
170
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Malign mezatolyoma: Mineralojik analiz, elektron mikroskopi, histokimya ve immünohistokimyanın tanı ve ayırıcı tanıdaki rolü (50 olguluk çalışma)
1.ÖZET Türkiye'de asbest ve asbest benzeri fibrillerin inhalasyonu sonucu gelişen malign mezotelyoma (MM) olgularının çoğu çevreseldir. Literatürde, bu önemli problemi detayları ile vurgulayan çalışma sayısının azlığı ise dikkat çekicidir. Bu çalışmada Ç.Ü.T.F Patoloji Anabilim Dalı, Adana SSK ve Numune Hastaneleri ve özel bir patoloji laboratuarında tanı almış MM olguları yeniden değerlendirilmiş, histopatolojik subtipleri belirlenmiş, olanaklar çerçevesinde hasta takipleri yapılmıştır. Bir plevral fibröz plak olgusu da çalışmaya dahil edilmiştir. Aynı zamanda akciğer doku örnekleri mevcut olan olgularda EDXA ile mineralojik analiz yapılarak fibril tipi saptanmıştır. Dört olguda elektron mikroskopik inceleme yapılmış, tüm olgulara tanıya yardımcı histokimyasal (PAS, D-PAS, müsikarmen) ve immünohistokimyasal (keratin, EMA, CEA) yöntemler yeni kullanıma girmiş bazı antikorların da (MOC 31, HBME-1) eklenmesi ile uygulanmıştır. Çalışmada kontrol grubu olarak 20 adenokarsinoma olgusu kullanılmıştır. Olguların 36'sı epitelyal, yedisi bifazik, altısı sarkomatöz ve biri de desmoplastik tip olarak sınıflandırılmıştır. Takipleri olan on olguda ortalama yaşam süresi 14 ay olarak saptanmıştır. Mineralojik analiz sonucunda, üç olgudan ikisinde tremolite, actinolite, birinde ise bu iki fibril yanısıra erionit de bulunmuştur. Ultrastrüktürel incelemede MM epitelyal hücrelerinin uzun, ince mikrovilluslarının olduğu, hücre bağlantılarının iyi geliştiği ve intrasitoplazmik glikojen partikülleri içerdikleri görülmüştür. Yapılan çalışmalarda CEA, MOC 31, D-PAS ve müsikarmenin adenokarsinomalarda, HBME-1 'in ise MM'da istatiksel olarak anlamlı sonuç verdikleri, dolayısıyla ayırıcı tanıdaki önemleri ortaya konmuştur. Malign mezotelyoma ve adenokarsinoma ayırıcı tanısında hiçbir antikorun tekbaşına yeterli olmadığı, panel uygulamasının gerekliliği yanısıra klinik-radyolojik- patolojik korelasyonun önemi bu çalışma ile irdelenmektedir. Anahtar kelimeler: Malign mezotelyoma, mineralojik analiz, elektron mikroskopi, histokimya, immünohistokimya
Glomerülonefritlerde FAS, BCL-2, p53 moleküllerinin değerlendirilmesi, klinik ve laboratuvar bulgularla korelasyonu
ÖZET GLOMERULONEFRITLERDE FAS, BCL-2, p53 MOLEKÜLLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ, KLİNİK VE LABORATUVAR BULGULARLA KORELASYONU Apoptozis glomerülonefritlerde (GN'lerde) düzenleyici bir mekanizma olarak önemli bir rol oynar. Apoptozis, çeşitli moleküllerin ekspresyonu ile kontrol edilir. Fas antijeni, Bcl-2 proteini ve p53 onkoproteini apoptozisin çeşitli basamaklarında yer alan moleküllerdir. Çalışmamızda farklı tip GN'lerde bu üç molekülün glomerüllerdeki dağılımım immünohistokimyasal olarak saptamayı ve bu üç molekül ekspresyonunun birbirleri ile ve klinik ve laboratuvar bulgular ile korele olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Beş normal olgu böbrek biyopsisinde ve 55 çeşitli tiplerdeki GN olgularının böbrek biyopsilerinde Fas antijeni, Bcl-2 ve p53 proteini ekspresyonlanm inceledik. Bu 55 GN olgusunun 10'u membranöz GN, 10'u membranoproliferatif GN, 10'u diffüz-proliferatif GN, 10'u mezangioproliferatif GN, 5 'i lupus nefriti, 5'i fokal segmental glomerüloskleroz ve 5 'i de kresentik GN tanısı almışlardı. Tüm GN tiplerinde de Fas, Bcl-2 ve p53 pozitif (+) glomerüler hücrelerin sayısı normal böbrek dokusundakinden daha yüksekti. Fas(+) hücrelerin sayısı proliferatif GN'lerde, non-proliferatif olgulara göre istatistiksel olarak artmış bulundu. Ancak Bcl-2 ve p53 (+) hücrelerin, proliferatif GN'lerdeki artışı non-proliferatif GN'lerdekinden farklı değildi. Fas, Bcl-2 ve p53 değerlerini birbirleriyle karşılaştırdığımızda, aralarında belirgin bir korelasyon saptanmadı. Bu moleküllerin ekspresyonu ile klinik ve laboratuar bulguları arasındaki ilişki p53 ve BUN değerleri arasındaki ilişki haricinde belirgin değildi. Bu sonuçlar bize; apoptozisin kompleks moleküler bir olay olduğunu, düzenlenmesine çok sayıda gen ekspresyonunun karıştığım göstermiştir. Ayrıca apoptozisin GN'lerin progresyonu veya rezolüsyonundan hangisine daha çok katkıda bulunduğunun anlaşılması ve klinik-patolpjik korelasyon için kullandığımız yöntemin daha ileri araştırmalarla desteklenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. GN'lerin tüm tiplerinde glomerüler yumağında Fas, Bcl-2 ve p53 varlığı yeni tedavi yaklaşımlarının gelişimine katkıda bulunabilir. Anahtar sözcükler: Apoptozis, Bcl-2, Fas, glomerülonefrit, p53 VI
Meme karsinomunda c-erbB-2 (HER-2/neu) ekspresyon ve amplifikasyonunun diğer prognostik faktörlerle karşılaştırılması
ÖZET MEME KARSİNOMUNDA c-erbB-2 ( HER-2/neu) EKSPRESYON VE AMPLİFİKAYONUNUN DİĞER PROGNOSTÎK FAKTÖRLERLE KARŞILAŞTIRILMASI Meme karsinomunda, tümörün biyolojik davranışım, tedavi ve prognozunu belirleyen çeşitli parametreler tanımlanmıştır. Bunların içerisinde c-erbB-2 (HER-2/neu), Epidermal büyüme faktör reseptörüne benzeyen, hücre membranında tirozin kinaz reseptörünü kodlayan bir onkogendir. Meme karsinomlannda, c-erbB-2 onkoprotein ekspresyonunun ve gen amplifikasyonunun, tek başına ve diğer parametreler ile birlikte prognostik önemi konusunda, yayınlarda farklı sonuçlar mevcuttur. İmmünohistokimya, PCR, Southern Blot, Northern Blot, Western Blot, ELISA, FISH gibi yöntemler c-erbB-2'nin tespitinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada 60 adet meme karsinomlu kadın hastaya ait parafin doku örnekleri incelenmiştir. Parafin kesitlerde östrojen reseptörü ve c-erbB-2 protein ekspresyonu immünohistokimyasal teknik, c-erbB-2 geninin amplifikasyonu ise karşılaştırmalı PCR yöntemi ile saptanmıştır. Karşılaştırmalı PCR, formalinle tespitli parafin dokulara uygulanabilen, gen amplifikasyonunu tespit eden, semikantitatif, alternatif bir yöntemdir, c- erbB-2 ekspresyonu ve amplifikasyonu diğer klasik prognostik faktörlerle (hasta yaşı, tümörün histolojik tipi, çapı, grade'i, lenfovasküler invazyon, lenf nodulu tutulumu ve sayısı, östrojen reseptör varlığı) karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada, her iki yöntemle tespit edilen c- erbB-2 amplifikasyonu ve ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur p=0,000). Meme karsinomunda, c-erbB-2 amplifîkasyon ve ekspresyonunun artmış metastatik lenf nodulu sayısı (p=0,003), yüksek histolojik grade (p=0,000), lenfovasküler invazyon (p=0,003) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki gösterilmiştir. Ancak, hasta yaşı, tümörün histolojik tipi, çapı ve östrojen reseptör varlığı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05) Çalışmamızda, meme karsinomunda, tek başına ve konvansiyonel prognostik faktörler ile birlikte c-erbB-2 ekspresyonu ve gen amplifikasyonunun önemli bir parametre olarak değerlendirilmesi gerekliliği, bu amaçla immünohistokimyasal tekniğin yam sıra, karşılaştırmalı PCR'ın semikantitatif sonuç veren, güvenilir bir yöntem olarak, rutin uygulamada yer alabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: c-erbB-2, İmmünohistokimya, meme karsinomu, PCR, prognostik faktörler VI
Fetal böbrekler ve kistik böbrek hastalıklarında apoptozis ve büyüme faktörlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi
ÖZET FETAL BÖBREKLER VE KİSTİK BÖBREK HASTALIKLARINDA APOPTOZİS VE BÜYÜME FAKTÖRLERİNİN KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRİLMESİ Çalışmamızda, 28 kistik böbrek hastalığı (KBH), her gebelik evresinde beşer adet olmak üzere 15 fetal ve beş adet erişkin böbrek dokusunda, TÜNEL metodu ile apoptozis ve Strept avidin-biotin peroksidaz ( ABC ) yöntemiyle anti-TGF-a ve anti- VEGF boyanma dağılım paterni ve şiddeti yönünden değerlendirildi. Fetal böbrek dokularında TGF-a ifadesinin proksimal tübülüslerde gebelik ilerledikçe azaldığı, toplayıcı kanallarda son gebelik evresinde kaybolduğu, distal tübülüslerde her gebelik evresinde kuvvetli, glomerüllerde negatif olduğu, erişkin böbrek dokularında glomerüllerde negatif, proksimal tübülüslere göre, distal tübülüs ve toplayıcı kanallarda daha kuvvetli olduğu saptandı. Fetal böbreğin büyümesinde epitelde TGF-a mitojen etkisinin bulunduğu, distal tübülüslerin bunda birincil rolü oynadığı, erişkinde nefronun labil epitelinde mitojen aktivasyonun devamı için var olduğu düşünüldü. Korteks ve medullada interstisyumda TGF-a 'nın negatif olması, mezenkimde mitojen etkisi olmadığını gösterdi. Fetal böbrek dokularında VEGF dağılımı TGF-a'ya paralel bulundu. VEGF büyüme faktörünün böbrek gelişiminde epitelde, endotelden daha güçlü ifade edildiği, bu faktörün angiogeneziste rolü olduğu kadar epitel mitogenik aktivasyonunda da görevli olduğu ve/veya burada üretildiği düşünüldü. Fetal böbreklerde apoptozis, terme kadar epitelde düşük düzeyde, erken gebelikte nefrogenik zon mezenkiminde ve ileri gebelik evrelerinde medülla interstisyumunda yoğun saptandı. Apoptozisin fetal böbreklerde indüklenmemiş mezenkimin ortadan kaldırılması ve nefron morfogenezisinde büyüme faktörlerinin yanında, hücre proliferasyonunun kontrolü için gerekli olduğu kanısına varıldı. Kistik böbrek hastalıklarında; TGF-a ve VEGF'nin küçük kistlerde, distal tübülüslere benzer şekilde kuvvetli, büyük kistlerde zayıf derecede boyanması, apoptozisin ise büyük kistlerde daha yoğun ve küçük kistlerde seyrek olması, küçük kist epitelinin kist gelişiminde daha önemli olduğunu işaret etmektedir. KBH'da interstisyel apoptozisin, olguların çoğunda fetüstekine kıyasla düşük düzeylerde olmakla birlikte, bazılarında yüksek sergilenmesi, hastalığın tutulum şiddetinin farklılığına ve kistler arasında indiferansiye mezenkim bulunuşuna bağlandı. Bulgularımız literatürle uyumlu bulundu. Anahtar kelimeler: Apoptozis, Büyüme faktörü, Fetal böbrek, Kistik böbrek hastalığı, VI
Yumuşak doku sarkomlarında proliferatif aktivitenin immünohistokimyasal yöntemle belirlenmesi PCNA (poliferating cell nuclear antigen) ve Ki-67 reaktiviteleri
Tümörlerin proliferatif aktivitesi ile klinik gidişi arasında güçlü bir ilişki vardır. "Proliferating Cell Nuclear Antigen" (PCNA) ve Ki-67, hücre siklüsünün proliferatif evresinde salınan nükleer antijenler olup dokuda monoklonal antikorlar aracılığı ile IHK yöntemle saptanabilmektedirler. Bu çalışmanın amacı; farklı histolojik tipteki YDS'da PCNA ve Ki-67 reaktivitesinin dağılımını IHK yöntemle belirlemek ve tümörün histolojik grade'i ile ilişkisini araştırmaktır. Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1988-1995 yılları arasında tanı almış 185 YDS olgusu retrospektif olarak yeniden değerlendirilmiştir. Mitoz-nekroz-hücre zenginliği-pleomorfizm kriterleri göz önünde tutularak tüm olgular gradelendirilmiştir. Çalışma grubu olarak bu olgular arasından ekstremite ve gövde duvarı yerleşimli 35 primer YDS belirlenmiştir. Olguların %57.2'si erkek, %42.8'i kadın olup yaş ortalaması 44.7'dir. Olgulara ait parafin bloklardan elde edilen tümör doku kesitlerine immunperoksidaz yöntemle Anti-PCNA ve Anti-Ki-67 monoklonal antikorları uygulanmıştır. PCNA ve Ki-67 ile pozitif boyanan hücrelerin oranını belirlemede semikantitatif skorlama kullanılmıştır. PCNA (<%25; >%25) ve Ki-67 (<%10; >%10) indeksleri kullanılarak tümörlerdeki pozitiflik oranları histolojik grade ile karşılaştın İm ıştır. Tümörde PCNA ve Ki-67 salınımındaki artışın, histolojik grade ve metastaz ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. YDS'larında PCNA ve Ki-67'nin prognostik faktör olarak kullanılabileceği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yumuşak doku sarkomları, proliferasyon belirleyicileri, PCNA, Ki-67, immunohistokimya 85
Meme, over ve tuba karsinomlarında BRCA1 ve BCRA2 protein ekspresyonlarının prognostik önemi: immünohistokimyasal ve klinikopatolojik çalışma
ÖZETBRCA1 ve BRCA2 herediter meme-over kanser sendromlarının yaklasık % 25'indensorumlu tümör süpresör genlerdir. Over, tuba, meme kanseri açısından risk altındaki kisiler isebu genlerde germline mutasyona sahiptirler.Bu çalısmada, erken yasta görülen meme-over karsinomu olgularında BRCA1 veBRCA2 gen ürünlerindeki değisikliklerin immünohistokimyasal olarak belirlenmesi,bulgularla tümör biyolojik davranısı ve derecesi arasındaki olası korelasyonların vurgulanmasıamaçlanmıstır. 50 yas altı 48 meme, 49 over, 4 tuba karsinomu olgusu çalısmaya dahil edildi.BRCA1 için C ve N terminal uçlarına uyan iki ayrı antikor kullanıldı. BRCA1 (Neomarker)antikoru ile over karsinomu serisinde eksitus olgularında % 70 oranında nükleer antijen kaybıizlendi. Evre IV olgularda eksitusların tamamında antijenik kayıp mevcuttu. Aynı antikor ilememe grubunda tümör derecesi ile immün boyanma arasında belirgin korelasyon gözlenmedi.BRCA2 antikoru ile over karsinomu serisinde Evre III ve IV eksitus olgularının %61.5 ve % 100'ünde antijenik kayıp gözlendi. Tuba karsinomu olgularının tamamındaboyanma fokal veya negatifti.Bu antikor ile eksitus meme olgularının % 75'inde nükleerantijenik reaksiyonda azalma görüldü. Bu bulgular, meme karsinomlarında, BRCA2'nin tümörderecesi, over, meme ve tuba karsinomlarında prognoz ile ilgili bilgi verebileceğini gösterdi.BRCA1 (Dako) antikoru ile tüm olgularda boyanma yoğunluğuna göre yapılandeğerlendirmede evre, grade ve yasam statusu ile herhangi bir korelasyon saptanmadı.Over seröz borderline tümör grubundaki 7 olgunun tamamında her üç antikorla dayaygın boyanma görüldü.Genel olarak immünohistokimyasal boyanma paternleri, BRCA1 ve BRCA2 içinnükleer boyanmanın fizyolojik fenotipi temsil ettiğini ve iyi prognozla iliskili olduğunu,boyanma azlığının ise yüksek grade ve kötü prognozla seyrettiğini desteklemektedir. Bubulguların moleküler tekniklerle korelasyonu önemli bilgiler verecektir.Anahtar Kelimeler: Herediter meme over kanser sendromu, BRCA1, BRCA2,İmmünohistokimya
Kemiğin dev hücreli lezyonlarında hücre siklus proteinlerinin (siklin D1, siklin D3, P21, P27) ve Ki-67'nin değerlendirilmesi
ÖZETKemiğin Dev Hücreli Lezyonlarında Hücre Siklus Proteinlerinin (Siklin D1,Siklin D3, P21, P27) ve Ki-67'nin DeğerlendirilmesiHücre siklus proteinleri, siklusun fazları arasındaki geçişlerde önemlifonksiyona sahiptir. Bu proteinlerdeki değişiklikler, çeşitli insan tümörlerininpatogenezlerinde rol almaktadır. Çalışmamızda, kemiğin dev hücreli tümörü iledev hücre içeren benign lezyonlarından olan anevrizmal kemik kisti, dev hücrelireperatif granülom ve benzer morfolojiye sahip tendon kılıfının dev hücrelitümöründe hücre siklus proteinleri ile hücre proliferasyonu araştırıldı ve birbirleriile karşılaştırıldı. Çalışma grubuna arşivimizden 70 olgu (18 dev hücreli kemiktümörü, 15 anevrizmal kemik kisti, 21 dev hücreli reperatif granülom ve 16 tendonkılıfının dev hücreli tümörü) dahil edildi. Olgulara immünohistokimyasal yöntemle,hücre siklus proteinlerinden siklinD1, siklinD3, p21, p27 ve proliferasyon belirleyicisiolarak Ki-67 uygulandı. SiklinD3, p21 ve p27 boyanması tüm olgular içinbenzerdi. SiklinD1, siklinD3, p21 ve p27 ile dev hücrelerde mononükleerhücrelerden daha yüksek oranda pozitiflik elde edildi ve bu sonuç bize buproteinlerin dev hücre diferansiyasyonunda rol aldığını düşündürdü. SiklinD1, tendonkılıfının dev hücreli tümörü olgularının tamamında mononükleer hücrelerde negatifbulundu. Bu nedenle bu lezyondaki mononükleer hücrelerin kemik lezyonlarındakimononükleer hücrelerden farklı immünofenotipik özellikte olduğu düşünüldü. Ki-67boyanması olguların tamamında oldukça karakteristik olup yalnızca mononükleerhücrelere sınırlı idi. Olguların hiçbirinde dev hücrelerde Ki-67 pozitifliğisaptanmaması dev hücrelerin proliferatif aktivitelerinin olmadığını destekledi. Bubulgularla her dört lezyonda da proliferatif aktiviteden mononükleer hücrelerinsorumlu olduğu ve dev hücre oluşum mekanizmalarının tüm gruplarda benzer olduğugörüşüne ulaşıldı. Sonuç olarak mononükleer hücreler proliferatif aktiviteden sorumludurve hücre siklus proteinleri dev hücre oluşumu ile ilişkilidir. Dev hücrelerin osteolitikaktivitesinden dolayı siklus proteinlerini hedef alan çalışmalar; cerrahi dışı tedaviolanağı sağlayabilir.Anahtar sözcükler: Dev hücre, hücre siklus proteinleri, kemik, Ki-67.i
Mikozis fungoides tanısında histomorfolojik, immünofenotipik (cd3, cd4, cd8) ve t hücre reseptörü gamma gen yeniden düzenlenmesinin değerlendirilmesi
ÖZETMikozis Fungoides Tanısında Histomorfolojik, mmünofenotipik (CD3, CD4, CD8)ve T-Hücre Reseptörü γ Gen Yeniden Düzenlenmesinin DeğerlendirilmesiMikozis fungoides, baskın olarak CD4 pozitif T lenfositlerin deride neoplastikinfiltrasyonu ile karakterizedir. Mikozis fungoidesin erken lezyonlarının tanısı, klinik vehistomorfolojik olarak zorluk arzeder. Mikozis fungoides tanısında yardımcı yöntemler;immünohistokimya ve moleküler biyoloji tekniklerinin konvansiyonel yöntemlerekatkısı araştırılmaktadır.Çalışmamızda, immünofenotipik özellikler ve polimeraz zincir reaksiyonu ile T-hücre reseptörü γ gen yeniden düzenlenmesinin tanıdaki yerini saptamayı amaçladık.Çalışma grubuna, 73 olgu (39 klasik histomorfolojiye sahip mikozis fungoides ,16 mikozis fungoides şüphesi, 18 benign inflamatuar dermatozdan oluşan kontrol grubuolgular) dahil edildi. %10'luk formaldehitte tespit edilmiş, parafine gömülü dokulardanelde edilen histolojik kesitlerde rutin hematoksilen eozin boyası ve ışık mikroskobikinceleme yanısıra, immünohistokimyasal yöntemle CD3, CD4, CD8'e karşı antikorlarile immünofenotipik özellikler, polimeraz zincir reaksiyonu ile T hücre reseptörü γ genyeniden düzenlenmesi değerlendirildi. Mikozis fungoides ve mikozis fungoides şüphesiolan grupta, CD4 yüzdesi, CD4/CD8 oranı, klonalite varlığı istatistiksel olarak anlamlıbulundu. CD8 yüzdesi ise üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Mikozis fungoides'te, histomorfolojik bulgular -tipik olduğunda- altın standarttanı yöntemidir. Ancak, erken lezyonlarda ve mikozis fungoides şüphesi olan olgularda;histomorfolojik bulguların yetersiz kaldığı durumlarda, immünofenotipik değerlendirmeve polimeraz zincir reaksiyonu aracılı T hücre reseptörü γ gen yeniden düzenlenmesi ileklonalite saptanması, mikozis fungoides tanısında yardımcı yöntemler olarakkullanılabilir.Anahtar sözcükler: histomorfoloji, immünofenotip, mikozis fungoides, T hücrereseptörü γ geni.
