
30
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Boy kısalığı olan çocuklar ile normal pediyatrik yaş grubu optik sinir çaplarının manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırılması
AMAÇ: Boy kısalığı çocukluk yaş grubunda sık rastlanan bir durum olup büyüme hormonu eksikliği önemli bir boy kısalığı nedenidir. Çalışmamızda normal pediyatrik yaş grubunda optik sinir için alt limit oluşturarak boy kısalığı olan çocukların optik sinir boyutlarına göre endokrinopati sıklığını bulmayı ve tanıya katkı sağlamayı hedefledik GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza Ocak 2011 ve Haziran 2015 tarihleri arasında normal MRG bulguları olan baş ağrısı ve baş dönmesi tanılarıyla başvuran çocuklar ile boy kısalığı olan çocuklar GE Signa HDx1,5 Tesla MRG cihazı ile kranial MRG, hipofiz MRG, difüzyon MRG ile karşılaştırıldı. Çalışmamıza hasta grubundan 163,kontrol grubundan 101 hasta olmak üzere 264 hasta dahil edildi. Bu hastalara çekilen hipofiz ve kraniyal MRG retrospektif olarak incelendi ve sağ optik, sinir,sol optik sinir ve kiyazma yükseklikleri ölçüldü.Optik sinirin intrakraniyal kısmı koronal ve sagital planda ölçüldü. BULGULAR: Prepubertal dönem boy kısalığı olan çocukların optik sinir ve kiyazma yükseklikleri kontol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Ancak pubertal dönemede anlamlı farlılık saptanmadı. Hasta grubunu büyüme hormon eksikliğine bağlı boy kısalığı ve idiyopatik boy kısalığı olarak oluşturduğumuzda da bu iki grup ölçümleri kontol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Bu iki grup arasında ise anlamlı farklılık bulunmadı. SONUÇ: Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular doğrultusunda MRG de optik sinir hipoplazisi görüldüğü zaman endokrinopati sıklığının artabileceğini ve boy kısalığı olan çocuklarda tanıya katkı sağlayacağını düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: optik sinir hipoplazisi, MRG, boy kısalığı, growth hormone
Boyun kitlelerinde bilgisayarlı tomografi perfüzyon
AmaçBilgisayarlı tomografi(BT) ve manyetik rezonans görüntüleme(MRG), anatomi ve baş- boyun patolojilerini belirlemede oldukça duyarlı bir yöntemdir. Ancak anormal dokunun patofizyolojisini belirlemede sınırlıdır. Son yıllarda yeni uygulanmaya başlanan dinamik kontrastlı perfüzyon tomografi tekniği ile bu sınırlamalar giderilmeye çalışılmaktadır. Dinamik görüntüleme bolus kontrast madde enjeksiyonu sırasında kesit alınmasıyla sınırlıdır ve kantititatif bilgi sağlamaktadır. Major avantajı, daha kolay ulaşılabilir, daha kolay kullanılabilir ve daha ucuz oluşudur.Çalışmamızda anabilim dalımızda boyun kitlesi nedeniyle dinamik kontrastlı BT tetkiki yapılan hastaların verilerini retrospektif olarak cihazda bulunan bir software yardımı ile tekrar değerlendirilip kitlelerin BT perfüzyon görüntüleri ve verileri elde edilerek benign-malign kitle ayrımında perfüzyon BT'nin yararlılığının araştırılması amaçlanmaktadırGereç ve YöntemBT ünitemize boyun kitlesi nedeniyle dinamik boyun BT istemi ile refere edilen hastaların, Siemens marka Somatom-Emotion model Spiral BT cihazımızda Medrad Vistron CT injection system marka otomatik enjektör ile İV kontrast madde verilerek yapılan dinamik BT verileri üzerinden bir software yardımı ile BT perfüzyon görüntüleri ve verileri elde edilmiştir.Bulgular11 malign ve 24 benign hasta grubunda perfüzyon görüntüler elde edildi. Perfüzyon parametreleri incelendiğinde kan hacmi ve permeabilite değerleri ortalaması tüm kitlelerde(benign ve malign) (BV= 91,0886 mL/100g ve CP=95,5800 mL/100g/dk) kas dokularından(BV=22,9171 mL/100g ve CP=22,2657 mL/100g/dk) belirgin farklılık gösterdiği ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı(p<0,05). Aynı şekilde benign ve malign kitleler ayrı ayrı düşünüldüğünde kan hacmi ve permeabilite değerleri kas dokusundan belirgin farklılık göstermekte olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,05).Benign ve malign olguların perfüzyon parametre değerlerinin karşılaştırılmasında kan hacmi değerleri malign kitlelerde daha yüksek olup (Malign kitlelerde, BV= 142,9455 mL/100g benign lezyonlarda BV=67,3208 mL/100g/dk) aradaki fark anlamlı bulundu(p= ,030). Permeabilite değerleri malign kitlelerde daha düşük olup (Malign kitlelerde CP=60,1273 mL/100g/dk; benign lezyonlarda CP=111,8292 mL/100g/dk) aradaki fark anlamsız bulundu(p= ,206).SonuçÇalışmamızda perfüzyon BT'nin malign kitlelerin benign lezyonlardan ayrımında, perfüzyon parametrelerinden BV değerinin faydalı olabileceği gösterilmiştir. Ancak malign ve bening kitllerin CP değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. BTP'de, uygulanan tekniğe, lezyonun heterojenitesine, artefaktlara, hasta hareketine bağlı olarak farklı sonuçlar elde edilebileceği göz önüne alındığında boyun kitlelerinin benign-malign ayırımında BTP yönteminin yararlılığının tam ortaya konabilmesi için daha homojen oluşturulmuş hasta sayısı yüksek serileri içeren çalışmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz.
Endometrium kanserinde myometrial invazyonun radyolojik patolojik korelasyonunun araştırılması
Amaç: Endometrium kanseri, gelişmiş ülkelerde kadınlar arasında en sık görülen jinekolojik malignite olup, myometrial invazyonun derinliği, hastalığın prognozunda kritik bir faktör olarak kabul edilir. Bu çalışmanın amacı, endometrium kanserli hastalarda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve patolojik inceleme yöntemleri arasındaki uyumu değerlendirmek, myometrial invazyonun derinliğinin belirlenmesinde MRG'nin doğruluk oranını analiz etmek ve tanısal performansını belirlemektir. Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Endometrium kanseri tanısıyla MRG ve cerrahi işlem yapılmış toplam 165 hasta değerlendirilmiştir. Olguların radyolojik ve patolojik sonuçları hastane otomasyon sistemlerinden ve hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Toplanan verilerle SPSS 25.0 programı ile istatiksel analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, MRG bulguları ile patolojik inceleme bulguları arasında orta düzeyde uyum olduğu tespit edilmiştir (κ: 0,526; p<0,001). MRG'nin tanısal performansı değerlendirilmiş ve %78,2 AUC, %67,5 sensitivite, %88,9 spesifite, %94,2 pozitif prediktif değer ve %50,6 negatif prediktif değer elde edilmiştir. Hastaların %47,9'unda MRG'de herhangi bir patolojik bulgu saptanmazken, %28,5'inde %50'den az, %23,6'sında ise %50'den fazla myometrial invazyon gözlenmiştir. Sonuçlar: Çalışma sonuçları, MRG'nin endometrium kanserinde myometrial invazyonun derinliğinin değerlendirilmesinde önemli bir yardımcı yöntem olduğunu, ancak patolojik inceleme sonuçlarının altın standart olarak kabul edilmesi gerektiğini göstermiştir. Elde edilen veriler, MRG'nin tanısal doğruluk oranının yüksek olduğunu ve klinik karar verme sürecinde önemli bir role sahip olduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Endometrium kanseri, myometrial invazyon, manyetik rezonans görüntüleme
Koroner arter patolojilerinin değerlendirilmesinde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile invaziv koroner anjiografinin karşılaştırılması
Epidemiyolojik önemi nedeniyle koroner arter hastalığının tanısı büyük önem taşımakta olup altın standart yöntem invaziv koroner anjiografidir. Tarayıcılarla ilgili teknolojik gelişmeler sayesinde, kalp atım hızı düşük olan ve uygun prosedürle çekilen hastalarda çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) koroner anjiografi, koroner arter patolojilerini yüksek duyarlılıkla tespit edebilmektedir.Çalışmamızın amacı koroner arterlerdeki stenotik lezyonların değerlendirilmesinde, ÇKBT anjiografinin invaziv koroner anjiografi ile karşılaştırıldığında doğruluğunu, avantaj ve dezavantajlarını araştırmaktır.G.Ü.T.F hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına yönlendirilen invaziv koroner anjiografi yapılmış 50 hasta çalışmaya alındı. Hastaların %84'ü erkek (n=42) ve %16'sı (n=8) kadındı. Ortalama yaşları 56±4 ve çekim esnasında kalp hızları ise 59±5 idi. Tüm hastaların koroner arterleri Amerikan Kalp Cemiyetinin sınıflaması kullanılarak proksimal, orta ve distal segment olarak gruplandırıldı. Sonuçlarımız invaziv koroner anjiografi sonuçları ile karşılaştırıldı.Orta ve distal gruba dahil segment stenozlarını tespit etmedeki sonuçlarımız sırasıyla %95-%92 sensitivite, %96-%96 spesifite, %94-%80 pozitif prediktif değer ve %97-%98 negatif prediktif değerleridir. Ayrıca proksimal ve orta gruba dahil %50 ve daha fazla orandaki stenoz tesbit ettiğimiz 135 segmentde; sensitivite %97, spesifite %99, pozitif prediktif değer %97 ve negatif prediktif değer %99 idi. Proksimal ve orta segment stenozlarını tespit etmedeki başarımız, distal segmentlerdekine göre yüksek bulundu. Stenozun derecesi fazla olan, proksimal-orta segmentlerde ÇKBT anjiografinin lezyonu tespit etme oranı minimal darlık olan segmentlere oranla daha yüksektir. Ostial lezyonlarda ÇKBT anjiografinin güvenilirliği yüksek olarak tespit edildi.ÇKBT koroner anjiografi tek nefes tutma sürecinde yapılabilen, hasta rahatı ve potansiyel komplikasyonlar açısından avantajları nedeniyle koroner arter hastalığında düşük- orta riskli semptomatik veya asemptomatik hastalarda tarama ve tanı amacıyla non-invaziv olarak kullanılabilecek bir görüntüleme yöntemidir.
Böbrek hücreli kanserde görünür difüzyon katsayısı ile histolojik derecelendirme arasındaki ilişki
Böbrek hücreli kanser, böbrekte görülen en sık malign lezyondur. Böbreğin malign tümörleri, bütün malign tümörlerin ve tümör nedeniyle ölümlerin yaklaşık %2-3'ünü oluşturur. Ürogenital kanserler içerisinde görülme sıklığı prostat ve mesane kanserinden sonra 3. sırada yer almaktadır. Erkek/kadın oranı yaklaşık 3/2'dir. Fuhrman nükleer derecelendirme sistemi prognozda bağımsız bir belirleyici rol üstlenerek böbrek hücreli kanser için en yaygın kullanılan sistem haline gelmiştir. Sağ kalım açısından hastaları iyi prognozlu grup (Derece 1), kötü prognozlu grup (Derece 4) ve bu iki grup arasında bir prognoza sahip grup (Derece 2 ve 3) olarak ayırmıştır. Manyetik rezonans görüntüleme invivo moleküler difüzyon sürecini değerlendirmek için bugün kullanılan tek yöntemdir. Bu çalışmanın amacı görünür difüzyon katsayısı (ADC) değerleri ile Fuhrman nükleer derecelendirme arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve ADC değerlerinin operasyon öncesi prognozu belirlemede katkısı olup olmayacağı araştırmaktır. Çalışmamızda hastanemiz bünyesindeki Patoloji Anabilim Dalında böbrek hücreli kanser tanısı konmuş, preoperatif b 1000 gradient değerleri ile elde edilen difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleri olan 30 olgu değerlendirildi. ADC haritaları üzerinden ölçümler yapıldı. Olguların 9 tanesi Derece 1, 11 tanesi Derece 2, 10 tanesi Derece 3 olarak sınıflandırıldı. Nükleer derecelerine göre ortalama ADC değerleri, Derece 1-3 için sırasıyla, 1,68±0,64x10-3 sn/mm2, 1,16±0,20x10-3 sn/mm2, 1,35±0,45x10-3 sn/mm2 olarak ölçüldü. Nükleer derecelerine göre ortalama ADC değerleri karşılaştırıldığında Derece 1 ile 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi (p < 0,05). Diğer gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p > 0,05). Bu çalışmada ADC değerlerinin böbrek hücreli kanser olgularının derecelendirilmesinde kısmen faydalı ve preoperatif prognostik değerlendirmeye katkısı olabileceği kanaatine varılmıştır.
