler olarak görüldü. Travma sonrası başvuru anına kadar geçen süre, yoğun bakım yatış süresi ve hastane toplam yatış süresinin ise mortalite üzerinde etkisinin olmadığı görüldü.

AkciğerMorbiditeMortalite+2
Alper Avcı
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral efüzyonların tedavi etkinliğinin incelenmesi

AMAÇ: Kliniğimizde gerçekleştirilen malign plevral efüzyonlu hastaların plöredez sonuçlarının etkinliğini incelemeği amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: Dicle Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda haziran 2003- mart 2010 arasında 105 malign plevral efüzyonlu hastaya palyatif olarak plöredezis yapıldı. Hastaların 58'i (%55.2) kadın, 47'i (%44.8) erkeke idi. Yaş aralığı 25 ile 96 arasında idi. (Ortalama yaş 56.19). Efüzyon 52 hastada sağ tarafta (%49.5), 44 hastada sol tarafta (%41.9) ve 9 hastada bilateral idi (%8.5). Tüp torakostomi ile talk süspansiyon 48 hastaya (%45.7) yapıldı. Tetrasiklin ile plöredez 27 (%25.7) hastaya kullanıldı. 26 hastaya (%24.7) torakoskopik talk pudra yapıldı. 4 hastaya plörektomi yapıldı. VATS tüm hastalara genel anestezi altında yapıldı. Plöredezis işlemi 4 gr. steril asbestsiz talk ile yapıldı. Göğüs tüpü, sıvı drenajı 100cc/24 h altına indiğinde çıkartıldı.BULGULAR: Primer maligniteleri 42 hasta MPM (%40), 26 hasta meme kanseri (%24), 20 hasta KHDAK (%19), 3 hasta GIS malignitesi, 2 hasta böbrek kanseri, 2 hasta over kanseri, 1 hasta nörojenik tümör, 1 hasta ise lenfoma tanılı idi.Plöredezis başarı oranları; VATS talk pudra ile %96.1, talk bulamaç ile % 70.8 ve tetrasiklin ile %70.3 idi. Plöredezis başarısında plevral LDH değeri etkili bulundu (p< 0.05). VATS ile talk pudra yöntemi diğer yöntemlerden daha etkili olduğu anlamlı görüldü (p< 0.05).SONUÇ: VATS ile talk pudra uygulaması, yüksek oranda plöredezis başarısı ve nefes darlığında belirgin azalma ile uzun süreli kontrol sağlayan etkili ve güvenilir bir yöntemdir.

NeoplazmlarPlevral efüzyonPlevral efüzyon-habis+3
Ömer Tan
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kisthidatik ameliyatlarında sonuç ve morbiditeyi etkileyen risk faktörleri

Kisthidatik, endemisi, progresyonu, ciddi komplikasyonları ve nadiren spontan regrese olması nedeni ile önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmamızda 2000 ile 2010 yılları arası kliniğimizde (D.Ü.T.F. Göğüs Cerrahi) akciğer kisthidatik nedeniyle opere olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların yaşı, cinsiyeti, semptomu, kist sayısı, kist boyutu, kistin perfore olup olmaması, lökosit sayısı, kistin hangi tarafta olduğu, kistin lokalizasyonu, gibi parametrelerin mortalite ve morbidite ile olan ilişkisi uygun istatistiksel testler kullanarak araştırıldı. Çalışmamıza alınan toplam 143 hastada mortalite görülmedi. Morbiditenin varlığı ve değişkenler arasında fark olup olmadığı student-t testi ile test edildi. Morbidite olanlarda perforasyon olanların ortalaması ve standart sapması 0,5 ± 0,50 iken, olmayanlarda ise ortalama ve standart sapma değeri 0,29 ± 0,49 olarak görülmektedir. Bu iki ortalama arasında anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p=0,01).Cinsiyetin, kist boyutunun ve lokalizasyonun morbidite üzerine etkisi bulunamadı. ( X²=0, 00, p=1, 00).Sonuç olarak; perfore akciğer kist hidatiklerinin postoperatif morbiditeyi önemli ölçüde artırdığı hastanede kalış süresini uzattığı tespit edildi. Ülkemizde bir halk sağlığı problemi olan akciğer kist hidatik hastalığı, tanı konulduğunda cerrahi olarak tedavi edilmelidir.Anahtar kelimeler: Akciğer ,kist hidatik, perforasyon, morbidite.