Gastrointestinal stromal tümörlerde histopatolojik, tanısal ve prognostik bulguların değerlendirilmesi
ÖZETGastrointesitinal Stromal Tümörlerde Histopatolojik, Tan sal ve PrognostikBulgular n De erlendirilmesiGastrointestinal stromal tümörler (G ST) gastrointestinal trakt n en s k görülenmezenkimal tümörleridir. G ST'ler benignden maligne kadar geni bir davran spektrumunasahiptir. Literatürde G ST'lerin kötü gidi ini tahmin etmede risk gradelemesinin tümörboyutu ve mitotik oran baz al narak yap lmas gerekti i önerilmi tir. Bu çal man n amactümör boyutu, mitotik oran gibi konvansiyonel fakörlere ek olarak klinikopatololojikparametreler, risk gradei ve c-kit, CD34, S100, SMA, desmin, Ki-67, p53, bcl-2, bax, cox-2,PDGFR 'n n prognostik de erini ara t rmakt r.Bu çal mada 1995-2006 y llar aras nda rezeke edilmi G ST'ler ve gastrointestinalsistemin di er mezenkimal tümörlerine (leiomiyom, leiomyosarkom vb.) immünhistokimyasalyöntemle c-kit, CD34, SMA, S100 ve desmin uygulanm t r. Bu olgulardan G ST tan salanlara prognostik de erlendirme amaçl ki-67, p53, bcl-2, bax, cox-2, PDGFRçal lm t r.Yirmiyedi olguda tümör ince barsakta, 20 olguda midede, 6 olguda omentumda, 4olguda kal n barsakta, 2 olguda özefagusta lokalizeydi. Makroskopik olarak tümör boyutu 20-250mm aras ndayd (ortalama: 104mm). C-kit pozitif 60 olgu ve c-kit negatif 1 olgu, 12 olgudü ük risk gradeli, 8 olgu orta risk gradeli, 35 olgu yüksek risk gradeli olmak üzere riskgruplar na klasifiye edildi. Çok dü ük risk grubuna giren olgu yoktu. 6 olgu tümör çap n nbilinmemesi nedeniyle gradelenemedi. Risk gradei metastaz/rekürrens varl yla istatistikselolarak anlaml bulunmad . Mikroskopik olarak tümör, i si hücrelerden (40 olgu), epiteloidhücrelerden (7 olgu) ve mikst hücrelerden (14 olgu) olu maktayd . Fokal hemoraji ve nekrozgörüldü. Altm bir G ST olgusundan, 43'ü (70,5%) CD34, 34'ü (55,7%) SMA, 40' (65,6%)S100, 9'u (14,8%) desmin, 44'ü (72,1%) ki67, 17'si (29,3%) p53, 48'i (%82,8) bcl-2, 19'u(32,8%) bax, 56's (96,6%) cox-2 ve 48'i (78%) PDGFR ile pozitifti.Ki-67 ekspresyonu risk gradei ve mitozla koraleydi. Tümör nekrozu da risk gradei ilekoraleydi. Bu çal ma G ST'lerin malign potansiyelinin ya , cinsiyet, tümör lokalizasyonu,büyüme paterni, ülserasyon, hücre tipi, nükleer atipi, sellülarite, kanama ve c-kit, CD34,SMA, S100, desmin, p53, bcl-2, bax, cox-2, PDGFR ekspresyonu ile ilgili olmad ngöstermi tir.Ki-67 labeling index ve tümör nekrozu malign potansiyeli tahmin etmede ve cerrahitedavi eklini belirleme, takip ve adjuvan terapi gereklili ine karar vermede yard mc olabilir.Anahtar sözcükler: Gastrointestinal Stromal Tümör, c-kit, CD34, S100, SMA,Desmin, Ki-67, P53, Bcl-2, Bax, COX-2, PDGFR.
Serviks uterinin prekanseröz ve kanseröz lezyonlarında Nanog, SOX2 ve keratin 17 ekspresyonlarının tanısal ve prognostik veriler ile ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda, serviks biyopsilerinde prekanseröz lezyonların derecelendirilmesinde ve skuamöz hücreli karsinom ayrımında Nanog, SOX2 ve Keratin 17 immünohistokimya boyalarının tanısal belirteç olarak kullanılabileceği hipotezini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017-Haziran 2022 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan, 28 skuamöz metaplazi, 50 CIN1, 50 CIN2, 50 CIN3 ve 32 skuamöz hücreli karsinom (toplam 210) tanılı servikal biyopsilerin parafin bloklarına Nanog, SOX2 ve keratin 17 antikorları uygulandı. Seçilen olgularda ekspresyon varlığı ile bahsedilen gruplar arasında yaş, HPV enfeksiyonu varlığı, HPV tipi, parite ve kanser olgularında parametrial tutulum, lenf nodu, uzak organ metastazı, lenfovasküler invazyon varlığı gibi prognostik antitelerin ilişkisini karşılaştırdık. Ekspresyon yaygınlığı ve şiddetinin tanısal grupları ayırabilme özelliği istatistiki olarak değerlendirildi. Bulgular: Nanog ile kontrol grubu ve prekanseröz lezyonlarda ekspresyon izlenmezken, SCC olgularının 12'sinde (%37,5) pozitif saptandı. Nanog ile prekanseröz lezyonlar tek grupta değerlendirildiğinde invaziv tümör ile anlamlı ekspresyon farkı görüldü. SOX2, SCC olgularının 20'sinde (%62,5), CIN3 olgularının 35'inde (%70) ve CIN2 olgularının 13'ünde (%26) yüksek ekspresyon gösterdi. Keratin 17 ile SCC vakalarının 26'sında (%81,2) ekspresyon izlendi. Mevcut belirteçlerin ekspresyonları ile prognostik parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: SOX2 ile normal skuamöz epitelden CIN1, CIN2, CIN3 ve SCC'ye doğru artan ekspresyon varlığı izlendi. Çalışmamızda SOX2'nin özellikle CIN2'den CIN3 ve SCC'ye geçişte, arada kalınan vakalarda CIN2 ve CIN3'ün ayrımında kullanılabileceği gösterildi. Nanog ve keratin 17 ile prekanseröz lezyonlardan invaziv tümöre geçişte anlamlı farklılık saptandı. Bu iki belirtecin invazyon şüpheli olgularda tanıya fayda sağlayabileceği sonucuna varıldı.
Yumuşak dokunun nadir görülen tümörlerinde ve odontojenik tümörlerde immünohistokimyasal yöntem ve floresan in situ hibridizasyonla epidermal growth faktör reseptör varlığının gösterilmesi
Nadir görülen odontojenik tümörler epitelyal, ektomezenkimal ve/veya mezenkimal elemanlar içeren, diş oluşturmaya çalışan tümörlerdir. Yumuşak doku tümörleri ise oldukça heterojen bir grubu oluşturur ve köken aldığı dokuya benzerliğine göre isimlendirilir. Epidermal Growth Faktör Reseptör (HER1/EGFR); bir hücre membran reseptörü olup, normal hücre gelişiminden, değişik organ ve dokulardaki birçok metabolik ve fizyolojik yolaktan sorumludur. Bu reseptörde mutasyon ya da overekspresyon, birçok tümör patogenezinde rol oynar.Bu çalışmada 2002-2010 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış onbir odontojenik tümör olgusu ve onyedi nadir görülen yumuşak doku tümörü olgusu olmak üzere toplam 28 olgu incelenmiştir. Bu olgularda immünohistokimyasal olarak EGFR boyanması ve FISH yöntemi ile genetik anormallik araştırılmıştır.Çalışmamızda tüm olgulara immünohistokimyasal olarak uygulanan EGFR ile onbir olgu pozitif boyanmıştır. FISH yöntemi ile ise sekiz olguda genetik anormallik saptanmıştır.Odontojenik tümör olgularımızın dokuzunda (%81,8) immünohistokimyasal yöntemle ya da FISH metodu ile EGFR overekspresyonunun saptanması, bu tümörlerin patogenezinde EGFR'nin rol oynadığını göstermektedir. Yumuşak doku tümörlerinde ise kordoma patogenezinde EGFR'nin önemi bulgularımızla tekrar vurgulanmış olup, daha önce EGFR varlığı gösterilmemiş olan retiform ve kompozit hemanjioendotelyoma grubu tümörlerde de EGFR'nin rolü olduğu ileri sürülebilir. EGFR tanısal amaçlı kullanılabileceği gibi, anti-EGFR ilaçların hedefini teşkil ettiğinden, hastaların tedavi yönetiminde de oldukça değerlidir.
Melanositik tümörlerde dna kopya sayısı ve kromozomal değişikliklerin floresan ın situ hibridizasyon yöntemi ile değerlendirilmesi, ayırıcı tanı ve prognostik öneminin araştırılması
Giriş-Amaç: Melanositik tümörler melanositlerin neoplastik proliferasyonu ile karakterize morfolojik ve genetik yönden oldukça geniş ve heterojen spektruma sahip tümörlerdir. Melanom, öldürücü deri tümörlerinin hemen hemen %60'ından sorumludur. Bu nedenle melanositik tümörlerin erken tanısı ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilebilmesi amacıyla, etiyopatogeneze yönelik moleküler çalışmalar giderek ivme kazanmaktadır. Çalışmamızda özellikle tanısal güçlüğe neden olan melanositik lezyonların tanısında 6p25, 6q23, 11q13 ve sentromer 6 genlerini hedefleyen dört renkli FISH yönteminin tanısal değerini araştırmayı ve bu paneli kullanarak melanositik nevüs, displastik nevüs, non-metastatik melanom ve metastatik malign melanomdaki kromozomal anomalilerin farklılıklarını, konvansiyonel morfolojik prognostik kriterlerle karşılaştırarak, malign melanomun biyolojik davranışındaki yerini araştırmayı amaçladık.Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 74 melanositik lezyon alındı. Olguların 17'si (%23) benign (melanositik nevüs), 28'i (%37) borderline, 29'u (%39,2) malign özellikteydi. Borderline ve malign lezyonlar klinik takipleri olan hastaların arasından seçildi. Bu olgulara ait formalinle fikse parafin bloklardan alınan 3 µm kalınlıktaki kesitlere FISH prosedürü uygulandı. Sonuçlar floresan mikroskopta değerlendirilerek genlerin kopya sayısına karşılık gelen dört farklı rengin sayısal değerleri kaydedildi.Bulgular: FISH testi 17 melanositik nevüsün tamamında negatif; Borderline lezyonlardan tanısal güçlük oluşturan 19 lezyonun 6'sında pozitif, diğerlerinde negatif; 11 non-metastatik melanomun 10'unda pozitif; 18 metastatik melanomun tamamında pozitif sonuçlandı. Test sonuçlarının değerlendirilmesinde, mutlak benign ve mutlak malign lezyonların histopatolojik tanıları esas alındı. Borderline grup lezyonların değerlendirilmesinde klinik davranışa göre belirlenen lezyon karakteri esas alındı. Testin sensitivitesi %98,5; spesivitesi %100 olarak belirlendi. Sinyal parametrelerinin kantitatif değerleri benign, borderline, nonmetastatik ve metastatik gruplar arasında ikili olarak karşılaştırıldı. 6q23 kaybı dışındaki tüm parametrelerde benzer şekilde, benign ve borderline gruplar; borderline ve non-metastatik gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenirken; non-metastatik ve metastatik melanom arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsız idi. 6p25 ve 6q23 kaybı ile prognoz arasında kuvvetli ilişki; 11q13 ve 6q23 amplifikasyonu ile prognoz arasında zayıf ilişki saptandı. 6p25 (kazanım ve kayıp) pozitifliği akral bölge (%83,3) ve alt ekstremite (%75) yerleşiminde sık izlendi (p=0,042). 6p25 anormalliği ve 11q13 amplifikasyonu ile tümör çapı arasında anlamlı ilişkili bulundu (sırasıyla p=0,001; p=0,046). 6q23 amplifikasyonu pozitifliği ile mitoz arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,046).Tartışma-Sonuç: Çalışmamızda 6p25 anormalliği ve amplifikasyonu, 11q13 amplifikasyonu ve 6q23 amplifikasyonunun karsinogenezin erken aşamasında rol aldıklarını ve tümörün metastatik potansiyelini yansıtmadıklarını saptadık. 6p25'in tümör çapı ile ilişkili ve kuvvetli; 6q23 kaybının ise Breslow, tümör çapı ve mitozdan bağımsız bir prognostik parametre olduğu sonucuna vardık.11q13 amplifikasyonunun tümör çapı ile ilişkili, 11q23 amplifikasyonunun ise mitozla ilişkili ve zayıf prognostik parametreler olduğunu tespit ettik. Sonuç olarak FISH testinin, tanısal güçlük oluşturan melanositik lezyonların tanısında sensitif ve spesifik bir yöntem olmasının yanında prognostik yönden de hastaların takibinde ve tedavi seçiminde yol gösterici olduğunu düşünmekteyiz.
Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunun araştırılması ve klinik, histopatolojik bulgularla korelasyonu
Akciğer Adenokarsinomlarında EML4-ALK Füzyonunun Araştırılması ve Klinik, Histopatolojik Bulgularla Korelasyonu Giriş-Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada en sık ölüme neden olan kanser türüdür. Sigara akciğer kanserine neden olan en önemli faktördür. Adenokarsinomlar akciğer kanserlerinin en sık görülen histolojik tipidir. Akciğer kanseri genelde ileri evrede tanı alır ve geleneksel kemoterapi ile 5 yıllık sağkalım ancak % 15 oranındadır. EML4-ALK füzyonu akciğer adenokarsinomlarında % 3-5 oranında saptanmaktadır. EML4-ALK pozitifliğine sahip adenokarsinomlarda tirozin kinaz inhibitörlerinin, hedefe yönelik tedavide standart kemoterapiyle karşılaştırıldığında sağkalım üzerine belirgin etkileri vardır. Bu çalışmada amaç; akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunu araştırmak, klinik ve histoplatolojik bulgularla ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç-Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2006-2013 yılları arasında tanı almış 117 akciğer adenokarsinomu olgusu çalışmaya alındı. Olgulara ait parafin bloklardan alınan 3 ?m kalınlığındaki kesitlere FISH yöntemi uygulandı. ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet, tümör boyutu, evre ve sigara alışkanlığı ile ilişkisini araştırmak için Chi-Square Testi uygulandı. Bulgular: Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK pozitifliği %5,1 oranında saptandı. Tüm pozitif olgular erkek olup ortalama yaş 66,3?tür. Tüm hastaların sigara kullanma alışkanlıkları vardır. Üç olgu evre III, 2 olgu evre II ve bir olgu evre I olup ortalama tümör boyutu 5,9 cm?dir. Yapılan istatistiksel analizlerde ALK pozitifliği ile yaş (p:0,595), cinsiyet (p:0,595), sigara öyküsü (p:0,587), tümör boyutu (p:1,000) ve klinik evre (p:1,000) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Beş olgu, histopatolojik olarak solid ve asiner paternin baskın olduğu mikst tipte olup, bir olgu müsinöz adenokarsinomdur. İki olgu taşlı yüzük hücreleri, bir olguda da şeffaf hücreler içermektedir. Sonuç: Çalışmamızda sonuç olarak Akciğer adenokarsinomu olgularında ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet sigara alışkanlığı, evre, tümör boyutu ile anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmüştür. Histopatolojik olarak ALK pozitifliği, solid, asiner büyüme paterni ve taşlı yüzük hücrelerinin varlığı ile ilişkilidir. Anahtar Sözcükler: Akciğer adenokarsinomu, EML4-ALK, FISH.
