Çukurova University
Discipline

Radiology

Çukurova University

517

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

40 yaş altı meme kanserli olgularda görüntüleme bulgularının patolojik parametreler ve klinik seyirle ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Genç kadın hastalarda meme kanserinin radyolojik ve histopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesi, radyolojik ve histopatolojik özellikler arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bu özelliklerin klinik seyir üzerindeki etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 40 yaş altı 149 meme kanserli hasta ile tek merkezli ve retrospektif olarak tasarlanmıştır. Hastalara ait MRG görüntüleri, patoloji raporları ve takip bilgileri hastanemizin sisteminden elde olunmuş, takipleri hastanemizde yapılmayan hastalara telefon yoluyla ulaşılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, ödem ile kanserin moleküler alt tipi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p:0,038). Ödem, aksiller lenf nodu tutulumu açısından bağımsız risk faktörü olarak tespit edilmiştir (p: 0,011). Genel sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde; yaş, ödem varlığı, kitlenin boyutu ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur (sırasıyla p: 0,046, p:0,045, p:0,007, p:0,043). Hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde ise; ödem varlığı ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p:0,003 ve p<0,001). Sonuç: Meme MRG' de ödem, Luminal A kanserlerde diğer moleküler alt tiplere göre daha nadir görülmektedir. Genel ve hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde, meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda sağkalım oranları daha kötü bulunmuştur. Ayrıca yaş, tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu genel sağkalımı etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ödem; tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu gibi geleneksel prognostik faktörlerle birlikte hastalık seyrini öngörmede kullanılabilir. Meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda hastalığın daha kötü seyredebileceğinin akılda bulundurulması ve gerekirse tedavi protokolünün buna uygun olarak modifiye edilmesi sağkalım oranlarında iyileşme sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Meme, MRG, genç yaş, sağkalım, nüks, ödem, aksiller lenf nodu.

AksillaGenç yetişkinlerLenf nodları+5
Murat Tabar
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrial kanserin multiparametrik manyetik rezonans görüntülemesınde radyomik özelliklerin okuyucular arası tekrarlanabilirliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Araştırmamızda endometrial kanserin multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme ile elde edilen farklı sekanslardan radyomik özelliklerinin okuyucular arası uyumu değerlendirilerek tekrar üretilebilirliği daha yüksek radyomik modellerin oluşturulmasına katkıda bulunmak ve böylece kliniğe geçişini kolaylaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 59 adet patolojik tanısı konmuş ve tedavi almamış endometrial kanser hastasıyla tek merkezli ve retrospektif olarak tasarlanmıştır. Hastaların MR görüntüleri kendi ve dış merkezlerin görüntü işleme ve saklama sistemi üzerinden elde edilip bunlar üzerinden segmentasyon ve analiz yapıldı. Bulgular: Sekans bazında ortanca SKK değerleri T2AS için 0.91 (0.61-0.99), T2AK için 0.91 (0.60-0.99) T2AA için 0.87 (0.45-0.99) T1AKS 0.92 (0.65-0.99) DAG için 0.91 (0.33-0.99) ADC için 0.89 (0.28-0.99) olarak hesaplandı. SKK'sı 0.9 ve üzeri olan uyumlu özellik yüzdesi ise T2AS, T2AK, T2AA, T1AKS, DAG ve ADC için sırasıyla %58.9, %54.2, %44.9, %57.9, %54.2 ve %45.8 olarak hesaplanmıştır. T2A sekansların planları ve tüm sekanslar arasında farklı uyumluluk seviyeleri gözlenmiştir. Sonuç: T2A planlar arasında en yüksek okuyucular arası uyum sagital, en düşük uyum ise aksiyel planda gözlenmiştir. Sekanslar arasında ise en yüksek okuyucular arası uyum T2AS ve T1AKS, en düşük uyum ise T2AA ve ADC sekanslarında görülmüştür. Radyomik özellik alt sınıflarında ise en yüksek uyum şekil ve GLDM'de gözlenirken, en düşük uyum NGTDM ve GLCM'de görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Manyetik Rezonans Görüntüleme, Endometrium Kanseri, Radiomiks, Tekrar Üretilebilirlik, Manuel Segmentasyon

Fazılhan Altıntaş
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adneksiyal kitlelerde O-RADS MR sınıflamasının etkinliği ve okuyucular arası uyumun değerlendirilmesi

ADNEKSİYAL KİTLELERDE O-RADS MR SINIFLAMASININ ETKİNLİĞİ VE OKUYUCULAR ARASI UYUMUN DEĞERLENDİRİLMESİ ÖZET Amaç: Adneksiyal kitlelerin doğru şekilde değerlendirilmesi, malignite riskinin belirlenmesi ve hasta yönetiminin planlanması açısından kritik öneme sahiptir. O-RADS MRG sistemi bu süreçte standardizasyon sağlamayı hedefleyen yapılandırılmış bir sınıflandırma sunmaktadır. Sistemle ilgili çalışmalar bulunsa da farklı çekim protokollerinin tanısal performans ve okuyucu uyumu üzerine etkisi tam olarak ortaya konmamıştır. Bu çalışmada, O-RADS MRG sisteminin tanısal doğruluğu, iki farklı deneyim düzeyindeki radyolog arasındaki uyum ve dinamik kontrastlı MRG protokolünün okuyucu uyumuna katkısı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2020 ile 2024 tarihleri arasında retrospektif olarak değerlendirilen 387 hasta ve 496 adneksiyal kitle dahil edilmiştir. Histopatolojik tanılar cerrahi eksizyon veya biyopsi ile doğrulanmış; histopatolojik inceleme yapılmayan olgularda ise en az 6 aylık stabilizasyon ya da kaybolma benign kabul edilmiştir. Görüntüler, biri 8 yıllık deneyime sahip radyolog ve biri son sene radyoloji asistanı olan iki bağımsız gözlemci tarafından O-RADS terimleri esas alınarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde tanısal performans ölçütleri, ROC analizi ve gözlemciler arası uyum (Cohen'in kappa katsayısı) hesaplanmıştır. Bulgular: Toplam 496 adneksiyal kitle iki bağımsız okuyucu tarafından değerlendirildi. Okuyucu 1 (8 yıllık abdomen radyoloğu) kitlelerin 201'ini (%40,5) O RADS 4–5, 295'ini (%59,5) O-RADS 2–3 kategorilerinde sınıflandırdı. O-RADS 4– 5 olarak değerlendirilen 201 kitlenin 18'i (%8,9) benign; O-RADS 2–3 olarak değerlendirilen 295 kitlenin 6'sı (%2,0) malign bulundu. Okuyucu 1 için duyarlılık %96,8, özgüllük %94,1, doğruluk %95,2, pozitif prediktif değer %91 ve negatif prediktif değer %98 olarak hesaplandı. Okuyucu 2 (son sene asistanı) toplam 205 kitleyi (%41,7) O-RADS 4–5, 291 kitleyi (%58,7) O-RADS 2–3 olarak sınıflandırdı. O-RADS 4–5 grubundaki 205 kitlenin 22'si (%10,7) benign; O-RADS 2–3 grubundaki 291 kitlenin 6'sı (%2,0) malign olarak saptandı. Okuyucu 2 için duyarlılık %96,8, özgüllük %92,9, doğruluk %94,4, pozitif prediktif değer %89,3 ve negatif prediktif değer %97,9 idi. Alıcı çalışma karakteristiği (ROC) analizi sonucunda AUC değerleri Okuyucu 1 için 0,976 (Güven Aralığı (GA) %95: 0,940–0,992), Okuyucu 2 için 0,970 (GA %95: 0,933–0,989) olarak bulundu. O-RADS kategorilerine göre malignite oranları Okuyucu 1'de O-RADS 2, 3, 4 ve 5 için sırasıyla %0, %5,0, %80,6 ve %96,3; Okuyucu 2'de ise %0, %4,9, %80,0 ve %94,6 idi. Malign-benign ayrımında okuyucular arası uyum κ = 0,757 (GA %95: 0,624–0,889; p <0,001), O-RADS x kategorileri arasında ise κ = 0,941 (GA %95: 0,919–0,962; p <0,001) olarak hesaplandı. Protokol alt gruplarında Okuyucu 1 için AUC dinamik grupta 0,969 (GA %95: 0,936–0,992), non-dinamik grupta 0,977 (GA %95: 0.964–0.989) bulundu (p = 0,63). Okuyucu 2'de AUC dinamik grupta 0,969 ve non-dinamik grupta 0,970 idi (p = 0,96). Dinamik protokolde duyarlılık ve özgüllük Okuyucu 1 için %97,9 ve %91,9; Okuyucu 2 için %97,9 ve %91,9 olarak hesaplandı. Non-dinamik protokolde Okuyucu 1 için duyarlılık %96,5, özgüllük %94,7; Okuyucu 2 için duyarlılık %96,5, özgüllük %93,1 bulundu. Okuyucular arası kategori uyumu dinamik protokolde κ = 0,978 (GA %95: 0,954–1,003; p <0,001), non-dinamik protokolde κ = 0,931 (GA %95: 0,905– 0,958; p <0,001) olarak belirlendi. Malign-benign ayrımında dinamik protokolde κ = 0,918 (GA %95: 0,759–1,077), non-dinamik protokolde κ = 0,703 (GA %95: 0,537– 0,869) hesaplandı. Sonuç: Bu çalışma, O-RADS MRG sisteminin adneksiyal kitlelerde yüksek tanısal doğruluk sağladığını ve farklı deneyim düzeylerindeki radyologlar arasında güçlü uyum oluşturduğunu göstermektedir. Dinamik kontrastlı MRG protokolü tanısal doğruluğu anlamlı şekilde artırmasa da özellikle solid komponent değerlendirmesinde deneyimi az okuyucular için ek katkı sağlayabilir. Bulgular, O-RADS MRG sisteminin klinik pratikte güvenilir bir araç olduğunu desteklemekte ve standardize yaklaşımın hasta yönetiminde önemli avantajlar sunduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: O-RADS, Over Kanseri, Dinamik Kontrastlı Pelvik MRG, Non-Dinamik Kontrastlı Pelvik MRG, ACR

Zeynep Dönmez
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral kitlesel lezyonların ayırıcı tanısında manyetik rezonans spektroskopik inceleme

ÖZETSEREBRAL K TLESEL LEZYONLARIN AYIRICI TANISINDA MANYET KREZONANS SPEKTROSKOP K NCELEMESerebral kitlesel lezyonu olan hastaların optimum klinik yönetimi için doğru tanı esastır.Konvansiyonel MR morfolojiyi değerlendiren yüksek rezolüsyonlu bir tekniktir. Ancak kesintanı vermede yetersiz kaldığı durumlarda doku biyokimyası hakkında bilgi veren MRspektroskopi gibi fonksiyonel tekniklere ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacıserebral lezyonların ayırıcı tanısında MR spektroskopinin rolünü ve neoplastik-nonneoplastiklezyon ayrımında sensitivite, spesifisite ve doğruluğunu değerlendirmektir.1,5 Tesla cihazda PRESS lokalizasyon metodunda Probe-P puls sekansı ile orta TE(TE=144) ile çalışıldı. Tanısı patoloji veya klinik-radyolojik takip ile kesinleşmiş 55 olgudan37'sinde tek ve 18'inde multivoksel inceleme yapıldı. 46 olguda lezyona ve 9 olguda lezyonperiferine yönelik inceleme gerçekleştirildi.Olguların 20'sinde kesin tanı tümöral ve 35'inde nontümöral patoloji idi. MRS serebrallezyonlarda tümörü saptamada % 100 sensitivite, % 91,7 spesifisiteye sahip bulundu. Pozitifprediktif değer % 86,4 ve negatif prediktif değer % 100 idi. Neoplastik-nonneoplastik lezyonayrımında NAA/Cho, NAA/Cr, Cho/Cr ve Cho/NAA oranlarının değerlendirildiği buçalışmada en kullanışlı olan Cho/NAA oranı olup Cho/Cr oranı da hassas bulundu.MR Spektroskopinin serebral lezyonlarda neoplastik-nonneoplastik lezyon ayrımındagüvenilir bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır. Elde edilen spektral verilerden tümörüseçmede en hassas olanı Cho/NAA oranı olup kolin artışı tümör lehine önemli bir bulgudur.Anahtar Kelimeler: MR spektroskopi, beyin neoplazmları, tanı

Şerife Leblebisatan
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Visseral arter anevrizmaları ve arteriovenöz fistüllerde endovasküler tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi

Visseral Arter Anevrizmaları ve Arteriovenöz Fistüllerde Endovasküler Tedavi Etkinliğinin DeğerlendirilmesiAmaç: Çalışmanın amacı, visseral arter anevrizması ve arteriovenöz fistülü olan hastalarda cerrahiye alternatif bir yöntem olan endovasküler tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Mart 1995-Haziran 2009 arasında yaşları 10-71 arasında değişen, VAA ve AVF tespit edilen toplam 24 hastaya (16 erkek, 8 kadın; ortalama yaş 40,5) sağ ana femoral arter Seldinger yöntemi ile kateterize edilerek abdominal aort ve daha sonra selektif olarak çölyak, mezenterik, renal anjiografi yapıldı. VAA ve AVF'lere yönelik Hystoacryl® (glue) ve koil kullanıldı. Glue?Lipiodol® karışım oranı (% 10?80'lik) lezyondaki akım hızına göre belirlendi. 6 hastada koil, 9 hastada glue, 8 hastada da koil ve glue birlikte kullanıldı. Bir olguda AVF'de akım çok yüksek olduğundan Amplatzer® damar tıkacı kullanıldı.Bulgular: 9 hastada renal arteriovenöz fistül, 4 hastada renal psödoanevrizma izlenmiş olup 2 hastada renal AVF ve psödoanevrizma birliktelik göstermekteydi. 5 hastada hepatik arter anevrizması, 2 hastada hepatik arterioportal fistül mevcut olup 1 hastada splenik arter anevrizması ve 1 hastada da sağ gastroepiploik arter anevrizması gözlendi. Bir olgu dışında tüm lezyonlar total embolize edildi. Multiple hepatoportal AVF'si olan olguda parsiyel embolizasyon sağlandı. Splenik arter anevrizması olan bir hastada işlem sonrasında % 30 oranında enfarkt gözlendi.Sonuç: VAA ve AVF'lerin tedavisinde koil veya histoakril ile embolizasyon cerrahiye alternatif tedavi yöntemidir. Yüksek akımlı lezyonlarda koil ve/veya glue veya büyük damar kapayıcılar, düşük akımlı lezyonlarda ise tek başına glue kullanılabilir. Embolizasyon mortalite ve morbiditesi düşük bir yöntemdir ve lezyonunun bulunduğu vasküler yapı kapatılırken komşu vasküler yapılar ve hedef organ parankimi büyük oranda korunur.

Deniz Çolak
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dinamik kontrastlı meme MRG ile tip 3 boyanma eğrisi saptanan kitle lezyonlarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserlerden biridir. Memekanseri taraması için mamografi temel yöntemidir, ancak spesifisitesi düşüktür. MemeMRG morfolojik ve kontrastlanma özellikleri ile kitlenin tanımlanmasında yükseksensitivite ve spesifisite gösterebilir. Bu çalışmada amacımız, dinamik kontrastlı memeMRG ile tip 3 boyanma eğrisi saptanan kitle lezyonlarının morfolojik özelliklerini vebenign-malign ayırımını değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2005-Kasım 2009 tarihleri arasında dinamik kontrastlımeme MRG yapılıp kontrastlanma özelliği tip 3 olan ve biyopsi yapılan hastalarretrospektif olarak değerlendirildi. Meme MRG incelemeleri standart bilateral memekoili kullanılarak General Electric (signa HDxt) marka 1.5 T MR cihazı ilegerçekleştirildi. Hastalar tanıları, kitlenin hangi memede görüldüğü, kadranı, kitleboyutu, şekil, sınır ve sinyal özelliklerine göre sınıflandırıldı. Çalışmaya neoadjuvankemoterapi alan hastalar dahil edilmedi. Dinamik serilerde zaman-sinyal eğrisi içinkitlenin nekrotik olmayan kısmından en az 3 farklı noktadan alınan ölçümler kullanıldı.