Beyin tümörlerinin ayırıcı tanısında difüzyon mr ve görünür difüzyon katsayısının (ADC) yararı
Amaç: Beyin tümörlerinin evrelenmesi ve ayırıcı tanısında difüzyon ağırlıklı görüntülemenin(DAG) ve görünür difüzyon katsayısının (ADC) katkısını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Haziran 2013-Mayıs 2015 yılları arasında intrakranial kitle öntanılı hastalara bölümümüzde 1,5 tesla MR ile kontrastlı beyin MR ve DAG yapıldı. Kontrastlanan solid bileşen ve peritümöral ödem alanı içeren supratentoryal intraaksiyel kitlesi bulunan, 20-82 yaşları arasındaki 115 hasta çalışmaya dahil edildi. Her olguda tümörün kontrastlanan solid komponentinde, peritümöral ödem alanlanında ve kontralateral normal beyaz cevherde ilgi alanlara ROI kullanılarak, minumum, ortalama ve maksimum tümöral, peritümöral ADC değerleri ve oranları ölçüldü. Gruplar arasında farklılık olup olmadığı istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: 115 hastadan biyopsi ile 22'si düşük dereceli gliyom, 55'i yüksek dereceli gliyom, 6'sı serebral lenfoma, 22'si metastaz tanısı aldı. 10 hastada metastaz tanısı takiple konuldu. Tümöral ADC oranları düşük dereceli gliyal tümörlerde, diğer tümör gruplarına oranla yüksek bulundu (p<0,024). Tümöral ADC değerlerinde, sadece düşük ve yüksek dereceli gliyal tümörler arasında anlamlı farklılık vardı (p<0,012). Tümöral ADC değerleri ve oranlarında yüksek dereceli gliyal tümörler ile metastaz ve lenfoma arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,788). Peritümöral ödem alanlarında ölçülen ADC değerleri ve oranları yüksek dereceli gliyal tümörlerde diğer tümör gruplarına oranla düşük bulundu (p<0,036). Peritümöral ADC değerleri ve oranlarında düşük dereceli gliyal tümörler ile metastaz ve lenfoma arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,679). Tüm ADC değerlerinde ve oranlarında metastaz ve lenfoma arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,692). Sonuç: Konvansiyonel MRG ile birlikte DAG ve tümöral, peritümöral ödem alanlarından ölçülen ADC değerlerinin kullanılması lenfoma, metastaz, düşük ve yüksek dereceli glial tümörlerin ayrımında faydalı olabilir.
Memedeki mikrokalsifikasyonların karakterizasyonunda dijital zumlama ile magnifikasyon grafisinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Purpose: The purpose of this study is to compare the diagnostic effectiveness of the digital zooming technique with magnification graphy in microcalcifications. Materials and Methods: Between January 2013 and March 2015, 57 patients who applied to our unit and were diagnosed with microcalcifications on diagnostic or screening mammography and had a definite diagnosis were included in the study. The cases were evaluated in terms of calcification morphology, distribution, BI-RADS category and probability of malignancy as percentage on digital mammography and magnification images by three radiologists with different mammographic imaging experience. Kappa and ROC analysis were used in the statistical evaluations. Results: There was a low-to-moderate level of compliance for morphology and distribution parameters between the radiologists both on the magnification graphies and digital zooming. Sensitivity and specificity were %61-84 and %32-68 for digital zooming and %92-100 and %34-55 for magnification graphy, respectively.The sensitivity of the magnification graphy for three radiologists was about 20% higher than the digital zooming. According to BI-RADS evaluation, diagnostic efficacy of magnification graphies was higher than digital zooming for all three radiologists but that was statistically not significant in radiologists 2 and 3 (p <0,5666). In the evaluation performed according to percentage probability of malignancy; again the diagnostic efficacy of magnification graphy was higher than dijital zooming for all readers. However, that was statistically significant just for one radiologist (p <0,542). Discussion: This retrospective study shows that; it is also possible to evaluate microcalcifications by digital zooming. However, the diagnostic efficacy of digital zooming, especially cancer detection sensitivity, is lower than the magnification graphy. Therefore, especially for benign appearing focal calcifications detailed evaluation with magnification graphy must be performed before considering routine or close follow-up. Key Words: Breast, microcalcification, magnification graphy, digital zooming, digital mammography.
Şizofreni hastalarında frontal lob ve parahipokampal girusda difüzyon ağırlıklı MRG bulguları
Çalışmamızın amacı, şizofreni olan olgularda frontal lob ve parahipokampal girusta difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme bulgularını ortaya koymak ve sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği?ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 30 hasta ile 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Bu olgularda DA-MRG ile b100, b600, b1000 gradient değerlerinde difüzyon ağırlıklı eko-planar görüntüler (EPI) alınıp, her olguda her b değeri için şizofreni fizyopatolojisinde önemli olan frontal lob ve parahipokampal girusta görünür difüzyon katsayı (Apparent Diffusion Coefficient=ADC) haritaları üzerinden ölçüm yapılmıştır. Çalışmamızda; kontrol grubu ve şizofrenili hastaların frontal lob ve parahipokampal girus b100, b600 ve b1000 ADC değerlerinin karşılaştırmasında; hem sağ hem sol hemisferde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, DA-MRG incelemesi ile elde edilen frontal lob ve parahipokampal girus ADC değerlerinin şizofreni teşhisinde rol oynamadığını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, frontal lob, parahipokampal girus, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG), ADC
Stress üriner inkontinansın transperineal ultrasonografi ile değerlendirilmesi
1. ÖZETBu çalışmada, stress üriner inkontinansın değerlendirilmesinde transperinealultrasonografik görüntülemenin rolünü araştırmak amaçlandı.Çalışmaya Mart 2004-Temmuz 2004 tarihleri arasında, Fırat Üniversitesi TıpFakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum ile Üroloji Departmalarına başvuran 60kadın dahil edildi. Çalışmaya dahil olan kadınların 42'sinde, üriner inkontinansöyküsü mevcut olup, Marshall-Marchetti ve Bonney testleri pozitifti ve çalışmagrubunu oluşturdu. Diğer 18 kadında ise inkontinans öyküsü yoktu ve kontrolgrubunu oluşturdu. Çalışma grubundaki 42 kadının 20'si premenapozal, 22'sipostmenapozal dönemdeydi. Postmenapozal dönemdeki 22 kadından 10'u hormonreplasman tedavisi (HRT) alıyorken, 12'si HRT almıyordu.B-mode ve power Doppler ultrasonografi incelemeleri perineal yolla istirahatve valsalva manevraları esnasında yapıldı. Kadınların tümünde, simfizis pubisinposterior köşesi referans noktası olarak kabul edilip Dy ve Dx mesafeleri, PUVA,mesane boynu genişliği ve üretral genişlik istirahat-valsalva manevraları esnasındave supin-erekt pozisyonlarda ölçüldü. Power Doppler US incelemede, RI PI, V maxve V min mesane boynuna en yakın arterlerden alınan dalga formu üzerindehesaplandı.Çalışma ve kontrol grupları karşılaştırıldığında, sefalokaudal mesafe(desensus mesafesi) valsalva manevrası esnasında stress üriner inkontinanslı (SUI)hastalarda daha yüksekti (P<0.05 ve P<0.01). Mesane boynu pozisyonu istirahatte-supin pozisyonda daha yüksekti (P<0.001) ve valsalva manevrası esnasında desensusizleniyordu (P<0.001). Valsalvadaki üretral hunileşme erekt pozisyonda daha fazlagörülüyordu ve 3 hastada valsalva manevrası esnasında ve erekt pozisyonda powerDoppler görüntülemede idrar kaçışı izlendi. PI değeri postmenapozal kadınlarda,premenapozal kadınlara göre anlamlı yüksek bulundu (P<0.05). HRT, postmenapozalSUI'lı hastalarda mesane boynu ve periüretral kanlanmayı artırıyordu (P<0.01).Sonuç olarak perineal sonografi stress inkontinans tanısında önemli bir rolesahiptir. Alt üriner sistemin power Doppler görüntülemesi idrar kaçışınındökümantasyonuna izin verir.Anahtar kelimeler: Stress üriner inkontinans, transperineal ultrasonografi, powerDoppler ultrasonografi1
Karotis arterine stent yerleştirilen olguların takibinde B-flow ve doppler ultrasonografi yöntemlerinin etkinliğiğnin karşılaştırılması
ÖZET:AMAÇ: Karotis arterine stent yerleştirilen olgularda neointimal proliferasyonundeğerlendirmesinde, B-flow ultrasonografi yönteminin etkinliğinin, renkli ve power Dopplerultrasonografi yöntemleriyle karşılaştırılması.GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2004 ve Mayıs 2006 tarihleri arasında, yaşları 54-77 arasındaolan (ortalama 65,9±6,6) 26'sı erkek, 8'i kadın olmak üzere toplam 34 olgu çalışmaya dahiledildi. Karotis arterine stent yerleştirilen olgular renkli, power Doppler ve B-flow ultrasonografiile, ortalama 12 ay takip edildiler (6 ay-2 yıl). Görüntüler ultrasonografi alanında deneyimli ikiradyolog tarafından, birbirlerinden bağımsız olarak neointimal proliferasyonun izlenebilirliğiaçısından değerlendirildi ve skorlama yapıldı. Skorlar Friedman ve Wilcoxon testleri ilekarşılaştırıldı. Bu üç sonografi yöntemiyle hesaplanan patent lümen alanlarının ortalamaları t-testile karşılaştırıldı. Gözlemciler arasındaki uyumluluk kappa istatistiği ile araştırıldı. Bu olgulardan5'inde anjiografik kontrol de yapıldı.BULGULAR: Patent olarak değerlendirilen tüm karotis arterlerindeki stentlerde, 6. aydaneointimal proliferasyon izlenmiş olup, kalınlığı 0.6-2.6 mm arasında (ortalama 1.2±0.5)değişmekteydi. Friedman ve Wilcoxon testlerinde, neointimal proliferasyonun izlenebilirliğiaçısından B-flow yönteminin renkli ve power Doppler sonografiden üstün olduğu görüldü.Kappa skoru gözlemciler arasında orta-iyi derecede uyumluluk gösterdi(0.551-0.682). Ortalamalümen alanları renkli Doppler sonografide 0.155 cm², power Doppler sonografide 0.145 cm², B-flow incelemede 0.127 cm² olup ?t-test?te farklılık anlamlı bulunmuştur.SONUÇ: Karotis arterine stent yerleştirilen olgularda neointimal proiferasyonun izlenebilirliğiaçısından B-flow tekniği özellikle ?overwriting? gibi artefaktlar içermemesi nedeniyle, renkli vepower Doppler sonografiye üstünlük sağlamakta olup takipte tercih edilebilecek alternatif biryöntemdir.