Prostat adenokarsinomunda PCR ile TMPRSS2-ERG gen füzyonunun gösterilmesi
Prostat Adenokarsinomunda PCR İle TMPRSS2-ERG Gen Füzyonunun Gösterilmesi TMPRSS2 (transmembran proteaz, serin 2) promotorunun, erythroblastosis virüs E26 (Ets) gen ailesiyle füzyonu, prostat kanserinde sık olarak izlenir. TMPRSS2, androjen yanıtlı bir transmembran serin proteazıdır. Ets gen ailesi, iyi korunmuş DNA bağlanma bölgesi ve N-terminal düzenleyici bölge içeren, transkripsiyon faktörleridir. Bu genlerin füzyonu, prostat tümör hücrelerinde, androjen bağımlı Ets faktör transkripsiyonuna neden olur. En yaygın füzyon TMPRSS2- ETS-ilişkili gen ( ERG)'dir. Ayrıca ETV1, ETV4 ve ETV5 füzyonları da tanımlanmıştır. Çalışmamız yaş ortalaması 64 (46-88), PSA değerleri ortalama 10,4 (0,6- 116,4) olan 101 hastadan oluşmaktadır. 20 olgu BPH, 31 olgu gleason skor 6, 25 olgu gleason skor 7 ve 25 olgu gleason skor 8 ve üzeridir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan Gleason skor 8 ve üzeri olan 14 olgu TUR-P'den, geri kalan 87 olgu radikal prostatektomi den oluşmaktadır. Olgularımıza ait parafin bloklardan, RT-PCR yöntemiyle TMPRSS2- ERG gen ekspresyonu çalışılmıştır. Toplam 20 BPH olgusunun 8'inde (%40) ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu saptanmış, 12'sinde (%60) görülmemiştir. Otuz bir Gleason skor 6 (Düşük grade'li) olgu ve 25 Gleason skor 7(orta grade'li) olgunun tamamında ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu görülmüştür. Yirmi beş Gleason skor 8 ve üzeri (yüksek grade'li) olguda ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu izlenmemiştir (p=0,000) . Ekspresyon, sağ kalımla, Gleason skorla ile ilişkili bulunmuştur (p<0,05) ancak yaş ve PSA ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda, TMPRSS2/ERG ekspresyonunun düşük gleason skorlu ve periferal zon tümörü olan olgularda pozitif olduğunu saptadık. Gleason skoru yüksek olan olgularımızda TMPRSS2/ERG ekspresyonunun olmaması, bu tümörlerin transizyonel zonda yerleşmesine bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Periferal zondan gelişmiş ve genellikle radikal prostatektomi ile örneklenen tümörlerde ekspresyon varlığı, periferal ve transizyonel zondan gelişen tümörlerin farklı moleküler yolaklar izlediği görüşünü desteklemektedir. Bununla birlikte, tümör gelişim yolağının ilk basamaklarında, ekpresyonun daha etkin olup, ileri basamaklarda ise farklı moleküler yolakların devreye girmesi olası bir diğer mekanizmadır.
Primer epitelyal ve metastatik over tümörlerinde SATB2 ekspresyonunun değerlendirilmesi
Over kanseri 2. en sık görülen jinekolojik kanserdir. Kansere bağlı ölümlerde dünya genelinde yedinci sıradadır. Primer ve metastatik over tümörlerinde ayırıcı tanı, bazı olgularda sorun olabilmektedir. SATB2 (The special AT-rich sequence-binding protein 2) büyüme ve gelişme için önemli matriks ilişkili bir proteindir. SATB2, 2003'te keşfedildiğinden beri bu proteinin rolünü araştıran çalışmalarda hızlı bir artış izlenmektedir. Çalışmalar SATB2' nin kolorektal karsinomlar için sensitif ve son derece spesifik bir belirteç olduğunu göstermiştir. Buna dayanarak, kolorektal kökenli metastatik over tümörlerinde, kullanışlı bir immunohistokimyasal belirteç olduğu düşünülmektedir. SATB2 ekspresyonu, ayrıca akciğer, meme, pankreas, renal, laringeal, özefagial ve kemik kanserlerinde de bildirilmiştir. Bu çalışmada, primer epitelyal ve metastatik over tümörlerinde SATB2 ekspresyonunun varlığını ve histolojik alt tipler arasındaki önemini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya dahil edilen olgular, 2004-2017'de Gaziantep Üniversitesinde, Patoloji Bölümü arşivinden elde edildi. Çalışma grubunu, 148 adet primer epitelyal over tümörü ve 29 adet metastatik over tümörü oluşturdu. İmmunohistokimyasal olarak SATB2 antikoru, otomatik immunohistokimya boyama cihazı (Ventana Ultra Auto-Stainer) ile çalışıldı. Tümör hücrelerinin %1'inden fazlasında, nükleer SATB2 ekspresyonu pozitif kabul edildi. Normal kolon dokusu pozitif kontrol olarak kullanıldı. Müsinöz karsinomların %54.5'i, endometrioid karsinomların %51.7'si, yüksek dereceli seröz karsinomların %18.2'si, borderline müsinöz tümörlerin %17.9'u, borderline seröz tümörlerin %6.7'si ve metastatik overyan tümörlerin %51.7'si SATB2 ile pozitif ekspresyon gösterdi. SATB2 ekspresyonu varlığı primer epitelyal over tümörleri için spesifiklik göstermedi. Kolon, meme, üst gastrointestinal sistem ve apendiks kaynaklı metastatik over karsinomları, değişen oranlarda SATB2 ekspresyonu gösterdi. Kolon karsinomlarının tamamında, literatür ile uyumlu olarak SATB2 ile ekspresyon saptandı. Metastatik grupta, SATB2 ekspresyonu gösteren az sayıdaki olgu, kökeni hakkında istatiksel analiz için kesin bir sonuca imkan vermedi. Çalışmamız, SATB2 ekspresyonunu, metastatik overyan karsinomlara ek olarak, primer epitelyal over tümörlerinde de değerlendiren ilk çalışmadır. Primer ve metastatik over tümörlerinde farklı oranlarda SATB2 ekspresyonunu tespit ettik. Alt gruplarda, SATB2 spesifikliğini göstermek için, geniç ölçekli daha ileri çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: metastatik, over tümörü, primer, SATB2
Meme karsinomlarında SOX2 ekspresyonunun patolojik ve klinik parametrelerle karşılaştırılması: İmmünohistokimyasal ve moleküler çalışma
Giriş ve Amaç: İnvaziv meme karsinomları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadınlarda en sık görülen ve ölüme neden olan malignitedir. Birçok tümörde olduğu gibi meme karsinomlarında da kendi kendini yenileme, proliferasyon ve farklılaşma özellikleri olan kanser kök hücreleri bulunmaktadır. Kanserli olguların yönetiminde, hedefe yönelik tedavilerinde; kök hücre belirleyicileri ve tümörogenezis ile ilişkisini araştıran çalışmalar günümüzde ivme kazanmıştır. SOX2, pluripotent embriyonik kök hücrelerde kendi kendini yenilemeden sorumlu bir transkripsiyon faktörüdür. Tümörogenezisde, hücre çoğalması ve göçünde, apoptoziste, tümör metastazında, invazyonda ve ilaç direncinde rol almaktadır. Yapılan çalışmalarda meme karsinomlarında SOX2'nin artmış tümör çapı, lenf nodu metastazı, yüksek nükleer derece gibi kötü klinikopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisi, tümörogenezisin erken basamaklarında etkili olduğu, erken rekürrenste ve hastalıksız sağ kalım süresinin kısalmasında etkin olarak rol oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda invaziv meme karsinomlu olgularda SOX2 ekspresyon varlığının araştırılması, elde edilen verilerin klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnvaziv meme karsinomlu 99 olgunun parafin kesitlerinde immünohistokimya ve RT-PCR yöntemiyle SOX2 ekspresyonu araştırıldı. Bulgular: SOX2 ekspresyonu 78 olguda (%78,8) saptanırken, 21 olguda (%21,2) izlenmemiştir. Çalışmamızda SOX2 ekspresyonu ile artmış tümör çapı (p=0,011), subtip (p=0,018), yüksek ki 67 proliferasyon indeksi (p=0,0001), lenfovasküler invazyon (p=0,039), lenf nodu metastazı (p=0,038), uzak metastaz (p=0,038), ileri evre (p=0,030) ve hastalıksız sağ kalım (p=0.049) arasında korelasyon bulunmuştur. Yaş, histolojik derece, hormon reseptör durumu ile anlamlı ilişki görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda; SOX2 ekspresyonu ile artmış tümör çapı, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, ileri klinik evre, yüksek ki 67 proliferasyon indeksi ve kısa hastalıksız sağ kalım süresi gibi kötü prognostik faktörler arasında anlamlı ilişki saptanmış, SOX2'nin meme kanserli hastaların klinik takibinde ve bireysel tedavilerinin yönlendirilmesinde prognostik belirleyici olarak rutin kullanıma girmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür. Bunun için geniş serilerle ve klinik tedavi basamaklarını da içine alan ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: meme karsinomu, kanser kök hücre belirleyicisi, PCR, immünohistokimya, SOX2.
Barrett özefagus ve özefagus adenokarsinomlarında SOX9, BMP4, betakatenin, CERB2 ve Kİ67 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Özefagial adenokarsinomun Avrupa ve Amerika'da insidansı giderek artmaktadır. Özefagial adenokarsinom mortalitesi, morbiditesi yüksek ve tedavi seçenekleri oldukça kısıtlı bir tümördür. Barrett özefagus, özefagial adenokarsinomun öncül lezyonudur. Ancak Barrett özefagusun gelişim mekanizması ve özefagial adenokarsinoma malign transformasyonunun mekanizması halen aydınlatılamamıştır. Güncel çalışmalar WNT, HH, BMP, RA gibi embriyolojik sinyal yolaklarının aberan reaktivasyonu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmada; displazi içermeyen, düşük derecede displazi içeren, yüksek derecede displazi içeren Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinom vakalarına WNT, HH ve BMP sinyal yolaklarına ait belirteçler uygulanmış, metaplazi gelişimi ve karsinogenez aşamalarına katkıları değerlendirilerek Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinom tedavisinde hedef olabilecek yolak veya moleküller belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2010- 2015 yılları arasında bölümümüzde tanı almış 242 Barrett özefagus vakası ve 2005- 2015 yılları arasında bölümümüzde tanı almış 17 özefageal adenokarsinom vakası dahil edilmiştir. Olgulara SOX9, BMP4, Betakatenin, CerbB2, Ki67 belirteçleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanmış ve Grade'lerine göre gruplanmış, Barrett özefagus ve özefageal adenokarsinom vakalarındaki ekspresyon durumları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda betakatenin ve SOX9; displazi içermeyen Barrett özefagus olgularında, displazi içeren Barrett özefagus olguları ve özefagial adenokarsinomlara oranla anlamlı oranda düşük nükleer immünreaktivite göstermiştir. BMP4 displazi içermeyen Barrett özefaguslarda stromal fibroblastlarda pozitif boyanma gösterirken, displazi içeren Barrett özefagus grupları ve adenokarsinomlarda boyanma izlenmemiştir. CerbB2 ekspresyonu ise yüksek derecede displazi içeren Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinomlarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ki67 ekspresyonu displaziye geçişte anlamlı artış göstermiş, bu noktada cut-off değeri % 30 olarak belirlenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada Betakatenin ve SOX9'un metaplazi gelişimini etkilemediği ancak displazi gelişiminde rol aldığı görülmüş, bunun aksine BMP4'ün ise metaplazi gelişiminde rol aldığı ve displazi - karsinom sekansına katılmadığı değerlendirilmiştir. CerbB2 ise displazinin ileri aşamalarında özefageal adenokarsinom progresyonuna katkıda bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Barrett Özefagus, Özefagus Adenokarsinomu, Betakatenin, SOX9, BMP4, CerbB2, Ki67
İleri evre renal hücreli karsinom tiplerinde PD1, PD-l1 ve CTlA4 immünbelirteçlerinin ekspresyonu
İleri Evre Renal Hücreli Karsinom Tiplerinde PD1, PD-L1 ve CTLA4 İmmünbelirteçlerinin Ekspresyonu Amaç: Renal hücreli karsinom (RHK) tüm dünyada sıklığı giderek artan ve özellikle ileri evre olgularda tedaviye yanıtları kötü olan kanser türüdür. RHK'nin zengin mikroçevreye sahip tümörlerden biri olduğu bilinmektedir. Güncel çalışmalar immün kontrol noktaları üzerinde yoğunlaşmakta olup, tümörün bağışıklık yanıtından kaçışını engelleyen kontrol noktası inhibisyonu (KNİ) tedavileri, bu hastalarda sık olmasa da kullanılmaktadır. Hangi hastanın tedaviden daha fazla yarar sağlayacağı ise henüz belirsizliğini korumaktadır. Çalışmamızın amacı, tümör hücrelerinde PD-L1 ve tümörü infiltre eden mononükleer hücreler (TİMH)'de PD-1, PD-L1 ve CTLA-4 ekspresyon düzeylerini saptayıp bunların RHK'nın en sık görülen üç tipi olan şeffaf hücreli, papiller ve kromofob RHK'ler arasındaki farklarını düşük-ileri evre ayrımı yaparak değerlendirmek, prognoz ve sağkalım üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2019 yılları arasında tanı almış 166 RHK olgusu dahil edilmiştir. Olgulara ait parafin bloklara PD-1, PD-L1 ve CTLA-4 belirteçleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanmış, ileri ve düşük evre RHK'lerde alt tip ayrımı yaparak ekspresyon durumları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda, şeffaf hücreli RHK'de tümörde PD-L1 pozitifliğinin, ileri evre olgularda düşük evreye göre istatistiksel anlamlı olarak daha sık olduğu görülmüş (p:0.006), TİMH'de ise PD-L1, PD1, CTLA-4 ekspresyonlarında ileri ve düşük evre arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Şeffaf hücreli ve kromofob RHK'de TİMH'de PD-L1 pozitifliği olan olguların daha kısa yaşam süresine sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p:0.009 ve p<0.001). TİMH'de PD-L1 ekspresyonu olan vakalarda ise perinefritik yağ doku invazyonu ve nekroz sıklığının daha fazla olduğu bulunmuştur. Şeffaf hücreli, papiller ve kromofob RHK'de tümörde PD-L1, TİMH'de PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonlarının sağkalım üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır. Diğer tiplerden farklı olarak papiller RHK'de CTLA-4 ekspresyonunun daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Bu çalışmada ileri evre şeffaf hücreli RHK'lerde tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyonunun düşük evreye göre daha sık eksprese edildiği, TİMH'de PD-L1 ekspresyonunun ise şeffaf hücreli ve kromofob renal hücreli karsinomlarda sağkalımı belirgin kısalttığı görülmüştür. Ayrıca PD-L1 ekspresyonu olan RHK'lerde perinefritik yağ doku invazyonu, nekroz ve metastaz sıklığının arttığı saptanmıştır. PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonlarının ise RHK'de prognozu etkilemediği gösterilmiştir. İleri evre RHK'de PD-L1, PD-1 ve CTLA-4 birlikte değerlendirilerek, gerekirse her iki yolağı etkileyen tedavinin uygulanmasının ve papiller RHK'de özellikle CTLA-4 yolağını etkileyen ajanın kullanılmasının uygun olabileceğini düşünüyoruz. Metastazı olmasa da, lokal ileri evre RHK'nin tüm tiplerinde immünoterapinin önemine, geniş serilerle yapılacak olan çalışmalar ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Renal hücreli karsinom, PD-1, PD-L1, CTLA-4
Tiroid papiller karsinom-makrofolliküler varyantın sitolojik,histopatolojik ve immunohistokimyasal özellikleri
AMAÇ: Papiller tiroid karsinomunun makrofolliküler varyantı (TPK-MFV), makrofolliküler yapısı ve ürkütücü olmayan sitolojik özellikleri nedeniyle adenomatöz nodüllerle (AN) karışabilecek nadir bir antitedir. Bu çalışmada TPK-MFV'nın sitopatolojik ve immunhistokimyasal özelliklerinin ayrıntılı olarak ortaya konması ve ayırıcı tanısında -varsa- ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) ve özellikle nükleer faktör kappa B (NF-κB) olmak üzere immunhistokimya ile yeni ipuçları elde etmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk TPK-MFV, 20 TPK (10 TPK-folliküler varyant/FV ve 10 TPK-klasik varyant/KV) ve 20 AN olgusu histopatolojik ve sitopatolojik açıdan gözden geçirildikten sonra, tüm olgular CK-19, HBME-1, Gal-3 ve NF-κB immunboyanma skorları açısından değerlendirilmiştir. Tüm bulgular ilgili gruplar içerisinde istatistiksel açıdan kendi aralarında karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İnce iğne aspirasyon biyopsilerinde nükleer irileşme, nükleer üstüste binme ve kromatin kabalaşmasının varlığına göre TPK-MFV ile TPK grupları arasında ve malign lezyonlarla AN grubu arasında anlamlı fark bulunurken (p≤0.05) TPK-MFV ile AN arasında bu bulgular açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Değerlendirilen diğer sitolojik parametreler grupları ayırmada kullanışlı görülmemiştir. İmmunhistokimyasal olarak CK-19, HBME-1 ve NF-κB boyanma skorları açısından, TPK-MFV/TPK-KV, TPK-MFV/AN grupları ve tüm malign lezyonlar/AN grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark bulunmuştur (hepsi için p<0.05). Gal-3 boyanma skorları da TPK-MFV/TPK-KV grupları ve tüm malign lezyonlar/tüm benign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklı bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda fark gözlenmemiştir. Ayrıca tüm İHK'sal belirteçlerin boyanma skorlarının birbirleriyle zayıf ya da orta derecede korelasyon gösterdikleri saptanmıştır. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Tiroid İİAB'lerinde, sitopatolojik verilerin ayrıntılı ele alınması tanıya katkıda bulunmakla birlikte AN ile TPK-MFV grupları arasında arasında ayırıcı tanıya götürecek ek kriterler sağlamamaktadır. Benzer biçimde, immunhistokimyasal belirleyicilerden elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, NF-κB'nin CK-19, HBME-1 and Gal-3 ile birlikte kullanıldığında işe yarayabileceği, ancak tek başına ek bir yardım sağlamadığı sonucuna götürmüştür.