Dinamik analizManyetik rezonans görüntülemeMeme neoplazmları+3
Ayşe Bolat Üçbilek
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme MR ile değerlendirilen malign kitlelerin tanısında kinetik parametrelerin yeri

Amaç: Biz bu çalışmamızda malignite tanısı almış fokal kitle lezyonları retrospektifolarak değerlendirerek malign lezyonlarda boyanma eğrisinin tanısal güvenilirliliğiniaraştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda OCAK 2005 - KASIM 2008 tarihleri arasındamalignite tanısı alan fokal kitle lezyonları bulunan hastalar retrospektif olarakdeğerlendirildi. Tüm hastaların meme MR incelemeleri bölümümüzde bulunan 1,5 TMR cihazı ile gerçekleştirildi. İncelemeler sonrası alınan konvansiyonel sekanslardadinamik görüntüler üzerinden çıkarma yapılarak kontrastlanma profilinin ortayakonmasına yardımcı çıkarmalı seriler elde olundu. Malignite tanısı alan kitlesellezyonlar morfolojik özellikleri, boyutları, lokalizasyonları ve histopatolojik tanıları vezaman-sinyal boyanma eğrilerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Tüm hastaların yaş ortalaması 45.82 idi. Kitleler boyutları velokalizasyonlarına göre sınıflandırıldı. Kitlelerin boyanma paternleri ile boyutlarıarasında ilişki saptanmadı. Kitleler ayrıca morfolojik özelliklerine göre sınıflandırıldı.Şekillerine bakıldığında % 47,3 lezyonun düzensiz şekilli olduğu, sınırlarına görebakıldığında ise, toplamda % 32,4'nün düzensiz, % 59,5'nun spiküle sınırlı olduğu ve sinyal özelliklerine göre değerlendirildiğinde ise % 83,8'inin heterojen sinyalözelliklerine sahip olduğu belirlendi. Kitlesel lezyonların boyanma patern yüzdelerinebakıldığında ise histopatolojilerine bağlı olmakla birlikte toplamda % 97,2'sinin malignkinetik özellikler gösterdiğini belirledik.Sonuç: Çalışmamızda malignite için kontrastlanma kinetiğinin öncelikle göz önündebulundurulması gerektiği, ancak morfolojik bulgularla birlikte değerlendirildiğindetanısal güvenilirliğin artacağını belirledik.Anahtar kelimeler: meme kanseri, kinetik eğri, meme mr

Kinetik analizManyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans spektroskopi+3
Ayşe Yıldırım Çelikdemir
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipotiroid hastalarında median sinirstrain ve shear wave elastografisi

Çalışmamızda karpal tünel sendromu (KTS) semptomları mevcut hipotiroid hastalarında median sinirin elastisitesinin Strain (SE) ve Shear wave (SWE) elastografi yöntemleri kullanılarak ölçülmesi ve kontrol grubuyla karşılaştırılarak hipotiroid hastalarında KTS nun artan sıklığının sonoelastografik olarak tespiti amaçlanmıştır. Çalışmamızda 27 hastaya ait 54 el bileği incelendi. Çalışmamıza 18-60 yaş KTS sepmtomları bulunanhipotiroidi hastaları dahiledilmiştir.Kontrol grubunda ise 28 hastaya ait 56 el bileği incelendi. Çalışmamızda hastaların median siniri proksimal sıra karpal kemik seviyesinde fleksör retinakulum altında tespit edilip median sinir kesit alanı (MSKA) ayrıca SWE ve SE ile de sertliği tespit edilmiştir. Hasta grubunda yapılan ölçümlerde MSKA ortalaması sağda 0,1 ± 0,02 cm2 ve solda 0,09 ± 0,02 cm2 olarak ölçüldü. Kontrol grubunda yapılan ölçümlerde ise MSKA ortalaması sağda ve solda 0,06 ± 0,01 cm2 olarak ölçüldü. Hipotiroidi hastalarında kontrol grubuna göre MSKA anlamlı olarak yüksek bulundu(p=0,001).İki grup arasında SE paternlerinirenklere göre kategorize ederek kalitatif olarak inceledik.Hipotiroidi grubunda SE paternlerinde istatistiksel olarak anlamlı sertlik izlendi. Ortalama SWE değeri kilopaskal (kPA) cinsinden hasta grubunda aksiyal planda sağda 69,19 ± 36,73 kPa, solda 52,93 ± 26,73 kPA ölçülmüş olup kontrol grubunda ise aksiyal planda sağda 18,94 ± 9,03 kPA,solda ise 17,18 ± 7,64 kPA olarak ölçülmüştür. Ortalama SWE değeri kPA cinsinden hasta grubunda sagital planda sağda 69,51 ± 32,29 kPA, solda 56,2 ± 23,38 kPA ölçülmüş olup kontrol grubunda ise sagital planda sağda 17,63 ± 7,1 kPA, solda 15,54 ± 6,16 kPA olarak ölçülmüştür. Kontrol grubu ve hasta grubu arasında median sinir SWE değerleri hipotiroidili hastaların el bileklerinde anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Hipotiroid hastalarında sağlıklı katılımcılarla karşılaştırıldığında median sinir sertliğinin ve kesit alanının arttığı gösterilmiştir.Bu çalışmayla hipotiroidililerde KTS sıklığının arttığı gösterilmiş olup kullanılan USG ve sonoelastografik yöntemlerin tekrarlanabilir, zararsız ve kolay ulaşılabilir olması nedeniyle KTS tanısında umut vaadeden bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varılabilir.

ElastografiHipotiroidizmKarpal tünel sendromu+1
Şeyma Eseoğlu Pekcan
Gaziantep University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların tedavisinde Y stentleme ile endovasküler embolizasyon

Amaç: Bu çalışmada, geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların endovasküler tedavisinde Y konfigürasyonlu intrakraniyal stent yerleştirildikten sonra yapılan koil embolizasyonunu sunmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, yaşları 48 ile 66 (ortalama: 56) yaş arasında değişen 5'i kadın, 4'ü erkek 9 hasta alındı. Baziler arter tepe anevrizması olan hastaların 1'i 2 hafta önce subaraknoid kanama nedeniyle takibe alınmış olup diğer 8 hasta subaraknoid kanama dışındaki nörolojik semptomlarla hastaneye başvurmuştu. Anevrizmalar 3 hastada anterior komünikan, 4 hastada baziler ve 2 hastada ise orta serebral arter yerleşimliydi. 6 hastada önce Neuroform (Boston Scientific, Fremont, CA, USA) ve sonra Enterprise (J&J, Cordis, Miami Lakes, FL, USA ), 3 hastada ise 2'şer adet Enterprise stent Y konfigürasyonlu olarak yerleştirildi. Daha sonra anevrizmalar koiller ile embolize edildi. Subaraknoid kanama geçiren hasta hariç tüm hastalara işlemden bir gün önce Aspirin ve Clopidogrel yüklemesi yapıldı.Bulgular: Hastaların 8'inde (% 88,9) stentleme ve embolizasyon işlemi başarıyla yapıldı. Anevrizmalar total olarak kapatıldı. Orta serebral arter anevrizması olan 1 (% 11,1) hastada 1. Enterprise stent yerleştirildikten sonra 2. stent yerleştirilmeye çalışılırken 1. stent anevrizma içine prolabe oldu. Bu nedenle bu anevrizma parsiyel olarak embolize edildi. Bu hasta 1 ay sonra aldığı antiagreganları bırakması nedeniyle sol temporal enfarkt gelişti. Daha sonra emosyonel semptomlarla taburcu edildi. Diğer 8 hastanın 15-18. (ortalama 15,1) ay kontrol anjiografilerinde rekanalizasyon veya stent içi restenoz, 16-22. (ortalama 19,1) ay klinik takiplerinde nörolojik komplikasyon görülmedi.Sonuç: Geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların tedavisinde Y konfigürasyonlu intrakraniyal stent yerleştirildikten sonra koil embolizasyonu, antiagregan kullanılabilen ve uyumlu hastalarda, kısa ve orta dönem sonuçlarına göre uygun ve etkin bir endovasküler tedavi yöntemidir.

AnevrizmaEmboliKan damarı protezleri+3
Hasan Bilen Onan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vertebral arter orifisyal okluziv hastalıklarında endovasküler tedavi

Amaç: Posterior akım iskemisi geçiren hastaların % 20'sinde VA stenozu mevcuttur. Son 20 yılda endovasküler tedavi işlemlerindeki gelişmeler, VA orifisinin okluziv lezyonlarında önemli bir yer almasını sağlamıştır. Bu çalışmada VA orifisine lokalize okluziv lezyonlarda endovasküler tedavinin başarısını ve klinik sonuçlarını göstermeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2003 ile 2010 yılları arasında mevcut klinik semptomları ile başvuran ve görüntüleme yöntemleri ile vertebral arter orfisinde okluziv lezyon saptanan 10'u kadın (% 35,7) 18'i erkek (% 64,3) olan ve yaşları 22-80 (ortalama 58,3) arasında değişen 28 hastada 29 lezyona endovasküler tedavi uygulandı. Tedavi sonrasında hastaların 1. gün ile 1, 3, 6 ve 12. aylarda ve sonrasında ise bir yıllık periyotlarla klinik, Doppler US ve klinik semptom veya Doppler US bulgusu bulunan 5 hastanın anjiografik takipleri yapıldı.Bulgular: Hastaların 19'una sol (% 67,8), 8'ine sağ (% 28,5), 1'ine ise aynı seansta hem sağ hem sol VA'ya (% 3,5) endovasküler tedavi işlemi uygulandı. Teknik başarı oranımız % 100'dü. Hastalarımızda işlem sırasında ve erken dönemde komplikasyon gelişmedi. Yapılan kontrollerde, 1 hastada (% 3,5) total oklüzyon, 3 (% 10,5) hastada ise preokluziv stenoz ve 1 hastada % 70 stenoz geliştiği gözlendi. Bu hastalardan preokluziv stenoz gelişen 2'sine tekrar girişim yapıldı. Takibi yapılabilen hastalarda erken (0-3 ay) dönemde primer ve sekonder patensi % 100 idi. Orta (4-6 ay) dönemde primer ve sekonder patensi % 96,4 idi. Geç dönemde (7-12 ay) ise primer patensi % 86,9 sekonder patensi ise % 91,3 olarak hesaplandı.Sonuç: Uygun medikal tedavi ile birlikte uygulanan endovasküler tedavi, vertebral arter orifisinin okluziv lezyonlarında uygun ve etkin bir tedavi yöntemidir.Anahtar Kelimeler: Vertebral Arter Orifisi, Endovasküler Tedavi, Stent, Stenoz, Oklüzyon,

Arteryel oklüzif hastalıklarAterosklerozEndovasküler tedavi+4
Okan Gürkan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük safen ven yetmezliğinde endovenöz lazer ablasyon tedavisinin etkinliği

Amaç: Bu çalışmada büyük safen vene göre daha nadir saptanan küçük safen ven yetmezliğinde endovenöz lazer ablasyon (EVLA) tedavisinin etkinliği araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül 2008 ? Şubat 2011 tarihleri arasında küçük safen ven yetmezlik tanısı konularak EVLA tedavisi uygulanan ve 6-35 ay takipleri yapılan, yaşları 21-69 (ortalama; 43,26 ± 11,38) arasında değişen 27'si erkek, 43'ü kadın olmak üzere toplam 70 hasta (85 ekstremite) dahil edildi. İşlem öncesinde venöz hastalığın şiddetini belirlemek amacıyla Venöz Klinik Şiddet Skorlaması (VCSS) ve Klinik-Etyolojik-Anatomik-Patofizyolojik (CEAP) sınıflama sistemi kullanıldı. Hastalar işlem sonrası 1. hafta, 1. ay, 3. ay, 6. ay ve 1. yılda klinik olarak ve Doppler Ultrasonografi ile takip edildi. Hastaların 49'unda 1. yıl, 21'inde 6. ay takiplerinde VCSS ve CEAP değerlendirmesi tekrar edildi.Bulgular: EVLA işlemi uygulanan 85 küçük safen vende tam oklüzyon saptandı, rekanalizasyon gözlenmedi. Minör komplikasyon olarak 1 ekstremitede (%1,12) kendini sınırlayan lokal yüzeyel tromboflebit gelişti. Majör komplikasyon gözlenmedi. 49 hastada 1. yıl ve 21 hastada 6. ay takibinde tekrarlanan VCSS ve CEAP değerlendirmelerinde tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı.Sonuç: Küçük safen ven yetmezliğinde EVLA etkili, kolay uygulanabilir, iyi tolere edilebilen ve düşük komplikasyon oranlarına sahip bir tedavi yöntemidir.Anahtar Kelimeler: Endovenöz lazer ablasyon, küçük safen ven yetmezliği, VCSS, CEAP

AblasyonLazerlerSafen ven+1
Ayyuş Yeliz Annaç
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal anevrizmaların stent yardımı ile endovasküler tedavisi

Amaç: Bu çalışmada intrakraniyal anevrizmaların koil embolizasyonu ile birlikte veya tek olarak stent ile endovasküler embolizasyonunun etkinlik ve güvenirliliğini amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ekim 2006 ? Haziran 2011 tarihleri arasında, yaşları 21 ile 78 arasında (ortalama 53,4) değişen 32'si kadın, 30'u erkek toplam 62 hasta dahil edildi. Hastaların 3'ü akut dönem olmak üzere 19'unda (% 30,6) subaraknoid kanama geçirme öyküsü mevcuttu. Bu hastaların toplamda 97 anevrizmasının 86'sının tedavisinde 25 Silk, 29 Enterprise, 26 Neuroform, 26 Leo, 6 Wingspan, 3 Pipeline, 2 Solitaire ve 1 tane Jostent olmak üzere toplam 118 stent kullanıldı. Stentlerin 50'si tek, 14'ü teleskopik, 13'ü Y konfigürasyon tekniği ile uygulandı. 40 anevrizmanın tedavisinde koil embolizasyonu da yapıldı.Bulgular: Tedavisi yapılan 86 anevrizmada kullanılan 118 stentin 7'si teknik nedenlerle yerleştirilemezken yerleştirilen 3 (% 2,5) stent migrate oldu (teknik başarı oranı % 94,1). 7 hastada işlem sırasında trombüs gelişti (% 11,8). Bu 7 hastanın 2'sinin primer tedavisi koil ile endovasküler embolizasyon olup 5'inde (% 8) primer tedavi yöntemi stent ile endovasküler embolizasyondu. Bu hastalardan biri tromboembolik tedavi sonrası kanamaya bağlı exitus olurken bir hasta işlemden 2 ay sonra, bir hasta da yine rüptüre bağlı exitus oldu (mortalite oranı % 4,8). Vasospasm ve tromboembolik olaya bağlı 5 hastada geçici nörolojik defisit (geçici morbitide oranı % 8) gelişirken, işleminden 3 ay sonra antiagregan tedavisini kesen Y konfigürasyonlu stent uygulanan hastada stentininin birinde total oklüzyona bağlı sol temporal enfarkt, işlemden 1 ay sonra küretaj öyküsü bulunan bir hastada da 1,5 ay sonra sol frontotemporoparietal abse ve serebrit gelişti. 1 hastanın stentinde 3. günde tromboemboliye bağlı total oklüzyon gelişirken tromboembolik tedavi ile stent patent hale geldi (kalıcı morbidite oranı % 4,8). Tüm hastalara ortalama 12,6 ay anjiyografik, 17,3 ay klinik takip yapıldı. 3 anevrizmada (% 3,5) stentlerin anevrizma boynunu tam kapatmaması nedeniyle rezidiv doluş izlenirken bunların 2'sinin boynunu örtecek şekilde ayrı seanslarda stent uygulandı ve total oklüzyon sağlandı. 12. aydaki anjiyografik takiplerde 86 anevrizmalanın 76'sında (% 88,4) total oklüzyon, 5 anevrizmada % 90'ın üzerinde oklüzyon (% 5,8), 1 hastada rekanalizasyon (%1,1) izlendi. 3 hastanın stentlerinde % 50'nin üzerinde stenoz (% 4,8) gözlendi.Sonuç: İntrakraniyal anevrizmaların koil embolizasyonu ile birlikte veya tek olarak stent ile endovasküler tedavisi anevrizmaların daha iyi doldurulmasını ve rekanalizasyonu azaltan etkin ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler: İntrakraniyal anevrizma, İntrakraniyal stent, Endovasküler embolizasyon, Endovasküler tedavi.

Tuncay Duman
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vezikoüreteral reflü tanılı çocuk hastalarda renkli doppler ultrasonografi bulguları

Amaç: Vezikoüreteral reflü tanılı çocuk hastalarda Renkli Doppler Ultrasonografi (RDUS) parametrelerindeki değişikliklerin reflü nefropatisinde ve reflü takibindeki olası katkısının değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Voiding sistoüretrografi (VCUG) ile vezikoüreteral reflü (VUR) tanısı alan 106 (38 erkek, 68 kız) olgu ve kontrol grubu olarak sağlıklı gönüllülerden oluşan 42 (19 erkek, 23 kız) olgu çalışmaya dahil edildi. Tüm olgular RDUS uygulamasından önce üriner sistem ultrasonografisi ile değerlendirildi. Olgular daha sonra RDUS ile değerlendirildi. Her böbreğin üst pol, orta zon ve alt pollerinden interlober arterler bulunarak, rezistif indeks (RI), pulsatilite indeksi (PI) ve akselerasyon zamanları (accT) için üçer adet ölçüm yapılarak ortalamaları alındı. Aynı değerler her iki böbrek ana renal arterleri için de uygulandı. Reflü saptanan olgular kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Tek taraflı reflüsü olan olgular karşı normal böbrekleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca reflü derecesi ile RI değerleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Dimerkaptosüksinik asit (DMSA) sintigrafisi ile kanıtlanmış renal skarı olan olgularda RI değerleri reflüsü olup skarı bulunmayan olgularla ve kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Bu şekilde RDUS'un VUR takibindeki etkinliği, reflü derecesi ile ilişkisi ve renal skar varlığı ile doppler parametreleri arasındaki ilişki ortaya konulmaya çalışıldı. Bulgular: Olgu grubunda RI değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu. PI ve accT değerleri açısından iki grup arasında ise belirgin farklılık gözlenmedi. Tek taraflı reflüsü bulunan olgular karşı normal böbrekleri ile karşılaştırıldığında reflü olan grupta RI ve PI değerleri anlamlı olarak yüksekti. Yüksek derecede reflü (grade V) bulunan olgular, düşük derecede reflü (grade I-III) bulunan olgular ile karşılaştırıldığında RI değerleri anlamlı olarak yüksek izlendi. Reflü saptanan grupta DMSA sintigrafisi ile skar saptanan olgular, reflü olup ancak skar saptanmayan olgular ile karşılaştırıldığında RI değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Reflü ve skar bulunan olgu grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise RI değerleri çok yüksek düzeyde anlamlı olarak yüksek bulundu. Skarı belirlemek için receiver operating characteristics (ROC) eğrisi analizinde sağ böbrekte cutoff değeri RI > 0.705 seçildiğinde bu noktada duyarlılık %85.7, özgüllük %62.4; sol böbrekte ise cutoff değeri RI > 0.708 seçildiğinde bu noktada duyarlılık %88.2, özgüllük %58.1 olarak belirlenmiştir. Sonuç: Vezikoüreteral reflü sonucu böbrekte üriner enfeksiyonlar, renal parankimde hasar ve skar sık görülmektedir. Bu sebeple VUR'un erken tanı ve takibi büyük önem taşımaktadır. Renal doppler ultrasonografinin iyonizan radyasyon içermemesi, ucuz, tekrar edilebilir olması nedeniyle reflülü olgularda ve skar oluşan böbreklerde RI değerleri ile olguların takibinin yapılmasının yarar sağlayacağı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Vezikoüreteral reflü, Renkli Doppler Ultrasonografi, Rezistif indeks.