İdiyopatik intrakranial hipertansiyonda transvers sinüs stenozunun kontrastlı mrg ile değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada amacımız, Revize edilmiş Modifiye Dandy kriterlerini karşılayan İİH hastalarında transver sinüs stenozunu kontrastlı MRG ile değerlendirmek, ayrıca İİH hastalarındaki diğer MRG bulgularını araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Haziran 2013- Şubat 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran , BOS açılış basıncı 250 mm'nin üzerinde olan, fokal nörolojik defisiti bulunmayan, görüntülemede intrakranial kitle, hidrosefali veya sinüs ven trombozu gibi intrakranial basınç artışı yapacak bir sebep bulunmayan, 18-60 yaş arasındaki hastalar dahil edilmiştir. Hastalar hastanemizdeki dijital arşivde ( PACS ) anahtar kelimeler aranarak bulunmuş ve Revize edilmiş Modifiye Dandy kriterlerine uyan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise PACS sistemindeki dijital arşiv geriye doğru taranarak seçilmiştir. Bulunan hastalar arasından kontrastlı kranial MRG'si tamamen normal olan, yaş ve cinsiyet dağılımı bakımından vaka grubu ile benzer olan, 18-60 yaş aralığındaki hastalar arasından seçilmiştir. Hastaların dışlanma kriterleri; Hasta yaşının 18'den küçük 60'tan büyük olması, Kontrastlı kranial MRG'de intrakranial basınç artışı yapacak sekonder nedenlerden birinin bulunması, LP'de hastanın Bos basıncının 250 mm'nin altında olması veya hastaya LP yapılmamış olması, hastaya teröpatik şant takılması gibi tedaviye yönelik girişimsel bir işlem yapılmış olması, hastanın kontrastlı MRG'sinin bulunmamasıdır. 30 İİH hastası ve 50 kontrol grubu hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Kranial MRG kesitlerinde parsiyel empty sella, perioptik BOS mesafesinde genişleme, glob posteriorunda düzleşme, optik sinirin vertikal tortiyozitesi ve trigeminal sisternde dilatasyon gibi İİH'de sık görülen MRG bulguları değerlendirilmiştir. TSS ise kontrastlı 3D T1 MRG kesitlerinin koronal ve aksiyal reformat görüntülerinde trasnvers sinüslerin proksimal ve distaldeki çapları ölçülüp karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: İki grup arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Parsiyel empty sella 24 hastamızda (%80),Perioptik BOS mesafesinde genişleme 24 hastamızda (%80), Transvers sinüs stenozu 22 hastada (%73), glob posteriorunda düzleşme 17 hastada (%56), optik sinirin vertikal tortiyozitesi 8 hastada (%26), trigeminal sisternde dilatasyon ise 3 hastada /%10) saptanmıştır. Parsiyel empty sella, perioptik BOS mesafesinde genişleme, Transver sinüs stenozu, optik sinirin vertikal tortiyozitesi, trigeminal sisternde dilatasyon kontrol grubu ile kıyaslandığında hasta grubunda anlamlı olarak fazla bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda İİH hastalarının MRG bulgularından parsiyel empty sella ve perioptik BOS mesafesinde genişleme en sensitif bulgular (%80) olarak bulunmuştur. Ayrıca glob posteriorunda düzleşme, optik sinirin vertikal tortiyozitesi ve trigeminal sisternde dilatasyon kontrol grubu ile kıyaslandığından İİH hastlarında anlamlı olarak fazla bulunmuştur. TSS kontrastlı MRG ile değerlendirildiğinde hastaların %73'ünde saptanmıştır. Çalışmamıza göre TSS'nu değerlendirmek için MRV veya BTA olmadan da mümkündür. Kontrastlı kranial MRG ile hem TSS hem de İİH'nin diğer MRG bulguları tek seansta güvenle değerlendirilebilir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Transvers sinüs stenozu, İdiyopatik intrakranial hipertansiyon, psödotümör cerebri, kontrastlı MRG
Tromboze arteriovenöz fistüllerde endovasküler tedavinin orta ve uzun dönem etkinliği
Açık bir hemodiyaliz erişim yolu son dönem böbrek yetmezliği olan hastalar için hayati önem taşımaktadır. Otojen arteriovenöz fistüllerin greft fistüllere kıyasla kanıtlanmış üstünlükleri olmasına rağmen her iki tip fistül de zamanla fonksiyonunu kaybedip çok sayıda kompleks radyolojik veya cerrahi girişime, hospitalizasyona ve ilişkili morbiditelere neden olmaktadır. Arteriovenöz fistülün fonksiyonunu yitirmesine neden olan en sık sebep çoğunlukla fistül akımındaki azalmaya ikincil oluşan trombozdur. Tromboza neden olan sebepler arasında ilk sırada venöz stenoz yer almaktadır. Diyaliz sonrası yüksek basınçlı kompresyon, hipotansiyon, hipovolemi, uyku pozisyonuna bağlı fistüle bası, hiperkoagülabilite ve arterial stenoz diğer nedenler arasındadır. Eskiden tromboze fistüller ilk olarak sıklıkla altta yatan stenozu ortadan kaldırmak amacıyla trombektomiye ilaveten segmental rezeksiyon ya da başka bir lokalizasyona yeni bir fistül açılmasını içeren cerrahi prosedürlerle tedavi edildi. Son dekadda lokal ya da sistemik farmakolojik tedavi, mekanik trombektomi, anjioplasti ve stentlemeyi içeren endovasküler tedavi yöntemleri ile cerrahi yöntemlere yakın açık kalım oranları elde edilmiştir. Biz bu çalışmada endovasküler tedavi yöntemleri ile tedavi edilmiş tromboze arteriovenöz fistüllerin açık kalım sürelerini ve oranlarını geniş bir hasta grubunda değerlendirerek hem literatüre katkı sağlamayı hem de sonuçlarımızı literatürdeki benzer çalışmalar ile karşılaştırmayı hedefledik. Çalışmamızda 2000 ile 2013 yılları arasında bölümümüze arteriovenöz fistül disfonksiyonu nedeniyle başvuran hastalardan tromboze arteriovenöz fistüle sahip olanlar retrospektif olarak değerlendirildi. İmmatür fistüle sahip hastalar, 3 aydan daha kısa süreli takibi olan hastalar, santral vasküler problemi olan hastalar çalışmadan çıkartıldı. Fistül problemi nedeniyle diğer bölümlerden yönlendirilen ya da direkt olarak girişimsel radyoloji bölümüne başvuran hastalar girişimsel radyolog tarafından öncelikle renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirildi. Tromboz tanısı doğrulandıktan sonra çoğu hastada farmakolojik tedaviye ek olarak gerekli olgularda balon anjioplasti, mekanik trombektomi işlemi yapıldı. Bazı olgularda Arrow Trerotola trombektomi cihazı kullanıldı ve bazı olgularda stentleme gerekli oldu. Açık kalım sürelerini hesaplamak için "Kaplan-Meier survival analysis" tekniği ve değişkenler arasındaki bağlantıyı tespit edebilmek amacıyla Log-rank testi kullanıldı. Çalışmamızda otojen arteriovenöz fistüllerde 1 yıllık primer ve sekonder açık kalım oranları %66 ve %85 iken greft arteriovenöz fistüllerde 1 yıllık primer ve sekonder açık kalım oranları sırasıyla %63 ve %85'tir. Ayrıca çalışmamızda endovasküler tedavi yöntemleri ile tedavi edilmiş tromboze otojen hemodiyaliz fistüllerinin greft fistüllere oranla daha yüksek primer açık kalım sürelerine sahip olduğu gösterilmiş olup aralarındaki açık kalım farkı istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Çalışmamızda endovasküler tedavi yöntemleri ile tedavi edilmiş tromboze arteriovenöz fistüllerde elde olunan açık kalım süreleri ve oranları literatürle benzer düzeydedir. Tromboze arteriovenöz fistüllerde endovasküler tedavi yöntemleri etkili, güvenilir ve cerrahi yöntemlere alternatif bir yöntemdir. Tromboze otojen arteriovenöz fistüller greft fistüllerle karşılaştırıldığında endovasküler tedavi sonrasında anlamlı olarak ek işleme gerek duymadan daha uzun süre açık kalmaktadır.
Semptomatik ağır sigara içicilerinde yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi bulgularının değerlendirilmesi ve solunum fonksiyon testleri ile korelasyonu
Giriş: Sigaraya bağlı akciğer hastalıkları kronik obstrüktif akciğer hastalığından akciğer kanserine kadar birçok hastalığı barındıran geniş bir grup olma özelliği taşımaktadır. Sigaraya bağlı hastalıklar ile sigaraya başlama yaşı, içme süresi, içilen sigara sayısı arasında doza bağımlı ilişki gösterilmiştir. Akciğerde sigaraya bağlı ortaya çıkan değişiklikleri değerlendirmede göğüs radyografisi ilk sırada yer almasına karşın bu görüntüleme yöntemi erken patolojik değişikliklerin değerlendirilmesinde sınırlı bilgi vermektedir. Rutin toraks protokolü ile yapılan BT (bilgisayarlı tomografi) incelemeleri, sigaraya bağlı patolojileri (amfizem, bronşiektazi vb) ayrıntılı olarak saptamakta yetersiz kalabilmektedir. Yapılan çalışmalarda standart BT parametrelerini değiştirerek yapılan diğer bir tanı yöntemi "Yüksek rezolüsyonlu BT" (YRBT)' nin hava yolu obstrüksiyonuna yol açan patolojilerin değerlendirilmesinde yüksek özgüllük ve duyarlılığa sahip olduğu gösterilmiştir. Sigara içen bireylerin solunum fonksiyon testlerinde (SFT) erken dönemde değişiklikler meydana gelmemektedir. Hava yolu obstrüksiyonu yaratan parenkimal patolojilerin YRBT ile SFT bozulmadan önce saptanabileceği bildirilmektedir. Amaç: Çalışmamızda sigara içen ve içmeyen olguların akciğerlerindeki temel YRBT bulgularını saptamak, saptanan bulguların solunum fonksiyon testleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya dispne, ateş vb. şikayetler ile başvuran 110 ağır sigara içici, 45 sigara içmeyen olmak üzere 155 olgu dahil edilmiştir. Tüm olgulara önce SFT testi uygulanmış, hemen sonrasında ise olguların YRBT incelemeleri gerçekleştirilmiştir. Her olgu için kayıt formu hazırlanarak, akciğer parankimindeki mikronodüller, bronşiektazi, bronş duvar kalınlaşmaları, amfizem, atelektazi varlığı, buzlu cam alanları, interstisyel patern ve sekel değişiklikler lokalizasyonları ile beraber saptanmıştır. Değerlendirme sonuçları kendi aralarında ve SFT sonuçları ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Aktif sigara içici 41 hastanın sigara tüketimi 40.32±23.5 paket/yıl, eski sigara içici 69 hastanın sigara tüketimi 36.17±19 paket/yıl idi. Sigara içen ve içmeyen olgular arasında sentrilobüler amfizem görünümü ve bronşiyal duvar kalınlaşması açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p=0.02, p=0.001). SFT'de hava yolu obstrüksiyon bulguları olmayan hastalar 127, olanlar ise 28 kişiden oluşmaktaydı. Sigara içen ve içmeyen olguların SFT ortalama değerleri normal sınırlarda bulundu. SFT normal ve bozuk olguların YRBT bulguları karşılaştırıldığında amfizem ve bronşiyal duvar kalınlaşmasının SFT'si bozuk olan olgularda SFT'si normal olanlara oranla daha yüksek oranda görüldüğü saptandı (p=0.002, p=0.005). Sonuç: Sigara tüketimi sonucu SFT'de belirgin değişiklikler olmadan da YRBT ile birçok patolojik bulgunun saptanabileceği ve bu sonuçların akciğer patolojilerinde tanının erken dönemde konulmasını sağlaması açısından büyük önem taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.