AkciğerAkciğer hastalıklarıCerrahi-akciğer+3
Bülent Öztürk
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde opere edilen akciğer kanserli olguların morbidite ve mortalitelerinin değerlendirilmesi

ÖZET Giris Kanser vakalarının %12.8'inden ve kanser ölümlerinin %17.8'inden akciğer kanseri sorumludur. Akciger kanserinde cerrahi uygulanan özellikle de erken evredeki hastalar en uzun sağkalıma sahip hasta grubudur. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK)'de prognostik en önemli faktör mediastinal lenf nodu metastazının olup olmamasıdır. Bu çalışmamızdaki amaç; 6 ve 7. evreleme sisteminin, histopatolojik tanıların, yapılan rezeksiyonların prognoz ve sağkalım yönünden karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem icle Üniversitesi , Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde Ocak 2000 ve Ocak 2013 tarihleri arasında KHDAK nedeniyle rezeksiyon yapılan 120 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Radyolojik görüntüleme ve histopatolojik inceleme ile 6. ve 7.TNM evreleme sistemine göre ayrı ayrı klinik evrelemeleri yapıldı. Hastalar cinsiyet, yaş, tanı yöntemleri, histopatolojik tanıları, uygulanan cerrahi , postoperatif komplikasyonlar, klinik ve patolojik evreler yönünden değerlendirilerek 1 ve 5 yıllık sağkalımları hesaplandı ve sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. Hastaların 6. ve 7. evreleme sistemine göre sağkalımları karşılaştırıldı. Bulgular Hastaların 108'i (%90) erkek, 12'si (%10) kadındı. Hastaların 1 yıllık sağkalım oranı %81,6 , 5 yıllık sağkalımı %45,5 olarak hesaplandı. Başvuru semptomları arasında en sık olan göğüs ağrısıydı (%53,7). Hastalarımızın % 91,6' sında (n=110) sigara içme alışkanlığı mevcuttu. Preoperatif tanı konulan hastaların oranı %62,5 (n=75) idi. Bunların 45'ine bronkoskopi, 30 'una transtorasik ince iğne aspirasyon biyopsisi (TTİİAB) ile tanı konuldu. 45 hastaya aynı seansta eksploratris torakotomi ve frozen section ile rezeksiyon uygulandı. Hastalarımızın %55'ine lobektomi, %27'sine pnömonektomi en sık yapılan rezeksiyon yöntemleriydi. Postoperatif histopatolojik tanılarda %45,8 (n=55) ile en sık epidermoid karsinom tespit edildi. Hastaların %89(n=107) unda tam rezeksiyon, %5,8(n=7) inde eksik rezeksiyon gerçeklesmiştir. Hastaların % 5 (n=6) i intraoperatif inoperabl olarak kabul edildi. Postoperatif en sık komplikasyon %10,8 (n=13) ile uzamış hava kaçağıydı. 6. evrelemeye göre en sık evre IB iken 7. evrelemeye göre IA idi. 6. ve 7. evrelemelere göre 5 yıllık sağkalımı en fazla olan evre IA idi. 6. evrelemede 5 yıllık sağkalım oranları sırasıyla: evre IA %88, IB %53,8. 7. evrelemeye göre; IA %85,7, IB %53,8 , IIA %50 olarak bulundu. Sonuç 7. evreleme sisteminde, tümör boyutunun prognozu belirlemede önemli bir faktör olduğu ve hastanın durumunu ve prognozu daha objektif bir şekilde yansıttığı ortaya çıkmıştır.

Akciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğerKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+6
Ahmet Sızlanan
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plörezilerin etyolojik teşhisinde plevra iğne biyopsisinin değeri

Fevzi Çetin
Dicle University
1985
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kontüzyonunda ozon tedavisinin inflamatuvar yanıta olan etkisi