TeşhisTeşhis teknikleri-ürolojikUltrasonografi+5
Ahmet Harun Erbağcı
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baziler tepe anevrizmalarında endovasküler tedavi

Amaç: Baziler tepe anevrizmalarının tedavisinde endovasküler yolun etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemi olduğunu göstermek ve literatür eşliğinde değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yaşları 16-71 arasında değişen (ort: 49) 15'i (% 50) erkek, 15'i (% 50) kız toplam 30 baziler tepe anevrizması olan hasta alındı. 19'u (% 63,3) kanamış, 11'i (% 36,7) kanamamış hastalardı. 11 (% 36,7) hastada baziler tepe anevrizmasına ek olarak en az 1 diğer bölge anevrizması da eşlik etmekteydi. Stent yardımı ile tedavi edilen hastalara 7-10 gün önce 2'li antiagregan tedavi başlandı. Hastalar işlem sonrası ilk 24 saatte diffüzyon MR ile 3-6 ay ve 18 ay sonra DSA ile değerlendirildi. Bulgular: Tüm hastalarda işlem başarı ile yapıldı. 29 hastada koil kullanıldı. 18 hasta stentsiz (11'i balon yardımı ile), kalan 12 hasta ise stent yardımı ile tedavi edildi. 2 hasta daha sonra rekanalizasyon nedeni ile stentlendi. Stentle tedavi edilen 10 hasta Y stent, 2 hasta tek stent ve 3 hasta ise teleskopik stent kullanılarak tedavi edildi. 3 hastada işlem esnasında distal rüptür oluştu fakat bu hastalar nörolojik sekel kalmadan iyileştiler. Toplam 7 hastada işlem esnasında trombüs gelişti, IV tirofiban tedavisi verildi. 2 hastada kalıcı, 1 hastada geçici hemiparezi gelişti. 1 hasta işlemden 5 gün sonra muhtemelen tromboemboliye bağlı eksitus olurken, Hunt and Hess derecesi 5 olan 2 hastadan 1'i işlemden 10 gün sonra, diğer hasta ise yaklaşık 4 yıl süren vejetatif bir peryottan sonra eksitus oldu. Derecesi 4 olan diğer bir hasta ise işlemden 3 yıl sonra sepsis nedeniyle eksitus oldu. Hunt and Hess derecesi 5 olan hastalar çıkarıldığında peroperatif dönemde (ilk 30 gün) ciddi morbidite ve işleme bağlı mortalite % 7,1 ve % 3,6'ydı. Sonuç: Baziler tepe anevrizmalarının endovasküler yolla tedavisi etkin ve güvenilir bir yöntem olup, Hunt and Hess derecesi yüksek olan hastalarda, endovasküler tedaviye rağmen mortalite yüksektir. Anahtar Kelimeler: İntrakraniyal anevrizma, İntrakraniyal stent, Endovasküler embolizasyon, Endovasküler tedavi, Baziler tepe anevrizması.

AnevrizmaEmboliEndovasküler tedavi+3
Mehmet Kılınç
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ekstrakranyal karotid arter stenozu tedavisinde stent greft kullanımı

Ekstrakranyal Karotid Arter Stenozu Tedavisinde Stent Greft Kullanımı Amaç: Çalışmanın amacı ekstrakranyal internal karotid arter stenozlarında çıplak stent öncesi stent greft (kaplı stent) implantasyonu ile stent greft kullanımının distal mikroembolik komplikasyonları azaltmadaki etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yaşları 52-82 (ort: 67,6) arasında değişen, karotid arter stentleme endikasyonu bulunan, koruma filtresi eşliğinde çıplak stent yerleştirilmeden önce kaplı stent yerleştirilen 14 hasta ile koruma filtresi eşliğinde sadece çıplak stent yerleştirilen 36 hasta alındı. Kaplı stent eksternal karotid arter orifisini kapatmayacak şekilde plak yükünün en fazla olduğu yere yerleştirildi. Tandem lezyona veya ana karotid artere girişim yapılan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Uygun antiagregan medikasyon uygulandı ve ilaç duyarlılıkları test edildi. Tüm lezyonlara postdilatasyon uygulanırken predilatasyon 20 lezyonda uygulandı. Tüm hastalara işlemden 1-2 saat önce ve işlemden 12-24 saat sonra difüzyon MR yapıldı. İskemik odak sayısı belirlendi. Stent açıklığı işlemden 1 gün, 1, 3, 6 ay sonra RDUS ve 6 ay sonra DSA ile kontrol edildi. Bulgular: Kaplı stent yerleştirilen 14 hastanın 7'sinde (% 50) kaplı stent yerleştirilmeyen kontrol grubundaki 36 hastanın 30'unda (% 83,3) diffüzyon MR'de iskemik odak gözlendi. Genel morbidite ve mortalite kaplı stent yerleştirilen hastalarda % 14,3 (2 hasta) ve % 0, kontrol grubunda ise % 19, 4 (7 hasta) ve % 0 olarak bulundu. Anlamlı (% 50'nin üzerinde) restenoz kaplı stent kullanılan lezyonların % 13,3'ünde (2 hasta) görülürken, kontrol grubundaki lezyonların % 5,6'sında (2 hasta) görüldü. Sonuç: Kaplı stent kullanımı karotid arter stentleme işleminin tromboembolik komplikasyonları önlemede etkin ve güvenilir bir yöntem olup literatür ışığında yapılan değerlendirmede hasta grubumuzda olduğu gibi restenoz oranın fazla görülmesi rutin kullanımını kısıtlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Karotid arter stenozu, Karotid arter stentleme, Kaplı stent

Karotis arteri hastalıklarıKarotis stenozuStentler
Gökalp Çıkman
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal patolojilerde manyetik rezonans görüntüleme, dijital röntgenogramlar ve klinik bulguların tanıya katkısı

Vertebral kolonun, özellikle yaşa bağlı dejeneratif hastalıklar ve birçok sistemik patolojinin hedefi olması nedeniyle spinal incelemeler, günümüzde gerçekleştirilen manyetik rezonans görüntülemelerin (MRG) büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Dijital radyografilerle ilgili son teknoloji ürünü yazılım ve donanımların kullanıma girmesi ve getirdiği yenilikler, tanı ve etyolojiye yönelik değerlendirmede birçok katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada spinal patolojilerin değerlendirilmesinde MRG ve dijital röntgenogramların tanısal ve etyolojik etkinliği araştırılmış, ortaya konan bulgular klinik verilerle korele edilmiş, klinik semptom ve bulguların tanı sürecinde etkinlikleri ve görüntüleme yöntemleriyle ortaya konan patolojilerin yorumlanmasına katkıları araştırılmıştır. Çalışmamızın amacı spinal patolojiler için tetkik yükünü azaltmak; gereksiz zaman, tanısal prosedürler ve medikal maliyetlerden kaçınmaktır. Dejeneratif, infeksiyöz-inflamatuar ve spinal kolon tutulumuyla seyreden hastalıkları bulunan 308 olguya ait direkt grafi, MRG ve klinik veriler değerlendirilerek tanıya katkı sağlamadaki başarıları karşılaştırılmıştır. Bunun yanında 166 olguda dejeneratif hastalıklarda görülen bazı görüntüleme bulgularının direkt grafi ve MRG tarafından ortaya konma oranları araştırılmıştır. Çalışmamızda öncelikle tanısal algoritmanın kuralına uygun şekilde takip edilmesinin gerekliliği sonucunda varılmıştır. Dijital radyogramlarda hastaya uygulanan dozun daha düşük olması, yüksek gri skala rezolüsyonu ve kullanım-erişim kolaylığı göz önüne alındığında direkt grafilerin tanısal süreçte ilk basamakta yer alması doğru bir yaklaşımdır. Spinal patolojilerde; ayırıcı tanıda güçlük yaşandığında, erken dönem inflamatuar ve dejeneratif hastalıklarda, var olan tablonun direkt grafi ile açıklanamadığı durumlarda ya da tanısı bilinen hastalarda yeni gelişen tablolarda MRG'ye başvurulması daha akılcı olacaktır.

Manyetik rezonans görüntülemeOmurgaRadyografi+2
Erdal Dirican
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign ve malign fokal karaciğer kitlelerinin ayrımında akustik radyasyon kuvvet impuls (ARFI) elastografinin rolü

Amaç: Bu çalışmamızdaki amaç karaciğerin fokal benign ve malign lezyonlarını ve komşu parankim elastisitesini ARFI elastografi ile değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Bu prospektif çalışmamıza bölümümüzde Ocak 2016 ve Ekim 2016 tarihleri arasında konvansiyonel ultrasonografide saptanan 70 karaciğer lezyonu dahil edilmiştir. Her bir lezyon için 5 ölçüm ve çevre parankim dokusu için 2 ölçüm yapılmıştır. Acoustic radiation force impulse (ARFI) ölçümleri her bir tümör tipi ve komşu parankim için ortalama ± standart deviasyon şeklinde yazılmıştır. ARFI değerleri tümör tipleri ve komşu parankim ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Karaciğer tümörlerinde ortalama sertlik değerleri hemanjiom için 2,15±0,73 m/s, fokal nodüler hiperplazi için 3,22±0,18 m/s, hepatoselüler karsinom için 2,75±0,53 m/s, metastaz için 3,59±0,51 m/s olarak ölçülmüştür. Hemanjiom ve HCC lezyonları arasında anlamlı farklılık olmamakla birlikte (p>0,05), hemanjiom ile FNH, metastaz arasında belirgin farklılık saptandı (p<0,05). Malign ve benign kitle ARFI değerleri arasında önemli farklılıklar vardı ( ortalama 3,31 m/s ve 2,26 m/s).Malign kitleleri benign kitlelerden ayırt etmede AUROC ( The areas under the receiver operating caracteristics) eğrisi 0,826 idi (p<0,001). Malign kitleleri benign kitlelerden ayırt etmede ARFI cutoff değeri 2,32 m/s olarak seçildi (sensitivite :0,93, spesifite:0,60). Sonuç: ARFI bu aşamada fokal karaciğer lezyonlarının primer tanısında yeterli olmamakla birlikte, karaciğer tümörlerinin benign-malign ayırıcı tanısında bize noninvazif olarak önemli ek bilgiler sağlamaktadır.

Emin Akdoğan
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital sensörinöral işitme kaybı olan hastalarda preoperatif temporal kemik bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulguları

Amaç: Bu çalışmada konjenital sensörinöral işitme kaybı olan hastalarda koklear implantasyon cerrahisi öncesi temporal kemik bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile iç kulak malformasyonlarını saptamak ve sınıflamak ve koklear implant için kontrendikasyonları belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2011 ile Aralık 2013 tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında konjenital sensörinöral işitme kaybı tespit edilen ve koklear implant planlanan 167'si erkek, 133'ü kız toplam 300 hasta dahil edildi. Tüm hastaların 4 dedektörlü bilgisayarlı tomografi ile temporal kemik ve 1,5 tesla manyetik rezonans görüntüleme ile temporal kemik ve serebral görüntüleri alındı. Bulgular: Toplam 600 kulak çalışmaya alındı ve 136'sında (% 20,3) iç kulak malformasyonu tesbit edildi. 2 kulakta (% 1,4) Michel deformitesi, 1 kulakta (% 0,7) ortak kavite deformitesi, 5 kulakta (% 3,6) incomplet partition tip-I, 6 kulakta (% 4,4) incomplet partition tip-II, 2 kulakta (% 1,4) koklear hipoplazi ve 2 kulakta (% 1,4) koklear otoskleroz izlendi. Toplam 21 kulakta (% 15,4) koklear sinir aplazisi/hipoplazisi, 42 kulakta (% 30,9) internal akustik kanal dilatasyonu, 5 kulakta (% 3,6) internal akustik kanal aplazisi ve 1 kulakta (% 0,73), internal akustik kanal hipoplazisi tespit edildi. Lateral semisirküler kanal-vestibül displazisi ile uyumlu bulgular 8 kulakta (% 5,9) izlenirken, 10 kulakta (% 7,3) posterior semisirküler kanal, 10 kulakta (% 7,3) lateral semisirküler kanal ve 8 kulakta (% 5,9) süperior semisirküler kanal aplazik/hipoplazik görünümdeydi. Ayrıca 16 kulakta (% 11,7) geniş vestibüler akuadukt izlendi. 600 kulağın toplam 21'inde (% 3,5) yüksek yerkeşimli juguler bulb varyasyonu izlenmiş olup bu olgular iç kulak anomalisi grubuna dahil edilmemiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonucu olarak konjenital sensörinöral işitme kaybı olan ve koklear implantasyon planlanan hastalarda temporal kemik bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulguları iç kulak anomalilerinin saptanması ve sınıflandırılmasında, kontrendike durumların belirlenmesinde çok önemli olduğu kadar cerrahi esnasında gelişebilecek bir takım sorunların belirlenmesi ve cerrahın bu konuda operasyon öncesinde uyarılması açısından da son derece önemlidir. Bu nedenle implantasyon planlanan tüm hastaların bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntülerinin bu konuda deneyimli bir radyolog tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir.

KokleaKoklea hastalıklarıKoklear implantlar+5
Nermin Dağkıran
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite perforan ven yetmezliğinde endovenöz lazer ablasyon tedavisinin etkinliği

Amaç: Çalışmamızda büyük safen ven yetmezliğine göre daha nadir saptanan perforan ven yetmezliğinde endovenöz lazer ablasyon (EVLA) tedavisinin etkinliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Eylül 2009 – Mayıs 2013 tarihleri arasında alt ekstremite perforan ven yetmezliği tanısı konulan yaşları 31-69 (ortalama 46,49+10,32), ağırlıkları 52-99 (ortalama 74,89±12,3) arasında, 12'si erkek, 23'ü kadın 35 hastada, 40 ekstremitede, 40 perforan vene EVLA işlemi yapıldı. Perforan ven yetmezliğine eşlik eden variköz venlere eş zamanlı veya geç dönemde % 1-3 konsantrasyon polidokanol ile köpük skleroterapisi yapıldı. Tanı klinik muayene ve RDUS ile konuldu. Bulguların analizinde; venöz klinik şiddet skorlaması (VCSS), vizuel analog skala (VAS) ve klinik-etyolojik-anatomik-patofizyolojik (CEAP) sınıflama sistemi kullanıldı. Takip klinik ve RDUS ile ilk altı ay içinde yapıldı. Daha sonrası için yıllık takipler planlandı. Bulgular: EVLA yapılan 40 perforan venin bir tanesinde işlem esnasında parsiyel trombüs oluşumu sağlanabilmiş olup diğer 39 perforan vende tam trombüs oluşumuyla %97,5 teknik başarı sağlanmıştır. EVLA işlemi uygulanan 40 perforan venin ilk 6 ay takiplerinde 9 perforan vende (%22,5) rekanalizasyon saptanarak, primer başarı oranın %77,5 olduğu gözlendi. Rekanalizasyon gözlenen 9 perforan venin 5'ine tekrar EVLA işlemi uygulandı ve 1'inde tekrar rekanalizasyon geliştiği gözlendi. Tekrar EVLA işlemi sonrası sekonder işlem başarısı oranı % 87,5 olarak saptandı. İşlem sonrası ilk 6 ay kontrollerinde CEAP, VKŞS ve VAS'daki değişiklik istatistiksel olarak anlamlıydı (Wilcoxon Signed Ranks Test, p < 0,005). İki hastada (%5) giriş yerinde geçici hafif ekimozlar ve ağrı dışında majör veya minör komplikasyon saptanmadı. Sonuç: Alt ekstremite perforan ven yetmezliğinde EVLA yetkin ve tecrübeli kişilerce yapıldığında, minimal invazif, etkili, kolay uygulanabilir, iyi tolere edilebilen, düşük komplikasyon oranlarına sahip, kolay tekrar edilebilen, özellikle venöz ülser gelişmemiş ve kozmetik beklentisi yüksek hasta gruplarında SEPS gibi cerrahi yöntemlerin yerini alabilecek bir tedavi yöntemidir.