Canlı hepatik donörlerde portal ven varyasyonlarının bt anjiografi ile değerlendirilmesi
Karaciğer transplantasyonu, karaciğer yetmezliği olan hastaların tedavisindeki yakın geçmişteki en büyük gelişmelerden biridir. Canlı donörden sağ lob transplantasyonunda portal ven varyasyonlarının bilinmesi hem alıcı hem de donör sağkalımı açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı, merkezimize canlı vericiden karaciğer nakli için başvuran hastalarda portal ven varyasyonlarının görülme sıklığını ve hangi varyasyonların daha çok saptandığını, pre-operatif değerlendirme sırasında çekilen karaciğer bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) görüntülerini retrospektif olarak değerlendirerek ortaya koymaktır. Çalışmaya Temmuz 2014-Aralık 2015 tarihleri arasında canlı vericiden karaciğer transplantasyonu için donör olarak opere edilecek olan, preoperatif rutin karaciğer BT anjiografileri Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda çekilmiş 100 organ vericisi dahil edilmiştir. Portal venöz sistem varyasyonlarının sınıflaması için ana portal venin sol portal ven (LPV) ve sağ portal vene (RPV) ayrılması, bunu takiben RPV'nin sağ anterior ve sağ posterior dallara ayrılması tip I; ana portal venin LPV, sağ anterior ve sağ posterior portal vene trifürkasyonu tip II; ana portal venin LPV ile sağ anterior portal venin köken aldığı ortak bir kök ve sağ posterior dala ayrılması tip III olarak kabul edildi. Ayrıca RPV'nin, segment 6 dalının RPV'den ayrı çıkması, segment 7 dalının RPV'den ayrı çıkması, segment 6 ve 7 dallarının ikisinin birden RPV'den ayrı çıkması, sağ portal ven trifürkasyon ya da kuadrifikasyonu varyasyonları da ayrıca değerlendirildi. Hastalarımızın 80 tanesinde portal ven (%80,0) tip I; 8 tanesinde (%8,0) tip II; 12 tanesinde (%12,0) ise tip III olarak bulundu. Tip I portal ven izlenen hastaların (n=80) 9 tanesinde (%11,25) sağ portal vende varyasyon izlendi. Saptanan sağ portal ven varyasyonları, 1 hastada (%1,25) sağ portal venin kuadrifikasyon; 3 hastada (%8,75) ise sağ portal venin trifükasyonu (Şekil 4.5); 1 hastada (%1,25) segment 6 dalının sağ portal venden ayrı çıkışı; 3 hastada (%3,75) segment 7 dalının sağ portal venden ayrı çıkışı; 1 hastada (%1,25) hem segment 6, hem de segment 7 dallarının 47 sağ portal venden ayrı çıkışı idi. Varyasyonlar arasında yaş ortalamaları ve cinsiyetlere göre anlamlı farklılık saptanmadı. BTA, portal ven anatomisinin preoperatif değerlendirmesi için kabul görmüş bir yöntemdir. Portal ven varyasyonlarının, özellikle canlı donörden karaciğer transplantasyonu öncesinde bilinmesi cerrahi yaklaşımın belirlenmesi ve komplikasyonların azaltılması için önemlidir.
Alt ekstremite akut iliofemoral- popliteal Derin Ven Trombozu (DVT) tedavisinde Perkutan Aspirasyon Trombektomi (PAT) ile standart antikoagülan tedavinin etkinliğinin karşılaştırılması
Derin ven trombozu (DVT) , Virchow triadı olarak bilinen staz, endotel harabiyeti ve hiperkoagulabilite nedeni ile venöz sistemde pıhtı oluşumuna sekonder tromboz gelişimi olup erken dönemde tedavi edilmez ise ciddi sekel ve ölümle sonuçlanabilir.DVT'nin yıllık görülme sıklığı her 10.000 kişide 5-20 arasındadır. Standart antikoagülan tedaviye karşın hastaların %1-%8'inde pulmoner emboliye sekonder ölüm görülmektedir. Uzun dönem takipte ise hastaların %40'ında posttrombotik sendrom, %4'ünde kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon gelişmektedir.DVT'nin etiyolojisinde sıklık sırasıyla öncelikle immobilizasyon, postoperatif durum, malignite ve travma gelmektedir. İdiopatik olgular hastaların en az üçte birini oluşturmaktadır. Ayrıca hiperkoagülabilite, nörolojik anormallikler, trombozun etiyolojik nedenleri arasında yer almaktadır.Derin ven trombozu tedavisinde amaç, pulmoner emboli ve pulmoner hipertansiyon, periferik venöz hastalık, venöz tromboemboli nüksü ve posttrombotik sendrom gibi komplikasyonların oluşmasını önlemektir. Bu amaçla tedavilerde antikogülan ajanlar, trombolitik ajanlar, cerrahi trombektomi ve perkutan endovasküler tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.Bu çalışmada, akut dönemdeki iliofemoral-popliteal derin ven trombozu (DVT) olan hastalarda, standart antikoagülan tedavi ile perkütan aspirasyon trombektomi (PAT) tedavisinin etkinliğinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Mart 2010 ? Ocak 2011 tarihleri arasında, Doppler US ile akut iliofemoral-popliteal (proksimal) derin ven trombozu tanısı konmuş, girişim grubunda 26 hasta (18 E, 8K, ortalama yaş 51), medikal tedavi grubunda ise 21 hasta (13 E, 8 K, ortalama yaş 59) dahil edilmiştir. Medikal tedavi grubundaki hastalara antikoagülan tedavi verilmiştir. Girişim grubunda ise geniş lümenli kılavuz kateterler (9F) ile PAT uygulanmıştır. Girişim grubunda işlemin tamamlayıcısı olarak venöz balon anjioplasti ve stent uygulamaları da yapılmıştır. 23 (%88,5) hastada balon anjiyoplasti uygulanmış, 14 (%53,8) hastada da stent yerleştirilmiştir. Girişim grubunda postoperatif 3.günde 2 hastada rekürren tromboz gelişmiş olup ikinci kez girişim uygulanmıştır. 2 hastaya profilaktik İVC filtresi yerleştirilmiştir. Girişim sonrası trombüsün temizlenme oranı kontrol venografiler ile belirlenmiştir. Her iki grupta, tanı anındaki Doppler US bulguları ile klinik semptom puanlarının ortalaması birinci ve üçüncü ay kontroller ile karşılaştırılmıştır.Sonuçlar değerlendirildiğinde, girişim grubunda işlem sonrası kontrol venografilerde %88,4 oranında başarılı rekanalizasyon sağlanmıştır. Üçüncü ay kontrollerde Doppler US'de venöz açıklık oranları girişim grubunda %91,7, medikal tedavi grubunda ise %28,6 olarak bulunmuştur. Klinik semptom puanlarının ortalamaları karşılaştırıldığında, girişim grubunda hastaların klinik semptomlarında asemptomatiğe yakın derecede iyileşme saptanırken (tanı anında 4,23±0,51, 3.ayda 0,82±0,79), medikal tedavi grubunda klinik bulgularda anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır (tanı anında 4,00±0,63, 3.ayda 2,86±0,79). Takip süresince girişim grubunda bir hastada tekniğe bağlı olmayan ve kontrol grubunda 4 hastada, semptomatik pulmoner emboli gelişmiştir.İliofemoral-popliteal DVT'de antikoagülan tedavinin trombüs üzerine litik etkisi bulunmamakta ve oluşan trombüsün yayılımını da yeterince önleyememektedir. Perkutan aspirasyon trombektomi ise antikoagülan tedaviye göre hem venöz açıklık sağlamada hem de DVT'ye bağlı komplikasyonları önlemede çok daha etkilidir. Ayrıca diğer endovasküler tedavi yöntemlerine göre daha ucuz, öğrenmesi ve uygulaması kolay, hızlı uygulanabilen ve hemorajik komplikasyon riskini minimale indiren bir yöntemdir.Bu çalışmadaki bulgular dikkate alındığında, proksimal akut DVT varlığında, trombolitik ajan için kontrendikasyonu olan olgular başta olmak üzere, PAT birinci basamak tedavi yöntemi olarak uygulanabilir.
Distal aorta ve bilateral alt ekstremite arteriografilerinde arteriosklerozis obliterans lezyonlarının görünümü, dağılımı ve risk fatörleri ile ilişkisi
Antalya`da karaciğer kist hidatik yaygınlığı ; Ultrasonografi ile köylerde ve hastaneye başvuran hastalarda tarama
Manyetik rezonans görüntüleme ile normal olgularda medulla spinalis torakal segmentinde çap ölçümleri
Çekilen rutin ap pelvis grafilerinin PACS'da değerlendirilerek femoroasetabular impingement sendromunun araştırılması
Kalça ekleminde prematür osteoartrite neden olan FAI'ın henüz yeni ortaya konan tanı ölçütlerini değerlendirmek, doğru radyolojik çekim tekniklerinin ve değerlendirme kriterlerinin neler olduğu, FAI'a ait radyolojik bulguların röntgen ve indirekt MR artrografiyle tesbitiyle bu bulguların karşılaştırılması, radyolojik FAI bulgusu olan hastaların klinik incelenmesi, klinik ve radyolojik bulguların karşılaştırılması olarak hedeflenmiştir. Ayrıca FAI'ın cerrahi tedavisi öncesinde doğru teşhis ve değerlendirilmesinde faydalı radyolojik bulguları tanımlamaktır.Bu çalışmada PACS'da cinsiyet farkı gözetmeksizin, toplam 446 hastanın, çekilmiş AP Pelvis grafileri FAI açısından değerlendirmeye alınmıştır. İncelenen AP-Pelvis grafilerinin 34'ünde FAI'ın radyografik bulgularına rastlanıldı ya da şüphelenildi. Bu 34 hastada Cam impingement varlığını araştırmak için şikayetin olduğu tarafa, kalçanın oblik aksiyel grafisi çekilmiş, 23 hastaya ise indirek kalça MR Artrografi yapılmıştır. Ayrıca tüm hastalar Fizik Tedavi uzmanı tarafından muayene edilmiş, impingement testleri ile VAS skorlaması yapılmış ve eklem hareket genişlikleri ölçülmüştür. Radyografiler ile indirekt MR artrtografi ile FAI tiplerinde tanı ölçütleri ve FAI hastalığının kalça kemik ve yumuşak doku değişiklerini kaydettik. İstatistiksel yöntem olarak Shapiro wilks testi, ki-kare testi, student-t testi, Varyans Analizi, post hoc testlerinden Tukey testi, Mann-Whitne U testi ve Kruskal Wallis H testi kullanılmıştır.Hastalarımızın 21'nde pincer tipi, 5'nde cam tipi ve 8'nde ise mikst tip FAI tesbit edildi. Ayrıca cam tipi FAI hastalarının 2'nde femur baş-boyun bileşkesinde hem anteriorda fokal çıkıntı hemde lateralde fokal çıkıntı tesbit edilmiştir (Mikst tip cam). FAI tipleri arasında hastaların cinsiyete göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ancak pincer tipinin diğer FAI tiplerine göre daha fazla görüldüğü, pincer tipi FAI'ın kadınlarda, cam tipi FAI'ın ise erkeklerde daha fazla görüldüğü dikkati çekmiştir. 