Amaç: Çalışmamızda künt toraks travması sonucu oluşan direk mekanik hasar ve hasara ikincil geliştiği düşünülen inflamasyon üzerine ozon tedavisinin etkileri, elde edilen histopatolojik sonuçlar ile değerlendirildi. Çalışmamızda oluşturulan deneysel model ile, künt göğüs travmasının eşlik ettiği ratlarda akciğer kontüzyonunun tedavisinde, pek çok doku üzerinde etkisi daha önceden gösterilmiş olan ozonun inflamasyon üzerine etkili olup olmadığını araştırdık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no: 59/2011). Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişken erkek ortalama 200-250 gr. ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar 3 grubu ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece ketamine HCl/ksilazin ile anestezi verildi. Diğer gruptaki ratlara ise Raghavendran ve arkadaşlarının geliştirdiği izole tek taraflı akciğer kontüzyon modeli ile kontüzyon uygulandı. 3. gruptaki ratlara ise kontüzyon sonrası 5 gün boyunca 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozunda intrarektal yoldan uygulandı. Analjezi morfin HCL ile sağlandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden 5 gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede dört farklı parametre; atelektazi, parankimal inflamasyon, perivasküler mononükleer inflamasyon ve bronşiyal hasarlanma kullanıldı ve tüm parametreler derecelendirildi.Bulgular: Travma ve ozon gruplarındaki ratların akciğer dokusunda kontrol grubundaki ratların akciğer dokularına göre hücre yoğunluğu, perivasküler mononükleer inflamasyon, ve lökosit infiltrasyonun istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Buna karşılık kontrol grubu ile travma ve ozon grupları karşılaştırıldığında alveoler ödem ve bronşiyal hasarlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Alt grup analizlerinde ise travma grubu ile ozon grubu karşılaştırıldığında, histopatolojik veriler açısından her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Gruplarımızda inflamatuvar evreler ve hücre dağılımları karşılaştırıldığında travma ve ozon gruplarında inflamasyonun 5. gününde ileri akut inflamatuvar değişiklikler (revaskülarizasyon ve fibroblast aktivasyonu) saptanmıştır. Travma ve ozon gruplarında inflamatuvar yanıt paterni açısından anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Bu durum ozon tedavisinin akut inflamatuvar yanıtı azaltmadığını desteklemektedir. Sonuç olarak, travmanın yarattığı birincil ve ikincil hasarın azaltılmasında ozon tedavisinin akut ve subakut inflamatuvar yanıt üzerine herhangi bir olumlu etkisi gösterilememiştir.Anahtar Sözcükler: Ozon, kontüzyon, inflamasyon

AkciğerAkciğer hastalıklarıHiperbarik oksijenasyon+3
Fatma İlknur Ulugün
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer rezeksiyonu yapılan hastalarda bode indeksinin postoperatif komplikasyonları belirlemedeki rolünün saptanması

Akciğer kanserli hastaların çoğunluğunda kronik obstruktif akciğer hastalığının eşlik ettiği kanıtlanmıştır. Ancak rezeksiyon öncesinde, bu duruma özgün olarak yapılan değerlendirmeler yetersizdir. Çalışmamız; akciğer rezeksiyonları üzerindeki en büyük risk faktörü olan kronik obstruktif akciğer hastalığında kabul edilmiş prognostik faktör olan BODE indeksinin; postoperatif komplikasyonları ve yatış süreciyle ilişkili parametreleri öngörebileceği düşünülerek planlandı. Çalışmaya; akciğer rezeksiyonu uygulanacak olan üçü kadın, 33 hasta dâhil edildi. Hastalara preoperatif olarak spirometre, merdiven çıkma testi yapıldı ve BODE indeksi hesaplandı. Merdiven çıkma testini standardize eden formülle, maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi hesaplandı. Hastalar, BODE indeksine göre; sıfır (Grup 0, n=9), bir (Grup 1, n=14), iki (Grup 2, n=6) ve üç veya dört (Grup 3, n=4) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, egzersiz kapasiteleri ve yapılan operasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). BODE indeksinin, hastaların tüm spirometrik değerleriyle anlamlı ilişkisi bulundu (r=-0.36/-0.58, p<0.05). Ayrıca; sekresyon retansiyonu, solunum yetmezliği ve ek komplikasyonlar (akciğerle ilişkisiz) ile güçlü derecede anlamlı korele olduğu saptandı (r=0.49/0.50, p=0.00). BODE indeksinin; postoperatif ekstübasyon, yoğun bakımda kalış, hastanede kalış süreleri ve ek oksijen desteği ihtiyacıyla da korele ve anlamlı olduğu tespit edildi (r=0.34/0.40, p=0.02/0.05). Maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi ise tüm bu parametrelerle ilişkisizdi (p>0.05). Bu verilerin ışığında; hava yolu obstruksiyonu olan hastaların akciğer rezeksiyonu öncesi değerlendirmesinde, diğer parametreler gibi BODE indeksinin de incelenmesini önermekteyiz.