Endometriumun hiperplastik lezyonları ve malign tümörlerinde PAX2 ve PAX8 ekspresyonunun histopatolojik tanı ve sınıflandırmaya katkısı
Giriş ve Amaç: Endometrial karsinomlar genellikle karşılanmamış östrojenin etkisiyle oluşan endometrial hiperplazilerden gelişmektedir. Doğru klinik değerlendirmeler için bugüne dek endometrial hiperplazilerde değişik sınıflandırmalar yapılmış ve bu lezyonları ayırt ettirici çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Çalışmamızda, atrofik endometriumdan tümöre dek uzanan yelpazedeki olgularda PAX2 ve PAX8'in anlamlı bir değişim gösterip göstermediğini sınamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010-2015 yılları arasındaki 10 proliferatif endometrium, 10 atrofik endometrium, 11 düzensiz proliferatif endometrium, 38 endometrial hiperplazi ve 51 endometrioid adenokarsinom olgusuna ait doku örneklerinde PAX2 ve PAX8 immunhistokimyasal boyaları çalışılmıştır. Bulgular: Değerlendirmede en yüksek PAX2 ve PAX8 ekspresyon ortalaması normal endometriumda (sırası ile %98,20 ve %98,00), en düşük ise endometrioid adenokarsinomda ( sırası ile %7,01 ve %60,80) saptandı. Normal endometriumdan tümöre dek uzanan spektrumda, PAX2 ve PAX8 ekspresyonunda düşüş görüldü. PAX2 ve PAX8'in, tümördeki ekspresyon oranı ve yoğunluğu, Ki-67, p53 ekspresyonu, tümörün histolojik derecesi ile diğer prognostik faktörler olan, myometrial invazyon derinliği, lenfovasküler invazyon, serviks tutulumu, lenf düğümü metastazı ile karşılaştırıldığında anlamlı ilişki bulunamadı (p>0,05). Sonuç: Son zamanlarda jinekolojik malignitelerde PAX2 ve PAX8 proteinlerinin ekspresyonu merak uyandıran bir konu olmuş ve bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Çoğu çalışmada PAX2'nin PTEN gibi, endometrial karsinomlarda düşük ekspresyon gösterdiği, bazı yayınlarda ise yüksek ekspresyon gösterdiği bildirilmiştir. PAX8 ile yapılan çalışmalarda, bu proteinin daha çok müllerian orijini göstermedeki yararı tartışılmış olup endometriumun hiperplastik lezyonlarında nasıl bir ekspresyon paterni gösterdiği pek çalışılmamıştır. Endometriumun preneoplastik lezyonlarını tanımlamada ve sınıflandırmada PAX2 ya da PAX8'in yararını göstermede daha fazla çalışmaya gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Endometrial hiperplazi, endometriumun malign tümörleri, PAX2, PAX8.
Klasik hodgkin lenfomada cd68 ve cd163 ile belirlenen tümör-ilişkin makrofaj yoğunluğunun latent EBV enfeksiyonuyla ve prognozla ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışmada klasik Hodgkin lenfoma (KHL) olgularında CD68 ve CD163 ile tümör-ilişkin makrofaj (TAM) yoğunluğunu saptamak ve bunun neoplastik hücrelerdeki latent EBV enfeksiyonu, genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım süreleri ile olası ilişkilerini ortaya çıkarmak; ek olarak da bahsedilen değişkenlerin Uluslararası Prognostik skor (IPS), Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu (EORTC) skorlaması gibi prognostik belirteçler ve klinikopatolojik parametreler ile ilişkisinin olup olmadığını açığa çıkarmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 46 KHL olgusu makrofaj yoğunluğunun araştırılması amacıyla CD68 (PG-M1 ve KP1 klonları) ve CD163 belirteçleri ile immunhistokimya (İHK) yöntemiyle boyanarak boyanma oranı değerlendirilmiş, bu oranların medyan değerlerine göre ve daha az ekspresyonun anlamlı olup olmadığını araştırmaya yönelik kesme değerleri oluşturulmuştur. Kromojen in situ hibridizasyon yöntemiyle (CISH) EBER (Epstein-Barr virus encoded RNA) probu kullanılarak olgularda EBV enfeksiyonu olup olmadığı araştırılmıştır. BULGULAR: %40 kesme değeriyle CD68 PG-M1 ekspresyonu artışının ve uluslararası prognostik skorun (IPS) yüksek oluşunun genel sağkalım süresini azalttığı görülmüştür (sırasıyla p=0,047 ve p=0,013). Bunun yanı sıra klinik parametrelerden hastalığın ileri evrede olması, ekstralenfatik tutulumun bulunması, sedimentasyonun 50 üzerinde olması ve olguların EORTC'ye göre kötü risk grubunda yer almasının genel sağkalımı azalttığına yönelik sınırda anlamlılık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,090, p=0,067, p=0,073 ve p=0,076). Progresyonsuz sağkalım süresinin uzun olması ile tutulu nodal alan sayısının 3'ün altında olması arasında anlamlı ilişki izlenirken, EBV enfeksiyonu varlığıyla sınırda anlamlılık saptanmıştır (sırasıyla p=0,043 ve p=0,062). Ayrıca ekstralenfatik tutulum bulunması ve sedimentasyonun 50 üzerinde olmasının hem genel hem de progresyonsuz sağkalım süresin azalttığı yönünde sınırda anlamlılık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,051 ve p=0,090). Her üç makrofaj belirtecinde yoğunluk artışının, klinikopatolojik parametrelerden B semptom varlığı, dalak tutulumun olması, EORTC'ye göre kötü risk grubu ve EBV enfeksiyonun varlığıyla korelasyon gösterdiği izlenmiştir. Aynı zamanda CD163+ makrofajların artışı ile yüksek IPS, sedimentasyon yüksekliği ve ileri yaş arasında (sırasıyla p=0,037, p=0,017, p=0,008); CD68 PG-M1+makrofaj artışı ile sedimentasyon yüksekliği, erkek cinsiyet ve neoplastik hücrelerin orta/fazla sayıda bulunması arasında (sırasıyla p=0,038, p=0,023, p=0,012) ve CD68 KP1+makrofaj artışıyla yüksek IPS arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,038). Çok değişkenli analizde her üç belirteç ile EBV enfeksiyonu ve B semptomları arasındaki, CD163 ve CD68 PG-M1belirteci ile de ek olarak dalak tutulumu arasındaki anlamlı ilişkinin devamlılığı görülmüştür. SONUÇLAR: Bulgular PG-M1 ile belirlenen TAM yoğunluk artışını daha kısa genel sağkalım süresiyle ilişkili olduğunu gösterirken, diğer iki makrofaj belirteciyle sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak her üç makrofaj belirteciyle saptanan TAM artışı ve EBV pozitifliğinin risk gruplarının oluşturulmasında yer alan klinik parametrelerden bazıları ile arasında saptanan anlamlı ilişki, makrofaj yoğunluğunun vurgulanmasının hastaların prognostik risk gruplarının belirlenmesinde kullanılabileceğine ve patoloji raporlarında belirtilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Daha kesin sonuçlar alınabilmesi için, konunun daha çok çalışmada, daha geniş ve daha uzun izlem süreli serilerde ele alınmasının gerekli olduğu düşünülmüştür.
Mide kanserlerinde her-2 gen ekspresyonu ve c-met ekspresyonunun histopatolojik prognostik parametreler ile ilişkisinin araştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada mide karsinomlu olgularda HER-2 pozitifliğinin sıklığını saptamak, artmış HER-2 ekspresyonunun immunohistokimyasal ve silver in situ hibridizasyon (SISH) yöntemleri ile tutarlılığını değerlendirmek, histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisini ortaya koymak hedeflenmiştir. Ayrıca yeni tedavi yaklaşımlarına ışık tutmak açısından c-MET ekspresyon sıklığını, histopatolojik prognostik faktörlerle ve HER-2 ekspresyonu ile ilişkisini belirlemek amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Anabilim dalımızda 1996-2016 yılları arasında gastrektomi materyalinde mide kanseri tanısı alan 203 olgu çalışmaya alınmıştır. Olguların yaş ve cinsiyeti, tümörün yerleşimi ve büyüklüğü, histolojik tipi, invazyon derinliği, perinöral invazyon, lenfovasküler emboli varlığı, lenf nodu metastazı, lokal invazyon ya da uzak metastaz bulguları kaydedilmiştir. HER-2'nin immunohistokimya (İHK) skorunun değerlendirmesi literatür verilerine göre 0, 1+, 2+ ve 3+ olarak yapılmıştır. HER-2 skoru 2+ ve 3+ olan olgularda pozitiflik anlamlı kabul edilmiş, bu olgularda dual silver in situ hibridizasyon (SISH)/İHK metodu uygulanarak amplifikasyon araştırılmıştır. Ayrıca HER-2 İHK'sal boyasıyla pozitiflik elde edilen tüm olgular ile HER-2 İHK'sal skoru negatif (0/1+) olarak değerlendirilen 40 olgu, bir diğer TKR ailesinin üyesi olan c-MET ile boyanarak bulguların histopatolojik verilerle ilişkisi karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Tüm olgular İHK'sal olarak HER-2 ile boyanmış ve pozitiflik %19,2 olarak bulunmuştur. Dual SISH/İHK metodu ile İHK HER-2 skoru (2+) olguların %70'inde, (3+) olguların %94,7'sinde amplifikasyon saptanmıştır (p≤0,05). İHK'sal olarak skor (2+) olan olgularımızın %80'inde (16/20) dual SISH/İHK metodu ile İHK'sal boyanma ya çok zayıf izlenmiş ya da hiç gözlenmemiştir. HER-2 pozitifliği histopatolojik prognostik faktörlerden sadece intestinal tip morfoloji sergileyen tümörlerde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,039). c-MET pozitifliği 79 olgu üzerinden değerlendirilmiş olup %48,1 olarak bulunmuştur. HER-2 (-) olguların daha fazla c-MET (+)'liği (%57,4) gösterdiği saptanmıştır (p=0,044). c-MET pozitifliği histopatolojik prognostik faktörlerle karşılaştırıldığında sadece distal yerleşimli tümörlerde daha sık izlenmiştir (p=0,038). HER-2+/ c-MET+ ko-ekspresyonu %34,4 olarak saptanmıştır. Bu grubu yalnız c-MET (+), yalnız HER-2 (+) ve HER-2-/c-MET- gruplar ile karşılaştırdığımızda histopatolojik prognostik faktörler açısından anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgularda HER-2 pozitif tümörlerin daha çok intestinal morfoloji sergilediği, c-MET pozitif tümörlerin ise daha çok distal yerleşim gösterdiği saptanmıştır. Dual SISH/İHK metodunun optimize edilmesi halinde kullanım kolaylığı sağlayabileceği gösterilmiştir. HER-2 ekspresyonu olanlarda hiç de azımsanmayacak (%34,4) c-MET pozitifliğinin görülmesi, bu olgularda c-MET'in Trastuzumab tedavisine karşı gelişen direncin bir kısmından sorumlu olabileceğini göstermiştir. Ayrıca c-MET'in histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisini daha iyi açıklayabilmek ve hedefe yönelik tedavi geliştirebilmek için skorlama kriterlerinin standardize edilmesi gerektiği ortaya konmuştur.
Malign melanomda kıl follikülü tutulumunun nestin ve sitokeratin 15 ile immunhistokimyasal olarak değerlendirilmesi
AMAÇ: Malign melanomlarda (MM) sınıflama ve evreleme sistemlerinde yer almayan ancak son yıllarda önemi araştırılan kıl follikül tutulumunu (F) histopatolojik olarak değerlendirmek, MM'lerin gelişimi ve ilerlemesinde rol oynadığı düşünülen kök hücrelerin F ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2006 – Mart 2018 arasında, MM tanısı almış 105 olguya ait eksizyonel deri biopsisi ele alınmıştır. Histopatolojik ve prognostik verileri, F durumu ve özellikleri değerlendirilen tümörlere immunohistokimyasal olarak nestin ve sitokeratin 15 (CK15) uygulanmıştır. F (+) 30 melanositik nevüs olgusu ile 10 adet nonneoplastik deri örneği karşılaştırma amacıyla çalışmaya dahil edilmiştir. BULGULAR: MM olgularının 57'si (%54,3) F(+), 48'i (%45,7) F(-) tir. F(+) ve F(-) MM grupları arasında yaş, cinsiyet, lokalizasyon, çap, histolojik alt tip, ülserasyon varlığı, Breslow kalınlığı, Clark düzeyi, mitoz, tümörü infiltre eden lenfositlerin durumu ve pT evresi parametreleri açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir. F(+) MM'lerin büyük çoğunluğunun (%66,7) baş boyun yerleşimli olduğu saptanmıştır. F ilişkin histopatolojik özellikler (tutulan follikül sayısı, tutulum tipi, tutulum paterni, tutuluma bağlı follikül destrüksiyonu) birbirleriyle veya diğer histopatolojik parametrelerle anlamlı bir ilişki göstermemiştir. CK15, MM ve nevüs lezyonlarında ve normal deride tümüyle benzer paternde epidermisin bazal tabakasında ve kıl follikülü epitelinde sitoplazmik pozitiflik göstermiştir. Tümör hücrelerinde sitoplazmik nestin pozitifliği saptanmış olup nestin boyanmasının F(+) ve F(-) MM lezyonları ya da MM ile nevüsler arasında anlamlı bir fark göstermediği, MM'lerin histopatolojik ve prognostik özellikleriyle bir korelasyon içermediği gözlenmiştir. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Halen geçerli sınıflamalara göre, MM raporlamasında yer alan Clark düzeyi ve Breslow kalınlığı belirlenirken, F durumu göz önüne alınmamakta ve bu bulgu raporlarda yer almamaktadır. Çalışmamızda F(+)'liğinin MM'lerde nadir görülen bir durum olmadığı gözlenmiştir. Her ne kadar histopatolojik ve prognostik özellikler ile F arasında anlamlı ilişki saptanmamış olsa da, MM'lerin biyolojik davranışlarında görülen çeşitliliğin açıklanmasına, prognozun ve metastaz riskinin öngörülmesine katkıda bulunabilecek bu parametrenin rapora kaydedilmesinin yararlı olacağı düşünülmüştür. Nestin ve CK15 immunohistokimyasal belirteçleri ile MM gelişimi, yayılımı ya da F'nin melanosit ya da keratinosit kök hücreleriyle ilişkisini kanıtlayacak anlamlı bir veri elde edilmemekle birlikte, kök hücre hipotezinin daha başka belirteçler kullanılarak irdelenmesi önem taşımaktadır. F'nin değerlendirilmesi ve raporlanmasının standardize edilmesi, kullanılan kılavuzların güncellenmesi ve bu konunun önemi hakkında daha çok veri elde edilmesi için geniş serilerde yapılacak ileri çalışmalara gerek vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Malign melanom, kıl follikül tutulumu, nestin, sitokeratin 15
Mesanenin değişici epitel karsinomlarında p53, ki-67, bcl-2 ve p27kip1 ekpresyonunun derecelendirme sistemleriyle ve prognozla ilişkisi
Amaç: DEK'in tedavi yaklaşımının belirlenmesinde patolojik evre ve derece bu potansiyeli belirleyen temel prognostik faktörler olmakla birlikte aynı evre ve aynı derece tümörler arasında bile farklı davranış modellerinin bulunması nedeniyle yeni belirleyicilere gereksinim duyulmaktadır. Gereç - Yöntem: 78 olguya ait, 97 TUR ve 14 radikal sistoprostatektomi materyalinden elde edilen 111 DEK, histolojik derece, LP, MP invazyonu ve evre yanı sıra immunohistokimyasal olarak da p53, Ki-67, Bcl-2 ve p27Kip1 ekspresyonu açısından değerlendirilmiştir. Olgular nüks (gelişim, süre, nükslerde histolojik derece ve invazyon progresyonu) ve ölüm (yaşıyor/öldü, ölüm süresi) açısından da ayrıca incelenmiştir. Bulgular: Tüm derecelendirme sistemleri ile LP, MP invazyonu ve ölüm arasında anlamlı bir ilişki saptanmış (p<0,01);. modifiye Bergkvist derecelendirme sistemi ile nüks süresi arasında da anlamlı negatif korelasyon görülmüştür (p<0,05). Ki-67 ekspresyonu ile tüm derecelendirme sistemlerine göre derece arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmış (p<0,01); ayrıca Ki-67'nin tüm derecelendirme sistemleri için dereceyi öngörmede bağımsız bir değişken olduğu belirlenmiştir. p27Kip1 ile modifiye Bergkvist'e göre derece arasında anlamlı bir ilişki olduğu (p<0,05) ve p27Kip1 boyanma oranının derece arttıkça azaldığı görülmüştür. Ki-67 ile evre arasında da paralellik olduğu ve Ki-67 boyanma oranının evre arttıkça arttığı görülmekle birlikte yalnızca TA tümörler ile T2 tümörler ve yine TA tümörler ile T3 tümörler arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (her ikisi de p<0,05). bcl-2 ile evre arasında ise anlamlı negatif korelasyon (p<0,05 ) saptanmıştır. İzlem süreleri 24 ay veya daha fazla olan olgularla (n=32) ölen olgular (n=13) ayrı ayrı gruplandırıldığında ise gruplar arasında Ki-67 ve p27Kip1 boyanma oranları açısından anlamlı bir fark olduğu görülmüştür (p<0,05 ve p<0,01). Sonuçlar Tüm bu bulguların ışığında modifiye Bergkvist derecelendirme sisteminin daha fazla subgrup içerdiği için nüksü ve nüks süresini öngörmede diğer derecelendirme sistemlerine göre daha üstün olduğu düşünülmüştür. Ayrıca Ki-67 ve p27Kip1'in de prognostik değerleri olduğu; özellikle Ki-67'nin tüm derecelendirme sistemleri için dereceyi öngörmede bağımsız bir değişken olarak kullanılabileceği görülmüştür.