45 yaş altı grupta 16, 46 yaş ve üzeri grupta ise 18 hasta vardı. Yaş grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Herniasyon çukurunun diğer bulgulardan farklı olarak FAI tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği izlenmektedir. İndirekt MR artrografi ile yapılan ölçümlerde alfa açısı, baş-boyun ofseti ve baş-boyun offset oranı Cam tipi FAI'da diğer FAI guplarına göre istatiksel olarak belirgin farklılık göstermiştir. Alfa açısı, baş-boyun offset ve ofset oranı parametrelerini cross-table grafi ve oblik aksiyel planda alınan indirekt MR artrografiyle karşılaştırdık. Her iki görüntüleme modalitesiyle elde edilen değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. İndirekt MR artrografisi çekilen 23 hastanın 6 hastamızda asetabular kartilaj hasarı görülürken, 8 hastamızda labral hasar tesbit edilmiştir. Asetabular çatı lezyonu ise 6 hastada saptanmıştır. E değerinin ortalamasının Cam tipi FAI'da diğer FAI tiplerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Bunların dışında diğer parametrelerde anlamlı istatiksel fark saptanmamıştır. En uzun ağrı süresi pincer tipte, en büyük VAS skoru ise cam tipi FAI'da saptandı. Ağrı lokalizasyonlarında FAI tiplerine göre belirgin farklılık saptanmamıştır. Ancak tüm FAI tiplerinde uyluk ve çevresindeki ağrı, kasık ve çevresine göre daha sıklıkla gözlemlendi. Ağrı lokalizasyonlarının FAI tiplerine göre dağılımına baktığımızda ise en sık görülen lokalizasyon uyluk arka yüzde ve en sık pincer tipte olduğu görüldü. Muayene testlerinin FAI tiplerine göre dağılımında istatistiksel farklılık saptanmamıştır. Ancak pincer tipi FAI'da `C' belirtisinin, impingement, drehman, posterior impingement, fabere ve fadere testlerinin cam tipi FAI'a göre daha sıklıkla pozitif olduğunu gözlemledik. Cam tipi FAI'da ise muayene testlerinin içinde impingement testinin diğerlerine göre daha fazla pozitif olduğunu tesbit ettik. Ölçülen hareket açıklıklarının FAI tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hastalarımızın Nonarthritic Hip Score puanlarının ortalama değerlerinin FAI tiplerine göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.AP-Pelvis ve ?cross-table? grafilerinin çekim tekniklerinin vakanın doğru yorumlanabilmesi için çok önemli olduğunu gözlemledik. PACS'da radyografiler FAI açısından değerlendirilirken femur başına uyan dairenin çizilmesi tanıya yardımcı teknik detaydır. Herniasyon çukurlarının FAI hastalığında önemli bir marker olduğu FAI hastalığıyla yüksek oranda birlikteliğini ve sekonder ossikülün pincer tip FAI hastalarında ve 46 yaş üzerinde daha çok görüldüğü dikkati çekmiştir. İndirekt MR artrografide labral hasar ancak,T1 ağırlıklı serilerde diffüz sinyal artışı olarak değerlendirilebilmiştir. Bu nedenle indirekt MR'ın labral patolojileri göstermede çok yeterli olmadığını gözlemledik. İndirekt MR artrografide kullanılan sekanslardan 3D WATS'ın, kıkırdak patolojilerini görüntülemede yeterli olduğu ve kıkırdak yapıdan alınan sinyallerin çok iyi olduğunu gözlemledik. İndirekt MR artrografide saptanan labrokartilajinöz hasarın pozisyonlarının literatürle uyumlu olduğu sonucuna varıldı. Ağrının en sık görülen lokalizasyonu uyluk arka yüz olup en sık görüldüğü FAI tipi ise pincer olup bu durumu, tedavi edilmemiş pincer tipinde gelişmiş osteoartrit süreci olarak düşündük. Çalışmada ağrı süresi ortalamasının 59 ay olarak bulunmasının FAI'ın erken teşhisinde bu hastalığın klinisyenler ve radyologlar tarafından yeterince teşhis edilemediği sonucuna varıldı. FAI olan hastaların kalça eklem hareket açıklıklarında özellikle internal rotasyon kaybı FAI'ı akla getirmelidir sonucuna varıldı. Ortalama NHAS skoru 54,22 olup, hastalarımızın FAI'a bağlı özürlülüğünü daha yüksek olduğu sonucuna varıldı. Anamnez, dikkatli fizik muayene ve de özellikle kalça impingement testlerinin bu hastalarda teşhis için çok önemli olduğunu, AP-Pelvis ve cross-table grafi ile pincer ve cam tipi FAI tanısı konabileceğini gördük
Kronik obstruktif akciğer hastalığında bilgisayarlı tomografide amfizem miktarı ve dağılımının kantitatif yöntemlerle değerlendirilmesi ve klinik bulguları ile korelasyonu
Amaç: ÇalıĢmamızda amfizem predominant tip kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH) olan hastaların toraks bilgisayarlı tomografi (BT) tetkiklerinde farklı dansitometrik parametreleri kullanarak solunum fonksiyon testi ile korelasyonunu arasındaki iliĢkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: ÇalıĢmamız retrospektif olarak gerçekleĢtirilmiĢtir. ÇalıĢmamıza KOAH tanısı olan, toraks BT ve solunum fonksiyon testi (SFT) olup iki tetkik arasında iki aydan az olan hastalar dahil edildi. Tüm hastaların dansitometrik değeleri, antropometrik ölçümleri, periferik venöz kan hücre değerleri, SFT değerleri, sigara alıĢkanlıkları değerlendirildi. Hastaların görüntü verileri DICOM formatında kaydedilip kantitatif ölçümler için 3D Slicer programına aktarıldı. Tüm akciğer, sol akciğer, sağ akciğer ve her bir akciğer üç zona ayrılarak toplamda dokuz segmentte değerlendirildi. Ayrılan zonlarda normal parankim ve amfizem alanların vokselleri kantitatif ölçümler ile düĢük atenüasyonlu alan yüzdesi (%LAA), persentil dansite değeri (PD), ortalama akciğer dansitesi (MLD) olarak ölçülmüĢtür. %LAA metodunda farklı Hounsfield Unit (HU) değerlerinin duyarlılığını belirlemek için - 950 HU, - 925 HU, - 910 HU eĢik değerleri kullanılmıĢtır. PD metodunda farklı eĢik değerlerinin duyarlılığını belirlemek için PD 10 ve PD 15 eĢik değerleri kullanılmıĢtır. Hastaların histogram analizi yapılarak skewness ve kurtosis değerleri ölçülmüĢtür. Kantitatif parametrelerde %LAA, PD, MLD, kurtosis ve skewness değerleri kullanılarak hastanın amfizemin zon ve lob dağılımının SFT üzerine etkisi araĢtırılmıĢtır. AraĢtırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiĢtir. Sürekli değiĢkenlerin parametrik özellikleri taĢıyanlarının korelasyonunda Pearson Testi, sürekli değiĢkenlerin parametrik özellikleri taĢımayanlarının korelasyonunda Spearman Testi kullanılmıĢtır. 80 Bulgular: ÇalıĢmaya KOAH tanısı olan 56 hasta dahil edildi. Tüm segmentler değerlendirildiğinde dansitometrik değerlerden LAA% - 910 diğer parametrelere kıyasla zorlu ekspirasyonun birinci saniyesinde atılan volümü (FEV1) ile daha yüksek korelasyon gösteriyordu (p= <0,001, r= - 0,556). Diğer parametrelerin FEV1 ile duyarlılıklarında segmentler arası farklılıklar mevcuttu. LAA% - 910 metodunda, sağ akciğer orta zon segmentinin tutulumunun FEV1 değerini diğer segmentlere kıyasla daha çok etkilemektedir (p= <0,001, r= - 0,569). GOLD 1-2 grubu ile GOLD 3-4 grubu karĢılaĢtırıldığında, tüm parametrelerde ortalama amfizem miktarında anlamlı artıĢ izlendi (p= <0,001). Histogram analizinden elde edilen skewness ve kurtosis değerlerinin FEV1 ile korelasyonunda hiçbir segmentte anlamlı korelasyon izlenmedi. Sosyo - demografik değiĢkenlerden kilo ve vücut kitle indeksi dansitometrik değerler ile kuvvetli ters korelasyon gösterdi (p= <0,001). Sigara ile kuvvetli doğrusal korelasyon bulundu (p= <0,001). YaĢ ile dansitometrik değerler arasında korelasyon bulunmadı. Diğer spirometrik değerlerden FEV1/FVC ve maksimum ekspiryum ortası akım hızı (MEF25 - 75) ile tüm akciğer dansitometrik değerleri kuvvetli korelasyon gösterdi (p= <0,001). PEF ile dansitometrik değerler arasında anlamlı korelasyon izlenmedi. Periferik venöz kan hücre değerleri ile dansitometre korelasyonunda lenfosit% ile LAA% - 950 ve LAA% - 925 metotlarında zayıf korelasyon gösteriyordu (p= 0,044, r= - 0,270). Sonuç: Toraks BT dansitometrik ölçümler amfizem yaygınlığını ve Ģiddetini belirlemede objektif sonuçlar vermektedir. Dansitometrik değerler ile SFT değerleri arasında anlamlı korelasyon mevcuttur. Kantitatif analizlerin amfizem Ģiddetini değerlendirmede ve hastanın mevcut klinik bulgularını öngörmede kullanılabileceğini düĢünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Amfizem, dansitometri, solunum fonksiyon testi
Glioblastom ve soliter beyin metastazı ayırıcı tanısında konvansiyonel MR sekanslarından otomatik segmentasyonla elde edilen radiomics verileri ile oluşturulan yapay zeka modellerinin başarısı
Giriş-Amaç: Biz çalışmamızda hastaların konvansiyonel MR görüntüleri üzerinden yapay zeka temelli otomatik tümör segmentasyonu ile elde edilen Radiomics verileri ile geliştirilen makine modelleri ile glioblastom (GBM)- soliter beyin metastazı ayrımı yapmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde tek merkezli ve retrospektif olarak yapılmıştır Çalışmada Ocak 2011-Haziran 2020 tarihleri arasında hastanemiz patoloji kayıtlarında glioblastom ve beyin metastazı tanıları kanıtlanmış hastalar retrospektif olarak tarandı ve medikal bilgileri ile PACS sistemindeki görüntüleri incelendi. Soliter beyin metastazı ve glioblastoma tanıları kanıtlanmış operasyon öncesi kontrastlı beyin MRG tetkiki uygulanmış hastalar dahil edildi. Görüntü kalitesi yetersiz, patoloji raporu uygunsuz hastalar dışlandı. Çalışmaya 35 GBM ve 25 soliter beyin metastazı hastası alındı. Hastaların T1 ağırlıklı, postkontrast T1 ağırlıklı, T2 ağırlıklı ve T2 fluid attenuated inversion recovery (FLAIR) ağırlıklı görüntüleri BraTumIA isimli programa hastaların anonimize edilmiş görüntüleri çevrimdışı ortamda yüklendi. Programla hastaların lezyonları nekroz, kontrastlanmayan solid alan, kontrastlanan solid alan ve peritümoral ödem olarak yapay zeka aracılığıyla 4 farklı segmente ayrıldı. Sonrasında segmentasyon kusurları manüel olarak düzeltildi. 3DSlicer versiyon 4.11 paket programına ait "Radiomics" eklentisi ile T1 post-kontrast ve T2 AG FLAIR görüntüler üzerinden radiomics özellikleri çıkartıldı. Yapay zeka modelleri geliştirmek amacıyla Orange veri madenciliği programı ve Python Sci-Kit Learn kütüphanesi kullanıldı. Aşırı uyum ve eş doğrusallıktan kaçınmak için boyut azaltımı işlemi uygulandı. Sonrasında bu özniteliklerle 10 kat çapraz doğrulama metodu kullanılarak Derin Sinir Ağları (DNN), Destek Vektör Makineleri (Support Vector Machine, SVM), Rastgele Orman (Random Forest, RF), Naive Bayes (NB) modellemeleri yapıldı. Model performansı değerlendirilmesinde doğruluk, sensitivite, spesifite, eğri altında kalan alan (AUC) parametreleri kullanılmıştır. Bulgular: GBM ve metastaz grupları arasında yaş, cinsiyet ve lokalizasyon açısından bir fark izlenmedi. Geliştirilen makine modellerinde en başarılı sonuçlar nöral ağ ve destek vektör makine algoritmalarında elde edildi. Nöral ağ sınıflandırıcısında; GBM ve metastaz ayırt etmede AUC, doğruluk, F ölçütü, pozitif kestirim değeri, sensitivite, spesifite sırasıyla 0.975 , 0.917, 0.917, 0.922, 0.917, 0.900 bulunmuştur. Destek vektör makine sınıflandırıcısında; GBM ve metastaz ayırt etmede AUC, doğruluk, F ölçütü, pozitif kestirim değeri, sensitivite, spesifite sırasıyla 0,974, 0,901, 0,900, 0,919, 0,900, 0,929 bulunmuştur. Sonuç: GBM ve soliter beyin metastazı ayırıcı tanısında radiomics temelli yapay zeka modellemeri sadece konvansiyonel sekanslarla cihaz bağımlılığı olmadan yüksek doğrulukla ayırabilmektedir. Anahtar Kelimeler: radiomics, makine öğrenmesi, glioblastom, metastatik beyin tümörü, texture analiz, otomatik segmentasyon