Cerrahi-akciğerPostoperatif komplikasyonlarPreoperatif dönem+3
Hasan Ersöz
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda sistemik glutamin uygulamasının akciğerde postoperatif dönemde oluşan alveoler hava kaçağı ve parankim iyileşmesi üzerine olan uzun dönem etkisi

Amaç: Akciğer cerrahisinde postoperatif dönemde en sık karşılaşılan komplikasyonlardan birisi olan alveoler hava kaçakları, klinik deneyimlerde postoperatif dönemde hastanede yatış süresini uzatan en önemli sebeplerdendir. Akciğer parankiminde hava kaçaklarının önlenmesi etkin yara iyileşmesi ile sağlanabilmektedir. Yaralanmaya metabolik cevaplar ister kaza cerrahisi ister elektif cerrahi sonrası olsun vücuttan nitrojen kaybı sonucu oluşmaktadır. Bu kayıp en sık iskelet kasından olmakta ve alanin ile glutamin visseral dokulara taşınan aminoasit nitrojeninin %50-70'ini oluşturmaktadır. Glutamin ise dolaşımda en fazla bulunan aminoasittir, en sık iskelet kasında ikinci sıklıkta akciğerlerde üretilmekte olup ve plazma aminoasit nitrojeninin %30-35'ini oluşturmaktadır. Travma veya cerrahi sonrası azalan glutaminin yerine konması ile, yara iyileşmesi, immun sistem ve bağırsak permeabilitesini arttırmadaki olumlu etkiler değişik çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda sistemik glutaminin akciğer parankiminde iyileşme ve buna bağlı olarak alveoler hava kaçaklarını önleme üzerine uzun dönem etkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no:18/2012). Çalışmamızda aynı koloniden 19 adet genç yetişkin dişi ortalama 194 gr ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar üç gruba ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece sağ torakotomi yapılıp, parankim hasarı verilmedi. İkinci ve üçüncü gruptaki ratlara sağ torakotomi sonrası parankim hasarı verildi.İlk iki gruba preoperatif iki ve postoperatif 10 gün olmak üzere 12 gün intraperitoneal (i.p.) salin, üçüncü gruba preoperatif iki ve postoperatif 10 gün olmak üzere 12 gün i.p. glutamin (GLN) verildi. Anestezi eter ile sağlandı. Analjezik olarak bupivakainle interkostal blokaj uygulandı. Postoperatif 11. gün sakrifiye edilen ratlara median sternotomi uygulanarak trakea ile tüm akciğer dokusu çıkarıldı. Trakeaya kanül yerleştirilerek akciğere verilen basınçlı hava sonrası oluşan hava kaçakları gözlendi. Kaçak oluşan basınç değerleri ölçüldü. Parankim hasarı oluşturulan bölgeden alınan kesitler alınarak; enflamasyon ve matür kollajen histopatolojik olarak incelendi. İmaj analiz programı kullanılarak kesitlerdeki kollajenler morfometrik olarak değerlendirildi.Bulgular: Sham, kontrol ve GLN grupları arasında enflamasyonun ve postoperatif yapışıklığın değerlendirilmesi açısından anlamlı farklılık görülmedi. Hava kaçağı oluşturan basınç değerlendirilmesi açısından her üç grup arasında anlamlı farklılıklar saptandı. Buna karşılık, matür kollajen miktarı değerlendirmesinde sadece sham ve GLN grupları arasında istatistiksel farklılık gözlemlendi.Sonuçlar: Gruplarımız arasında en anlamlı farklılık; hava kaçağı oluşturan basınç değerleri arasında oluştu. Özellikle GLN ve kontrol grubu arasındaki istatistiksel anlam sistemik GLN kullanımının iyileşme üzerine etkisini ortaya koymaktadır. Kollajen miktarındaki gruplar arası belirgin farklılığın olmaması, sadece sham ve GLN grupları arası sham grubu lehine farklılık olması matür kollajen artışının hava kaçağı iyileşmesi üzerine etkisi olmadığını düşündürebilir.Anahtar Sözcükler: Hava kaçağı, Parankim Hasarı, Glutamin, Kollajen

