
224
Archived Theses
4
DOIs Assigned
2%
DOI Rate
Discipline
Yağ asitleri ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişkinin farmakolojik açıdan incelenmesi
Yağ asitleri ve kalp-damar hastalıkları arasındaki ilişki uzun yıllardır araştırmalara konu olmakla birlikte henüz tümüyle aydınlatılmış değildir. Bu çalışmanın amacı, yağ asitlerinin kalp-damar hastalıklarının fizyopatolojisindeki rolünün incelenmesi ve kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların yağ asidi kompozisyonuna etkisinin araştırılmasıdır. Bu amaçla; 98'i kadın, 216'sı erkek olmak üzere toplam 314 katılımcı koroner arter hastalığı, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve kontrol gruplarına ayrıldı. Katılımcıların plazma ve eritrosit hücre zarı yağ asitleri gaz kromatografisi-kütle spektrometresi tekniği ile analiz edildi. Hastalık grupları, yağ asidi kompozisyonu açısından kontrol grubu ile ayrı ayrı kıyaslandı. Katılımcıların kullandığı ilaç bilgilerinden hareketle kardiyovasküler sistem ilaçlarının yağ asidi kompozisyonuna etkisi incelendi. Hasta gruplarında pentadekanoik asit, palmitik asit, palmitoleik asit, oleik asit düzeyleri, doymuş yağ asitleri toplamı, tekli doymamış yağ asitleri toplamı ile delta 6 ve delta 9 desatüraz aktivitelerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü. Bunun aksine linoleik asit ve dokozahekzaenoik asit seviyeleri, çoklu doymamış yağ asitleri toplamı ve Omega 3 İndeksi kontrol grubuna göre daha düşük bulundu. Her bir yağ asidi için hasta ve kontrol grupları arasındaki düzey farklılıklarının sabit olmadığı gözlendi. Dolayısıyla, toplam veya gruplandırılmış yağ asidi düzeyi ifadelerinin tek başına yeterli olmadığı, tüm kompozisyonun incelenmesi gerektiği görüldü. İlaçların yağ asitlerine etkisiyle ilgili analizde beta bloker, diüretik ve trombosit topaklanmasını önleyen ilaçların yağ asidi düzeylerini etkilediği tespit edildi. Sonuç olarak yağ asidi kompozisyon değişikliklerinin koroner arter hastalığı, hipertansiyon ve kalp yetmezliği ile ilişkili olduğu ve kardiyovasküler sistem ilaçlarının yağ asidi kompozisyonunu değiştirebileceği yorumu yapıldı.
Adenozin A2A reseptör agonist ve antagonistinin sıçanlarda over iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkilerinin araştırılması
Over torsiyonu kadınlarda sık görülen ve ameliyat gerektiren en tehlikeli jinekolojik acil durumlardan biridir. Over torsiyonu görülen hastalarda klinik bulguların spesifik olmaması tanıda ve tedavide gecikmeye neden olmaktadır. Over torsiyonunda doku hasarını irreversibl hale getiren başlıca patoloji iskemidir. Detorsiyondan dolayı over reperfüze olmaya başladığında iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı riski oluşur. Çalışmamızda, over İ/R hasarı ile selektif adenozin A2A reseptör agonisti Regadenoson ve selektif adenozin A2A reseptör antagonisti İstradefilin arasındaki ilişki ve bunların over İ/R hasarına karşı biyokimyasal ve histopatolojik düzeylerde koruyucu etkilerine aracılık etmede rolü olup olmadığı araştırıldı. Bu çalışmada toplam 80 adet Wistar albino dişi sıçan kullanıldı ve her bir grupta 8 sıçan olmak üzere 10 gruba ayrıldı. Ayrıca, daha önce çalışılmamış İstradefilin nanoformülasyonunun over İ/R modelinde etkisinin ortaya koyulması amaçlandı. Bundan dolayı da boş ve İstradefilin yüklü nanosüspansiyon formülasyonları hazırlanarak bunların SEM analiziyle görüntüleri incelendi. Biyokimyasal analizler, kanda NO, MDA, tiyol/disülfit dengesi, 3-NT düzeylerinin araştırılmasını; dokuda ise, NO, SOD1, tiyol/disülfit dengesi ve 3-NT analizlerini kapsamaktadır. Elde edilen sonuçların korelasyon analizleri yapıldı. Adenozin A2A reseptör agonisti Regadenosonun oksidatif ve nitrozatif stresi azaltıcı etkileri gözlendi. Yüksek doz Regadenoson uygulaması ile serum doğal tiyol düzeyi ve serum doğal tiyol/total tiyol oranında belirgin artış gözlendi (sırasıyla P<0.01, P<0.01). Ayrıca, serum disülfit düzeyi, serum disülfit/total tiyol oranı, serum disülfit/doğal tiyol oranı, serum 3-NT düzeyi, doku 3-NT ve serum NO düzeyinde ise Regadenoson ile azalma saptanmıştır (sırasıyla P<0.05, P<0.001, P<0.01, P<0.05, P<0.05, P<0.05). Bu çalışma, sıçan over İ/R hasarına karşı Regadenoson ve İstradefilin ile yapılan ilk çalışmadır.
İnsan aortasında transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları ile hipertansiyon arasındaki ilişkinin araştırılması
Yüksek prevalansa sahip olan arteriyel hipertansiyon (HT), kardiyovasküler hastalıkların gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. HT hastalarının büyük çoğunluğunu oluşturan primer HT patogenezi halen büyük ölçüde aydınlatılamadığından tedavi hedefleri de araştırmalara açık bir alandır. Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları, membran potansiyelini veya hücre içi kalsiyum konsantrasyonunu değiştirerek sinyal transdüksiyonunda önemli rol oynayan bir katyonik kanal sınıfıdır. Hücre kültürü ve deneysel hayvan modellerinde yapılan çalışmalarda TRP kanallarının HT'da rolü olabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışma, TRP kanallarının HT patogenezindeki rolünü ve tedavideki potansiyel yerini araştırmayı hedefleyen, insan vasküler dokusunda yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda, koroner arter hastalığı nedeniyle koroner arter bypass greft cerrahisi yapılan kronik HT hastaları (n=59) ile HT öyküsü olmayan normotansif (n=22) hastalardan, santral kan basıncını en iyi yansıtan vasküler yapı olan asendan aorta doku örnekleri toplanarak TRP kanallarının mRNA seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilmiştir. Grupların demografik özellikleri, biyokimyasal parametreleri ve kullandıkları antihipertansif ilaç sayıları ve sınıfları ile eş zamanlı kardiyometabolik hastalıkları açısından alt grup analizleri yapılarak gen ekspresyon seviyeleri bu faktörlere göre değerlendirilmiştir. Çalışmada, TRPC1 ve TRPV3 mRNA ekspresyon seviyeleri açısından HT grubu ile kontrol grubu arasında farklılık bulunmazken, HT hastalarının TRPC6, TRPV1, TRPV2, TRPV4, TRPM8 mRNA ekspresyon seviyelerinin normotansif kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla; 0.2'ye karşı 1.05, 0.17'ye karşı 1.05, 0.31'e karşı 0.97, 0.29'a karşı 1.05, 0.35'e karşı 1.19). Sonuç olarak; TRP kanalları, HT patogenezinin aydınlatılması ve potansiyel bir tedavi hedefi olarak değerlendirilmesi daha etkili tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine olanak sağlayabilir.