AblasyonBacakLazer tedavisi+2
Fahrettin Güngördü
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik venöz yetmezlik tedavisinde vasküler plak ve koil ile embolizasyonun etkinliği

Amaç: Pelvik venöz konjesyon sendromu olan hastalarda iki farklı yöntem ile (mekanik/mekanik+kimyasal) endovasküler tedavinin klinik etkinliğini karşılaştırmak ve ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2012 ve Aralık 2013 tarihleri arasında klinik ve BT tetkiki ile PVY tanısı düşünülen ve venografi yapılan 101 hastadan, mekanik (koil ve/veya vasküler plak) veya mekanik+kimyasal (skleroterapi) olarak endovasküler ovaryan ven embolizasyon tedavisi uygulanan 91 kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Klinik cevabı değerlendirmek için Society of Interventional Radiology'nin önerdiği, 9 maddeden oluşan, Vizüel anolog skala (VAS) ile ölçülen anket kullanıldı. Hastaların işlem öncesi, işlem sonrası 3. ay, 6. ay ve 12. ay VAS skorları kaydedildi. Bulgular: Tedavi edilen 91 hastanın 41'ine bilateral, 38'ine izole sol ve 12'sine izole sağ ovaryan ven embolizasyonu yapıldı. Hastalarda toplam VAS skoru medyan değeri 35'ten 8'e düştü (p<0.0001). Hastaların % 97.9'unda klinik iyileşme gözlenirken, % 2.1'inde klinik verilerde değişiklik saptanmadı. Mekanik embolizasyonun ve mekanik+kimyasal embolizasyonun klinik semptomların düzelmesine katkısında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Hastalığa spesifik semptomlarda istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı. Hiçbir hastada işleme bağlı major komplikasyon gelişmedi. Sonuç: Pelvik venöz konjesyonu olan hastalarda PVY'in endovasküler tedavisi etkin bir tedavi yöntemidir. Mekanik embolizasyon yöntemi düşük komplikasyon riskine sahip olduğu için endovasküler tedavi seçenekleri arasında öncelikli olarak tercih edilmelidir.

AğrıEndovasküler tedaviKadın ürogenital hastalıkları+2
Çiğdem Yalçın
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinom tedavisinde küçük boyutlu doksorubisin yüklü mikrosferlerle transarteryel kemoembolizasyonun etkinliği

Amaç: HSK'lı uygun hasta gruplarında erken dönemde 100μm'dan daha küçük boyutlu doksorubisin yüklü mikrosferlerle yapılan TAKE'nin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Mart 2013-Ekim 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde doksorubisin yüklenen 40 ve 75µm'luk mikrosferler (Embozene TANDEM Microspheres; CeloNova BioSciences, Inc, San Antonio, Texas) ile TAKE uygulanan 20 hasta dahil edildi. Hastalara, işlem öncesi, 1. gün, 1. ay ve 3. ay dinamik MRG yapıldı ve tedaviye olan yanıt mRECIST kriterlerine uygun olarak değerlendirildi. Bulgular: Birinci ay kontrolünde GY için TY % 50, PY % 15, objektif yanıt % 65, SH %10, PH %25, 3.ay kontrolünde TY % 50, PY % 11, objektif yanıt % 61, SH % 17, PH % 22 alınmıştır. GY değerlendirilmesinde HDL olan hastalarda olmayanlara göre daha düşük TY ve daha yüksek PH bulunmuştur. HL boyutu <5 cm küçük olan hastaların 1.gün , 1.ay ve 3.ay kontollerinde HL için TY %100'dür. Çalışmamızda tedavi sonrası 24 saat içinde AST ve ALT değerlerindeki artış anlamlı olmamış hastaların çoğunda kritik değerlere ulaşmamıştır ve 1-2.ay içinde anlamlı düşüş saptanmıştır. Sonuç: Doksorubisin yüklü 40 ve 75μm'luk mikrosferlerle yaptığımız pilot çalışmada mRECIST kriterlerine göre erken yanıtın literatürde büyük boyutlu mikrosferlerle yapılan TAKE sonuçlarından farklı olmadığı gözlemledik. Ancak 5 cm'den daha küçük lezyonlarda diğerlerine göre yüksek tam yanıt sağlanmaktadır.

DoksorubisinKaraciğer neoplazmlarıKarsinoma+3
Alvan Asgarova
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer transplantasyonu adayı hastalarda preoperatif çok kesitli bilgisayarlı tomografi incelemenin rolü

Amaç: Karaciğer alıcı adaylarında nakil açısından kontrendikasyonların ve vasküler varyasyonların tespitinde ÇKBT incelemenin rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2011 ile Haziran 2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde değerlendirilen 65'i (% 65) erkek, 35'i (% 35) kadın toplam 100 ardışık alıcı adayı çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait klinik kayıtlar ve ÇKBT görüntüleri retrospektif olarak incelendi. İş istasyonu ortamında 2 boyutlu multiplanar reformatlar ve 3 boyutlu görüntüler değerlendirildi. Nakil açısından intrahepatik ve ekstrahepatik kontrendikasyonlar ile ameliyat esnasında komplikasyonlara yol açabilecek vasküler varyasyonlar kayıt edildi. Değerlendirmelerde Milan kriterleri ve anatomik sınıflamalar temel alınarak yapıldı. İstatistiksel analizlerde Ki kare testi yöntemi kullanıldı. Bulgular: On sekiz (%18) hastada hepatosellüler karsinom tespit edildi. Milan kriterlerine göre karaciğer nakli için damar dışı kontrendikasyon 10 hastada (% 10), damarsal kontrendikasyon 25 hastada (% 25) saptandı. Yetmiş iki hastada (% 72) klasik hepatik arter anatomisi, 3 hastada (% 3) tip 2, 12 hastada (% 12) tip 3, 1 hastada (% 1) tip 6 anatomik varyasyon ve 12 hastada (% 12) sınıflandırılamayanlar hepatik arter anatomisi saptandı. Hepatik ven incelemesinde değerlendirme oranı %45 olup, 4 hasta (% 4) ana portal venden ayrılan sağ posterior portal ven varyasyonu tespit edildi. Sonuç: ÇKBT karaciğer alıcı adayların değerlendirmesinde, intrahepatik ve ekstrahepatik damarsal ve damar dışı kontrendikasyonların tespitinde, karaciğer vasküler anatomik varyasyonlarıın incelenmesinde güvenilir, kısa zaman içerisinde uygulanabilen noninvazif bir yöntemdir. İncelemenin ilk aşamasında kontrastsız kesitler alınması hepatik venlerin değerlendirilmesinde ek bulgu sağlayabilecektir. Daha çok dedektörlü BT cihazları ile yapılacak çekimler incelemenin fazlarının uygun zamanda yakalanması, daha ince kesitler ve daha ayrıntılı 3 boyutlu reformat görüntüler için imkan sağlayacaktır. Anahtar sözcükler: Alıcı Adayı, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi, Karaciğer Transplantasyonu

Karaciğer hastalıklarıKaraciğer nakliOrgan nakli+2
Ender Canlı
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanseri tanısında 3 tesla multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile histopatolojik bulguların karşılaştırılması

Amaç: Amacımız, Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme'nin prostat kanseri tanısındaki etkinliğini ve klinik olarak anlamlı kanseri saptamadaki başarısını histopatolojik bulgular referans alınarak araştırmaktır. Materyal ve Metod: Temmuz 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Prostat kanseri şüphesi nedeniyle prostat biyopsisi planlanan ve biyopsi öncesi 3 Tesla MR cihazında Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntülemesi yapılmış 62 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların görüntüleri patoloji sonuçları bilinmeden 2 radyolog tarafından incelenip, Prostate Imaging Reporting and Data System Versiyon 2 (PIRADS v2) klavuzuna göre değerlendirilerek skorlandırıldı. Biyopsisi yapılan 62 hastanın PIRADS skorları ile histopatoloji sonuçları arasındaki korelasyon analiz edildi. Bulgular: Çalışma dâhilindeki hastaların yaş ortalaması 65,6 (46-86), PSA değeri ortalaması 70,81 (3,11-1170) ng/ml, prostat hacim ortalaması 52,22 (7,9-161,7) ml'dir. T2 ağırlıklı (T2A), Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme (DAG), Dinamik Kontrastlı Görüntüleme (DkMRG) ve Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG)'nin PIRADS v2 skorları ile histopatoloji sonuçları karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamı bulundu (p<0,05). T2A için duyarlılık % 83,87, özgüllük % 61,29 (kestirim skoru> PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,73), DAG için duyarlılık % 93,55, özgüllük % 80,65 (kestirim skoru>PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,87), DkMRG için duyarlılık % 93,55, özgüllük %67,74 (kestirim skoru pozitif kontrastlanma için eğri altında kalan alan 0,81), MpMRG için duyarlılık %96,77, özgüllük %74,19 (kestirim skoru>3 için eğri altında kalan alan 0,85) saptanmıştır. ADC için kestirim değeri 0,7 x 10−3 mm2/sn bulunmuş olup bu kestirim değerine göre ADC değerinin duyarlılığı %93,5, özgüllüğü %83,9, eğri altında kalan alan 0,94 saptanmıştır. Sonuç: MpMRG'nin prostat kanseri şüphesi olan hastalarda lezyonu saptama, lokalize etme, karakterize etme, risk düzeyini saptama ve risk düzeyine göre biyopsi için hasta seçimi ve gözlem stratejileri belirlemede oldukça umut verici olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG), TRUS Biyopsi, Klinik Olarak Anlamlı Prostat Kanseri

BiyopsiBiyopsi-iğneHistopatoloji+7
Halime Çomruk
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal lenf nodlarının benign-malign ayrımında shear wave elastografi ve histopatolojik bulguların karşılaştırılması

Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı servikal bölgede persistan lenfadenopatisi olan hastalarda lenf nodlarının shear wave elastografi (SWE) ile incelenerek elde edilen shear dalga hızlarının (SWV) kantitatif olarak değerlendirilmesi ve SWE'nin benign-malign lenf nodu ayırımında tanısal performansının histopatolojik bulgular referans standart alınarak ortaya konmasıdır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 72 hastadan 100 lenf nodu dahil edildi. Tüm hastalara histopatolojik örnekleme öncesi konvansyonel US incelemesi ve virtual touch tissue imaging quantification (VTIQ) kullanılarak SWE incelemesi yapıldı. Konvansiyonel inceleme ile lenf nodu seviyesi, kısa aks, aks oranı, lenf nodunda hilus varlığı veya yokluğu, kalsifikasyon varlığı veya yokluğu, kistik değişiklik varlığı veya yokluğu, lenf nodu vaskülarite paterni değerlendirildi. SWE incelemesinde doku sertliğini gösteren SWVmaksimum ve SWVortalama değerleri ölçüldü. Diagnostik performans ise receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildi. En iyi eşik değerler Youden indeks ile belirlendi. Lenf nodlarının benign ve malign ayrımında histopatolojik tanı referans standart olarak belirlendi. Bulgular: Histopatolojik olarak 52 lenf nodu benign 48 lenf nodu malign olarak raporlandı. Benign lenf nodlarında SWVmaksimumdeğerleri ortalama 3.21 ± 1.23 m/sn, SWVortalama ortalama 2.96 ± 1.15 m/sn, malign lenf nodlarında SWVmaksimum değerleri ortalama 4.51 ± 1.16 m/sn, SWVortalama ortalama 4.18 ± 1.10 ölçüldü. SWVmaksimum ve SWVortalama değerleri malign lenf nodlarında benign lenf nodlarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.001). ROC eğrisi kullanılarak SWVmaksimum ve SWVortalama için en iyi eşik değer 3.03 m/sn belirlenmiş olup SWVmaksimum ve SWVortalama için benign ve malign lenf nodlarını ayırt etmede sırasıyla duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları %93, %59, %68, %91, %75 ve %91, %63, %69, %89, %77 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Malign ve benign lenf nodlarının ayrımında SWE umut vaat eden tekrarlanabilir noninvaziv bir tanısal görüntüleme yöntemi olup SWVmaksimum ve SWVortalama değerleri lenf nodu karakterizasyonunda oldukça değerli bağımsız kantitafif göstergelerdir. SWE'nin rutin pratikte kullanımının lenf nodu karakterizasyonu hakkında bilgi sağlayabileceğini, ince iğne aspirasyon biyopsilerini ve cerrahi eksizyon yapılacak vaka sayılarını azaltacağını ve örnekleme yapılacak yüksek riskli lenf nodunun belirlenmesinde önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

BoyunElastografiLenf nodları+2
Alican Kılıç
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal anevrizmaların akım çevirici silk stent kullanılarak endovasküler tedavisi

ÖZET İntrakraniyal Anevrizmaların Akım Çevirici Silk Stent Kullanılarak Endovasküler Tedavisi Amaç: Bu çalışmada akım çevirici Silk stent kullanılarak yapılan geniş boyunlu ve fuziform intrakranyal anevrizmaların tedavisinde akım çevirici Silk stentin etkinlik ve güvenilirliğini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 27-52 yaş arasında (ortalama 52,4), 43'ü kadın, 26'sı erkek toplam 69 hasta dahil edildi. Toplam 83 adet Silk stent kullanıldı. Toplam 89 anevrizma Silk stent ile embolize edildi. Bunlardan 18 tanesi daha önce cerrahi veya endovasküler olarak tedavi edilmişti. Yirni dört hastaya ait 27 anevrizmada ek olarak koil embolizasyonu da yapıldı. Bir hasta SAK'ın akut dönemindeydi. Bulgular: Üç stentte açılma sırasında tam açılmama problemi oldu (%3,6). Tüm stentler istenilen lokalizasyona yerleştirildi (Teknik başarı %100). Ortalama klinik ve anjiyografik takip süresi 29,2 aydı. Bir hastada işlem sırasında, 1 hastada işlemden hemen sonra, 3 hastada geç dönemde tromboembolik komplikasyon gelişti (Toplam tromboembolik komplikasyon oranı %7,2). Bir hastada 3. ayda sol İKA oklüzyonuna sekonder kalıcı sağ hemiparezi gelişti (Kalıcı morbidite oranı%1,4). Bir hasta 2. Ayda hidrosefaliye bağlı, bir hasta 14. ayda sol VA oklüzyonuna bağlı exitus oldu (Mortalite oranı %2,9). Geç dönemde 6 hastada (%8,7) stent stenozu gelişti. Toplam anevrizma oklüzyon oranı %88,5'ti. Sonuç: İntrakranyal anevrizmaların endovasküler tedavisinde akım çevirici Silk stent implantasyonu tek başına veya koil embolizasyonu ile birlikte etkin ve güvenilir bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: İntrakraniyal anevrizma, Stent, Akım çevirici, Silk stent, Embolizasyon, Endovasküler embolizasyon, Koil embolizasyon, Endovasküler tedavi.

AnevrizmaEmboliEndovasküler tedavi+3
İsa Göktürk Balcı
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spermiyogram bulgularını öngörmede skrotal usg ve skrotal rdusg'nin yeri

Spermiyogram Bulgularını Öngörmede Skrotal USG ve Skrotal RDUSG'nin Yeri Amaç: Varikoselli olan ya da olmayan, varikosel dışında ek ürogenital hastalığı olmayan infertil erkeklerde spermiyogram bulgularını öngörmede skrotal USG ve skrotal RDUSG bulgularının rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 01 Ocak 2014 ile 31 Aralık 2015tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde değerlendirilen her iki testis parankimi normal, Hipotalamo-hipofizer-gonadal aks hormonlarında anomali olmayan, varikosel dışında ek ürogenital hastalığı olmayan, varikoselli olan ya da olmayan 154 infertil erkek çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait skrotal USG-RDUSG kayıtları hastanemizin otomasyon sisteminden; spermiyogram sonuçları tüp bebek merkezinden elde edilerek retrospektif olarak incelendi. Benzer skrotal USG-RDUSG bulgularına sahip bireyler kendi aralarında gruplandırıldı. Gruplar ile spermiyogram sonuçları açısından ilişki olup olmadığına bakıldı. İstatistiksel analizlerde Ki kare testi yöntemi kullanıldı. Bulgular: İnfertilite açısından diğer nedenler ekarte edildiğinde varikosel, infertil erkeklerde %70,13 oranında bulundu. Varikoselli olmayan infertil bireylerde azospermi 6 vakada(%13); varikoselli bireylerde ise 13 vakada(%11,9) görüldü. Varikoselli olmayan infertil bireylerde 17 vakanın(%37); varikoselli bireylerde ise 26 vakanın (%23,9) sperm konsantrasyonu ve total sperm sayısı normaldi. 22-34 yaş arasındaki infertillerde, varikoselli olmayan grupta en çok 13(%50) vaka ile sperm konsantrasyonu ve total sperm sayısı normal bireyler; varikoseli grupta en çok 20(%27,4) vaka ile şidetli olmayan oligospermik bireyler mevcuttu. 35-62 yaş arasındaki infertillerde, varikoselli olmayan grupta en çok 7(%35) vaka ile şidetli oligospermik bireyler; varikoseli grupta da en çok 16(%44) vaka ile şidetli oligospermik bireyler mevcuttu. Sonuç: Görece genç yaşlarda (22-34 yaş aralığında, 35-62 yaş aralığına göre) infertilite nedeniyle başvuran erkeklerde başka infertilite nedeni yoksa varikosel daha fazla oranda olduğu görüldü. Azospermik olmayan infertil bireyler arasında kıyas yapıldığında yaş arttıkça ortalama sperm konsatrasyonu ve total sperm sayısı azaldığı görüldü. Azospermik bireylerin varikoseli olmayan ya da varikoseli olan gruplar arasında oransal olarak anlamlı dağılım farkı gözlenmedi. Bu bulgu varikoselin azospermi nedeni olmadığını düşündürdü. İnfertil bireylerde varikoselin sperm konsatrasyonu ve total sperm sayısını azatlığı, oligospermiye neden olabileceği görüldü. Her iki testis parankimi normal, Hipotalamo-hipofizer-gonadal aks hormonlarında anomali olmayan, ek ürogenital hastalığı olmayan infertil bireylerde tek başına skrotal USG ve RDUSG bulguları ile spermiyogram bulgularını öngörebilmek mümkün değildir. Yalnızca o grup varikoselli ya da varikoselli olmayan bireylerde ortalama değerleri söyleyebilmek mümkündür. Daha sağlıklı ortalama değeri söyleyebilmek açısından daha geniş vaka grupları üzerinde çalışılması daha uygun olacaktır. Anahtar sözcükler: Skrotal USG, Skrotal RDUSG, Spermiyogram, Semen Analizi