Nörodejeneratif hastalıklarda segmentasyon yöntemi ile hedef bölge tutulumlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Dünya popülasyonundaki yaşlanma ile birlikte nörodejeneratif hastalıkların yarattığı iş gücü kaybı ve sağlık sistemine getirdiği yük giderek önem kazanmaktadır. Bu nedenle doğru ve erken tanı konulması; hastalığın sebep olduğu bilişsel yıkımın ön görülmesi ve anatomik olarak da takip edilmesi, mümkün olduğunda uygun tedaviler ile yavaşlatılması hem birey bazında hem de toplum bazında avantaj sağlayacaktır. Çalışmamızın amacı; nörodejeneratif hastalık tanısı olan bireylerde, takip görüntülemeler ile, hedef bölgelerde tutuluma bağlı nöron kaybının ve doğal sonucu olan atrofinin, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sekansları üzerinden segmentasyon yöntemi ile hacimsel veri hesaplanarak gösterilmesi ve yapay zeka (YZ) uygulamalarının bu amaca yönelik sağlayacağı katkıların değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2019 ve Aralık 2020 tarihleri arasında nörodejeneratif hastalık tanısı ile MRG inceleme elde olunmuş, takip görüntüleri bulunan, 45-95 yaş aralığındaki 29 kadın 28 erkek toplam 57 hastanın üç boyutlu, turbo spin eko T1 ağırlıklı (3D T1A TSE) görüntüleri önce radyolojik olarak değerlendirilmiş ve çekim esnasındaki yaşlarına göre atrofi oranları görsel olarak puanlanmış; devamında ise tam otonom atlas bazlı segmentasyon programı ile hacimsel bilgi elde edilerek, takip görüntülemelerde hedef bölgelerde hesaplanan hacimsel kayıp görsel puanlar ile persentil temelinde karşılaştırılmıştır. Olguların demografik özellikleri, mini mental test (MMSE) skorları ve etiyolojileri geriye dönük değerlendirilmiştir. 11 Bulgular: Etiyolojilerine göre gruplanmış hastaların hacim verilerine yönelik değerlendirmede, Alzheimer hastalarında tüm beyin hacminin ve temporal lob hacimlerinin hem ilk başvuru hem de son başvuruda daha düşük olduğu görülmüştür. Ayrıca Alzheimer hastalarında yıllık beyin atrofi hızı hafifçe yüksek ölçülmüştür. Oksipital lob hacimlerine yönelik değerlendirmede ise Parkinson hastalarında ilk ve son başvuru hacimlerinde görece kayıp dikkat çekmektedir. Ancak temporal lob ve oksipital lob için tanımlanan sayısal farklılıklar hasta sayısının azlığı nedeniyle anlamlı istatistiksel farklılıklar olarak yansımamıştır. Diğer beyin bölgelerinde başvuru hacimlerinde veya yıllık atrofi hızında belirgin farklılık izlenmemiştir. Radyolojik olarak tanımlanan atrofi oranlarına yönelik yapılan gruplamalar ile yaşa göre hesaplanan persentil eğrilerinin karşılaştırılmasında ise kappa analizinde orta derecede uyum izlenmiştir. Ağır atrofi izlenen veya radyolojik olarak normal sınırlarda kabul edilen beyin bölgelerinde uyum oranları %80 üzerine çıkarken, veriler arasında uyumsuzluğun en çok 25-50 persentil arasında (hafif atrofi) izlendiği görülmüştür. Sonuç: Nörodejeneratif hastalık tutulumlarının değerlendirilmesinde segmentasyon yöntemleri ile sağlanan hacimsel veriler, tanı sürecine katkıda bulunabilir. Ancak segmentasyon yöntemlerinin hedefe yönelik seçimi, detaylı analize olanak sağlayan daha gelişmiş yazılımların varlığı ve geniş hasta gruplarında yapılan takip görüntülemelerin değerlendirilmesi, yapay zeka destekli tanının daha yaygın ve daha isabetli kullanımını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: MRG, Nörodejeneratif Hastalıklar, Segmentasyon, YZ
Renal transplant hastalarda kronik allograft rejeksiyonunun shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Renal allograftın fonksiyonunun değerlendirilmesinde altın standart yöntem allograft biyopsisidir. İnvaziv bir işlem olan renal biyopsi kanama gibi hayatı tehdit eden pontansiyel komplikasyon riskinlerine sahiptir. Bu nedenle renal allograftın değerlendirilmesinde noninvaziv görüntüleme yöntemleri önem kazanmıştır. USG ve Doppler USG renal allograftın değerlendirilmesinde sıklıkla tercih edilen kolay ulaşılabilen, maliyet etkin, hızlı ve nefrotoksik olmayan ilk tercih görüntüleme yöntemidir. Elastografi USG cihazına eklenen yeni gelişen ve günümüzde yaygınlaşan bir aplikasyondur. SE klinik muayenede kullanılan palpasyona benzerlik göstermekte olup doku sertliği hakkında nicel verilere ulaşmayı sağlamaktadır. Dinamik SE yöntemi olan SWE ile görüntüdeki birçok noktada B mod USG rehberliğinde shear dalgalarının yayılımı eş zamanlı izleyerek doku sertliğini daha kolay tespit edilebilir. Bu çalışmada; SWE yönteminin patolojisinde tübüler atrofi ve intertisyel fibrozis yer alan kronik allograft rejeksiyonunun tanısındaki yerini araştırmayı amaçladık. Aralık 2022 ve Ocak 2024 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Radyoloji bölümünde, böbrek fonksiyonları stabil 42 hasta (kontrol) ve unstabil olan 42 hasta olmak üzere toplamda 84 renal transplantlı hastayı SWE ile değerlendirdik. Transplant böbrek üst, orta ve alt kesiminden konveks prob ile ve cilde en yakın olan bölgeden lineer prob ile SWE tekniğini kullanarak elastisite verilerini elde ettik. Transplant böbrek üst, orta ve alt kesimlerinden arkuat arter düzeyinden RI değerlerini ölçtük. RDUS ile renal arter ve ven akımını değerlendirdik. Transplant süresi, verici tipi, böbrek fonksiyon testleri (kreatin, e-GFR ve proteinüri), klinik durum, gri skala USG bulgularının ve RI değerinin SWE verileri ile ilişkisini istatistiksel olarak araştırdık. Kronik rejeksiyonu tanısı ile RI ve SWE değerlerinin ilişkisini istatistiksel olarak belirledik. Hastaların yaş ortalaması 39,6 yıl ve ortalama Tx süresi 7,9 yıl olarak bulundu. Hastaların %83,3'ünde transplantasyon canlı vericiden, %16,7'sinde kadavradan gerçekleşmiştir. Hastaların ortalama kreatin değeri 1,8 olup, %51,2'sinde kreatin artışı mevcut, %50,0'ının klinik durumu unstabildir ve %46,4'ünde kronik rejeksiyon tanısı mevcuttur. Transplant süresi ve verici tipi ile kronik rejeksiyon arasında ilişki saptanmadı. Yüksek RI değerleri ile kronik rejeksiyon arasında anlamlı ilişki bulunmazken, artmış parankim ekojenitesi ile kronik rejeksiyon arasında anlamlı ilişki bulundu. Klinik takipte önemli olan laboratuar parametreleri (kreatin, proteinüri, e-GFR) ve lineer prob ile yapılan SWE inceleme verileri arasında anlamlı ilişki saptandı. Kronik rejeksiyonu ön görmede lineer prob ile elde edilen veriler arasında pozitif korelasyona ulaşılırken, konveks prob ile anlamlı ilişki saptanmadı. ROC analizi sonucuna göre kronik rejeksiyon olma ve olmama durumunun ayırt edilmesinde; %66,7 sensitivite ve %80,0 spesifite ile SWE (lineer prob) cut-off değeri 15,45 kPa olarak bulundu. Sonuç olarak; SWE bulguları, renal allograftın fonksiyonunu değerlendirmek ve ön görmek için kullanılabilir. Çalışmamız, lineer prob ile gerçekleştirilen SWE incelemesinin, kronik rejeksiyonun erken tanı ve tedavisinde önemli bir rol oynayabileceğini göstermiştir. Özellikle, renal allograftı SWE tekniğiyle lineer prob kullanarak değerlendiren literatürde sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Ayrıca, SWE tekniğinin biyopsiye hasta seçiminde ve biyopsi alanının belirlenmesinde rehberlik sağlayacağı sonucuna vardık. Bu bağlamda, SWE tetkikinin gereksiz biyopsileri ve biyopsi tekrarlarını azaltabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Renal transplantasyon, Sonoelastografi, Shear Wave Elastografi (SWE), Kronik allograft disfonksiyonu, Kronik allograft rejeksiyonu
Splenik arter varyasyonlarının BT anjiografi ile değerlendirilmesi ve İPALGE sınıflandırması
SA, toplumda sık görülen varyasyonları ile özellikle terminal dal paterni açısından standardizasyonu düşük olan bir anatomik yapıdır. Çalışmamız SA varyasyonlarının değerlendirilmesinde, BTA bulguları ile mide, pankreas, dalak cerrahisinde ve endovasküler girişimsel işlemlerde yardımcı olmak üzere literatüre katkıda bulunmayı ve yeni oluşturulan IPALGE sınıflandırma sistemi ile çalışmalar arası standardizasyonu artırmayı amaçlamıştır. Çalışmamızda kriterlerimize uygun 274 hastanın BTA'ları retrospektif olarak taranmıştır. ÇT bifurkasyon mesafesi ve ÇT-SMA mesafesi erkeklerde kadınlara göre daha fazla ölçülmüştür. Bu mesafeler ile SA orijin ya da SA seyri arasında ilişki bulunamamıştır. SA'nın en sık %93,8 ile ÇT'den çıktığı görülmüştür. SA orijini ile SA seyri ya da polar arter sıklığı arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. SA pankreas gövde kuyruk kesime göre %81 ile en sık süperior seyir göstermektedir ve süperior seyir gösterdiğinde, IPA bulunma ihtimali fazladır. SA seyri ikinci en sık olarak %16,8 ile retropankreatik olarak izlenmiştir. SA %65 ile en sık Y-tipi terminal dallanma paterni göstermektedir. Toplumun %84,7'sinde bifurkasyon, %11,3'ünde trifurkasyon şeklinde terminal dallanma bulunmaktadır. Çalışmamızda ortalama hilus mesafes, 1.95±1.25 cm (en küçük=0 cm, en büyük=6.2 cm) bulunmuştur. Hilus mesafesi kısa olan hastalarda IPA bulunma sıklığı fazladır (p=0,034). Ayrıca hilus mesafesi; IPA'nın SA'dan orijin aldığı durumda, IPA'nın olmadığı duruma göre veya GE'den orijin aldığı duruma daha kısa ölçülmektedir. LGE'nin SA'dan orijin aldığı durumda da IPA bulunma ihtimali artmaktadır. Bununla birlikte çalışmalar arası veri farklılıkları bulunduğu görülmüş olup ortak bir dil oluşturulması ve verilerin biraz daha standardize edilebilmesi adına IPALGE sınıflandırılması oluşturulmuştur. Bu sınıflandırmanın, LGE çıkış noktasına ve IPA ile ilişkisine odaklanarak; terminal dallanma noktası, hilus mesafesi, lobar dal sayısı, polar arter sıklığı ve polar arter orijini tespiti gibi parametrelerde standardizasyona yardımcı olabileceği görüşündeyiz.