Adana ilindeki insanların ilaç kullanım alışkanlıkları
Amaç: Akılcı olmayan ilaç kullanımı, tüm ülkelerin önemli sağlık sorunlarındandır. Ülkemizde de akılcı olmayan ilaç tüketimi alışkanlıkları ciddi bir sorun olup ilacın genel sağlık harcamaları içerisindeki payını da artırmaktadır. Çalışmamızın amacı; Adana ilindeki insanların ilaç kullanım alışkanlıklarının tanımlanması, insidansının saptanması ve veri tabanı oluşturulmasıdır.Gereç ve Yöntem: Adana ilinde planlanan örneklem büyüklüğü 1222 idi. Çalışmamız için aranacak telefon numaraları Adana ilindeki Türk Telekom santrallerinden seçilmiştir. Hazırladığımız Akılcı İlaç Kullanım Anketi görüşmeyi kabul eden 1111 kişiye telefonla uygulanmıştır.Bulgular: Görüştüğümüz kişilerin % 63,5'i kadın bulunmuştur. Kadınların yaş ortalaması 42,71 ± 14,1, erkeklerin yaş ortalaması 41,67 ± 15,8 bulunmuştur. Çalışmaya katılanların büyük çoğunluğu ilkokul mezunu kişiler, ev hanımları ve 25 yaş altı kişiler bulunmuştur. % 15,5'inin sosyal güvencesi yoktur. Katılanların % 57,2'si doktora danışmadan ilaç kullanmaktadırlar. Doktora danışmadan ilaç kullanan 635 kişiden 625 kişi (% 98,4) ağrı kesici, ateş düşürücü kullandığını söylemiştir . Katılımcıların % 8'i akraba, arkadaş, komşu tavsiyesiyle ilaç kullandıklarını belirtmişler, % 14,9'u akraba, arkadaş, komşularına ilaç tavsiye ettiklerini belirtmişlerdir. Tavsiye ile en çok kullanılan ilaç ve en çok tavsiye edilen ilaç ağrı kesiciler bulunmuştur. Katılımcıların % 30,5'i grip soğuk algınlığı durumlarında doktora sormadan antibiyotik kullandıklarını söylemişlerdir, % 47,9'u doktorun verdiği antibiyotikleri bitirmeden bıraktıklarını söylemişlerdir, % 85,8'i ilaçların son kullanma tarihlerine baktıklarını söylemişlerdir, % 28,9'u evde bulunsun düşüncesi ile ilaç yazdırdığını söylemişlerdir. Görüşülen kişilerin yarıya yakını ilaçların son kullanma tarihleri geçmişse çöpe attıklarını söylemişlerdir.Sonuç: Çalışmamıza katılan kişilerin tüm sorulara verdikleri yanıtları Akılcı İlaç Kullanım Skoruna göre puanlarını hesapladık. 100 üzerinden tüm bireylerin aldıkları ortalama puan 68,366 ± 13,5117 bulunmuştur. Bu da Adana ilindeki insanların akılcı ilaç kullanım bilgisinin yeterli olmadığını, halkın eğitimi ile bilinç düzeyinin artırılması gerektiğini düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Adana ili, Akılcı ilaç kullanımı, Telefonla anket
Preeklampsi ile TRPM gen polimorfizmi arasındaki ilişkinin araştırılması
daha sonra doldurulacaktır
Fare korpus kavernosum düz kasında hidrojen sülfür'ün gevşetici etki mekanizmasının araştırılması
Çalışmamızda, izole fare korpus kavernosum dokusunda hidrojen sülfür (H2S)?ün gevşetici etki mekanizması araştırıldı. Bu amaçla, fenilefrin ile kastırılmış izole fare korpus kavernosum dokularında L-sistein (10-6-10-3) ve H2S donörü sodyum hidrojen sülfür (NaHS;10-6-10-3) ile gevşeme yanıtları oluşturuldu. L-sistein (10-3 M) ile oluşan gevşeme yanıtları sistation beta sentaz inhibitörü aminooksiasetik asid ile etkilenmezken, sistation gama liyaz enzim inhibitörü D,L-proparjil glisin ile anlamlı olarak azaldı. Endotelyumsuz dokularda, NaHS ile oluşan gevşeme yanıtlarında bir değişiklik gözlenmedi. Nitrik oksid sentaz inhibitörü N?-nitro-L-arjinin (10-4 M), guanilil siklaz inhibitörü ODQ (10-4 M) ve bu inhibitörlerin kombinasyonu NaHS ile oluşan gevşeme yanıtlarını artırdı. Fosfodiesteraz inhibitörleri zaprinast ve sildenafil NaHS gevşeme yanıtlarını azalttı. Adenilil siklaz inhibitörleri NEM (2.5x10-5 M) veya SQ22536 (10-4 M) ile NaHS gevşeme yanıtlarında anlamlı bir azalma gözlendi. NaHS gevşemeleri, yüksek K+ (50mM), voltaja-bağımlı K+ kanal inhibitörü 4-aminopiridin (10-3 M), ATP?ye duyarlı-K+ kanal inhibitörü glibenklamid (10-5 M) ve içeri doğrultucu K+ kanal inhibitörü baryum klorür (10-5 M) varlığında anlamlı bir şekilde azaldı. Ancak, küçük kondüktanslı Ca2+ ile aktive edilen K+ kanal blokörü apamin, orta ve yüksek kondüktanslı Ca2+ ile aktive edilen K+ kanal blokörü karibdotoksin ve apamin + karibdotoksin kombinasyonu, NaHS ile dokularda oluşan gevşeme yanıtlarında bir değişiklik oluşturmadı. L-tipi Ca2+ kanal inhibitörü nifedipin (10-6 M) ve muskarinik reseptör blokörü atropin (10-6 M) NaHS gevşemelerini inhibe etti. Ancak, Na+-K+-ATPaz inhibitörü uvabain (10-4 M) NaHS gevşemelerini etkilemedi. Sonuç olarak, fare korpus kavernosum dokusunda endojen olarak H2S?in L-sistein?den , sistation gama liyaz enzimi aracılığıyla sentezlendiği, gevşetici etkisini endotelyum?dan bağımsız olarak direkt düz kas üzerinden; i)adenilil siklaz/cAMP, ii) K+ kanalları, iii) L-tipi voltaja-bağımlı Ca2+ kanalları ve iv) muskarinik reseptörler aracılığıyla gerçekleştirebileceği ve bu etkisinin NO/sGMP tarafından baskılandığı düşünülmektedir.