Genitalia-erkekMeniSperm+2
Alper Üstün
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis stent implantasyonu yapılan hastalarda antiagregan tedavi süresinin restenoz ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, karotis stent implantasyonu yapılan hastalarda ikili antiagregan tedavi süresinin prosedür sonrası dönemde 3 ay kullanımıyla, 6 ay kullanımının restenoz (stent içi trombozlar dahil) üzerine erken dönem sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışma, 2010 ve 2016 yılları arasında karotis stent implantasyonu yapılan, yaşları 51 ile 88 (ortalama 67) arasında değişen 77 (%32,5)'si kadın, 160 (%67,5)'i erkek olan toplam 237 hastanın retrospektif analiziyle yapıldı. Çalışmadaki hastalar, ikili antiagregan tedaviyi prosedür sonrası 3 ay veya 6 ay kullananlar ile verilen antiagregan tedavinin yetersiz olduğu kabul edilen (antiagregan direnci, uygun olmayan medikasyon, önerilen ilacı kullanmama) hastalar olmak üzere 3 ayrı gruba ayrıldı. Antiagregan medikasyon yetersizliği olanlar ayrıca değerlendirildikten sonra, ikili antiagregan tedaviyi 3 ay kullanan hastalarla, 6 ay kullanan hastaların takiplerinde restenoz (>%50 stenozlar anlamlı darlık kabul edildi) düzeylerinin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların 5 (%2,1)'inde antiagregan medikasyonu yetersiz olarak tespit değerlendirildi. İkili antiagregan tedavi 3 aya uzatılan 166 (%70), 6 aya uzatılan 66 (%27,8) hasta mevcuttu. Antiagregan tedavi medikasyonu yetersiz olarak değerlendirilen hastaların tamamında restenoz gözlendi (%100). İkili antiagregan tedavi 3 aya uzatılan hastaların 12 (%7,2) sinde, 6 aya uzatılanlarda 5 (%7,5) inde, medikasyon yetersizliği olanlarda 5 (%100) olmak üzere toplam 22 (%9,2) hastada restenoz saptandı. İstatistiksel analiz yapılırken antiagregan medikasyon yetersizliği olan 5 (%2,1) hasta dışlanarak yapıldı. İkili antiagregan tedaviyi 3 ay veya 6 ay alan iki hasta grubu ile restenoz arasında anlamlı farklılık olmadığı istatiksel olarak gösterildi (p>0,999). Ayrıca her iki grup arasında yeni gelişen nörolojik bulgular açısından ve kanama insidansı açısından farklılık olmadığı gözlendi. Sonuç: İkili antiagregan tedavi süresinin 3 ay kullanılmasıyla, 6 ay kullanılması arasında restenoz üzerine fark saptanmamıştır. İkili antiagregan süresini uzatmanın yeni gelişen iskemik komplikasyonlar veya kanama komplikasyonları üzerine farkı izlenmemiştir. Antiagregan medikasyonda asıl önemli olan, hasta uyumu ve antiagregan direnci gibi gözükmektedir. Bu verilerin daha geniş ve kapsamlı veri analizleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Karotis stent implantasyonu, İkili antiagregan tedavi, Karotis stent restenozu, Antiagregan direnci.

Karotis arterleriKarotis stenozuProtezler ve implantlar+4
İsmail Karluka
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinin benign-malign ayırımında arfı bulguları ile ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı ve B-mod ultrason ile birlikte non-invaziv bir method olan ARFI (Acoustic radition force impulse, virtual touch quantification (VTQ)) elastografi ölçümleri ile benign ve malign tiroid nodüllerinin ayrımında ve malignite öngörüsünde histopatolojik bulgular referans standart alınarak sonuçlarla karşılaştırma yapılacaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 82 hastadan 93 tiroid nodulü dâhil edildi. Tüm hastalara histopatolojik örnekleme öncesi konvansyonel US incelemesi ve virtual touch quantification (VTQ) kullanılarak elastografi incelemesi yapıldı. Konvansiyonel inceleme ile tiroid nodülü lokalizasyonu, boyutu, tiroid nodülünün ekojenitesi, kalsifikasyon varlığı veya yokluğu, kanlanma paterni, kenar düzeni ve halo varlığı veya yokluğu değerlendirildi. Her bir nodülden ortalama 5 ölçüm yapılarak SWVortalama değerleri hesaplandı. Diagnostik performans ise receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildi. En iyi eşik değerler Youden indeks ile belirlendi. Tiroid nodüllerinin benign ve malign ayrımında histopatolojik tanı referans standart olarak belirlendi. Bulgular: Histopatolojik olarak 64 tiroid nodulü benign 29 tiroid nodülü malign olarak raporlandı. Benign tiroid nodüllerinde SWVortalama değerleri ortalama 2.14 ± 0,59 m/sn, malign tiroid nodüllerinde nodlarında SWVortalama değerleri ortalama 3,63 ± 0,66 ölçüldü. SWVortalama değerleri malign tiroid nodüllerinde benign tiroid nodüllerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.001). ROC eğrisi kullanılarak SWVortalama için en iyi eşik değer 2,77 m/sn belirlenmiş olup SWVortalama için benign ve malign tiroid nodüllerini ayırt etmede sırasıyla duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları yüzdeleri %96.55, %90.62, %80.78, %98.46 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: ARFI ölçümlerinin, B-mod ve renkli doppler ultrason görüntüleme ile birlikte uygulanarak benign-malign tiroid nodülü ayırmında ayırıcı tanıya katkı sağlayacağı, nodüllere uygulanan gereksiz biyopsi ve cerrahiyi azaltması açısından US-elastografinin shear wave tekniğinin nicel değerleri ile ileriki yıllarda geleneksel yöntemler arasında yerini alabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, shear wave elastografi, ultrason, VTQ

BiyopsiBiyopsi-iğneElastografi+5
Mehmet Cihangir Koçak
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit olgularında fibrozis derecesinin ARFI(Acoustic Radiation Force Impulse) elastografi bulgularının histopatoloji sonuçlarıyla karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızdaki amaç kronik hepatit olgularındaki fibrosisi tespit etmede ve miktarını belirlemede ARFI elastografinin tanıya katkısını histopatolojik bulgularla kıyaslayarak araştırmaktır. Materyal Metod: Haziran 2018-Ağustos 2018 tarihleri arasında kliniğimize karaciğer biyopsisi için gönderilen kronik hepatit tanılı 122 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların karaciğer sağ lobtan 10 shear wave hız ölçümü yapılmıştır. Ortalama ARFI hız değerleri ISHAK sınıflamasındaki fibrozis değerleri ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Birinci karşılaştırma evre ≤ F1 fibrozise sahip hastalar ile evre ≥ F2 hastalar arasında yapıldı. Buna göre fibrozis varlığını tespit etmede ARFI elastografinin iki grubu ayırmada optimal kesme değeri 1.26 m/s olarak belirlendiğinde sensitivite % 77, spesifite % 68 olarak bulundu. İkinci karşılaştırma grubunda belirgin fibrozisi belirlemeye yönelik olarak; fibrozis evreleri ≤ F2 ve ≥ F3 olan iki hasta grubu arasında yapılmıştır. Buna göre belirgin fibrozisi belirlemede ARFI elastografinin iki grubu ayırmada optimal kesme değeri 1.45m/sn olarak belirlendiğinde sensitivite % 85, spesifite % 87 olarak bulundu. Üçüncü karşılaştırma siroz olgularını diğer fibrozis gruplarından ayrımına yönelik olarak fibrozis evresi ≤ F4 olan hasta grubu ile fibrozis evresi ≥ F5 olan hasta arasında yapılmıştır. İki grubu ayırmada ARFI elastografi için optimal kesme değeri 1.64 m/s olarak belirlendiğinde sensitivite % 100, spesifite % 84 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda ARFI elastografi ile belirgin fibrozisin varlığının ortaya konmasında ve sirotik süreçleri belirlemede güvenilir sonuçlar elde edilmiştir. ARFI elastografi, kronik karaciğer hastalığında çoğu durumda biyopsinin yerini alabilecek bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Ultrasonografi, ARFI, Kronik Hepatit

ElastografiFibrozHepatit+4
Mehmet Akif Ersoy
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme manyetik rezonans görüntüleme bulgularının kontrastlı spektral mamografi ile kıyaslanması

Amaç: Çalışmamızdaki amacımız, meme lezyonlarının tanısında KSM'nin performansını MRG'nin performansı ile kıyaslamaktır. Gereç ve Yöntem: Merkezimize klinik olarak malignite şüphesi ile başvuran veya diğer görüntüleme yöntemleriyle malignite açısından kuşkulu bulgu saptanan toplam 116 hastaya KSM ve meme MRG tetkikleri yapıldı. KSM tetkiklerinin tamamı merkezimizde, MRG tetkiklerinin %56,89'u dış merkezde yapıldı. İki gözlemci tarafından KSM ve MRG bulguları ACR BI-RADS veri sözlüğüne göre tanımlandı. Malign lezyonların tamamının histopatolojik verisi mevcutken, benign lezonların %80,5'inin son tanısı tipik görüntüleme bulguları ve takiple konuldu. Malign ve malignite açısından yüksek riskli lezyonlar pozitif olarak kabul edilerek her iki görüntüleme yönteminin performansı değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 125'i (%57,07) malign, 94'ü (%42,92) benign olmak üzere toplam 219 lezyon dahil edildi. KSM için duyarlılık %98,40, özgüllük %81,91; MRG için duyarlılık %100, özgüllük %75,33 bulundu. Lezyon boyutu değerlendirmede, histopatolojik boyut verisiyle, KSM ve MRG'de ölçülen lezyon boyutu arasında anlamlı istatistiksel farklılık saptanmadı. İkincil odakların değerlendirilmesinde KSM ve MRG benzer performans sergiledi ve KSM'nin özgüllüğü daha yüksekti. KSM'de malign lezyonlarda benignlere kıyasla daha yüksek seviyede kontrastlanma izlendi. Yoğun meme kompozisyonuna sahip kadınların ve şüpheli kalsifikasyonların değerlendirilmesinde iki tetkik performansı arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Meme lezyonlarının görüntülenmesinde KSM ile MRG benzer performansa sahiptir ve birbirlerinin alternatifi olarak kullanılabilirler.

MamografiManyetik rezonans görüntülemeMeme+1
Çağdaş Rıza Açar
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter darlıklarının Dual Enerjili Bilgisayarlı Tomografi'de perfüzyon görüntülemeye etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Dual Enerjili Bilgisayarlı Tomografi ile hastaya herhangi bir stressör test veya intravenöz medikal ajan verilmeden miyokard perfüzyonunu görüntüleyip, koroner arter darlıkları, hipertansiyon, diabetes mellitus, hiperlipidemi, yaş ve cinsiyet farklılıkları gibi durumlarda miyokardiyal perfüzyonun nasıl etkilendiğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalında 14.06.2021 ve 07.02.2024 tarihleri arasında Siemens 256 kesit (Somatom Drive,Siemens Healthineers, Germany) tomografi cihazı ile Dual Enerjili Koroner Bilgisayarlı Tomografi ile çekimi yapılan 348 hastanın verileri incelendi. Veri incelemesi retrospektif olarak yapılmıştır. Olgu ve kontrol grubu için dışlama kriterleri; optimal kalitede olmayan artefakt içeren görüntüler, 18 yaşından gün almayan, 75 yaş üstü olan hasta grubu olarak belirlenmiştir. Hastanedeki PACS (Picture Archiving Communication Systems) sistemindeki tüm görüntüler ayrıntılı bir şekilde değerlendirildi. 111 hastada herhangi bir koroner kalsifik plağa rastlanılmadı. Bu 111 hasta ile kontrol grubu oluşturuldu. Geri kalan koroner arterlerinde stenoz bulunan diğer hasta grubunda ise 111 hasta randomize şekilde seçilerek olgu grubu oluşturuldu. Her iki grubun vakalarının yaşı, cinsiyeti, hipertansiyon, diabetes mellitus, hiperlipidemi varlığı, LAD, LCx, RCA arterlerindeki stenoz darlığının yüzdesel değerleri, sol ventrikül duvarında 17 segmentteki iyodin kontrast dansite değerleri, stabil ve unstabil anjinanın varlığı verileri kaydedildi. Olgu grubu ve kontrol grubu hastalarının benzer demografik özelliklerde olmasına özen gösterilmiştir Bulgular: Hipertansiyon, hiperlipidemi ve diyabet varlığı ile olgu grubu ve kontrol grubu arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Olgu grubu ve kontrol grubu arasında yaş, LAD, LCx ve RCA'daki darlıklarda anlamlı fark bulunmuştur.Olgu grubundaki hastaların LAD darlıkları yüzdesel olarak ortalama %37,43, LCx %15,95, RCA %23,68 olarak ölçülmüştür. Cinsiyet ile RCA darlığı arasında anlamlı fark bulunmuştur. RCA darlığı yüzdesi, erkeklerde ortalama %17,91 iken kadınlarda %8,79 olarak saptamıştır. Hipertansiyon varlığı ile yaş, LAD ve RCA darlıkları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Hipertansiyonlu hastalarda ortalama yaş 52,94 iken hipertansiyonu olmayan hastalarda ortalama yaş 45,94 olarak bulunmuştur. LAD darlığı hipertansiyonlu hastalarda ortalama %33,49 olarak ölçülmüştür. Hipertansiyonu olmayan hastalarda ortalama %15,63 olarak ölçülmüştür. RCA darlığı yüzdesel olarak hipertansiyonlu hastalarda 27,02 iken hipertansiyonu olmayan hastalarda 11,01 olarak ölçülmüştür. Diyabet ile LAD ve RCA darlığı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Diyabet varlığında LAD ve RCA'da izlenen darlık yüzdesi artmaktadır. Diyabetlilerde LAD darlığı yüzdesi ortalama 37 iken diyabeti olmayanlarda darlık yüzdesi ortalama 18,79 olarak ölçülmüştür. RCA darlığı diyabetliletde ortalama %27,73 olarak ölçülmüştür. Diyabeti olmayanlarda ortalama %14,70 olarak ölçülmüştür. Hiperlipidemi ile yaş, LAD, LCX ve RCA'daki darlıklar arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Hiperlipidemi bulunan olgularda LAD darlığı yüzdesi ortalama 42,74 iken hiperlipidemi bulunmayanlarda darlık yüzdesi ortalama 15,78 olarak ölçülmüştür. LCX darlık miktarı hiperlipidemili olgularında yüzde olarak ortalama 30,91, hiperlipidemis olmayan olgularda ortalama 9,26 olarak bulunmuştur. RCA darlığı hiperlipidemi bulunan olgularda ortalama %37,22 olarak ölçülmüştür. hiperlipidemi bulunmayanlarda ortalama %12,20 olarak ölçülmüştür ROC eğrisi analizinde eğri altında kalan alanların önemli olmadığı, kardiyak görüntülemede Dual Enerjili Kardiyak Bilgisayarlı Tomografi'de fonksiyonel ölçümlerden olan perfüzyon görüntülemenin herhangi bir stressör ajan kullanılmadan yapılan değerlendirmede tanısal değerinin olmadığı çalışmamızda saptanmıştır. Sonuç:Bilgisayarlı tomografi plak anatomi görüntülemesinin yanı sıra son yıllarda hemodinamik değişiklikler hakkında da non invaziv bilgiler sunmaktadır. Hemodinamik bilgiler açısından kullanılan yöntemlerden biri olan KBTP hakkında henüz yeterli bilgi literatürde bulunmamaktadır. Literatürde çoğunlukla bir stresör ajan (adenosin, dipiramidol vs.) kullanılarak yapılan çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalarda elde edilen bilgilerde stresör ajan kullanımı ile yapılan KBTP görüntülerinde normal, iskemik ve enfarktlı segmentlerde perfüzyon farklılıkları mevcuttur ve KBTP bunları göstermede diğer invaziv ve non invaziv tetkiklere kıyasla tercih edilebilinecek yöntemdir. Ancak herhangi bir stresör ajan kullanılmadan elde edilen KBTP görüntülerinin değerlendirilmesi hakkında yeterli çalışma yapılmamıştır. Çalışmamızda herhangi bir stresör ajan kullanılmadan aynı anda elde edilen KBTA ve KBTP görüntüleri değerlendirilmiş olup, koroner arter stenozlarının neden olduğu hemodinamik değişikliklerde KBTP görüntülemedeki iyodin dansitelerindeki değişiklikler arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ancak ileri derecede stenoza sahip veya enfarktlı hastalarda, perfüzyon defektlerinin belirgin olduğu saptanmıştır. KBTP, KBTA tetkikine, tanıda yardımcı ve destekleyici tetkiktir. Önümüzdeki yıllarda yapılacak olan konu ile ilgili çalışmalar devam ettikçe bu konu daha iyi anlaşılacaktır. Anahtar Kelimeler: Koroner bilgisayarlı tomografi perfüzyon görüntüleme, koroner BTA, Koroner arter hastalığı, kardiyak görüntüleme, radyoloji, Dual enerjili bilgisayarlı tomografi

Seydi Hamit Korkmaz
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümör-metastatik tümör ayırıcı tanısında ileri manyetik rezonans görüntülemenin rolü