Tiroid folliküler neoplazilerinin ayırıcı tanısında galektin-3, CD44v6 ve tiroid peroksidaz ekspresyonunun yeri
ÖZETTiroid tümörlerinin küçük bir yüzdesini oluşturan folliküler neoplazi başlığıaltında toplanan folliküler adenom (FA), folliküler karsinom (FK), papiller karsinomfolliküler varyant (PKFV) ve adenomatöz nodüllerin (AN) ayırıcı tanılarındagüçlüklerle karşılaşılmaktadır. Çalışmamızda Galektin-3 (gal-3), CD44v6 ve tiroidperoksidazın (TPO) tiroid folliküler neoplazilerinde, benign ve malign ayrımındakiyerini ortaya koymak amaçlanmıştır.Yüzdört olguya ait kesitler DSÖ 2004 sınıflaması ölçütlerine göredeğerlendirilerek yeniden gruplandırıldı (14 AN, 36 FA, 29 FK, 24 PKFV, 1 iyidiferansiye karsinom). mmunohistokimyasal değerlendirmede gal-3 ve TPO ilesitoplazmik, CD44v6 ile membranöz ve/veya sitoplazmik boyanma izlendi.Malign lezyonlarda ekspresyonunun arttığı bildirilen gal-3 için benign/malignayrımında duyarlılık %59.25, seçicilik %84, teşhisteki değerlilik %71.15 olaraksaptandı. Negatifliği maligniteyi ekarte ettirmemekle birlikte özellikle histolojik açıdanmaligniteden kuşkulanılan ancak tüm ölçütlerin karşılanmadığı olgularda pozitifboyanma malign özellik ya da potansiyel lehine değerlendirilebilir. Benign/malignayrımında morfolojinin üstünde olmayıp morfolojik bulgulara destek olarakkullanılabilecek bir belirleyicidir.TPO için %80'nin altında boyanma malignite lehine kabul edildiğindebenign/malign ayrımında duyarlılık %61 , seçicilik %70, teşhisteki değerlilik %65.4olarak belirlendi. Onkositik varyant folliküler adenomda azalmış ekspresyon saptandı.FA/malign ayrımında seçiciliği %30.55'e düşmekteydi. Tek başına benign/malignayrımında yeterli olmayıp klinik ve histolojik açıdan malignite kuşkusu varlığında,düşük ekspresyon, gal-3 pozitifliği ile birlikte olduğunda malignite lehineyorumlanabilir.Çalışmamızda CD44v6'nın duyarlılığı %20.4, teşhisteki değerliliği %52.9olarak saptanmış olup benign-malign ayrımında kullanılabilecek bir belirleyici olarakgörünmemektedir.
Dermatofibrom, dermatofibrosarkoma protuberans ve fibrosarkomatöz transformasyon gösteren dermatofibrosarkoma protuberans tanısında Stromelysin 3, Apolipoprotein D ve CD34 immunohistokimyasal belirleyicilerinin önemi
Bu çalışmada 24 DF, 26 DFSP ve 12 DFSP-FS olgusu ele alınarak yaş, cinsiyet, çap gibi klinik özellikler yanı sıra histopatolojik özellikler gözden geçirildi. İmmunohistokimyasal olarak Apo-D, CD34 ve ST3'ün tanı ve ayırıcı tanıdaki yararlılıkları irdelendi. Bulgular kısaca gözden geçirildiğinde, derinin fibrohistiyositik tümörlerinden DF, DFSP ve DFSP-FS olgu gruplarında hastanın yaşı, lezyonun yerleşimi ve çapı gibi klinik özelliklerinin istatistiksel olarak farklı olduğu dikkati .çekmiştir. Lezyonun gövde yerleşimli olması, çapının büyük olması, hasta yaşının ileri olması daha çok maligniteyi düşündürmektedir. Histopatolojik olarak subkutan dokuda bal peteği tarzında infiltrasyon, belirgin storiform patern ya da balık sırtı paterninde uzun demetler şeklindeki dizilim, epidermiste atrofi ve sağlam bir dermal zon bırakmaksızın epidermise kadar uzanım, yüksek mitotik oran malignite lehine yorumlanabilecek histopatolojik kriterler olarak gözlenmiştir. Fibrosarkomatöz alanlar taşıyan DFSP lezyonlarının tedavi biçimi ve prognozu ile ilgili sonuçlar henüz kesinleşmediği için ve daha agresif davranış gösterebilecekleri yönünde bulgular olduğu için bu alanları vurgulamak ve yakın izlem yönünden klinisyeni uyarmak açısından rapora ?Dermatofibrosarkoma protuberans + Fibrosarkom? ya da ?Fibrosarkomatöz değişim gösteren DFSP? tanısının yazılması önem taşımaktadır. İmmunohistokimyasal açıdan CD34 halen en güvenilir belirleyici olarak yerini korumaktadır. CD34 pozitifliği DFSP tanısını, negatifliği ise DF tanısını kuvvetle desteklemektedir. ST3'ün güçlü ve diffüz pozitifliği daha çok DF'lerde karşımıza çıkan bir bulgu olmakla birlikte DFSP'lerde gözlediğimiz ST 3 boyanma yüzdesi, daha önceki çalışmalara göre daha yüksek olup bu durum, ST3'ün kesin ayırım için tek başına kullanılabilecek bir belirteç olmadığını düşündürmüştür. Bu noktada, zayıf pozitifliklerin pek anlamlı olmadığı, güçlü ve diffüz boyanmaların gerçek pozitiflik olarak ele alınmasının daha uygun olacağı ve ST3 ile hiçbir boyanma göstermeyen lezyonlarda DF tanısından uzaklaşmak gerektiği söylenebilir. DFSP'lerde CD34'e eşlik eden kuvvetli sitoplazmik Apo D pozitifliği, buna karşın DF lezyonlarında hemen hiç Apo D boyanmasının gözlenmemesi, Apo D'nin ayırıcı tanıda CD34 ile birlikte kullanılabilir tamamlayıcı bir belirleyici olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda elde edilen immunohistokimyasal veriler bir araya getirildiğinde günümüzde yaygın olarak kullanılan CD 34'ün halen güvenilirliğini koruduğu, Apo D ve stromelysin 3'ün CD 34'e yardımcı immunohistokimyasal boyalar olarak derinin fibrohistiyositik lezyonlarında benign ve malign lezyonlar arasındaki ayırıcı tanıda kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Malign lezyonlar (DFSP ve DFSP-FS) arasındaki ayırıcı tanı ya da DFSP'ler içindeki FS alanlarının saptanması için bu immunohistokimyasal belirleyicilerin hiçbiri tam anlamıyla yardımcı olamamaktadır. Fibrosarkomatöz değişimin tanısı, hâlâ hematoksilen-eozin boyalı kesitlerde uzun fasiküllerin oluşturduğu balık sırtı diziliminin görülmesi, yüksek atipi ve pleomorfizm, mitotik oranın yüksekliği gibi histopatolojik bulgulara dayanmaktadır.
Memenin duktal karsinomlarında brca-1, brca-2 ve cox-2 immun belirleyicilerinin tümör diferansiyasyonu ve diğer prognostik parametrelerle ilişkisi
Meme karsinomları kadınlarda en sık görülen karsinomlardır ve kansere bağlı ölümlerde akciğer karsinomlarından sonra ikinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda mamografinin daha yaygın kullanımı ile meme karsinomlarının görülme sıklığında da artış saptanmıştır. Meme kanserlerinin erken evrede yakalanabilmeleri için kanser risklerinin ve bu riskleri taşıyan kişilerin saptanabilmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmada tüm meme kanserlerinin %10'unu oluşturan ailesel meme kanserlerinde etkili olduğu bilinen BRCA-1 ve BRCA-2 gen mutasyonlarının immunohistokimyasal olarak saptanması ve meme kanserlerinin prognozunu öngörmede yardımcı olabileceği belirtilen Cox-2'nin belirlenmesi ve tümör diferansiyasyonu ve diğer prognostik parametrelerle karşılaştırılması amaçlandı. Seçilen olgulara rutin immünohistokimyasal belirleyiciler yanı sıra BRCA-1, BRCA-2 ve Cox-2 immun belirleyicileri uygulandı. Altmışbiri invaziv duktal karsinom, 2'si yüksek dereceli duktal karsinoma in situ tanıları alan 63 olgu değerlendirildi. Olguların 13'ünde invaziv alanlara komşu in situ komponent de bulunmaktaydı. Uygulanan BRCA-1 immun belirleyicisi ile sitoplazmik boyanma değerlendirildi. Olguların 46'sında (%73) boyanma saptanmazken, 9'unda (%14,3) fokal hafif, 6'sında (%9,5) hafif ve 2'sinde (%3,2) ise orta derece sitoplazmik boyanma izlendi. Boyanma paternleri tümörün histolojik derecesi, lenf düğümü metastazı, tümör boyutu ve prognozu belirlemede önemi olduğu bilinen östrojen ve progesteron reseptörü, c-erbB-2, p53 ve Ki-67 proliferasyon indeksi ile karşılaştırıldı ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı. BRCA-1 ekspresyonunun kaybının mutasyon göstergesi olduğunu belirten yayınlar temel alındığında çalışmamızda BRCA-1 mutasyonunun olguların %76'sını oluşturduğu görülmüştür. Ancak ailesel meme kanserlerinin tüm meme kanserlerinin en fazla %10'unu oluşturduğu bilindiğinden oldukça yüksek bulunmuştur. Bu durum öncelikle BRCA-1 belirleyicisinin sensitivitesinin düşük olmasıyla açıklanabilir. BRCA-1 geninin büyüklüğü ve mutasyonun çeşitliliği de göz önüne alındığında, bu genle ilgili olarak daha ileri araştırmalar yapılarak immunohistokimyasal yöntemle güvenilir ve tutarlı sonuçlar verecek belirleyicilerin geliştirilmesi gerekmektedir. BRCA-2 immun belirleyicisi ile 63 olgudan yalnızca 3'ünde (%4,8) boyanma saptanmamış ve bu olguların BRCA-2 gen mutasyonlarına sahip olabileceği düşünülmüştür. Ancak genetik analiz ile doğrulanamamış olmakla birlikte literatürdeki oranla uyumluluk görülmektedir. BRCA gen mutasyonlarının immunohistokimyasal yöntemlerle belirlenebildiğini belirten çok az yayın bulunmaktadır. Çalışmamızda BRCA mutasyonlarının bulunduğu düşünülen olgularda izlenen histopatolojik ve immunohistokimyasal özellikler literatürde belirtilenlerle örtüşmemesi serimizdeki olgu sayısının düşüklüğü ile açıklanabilir. Meme kanserlerinde prognozu öngörmede rolü olabileceği belirtilen Cox-2 immun belirleyicisi ile tümör boyutu, lenf düğümü metastazı, tümörün histolojik derecesi arasındaki ilişki araştırlımış ve istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamştır. Cox-2 prognozda önemi olduğu bilinen östrojen ve progesteron reseptörü, p53 ve Ki-67 ile karşılaştırımış, istatiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Cox-2 ile c-erbB-2 arasında zayıf anlamlılık gözlenmiştir. Sağkalım oranları değerlendirildiğinde Cox-2 ile %50'nin altında boyanma gösteren olgularda sağkalım oranı %90 iken %51 ve üzerinde boyanan olgularda ise sağkalım oranı %83,3 saptanmıştır. Cox-2'nin prognozu belirlemede yararlı bir faktör olabileceği düşünülmüştür. Sonuç olarak; bu çalışmanın amacı yönünde yeni bilgilere ulaşmak için daha geniş olgu serilerinde çalışılması gerektiği, ek olarak genetik analize göre daha ucuz ve pratik bir yöntem olan immunohistokimyanın kullanılabilmesi için daha duyarlı ve tutarlı boyanma paterni gösterecek yeni belirleyicilerin geliştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Kronik lenfositik lösemi / küçük lenfositik lenfomada ZAP-70, CD38 ve Fas/Fas ligand ekspresyonunun kemik iliği tutulum paternleriyle ilişkisi ve prognostik değeri
Bu çalışma, CLL/SLL'de hızlı progresyon ve agresif gidişle ilişkileri son yıllarda çeşitli çalışmalarla belirlenen zeta associated protein-70 (ZAP-70) ve CD38 proteinleri ile apoptozisi indükleyen ve söz konusu tümörde kötü prognostik indikatör olduğuna ilişkin kuşkular bulunan Fas ve bunun ligandı olan Fas ligand (FasL) arasındaki olası ilişkileri değerlendirmek ve bunların ekspresyonunun kemik iliği tutulum paternleri ile bağlantısı olup olmadığını ortaya koymak amacıyla planlanmıştır.Sekiz yıllık süre içinde kemik iliği biopsisinde CLL/SLL tanısı konan ve tanıları akım sitometriyle doğrulanan 50 olgunun kemik iliği biopsi materyallerinin parafin bloklarından elde edilen kesitlere avidin-biotin peroksidaz yöntemiyle ZAP-70, CD38, Fas ve FasL antikorları uygulanmıştır. Tümör hücrelerinin her bir antikorla boyanma oranları çift-kör semi-kantitatif bir yöntemle saptanarak birbirleriyle karşılaştırılmış; her bir antikor ise kendi içinde kemik iliği tutulum paternleri (diffüz, interstisiyel, noduler) açısından değerlendirilmiştir.Kötü prognostik belirleyici oldukları yaygın olarak kabul edilen ZAP-70 ve CD38'in tümör hücrelerince ekspresyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir paralellik (P=0.002) bulunmuş; benzer bir paralellik bu iki belirleyici ile FasL arasında da saptanmıştır (sırasıyla P=0.023 ve P=0.021). Fas ekspresyonu ile diğer üç belirleyici arasında anlamlı bir ilişki kurulamamıştır. Kemik iliği tutulum paternleri açısından ise, ZAP-70 ekspresyonunun diffüz tutulumda interstisiyel ve noduler tutuluma göre istatistiksel olarak anlamlı biçimde fazla olduğu saptanmıştır (sırasıyla P=0.029 ve P=0.037). Diğer belirleyicilerle, kemik iliği tutulum paterni ile boyanma oranı arasında anlamlı bir ilişki görülmemiştir.CLL/SLL'de ZAP-70 ve CD38 ekpresyonlarının kötü prognostik belirleyiciler oldukları kabul edilmek kaydıyla, artmış FasL ekpresyonunun da ek bir negatif prognostik parametre olarak kullanılabileceği ve kemik iliğinde diffüz CLL/SLL infiltrasyonunun kötü prognoz belirtisi olarak dikkate alınmaya devam edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Mide karsinogenezinde maspinin yeri ve bunun neoanjiogenez ile apoptozis üzerindeki etkisi
Bu çalısma, normal mide mukozası, intestinal metaplazi, displazi vekarsinomdan olusan mide karsinogenez basamaklarında, bir tümör supresörolarak görev yaptığı düsünülen maspinin etki mekanizmasını arastırmaküzere planlanmıstır. Bu yönde neoanjiogenez üzerindeki etkisininbelirlenmesi için, VEGF ve COX-2 ile, apoptoz üzerindeki etkisininbelirlenmesi için ise antiapoptotik Bcl-2 ve proapoptotik Bax proteinleriesliğinde değerlendirilmistir.Çalısmamızda 56'sı mide karsinomu, 8'i displazi, 35'i intestinalmetaplazi tanısı almıs toplam 64 olguya ait kesitlere maspin, COX-2, VEGF,Bcl-2 ve Bax immunbelirleyicileri uygulanmıstır. Tümör hücrelerinin buantikorlarla boyanma oranları saptanarak birbirleriyle karsılastırılmıs; her birantikor ise kendi içinde karsinom, displazi, intestinal metaplazi ve normalmide mukozası alanlarındaki boyanma oranları açısından değerlendirilmistir.Demografik verilerle ilgili farklılık gösteren özellikler, olgu grubundadiffüz tipte mide karsinomunun genç yas grubuna sınırlı olmayıp, tüm yaslaradağılım göstermesi ve erkeklerde daha sık görülmesidir. Ayrıcaçalısmamızda tümör çapı ile lenf nodu tutulumu ve tümör çapı ile invazyonderinliği arasında pozitif korelasyon olduğu saptanmıstır.?mmunohistokimyasal olarak, maspin ekspresyonunun karsinom vedisplazide, intestinal metaplazi ve normal mide mukozasına göre daha azolduğu görülmüstür. Ayrıca intestinal tipte mide karsinomunda, maspinpozitifliğinin daha yüksek olduğu saptanmıstır. Bu sonuçlar bize maspininnormal mide mukozasında eksprese edilen bir protein olduğunu, normal midemukozasından karsinoma doğru ilerledikçe ekspresyonunun düstüğünü ve bunedenle maspinin tümör supresör etkisi olduğunu düsündürmüstür. Maspinekspresyonu tümör çapı, lenf nodu metastazı ve tümörün invazyon derinliği70gibi pronostik faktörlerle karsılastırıldığında ise anlamlı iliski saptanamamısve maspinin tümör progresyonundaki etkisi belirlenememistir.Çalısmamızda, normal mide mukozası, intestinal metaplazi, displazi vekarsinom örneklerinin büyük çoğunluğunda güçlü ve seçici COX-2ekspresyonu izlenmesinden dolayı COX-2'nin, karsinom gelisiminiaçıklamada ayırt edici bir özellik tasımadığı düsünülmüstür. Ayrıca normalmide mukozal örneklerinde izlediğimiz COX-2 pozitifliği, bize normal fizyolojiksüreçlerde COX-2'nin de rol alıyor olabileceğini düsündürmüstür. Elde edilenveriler literatürle birlikte yorumlandığında, mide karsinomlarında Bax proteinekspresyonunun, karsinogenezde önemli bir rol oynadığı ancak prognostikparametreler üzerinde etkisi olmadığı düsünülmüstür. Çalısmamızda VEGFekspresyonu ile ilgili olarak primer antikordan veya immunohistokimyasalyöntemden kaynaklanan bir yetersizlik olduğu sonucuna varılmıstır. Busebeple elde dilen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmemistir.Bu bulgularla, maspinin mide karsinogenezinde anjiogenez ve apoptozgibi etki mekanizmalarıyla ilgili yorum yapmamızı sağlayacak yeterli veri eldeedilememis olmasına rağmen, mide karsinogenez basamaklarında önemli birrolü olduğu sonucuna varılmıstır. Ek olarak, maspin immunoreaktivitesinindeğerlendirilmesinde, ekspresyonun derecesinin değil, pozitif veyanegatifliğinin daha anlamlı olduğu düsünülmüstür.