Aripiprazol ile tedavi edilen şizofreni ve bipolar hastalarında DRD2 gen polimorfizmleri ile akatizi arasındaki ilişki
Aripiprazol benzersiz bir etki mekanizmasına sahip yeni nesil bir antipsikotik ilaçtır. Genellikle güvenli ve iyi tolere edildiği belirtilse de aripiprazol tedavisine bağlı yüzde on beşe varan oranlarda akatizi gelişebildiği bildirilmiştir. Akatizi oturmakta veya hareketsiz durmakta zorlanma gibi nesnel belirtiler ve içsel huzursuzluk hissi gibi öznel şikayetler ile karakterize bir hareket bozukluğudur. Antipsikotik tedaviye bağlı akatizi gelişiminin altında yatan mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. D2 reseptörlerinin blokajı akatizi gelişiminde suçlanmaktadır. Daha önceki çalışmalar, dopamin D2 reseptörü (DRD2) geninindeki Taq 1A ve Taq 1B polimorfizmlerinin, insan santral sinir sisteminde D2 reseptör bağlanması ve ekspresyonu ile ilişkili olduğunu düşündürmüştür. Bu çalışmanın amacı DRD2 Taq 1A ve Taq 1B polimorfizmi ve aripiprazolün indüklediği akatizi riski arasındaki ilişkiyi incelemektir. Şizofreni ve iki uçlu bozukluk tanılı yüz sekiz hasta çalışmamıza dahil edildi. Tüm hastalar günlük 10 mg, 15 mg, 20 mg veya 30 mg aripiprazol dozu ile tedavi edildi. Akatizi, Barnes Akatizi Derecelendime Ölçeği (BADÖ) ile değerlendirildi. BADÖ puanları iki ve üstü olan hastalar akatizi, geri kalanlar ise kontrol olarak kabul edildi. DNA hastaların periferik kan örneklerinden izole edildi. PCR-RLFP analizi ile genotipleme yapıldı. Çalışmamızda DRD2 Taq 1B polimorfizmi B1 aleli taşıyıcılarında akatizi istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı. Sonuçlarımız DRD2 Taq 1B polimorfizmi B1 alelinin aripiprazole bağlı akatizi gelişiminde bir risk faktörü olabileceğini göstermiştir.
Kapesitabin kullanan hastaların lipid profilinin incelenmesi
5-fluorourasilin ön-ilacı olan kapesitabin, meme kanserine ve ilerlemiş kolorektal karsinomada antitümör aktivite gösterir. Kapesitabinin en sık görülen yan etkileri; palmar-plantar erythrodisestesi (el-ayak sendromu), diare ve stomatitistir. Dislipidemi ise kapesitabinin nadir görülen fakat ciddi bir yan etkisidir. Geriye dönük yapılan bu çalışmada, kapesitabin kullanımı sonrası lipid metabolizmasının incelenmesi, farmakoepidemiyolojik açıdan veri tabanı oluşumuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü'nde kapesitabin tedavisi alan 57 hastanın, tedavi öncesi ve 5 kür tedavi sonrası kanda trigliserid, kolesterol, HDL, LDL, ALT, AST, ALP, MCV, B12, Hb ve folat seviyeleri incelenmiştir. Çalışma sonucunda, hastaların kapesitabin tedavisi sonrasında kanda trigliserid, kolesterol ve MCV seviyelerinin yükseldiği tespit edilmiştir. Trigliserid seviyesinde meydana gelen artışın kolesterol seviyesinde meydana gelen artışlara göre daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Diğer parametrelerde ise istatiksel olarak anlamlı bir değişim tespit edilmemiştir. Bu çalışmadan elde edilen bilgiler ışığında, hipertrigliseridemi ciddi, akut veya kronik metabolik komplikasyonlara neden olabilir ve kapesitabin alan hastaların lipid seviyelerinin rutin olarak izlenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Sıçan prostat ve vas deferens düz kasları üzerinde ferula elaeochytris (çakşır)kök ekstresinin etkisi
Ferula L. maydanozgiller familyasından 185 türü olan bir çiçekli bitki cinsidir. Akdeniz bölgesinin doğusu ve Orta Asya'da yerleşim göstermektedir. Genelde kurak iklimlerde yetişir. Anadolu'da ÇAKŞIR/ÇAĞŞIR diye bilinen 23 Ferula türü bulunmaktadır. Anadolu'da bu bitkinin yaprak ve kök kısımları halk arasında keçi ve koyunların çiftleşmesini stimüle etmek için veya insanlarda kaynatılarak çay halinde afrodizyak amaçlı kullanılmaktadır. Ferula elaeochytris kök ekstresinin prostat ve vas deferens gibi fertilite üzerinde rol oynayan dokularda etkisi henüz gösterilmemiştir. Bu tez çalışmasında in vitro ortamda izole sıçan prostat ve vas deferens dokularında Ferula elaeochytris kök ekstresinin etkileri araştırılmaktadır. Sıçan vasdeferens ve prostat dokusunda Elektrik Saha Stimülasyonu (ESS) ile nörojenik kasılmalar oluşturulmuştur ve çakşır kök ekstresi adrenerjik ve purinerjik yolaklara bağlı kasılmaları doza bağımlı ve anlamlı bir şekilde inhibe etmiştir. Bu inhibisyon ortama dışardan ilave edilen kalsiyumun etkisi ile doza bağımlı bir şekilde tersine çevrilmiştir. Bulgularımız bu dokularda çakşır kökü ekstresine bağlı inhibisyon mekanizmasında kalsiyum kanallarının önemli rol alabileceğini düşündürmektedir. Çakşır kök ekstresine bağlı olarak vasdeferens hipoaktivitesinin, spermlerin naklini yavaşlatabileceğini ve erkeklerde infertiliteye neden olabileceğini düşündürmektedir. Afrodizyak olarak kullanılan bu bitki türünün bir yandan afrodizyak etkileri olduğu gösterilirken bir yandan da erkeklerde infertiliteye neden olabileceği konusu düşündürmektedir.
Sigara dumanı maruziyetinin fare uterusundaki etkisi ve kantaron ekstresinin koruyucu rolü
ÖZET Sigara Dumanı Maruziyetinin Fare Uterusundaki Etkisi ve Kantaron Ekstresinin Koruyucu Rolü Sigara dumanı maruziyeti birçok dokuda çeşitli etkilerle hasara neden olmaktadır. Ayrıca enflamatuar süreçleri arttırarak hemen hemen tüm insan dokularında patolojik durumlara yol açtığı bilinmektedir. Sigara kullanımı insan gebelikleri ve üreme fonksiyonları üzerine de olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Sigara ilişkili hasarın mekanizması yeterince aydınlatılamamıştır. Biz çalışmamızda sigara dumanının fare myometriyumu üzerindeki olası etkilerini enflamatuar süreçlerde rol oynayan enzim yolakları aracılığıyla göstermeye çalıştık. Ayrıca bu çalışma ile çeşitli dokularda antienflamatuar etkisi olduğu gösterilmiş ve doğada yetişen sarı kantaron bitkisinin sigara dumanı maruziyeti ile oluşması beklenen myometrial enflamatuar yanıtı önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler üç gruba ayrıldı: Kontrol (duman yokluğunda), sigara dumanı grubu ve kantaron grubu(duman varlığında). Bu gruplara ayrı ayrı sekiz hafta boyunca (haftada 6 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. Sekiz hafta sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek uterusları izole edildi. İzole edilen fare uteruslarından hazırlanan homojenatlar ELISA tekniği ile enflamatuar cevaplar açısından değerlendirildi. Enflamatuar kaskadın önemli yolağı olan siklooksigenaz 2 ve sitozolik fosfolipaz A2 ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz enzim düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenerek enflamatuar yanıtta oluşan değişiklikler değerlendirildi. Sonuçta sigara dumanı maruziyeti ile oluşturulan durumda adı geçen her üç enzim aktivitesinde de istatistiksel anlamlı oranda artış olduğu gözlendi. Duman uygulaması myometrial dokuda enflamatuar süreçlerin ana belirleyici yolaklarında kritik öneme sahip enzim düzeylerinde belirgin artışa yol açtığı gösterildi. Ayrıca sigara dumanı ve kantaron uygulanan grupta ise enflamatuar enzim ekspresyonlarındaki artışın istatistiksel anlamlı düzeyde inhibe edildiği gösterildi. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyetinin fare uterus myometriyumunda enflamatuar cevabı artırdığı ve sarı kantaron ekstresinin ise bu etkiyi geri çevirdiği göstermiştir. Sigara kullanımı ile insanlarda erken doğum ve prematür bebek doğumlarında artış olduğu bilinmektedir. Sigara dumanının bu olumsuz etkilere yol açmasında myometrial dokuda enflamatuar cevabı artırmasının rolü olması mümkündür. Bizim çalışmamızdaki bulgular insan gebeliğinde gözlenen sigara kaynaklı olumsuz sonuçların altta yatan mekanizmalarına ışık tutabilecek veriler sağlamaktadır. Kantaron bitkisinin bu süreçte koruyucu rolü olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle sigara ilişkili üreme ve gebelik süreçlerinde myometrial dokuda gözlenen patofizyolojik mekanizmaların önemi ileri çalışmalarla tanımlanmalı ve kantaron ekstresinden ayrıştırılacak aktif bileşenlerle bu bitkinin koruyucu rolünün önemi aydınlatılmalıdır.