AkciğerAkciğer hastalıklarıAlveolar proses+7
Aslı Arslan Savaş
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde uygulanan genişletilmiş akciğer rezeksiyonu olgularının değerlendirilmesi

Amaç: Akciğer kanseri günümüz dünyasının en önemli kanser sorununu oluşturmaktadır. Akciğer kanseri nedenli ölümler, tüm ölümler içinde beşinci sırada bulunmaktadır. Akciğer kanseri tanısı alan olguların % 25- 30'u lokal ileri evrede saptanmaktadır. Son yıllarda tedavi olanaklarının artması ve multimodal tedavi seçenekleri ile sağkalım sürelerinde iyileşmeler sağlanmıştır. Akciğer kanserinin tedavisinde en iyi yöntem cerrahi tedavi yöntemidir. Genişletilmiş akciğer rezeksiyonu tedavisi uygulanmış olgularımızı genel olarak değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planlanmıştır. Materiyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2015-2019 yılları arasında Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tanısıyla opere olmuş lokal ileri evre olan ve tüm bilgilerine ulaşılan 61 olgu çalışmaya alındı. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıklar, semptomlar, sigara içme durumu, solunum fonksiyon testi sonuçları, tümörün lokalizasyonu, ameliyat öncesi doku teşhisi için kullanılan yöntemler, histopatolojik hücre tipi, cerrahi rezeksiyon tipi, patolojik evre, nodal tutulum, postoperatif komplikasyonlar, adjuvan tedavi çeşitleri ve mortalite oranını içeriyordu. Sağkalım ve sağkalıma etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların verileri incelendiğinde 14 (%22,9) hasta Evre ІІB, 40 (%65,5) hasta Evre IIIA ve 7 (%11,4) hasta Evre IIIB idi. En sık uygulanan genişletilmiş akciğer rezeksiyonu çeşidi 30 (%49,1) hasta ile intraperikardiyal pnömonektomi idi ve onu 21 (%34,2) hasta ile göğüs duvarının en-bloc rezeksiyonu takip etti. Patolojik incelemeleri sonrasında 36 (%59) hasta squamöz hücreli karsinom idi. Patolojik inceleme sırasında T4'den küçük 35 (%57,4) hasta ve T4 olan 26 (%42,6) hasta tespit edildi. Postoperatif dönemde 31 (%50,8) hastaya kemoterapi (KT), 24 (%39,3) hastaya kemoradyoterapi (KRT) verildi. Altı (%9,8) hastaya kemoradyoterapi önerilmesine rağmen kendi istekleri doğrultusunda ek tedavi verilmedi. Sağkalım analizinde 1 yıllık sağkalım %63,9 median sağkalım süresi 48 ay hesaplandı. Adjuvan KT ve adjuvan KRT ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,003). Son olarak, ölüm oranı %36,1 idi. Sonuç: İyi değerlendirmeler sonucunda seçilen lokal ileri evre olgularda sağkalım oranlarının iyileşmesine genişletilmiş akciğer rezeksiyon tedavisi ciddi katkılar sağlamaktadır. Özellikle adjuvan KT ile lokal nükslerin önüne geçilerek olgularda sağkalım arttırılabilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğer+4
Ömer Topaloğlu
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde uygulanan sleeve akciğer rezeksiyonu olgularının değerlendirilmesi