Amaç: Çalışmadaki amacımız primer glial tümör derecelendirmesinde ve beyin metastazı ile ayrımında ileri MRG bulgularının etkinliğini araştırmak ve literatüre katkı sağlamaktır. Gereç ve yöntem: Çalışma merkezimizde Ocak 2012-Ocak 2024 tarihleri arasında glial beyin tümörü ve beyin metastazı patolojik tanısı alan, preoperatif MR görüntülemesi merkezimizde yapılan ve DAG, MRS, MRP ileri incelemelerinden en az ikisini içeren toplam 131 hasta ile yürütüldü. Hastaların yaş, cinsiyet, patolojik tanı ve beyin metastazı grubu için primer malignite tanısı, IDH mutasyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksi oranı bilgileri hasta dosyasından kaydedildi. Konvansiyonel MRG'de tümör kontrastlanma derecesi, T2/FLAIR mismatch bulgusunun varlığı, DAG'de minimum ADC (10^-3mm2/sn) değeri ve ADC oranı, DSC perfüzyonda rCBV değeri, DCE perfüzyonda Ktrans ve Ve değerleri, MRS'de LL, MI düzeyleri ve Ch/NAA, Ch/Cr oranları değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında difüzyon ağırlıklı görüntülemede tümöral ve peritümöral ADC değerleri ve oranlarında, DSC perfüzyonda tümöral ve peritümöral rCBV değerlerinde, DCE perfüzyonda Ktrans ve Ve değerlerinde, MR spektroskopide kısa TE (35 ms)'de Ch/Cr, LL ve MI değerlerinde, orta TE (144 ms)'de LL ve Ch/Cr değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Glial tümör olgularında Ki 67 proliferasyon indeksi ile tümör minimum ADC değeri arasında negatif yönde, Ki 67 proliferasyon indeksi ile tümör rCBV (sentrum semiovale) değeri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı orta düzeyli ilişki tespit edildi. Sonuç: Beyin tümörlerinin değerlendirilmesinde konvansiyonel MRG bulgularının difüzyon MRG, perfüzyon MRG ve MR spektroskopi görüntüleme bulgularıyla birlikte değerlendirilmesi lezyon ayırıcı tanısında tanısal doğruluğu artırmaktadır. Daha geniş olgu gruplarıyla prospektif yapılacak çalışmalarla preoperatif ileri MRG görüntülemenin tanıya katkısı daha iyi anlaşılacaktır. Anahtar kelimeler: Beyin tümörü, glial tümör, beyin metastazı, difüzyon ağırlıklı MRG, perfüzyon MRG, MR spektroskopi görüntüleme

Beyin neoplazmlarıDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntüleme+1
Merve Büyüker
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer ultrasondan türetilmiş yağ fraksiyonunun derin abdominal prob (DAX) ile değerlendirilmesi

Amaç: Referans standart olarak karaciğer histolojisini kullanarak hepatosteatozun tespit edilmesinde ve derecelendirilmesinde UDFF'nin tanısal performansını değerlendirmek ve MASLD hastalarında steatohepatit tanısı ile fibrozis varlığını tespit etmede pSWE, UDFF ve auto-pSWE değerlerinin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Karaciğer parankim biyopsisi nedeniyle tarafımıza yönlendirilen hastalar biyopsi öncesi prospektif, abdominal ve DAX probla değerlendirildi. pSWE, UDFF ve auto-pSWE değerleri histopatolojik sonuçlarla karşılaştırılarak tanısal açıdan incelendi. MASLD hastalarında NAS ve fibrozis ile pSWE, UDFF ve auto-pSWE arsındaki ilişkiler değerlendirildi. Fibrozis için elastografik kesme değerleri belirlendi. Bulgular: Çalışmaya toplam 121 hasta dahil edildi. Hastaların 43 tanesinde steatotik karaciğer hastalığı saptanmıştır. pSWE (ICC=0,958), auto-pSWE (ICC=0,960), UDFF (ICC=0,974) mükemmel gözlemciler arası uyum göstermiştir. UDFF ile histolojik yağ içeriği arasında pozitif yönde, orta derecede korelasyon tespit edilmiştir (r =0,642; p<0,001) S≥1steatozu ayırt etmek için ≥%8,5'lik UDFF kesme değeri %92,9 duyarlılık ve %91,1 özgüllüğe sahiptir (AUC=0,961; p<0,001). S≥2 ve S=3 steatozu ayırt etmek için kesme değerleri sırasıyla ≥%10,5 ve ≥%18,5 bulunmuştur. UDFF yaş ile ilişkisi göstermezken VKİ ve cilt altı yağ doku kalınlığı ile pozitif yönde korelasyon göstermiştir. UDFF değerleri ile, pSWE ve auto-pSWE arasında negatif yönde ilişki tespit edilmiştir. pSWE ile auto-pSWE değerleri arasında yüksek dereceli korelasyon izlenmiştir. MASLD olgularındaki aktivite skoru (NAS) ile auto-pSWE değerleri arsında pozitif yönde, zayıf derecede ilişki tespit edilmiştir. Fibrozis varlığını (≥F1) tespit etmede kullanılacak olan optimal pSWE ve auto-pSWE düzeyinin kesme değerleri sırasıyla ≥5,05 ve ≥4,95 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: DAX probla ölçülen UDFF ve auto-pSWE hepatostetozu tespit etmede, derecelendirmede ve fibrozisi öngörmede ultrason tabanlı kantitatif noninvaziv biyobelirteç olarak klinik açıdan umut verici bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Steatotik Karaciğer Hastalığı, Metabolik Disfonksiyon İlişkili Steatotik Karaciğer Hastalığı, DAX prob, UDFF, pSWE, auto-pSWE, fibrozis

Ahmet Burak Kale
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsı̇nom tedavı̇sı̇nde mı̇krodalga ablasyonun etkı̇nlı̇ğı̇ ve güvenı̇lı̇rlı̇ğı̇

Amaç: Bu çalışmanın amacı hepatosellüler karsinomlu hastalarda mikrodalga ablasyon tedavisinin etkinliği ve güvenirliliğini araştırmak idi. Gereç ve Yöntem: Bu tek merkezli retrospektiv çalışmaya Mart 2013 ile Kasım 2018 arasında tümör konseyi kararı ile cerrahi tedaviye uygun olmayan, mikrodalga ablasyon işlemi uygulanmış toplam 46 ardışık hasta dahil edilmiştir. Mikrodalga ablasyon sonrası hastalar 1. ay ve sonrasında 3 aylık aralıklar ile takip edildi. Tedaviye yanıt oranları (Modified Response Evaluation Criteria in Solid Tumors'a mRECIST), genel sağ kalım süreleri, progresyonsuz sağ kalım süreleri ile komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada toplam 67 hepatosellüler karsinom nodülü bulunan 47 hasta (40'i %85 erkek) değerlendirilmiştir. Hastaların yaşları 44 ile 78 (medyan 64) arasında idi. Medyan genel sağ kalım süresi 38 ay (aralık 30-45 ay), medyan progresyonsuz sağ kalım süresi 26 ay (aralık 9-42 ay) idi. Alfa-fetoprotein değerlerine göre hastalar iki gruba ayrıldığında, alfa-fetoprotein değerlerinin genel sağ kalım süreleri üzerine etkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P=0.015). Hastalar, tümör sayısına göre farklı gruplara ayrıldığında genel sağ kalım süreleri, progresyonsuz sağ kalım süreleri açısından tüm gruplar arasında anlamlı fark saptanmıştır (sırasıyla, P=0.01, P=0.005). Mikrodalga ablasyon tedavisi sonrası 1 hastada (%0,01) majör komplikasyon tespit edilmiştir. Sonuç: Mikrodalga ablasyon hepatosellüler karsinomlarda etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemidir. Takiplerde alfa-fetoprotein değerlerinde değişim mikrodalga ablasyon tedavisi'nin etkinliğinin bir göstergesidir. Tümör sayısı hasta seçiminde önemli bir kriterdir.

Ferhat Can Pişkin
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kuşkulu kalsifikasyonların kontrastlı mamografi bulguları ve patolojik korelasyonu

Amaç: Çalışmamızın amacı kontrastlı mamografinin (KM) kitle dışı kuşkulu kalsifikasyonları değerlendirmedeki performansını tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Merkezimizde Şubat 2021-Aralık 2023 tarihleri arasında elde olunmuş KM'lerde kuşkulu kitle dışı kalsifikasyonları bulunan hastalar çalışmaya dahil edildi. Düşük enerjili görüntülerde kalsifikasyonların morfoloji, dağılım ve en uzun aksta uzunlukları, rekombine görüntülerde kontrastlanma yoğunluğu, paterni, en uzun aksta uzunlukları ve kontrastlanma eğrileri retrospektif olarak incelendi. Bu hastalara ait patolojik tanı, derece, Ki-67 indeksi, varsa operasyon spesimenindeki en uzun lezyon boyutu not edildi. Altın standart patoloji kabul edilerek KM'de çeşitli parametrelerin bu grup kalsifikasyonlardaki performansı değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 132 lezyonun 78'i benign, 54'ü maligndi. Duyarlılık, özgüllük, PPD ve NPD sırasıyla düşük enerjili görüntülerde %72,2, %62,8, %57,3, %76, rekombine görüntülerde birincil analizde %79,6, %80,8, %74,1, %85,1, ikincil analizde %98,2, %47,4, %56,4, %97,4 saptandı. Kontrastlanma yoğunluğunun, malignite riskini etkileyen önemli bir parametre olduğu tespit edildi (p<0,05). Uzunluk kıyaslamasında düşük enerjili ve rekombine görüntülerle patoloji arasında yüksek derecede istatiksel ilişki saptandı (r=0,733, r=0,879) ve ortalama fark -4,75 mm ve +4,45 mm tespit edildi. Kontrastlanma yoğunluğu ile invaziv-in situ karsinom ayrımında ve DKİS derece ayrımında (p>0,05) istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Patoloji ile kontrastlanma eğri tipi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi (p=0,019). Ki-67 ile kontrastlanma yoğunluğu arasında istatiksel açıdan anlamlı doğrusal ilişki saptanmadı ancak p değeri 0,05'e yakındı (p=0,057). Sonuç: KM dijital mamografi ve MRG'deki bazı özellikleri kombine ederek kitle dışı kuşkulu kalsifikasyonlarda başarılı performans göstermektedir. Daha geniş gruplarla yapılacak daha fazla çalışma daha sağlıklı veriler verecektir. Anahtar Kelimeler: Kontrastlı Mamografi, Kuşkulu Kalsifikasyonlar

Dilşah Oral
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lenfadenitli çocuklarda kanlanma değişiminin superb microvascular imaging değerlendirmesi

Amaç: Bu çalışmada, servikal lenf nodlarında B-mod ultrason (US)'a ek olarak SMI (Superb Microvascular Imaging) incelemenin, benign lenf nodlarının ayırımında ve lenfadenopatinin antibiyotik kullanımı ile değişiminin olup olmaması, lenfadenitlerin ayrımı ve takibinde kullanılmasında katkısının araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntemler: Nisan 2024- Mart 2025 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı, ultrason polikliniğine başvuran ve servikal lenf nodlarına yönelik US yapılan 17 hasta, 65 lenf nodu çalışmaya dahil edildi. Gri skala US incelemede, lenf nodlarının en büyük çapı, kısa-uzun çap oranı, kortikal kalınlığı, lenf nodu şekli, yağlı hilus bulunup bulunmaması ve şeklinin lobüle olup olmaması değerlendirildi. Sonrasında SMI incelemede elle çizim ile lenf nodunun sınırları işaretlendi ve cihaz tarafından vaskülerite indeksi otomatik olarak hesaplandı. Ayrıca Power Doppler ve ADF incelemede cihazın yaptığı otomatik vaskülerite indeksi değerlendirildi. Bu Doppler incelemelerde iki radyolog tarafından ortak mutabakat ile vasküler damarların sayısının değerlendirildiği 5'li skorlama ve adler sınıflaması da yapıldı. Çalışmada incelenen servikal lenf nodları, geçirilen viral ve bakteriyel enfeksiyonlara sekonder oluşan lenf nodları incelendi. Elde edilen Gri Skala US ve VI değerleri istatistiksel olarak değerlendirildi ve tanısal değeri araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen lenf nodlarında gri skala US değerlendirmede kortikal kalınlık artışı, kısa-uzun çap oranı yüksekliği benign lenf nodlarında antibiyotik kullanımı öncesi ve sonrası (10 gün) istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). SMI incelemede antibiyotik öncesi lenf nodlarında ölçülen ortalama ve ortanca VI değerleri antibiyotik sonrası değerlendirilen lenf nodlarına göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Eşik değer analizi sonucunda, Power Doppler vasküler indeksi ≥5,75 olması durumunda duyarlılığın %60,0, özgüllüğün ise %78,5 olduğu belirlenmiştir. Eşik değer analizi sonucunda, cSMI vasküler indeksinin ≥ 4.65 olması durumunda duyarlılığın %55,4, özgüllüğün ise %58,5 olduğu belirlenmiştir. Eşik değer analizi sonucunda, mSMI vasküler indeksinin ≥2,25 olması durumunda duyarlılığın %84,6, özgüllüğün ise %30,8 olduğu belirlendi. Eşik değer analizine göre, ADF vasküler indeksinin ≥3.45 olması durumunda duyarlılık %64,6, özgüllük ise %60,0 olarak bulunmuştur. Sonuç: Araştırmamız sonucunda yeni bir Doppler yontemi olan SMI inceleme ile gri skala US bulguları birlikte değerlendirildiğinde antibiyotik kullanımı ile lenf nodunda tedavi takibi ve lenfadenit bulgularının değerlendirilmesinde tanısal olarak değerli olabileceği gosterildi. Ayrıca şüpheli malign USG bulguları izlenen benign lenf nodlarında antibiyotik tedavisi ile regresyonu değerlendirilerek gereksiz invaziv işlemlerden kaçınılması açısından anlamlı olarak değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Lenf nodu, SMI, ultrasonografi

Ahmet Faruk İbil
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distal vertebrobaziller arter obstrüksiyonlarında serebral anjiyografi ile renkli doppler inceleme sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada distal vertebrobaziller patolojilerinde renkli Doppler ultrason (RDUS) bulgularını Dijital Substraksiyon Anjiografisi (DSA) ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Ocak 2017 ile Ocak 2018 arasında farklı nedenlerden dolayı DSA yapılan 200 hastanın 400 damarı (107 kadın, 93 erkek; ortalama yaş 58,3±13,3) RDUS incelemeleri retropesktif olarak analiz edildi. Vertebral arterlerin (VA) pik sistolik (PSH) ve end diastolik hızları (EDH), ortalama hızları (TAMAX), pulsatilite (PI) ve rezistif indeksleri (RI) ölçüldü. Doppler bulgularına göre damarlar: (1) normal akım özellikleri (n=341), (2) normal hızlı-yüksek dirençli (n=54), (3) düşük hızlı-yüksek dirençli (n=5) olarak 3 gruba ayrıldı. Ayrıca TAMAX <18 cm/sn olan damarlar analiz edildi. Bulgular: Yüksek dirençli damarlarda TAMAX ve EDH normal gruba kıyasla düşük bulundu (10,8±5,0 cm/sn, 5,3±4,2 cm/sn, sırasıyla, p=0,000). Yüksek dirençli akımı olan 59 damarın 15'inde PICA'da sonlanma tespit edildi. Doppler incelemenin duyarlılık, özgüllük, yanlış negatif değer, yanlış pozitif değer, doğruluk oranı sırasıyla % 49, % 100, % 51, % 0, % 92 saptandı (p=0.001). RI ≥0.8 olan 25 damarın 5'inde (% 20), TAMAX <18 cm/sn olan 37 damarın 11'inde (% 29) PICA'da sonlanma tespit edildi. DSA sonuçlarına göre 29 damarda PICA'da sonlanma tespit edildi. PICA sonlanması bulunan 29 damarda EDH, TAMAX değerleri (11,2±4,3 cm/sn, 20,9±7,0 cm/sn, sırasıyla, p=0,007) normal gruba (17,2±6,0 cm/sn, 29,5±8,4 cm/sn, sırasıyla) kıyasla düşük bulundu. Sonuç: Vertebral arterde yüksek dirençli Doppler sinyali varlığı distal vertebrobaziller patoloji göstergesi olabilir. Bu nedenle, klinik bulguların korelasyonu ile yüksek dirençli dalga formlarında daha fazla inceleme yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: DSA, renkli Doppler ultrason, rezistif indeks, TAMAX, vertebrobaziller arterler

AnjiyografiAnjiyografi-dijital subtraksiyonArteryel oklüzif hastalıklar+4
Yusuf Can
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vestibüler migrende kognitif ve vestibüler uyaranla ileri MR görüntüleme