Gentamisinle nefrotoksisite oluşturulan sıçanlarda l-argininin koruyucu etkisinde antioksidan mekanizmaların rolü
Nitrik Oksit Sentaz (NOS) (EC 1.14.13.39) enzimi L- arginin'den nitrik oksit salınımını katalizleyen enzim ailesidir. Bu çalışmada; gentamisin ile oluşturulan böbrek hasarına karşı L- argininin koruyucu etkisinin seçici olmayan NOS inhibitörü olan L-NAME (N-omega-L-arginine metil ester) ile karşılaştırılması çalışılacaktır. Gentamisin ile oluşturulan böbrek hasarında L- Argininin; NOS yolunda değişiklikler yaptığını gösteren birkaç çalışma vardır. Bu çalışmada Gentamisin ile oluşturulan böbrek hasarında L- Argininin; NOS yolunda yaptığı değişikliklerin böbrek hasarı ve TAS(Total Antioksidan Seviye), TOS (Total Oksidative Stres), MDA (Malondialdehid), XO(Ksantin Oksidaz) NO( Nitrik Oksit), TNF alfa, TGF Beta, GSH (Glutatyon) düzeyleri üzerine etkisi araştırmayı amaçladık. Bu amaçla; sıçanlar herbiri 7 olmak üzere 6 gruba ayrılacaktır. Kontrol grubu; tedavi almayan serum fizyolojik ile vehicle olacaktır. Gentamisin (GM) grubu; ip olarak 10 mg/ kg GM; L-arg grubu 2g/kg/ günlük olarak içme suyuyla oral olarak alacak, GM+ L-Arg grubu ip,10 mg/ kg GM ile 2g/kg/gün L-Arg; L-NAME grubu 5 mg/100 ml/gün ; LNAME + GM grubu 5 mg/100 ml/gün L-NAME ile ip olarak 10 mg/ kg GM verilecektir. Bütün gruplarda serum üre ve kreatinin düzeyleri ile böbrek dokusunda TAS(Total Antioksidan Seviye), TOS (Total Oksidative Stres), MDA (Malondialdehid), XO(Ksantin Oksidaz) NO( Nitrik Oksit), TNF alfa, TGF Beta, GSH (Glutatyon) düzeyleri bakılacaktır. TAS, GSH antioksidan olarak; MDA, XO, NO oksidatif stres markırı olarak; TNF alpha and TGF Beta as an interleukin düzeyleri açısından çalışılacaktır. Aynı zamanda böbrekler histopatolojik olarak incelenecektir. Böylece Gentamisin ile oluşturulan böbrek hasarı L-Arg verilerek NO salınımı indüklenerek ve NO salımının L-NAME ile bloke edilip oksidatif stres etkisinin değrelendirilmesi sağlanacaktır.
Adana ilinde ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında çalışan araştırma görevlisi hekimlerin farmakovijilans ve advers etki bildirimi hakkındaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Farmakovijilans, ilaç uygulamasında karşılaşılan sorunların takibi, sorumlu nedenlerin saptanması, tanınması, kaydedilmesi, duyurulması, gerekli önlemlerin alınması ile ilgili bilimsel çalışmalar bütünüdür. Advers etkilerin ve yol açtığı durumların önemi çok açık iken, Dünya Sağlık Örgütü ve ulusal ilaç güvenliliği ile ilgili otoriteler bu konuda yapılan çalışmaları ve düzenlemeleri arttırmaya çalışırken; toplumun ve sağlık çalışanlarının bu konudaki farkındalığı ve ilgisi çok düşük düzeydedir. Tüm bu nedenlerden dolayı; hekimlerde farmakovijilans ve advers etki bildirimi hakkındaki bilgi, tutum ve davranışların değerlendirilmesi ayrıca çalışmamızdan elde edeceğimiz veriler ışığında eksikliklerin ve bu eksikliklerin nedenlerinin tespit edilmesi ve bundan yola çıkarak da bu konuda neler yapılabileceğini ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Adana'da bulunan, asistan eğitimi veren, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi, Başkent Üniversitesi Adana Uygulama Merkezi, Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi olmak üzere toplamda üç sağlık kuruluşunda çalışan ve eğitim almakta olan araştırma görevlisi hekimlerin farmakovijilans ve advers etki bildirimi hakkındaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi için, bu üç sağlık kuruluşunda çalışan ve reçete yazılan çeşitli branşlardaki 213 hekime yüz yüze görüşme yoluyla anket uygulanmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS ver. 20 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza katılan hekimlerin % 93,9'ünün 33 yaş altı olduğu, % 52,1'inin erkek olduğu, % 71,4'ünün üniversite hastanelerinde çalışmakta olduğu görüldü. Hekimlerin günlük hasta sayısı ortalama 63,6±76,292 bulunurken, bir günde yazdıkları ortalama reçete sayısı 35,2±54,214, bir reçetede yazdıkları ortalama kalem sayısı ise ortalama 3,0±0,899 kalem ilaç bulunmuştur. Hekimlerin % 21,6'sının akılcı ilaç kullanma kriterlerini doğru sıraladığı, reçete yazarken en fazla (% 67,6) kıdemli asistan veya uzmana danıştığı, % 25,8'inin farmakovijilansı bildiği, % 15,5'inin farmakovijilans konusunda eğitim aldığı, % 53,5'inin son bir yıl içerisinde advers etki ile karşılaştığını belirtmiş olduğu görüldü. Advers etkiye neden olan ilaç grupları sıralandığında; ilk sırada % 20,7 ile antibiyotiklerin geldiği, hekimlerin % 54,1'inin advers etki bildirim formu olduğunu bildiğini belirttiği görülürken, % 13,1'inin advers etkinin hangi merkeze bildirilmesi gerektiği ile ilgili cevapları doğru kabul edildi. Hekimlerin yalnızca % 2,3'ü TÜFAM'dan haberdardı. Hekimler tarafından belirtilen bildirim yapılmama nedenleri sıralandığında, ilk sırada % 67,1 ile zaman yetersizliği gelmekteydi. Çalışmamızda katılımcıların % 23'ünün hastalara bitkisel ilaç önerdiğini belirttiği görülmüş olup; bitkisel ilaç önerdikleri hastalık grupları sıralandığında, ilk sırada % 5,6 ile gastrointestinal sistem hastalıkları gelirken, bitkisel tedavi öneren hekimlerin 4'ü bitkisel ürün kullanımına bağlı advers etkiye rastladığını bildirmiştir. Sonuç: Çalışmamız araştırma görevlisi hekimlerin farmakovijilans ve advers etki bildirimi hakkındaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi üzerine yapılmış olan ilk ve pilot çalışmadır. Farmakovijilans ile ilgili özellikle de advers etki bildirimindeki eksikliklerin nedenleri hakkında çalışmalar mutlaka yapılmalı, Tıp eğitimleri sırasında farmakovijilans dersleri verilmeli ve raporlama kültürü oluşturulmalıdır. Akılcı ilaç kullanımı ve farmakovijilans için özellikle hekimler olmak üzere sağlık mensuplarının eğitim kaliteleri artırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Farmakovijilans, advers etki, araştırma görevlisi hekim, anket, ilaç.