Multipl skleroz hastalarında kontrast enhasmanı gösteren lezyonların radyolojik değişkenlerle ilişkisi
Giriş ve Amaç:Multipl Skleroz hastalarının takiplerinde gadolinyumlu MRG rutin olarak kullanılmaktadır. Amacımız, MS'te akut atağın bir göstergesi olan kontrast enhasmanı gösteren plakların radyolojik parametrelerle ilişkisini saptamak ve lezyon yükü stabil hastaların izleminde kontrast madde kullanımının tanısal gerekliliğini değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalında MS tanısı olan 300 yetişkin hastanın toplam 412 MRG tetkiki retrospektif olarak incelendi. Kontrastlanan her lezyon, FLAIR'de eşlik eden sinyal değişikliği ve lezyonların seyri (tamamen regresyon, parsiyel regresyon ve stabil olarak) kaydedilmiştir. Lezyon yükü; hafif (10'dan az), orta (11-20) ve şiddetli (20'den fazla) olarak sınıflandırıldı. Çalışma süresi boyunca birden fazla kontrolü tamamlamış hastalar yeni lezyon gelişimi açısından 3D FLAIR ve postkontrast sekanslarda değerlendirilmiştir. Kontrastlanan lezyonların T2/FLAIR sekansta yeni ortaya çıkıp çıkmadığı veya önceden varsa boyutundaki değişim değerlendirildi. Reenhasman, boyut artışı göstermeksizin önceden var olan bir lezyonun kontrastlanmaya başlaması olarak tanımlandı. Hastaların klinik başvuru nedenleri her tetkik için kaydedilmiş olup akut atak kliniğine sahip olan hastalara yakın zamanlı (en geç 3 hafta içerisinde) MRG tetkiki elde olundu. Veriler SPSS (IBM SPSS for Windows, ver. 23) istatiksel paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmadaki sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler; Ortalama, Standart Sapma, Minimum ve Maksimum olarak ifade edilirken; kategorik değişkenler için Sayı (n) ve Yüzde (%) olarak ifade edilmiştir. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk Testi ile kontrol edilmiştir. Parametrik test varsayımlarının sağlandığı durumlarda iki bağımsız grubun sürekli değişkenlerinin karşılaştırılmasında T Testi, aksi takdirde ise Mann-Whitney U Testi uygulanmıştır. Parametrik test varsayımlarının sağlandığı durumlarda ikiden fazla bağımsız grubun sürekli değişkenlerinin karşılaştırılmasında Tek yönlü varyans analizi (ANOVA), parametrik test varsayımlarının sağlanmadığı durumlarda ise Kruskal-Wallis Testi uygulanmıştır. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiyi belirlemede ise Ki-kare testi kullanılmıştır. Hesaplamalarda istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya toplam 300 hasta katılmıştır. Çalışma grubunun yaş ortalaması 39,0 ± 11,9'dır.Toplam 300 hastanın 204'ü sadece bir MRG tetkikine sahipken, 82 hastanın iki, 12 hastanın üç, iki hastanın ise dört MRG tetkiki mevcuttur. 314 başvuruda (%76,2) pozitif nörolojik muayene bulgusu mevcut değilken 98 başvuruda akut atak kliniği mevcuttu (%23,8). Hastaların 142'sinde (%47,3) hafif, 82'sinde (%27,3) orta ve 76 tanesinde (%25,3) yüksek lezyon yükü saptandı. 412 MRG'nin toplam 60 tanesinde 141 kontrastlanan lezyon saptandı ve bunların 140'ında (%99,3) karşılık gelen FLAIR hiperintensitesi izlendi. Kontrastlanan lezyonların dört tanesi T2/FLAIR sekanslarda önceden var olup boyut artışı göstermektedir. Boyut artışı gösteren lezyonlardan üç tanesi aynı hastada olup yeni kontrastlanan lezyonlar ve lezyon yükünde artış eşlik etmektedir. Sadece iki kontrastlanan lezyon reenhasman şeklinde izlenmiş olup bu hastaların birinde ise toplam lezyon yükünde artış izlenmektedir. Takip 112 MRG'nin önceki tetkik ile olan karşılaştırmasında toplam 17'sinde (%15) hastalığın progresyonuna dair bulgu saptandı. Progresyon bulgusu olan bir MRG tetkikinde progresyon, sadece postkontrast T1 sekansta saptanabildi. "Kontrastlanan lezyon varlığında", "klinik duruma göre" istatistik olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p<0,05). "Kontrastlanan lezyon varlığında", "Lezyon yüküne göre" istatistik olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p<0,05). Başka bir deyişle, 'yüksek lezyon yükü olan hastalarda', 'düşük lezyon yükü' olan hastalara göre kontrastlanan lezyonlarla daha sık karşılaşıldı. Sonuç: MS hastalarında, hastalığın izlemi için rutin olarak her 6-12 ayda bir kontrastlı MRG tetkiki elde olunmaktadır. Önceki çalışmalarda, gadolinyum bazlı kontrast maddelerin dokularda birikimi ortaya konmuştur. Bu nedenle, bu maddelerin uzun vadeli kullanımının güvenirliği sorgulanmaktadır. Literatürde, progresif olmayan MS hastalarında kontrast madde kullanımının gerekliliğini araştıran birçok çalışma mevcuttur. Çalışmamızda literatürdeki ilgili bu çalışmalarla benzer sonuçlar elde edilmiştir. Kontrastlanan lezyonların tama yakınının (%93,1), prekontrast sekanslardaki sinyal veya boyut değişikliği ile ilişkili olduğu ve lezyon yükündeki progresyonun ise hastaların sadece %15'inde olduğu görülmüştür. Bu nedenle kontrast madde kullanımının sadece prekontrast MR sekanslarında progresyon kanıtı olan hastalar ile sınırlandırılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz, Gadolinyum-bazlı Kontrast Madde, Kontrastlanan Lezyon, Manyetik Rezonans Görüntüleme
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalarında laboratuvar ve ultrasonografinin korelasyonu
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, hepatostatoz derecelendirmesinde kullanılan kalitatif ve kantitatif sonografik verileri laboratuvar tabanlı veriler ile korelasyonunu değerlendirip hepatosteatoz düzeylerini göstermedeki rollerini incelemektir. Materyal ve Metod: Çalışmamızda Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji kliniğinde Ağustos 2023 ile Ağustos 2024 tarihleri arasında ultrason yapılan hepatosteatoz tanılı hastaların elde olunan sonografik veriler retrospektif olarak incelenmiştir. 354 katılımcıya B-mod, USAT, HRİ, LTİ bir operatör tarafından uygulanmıştır. Ayrıca her katılımcının sonografi yapılan günde venöz kan tetkikinden elde edilen laboratuvar verileri incelenip ALT/AST oranı, FLİ ve HSİ indeksleri hesaplanmıştır. Bu çalışmada, B Mod düzeylerine göre belirlenen sonografik ve laboratuar veriler arasındaki korelasyon değerlendirilmiştir. Normal dağılıma uygun olmayan veriler için Kruskall-Wallis H testi kullanılmıştır. Çoklu karşılaştırmalar, Bonferroni düzeltmeli Z testi ile incelenmiştir. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında; beklenen gözlem değerlerinin tamamının 5'ten büyük olması durumunda Ki-kare testi kullanılmıştır. Beklenen gözlem değerlerinden herhangi birinin 5'ten küçük olması durumunda Fisher'in Kesin Testi uygulanmıştır. Karaciğer yağlanması ile ilişkili değişkenlerin kesme değerleri, ROC analizi ile belirlenmiştir Bulgular: B Mod düzeyi arttıkça erkek oranı, BMI ve Tip 2 diyabet sıklığı anlamlı şekilde artmıştır (p<0.001). AST, ALT, AST/ALT, GGT, trigliserit ve karaciğer büyüklüğü değerleri, B Mod düzeyi arttıkça belirgin şekilde yükselmiştir (p<0.001). B Mod düzeyi ile HSİ, FLİ, HRİ, USAT ve LTİ skorları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.001). ROC analizinde en güçlü tanısal belirteçler USAT (≥0.56, AUC=0.986, %94.5 duyarlılık, %98 özgüllük), FLI (≥57.46, AUC=0.913, %75.6 duyarlılık, %89 özgüllük) ve LTİ (≥2.19, AUC=0.918, %87.8 duyarlılık, %85 özgüllük) olarak belirlenmiştir. USAT, FLİ ve LTİ karaciğer yağlanmasını belirlemede en güçlü korelasyon gösteren parametrelerdir. Sonuç: Sonografik verilerden USAT, LTİ laboratuvar tabanlı FLİ arasında yüksek korelasyon izlenmesi nedeniyle hepatosteatozu değerlendirme etkin olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. USAT, LTİ, FLİ non-invaziv olması nedeniyle ilerleyen yıllarda MR-PDFF ve biyopsi gibi hepatosteatozda kullanılan altın standart tanı yöntemlerine güçlü bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Çalışmamızın bir operatör tarafından yapılması ve sınırlı hasta popülasyonu nedeniyle çok operatörlü ve daha geniş popülasyonlar ile birlikte yapılan çalışmalara ihtiyaç mevcuttur. Anahtar kelimeler: hepatosteatoz, ultrason atenüasyon, LTİ, FLİ, HSİ, ALT/AST
Akut pankreatit tanılı hastalarda ekstrapankreatik nekrotik doku volümünün erken dönemde hastalık prognozunu belirlemedeki rolü
Akut Pankreatit Tanılı Hastalarda Ekstrapankreatik Nekrotik Doku Volümünün Erken Dönemde Hastalık Prognozunu Belirlemedeki Rolü Akut pankreatit (AP) geniş klinik spektruma sahip bir hastalıktır. Akut pankreatitli olguların %70-80'inde hafif form görülmekte olup hastalık kendi kendini sınırlamaktadır ve mortalite çok düşüktür. Şiddetli akut pankreatitte 48 saatten daha fazla süren kalıcı organ yetmezliği mevcut olup mortalite %20-30 civarındadır (1,48). Bu çalışmada amacımız, klinik ve radyolojik görüntüleme bulguları ile akut pankreatit tanısı almış hastaların erken dönemde çekilen (2-6. günler arası) bilgisayarlı tomografi görüntülerindeki ekstrapankreatik nekrotik doku volümünün, pankreatite bağlı geçici veya kalıcı organ yetmezliği ile diğer lokal veya sistemik komplikasyonları ön görme ve güvenilirliğini araştırmaktır. Geriye dönük çalışmamızda Mayıs 2015-Mayıs 2018 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında Revize Atlanta sınıflaması ile AP tanısı almış, abdomen BT'si çekilen erişkin hastalar incelenmiştir. Ekstrapankreatik nekroz volümü, akut pankreatit prognozunu gösteren 48-72. saat CRP değeri, organ yetmezliği, enfeksiyon, perkütan girişim veya cerrahi gereksinim, hastanede kalış süresi ve/veya ölüm gibi klinik parametrelerle; Bilgisayarlı Tomografi Şiddet İndeksi (BTŞİ) ve Modifiye Bilgisayarlı Tomografi Şiddeti indeksi (MBTŞİ) gibi görüntülemeye dayalı skorlama sistemleri ile karşılaştırılmıştır. Klinik prognozu tahmin etmede ROC eğrisi optimal eşik belirlemek için kullanılmıştır. Çalışmaya AP tanısı alan 99 hasta dahil edildi. Hastaların 37'si (%37,4) kadın, 62'si erkek (%62,2) ve yaş ortalaması 51,5 olarak hesaplandı. Her iki grupta en sık biliyer patolojilere bağlı AP gelişti. 3 hastada MODS, 1 hastada ARDS, 1 hastada ABY (48 saatten uzun) ve ARDS, 2 hastada ABY (48 saatten uzun) gelişti. 4 hastada akut pankreatit sonucu gelişen organ yetmezliği ve sepsis sonrası mortalite gelişti. 16 hastaya perkütan girişim ve/veya cerrahi müdahalede bulunuldu. Akut pankreatit şiddetini belirlemede BTŞİ'ne göre 63 hasta hafif, 22 hasta orta şiddetli ve 12 hasta şiddetli, MBTŞİ'ne göre 20 hasta hafif, 57 hasta 63 orta şiddetli ve 20 hasta şiddetli grupta yer aldı. 99 hastanın 50'sinde ekstrapanakimal komplikasyonlar (plevral efüzyon, peritoneal sıvı, venöz tromboz) gelişti. Ekstrapankreatik nekrotik doku volümü ortalama 246 ml ölçüldü. Ekstrapankreatik nekrotik doku volümü ile hastanede yatış süresi (p=0,0001) ve CRP değeri (48-72. saat) (p=0,0001) arasında orta derecede pozitif korelasyon, BTŞİ (p=0,0001), MBTŞİ (p=0,0001) ve WBC (p=0,0001) arasında ileri derecede pozitif korelasyon izlendi. Ekstrapankreatik nekrotik doku volümü arttıkça enfeksiyon gelişimi (p=0,0001), organ yetmezliği gelişimi (p=0,001) ve ölüm durumu (p=0,006) artmakta olup, anlamlı sonuçlar bulunmuştur. AUC değeri organ yetmezliği gelişimini tahmin etmede tüm skorlama sistemleri içerisinde en yüksek değere sahiptir. Enfeksiyon gelişimini tahmin etmede ikinci en yüksek AUC değerine ekstrapankreatik nekrotik doku volümü sahiptir. Enfeksiyon gelişimini tahmin etmede MBTŞİ en yüksek AUC değerine sahiptir. Sonuç olarak ekstrapankreatik nekrotik doku volümünün görüntülemeye dayalı (Balthazar, BTŞİ ve MBTŞİ) ve laboratuvara dayalı (48-72. saat CRP değeri) skorlama sistemleri ile yapılan karşılaştırmasında özellikle organ yetmezliği ve enfeksiyon gelişimi öngörmede Balthazar, BTŞİ, MBTŞİ ve CRP değerine (48-72. saat) göre daha iyi sonuçlar verdiği bulunmuştur. Bu durum ilerisi için ümit vericidir. Ancak bu konuda yapılmış yeterince çalışma mevcut değildir. Daha fazla hasta ile ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır.