Amaç: Dünya genelinde en sık görülen kanser türü akciğer kanseridir.Akciğer kanserinin tedavisinde en etkili yöntem cerrahidir.Santral yerleşimli tümörlerde sleeve akciğer rezeksiyonları etkili ve güvenli bir tedavi yöntemidir.Sleeve rezeksiyonlar parankim koruyucu cerrahi yöntemi olarak perioperatif dönemde hasta konforuna ve sağkalıma olumlu katkılar sağlamaktadır.Sleeve akciğer rezeksiyonu tedavisi uygulanmış olgularımızı genel olarak değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planlanmıştır. Materiyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2014-2021 yılları arasında Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tanısıyla sleeve akciğer rezeksiyonu yapılan 35 olgu çalışmaya alındı. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıklar, semptomlar, sigara içme durumu, solunum fonksiyon testi sonuçları, ameliyat öncesi doku teşhisi için kullanılan yöntemler, histopatolojik hücre tipi, cerrahi rezeksiyon tipi, patolojik evre, nodal tutulum, postoperatif komplikasyonlar, neoadjuvan ve adjuvan tedavi çeşitleri ve mortalite oranını içeriyordu. Sağkalım ve sağkalıma etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların verileri incelendiğinde 6 (%17.1) hasta Evre ІA, 3 (%8,6) hasta Evre IB, 2(%5,7) hasta Evre IIA,19 (%54,3) hasta Evre IIB ve 4(%11,4) hasta Evre IIIA ve 1(%2,9) Evre IIIB idi. En sık uygulanan sleeve akciğer rezeksiyonu çeşidi 18 (%51,4) hasta ile sleeve sağ üst lobektomiydi ve onu 5 (%14,3) hasta ile sleeve sağ alt lobektomi ve 5 (%14,3) sleeve sol alt lobektomi takip etti. Patolojik incelemeleri sonrasında en çok görülen patolojik tip , 22 (%62,8) hasta squamöz hücreli karsinomdu. Preoperatif dönemde 2(%5,7) hastaya neoadjuvan tedavi uygulandı. 1(%2,9) hastaya neoadjuvan kemoterapi(KT), 1 hastaya (%2,9) neoadjuvan kemoradyoterapi verildi. Postoperatif dönemde 11 (%31,4) hastaya kemoterapi (KT), 9 (%25,7) hastaya kemoradyoterapi (KRT) verildi. Sağkalım analizinde sağkalım oranı % 85,7 median sağkalım süresi 1093 gün hesaplandı. Mortalite oranı %14,3 idi. Sonuç: Onkolojik prensiplere uymak kaydıyla yapılan sleeve rezeksiyonlar düşük morbidite ve mortalite, bir üst rezeksiyona göre daha yüksek sağkalım ve klinik konfor nedeniyle uygun olan tüm olgularda öncelikle tercih edilmesi gereken rezeksiyonlardır. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, Sleeve rezeksiyon, Parankim koruyucu

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğer+2
Alaaddin Buran
Karadeniz Technical University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KTÜ Göğüs Cerrahisi kliniğinde trakeal rezeksiyon ve rekonstruksiyon yapılan postentübasyon trakeal stenozlu olguların değerlendirilmesi

AMAÇ: Postentübasyon trakeal stenoz (PETS), trakeal darlıkların en sık görülen nedenidir. Hastaların büyük çoğunluğu stridor ve dispne ile başvurur. PETS tedavi edilmezse önemli morbidite ve mortalite sebebidir. Rijit bronkoskopi en iyi tanı koyma yöntemidir ve lezyonun lokalizasyonu ve sınırlarının değerlendirilmesinde çok faydalıdır. Bunun yanında çekilen 3 boyutlu boyun ve toraks BT darlığın etraf dokularla ilişkisini, boyutunu ve yerleşim yerini göstermede önemlidir. Bu değerlendirmeler hastaların nonoperatif tedavi seçenekleri (t-tüp, stent vb) veya cerrahi için uygunluklarını belirler. Uygun hastada cerrahi tedavi altın standart olarak uygulanmaktadır. Bu çalışmada merkezimizde PETS nedenli trakea rezeksiyonu yapılan hastalarda tedavi seçenekleri, takip ve komplikasyonlara neden olabilecek faktörleri belirlemeye çalıştık. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamız retrospektif ve gözlemsel olarak tasarlandı. Ocak 2014 – Aralık 2021 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde trakeal rezeksiyon ve rekonstruksiyon yapılan postentübasyon trakeal stenozlu 44 hastanın verileri incelendi. Dahil edilme kriterleri tüm yaşlar (mevcut hastalar için 13-68), trakeal rezeksiyon ve rekonstruksion yapılan postentübasyon trakeal stenozlu olgular, hastane veri tabanında anamnez, radyolojik görüntüleme ve laboratuar sonuçlarının bulunması kabul edildi. Bu analizde değişkenler yaş, cinsiyet, entübasyon nedeni, stenozun yerleşim yeri rezeksiyon uzunluğu, komplikasyonlar olarak belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastalarda en sık entübasyon nedeninin travma olduğu görüldü. Hastaların tamamında stridor mevcuttu. Hastaların 26 (%59.1)' sının en az bir ek hastalığı vardı.. Stenoz, hastaların 33 (%75)'inde trakea üst yarısında, 11 (%25)'inde trakea alt yarısınında yer almaktaydı. Hastaların 26 (%59.1)'sında ameliyatta çıkarılan trakeal segmentin uzunluğu 3 cm'nin altında, 18 (%40.9)'inde 3 cm'nin üzerinde oldu. Toplamda 5'i kadın 11'i erkek olmak üzere 16 (%36) hastada komplikasyon görüldü. Trakeal rezeksiyon ve rekonstrüksiyon uygulanan hastaların post op hastane yatış süreleri 4-16 gün arasında değişiklik gösterdi. SONUÇ: Bu tez çalışmasında, trakeal rezeksiyon sonrası uç-uca anastomoz uygulanan postentübasyon trakeal stenozlu olgular değerlendirilmiştir. Komplikasyon gelişen hastalarda anlamlı bir p değerine ulaşılmasa da preop trakeostomi öyküsü, ek hastalık varlığı ve trakea üst yarısına yapılan rezeksiyonlar komplikasyon için önemli predispozan faktör olarak görüldü. Kliniğimizde uygulanan retansiyon sütürleri sayesinde hastaya çene-boyun sutürü atılmadı. Bu durum post op dönemde hasta konforu sağlanmış, anastomoz ilşkili komplikasyon görülme sıklığı azalmıştır. Anahtar Kelimeler: postentübasyon trakeal stenoz, retansiyon süturu, bronkoskopi