Kahramanmaraş ilinde çalışan eczacıların farmakovijilans konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi
Advers ilaç reaksiyonları toplum sağlığını etkileyen önemli bir sorundur. Bu nedenle, pazarlama sonrası dönemde ilaç güvenliğinin yakından izlenmesi ve advers etkilerin bildirilmesi büyük önem taşımaktadır. Advers etkilerin sağlık çalışanları tarafından yetersiz bildirimi, farmakovijilans sisteminin gelişebilmesinin önünde önemli bir engel olarak görülmektedir. Eczacı, hastanın sağlık çalışanları ile iletişiminin son basamağını oluşturması ve kolaylıkla ulaşılabilir olması nedeniyle ilaç güvenliğinin izlenmesi ve advers etkilerin bildirilmesinde önemli sorumluluk taşımaktadır. Bu çalışmada, Kahramanmaraş ilindeki eczacıların farmakovijilans konusundaki bilgi ve tutumlarının incelenmesi ve farmakoepidemiyolojik açıdan veri tabanı oluşumuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Bu amaçla, Kahramanmaraş'ta görev yapan 200 eczacıya yüz-yüze anket uygulanmış ve anketi 190 eczacı cevaplamıştır. Anket; eczacıların sosyo-demografik özellikleri, farmakovijilans konusundaki bilgileri ve advers ilaç reaksiyonu bildirimi hakkında tutumları ile ilgili bilgi edinmeye yönelik sorulardan oluşmaktadır. Ankete katılan eczacıların %20'si farmakovijilansı doğru olarak tanımlamıştır. Eczacıların %55,8'i son bir yıl içerisinde kendilerine advers etki şikayeti ile başvuru olduğunu belirtmiştir. Advers etki şikayetine en çok neden olan ilaç grupları arasında, antibiyotiklerin (%40,8), analjeziklerin (%16) ve kardiyovasküler ilaçların (%12,8) olduğu belirlenmiştir. Ankete katılan eczacıların %55,8'i advers etkilerin bildirilmesi gerektiğini bilmelerine rağmen, bildirim yapanların oranının sadece %8,4 olduğu tespit edilmiştir. Bildirim yapmayanlar; yeterli bilgiye sahip olmamak, gerekli olduğunu düşünmemek ve zamanın kısıtlı olması gibi nedenlerle bildirim yapmadıklarını ifade etmişlerdir. Çalışma sonucunda elde edilen verilere göre, Kahramanmaraş'ta görev yapan eczacıların büyük bir kısmının farmakovijilans konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığı ve advers etki bildiriminin düşük seviyede olduğu belirlenmiştir. Advers etki bildirimlerinin yeterli düzeye ulaşması için mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim programları ile farmakovijilans konusundaki farkındalığın arttırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler:Eczacı, Farmakovijilans, Advers ilaç reaksiyonu, Advers ilaç reaksiyonu bildirimi, TÜFAM
Diyabet oluşturulmuş sıçanlarda ferula elaeochytris (çakşır) kök ektresinin erektil disfonksiyon üzerindeki etkisi
Ferulago elaeochytris yurdumuzda "ÇAKŞIR" diye bilinen endemik bir bitki olup Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde afrodizyak olarak kullanılmaktadır. Ferulago elaeochytris kök ekstresinin insan penis erektil dokusunda gevşeme cevaplarını artırdığını gösteren bilimsel araştırma sayısı azdır. Bu ekstrenin aynı zamanda güçlü antioksidan ve antiinflamatuvar özelliklere sahip olduğu ileri sürülmüştür. F. elaeochytris'in diyabetik erektil disfonksiyon üzerinde ki etkisine bakılmamıştır. Bu tez çalışmasında in vivo ve in vitro ortamda diyabetik sıçan modellerinde F. elaeochytris kök ekstresinin diyabetle oluşan erektil disfonksiyon üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Bu çalışmada, Wistar albino erkek sıçanlar(n=72) beş gruba ayrıldı; kontrol grubu, diyabetik grup(60mg/kg; streptozotosin; i.p; tek doz), F. elaeochytris grubu(40 mg/kg/gün; intragastrik), diyabet+F. elaeochytris grubu(40 mg/kg/gün ve etanol grubu (%95'lik, 1 ml/gün). F. elaeochytris etanol içerisinde çözüldü. F. elaeochytris ve etanol 8 hafta boyunca intragastrik olarak verildi. Intrakavernozal basınç ve kavernozal dokunun nitrerjik gevşeme cevaplarının in vivo ve in vitro ortamda erektil fonksiyonları değerlendirildi. Elde edilen veriler GraphPad Prism software programında one way ANOVA istatiksel programı içinde "Bonferroni corrected t test kullanılarak analiz edildi. 0,05 den düşük "P" değerleri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda diyabet grubunda asetilkolinle oluşturulan endotel-bağımlı gevşeme cevapları ile elektriksel saha stimülasyonu(ESS) ile oluşan nörojenik, nitrerjik gevşeme cevapları anlamlı olarak azalmıştır. Sıçanların ve testis ağırlıklarında anlamlı azalma kaydedilmiştir, özellikle testislerin ve kavernoz dokuların histopatolojik incelemesinde kavernöz dokuda aşırı konjesyon ve patolojik bulgular gözlemlenirken testislerde spermatojenez aktivitesinde anlamlı azalma mevcuttur. Diyabetik sıçanlara Çakşır verilmesi azalmış nitrerjik cevapları ve intrakavernozal basıncı tersine çevirmiştir. Artmış kan glukozunu azaltmış, kilo ve testislerdeki ağırlık kayıplarını önlemiştir. Spermatojenezi arttırmıştır. Çakşırın tek başına veya çözücüsü olan etanol'ün tek başına uygulanması sonuçları önemli derecede etkilememiştir. Çakşırın bu düzeltici etkileri onun antioksidan veya içeriğindeki farklı moleküllere bağlı olabilir. Ancak, bu hipotezi desteklemek için antioksidan düzey ölçümleri gibi daha ileri çalışmalara gerek duyulmaktadır.