Tiroid papiller karsinom, papiller mikrokarsinom ve tiroid papiller karsinomun lenf nodu metastazında apopitoz ve hücre siklusu ile ilgili belirleyicilerin (p16, p21, p27, p53, bcl-2, bax, bcl-x ve siklin-D1) doku mikroarray yöntemiyle saptanması
AMAÇ: Bu çalışmada apoptoz ve hücre siklusuna ilişkin gen ürünlerinin TPK patogenezindeki rolünü belirlemek ve DMA yöntemini kullanıma sokmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz dört TPK, 22 TPMK, 12 TPK-LNM ve 20 AN olgusu p16, p21, p27, p53, bcl-2, bax, bcl-xL ve siklin D1 İHK boyanması açısından DMA yöntemiyle incelendi.? BULGULAR: AN'lerin bcl-2 boyanması diğer malign gruplara göre anlamlı derecede farklıyken TPK'larda tüm gruplardan daha yüksek bcl-2 ekspresyonu görülmüştür. p53, malign olgu gruplarında benignlere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. p53 ile bax boyanma yüzdeleri arasında iyi derecede pozitif korelasyon görüldü. p16, TPK ve TPMK gruplarında, AN grubuna göre anlamlı derecede yüksek boyanırken TPK-LNM grubu, primer tümör gruplarından anlamlı derecede yüksek p16 pozitifliği göstermekteydi. p21, malign lezyonlarda benign olanlara göre anlamlı derecede yüksek oranda ve güçlü boyanmıştı. p16 ile p21 boyanma yüzdeleri arasında orta derecede (r=0,30), p21 ile siklin D1 boyanma yüzdeleri arasında iyi derecede (r=0.64) pozitif korelasyon bulundu. TPK-LNM grubunda p27ile boyanan olgu yoktu. Siklin D1 ile en yüksek boyanma yüzdesi TPK-LNM grubunda olup, diğer gruplarla arasında anlamlı fark saptandı.? TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Bu çalışmada, TPK karsinogenezinde bcl-2 ailesi başta olmak üzere hücre siklus düzenleyicilerinin önemli rol oynadığı yorumuna varılmıştır. Siklin-CDK kompleksi üzerinden görev yapan siklin bağımlı kinaz inhibitörü belirteçlerin, daha çok malignite potansiyeli, progresyon ve kötü prognozla ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bir transkripsiyon faktörü olan p53 ise hem apoptozu, hem de hücre siklusunu kontrol eden proteinlerle etkileşerek TPK patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır.DMA yönteminden en yüksek verimi alabilmek için teknik işlemlerin özenle ve baştan sona dikkatle yürütülmesi gerekmektedir.
Mesane üroteliyal neoplazilerinde D2-40 ile saptanan lenfatik damar yoğunluğunun ve lenfatik endoteliyal büyüme faktörlerinin (VEGF-C and VEGF-D) ekspresyonunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Bu çalışmada mesanenin 12 DMPPÜN, 84 DDPÜK ve 88 YDPÜK olgusu ile 8 CİS odağı ve 30 normal mukoza örneği yaş, cinsiyet, nüks, progresyon gibi klinik özellikler yanı sıra histopatolojik özellikler ile gözden geçirilmiştir.D2-40, VEGF-C ve VEGF-D ekspresyonları tümör derecesi, tümör evresi, tümörün nüks ve progresyonundaki yararlılıkları açısından immunhistokimyasal yöntemle incelenmiştir.PÜN'lü olguların yaşı tümörün histolojik derecesi ve invazyon derecesi (pT) ile pozitif korele bulunmakla birlikte (sırasıyla p?0,001, p=0,01), erkek ve kadın olgular arasında histolojik derece ve invazyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Nükslü grupta, nükssüz gruba göre histolojik derece ve invazyon daha yüksek saptanmıştır(sırasıyla p=0,006, p=0,000). Nüks gösteren toplam 34 olgunun 11'i histolojik derece progresyonu,18'i invazyon açısından progresyon göstermiştirNormal mukozada bulunan LDY, neoplastik oluşumlarda bulunan LDY'den daha düşük saptanmıştır (p=0,003). Tümörlü olgularda ise LDY, histolojik dereceve invazyon derecesi ile ilişkili olmakla birlikte nüksü öngörmede değerli bulunmamıştır. Artmış LDY'nin mesane ÜK'lerde prognostik belirleyicilerden olan histolojik derece (p=0.000) ve invazyon kapasitesi ile (p=0,001) ilişkili bulunması nedeniyle LDY'nin kötü prognoz ile ilişkili olduğu düşünülebilir. Çalışmamızda VEGF-C ekspresyonu arttıkça histolojik derece (p=0,026) ve invazyon derecesinin (p=0,034) azaldığı görülmektedir. VEGF-D ekspresyonu ise klinikopatolojik parametrelerden hiçbiri ile ilişkili bulunmamıştır. Literatürde mesane ÜK'lerinde VEGF-C ve VEGF-D için prognostik belirleyici olarak çelişkili sonuçların olması bu büyüme faktörlerinin geniş serilerde yeni antikorlarla araştırılması gerektiğini düşündürmüştür.
Glioblastomlarda nöronal diferansiyasyon, EGFR aşırı ekspresyonu ve EGFR gen amplifikasyonunun birbirleriyle ve prognozla ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışmada primer glioblastomlarda (GB) nöronal diferansiyasyonun ve epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) aşırı ekspresyonunun/gen amplifikasyonunun ortaya konması ve bu parametrelerin birbirleriyle, yaş ve cinsiyetle, tümör yerleşimiyle, operasyon şekliyle, Ki-67 proliferasyon indeksiyle, tedavi modaliteleriyle ve sağkalım süresiyle olası ilişkilerini araştırmak amaçlanmaktadır.GEREÇ VE YÖNTEM: Elli iki primer GB olgusu nöronal diferansiyasyonun varlığını araştırmak amacıyla nörofilament proteini (NFP) ve sinaptofizin ile immunhistokimya (İHK) yöntemiyle boyanarak boyanma oranı ve şiddeti açısından skorlandırılmıştır. Bir diğer nöronal belirleyici olan nöronal nükleer antijen (Neu-N), aşikar tümöral hücrelerinde GFAP'la birlikte dual IHK yöntemiyle değerlendirilmiştir. Yine IHK yöntemiyle EGFR aşırı ekspresyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksi saptanmış, ayrıca, dual EGFR-silver in situ hibridization (SISH)/ kromozom 7-chromogen in situ hibridization (CISH) yöntemiyle EGFR gen amplifikasyonu araştırılmıştır.BULGULAR: Yaşla sağkalım süresi arasında negatif korelasyon saptanırken (p=0.001), NFP-sinaptofizin (p=0.000) ; NFP-Neu-N (p=0.002); sinaptofizin-Neu-N (p=0.015) ekspresyonları arasında ve Neu-N ekspresyonu-EGFR amplifikasyonu (p=0.012); EGFR aşırı ekspresyonu-EGFR amplifikasyonu (p=0.001) ile EGFR amplifikasyonu-frontal lob yerleşimi (p=0.006) arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca EGFR gen amplifikasyonu olan ve tümörü frontal lob yerleşimli hastalarda 18 aydan fazla sağkalım şansı daha fazla bulunmuştur (sırasıyla p=0.018 ve p=0.018). Nöronal diferansiyasyonla sağkalım arasında olduğu gibi, diğer parametrelerin de birbiriyle ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.SONUÇLAR: Bulgular EGFR gen amplifikasyonunun daha uzun sağkalımla ilişkili olabileceğini gösterirken, nöronal diferansisasyon ve sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Neu-N ekspresyonu ile EGFR amplifikasyonu arasında ortaya konulan pozitif korelasyon ise sağkalım istatistiklerine yansımamış ve daha geniş serilerle yeni çalışmalar yapma gereğine işaret etmiştir.
Kronik karaciğer hastalığında fibrogenezis sürecinin histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler (TGF-B1, FSP1-S100A4, ?-düz kas aktini, kollagen tip 1 ve E-kaderin) eşliğinde değerlendirilmesi
AMAÇ: Karaciğerde herhangi bir toksik ya da iltihabi hasara karşı gelişen fibroziste en fazla rol oynayan anahtar hücre HSH'lerdir. Bu süreçte fibrojenik bir sitokin olan TGF-ß'nın fonksiyonu, HSH'ler aracılığı ile Kollagen tip I salgılatarak ESM'in yeniden yapılanmasını sağlamaktır. Son yıllarda fibrozis konusunda yapılan çalışmalarda sadece HSH'lerin değil EMT gösteren hücrelerin de ekstrasellüler matriks proteinlerini salgıladığı düşünülmektedir. Çalışmamızda aktive HSH'lerin ve tüm bunlara yol açan TGF-ß'nın değişen fibrozis evreleriyle ilişkisini ve epiteliyal mezenkimal dönüşüm gösteren hücrelerin varlığını göstermek amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Bölümümüzde karaciğer biopsi materyallerinde kronik viral hepatit tanısı almış farklı fibrozis skorlarına sahip 70 olgu ve 20 adet kontrol olgusu seçilerek tümüne immunohistokimyasal belirleyicilerden TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini, Kollagen Tip I ve E-kaderin uygulanmıştır.BULGULAR ve SONUÇLAR: Artan fibrozis derecesi ve inflamasyonla TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonları artmıştır. Bu bulgu fibrogenezis sürecinde bu moleküllerin rol oynadığını düşündürmektedir. Özellikle HCV'ye bağlı kronik hepatit olgularında HBV'ye göre TGF-ß1, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonu arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. FSP1/S100A4 fibroblastlar dışında diğer yangı hücrelerini de boyadığından spesifik olmadığı sonucuna varılmıştır. Dual immunohistokimyasal boyama yöntemiyle karaciğerde EMT gösterdiği düşünülen hepatositler saptanmıştır.
Renal hücreli karsinomlarda CD47 ekspresyonunun prognostik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Böbrek hücreli karsinomlar, erkeklerde en sık görülen 9. kanser türü iken kadınlarda 14. sıradadır. Tüm dünyada kansere bağlı ölümlerde en sık 16. neden olup, mortalite oranı her yıl yaklaşık %1,5-5,9 oranında artmaktadır. İntegrin ilişkili protein (IAP) olarak da bilinen ve bir hücre yüzey protein olan CD47, immünoglobulin ailesinin bir üyesidir. CD47, immün hücre aktivasyonu, hücre migrasyonu ve nöral gelişim gibi bir çok biyolojik süreçte önemli bir role sahiptir. Yapılan çalışmalarda CD47 proteinin mesane, over, prostat, meme ve kolon karsinomu birçok tümörde ekspresyonunun arttığı ve bu artmış ekspresyonun kötü prognoz ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu çalışmada; renal hücreli tümör olgularında CD47 ekspresyonunun prognostik parametreler (tümör tipi, tümör çapı, histolojik derece, patolojik evre, kapsül invazyonu, lenfovasküler invazyon ve metastaz varlığı) ile korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. 2005 ile 2018 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastenesi'nde,160'ı renal hücreli karsinom, 26'sı ise onkositom tanısı alan toplam 186 hasta çalışmaya dahil edildi. Renal hücreli karsinom olguların 37 tanesi berrak hücreli BHK, 30 tanesi kromofob BHK, 30 tanesi papiller tip 1 BHK, 29 tanesi papiller tip 2 BHK ve 34 tanesi de sınıflandırılamayan BHK olgularından oluşmakta idi. İmmunohistokimyasal olarak CD47 antikoru, otomatik immünohistokimya boyama cihazı (Ventana Ultra Auto- Stainer) ile çalışıldı. Tümör hücrelerinin %1'inden fazlasında, stoplazmik veya membranöz CD47 ekspresyonu pozitif kabul edildi. Endotel hücreleri pozitif iç kontrol olarak kullanıldı. CD47 ekspresyonu ile gruplar arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Sınıflandırılamayan BHK olgularında; CD47 ekspresyonu ile hayatta kalma süresi, metastaz ve kapsül invazyonu arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu. Diğer gruplar arasında ise CD47 ekspresyon ile prognostik parametreler arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. alışmamız, CD47 ekspresyonunun böbrek tümörlerinde araştırıldığı ilk çalışmadır. CD47 antikorunun renal hücreli karsinomlardaki ekspresyon profilini ortaya çıkarmak geniş ölçekli daha çok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: böbrek karsinomu, CD47, prognoz
Malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomlarında claudin 3 ve 4 immünreaktivitesinin karşılaştırılması
ÖZETMAL GN MEZOTELYOMA VE AKC ĞER ADENOKARS NOMLARINDACLAUD N 3 VE 4 MMÜNREAKT V TES N N KARŞILAŞTIRILMASIEK Z, ŞuleUzmanlık tezi, Patoloji Anabilim DalıTez Danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Ediz TutarHaziran 2007, 53 sayfaClaudinler hücre ve dokulara spesifik en az 20 alt grubu tanımlanmışproteinlerdir. Bu nedenle farklı tümörlerin tanımlanmasında farklı alt tiplerkullanılır. Literatürde malign mezotelyoma olgularında claudin alt grupları ile ilgilitek bir çalışma vardır. Bu çalışmada malign mezotelyoma olgularında claudin 3ve 4 immünreaktivitesini araştırarak bu sonuçları akciğer adenokarsinomları ilekarşılaştırdık. Böylece malign mezotelyoma ayırıcı tanısına katkıda bulunmayıamaçladık.Çalışmada kullanılan malign mezotelyoma tanısı almış 32 olgunun 25'iepitelyal, 7'si bifazik tiptedir. 2. bir grup olarak adenokarsinom tanısı almış 14olgu kullanılmıştır.Claudin 3 ile malign mezotelyoma olgularından 3'ünde pozitifimmünreaksiyon saptanmış olup pozitif reaksiyon saptanan olguların hepsiepitelyal tiptedir. Claudin 3 ile alt gruplar arasında anlamlı bir farkbulunmamıştır. Adenokarsinom olgularında ise 11 vakada pozitif reaksiyonsaptanmıştır. Malign mezotelyoma ve adenokarsinom olgularıkarşılaştırıldığında claudin 3 immünreaktivitesi açısından aralarında anlamlı birfark bulunmuştur.Claudin 4 ile malign mezotelyoma olgularından hiçbirindeimmünreaksiyon saptanmamıştır. Buna karşın claudin 4 ile akciğeradenokarsinomlarının hepsinde pozitif immünreaksiyon tespit edilmiştir. Bu ikigrup claudin 4 immünreaktivitesi açısından karşılaştırıldığında aralarındaanlamlı bir ilişki bulunmuştur.Bu anlamlı farklılıklar claudin 3 ve 4 tümör belirleyicilerinin malignmezotelyoma ayırıcı tanısında kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Malign mezotelyoma, Akciğer adenokarsinomu,Claudin 3 ve 4
Larinks karsinomlarında D2-40 immünoreaktivitesinin klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılması
Lenfatik endotel hücrelerini göstermekte kullanılan bir immünohistokimyasal belirteç olan D2-40, farklı tümör tiplerinde kullanılarak çok sayıda çalışma yapılmıştır. Larinks karsinomları baş boyun bölgesinin en sık görülen tümörleridir. Larinks karsinomlarında, lenf nodlarına metastaz, birçok organda olduğu gibi prognostik öneme sahiptir. Lenfanjiogenez, lenf noduna metastazın erken bir göstergesi olup, bu çalışmada D2-40 ile gösterilebilen lenfatikler ve D2-40 ile boyanan tümör hücreleri ile bazı klinikopatolojik parametreleri karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında tanı almış 114 larinks skuamöz hücreli karsinom olgusu değerlendirmeye alınmıştır. Bu olgulardan 6'sı kadın, 108'i erkek olup, yaş aralıkları 35-87 arasında değişmektedir. Olgulardan 43'ünde servikal bölge lenf nodlarına metastaz mevcut iken 71 olguda metastaz izlenmedi.D2-40 ile yapılan immünohistokimyasal boyama sonucunda, peritümöral alanda izlenen lenfatik sayısı, 0-41 arasında değişmekte olup ortalama değer 12'dir. İntratümöral alandaki lenfatik sayısı 0-30 arasında olup ortalama değer 5 olarak saptanmıştır. Lenf nodu metastazı olan ve olmayan gruplar, peritümöral alandaki lenfatik sayıları açısından karşılaştırıldığında, lenf nodu metastazı olmayan grupta, lenfatik sayılarının düşük olduğu izlenmiştir. Evre ile peritümöral alandaki lenfatik sayıları karşılaştırıldığında, özellikle evre 4'de lenfatik sayısında artış dikkati çekmektedir.Tümör hücrelerindeki boyanma ile grade karşılaştırılmasında, iyi diferansiye tümörlerde, orta/az diferansiye tümörlere oranla tümör hücrelerinde daha yüksek boyanma oranları izlenmiştir. Sonuç istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.011).Lenfatik sayıları ile lenf nodu metastazı, grade, yerleşim yeri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.Her ne kadar, çalışmamızda, larinks karsinomlarında D2-40 prognostik parametre olarak saptanamamışsa da, daha geniş çalışmalarla desteklenerek, özellikle lenf nodu metastazı olmayan olgularda, D2-40 oranına göre takip yapılabileceği akılda tutulmalıdır.Anahtar kelimeler: Laringeal karsinom, D2-40, Lenfanjiogenez
Akciğer kanseri tanısında balgam sitopatolojisi: Yayma ve hücre bloğu yöntemlerinin karşılaştırılması
Tavşan modelinde unilateral supravezikal obstrüksüyona bağlı gelişen renal hücre apoptozisinin analizi
Kalın barsak adenokarsinomları ile adenomlarında COX-2, beta-catenin ve p53 immünoreaktivitelerinin değerlendirilmesi
Kalın Barsak Adenokarsinomları ve Adenomlarında COX-2, ß-catenin ve p53 İmmünoreaktivitelerinin Değerlendirilmesi ve Birbirleriyle karşılaştırılması:Anahtar kelimeler:Kalın barsak karsinomları, adenomlar,COX-2, ß-catenin, p53 immünohistokimyasal inceleme.GİRİŞ: Kalın barsak kanserleri, tüm dünyada kansere bağlı ölümlerden sorumlu akciğer,meme, prostat tümörlerinden sonra dördüncü kanser türüdür. Besin alışkanlıklarının değişmesi ile birlikte ,kanser görülme sıklıklarıda artmıştır.Çalışmamıza alınan kalın barsak karsinomlu ve adenomu bulunan vakaların klinik prognostik ,histolojik özellikleri ve COX-2, ß-catenin ve p53 ile immünohistokimyasal olarak boyanma özellikleri araştırıldı.MATERYAL VE METOD:1998- 2008 yılları arasında, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji laboratuarında incelenen 77'si adenokarsinom, 42'si adenom tanısı almış119 olgu çalışma kapsamına alındı. Adenokarsinomların 36'sı iyi, 25'i orta, 16'sı az diferansiye adenokarsinomdu. Adenomların ise 18'i tübülöz, 15'i tübülovillöz, 9'u ise villöz adenomdu. Vakalar WHO'nun derecelendirme ve evreleme sistemine göre sınıflandırıldı. Kalın barsak kanser ve adenomlarının genel özellikleri, prognostik faktörleri ve COX-2, ß-catenin ve p53 immünoreaktiviteleri incelendi.SONUÇLAR: Adenokarsinomlarda diferansiyasyon ne kadar kötüyse lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon,nekroz ve lenf nodu tutulumunun o kadar sık olduğu görüldü.Adenokarsinomlarda adenomlara göre COX-2 ile boyanma şiddeti ve yüzdesi açısından daha fazla immünoreaktivite izlendi. Az diferansiye karsinomlarda COX-2'nin boyanma şiddeti ve yüzdesi daha fazla izledik. Bu nedenle COX-2'yi kötü prognozu gösteren marker olarak değerlendirdik.ß-catenin adenokarsinom ve adenomlarda benzer immünoreaktivite gösterdi.Adenokarsinomlarda adenomlara göre p53 ile boyanma yüzdesi açısından daha fazla immünoreaktivite izlendi. Az diferansiye karsinomlarda p53 ile boyanma yüzdesi daha fazla izlendi. Bu nedenle p53'ü kötü prognozu gösteren bir marker olarak değerlendirdik.