Amaç: Çalışmamızda vestibüler ve epizodik migren hastalarında; vestibüler yolakların uyarılması sonrası 5 farklı taskla oluşan kortikal aktivasyon değişimlerinin görüntülenmesi ve vestibüler ağ ve ağrı algılanmasında anahtar rolü olan talamusta görülebilecek metabolik değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda vestibüler migren tanısı konulan 15 hasta ve epizodik migren tanısı alan 15 hasta prospektif olarak çalışmaya alınmıştır. Kalorik test öncesinde ve hemen sonrasında hastalar çekime alınmıştır. Çekim sırasında hastaların konjuge göz hareketleri, kognitif task, görsel uyaran ile uyarılma sırasında 3 Tesla MR cihazı 32 kanallı baş koili ile BOLD fMRG verileri alınmıştır. Aynı zamanda kalorik test öncesi olguların MR Spektroskopi incelemesi yapılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS v20 ve SPM programları kullanılmıştır. Bulgular: Fonksiyonel MR görüntülemede; kalorik test sonrasında, parmak-burun testi sırasında, vestibüler migrenli hastalarda serebellum ve insulada aktivasyon artışı saptanmıştır. Vestibüler migren hastalarında, obje isimlendirme sırasında dilbilim ile ilişkili korteksler aktivasyon göstermiş olup kalorik test sonrası bu hastalarda talamik aktivasyon artışı belirlenmiştir. Migren hastalarında kalorik test sonrası vizüel uyaran sırasında oksipital lobda aktivasyon kaybı gözlenmiştir. Vestibüler migrenli olgularda ve auralı ve aurasız migrenli olgulara göre sol talamus posteriorda kolin kaybının olduğu saptanmıştır. Sol talamus posterior NAA/Kolin oranının, migren öyküsü olmayan vestibüler migrenli hastalarda artış gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç: Vestibüler ve epizodik migren hastalarında, vestibüler yolak aktivasyonu sonrası kognitif ve farklı tasklar uygulanması sırasında beyin bölgelerinde oluşan aktivasyon değişimleri hastalık patofizyolojisi ve atak sırasında oluşabilecek fonksiyon değişimleri hakkında bilgi sağlar. Anahtar sözcükler: Fonksiyonel MRG, migren, vestibüler migren

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıBiliş+5
Hazal Selvi Çubuk
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromu ile uyumlu görüntüleme bulguları olan hastalarda diffüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme

Amaç ve Kapsam Bu çalışmada radyolojik olarak normal over bulguları olan hastalar ile PKOS bulgularına sahip hastalarda Diffüzyon manyetik rezonans görüntüleme ADC değerlerinde farklılıklarının olup olmadığını belirlemeyi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Retrospektif dosya taraması şeklinde yapılan araştırma 01/2013-02/2017 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Pelvik MR ve Diffüzyon MR tetkiki yapılmış 18 yaş üstü PKOS ile uyumlu görüntüleme bulguları olan 50 kadın hasta seçilmiştir. PKOS ile uyumlu görüntüleme bulguları mevcut hastada ek bir jinekolojik hastalık olması ise dışlama kriteri sayılmıştır. Kontrol grubu ise Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Pelvik MR ve Diffüzyon MR tetkiki yapılmış 18 yaş üstü MR görüntülerinde normal over görüntüleme bulguları olan 50 kadın hasta olmuştur. Normal olmayan over görümüne sahip hastalar ve ek bir jinekolojik hastalık olması dışlama kriteri sayılmıştır. Bulgular Çalışmaya katılan hastaların demografik özellikleri ve Over hacim ve over ADC değerleri incelemiştir. Çalışmaya katılan hastaların ortalama yaşı 27,1±6,0 yıl, ortalama sağ hacim 7,5±1,6 cm3, ortalama sol hacim 7,1±1,3 cm3'tür. Ortalama Sağ ADC stroma değeri 1,5±0,3, Sağ Over ADC değeri 1,7±0,4, Sol ADC stroma değeri 1,6±0,3, Sol Over ADC değeri 1,7±0,3'dir Çalışmaya katılan hastaların gruplara göre demografik özellikleri ve Over hacim ve over ADC değerleri incelenmiş, aralarında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Çalışmaya katılan kişilerde, hastalarda ve kontrol grubunda yaş, sağ ve sol Over ADC arasındaki korelasyon incelenmiş, anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Polikistik over sendromu kestiriminde Over hacim ve over ADC değerleri için istatistiksel olarak anlamlı bir eşik değer saptanamamıştır. Sonuç Sonuç olarak DAG, PKOS tanısında umut verici bir yöntem olarak görülebilir. Çalışmamızın sonuçlarını destekleyecek, DAG'nin hastalığın tanısı dışında ciddiyetinin değerlendirilmesinde ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde ki rolünü araştıran daha büyük örneklem ve popülasyon ile yapılmış ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Teknolojideki yeni gelişmelerle Difüzyon Ağırlıklı görüntülemenin uzaysal çözünürlüğünün olası artışı tetkike ayrılacağı sürenin azalması bu görüntüle tekniğinin etkinliğini artıracağı kesindir. Anahtar Kelimeler Polikistik Over Sendromu, Diffüzyon Manyetik Rezonans Görüntüleme, Görünen Difüzyon Katsayısı (ADC)

Difüzyon katsayısıDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntüleme+1
Erkan Yılgın
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümörü bulunan olgularda izositrat dehidrogenaz mutasyonu ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının karşılaştırılması

ÖZET Amaç ve Kapsam:Bu çalışmada Glial tümörü bulunan olgularda IDH mutasyonu ve MRG bulgularının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif dosya taraması şeklinde yapılan bu araştırma 01/2012-12/2018 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Beyin MRG tetkiki yapılmış, operasyon sonucu patolojik olarak glial tümör tanısı almış olgularda retrospektif olarak IDH mutasyon durumları ve MRG görüntüleme bulguları karşılaştırılmıştır. Ayrıca hastaların IDH1 sonucu, hastalık evresi, tanı yılı ve lezyon bölgesi gibi özellikleri de hasta dosyasından taranarak sisteme kaydedilmiştir. Bulgular: Glial tümörlerde IDH 1 wild mutasyonlar ile ADC arasındaki olası korelasyonun değerlendirildiği bu çalışmamıza 93 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56,80±14,10 (medyan 59 yıl) idi. Hastalardan 62'sinin (%66,67) patolojik tanısı Glioblastom, 9'unun(%9,68) Diffüz astrositomdu. Hastalarda tümörlerin 35'i (%37,63) frontal, 25'i (%26,88) temporal ve 22'i (%23,66) paryetal lobda yerleşmiştir. IDH mutant tipinde evrenin 4 olma oranı (%88,89 vs. (%28,57) ve yaş ortalaması da Wild tipine göre ((59,85±13,29 vs. 46,33±11,79) daha yüksekti. Wild tipin kitle ADC değeri, mutant tipe göre ((1,26±,28 vs. 1,22±1,43) daha fazlaydı. Anaplastik astrositom tanılı hastaların kitle ADC değerinin diğer hastalara göre daha yüksek, Dev hücreli glioblastom tanılı hastaların kitle ADC değerinin diğer hastalara göre daha düşük olduğu gözlendi. Sonuç: Sonuç olarak ADC değerleri IDH mutasyonu ve histopatolojik tipler hakkında bilgi verse de daha büyük örneklem grupları ve daha homojen tümör tiplerinde yürütülen prospektif dizaynda çalışmalarda ilişkinin daha açık bulunacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: ADC, IDH, glioblastom, MR, mutasyon

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıGlioblastoma+5
Adem Koyuncu
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal karsinom karaciğer metastazlarında perkütan termal ablasyonun güvenirliliği ve etkinliği

Amaç: Bu çalışmanın amacı kolorektal karsinom karaciğer metastazlarında uygulanan perkütan termal ablasyon tedavisinin güvenirliliğini ve etkinliğini araştırmak idi. Gereç ve Yöntem: Bu tek merkezli retrospektif çalışmaya Haziran 2012 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında Kolorektal Karsinom Karaciğer(KRK)metastaz tanısı alan ve hastanemizin tümör konseyi kararı ile termal ablasyon işlemi uygulanan ardışık 51 hasta (67 tümör) dahil edilmiştir. Termal ablasyon sonrası hastalar 1. ay ve sonrasında 3 aylık aralıklar ile takipedilmiştir . Tedaviye yanıt oranları, tedavi sonuçlarına etki edebilecek etkenler, genel sağ kalım süreleri, lokal rekürrens ve komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada KRK metastazı nedeniyle perkütan termal ablasyon uygulanan toplam 67 metastazı olan 51 hasta (26'sı [% 51] kadın) tedaviye yanıt ve işlem güvenirliği açısından değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan hastaların yaşları 26 ile 76 (medyan yaş 54,9) arasında idi. Medyan genel sağ kalım süresi 34 ay (aralık 1-45 ay) idi. Yeni intrahepatik metastaz gelişmesinin genel sağ kalım üzerine etkileri anlamlı bulunmuştur (p = 0,02). Takiplerin 3. ayında işlem uygulanan lezyonların % 86,6 tam yanıt saptanmıştır. Tüm takip süresi boyunca işlem uygulanan tümörlerin % 26,8 lokal rekürrens izlenmiştir. Tümör boyutunun ve ablasyon kenarının işlem başarısına etki ettiği izlenmiştir. İşlem uygulanan hiç bir hastada major veya minor komplikasyon izlenmemiştir. Sonuç: Kolorektal Karsinom Karaciğer metastazlarında uygun hazırlık ve teknikle yapıldığında termal ablasyon işlemi etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemidir. Tümör boyutu ve işleme sekonder ablasyon kenarı işlem etkinliğine etki eden nedenlerdir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal karsinom karaciğer metastazı, lokorejyonel tedaviler, termal ablasyon, sağ kalım, lokal rekürrens.

AblasyonKaraciğer hastalıklarıKaraciğer neoplazmları+6
Behruz Khalataı
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal paraoftalmik anevrizmaların akım çevirici stent implantasyonu ile endovasküler tedavisinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Serebral anevrizmaların tedavisinde cerrahi ve endovasküler yöntemler yaygın olarak kullanılmaktadır. Geniş boyunlu ve büyük anevrizmaların tedavisinin klasik endovasküler yöntemlerle yapılması durumunda istenilen başarı sağlanamamaktadır. Bu nedenle bu anevrizmaların tedavisinde akım çevirici stentler son 11-12 yıldır yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada, merkezimizde geniş boyunlu intrakraniyal paraoftalmik anevrizmalar nedeniyle akım çevirici stentler ile tedavi edilen olgularda tedavinin etkinlik ve güvenilirliğini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Üniversitemizin, Helsinki deklarasyonu ile uyumlu etik kurul komitesi tarafından nisan ayında çalışmamıza onay alındıktan sonra, Ekim 2008-Ocak 2020 tarihleri arasında Radyoloji Ana Bilim Dalı, Vasküler Girişimsel Radyoloji ünitemizde akım çevirici stent ile tedavi edilen 22-77 yaş arasında (ortalama 51,1), 66'sı kadın (% 75,8), 21'i erkek (% 24,2) toplam 87 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların klinik bilgileri, işlem öncesi, işlem sırası ve takiplerdeki DSA görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Ünitemizde, tüm hastalardan yazılı onam formu alındıktan sonra toplam 87 hastada 100 paraoftalmik segment yerleşimli anevrizma akım çevirici stentler ile tedavi edildi. Otuz dört hastada (% 39) birden fazla anevrizma tespit edilmiş olup 6 hastada (% 6,9) aynı taraf oftalmik segmentte birden fazla ve 8 hastada (% 9,2) bilateral oftalmik segmentlerde anevrizmalar mevcuttu. Seksenyedi hastanın 11 tanesi (% 12,6) daha önce cerrahi veya endovasküler olarak tedavi edilmişti. Kırk paraoftalmik segment anevrizmada (% 40) ek olarak koil embolizasyonu da yapıldı. Tedavi edilen 13 hastada (% 14,9) SAK öyküsü vardı. Beş anevrizmada (% 5) işlem sırasında stentte tam açılmama problemi oldu. Tüm stentler istenilen lokalizasyona yerleştirildi (Teknik başarı % 100). Bir hastada işlem sırasında, 1 hastada işlemden hemen sonra, 5 hastada geç dönemde tromboembolik komplikasyon gelişti (toplam tromboembolik komplikasyon oranı % 8,1). Üç hastada 3-6. ayda İKA oklüzyonu ve 1 hastada İKA oklüzyonuna sekonder kalıcı hemiparezi gelişti (Kalıcı morbidite oranı % 1,1). Bir hasta 5.günde intrakraniyal kanama nedeniyle eksitus oldu (Mortalite oranı % 1,1). Geç dönemde 2'si semptomatik olmak üzere 11 hastada (% 12,6) stent stenozu gelişti. Tolam anevrizma oklüzyon oranı % 93,6'ydı. Sonuç: İntrakraniyal paraoftalmik anevrizmaların endovasküler tedavisinde akım çevirici stent implantasyonu tek başına veya koil embolizasyonu ile birlikte güvenilir ve etkin bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: İntrakraniyal anevrizma, Paraoftalmik, Akım çevirici, Stent, Endovasküler embolizasyon, Endovasküler tedavi.

Akım yönlendiriciAnevrizmaEmbolizasyon+3
Hamit Mert Güzeldağ
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer dev hemanjiyomlarının tedavisinde bleomisin ve lipiodol karışımı ile kemoembolizasyonun güvenilirliği ve etkinliği

Amaç: Bu retrospektif gözlemsel çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda karaciğer dev hemanjiyomlarının tedavisinde uygulanan Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile transarteryal kemoembolizasyon (TAKE) tedavisinin güvenilirliğini ve etkinliğini araştırmaktı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ekim 2014 ile Ocak 2020 tarihleri arasında Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE uygulanan ve takip edilen 24 dev hemanjiyomu olan ardışık 21 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastaların işlem öncesi ve sonrası dev hemanjiyom boyutları, hacimleri, bası bulguları not edilmiştir. Veriler, SPSS 20.0 paket programı (IBM Corp. Armonk, New York, USA) ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada tedavi uygulanmış toplam 24 hemanjiyomu olan 21 hasta (14'ü [%66,6] kadın) istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Hastaların medyan yaşı 47'dir (min-max: 35-69 yaş) arasındadır. TAKE sonrası medyan takip süresi 26,2 aydır (min-max: 5,5-48,5 ay). İki hasta dışında tüm hastalara tek seans Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE uygulandı. Dev hemanjiyomların medyan boyutu, TAKE öncesi 96 mm (min-max: 41-210 mm), TAKE sonrası 61 mm'dir (min-max: 20-120 mm). Dev hemanjiyomların TAKE öncesi medyan hacmi 240,79 ml (min-max: 13,13-2628,62 ml); TAKE sonrası 61 ml'dir (min-max: 3,02-831,16 ml). Hem boyut hem de hacimsel azalma istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,001). Herhangi bir majör komplikasyon gözlemlenmedi. Üç hastada üç günlük semptomatik tedavi ile kendini sınırlayan post-embolizasyon sendromu gelişti. Bu üç hasta dışında tüm hastalarımızın hastanede kalış süresi 24 saat ile sınırlıydı. Sonuç: Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE düşük komplikasyon oranı nedeniyle güvenilir bir yöntemdir. Dev hemanjiyomlarda anlamlı ölçüde küçülme sağlaması nedeniyle, etkin bir yöntemdir. Cerrahi tedavinin uygun olmadığı dev hemanjiyomlu hastalarda alternatif olabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğer, dev hemanjiyom, Bleomisin, Lipiodol, transarteryal kemoembolizasyon.

BleomisinHemanjiyomKaraciğer hastalıkları+4
Umur Anıl Pehlivan
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kontrol edilemeyen epistaksisli hastalarda transarteriyel embolizasyon tedavisinin etkinliği: tek merkezli retrospektif gözlemsel çalışma

Epistaksis toplumda yaklaşık %60 sıklıkta görülen, çoğunlukla asemptomatik seyreden hatta hastaneye başvuru gerektirmeyen bir durumdur. Etiyolojisinde travmalar, tümörler, vasküler malformasyon, ilaç kullanımı, inflamatuar olaylar, kanama ve pıhtılaşma bozuklukları bulunan epistaksis olguları en sık olarak idiopatiktir. Epistaksis tedavisinde burun kanatlarına bası, medikal tedaviler, koterizasyon, anterior ve posterior nazal tampon gibi yöntemler kullanılabilmekte ve çoğunlukla yanıt vermektedir. Tedavilere yanıt alınamadığı durumlarda ise embolizasyon tedavisi alternatif bir tedavi olarak gündeme gelmektedir. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bilim Dalında Ocak 2014 ve Ocak 2020 tarihleri arasında epistaksis nedeniyle endovasküler tedavi yapılan olgulara ait etiyolojik faktörler, girişimsel tedaviye ait özellikler ve sonuçları incelenmiştir. Çalışmamız kapsamında verilerine tam olarak ulaşılan 12 hastaya ait 14 prosedürün verileri irdelenmiştir. Çalışmamız dâhilindeki hastaların %33,3'si (n=4) kadın, %66,6'ü (n=8) erkek hastalardan oluşmaktadır. Hastalarımızın yaş dağılımının 20-74 yıl arasında değiştiği, yaş ortalamasının ise 56,6±17,8 yıl olduğu saptandı. Hastaların tanılarına göre dağılımlarına bakıldığında %16,6'ünün (n=2) nazal angiofibrom, %8,3'inin (n=1) larinks karsinomu, %8,3'inin (n=1) nazofarinks karsinomu, %8,3'inin (n=1) anevrizma rüptürü, %8,3'inin (n=1) antikoagulan kullanımına bağlı epistaksis, %66,6'inin (n=8) ise idiopatik epistaksis tanılarından oluştuğu saptandı. Yapılan toplam 14 prosedürün hepsinde embolizasyon gerçekleştirilmiştir. Embolizasyon uygulanan 12 hastanın hepsinde de işlem %100 başarı ile sonlanmış, komplikasyon gelişmemiştir. İki işlemde tekrarlayan epistaksis nedenli ikinci kez endovasküler embolizasyon tedavisi uygulanmış ve başarı ile sonuçlanmıştır. Hiçbir tedavide komplikasyon saptanmamıştır. Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler de literatür ile uyumlu şekilde, özellikle dirençli ve tekrarlayan epistaksis olgularında endovasküler embolizasyonun, cerrahi yöntemlere alternatif oluşturacak şekilde düşük riskli ve yüksek başarı oranına sahip bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır.