İn-vitro ortamda farkli kaynaklardan elde edilen mezenkimal kök hücrelerde muskarinik reseptörlerin gösterilmesi ve reseptör blokajinin farklilaşmaya etkisi
Hücreler birbirleri ile endojen maddeler ve reseptörleri aracılığı ile iletişim kurarak fonksiyonel aktivitelerini yerine getirirler. Rejenerasyon amacıyla nakli yapılan kök hücrelerin de yerleştikleri yeni dokuda dokunun gerektirdiği fonksiyonel aktiviteleri göstermeleri uygun reseptörleri hücre yüzeylerinde taşımaları ile mümkün olabilir. Mezenkimal kök hücrelerde hangi reseptörlerin bulunduğunun gösterilmesi bu hücrelerin rejenerasyon amacıyla daha uygun kullanılmasını sağlayacaktır. Bu çalışmada insan plasenta fetal membranı (FM) ve kemik iliğinden (Kİ) elde edilen MKH'lerde, 1., 2. ve 3. pasajda, osteojenik, adipojenik farklılaşmada, ek olarak atropin etkisindeki farklılaşmada, muskarinik reseptörlerin M1, M2, M3, M4, M5alt gruplarının mRNA ekspresyon düzeyleri RT-qPCR ile gösterildi. Blokörlerin farklılaşmaya etkisinin tespit edilmesi amacıyla osteojenik açıdan Bone Morphogenetic Protein (BMP-6) ve Peroxisome Proliferator-Activated Receptor Gamma (PPARγ), adipojenik açıdan PPARγ mRNA ekspresyonları da RT-qPCR ile araştırıldı. Çalışmamızda, kontrol grubuna göre, M1 mRNA ekspresyonunda FM gruplarında genel olarak anlamlı bir artış saptandı. Farklı olarak bu durum Kİ grupları için azalma yönünde görüldü. M5 mRNA ekspresyonu yönünden kontrole göre FM gruplarında anlamlı değişiklikler bulunmadı fakat aynı reseptörün Kİ gruplarında anlamlı azalma yönünden sonuçlar elde edildi. Osteojenik farklılaşmış hücrelerde FM ve Kİ gruplarında BMP-6 mRNA ekspresyonları, farklılaşmamış hücrelere göre anlamlı derecede artış gösterdi fakat, atropin etkisinde osteojenik farklılaşan hücrelerde, normal osteojenik farklılaşmış gruba göre BMP-6 mRNA ekspresyonlarında anlamlı fark saptanmadı. Her iki kaynaktan elde edilen gruplarda adipojenik farklılaşmış hücrelerde PPARγ mRNA ekspresyonlarında kontrol grubuna göre anlamlı artışlar tespit edidi. Farklı olarak FM grubunda atropin etkisinde farklılaşan hücre grubu, normal adipojenik farklılaşan gruba göre ekspresyonda anlamlı olmasa da artış gösterirken, Kİ için bu durum azalma yönünde saptandı. Bu sonuçlar muskarinik reseptörlerin ekspresyonları yönünden farklı kaynaklardan elde edilen hücrelerin farklı davrandıklarını ve aynı kaynaktan olan hücrelerde de pasaj ve farklılaşmalara göre değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu nedenle klinik amaçlı kullanılan bu hücrelerin daha etkili kullanılmaları için farklı kaynaklardan ve aynı kaynaktan farklı pasajlardan elde edilerek in-vivo çalışmalarla muskarinik reseptör ve diğer reseptörler açısından araştırılmaları önem göstermektedir.
Sigara dumanı maruziyetinin fare uterusundaki rho/rho-kinaz sinyal yolağına etkisi
Sigara dumanı maruziyeti akciğerleri kardiyovasküler sistemi ve vücutta birçok doku ve organı olumsuz yönde etkilemekte ve bu dokulardan en çok akciğer etkilenmektedir. Rho/rho-kinaz sinyal yolağı uterus düz kaz hücrelerinin kontraktilitesinde önemli rol oynamaktadır. Sigara kullanımına bağlı olumsuz etkilerin mekanizmaları moleküler düzeyde yeterince aydınlatılmamıştır. Şimdiki çalışmada sigara dumanı maruziyetinin uterusta Rho/rho-kinaz sinyalizasyon yolağına etkisini araştırmayı amaçladık. Bu amaçla, 8 haftalık dişi fareler (Swiss albino) duman uygulanan ve kontrol olarak 2 gruba ayrılacaktır. Dumanlı gruba 2 ay boyunca haftada 7 gün sigara dumanı uygulaması yapıldı. Bu sürenin sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürüldü ve uteruslari alınarak bu dokulardaki rhoA proteni ve rho-kinaz enziminin aktivitesi incelendi. Sigara dumanı maruziyeti rhoA ve rho-kinaz enziminin upregülasyonuna neden olurken rho-kinaz enziminin aktivitesini artırdı. Sonuç olarak sigara dumanı uterusta rho/rho-kinaz sinyal yolağının aktivitesini artırmıştır.
İn-vitro ortamda farklı kaynaklardan elde edilen mezenkimal kök hücrelerde adrenerjik reseptörlerin gösterilmesi ve reseptör blokajının farklılaşmaya etkisi
Farklı kaynaklardan elde edilen mezenkimal kök hücreler (MKH) günümüzde immünomodülatör ve rejeneratif amaçlı kullanılmaktadır. Bu hücreler adezyon molekülleri, hematopoetik belirteçler ve immünolojik belirteçler açısından sıklıkla araştırılmıştır. MKH'lerde adrenerjik reseptörlerin varlığını gösteren çok sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu hücrelerin üretim aşamalarında ve farklılaşmalarında reseptör ifadeleri konusunda yeterli bilgi mevcut değildir. Ayrıca farklı kaynaklardan elde edilen MKH'lerde reseptör ifadelerinin nasıl olduğu da bilinmemektedir. Bu çalışmada insan plasenta fetal membranı (FM) ve kemik iliğinden (Kİ) elde edilen MKH'lerde, rejeneratif ve immünomodülatör amaçlı olarak sıklıkla kullanıldıkları 1., 2. ve 3. pasajda, adrenerjik reseptörlerin α1A, α1B, α2A, α2B, β1, β2, β3 altgruplarına ait mRNA ekspresyonları RT-qPCR ile gösterildi. Resepörlerin mRNA ekspresyonları bu hücrelerin osteojenik, adipojenik farklılaşmasında ve blokör etkisindeki farklılaşmasında da aynı yöntemle gösterildi. Blokörlerin osteojenik farklılaşmaya etkisinin tespit edilmesi amacıyla Kemik Morfogenetik Protein (BMP-6) ve adipojenik farklılaşmaya etkisinin tespit edilemesi amacıyla Peroksizom Proliferatör-Aktive Reseptör Gama (PPARγ)'nın mRNA ekspresyonları RT-qPCR ile araştırıldı. Çalışmamızda, kontrol grubu olan 1. pasaja göre en yüksek mRNA ekspresyon oranı Kİ kaynaklı MKH'lerde, fenoksibenzamin etkisinde adipojenik farklılaşma grubunda α1A-AR'de görüldü (fold change: 4221±1391; p<0,05). FM gruplarında hiçbir adrenerjik reseptör için Kİ gruplarının bazılarındaki gibi yüksek ekspresyon saptanmadı. FM kaynaklı MKH'lerde saptanan en yüksek ekspresyon artışı propranolol etkisinde adipojenik farklılaşma grubunda β1-AR'de görüldü (fold change: 2,97±0,94; p<0,05). Osteojenik farklılaşmış hücrelerde FM ve Kİ gruplarında BMP-6 mRNA ekspresyonları, farklılaşmamış hücrelere göre anlamlı derecede artış gösterdi. Fakat Kİ kaynaklı propranolol ve fenoksibenzamin etkisinde osteojenik faklılaşan hücrelerde, normal osteojenik farklılaşmış gruba göre BMP-6 mRNA ekspresyonlarında anlamlı azalma tespit edildi. Her iki kaynaktan MKH'ler için normal ve blokör etkisinde adipojenik farklılaşma gruplarında PPARγ mRNA ekspresyonlarında anlamlı artış tespit edildi. Bu çalışma ayrı kaynaklardan elde edilen MKH'lerin adrenerjik reseptör ekspresyonlarının ve farklılaşmalarının birbirinden değişik olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, farklı kaynaklardan ve pasajlardan elde edilen bu hücrelerin klinikte daha etkili kullanılmaları için, reseptör ve farklılaşma açısından in-vivo çalışmalarla daha çok araştırılmaları gerekmektedir.