Prostatın benign, premalign ve malign lezyonlarında Claudin-1 ve Claudin-4 ekspresyonlarının degerlendirilmesi
Amaç: Prostat karsinomları erkeklerde en sık görülen malignitedir. Yasam süresinin uzamasıve yardımcı tanı yöntemleri ile prostat adenokarsinomlarının sıklıgı artmıstır. Çalısmamız daprostatın benign, premalign ve malign lezyonlarında Claudin-1 ve Claudin-4'ün HK'salboyanma özellikler arastırıldı.Yöntem: Ocak 2005 ile Mart 2009 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi PatolojiAnabilimdalı'nda tanı verilen vakalardan 40 prostat adenokarsinomu, 37 benign prostathiperplazisi ve 37 prostatik intraepiteliyal neoplazi vakası çalısma kapsamındadegerlendirildi. 40 adeno karsinom vakasından 1 tanesi (%2,5) iyi diferansiye; 12 tanesi(%30) orta derece diferansiye ve 27 tanesi (%67,5) az diferansiye idi. Olgular gleasondereceleme sistemine göre degerlendirildi.Bulgular: Çalısmaya dahil üç grup arasında yas olarak fark yoktu. Claudin-1 boyanmayogunlugunun gruplara göre dagılımı hesaplandıgında, PCA grubunda Claudin-1 ile negatifveya düsük derecede boyanma gösteren olgular yüksekken; yüksek derecede boyanmagösterenler düsük orandaydı. Claudin-4 boyanma yogunlugu, BPH ve PN olgularındaPCA'na göre istatistik olarak daha yüksek boyanma oranları tespit edildi. BPH grubunda,Claudin-1 ile Claudin-4 arasında pozitif iliski gözlendi. PN grubunda, Claudin-1 ile Claudin-4 arasında pozitif iliski gözlendi. PCA grubunda, Claudin-1 ile Claudin-4 arasında anlamlı biriliski bulunmadı. Buna karsın Claudin-1 ile Gleason skoru negatif ilskili bulunmustur. YaniGleason degeri arttıkça Claudin-1 degeri azalmaktadır. Bundan dolayı Claudin-1 PAC'ununhistolojik özelliklerini ve biyolojik davranısını düzenleyebilecegi görüldü.Sonuçlar: Claudin-1 ve Claudin-4'ün prostat igne biyopsilerinde patologu zorlayan benignmalignayrımında yardımcı olabilecek potansiyele sahip oldugu kanısına vardık.Anahtar kelimeler: Claudin-1, Claudin-4, Prostat adenokarsinomu, Benign ProstatHiperplazisi, Prostat intraepiteliyal neoplazi
Düzce Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji arşivindeki 10 yılık (1999-2008) kanser olgularının genel değerlendirmesi (Epidemiyolojik bir çalışma)
Anahtar kelimeler: Düzce, Kanser, İstatistiksel Dağılım, EpidemiyolojiGİRİŞ: Kanser çağımızda tüm ülkelerde en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Bu nedenle kanserin önlenmesine yönelik çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Kanserle savaşta öncelikle düşmanın kimliği, boyutları ve yaygınlığının bilinmesi temel noktayı oluşturur. Böylece kanserin özellikleri ve davranışının belirlenebilmesi, koruyucu önlemlerin alınması, erken tanı, tedavi, takip ve araştırmaların planlanmasına ışık tutacaktır.Bu çalışma ile Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 1999 -2008 yılları arasında kesin tanı almış kanser hastalarının raporları değerlendirilerek bölgedeki kanser sıklığının saptanması, sık görülen kanser tiplerinin belirlenmesi ve bu bulguların Türkiye ve Dünya geneline göre farklılıklarının bulunarak detaylı çalışmaların yapılmasına yardımcı olmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEMLER: 1 Ocak 1999 yılı ile 31 aralık 2008 yılı arası 10 yıllık dönem içerisinde Düzce Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Anabilim Dal'ında kesin benign veya malign kanser tanısı konmuş dokulara ait raporların retrospektif olarak incelendiği bir araştırmadır. Bu raporlar yıl, yaş, cinsiyet ve sistemlere göre gruplandırılıp benign ve malign dağılımları incelendi. Veriler Microsoft Office Excel 2007 programına girilerek aynı isimlere ait benzer sistemlerdeki aynı tümör tipine ait birden fazla veri tek veri haline dönüştürüldü. Sonuçlar sayılar ve yüzde oranları şeklinde verildi.BULGULAR: Toplam 31916 adet biyopsiye ait rapor geriye yönelik olarak tarandı. Benign ve malign kanser tanısı alan 4740 (% 14.85) olgudan 2204'ü (% 46.49) erkek, 2536'sı (% 53,51) kadındır. Sadece malign olgular değerlendirildiğinde ise toplamda 2076 (% 6.5) olgu bulunmuş olup, bunların 1409 (% 67.80) adeti erkek, 667 (% 32,2) adeti kadın olarak belirlendi Her iki cins birlikte değerlendirildiğinde, kanser en sık; malign olgulara göre 60-69 yaş arasında, benign ve malign tüm olgularda ise 40-49 yaş aralığında görülmekteydi. Olgularda erkek hastalarda özellikle 60 yaşından sonra kanserlerin arttığı, yaş aralığı olarak 60-69 yaş arasında en fazla kanser görüldüğü belirlendi. Kadın hastalarda ise 10-60 yaş aralığında erkeklerden fazla görülürken, en fazla 40-49 yaş aralığında kanser bulundu.Çalışmamızda sistemlere göre benign ve malign tümörlere bakıldığında ilk 3 sırayı deri (% 21.37), kadın genital sistem (% 20.90), sindirim sistemi (% 14.36) almaktadır. Sadece malign olgularımız dikkate alındığında ise bu sıralama deri (% 20.76), solunum sistemi (% 17.27) ve sindirim sistemi (% 17.22) olarak değişmektedir. Erkeklerde 1.erkek genital sistem (% 23.3), 2. solunum sistemi (% 23.1), 3. sindirim sistemi (% 15.8) tümörleri, kadınlarda ise 1.deri (% 28.63), 2. sindirim sistemi (% 20.54), 3.meme (% 14.69) tümörleri görülmüştürSONUÇ: Çalışmamıza ait veriler sonucu bölgemize ait tümör profili ile Türkiye genelinde görülen en sık 5 kanser türü sıralamalarda farklılıklar olmakla birlikte aynıdır. Bu da Türkiye genelinde yürütülen kanserle savaş önlemlerinin bölgemizde de küçük farklılıklarla aynı şekilde uygulanabileceğini göstermektedir.
Mesane kanserlerinde AEG-1,B-katenin ve APC'nin rolü ve prognostik faktörlerle ilişkisi
Amaç: Mesane kanseri erkeklerde dünyada dördüncü, Türkiye'de üçüncü en sık görülen kanser türüdür ve görülme sıklığı ile mortalite oranları artmaya devam etmektedir. AEG-1 meme, kolorektal ve over kanseri gibi birçok kanserin progresyonu ile ilişkili yeni bir onkoproteindir. APC, Beta-Katenin'in negatif regülatörü olan tümör süpresör gendir. Bu çalışmada mesane karsinogenezinde AEG-1, APC ve Beta-Katenin'in rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem-Gereçler: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.D. arşivinden saptanan 66 adet mesane tümörü hastasının sistektomi ve TUR materyaline immünhistokimyasal AEG-1, APC ve B-catenin çalışması yapıldı. Şiddet ve yaygınlığı skorlanıp yaş, tümör tipi, histolojik derece ve evre gibi prognostik faktörler ile istatistiksel olarak ki-kare ve t testi kullanılarak karşılaştırıldı. Bulgular: 66 olguda AEG-1 sitoplazmik boyanması invaziv ürotelyal karsinomlarda noninvaziv papiller ürotelyal karsinom ve in-situ karsinom olgularına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,043). Yüksek evreli tümörlerde AEG-1 ekspresyonu artışı gözlendi (p=0,044). Histolojik derece artışı ile AEG-1 ekspresyonu artışı eğilimi gözlendi ancak istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p=0,137).Anormal Beta-Katenin ekspresyonu ile evre arasında anlamlı ilişki saptandı ( p=0,016). APC ile prognostik faktörler ve tanı grupları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuçlar: İngilizce literatürde mesane kanserlerinde AEG-1 ekpresyonu artışı ile artmış histolojik derece ve progresyon arasında ilişkinin gösterildiği çok fazla yayın yoktur . Bizim çalışmamızda invazivlik ve evre ile ilişki saptanmış olup, AEG-1'in mesane kanseri için onkoprotein olduğunu düşündürmüştür. Beta-katenin WNT sinyal yolağının üyesidir, E-cadherin düzenlenmesinde rol oynar. Nükleer lokalizasyonu birçok kanser gibi mesane kanserinde de bildirilmiştir. Bizim çalışmamızda da evre ve histolojik derece artıkça nükleer ekspresyonunun görüldüğü saptanmıştır.
Endometrium karsinomu ve prekanseröz lezyonları arasında immunohistokimyasal olarak glipikan3, GLUT1, galektin3 ve GATA3 ekspresyonlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmadaki amaç; bir çok dokuda hücresel matürasyonda görevli, neoplastik transformasyonda suçlanan ve maligniteler ile beraber ekspresyonu saptanan Glipikan3, GLUT1, Galektin3 ve GATA3 moleküllerinin endometrium karsinomu ve hiperplazilerinde ekspresyonlarını araştırmak ve prognostik faktörler ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2014 yılları arasında endometrial karsinom ve endometrial hiperplazi tanısı almış vakalar arasından parafin bloklarına ulaşılabilen 22 adet histerektomi ve 85 adet endometrial küretaj materyali çalışmaya alındı. H&E kesitleri tekrar değerlendirildi ve uygun bir blok seçilerek glipikan3, GLUT1, galektin3 ve GATA3 antikoru ile immünohistokimyasal çalışma yapıldı. Sonuçlar olguların patoloji raporlarında bulunan hasta yaşı, tümör derecesi, myometrium invazyon derinliği, lenfovasküler invazyonu ve tümör evresi gibi prognostik kriterler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda glipikan3 endometrioid karsinom olgularında hiperplazi ve normal endometriuma göre daha fazla boyanma gösterdi. Ayrıca tümör derecesi arttıkça glipikan3 yoğunluğunun da arttığı gözlendi (p=<0,05). Yüksek derece endometrial karsinomlar galektin3 ile nükleer boyanma gösterirken, tümör derecesi arttıkça stromal galektin3 boyanmasının azaldığı gözlendi. Endometrioid karsinom ve atipili hiperplazi olgularında, atipisiz hiperplazi olgularına göre daha fazla GLUT1 boyanması saptandı. Ki67 indeksi ile GLUT1 arasında pozitif yönlü korelasyon mevcuttu (r=0,25,p=0,008). Tanı grupları arasında yalnızca endometrioid karsinom ile atipik hiperplazi olguları GATA3 boyanması gösterdi ve boyanma yoğunluğu birbirine oldukça yakındı (sırasıyla %9,5, %5,0). Sonuçlar: Endometrial lezyonlarda karsinom-hiperplazi ayırıcı tanısında glipikan3 immunreaksiyonun gösterilmesi endometrial karsinom lehine kuvvetli bir bulgudur ve endometrial karsinomda prognostik bir faktör olarak kullanılabilir. Endometrial karsinom olgularında galektin3 çok değişik paternde boyanma gösterebilmektedir. Galektin3'ün, epitelyal-stromal ve sitoplazmik-nükleer boyanması ayrı ayrı değerlendirilerek patoloji raporunda bulunması faydalı bir prognostik faktör olacaktır. GLUT1 atipili-atipisiz hiperplazilerin ayrımında kullanılabilecek faydalı bir antikordur. Patoloji raporunda GLUT1 yoğunluğu hakkında bilgi verilmesi klinik ve radyoloji için yararlı olacaktır. GATA3'ün endometrial karsinom-hiperplazi ayırıcı tanısında kullanılmasının yararı yoktur. Endometrial karsinomda ise GATA3 kaybı tümörün derecesini artıran bir faktördür. ANAHTAR SÖZCÜKLER, Endometrioid Karsinom, GLUT1, Galektin3, Glypican3, GATA3
Meningiomların histopatolojik klasifikasyonu ve meningiomlarda morfolojinin prognostik önemi
Cerrahi patolojide histomorfolojik incelemenin temel amacı, tümörün biyolojik davranışı konusunda bir öngörüde bulunabilmektir. Tanı, ayırıcı tanı ve grade?leme kriterleri bu amaçla ortaya konur ve bunlara dayanılarak tümörler sınıflandırılır. Cerrahi patoloji pratiğinde güncel olarak değerlendirme, bu sınıflandırmalara dayanılarak yapılmalıdır. Ancak; zaman içinde ne kadar gerçekle uyuştuğu konusunda bir güven oluşsa bile, her klasifikasyon sistemi belli bir sürenin sonunda yeni bulgu ve bilgiler eşliğinde gözden geçirilmelidir. Bu çalışmada da Santral Sinir Sistemi Tümörleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2007 grade?leme sistemi esas alınarak; arşiv materyalinde retrospektif bir inceleme yapılmış, temel olarak güncel grade?leme sistemi içine giren ve girmeyen bulguların değerleri sorgulanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda, 2006-2012 yılları arasında, Meningiom tanısı almış olgulara ait rezeksiyon materyalleri incelenmiştir. Toplam 455 olgu çalışmaya katılmıştır ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2007 kriterlerine göre yeniden sınıflandırılmıştır. Olgular klinik ve morfolojik olarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 50,84 + 13,627 olarak belirlenmiştir. Kadın hastaların erkek hastalara oranı ise 2,6/1?dir. En fazla intrakranial meningiomlar (%57,1) izlenmiştir ve olgulardaki meningiomlar en fazla supratentorial (%74,3) yerleşimlidir. Hastalardaki meningiomların 140?ı (%30,8) grade 2 ve grade 3, 315?i (%69,2) grade 1?dir. En fazla meningotelyal (%34,9), grade 2-3 (%23,8) ve transizyonel (%17,1) meningiomlar izlenmiştir. Grade 2 ve 3 olgularının, grade 1 olgularına oranı ise 0,4?tür. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2000 ve 2007 sınıflandırmalarının karşılaştırmasına göre grade 1 olgular %7,1 azalmış; grade 2 olgular %6,4, grade 3 olgular ise %0,7 artmıştır. Hastaların toplam %17,1?inde nöral doku invazyonu gözlenmiştir. Hastaların 14?ü (%3,1) klinik olarak nüks etmiştir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO 2007) sınıflamasına göre, hastaların 35?inin (%7,7) nüks olmadan tümör derecesi yükseltilmiştir. Nüks olmadan tümör derecesi yükseltilen ve beyin invazyonu göstermeyen olguların mitoz ve papiller pattern nedenli tümör derecesi yükseltilmiştir. Grade?lemede mitoz tek başına temel belirleyicidir ve diğer parametrelerden ayrı değerlendirilmelidir. Ki-67 de (sayı değil orana bakıldığından) mitozun değerlendirilmesinde çok önemlidir. Histomorfolojik olarak sellülarite ve patternless pattern varlığının aynı bulgunun morfolojik bakış açısına göre nitelendirilmesi olabileceği düşünülmektedir. Literatürde hücresel atipi morfolojik bir kriter değildir ancak diffüz hücresel atipinin mitoz dışı grade?leme skalasına kriter olarak girebilecek bir bulgu olabileceği sonucuna varılmıştır. Bulgularımız ışığında sonuç bölümünde belirtildiği gibi; mitoz dışı bulgulara dayanılarak yapılan güncel grade?lemede, güncel grade?leme dışı olan kriterlerin bir yerinin olabileceği ve güncel grade?lemede olan bazı kriterlerin de aynı değerde olmadığı dikkati çekmiştir. Bu aşamadan sonra yapılması gereken; yeni alternatif grade?leme şeması oluşturulması ve prospektif olarak bundan sonra tanı konulacak vakalarda Dünya Sağlık Örgütü (WHO 2007) sınıflaması ile birlikte bu grade?leme sisteminin de uygulanmasıdır. Belli vaka sayısına ulaşıldığında da, kullanılan ve öngörülen grade?leme şemaları arasında yararlılık açısından bir karşılaştırma yapılmasının uygun olacağı düşünülmüştür.