BronkoskopiEntübasyonRetrospektif çalışmalar+1
Mustafa Şişman
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pektus ekskavatum ve pektus karinatum açık cerrahi ve minimal invaziv cerrahi yaklaşım kliniğimizin sonuçları

Bu çalışmada, pektus ekskavatum ve pektus karinatum deformitesi nedeni ile modifiye Ravitch ve Nuss yöntemi ile opere edilen hastaları retrospektif olarak değerlendirdik. Altmış iki hastanın (8 kadın, 54 erkek; ortalama yaş 17, dağılım 5-33) sağlık kayıtları değerlendirildi. Hastaların %24,19'unun (15 hasta) pektus karinatum deformitesi, %75,81'inin (47 hasta) pektus ekskavatum deformitesi mevcut idi. Pektus ekskavatum deformiteli hastaların %46,8'i (22 hasta) modifiye Ravitch yöntemiyle %53,2'si (25 hasta) Nuss yöntemi ile ameliyat edildi. Pektus karinatumlu hastaların tamamı modifiye Ravitch yöntemi ile ameliyat edildi. Pektus karinatumlu ve pektus ekskavatumlu hastaları yaş, cinsiyet oranları, şikâyet oranları, ameliyat yöntemi oranları, ameliyat sonrası hastanede kalış süresi oranları, ameliyat sonrası ağrı, nüks oranları, erken ve geç komplikasyon oranları açısından değerlendirdik. Pubmed pektus deformiteleri hakkındaki makale ve kılavuzlar açısından tarandı, bizim sonuçlarımız ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda, operasyon sonrası hastanede kalış süresi MR yöntemi ile ameliyat edilen hastalarda diğer gruba göre daha yüksek bulundu. Bu istatistiksel olarak anlamlı idi. Operasyon sonrası ağrı Nuss yöntemi ile ameliyat edilen hastalarda anlamlı olarak yüksek idi. MR ve N yöntemleri arasında nüks açısından anlamlı farklılık yoktu. Aynı zamanda farklı yaş grupları arasında da nüks açısından anlamlı farklılık yoktu.

Gökçen Avcı
Akdeniz University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında açığa çıkan bazı mediatörler ve bunların solunum fonksiyonuna etkileri