Fare korpus kavernosum düz kasında L-sistein/hidrojen sülfür yolağı ile muskarinik reseptörlerin ilişkisi
Hidrojen sülfür (H2S)'ün gevşetici etkisi fare, sıçan, tavşan, maymun ve insan korpus kavernosum dokularında gösterilmiştir. Ancak bu gevşetici etkilerin mekanizmaları hala bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı fare korpus kavernosum dokusunda L-sistein/H2S ve muskarinik reseptörler arasındaki etkileşimi araştırmaktır. Fare korpus kavernosum dokularında L-sistein (endojen H2S; 10-3 M), sodyum hidrojen sülfür (NaHS; ekzojen H2S; 10-6–10-3 M) ve asetilkolin (10-6 M) ile gevşeme yanıtları elde edildi. İlk olarak L-sistein ve asetilkolin gevşeme yanıtları üzerinde H2S sentez enzimleri olan sistatiyon gama liyaz (CSE) inhibitörü proparjilglisin (PAG; 10–2 M) ve sistatiyon beta sentaz (CBS) inhibitörü aminoksiasetik asit (AOAA; 10–3 M)'in tek başlarına ve kombinasyonlarının etkileri araştırıldı. L-sistein ile oluşan gevşeme yanıtları PAG ile azalırken, AOAA ile değişmedi. Diğer yandan PAG, asetilkolin ile oluşturulan gevşeme yanıtlarını azaltırken AOAA anlamlı olarak artırdı. Ayrıca fenilefrin (5x10-6 M) ile kastırılan dokularda asetilkolin, L-sistein ve ekzojen H2S ile oluşturulan gevşeme yanıtları üzerine seçici olmayan muskarinik reseptör blokörü atropin (5x10-5 M), seçici M1 reseptör blokörü pirenzepin (10-6 M), seçici M2 reseptör blokörü AF-DX 116 (10-6 M) ve seçici M3 reseptör blokörü 4-DAMP (10-7 M)'ın etkileri araştırıldı. Atropin, pirenzepin, AF-DX 116 ve 4-DAMP asetilkolinin gevşeme yanıtlarını azalttı. Atropin, pirenzepin ve 4-DAMP L-sisteinin gevşetici yanıtlarını azaltırken AF-DX 116 anlamlı bir değişikliğe yol açmadı. Ekzojen H2S aracılıklı gevşeme yanıtları atropin, pirenzepin, 4-DAMP ve AF-DX 116 tarafından anlamlı olarak azaldı. Sonuç olarak, fare korpus kavernosum dokusunda L-sistein aracılıklı gevşeme yanıtlarına CSE enzim etkinleşmesinin aracılık ettiği, muskarinik reseptörlerden M1 ve M3'ün L-sisteinin gevşetici etkisinde rolü olduğu, fakat M2'nin herhangi bir katkısının olmadığı ve ekzojen H2S ile oluşturulan gevşemelerde M1, M2 ve M3 muskarinik reseptörlerin rol oynadığı gösterilmiştir.
Adrenalinle uyarılan mezenkimal kök hücre transplantasyonunun, periferik nöropati oluşturulan farelerde ağrı davranışı ve histopatolojik karakterler üzerine etkisi
Kök hücre uygulamasının nöropatik ağrıda etkili olduğu yönünde birçok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalarda, kemik iliğinden elde edilen mezenkimal kök hücrelerin (MKH) rejeneratif etkisinin olduğu gösterilmiştir. MKH'lerin proliferasyon, migrasyon ve rejeneratif etkisinde kültür ortamına konan farklı maddelerin rolü yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Çalışmamızda, adrenerjik sistem agonisti adrenalin, antagonisti propranolol ve fentolaminle uyarılan MKH deneysel periferik nöropati yapılan farelerde uygulanarak hasarlı bölgedeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Deney gruplarında motor koordinasyon ve ağrı parametreleri üzerine uyarılmış MKH'lerin etkilerinin araştırılması planlanmıştır. Periferik nöropati modelinde sinir-kas dokusunun yapısında çeşitli değişiklikler olduğu bilinmektedir. Uyarılmış MKH'lerin bu dokular üzerindeki etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca adrenalinin mezenkimal kök hücrede nöronal belirteçlerle ilişkili gen ekpresyonları üzerindeki etkisini belirlemek hedeflenmiştir. Yöntem: Farelerde siyatik sinir ligasyonu ile mononöropati oluşturulmasından 24 saat sonra kas içine adrenalin, propranolol ve fentolanamin'le uyarılmış MKH injeksiyonu uygulanacaktır. Kontrol, sham, nöropati, nöropati+ MKH, nöropati+ adrenalinle uyarılmış MKH, nöropati+ adrenalin+propranolol'la uyarılmış MKH ve nöropati+ adrenalin+ fentolamin'le uyarılmış MKH grupları oluşturulacaktır. Bu gruplarda, dördüncü, altıncı, onuncu haftalarda soğuk allodini ve motor koordinasyon testleri yapılacaktır. 10. haftanın sonunda oluşturulan deney gruplarının her birinden siyatik sinir ve soleus kası çıkarılarak ışık mikroskopisi ve elektron mikroskopisiyle incelenecektir. Adrenalinin mezenkimal kök hücredei nöronal belirteçler üzerine etkisini RT-qPCR ile Beta III Tübülin, Nerve Büyüme Faktör (NBF) ve Nestin mRNA ifadeleri çalışılacaktır. Bu çalışmada, adrenalinle uyarılan MKH'nin periferik nöropatide uygulanması sonucu sinir-kas dokusundaki etkisinin motor koordinasyon, ağrı ve gen ekspresyonuna bakılarak belirlenmesi amaçlanmıştır.