Pankreatitli olgularda kantitatif manyetik rezonans ölçümlerinin tanıya katkısının değerlendirmesi
Amaç: Çalışmada pankreatitli olgularda kontrast öncesi ve sonrası T1 haritalama, ADC, ekstrasellüler volüm (ECV) ölçümü, antropometrik ölçümler ve kan parametrelerindeki değişikliklerin kantitatif değerlerinin tanıya katkısının olup olmadığını araştırmak amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Eylül 2022 ile Mart 2023 tarihleri arasında klinik ve laboratuvar olarak pankreatit tanısı alan 44 hasta ile 44 olgudan oluşan sağlıklı kontrol grubuna kliniğimizde bulunan 3T MRG cihazında (Magnetom Skyra, Siemens Healthcare, Almanya) dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yapıldı. Her iki grupta çekim öncesi kan hematokrit, serum AST, ALT, GGT, amilaz, lipaz ve antropometrik ölçümler alındı. Alınan MR görüntüleme sonrası tüm olgularda pankreas baş, gövde ve kuyruk lokalizasyonlarından çap ölçümleri yapıldı. İntravenöz kontrast madde öncesi ve sonrasında T1 haritalama iledifüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) yapıldı. T1 haritalama görüntüleri Look-Locker sekans tekniği kullanılarak elde edildi. Bu görüntülerde organ baş, gövde ve kuyruğundan 15 mm'lik ROI ile kantitatif ölçümler elde edildi. Saptanan değerlerin ortalamaları bulundu ve bu kantitatif değerlerle ECV ölçümleri gerçekleştirildi. Çekim öncesi elde edilen veriler ile çekim sonrası saptanan kantitatif MRG ölçümleri her iki grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Pankreatit tanılı hastaların ve kontrol grubunun alındığı çalışmada 44 hasta ve 44 sağlıklı olgu olmak üzere 88 olgu değerlendirildi. 88 kişinin 34'ünü (38,6%) kadın, 54'ünü (61,4%) ise erkek olgular oluşturmaktaydı. Çalışmada her iki grup arasında incelenen yaş, boy, kilo, kan hematokrit değerleri, pankreas boyut ölçümleri, ADC ve ECV ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Amilaz, lipaz, AST, ALT, GGT, pre-kontrast T1 haritalama, pre-kontrast MOCO T1 haritalama, post-kontrast T1 haritalama ve post-kontrast MOCO T1 haritalama verilerinde ise her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.05). Sonuç: MRG multiparametrik değerlendirmeye olanak tanıdığından dokular arasındaki farklılıkların değerlendirilmesinde kullanılan bir yöntemdir. Kontrast madde enjeksiyonu öncesi ve sonrası alınabilen T1 haritalama ile dokularda meydana gelen ekstrasellüler değişikliklerin erken dönemde saptanması tanıyaek katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Pankreatit, multiparametrik MRG, T1 Haritalama, ECV
İleri evre hepatoselüler karsinoma'lı hastalarda transarteryel radyoembolizasyon tedavisi sonrası erken ve ara dönemde BT perfüzyon parametreleri ile değerlendirme
AMAÇ: Çalışmamızın amacı ileri evre Hepatoselüler Karsinoma'lı hastaların transarteryel radyoembolizasyon yöntemi ile tedavisinden sonra 1. Ay ve 3. Ay'da BT Perfüzyon parametreleri ile hastaların tedavi yanıtı ve prognozu ile arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. MATERYAL VE METOD: Bu çalışmamızda Temmuz 2018 ile Ağustos 2019 tarihleri arasında üniversitemiz hastanesi Radyoloji Ana Bilim Dalı'nda ileri evre HCC nedeniyle Ytrrium 90 yüklü cam kürecikler ile transarteriyel radyoembolizasyon tedavisi olan hastalara tedavi öncesi , işlem sonrası 1. Ay ve 3. Ay çekilen Dinamik BT ve BT Perfüzyon çalışmaları sonucu elde edilenBV, BF, TTS, ALP, PVP, HPI değerleri karşılaştırıldı. İstatiksel olarakVerilerin analizinde SPSS 22 programı kullanılmıştır. Wilcoxon testi, paired t testi, student t testi, Kruskal Wallis testi, Friedman testi, One Way Anova testi, ROC analizi, Spearman korelasyon testi, pearson korelasyon testi kullanılmıştır. p<0.05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Hastalarımızın BT-P kantitatif verilerinin tedavi yanıtından bağımsız olarak yapılan analizinde BF, BV ve ALP değerlerinde 3. Ayda azalma izlenmiştir. TTS değeri ise 3. Ay kontrollerinde anlamlı olarak artmıştır. Tedavi sonrası 3. Ayda kan akımı ve hacmi azalmış, arteryel beslenme ve kontrastlanma hızı azalmıştır. BF değerinin 81,58'in üzerinde olması progresif hastalık için %53,3 sensitif ,%90 spesifik bulunmuştur. HPI değerinin 88,26'nın üzerinde olması progresif hastalık için %33 oranında sensitif iken %96,7 oranında spesifik bulunmuştur. SONUÇ:; TARE tedavisi embolizan etkinliğe de sahiptir ve tedavi yanıtını değerlendirmek için hem erken hem de ara dönemde Dinamik BT Perfüzyon kullanılabilir. BT-P; HSK'lı hastalarda TARE tedavi yanıtını değerlendirmede ve tedavi sonucunu öngörmede etkilidir. Anahtar Kelimeler: BT Perfüzyon Çalışmaları, HCC, Transarteriyel Radyoembolizasyon
Endovasküler tedavi yapılan serebral anevrizmalı hastalarda mr perfüzyon dinamiğinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Anevrizmalar kese içi doluma bağlı kitle etkisiyle veya rüptürüne bağlı kanama ve vasküler spazm gibi komplikasyonlarla beyin hemodinamiğini ve perfüzyonunu etkiler. Bu nedenle, tedavideki amaç anevrizmayı tam olarak dolaşım dışında bırakarak kanama ihtimalinin ortadan kaldırılması, kitle etkisinin yok edilmesi ve bunun yanı sıra ana arterdeki kan akımının korunmasıdır. Çalışmamızdaki amacımız anevrizmaların bu komplikasyon dışında, direk kese içinde oluşan türbülansın ana arterdeki hemodinamiğe etkisi ve bu etkinin beyin perfüzyonu üzerinde yaptığı değişimlerin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: 2014 - 2017 tarihleri arasında Atatürk Üniversite Radyoloji A.B.D.'da endovasküler anevrizma tedavisi yapılan 60 hasta incelemeye alındı. 26 hasta değerlendirme kriterlerine uymadığı için çalışmadan çıkarıldı. Çalışmada yaşları 21-69 arasında değişen (ort:52) 34 hastada işlem öncesi, işlem sonrası 3.gün ve işlem sonrası 1. ay beyin perfüzyon parametreleri (rCBV, rCBF, MTT ve TTP) , posterior dolaşımla kıyaslanarak perfüzyon parametrelerinde ki değişimler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışma popülasyonumuzun ortalama yaşı 52 yaştır (21-69). Hastalarımızda anevrizma boyutu <10mm ölçülmüş olup küçük anevrizmalar sınıfında değerlendirildi. Operasyon öncesi, operasyon sonrası üçüncü gün ve operasyon sonrası birinci aya ait perfüzyon parametreleri karşılaştırıldığında rCBV, rCBF ve MTT değerleri bakımından operasyon öncesi ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. İşlem öncesi ile 3.gün ve işlem öncesi ile 1.ayı karşılaştıran istatistiksel p değerleri: rCBV için; p=0,652 ve 0,612, rCBF için; p=0,563 ve 0,523, MTT için; p=0,865 ve 0,749 bulunmuştur. TTP haritasından elde edilen değerlerde ise operasyon öncesine göre, operasyon sonrası üçüncü gün uzama ve operasyon sonrası birinci ayda ise azalma izlenmiş olup anlamlı farklılık tespit edilmiştir (sırasıyla p=0,025 ve 0,035). Sonuç: Küçük anevrizmalar (<10mm) beyin perfüzyonunda rCBV ve rCBF' ye etki etmediğinden bu anevrizmaların tedavisinde perfüzyona bağlı komplikasyonlar (hiperperfüzyon sendromu) beklenmemektedir. TTP haritasının küçük anevrizmalarda bile değişmesi, anevrizmalarda perfüzyonun kantitatif parametresi olarak TTP'nin kullanılabilmesine olanak sağlar.