Kalp-akciğer makinesi, kalp cerrahisinin gelişmesine yardımcı olmakla birlikte vücutta birçok sistem üzerine olumsuz etkilerinin tespit edilmesi nedeniyle günümüzde hala kullanımını ve geçerliliğini sınırlamaktadır. Çoğu zaman post-perfüzyon sendromu ya da tüm vücut inflamatuar cevabı olarak tanımlanan kalp-akciğer makinesinin hasar verici etkisi uzun süre yoğun bakım desteği gerektirebilir ve hastanede kalış süresini uzatabilir. Bazı vakalarda, bu durum çoklu organ yetmezliklerine ve hatta ölüme bile neden olabilmektedir. Bu cevabın biyolojisinin anlaşılması süregelen kalp cerrahisi araştırmalarının en önemli odak noktası olmayı sürdürmektedir.Bizim çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Servis ve Yoğun Bakımında takip edilen 25 CPB uygulanarak CABG operasyonu yapılan hasta (çalışma grubu) ile 10 CPB uygulanmadan CABG operasyonu yapılan hastada(kontrol grubu) plazmada kardiyolipin, vasküler endotelial growth faktör, elastaz seviyeleri ve solunum fonksiyon testlerinden FEV1, FVC değerleri pre-op ve post-op dönemlerde ölçülerek hem gruplar arasında hem de pre-op ve post-op dönemler karşılaştırıldı, akciğerler ve solunum fonksiyonları üzerine etkileri araştırıldı.CPB yöntemi kullanılarak opere edilen hastalarda anlamlı şekilde daha fazla olmak üzere post op dönemde sistemik inflamatuar yanıtta belirleyici humoral amplifikasyon sisteminde görevli elastaz düzeylerinde artış olduğu gözlenmiştir. Aynı inflamatuar yanıtta görevli VEGF ve kardiyolipin değerlerinde ise anlamlı bir artış izlenmemiştir.Her iki yöntem kullanılarak opere edilen hastaların tümünde akciğer fonksiyonları açısından bilgi veren FEV1 ve FVC değerlerinde post-op dönemde ciddi düşme olduğu sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar kelimeler: Kalp Akciğer Makinası, Kardiyopulmoner Bypass,kardiyolipin, vasküler endotelial growth faktör, elastaz.

ElastazKalp-akciğer makinesiKardiyolipinler+5
Seçil Sarı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol pnömonektomi yapılan ratlarda ozon terapinin kontrlateral akciğer gelişimi üzerine etkileri

Amaç: Pnömonektomi göğüs cerrahisinin en major ameliyatlarından biri olup artan akciğer kanseri oranları nedeniyle sıkça uygulanmaktadır. Pnömonektomi sonrası kısıtlanan solunum rezervi hasta hayat kalitesini düşüren postoperatif günlük aktivitelere geri dönüş zamanını, hastanede kalış süresini uzatan ve bakım masraflarını arttıran en önemli etkendir. Pnömonektomi sonrası kontrlateral akciğerde volüm, ağırlık, kollajen içeriği, protein ve hücre boyutları artar. Bu durum operasyon öncesi sınırlı solunum rezervine sahip olan hastalar için önemlidir. Rezidü akciğerde boyutsal artış sağlanması solunum fonksiyonlarının düzelmesine katkıda bulunacaktır. Bu amaçla kullanılan bir çok ajanın çok azında olumlu sonuç alınmıştır. Kısıtlı olmakla beraber yapılan çalışmalardan yola çıkarak pnömonektomi yapılmış ratlarda operasyon öncesi ve sonrası rektal yolla uygulancak ozon terapinin kalan akciğer dokusu üzerine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada aynı koloniden 21 adet yetişkin, erkek Wistar albino rat kullanılmıştır. Ratlar üç gruba bölünerek vücut ağırlıkları ölçülmüştür (A, B, C,). Grup A, sham grubudur ve sadece posterolateral sol torakotomi yapılmıştır. Grup B ve C'ye posterolateral sol torakotomiyi takiben 4-0 ipek sütür ile hiler yapılar bağlanıp sol pnömonektomi yapılmıştır. Ozon terapi uygulanan tek grup C grubu olup operasyon öncesi 5 gün boyunca hergün 10 µgr/ml ozon 0.36mg/kg dozda, operasyon sonrası 5 gün boyunca hergün 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozda intrarektal yoldan uygulanmıştır. Ameliyattan 7 gün sonra ratlar letal dozda ketamin kullanılarak sakrifiye edilip total vücut ağırlıkları ölçülmüş ve sağ akciğer trakea ile birlikte çıkarıldıktan sonra akciğer ağırlığı ölçülmüştür. Akciğer ağırlığı ve volümü sakrifikasyon öncesi vücut ağırlığı ile ayrı ayrı oranlanmış; akciğer ağırlık indeksi ve akciğer volüm indeksi bulunmuştur. Akciğer dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.

AkciğerAkciğer hastalıklarıCerrahi tedavi+4
Gün Murat Eyüboğlu
Dokuz Eylül University
2010
00