EmboliEmbolizasyon-terapötikEndovasküler tedavi+3
Mehrdad Rezaeımıyandoab
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Palmar ark varyasyonlarının manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi

PALMAR ARK VARYASYONLARININ MR İLE DEĞERLENDİRİLMESİAmaç:Eli derin ve yüzeyel palmar ark besler. Bu iki ark bazı kompansatuar varyasyonlar ile dolaşım dengesini sağlar. Elin vasküler anatomisinin bilinmesi konjenital anomalilerin rekonstrüksiyonunda, posttravmatik lezyonlarda ve radyal arterin arteriyel by-pass için donör olarak kullanılmasında önem kazanır.Bu çalışmanın amacı kontrastlı 3D TRICKS MRA tekniği ile palmar ark varyasyonlarının gösterilmesi ve sıklıklarının belirlenmesidir.Gereç ve yöntem:Çalışmamızda 2010 Ocak ve 2012 Temmuz tarihleri arasında değişik ön tanılarla el TRICKS MRA yöntemi kullanılmış 30 hastanın elde olunan görüntüleri palmar ark varyasyonlarının değerlendirilmesi için retrospektif olarak kullanılmıştır.Tüm hastalara GE Signa HDxt 1.5 Tesla MRG cihazı ile ön kolun proksimali de görüntülere dahil olacak şekilde koronal STIR, koronal T1A FSE ve 3D Dinamik TRICKS sekanslarını içerecek şekilde el TRICKS MRA tetkiki yapılmıştır.Bulgular:Değişik ön tanılar ile elde olunan 30 hastanın el TRICKS MRA` sı derin ve yüzeyel palmar ark varyasyonları açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Olgularımızın % 73,3' ünde Tip 1, % 23,3' ünde Tip 2, %3,3' ünde Tip 3, yüzeyel palmar ark varyasyonu, olgularımızın %93,3' ünde Tip 1, %6,6' sınde Tip 4 derin palmar ark varyasyonu tespit edilirken hasta popülasyonumuzda Tip 2 ve Tip 3 derin palmar ark varyasyonuna rastlanmamıştır.Sonuç:3D TRICKS MRA yönteminin elin vasküler varyasyonlarının tanımlanmasında pratik ve ideal bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler:MR ANJİOGRAFİ, TRICKS, PALMAR ARK VARYASYONLARI

AnatomiAnjiyografiEl+2
Pınar Özkarakaş
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinde benign-malign ayrımında us-elastografi

TİROİD NODÜLLERİNDE BENİGN-MALİGN AYRIMINDA US-ELASTOGRAFİAmaç:Bu çalışma ile doku elastisitesini ölçmeye yönelik yeni bir ultrasonografi yöntemi olan elastografinin malign-benign tiroid nodüllerin ayrımındaki etkinliğini araştırmayı amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem:Tiroid nodülü bulunan 111 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 17-81 arasında (ortalama 51) olup, 92'si kadın, 19'u erkekti. Tüm olgular, elastografi yazılımı bulunan Siemens Acuson Antares ultrasonografi cihazının 13-8 MHz lineer probu kullanılarak, gri skala, renkli doppler ve elastografik görüntüleri değerlendirildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm olguların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcut idi. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Nodülde hiç inelastik (kırmızı) alan yok, Skor 2: İnelastik (kırmızı) alan nodülün %45'inden az, Skor 3: İnelastik (kırmızı) alan nodülün %45'inden fazla, Skor 4: Nodülün tamamına yakını inelastik (kırmızı), Skor 5: Nodülün tamamı inelastik (kırmızı), olmak üzere beş kategoride değerlendirildi. Nodüllerin ayrıca, sayısı (multinodüler/soliter olduğu), boyutları, ekojenitesi, iç yapısı (solid/solid-kistik karışık), halo varlığı, mikrokalsifikasyon varlığı ve vaskülariteleri değerlendirildi. Olguların gri skala özellikleri, vaskülariteleri, elastografi skorları patolojik tanıları ile karşılaştırıldı.Bulgular:Sitolojik/histopatolojik incelemeler sonucunda nodüllerin 97'si benign, 26'sı maligndi. Benign nodüllerin 86'sı hiperplastik, 4'ü adenomatöz ve 7'si tiroidit olarak tanı aldı. Malign nodüllerin 8'i papiller, 3'ü medüller, 3'ü folliküler karsinom tanısı ve 12'si malignite yönünde ağırlıklı kuşkulu idi. Çalışmamızın sonucunda cinsiyet, nodül sayısı, boyutu, iç yapısı, nodül içi vaskülarite, ekojenite, halo valığı ve mikrokalsifikasyon varlığı ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. 'Yükseklik>genişlik' bulgusu ise malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunan tek özellikti.Skor 1 elastisite izlenen 10 nodülün hepsi benigndi. Skor 2 elastisite izlenen 40 nodülün 36'sı benign, 4'ü maligndi. Skor 3 elastisite izlenen 43 nodülün 34'ü benign, 9'u maligndi. Skor 4 elastisite izlenen 26 nodülün 17'si benign, 9'u maligndi. Skor 5 elastisite izlenen 4 nodülün hepsi maligndi. Malignite ile yüksek elastisite skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). 3 ve üzerindeki elastisite skorunun duyarlılığı %84,6, özgüllüğü %47,4 ve tanı koydurucu gücü ise %73,9 idi. Benign nodüllerin gerinim oranı 2,60 iken malign nodüllerin 3,50 idi. Gerinim oranı için 2,50 kesim değeri olarak belirlendi. 2,50'nin altında ve üstündeki gerinim oranına sahip nodüller arasında malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Tüm nodül özellikleri arasında duyarlılığı, özgüllüğü, ve tanı koydurma gücü en yüksek olan özellik, elastografi idi.Sonuç:US-elastografi, tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında B-mod ve Doppler ultrasonografiye yardımcı bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Elastografi, Tiroid nodülü, nodül sertliği

EsneklikNeoplazmlarTiroid bezi+3
Tecelli Poçan
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterus leiomyomlarının tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme

Amaç: Leiomyomlar kadın pelvik tümörlerinin en sık görüleni olup çalışmamızda DAG ile ADC ölçümleri yapılarak leiomyomların tipik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmamızda histopatolojik leiomyom tanısı almış ve kliniğimizde GE Signa HDx 1.5 T cihazı ile rutin pelvik MRG tetkiki yapılan 38 hastada toplam 69 adet leiomyom değerlendirilmiştir. Pelvik MRG'de sagital T2A, aksiyel T2A, yağ baskılamalı aksiyel T1A, difüzyon b 800 sekansları kullanıldı. ADC haritaları oluşturulup leiomyomların kistik, kalsifik ve hemorajik olmayan kısımlardan uygun ROI aralığı ile ADC değerleri ölçülmüştür. Bulgular: 69 leiomyomdan 54'ü tipik,5'i dejenere,10'u sellüler leiomyom olarak değerlendirildi. Hastalarımızın yaş ortalaması 43,78±8,39'du.Leiomyomların boyutları 2-18 cm arasında değişmekte ve ortalaması 5,37+- 3,40 cm'di. Leiomyomların 53 tanesi intramural, 12 tanesi subserozal ve 4 tanesi submukozal yerleşimli idi. DAG'da sellüler leiomyomların tamamı (%100), dejenere leiomyomların %20'si, tipik leiomyomların %5,6'sı parlak olarak izlenmiştir. Tipik leiomyomların ortalama ADC değeri 1,29 x10-3 , dejenere leiomyomların ortalama ADC değeri 1,86 x10-3 , sellüler leiomyomların ortalama ADC değeri 1,11 x10-3 olarak hesaplanmıştır. ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca tipik

DifüzyonDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeLeiomyom+3
Ali Er
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Intrakranial kitlelerde ileri görüntüleme yöntemlerinin evrelemeye katkısı

İntrakranial kitlelerin görüntülenmesinde MRG beynin anatomik detayını göstermede en duyarlı görüntüleme yöntemidir. Kontrastlı MRG beyin tümörlerinin tanı, lokal evreleme ve tedavi sonrası izlem için tercih edilecek radyolojik yöntemdir. Beyin tümörlerinin tedavi öncesi evrelemesinde kontrastlı MRG verileri her zaman yeterli olmamaktadır. Nöroradyolojide son yıllardaki çalışmalar konvansiyonel MRG tetkikinde elde edilen anatomik detayın yanında fizyolojik haritalar çıkarılabilmesine olanak sağlamıştır. Bu ileri görüntüleme yöntemleri arasında; difüzyon MRG, perfüzyon MRG ve MR spektroskopi yer almaktadır. Glial tümörlerde histopatolojik dereceleme ile tümörün biyolojik davranışı hakkında önemli bilgiler elde edilir. Tümörün saptanan histopatolojik derecesi ile paralel olarak uygulanacak tedavi protokolleri belirlenir. Bu çalışmamızda ileri görüntüleme metodlarının glial tümörlerde derecelemeye katkısını incelemeyi amaçladık. Histopatolojik olarak tanı almış olgularda ileri görüntüleme metodlarının bulguları ile karşılaştırma yaparak bu metodların birbirlerine göre katkı ve sınırlılıklarını tanımlamaya çalıştık. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza Ocak 2010-Haziran 2013 tarihleri arasında intrakranial kitle ön tanısı ile başvuran 36 olguya GE Signa HD 1,5 Tesla MRG cihazı ile kranial MRG, difüzyon MRG, perfüzyon MRG ve MR Spektroskopi yapılmştır. Hastaların tümü radyoterapi veya kemoterapi almamış primer olgulardan seçildi. Rutin çekim parametreleri olarak sagital T1 FLAIR ASSET, aksiyal T2 FRFSE, aksiyal T2 FLAIR, aksiyal T1A SE, b 1000 değerlerinde DAG, koronal T2 FRFSE, aksiyal T2 FRFSE, 3D BRAVO MASK, MV (2D) TE:144, MV (2D) TE:35, aksiyal GRE Perfüzyon, aksiyal T1 Kontrastlı SE MEMP MASK, koronal T1 SE MEMP kullanıldı. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 15.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Ortalama, Standart sapma v.b.) yanısıra bağımlı ve bağımsız değişkenlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin dağılımlarının homojen olup olmamalarına göre ANOVA Post Hoc Test, Kruskall Wallis Test, NPar Test, Mann-Whitney Test ve T Test kullanılarak değerlendirilmiştir Bulgular İstatistiksel analiz sonucu difüzyon MRG yöntemi ile ölçülen ADC değerlerinin derece 2 tümörler ile derece 4 tümörlerin ayrımında anlamlı olarak saptandı. Perfüzyon MRG incelemesinde lezyon/ sağlam doku rCBV değerleri derece 2 ve derece 4 tümörlerin ayrımında anlamlı bulundu. Kısa TE değerlerinde LL derece 2 - derece 4 ve derece 3 - derece 4 tümör ayrımında anlamlı bulundu. Sonuç Perfüzyon MRG, difüzyon MRG ve MR spektroskopik inceleme ile elde edilen veriler, histopatolojik tanılarla yapılan verifikasyonla birlikte değerlendirildiğinde literatürle uyumlu olarak bulunmuştur. Anahtar sözcükler: İntrakranial kitle, MRG, difüzyon MRG, perfüzyon MRG, MR spektroskopi

Beyin neoplazmlarıDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntüleme+2
Serap Güneş Urgan
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sanal ve fiberoptik bronkoskopi uygulamalarının karşılaştırılması

Amaç:Multidedektör bilgisayarlı tomografilerin (MDBT) geliştirilmesi ile klinik yaklaşımda artan bir kullanım alanı bulan sanal bronkoskopinin trakeobronşial ağacın incelenmesinde en yaygın tetkik olan fiberoptik bronkoskopi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem:41 hava yolu patolojisi şüphesi ile kliniğimizde toraks bilgisayarlı tomografisi (BT) elde olunan ve aynı zamanda fiberoptik bronkoskopi (FOB) uygulanan hastanın, 0,5 mm dedektör kolimasyonu ve 1mm kesit kalınlığı ile elde olunan aksiyel BT görüntüleri 3 boyutlu sanal bronkoskopi (SB) görüntüleri haline getirilmiştir. Elde olunan SB görüntüleri ve FOB incelemesi birbirinden bağımsız ve ayrı olarak değerlendirilmiş, sonuçlar FOB altın standart alınarak karşılaştırılmıştır. Bulgular:Yaş ortalaması 62,6 olan 32 erkek 9 kadın hastanın SB ve FOB bulgularının karşılaştırılmasında, SB‟nin duyarlılığı %74, özgüllüğü ise %71 olarak bulunmuştur. FOB ile karşılaştırmada SB‟nin pozitif prediktif değeri %83, negatif prediktif değeri %59 olarak tespit edilmiştir. Sonuç:Sanal bronkoskopi duyarlılık ve özgüllük değerleri açısından yüzeyel mukozal lezyonlar dışında fiberoptik bronkoskopiye tanısal açıdan benzer sonuçlar bildirmektedir. Pozitif prediktivite değeri oldukça tatmin edici seviyede yüksek olan tetkiğin özellikle mukus benzeri lezyonlarda yalancı pozitiflik ortaya koyması nedeniyle negatif prediktivitesi düşük kalmaktadır. Anahtar Kelimeler:Sanal bronkoskopi, Hava yolu patolojileri, Fiberoptik bronkoskopi.

BronkoskopiSolunumSolunum fonksiyon testleri+1
Nuri Baraz
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut apandisit tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme

Bu çalışmanın amacı akut apandisit tanısında tek başına Diffüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemenin (DA-MRG) katkısını ve ADC değerlerinin kantitatif ölçüm etkinliğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamızda klinik olarak ve görüntüleme bulgularıyla akut apandisit tanısı almış hasta grubu olarak kabul edilmiş tümüne US, bir kısmına BT yapılmış 35 olgu ve hastaneye acil bir şikayetle başvurmayan ve değerlendirmesinde patoloji saptanmayan normal kabul edilen kontrol grubu olarak kabul edilen 20 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubu ve kontrol grubu olarak kabul edilen olgulara GE Signa HDxt 1.5 Tesla MRG cihazı ile EPI sekans (TR:4000msn, TE:76,5 msn, FOV:44 cm, matrix: 320x256, kesit kalınlığı:7 mm, kesit aralığı: 1 mm b:800 mm²/sn) kullanılarakı alt batın MRG DAG tetkikleri yapılmıştır. Hasta grubunda DA görüntülerde b0 sekansta sağ alt kadranda çekum tabanından başlayıp kör uçla sonlanan tubuler yapının varlığı ve b800 sekansta ise bu görünümün sinyal intensitesi kaydedilmiştir. ADC haritaları oluşturulup bu görünüme denk gelen lokalizasyondan sınırları taşmayacak şekilde sirküler ROI ile ADC değerleri ölçülmüştür. DA Görüntülemenin uzaysal çözünürlüğünün düşük olması nedeniyle kontrol grubunda normal apendiks göstermek mümkün olmadığından bunun yerine histolojik özellikleri aynı olan çekum duvarından ADC değerleri ölçülmüştür. Bulgular: 35 hasta olgudan 1 olguda US ve histopatolojik olarak apandisit olmadığı gösterildi. Klinik olarak ve görüntüleme bulgularıyla apandisit olarak değerlendirilen 25 olgu opere edilmiş ve histopatolojik olarak apandisit tanısı almıştır. Diğer 9 olgu opere edilmeden klinik ve görüntüleme bulgularıyla takip edilmiş bulgularda gerileme olması nedeniyle gerileyen apandisit tansı aldı. Çalışmamızda US'nin apandisitteki sensitivitesi duyarlılık (sensitivitesi) %84 olarak, BT nin akut apandisit tanısı için sensitivitesi %100 olarak belirlendi. Akut apandisitte DA görüntülemede %97 olguda hiperintens, %3 olguda hiper-izointens izlendi. Klinik, görüntüleme ve/veya histopatolojik olarak apandisit tanısı almış olgularda ADC değerleri 0,8x10-3 mm2/sn ile 2,2 x10-3 mm2/sn arasında değişmektedir. Ortalama ADC değeri 1,28x10-3 mm2/sn'dir. Kontrol grubunda DA görüntülemede tüm olgularda apendiks hiperintens izlenmedi. ADC haritalamada ADC değerleri 1,4x10-3 mm2/sn ile 2,4 x10-3 mm2/sn arasında değişmektedir. Ortalama ADC değeri 1,84 x10-3 mm2/sn'dir. Çalışmaya dahil hasta ve kontrol grubu üzerinden ölçülen ADC değerleri ile ROC eğrisi analizi yapılmıştır. Cutt off değeri 1.45 x10-3 mm2/sn belirlendiğinde akut apandisit tanısında sensitivitesi %90, spesifitesi %68, 1,55 x10-3 mm2/sn belirlendiriğinde sensitivitesi %81, spesifitesi %76 dır. Sonuç: Tek başına yapılcak Difüzyon ağırlıklı görüntülemedeki akut apandisit için tipik özelliklerinin bilinmesinin rutinde kullanılan diğer görüntüleme tetkikleriyle birlikte veya bu görüntüleme tetkiklerinde kontrendikasyon varlığı durumunda yanlış tanı veya geç tanının neden olabileceği komplikasyonları önlemek ve tedavi yaklaşımını belirlemede yararlı olabileceği ilgili literatür eşliğinde düşünülmüştür.

ApandisitDifüzyonDifüzyon katsayısı+3
Muhammet Bulut
Manisa Celal Bayar University
2014
00