Östrojen ve progesteron reseptörü negatif meme kanserlerinde kras, braf ve pık3ca mutasyonlarının değerlendirilmesi
Amaç Meme kanseri ülkemizde ve dünyada kadınlarda en sık görülen malign tümör olup kadınlarda kanserden ölümlerin ikinci sebebidir. Geniş genetik heterojenitesi nedeniyle moleküler tedavi potansiyeli oldukça yüksektir. Tamoksifen ve türevleri gibi hormonal tedaviden faydalanamayacak, östrojen ve progesteron reseptörü negatif meme tümörlerinde; KRAS, BRAF ve PIK3CA mutasyonlarını araştırmayı amaçladık. Üçlü negatif ve HER2'den zengin moleküler alt tipler arasında, bu mutasyonların görülme sıklığında farklılık olup olmadığını inceledik. Demografik veriler, TNM evresi, histolopatolojik tanı, tümör derecesi, menopoz durumu ve sağkalım ile bu mutasyonlar arasındaki ilişkiyi araştırdık. Gereç ve Yöntem DÜTF Patoloji ABD'da 2013-2019'da östrojen ve progesteron reseptörü negatif meme karsinomlu 24 hastanın mastektomi materyallerinin formalin ile fikse parafine gömülü doku bloklarından makrodiseksiyonla tümörlü alanlar seçildi; DNA ekstraksiyonunun ardından KRAS/BRAF/PIK3CA Multiplex Arrays kullanılarak mutasyon tayini gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapılmış kategorik değişkenlerin değerlendirilmesinde Pearson ki-kare testi uygulanmıştır. Bulgular Olguların ortalama tanı yaşı 60,29±12,41 olup serimizdeki karsinomlar; invaziv meme karsinomu, NOS (n=18, %75), metaplastik (n=2, %8,6), lobüler (n=1, %4,3), papiller (n=1, %4,3), mikst (lobüler+duktal karsinom) (n=1, %4,3) ve apokrin diferansiasyonlu (n=1, %4,3) karsinomdur. Olguların 12'sinde mutasyon saptanmıştır; beş olguda (%21.7) PIK3CA, dört olguda (%17.3) KRAS, bir olguda (%4.3) BRAF, bir olguda (%4.3) kombine BRAF/KRAS ve bir olguda (%4.3) kombine KRAS/PIK3CA mutasyonları görüldü. Üçlü negatif ve HER2'den zengin gruplar arasında PIK3CA (p=0,640), KRAS (p=0,371) ve BRAF (p=0,949) mutasyon oranları açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Her üç mutasyon için histolojik derece, patolojik evre ve sağkalım ile istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamış olup PIK3CA mutasyonu ve tümör çapı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p=0,01). Tümör çapı arttıkça PIK3CA mutasyonu görülme oranı artmakta olup kötü prognostik faktörlerle bu mutasyonun ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Sonuçlar Literatürde; PIK3CA mutasyonu %20-45, HER2'den zengin grupta %23, üçlü negatif grupta %5-13.2 aralığında saptanmışken; çalışmamızda toplamda %26, HER2'den zengin grupta %18.2, üçlü negatif grupta %33.3 oranında saptanmıştır. PIK3CA mutasyonu (H1047R, E542K, H545K) ve tümör çapı arasında istatiksel anlamlı ilişki gözlenmiştir (p=0,01). Tümör çapı arttıkça PIK3CA mutasyon görülme oranı artmakta olup, kötü prognostik faktörlerle bu mutasyonun ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Diğer çalışmalarda; meme kanserinde KRAS mutasyonu %7-12, HER2'den zengin grupta %17, üçlü negatif grupta %0-8 oranında tespit edilmiştir. Çalışmamızda KRAS mutasyonu (Q61H1, G12S, G12D, G12R, Q61R) toplamda %26, HER2'den zengin grupta %36.4, üçlü negatif grupta ise %16.7 bulunmuştur. Literatürde BRAF mutasyonu %2-4 saptanmışken çalışmamızda (V600E) toplamda %8.6'dır. Her üç genin de hedefe yönelik tedavileri halen araştırılmakta olup, mutasyon saptanan hastalarda bu ajanların rutinde kullanılması için geniş serili çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Normal endometrium, atipik endometrial hiperplazi ve endometrial adenokarsinomlarda PINCH, PAX-2 ve PTEN ekspresyonları ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Endometrium kanserleri kadın genital sisteminin en sık görülen kanserleridir ve % 80'den fazlasını endometrioid tip adenokarsinomlar oluşturur. Bu tümörlerin endometrial hiperplazi zemininden geliştiği kabul edilmektedir. Prekanseröz odakların sıklıkla invaziv kansere eşlik ediyor olması ya da tek başına saptandıklarında dahi oldukça hızlı progresyon göstermesi araştırıcıları erken tanı açısından normal endometriumdan karsinoma geçiş sekansında oluşan moleküler değişiklikleri bulmaya itmiştir. Bu nedenle immunhistokimyasal belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2011 yılları arasında tanı almış 27 proliferatif endometrium, 24 kompleks atipili hiperplazi, 10 kompleks atipisiz hiperplazi, 30 basit atipisiz hiperplazi, 89 endometrioid tip endometrial adenokarsinom olguları alınmıştır. Bu olgulara immünohistokimyasal yöntem ile PTEN, PAX2 ve PINCH antikorlarıuygulanmıştır. İmmunhistokimya boyama sonucunda normalden malignite yönünde ilerleyişte PTEN ve PAX2 boyanma yaygınlığı ve şiddetinde, istatiksel olarak anlamlı, belirgin bir azalma saptanmıştır. PINCH ekspresyonunda ise normalden malignite yönünde ilerleyişte belirgin bir artış saptanmış olup bulgular PAX2 ve PTEN ile ters korelasyon göstermektedir. Endometrioid adenokarsinom olgularında PTEN, PAX2 ve PINCH ekspresyonu ile bilinen histopatolojik prognostik parametreler ile karşılaştırıldığında; histopatolojik grade, anjiolenfatik invazyon, lenf nodu metastazı, evre, myometrial invazyon ve korpus serviks sınırı tutulumu arasında ilişki saptanmamıştır.Sonuç olarak PTEN, PAX2 ve PINCH'in endometrial karsinogenezinde rol oynadıkları düşünülmektedir. Ancak bu belirleyicilerin prognostik önemini belirlemek için uzun süreli takibi bulunan geniş serilerde, çalışmaların yapılmasının uygun olduğu düşünülmektedir.
Sıçanlarda lityum'un n-metil-n-nitrozüre ile oluşturulan retina dejenerasyonuna etkisi
Bu çalışmada, sıçanlarda N-Metil-N-Nitrosüre (MNU) tarafından indüklenen retinal dejenerasyona karşı lityum klorürün (LiCl) etkinliği araştırıldı. Toplam 108 adet sıçan 6 gruba ayrıldı (her grupta 18 sıçan olmak üzere). Kontrol (Grup 1), MNU (Grup 2) ve tedavi gruplarına (Grup 3 ve 4) 80 mg/kg dozunda MNU intraperitoneal olarak bir kez enjekte edildi. Tedavi gruplarına MNU uygulamasından bir önceki günden başlanarak ötanaziye kadar günde bir kez 30 mg/kg (Grup 3) ve 60 mg/kg (Grup 4) dozlarında intraperitoneal olarak LiCl uygulandı. Beşinci ve 6. gruptaki sıçanlara sırasıyla 30 ve 60 mg/kg LiCl enjekte edildi. MNU enjeksiyonunu takiben 2, 7 ve 14. günlerinde her gruptan 6 sıçana ötenazi yapıldı ve gözleri enükle edildi. Rutin işlemlerden sonra gözler histopatolojik, immunohistokimyasal (Kaspaz-3, Kaspaz 6, Bcl-2, Bax, 8-OHdG, Red-Green opsin, rhodopsin), TUNEL ve Western Blot (GFAP, BDNF, GSK-3β) yöntemleriyle incelendi. İkinci günün sonunda MNU grubunda dış nükleer katmanın (DNK) tedavi gruplarına göre önemli derecede inceldiği (P<0,05) ve buradaki hücrelerin apoptotik indeksinin diğer gruplardan daha yüksek olduğu bulundu (P<0,05). Ancak, tedavi grupları arasında önemli bir farklılık olmadığı görüldü (P>0,05). Kaspaz-3, Kaspaz-6, Bax ve 8-OHdG immünreaktiviteleri, MNU grubunda tedavi gruplarına göre artmış olduğu tespit edildi (P<0,05). Bununla birlikte, MNU grubunda Bcl-2, Kırmızı-yeşil opsin ve rodopsin immünreaktivitelerinin tedavi gruplarına göre önemli ölçüde azalmış olduğu tespit edildi (P<0,05). Western Blot analizinde; GFAP ekspresyonu MNU grubunda önemli ölçüde artarken, BDNF ekspresyonunun diğerlerine kıyasla 30 ve 60 mg/kg LiCI ile tedavi edilen gruplarda önemli ölçüde artmış olduğu görüldü (P<0,05). Ayrıca, MNU grubunda GSK-3β'nın diğer gruplara göre önemli düzeyde artış gösterdiği tespit edildi (P<0,05). Yedinci ve 14. günlerde MNU uygulanan sıçanlarda retinal dış nüklear katmanda (DNK) tedavi uygulanmayanlara göre yaklaşık %90 incelme gözlenirken, MNU+LiCI ile tedavi edilen sıçanlarda %70 oranında incelme gözlendi. Bu incelmelerin istatistiksel olarak önemli olduğu bulundu (P<0,05). Rodopsin ve kırmızı-yeşil opsin immünohistokimyasal boyamasına göre MNU grubunda boyanma görülmezken, MNU+LiCI gruplarında canlı kalan hücrelerde boyanma meydana geldiği gözlendi. Western blot analizinde BDNF ekspresyonunun LiCI gruplarında MNU grubuna göre önemli ölçüde artmış olduğu bulunurken, GSK-3β'nın MNU grubunda diğerlerine göre önemli ölçüde artmış olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; LiCl'ün, MNU kaynaklı modelde retina dejenerasyonunun önlenmesinde kısmen etkili olduğu bulunmuş ve bu etkiyi BDNF'yi artırmasının yanında GSK-3β seviyelerini düşürerek göstermiştir.
Benign, prekanseröz ve kanseröz prostat dokularında NKX3.1 ekspresyonunun tanısal değeri
Prostat embriyogenezi, epitelyal diferansiasyon ve prostat karsinogenezinde yer aldığı gösterilmiş olan genlerden birisi NKX3.1'dir. NKX3.1 geninin yer aldığı bölge 8p21 kromozom bölgesi olup bu bölgede farklı prostatik lezyonlarda farklı oranlarda delesyon varlığı söz konusudur. Literatürde NKX3.1 ile ilgili genetik araştırmalar ve immünhistokimyasal ekspresyon profillerinin ortaya konmaya çalışıldığı araştırmalar mevcut olmakla birlikte embriyogenezden tümöral gelişime, benign neoplazilere ve inflamatuar süreçlere kadar birçok farklı hücresel olayda görev aldığı düşünülen bir gen için araştırma sayısı oldukça azdır. Biz araştırmamızda NKX3.1 ekspresyonunu, 260 olguda, immünhistokimyasal olarak, nodüler hiperplazi, atrofi, postatrofik hiperplazi (PAH), adenozis, düşük ve yüksek dereceli prostatik intraepitelyal neoplazi (LGPIN, HGPIN), Gleason Grade (GG) 3, 4 ve 5 tümörler ile metastatik prostat karsinomlarında değerlendirdik. Çalışmamızda NKX3.1 in her lezyon grubunda eksprese edildiğini gördük, ancak tüm vakaların boyanma yaygınlığı, ortalama %11 olarak izlendi. NKX3.1 ekspresyonun en yüksek izlendiği lezyon atrofi, en düşük izlendiği lezyon ise GG 3 adenokarsinom olarak saptandı. Atrofi ile karşılaştırıldığında, GG3 ve GG4 tümör, HG-PIN, PAH ve adenozis arasında anlamlı farklılık saptandı. Lezyonlar benign, LG-PIN, HG-PIN ve malign olarak sınıflandığında ise HG-PIN ile benign grup ve LG-PIN arasında anlamlı farklık saptandı. Metastatik tümörlerin ise %52'sinde NKX3.1 pozitif bulundu.Sonuçta, NKX3.1'in benign ve malign prostat dokularını birbirinden ayırt etmede klinik uygulamada yararlı olmadığını ve metastatik prostat karsinomlarında eksprese ediliyor olmasına karşın, primer prostat kökenini belirleme amaçlı rutin olarak kullanılmaya başlamadan önce, ekspresyonunun geniş tümör serilerinde değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Ratlarda deneysel monocrotalin toksikasyonu: Histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler
Bu çalışmada ratlarda monocrotalin ile oluşturulan deneysel toksikasyonda, histolojik ve immunohistokimyasal çalışmalar yapıldı. Monocrotalin pirolizidin alkaloitlerinin bir üyesi olup; pirolizidin alkaloit toksikasyonu çalışmalarında model olarak, yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Seksen adet erişkin erkek Wistar ırkı rat (120-200 gr.) periton içi uygulanan monocrotalin dozuna göre; 50 mg/kg (I.grup), 100 mg/kg (II. grup), 150 mg/kg (III. grup), 200 mg/kg (IV. grup) ve tek doz periton içi 1 ml serum fizyolojik uygulanan bir kontrol grubu olmak üzere toplam 5 gruba (her grupta 16 hayvan) ayrıldı. İnokulasyonu takiben 18. saatte her gruptan 6 hayvan, toplam 30 hayvan, 6. hafta sonunda ise geriye kalan hayvanlar ötenazi edildi ve aşağıda belirtilen sonuçlar elde edildi. 1. İnokulasyondan 18 saat sonra ötenazi edilen hayvanlarda tüm deneme gruplarında en dikkat çekici bulgu hepatosit apoptozisi oldu ve apoptotik hücre sayısının doza bağlı olarak artmış olduğu görüldü. Bu apoptotik hücrelerin en yaygın görüldüğü bölgeler ise periportal ve mid-zonal bölgeler idi. TUNEL boyama sonuçlarının, morfolojik bulgular ile tamamen uyumlu olduğu gözlendi. Diğer bulgular olarak, hafif dereceden orta dereceye kadar değişen sinuzoidal konjesyon, vakuoler dejenerasyon ve yağ dejenerasyonu kaydedildi. Dejeneratif değişiklikler tüm deney gruplarında orta dereceden, şiddetli seviyede yıkıma kadar değişen düzeylerde gözlendi. 2. Karaciğer dışındaki organlarda; renal, pulmoner, testiküler ve intestinal lezyonlar, 18. saat sonunda ötenazi edilen tüm deney grubu hayvanlarda minimal düzeyde gözlendi ya da lezyon görülmedi. 3. Deney grupları ve kontrol grubu arasında, 18. saatte ötenazi edilen hayvanların karaciğer kesitlerine yapılan proliferating cell nuclear antigen (PCNA) boyamalarında bir fark görülmedi. 4. Bax-Bcl-2 boyamalarında; yüksek doz ve orta seviyede doz uygulanan gruplarda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farka rastlandı. 5. Altıncı hafta sonunda ötenazi edilen deneme grubu hayvanlarında; doza bağımlı, megalohepatositozis, safra kanalı proliferasyonu, post nekrotik ve kapsüler fibrozis ana bulgular olarak kaydedildi. En yüksek doz uygulanan grupta hepatosit çekirdeklerinde inklüzyon cisimciklerine rastlandı. 6. Biyokimyasal olarak plazma ALT ve AST seviyelerinin 18. saat sonunda tüm deneme grubu hayvanlarında, kontrol grubuna göre arttığı görüldü. Plazma GGT düzeylerinde ise 6. hafta sonunda ötenazi edilen deneme grubu hayvanlarında artış olduğu görüldü. Sonuç olarak periton içi monokrotalin uygulamasıyla, doz ile orantılı olarak karaciğerde apoptotik değişimlerin inokülasyon sonrası 18. saat sonu en yüksek değerlere ulaştığı, kronik olgularda ise apotozisin azaldığı ve antimitotik etki sonucu megalositozisin meydana geldiği ortaya konmuştur.
Endometriyum tip I ve tip II karsinomlarının metastatik özelliğinin belirlenmesinde tenascin-C, CD44 ve NM23'ün değeri
ÖZETEndometriyal karsinomlar kadın genital sistemin en sık görülen malign tümörleridir. Tip I ve tip II olarak ikiye ayrılan bu tümörlerde klinik evreleme hastalığın tedavisi ve yaşam süresi açısından önemlidir. Tümörün lenf düğümü ve organ metastazı varlığı evreyi belirgin olarak yükseltmektedir. Çalışmamızda endometriyumun tip I (endometrioid) ve tip II (seröz) karsinomlarında immünohistokimyasal olarak tenascin-C, CD44 ve Nm23'ün boyanma özelliklerinin metastatazın belirlenmesindeki önemini araştırdık.Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji laboratuarına ait 15 adet metastazsız endometrioid adenokarsinom, 15 adet metastazlı endometrioid adenokarsinom, 15 adet metastazsız seröz adenokarsinom ve 15 adet metastazlı seröz adenokarsinom olmak üzere toplam 60 olgu çalışmaya alındı. İmmünohistokimyasal olarak tenascin-C (stromal, epitelyal), Nm23 ve CD44 uygulanarak boyanma özellikleri değerlendirildi.Endometriyumun endometrioid ve seröz adenokarsinomlarının metastazsız ve metastazlı grupları arasında tenascin-C (stromal/epitelyal), Nm23 ve CD44 ile boyanmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak; endometriyumun endometrioid ve seröz adenokarsinomlarının metastaz potansiyelini tahmin etmede tenascin-C (epitelyal/stromal), Nm23 ve CD44'ün yararlı olamayacağı öngörüldü.Anahtar Kelimeler: Endometriyum, adenokarsinom, metastaz, immünohistokimya