Koroner arter hastalarında bypass greft cerrahisi öncesi ve sonrasında iskemi/reperfüzyon ile ilişkili mikroRNA ekspresyon düzeylerinin araştırılması
Koroner arter hastalığı, koroner damarların tıkanması ile karakterize kardiyovasküler bir hastalıktır. Koroner damarların tıkanmasına bağlı olarak gelişen iskemik hasar kardiyak remodelling adı verilen hücresel ve moleküler birtakım olayların başlamasına neden olmaktadır. Pekçok organizmada post-transkripsiyonel olarak gen ifadesini düzenleyen mikroRNA(miRNA)'lar bu süreçte önemli role sahiptir. MikroRNA'ların miyokard enfarktüsü ve kalp hasarının önlenmesinde kardiyak belirteç olarak değerlendirilebileceği bildirilmektedir. Bu çalışmada koroner arter hastalarında bypass greft cerrahisi öncesi ve sonrasında iskemi/reperfüzyon ile ilişkili hsa-miR-21-5p, hsa-miR-199a-5p, hsa-miR-199b-5p, hsa-miR-320a-5p ve hsa-miR-181a-5p miRNA düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya 46 hasta ve 48 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalardan koroner bypass greft öncesinde ve bypass greftten 1 ve 24 saat sonra kan örnekleri alındı. MikroRNA düzeyleri real-time PCR ile saptandı ve delta Ct metoduna göre hesaplandı. Hasta grubundaki tüm miRNA düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.001). Hasta grubundaki miRNA düzeyleri zamana bağlı olarak değerlendirildiğinde sadece 1. ve 24. saat sonra ölçülen miR-199a-5p düzeyleri arasında anlamlılık bulundu (p<0.044). Sonuç olarak, miR-199a koroner bypass cerahisi sonrası iskemi/reperfüzyon ile ilişkili olabilir. Ayrıca miR-199b-5p, miR-320a-5p ve miR-181a-5p'nin düşük seviyelerde bulunması, koroner arter hastalığı patogenezinde inflamasyonla ilişikili yolakların aktive edilmesinde rolü olabilir. Bu bulguların güçlendirilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bypass greft cerrahi, İnflamasyon, İskemi/Reperfüzyon, MikroRNA, Koroner arter hastalığı,
Akut immun trombositopenili çocuklarda plazma tiyol/disülfit düzeylerinin araştırılması
Oksidatif stres, immün trombositopeninin (İTP) patogenezinde rol oynayabilir, ancak dinamik tiyol / disülfit homeostazının rolü henüz araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı akut İTP'li çocuklarda tiyol/disülfit homeostazında bir değişiklik olup olmadığını değerlendirmektir. Bu çalışmaya yaş ve cinsiyetlerine göre ayrılan toplam akut İTP'li 40 çocuk ve sağlıklı 50 çocuk dahil edildi. Serum total tiyol ve doğal tiyol seviyeleri yeni bir otomatik spektrofotometrik yöntemle ölçüldü. Dinamik disülfit bağları ve ilgili oranlar bu değerlerden hesaplanmıştır. Hasta grubunun ortalama total tiyol ve doğal tiyol seviyeleri, kontrol düzeylerinden anlamlı derecede düşük bulundu (P<0.01). Bununla birlikte, 1 g/kg/gün ile intravenöz immünoglobulin (İVİG) tedavisi bu azalmaları önledi. İTP hastalarında hafif derecede disülfit seviyesi anlamlı olmayan bir şekilde azalmakla birlikte, İVİG tedavisinden sonra iyileşti. Disülfit / total tiyol, disülfit / doğal tiyol ve gruplar arasında doğal tiyol / total tiyol oranlarında belirgin değişiklikler saptanmadı. Bu sonuçlar, tiyol / disülfit homeostazının, İTP patogenezinde rol oynadığını gösteren ilk örnektir ve İVİG tedavisi, çocuklarda tiyol düzeylerindeki azalmayı önleyebilir. Anahtar sözcükler: İmmün trombositopeni, çocukluk çağı, tiyol, disülfit, oksidatif stres
Pterjium ile RHO proteinlerinin ekspresyonu ve polimorfizmi arasındaki ilişkinin araştırılması
Pterjium yaygın bir oküler yüzey hastalığıdır. Bu çalışmada pterjium gelişiminde Rho proteinleri ekspresyonu ve gen polimorfizmlerinin rolü olabileceği hipotezi test edilmiştir. Bu çalışmanın amacı RHOA, RHOB, RHOC, RHOD, RND3(RHOE) gen polimorfizmleri, gen ve protein ekspresyonları ile pterjium arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. RAC2, RAC3 gen ve protein ekspresyonları da çalışılmıştır. Çalışmaya 383 pterjium hastası ile benzer yaş ve cinsiyetteki 331 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alınmıştır. Gen polimorfizmleri ve ekspresyonları BioMark HD dinamik array sistemi kullanılarak real-time PCR ile belirlenmiştir. Western blot metodu kullanılarak protein ekspresyonları araştırılmıştır. Bonferroni düzeltmesine göre RHOB (rs2602160, rs62121967, rs62121968, rs11541350), RHOC (rs2230329, rs2306937, rs1804292, rs11102522, rs11538960), RHOD (rs11227675, rs61891303, rs7112925) ve RND3(RHOE) (rs13418763, rs1441982, rs76447184) gen polimorfizmleri hem genotip hem de allel frekansları açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0.001). RHOC, RHOD, RHOE, RAC2 ve RAC3 gen ekspresyonları pterjial dokularda belirgin şekilde yükselmiştir (sırasıyla, P=0.0047, P=0.0003, P=0.0164, P=0.0464 ve P=0.0002). Pterjium hastalarının lökositlerinde RHOB ve RHOC gen ekspresyonları belirgin azalmıştır (sırasıyla, P=0.0113 ve P=0.0236). Pterjial dokularda RhoD protein ekspresyonunda belirgin azalma tespit edilmiştir (P=0.0046). RhoA, RhoB protein ekspresyonları lökositlerde belirgin şekilde artmıştır (sırasıyla, P=0.0180 ve P=0.0033). Pterjiumda ilk defa bu çalışma ile Rho proteinleri polimorfizmi ve ekspresyonu gösterilmiştir. Bu sonuçlar, pterjium gelişimindeki moleküler mekanizmaları anlamaya ve yeni terapötik hedefler sağlamaya yardımcı olabilir. Anahtar sözcükler: Pterjium, Rho protein, Polimorfizm, Ekspresyon
Kronik sigara kullanımının akciğerde neden olduğu apoptoz üzerine kantaron ekstresinin koruyucu rolü
Sigara dumanı maruziyeti birçok dokuda çeşitli hasarlara neden olmaktadır. Bu tehlikeli durumlarda pek çok apoptotik süreç rol oynamaktadır. Ancak hasarın mekanizması henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Yaptığımız çalışmada, fare akciğerlerinde sigara dumanı maruziyetinin neden olduğu apoptotik mekanizmaları araştırmayı ve Hypericum perforatum ekstresinin potansiyel koruyucu etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Deneysel çalışmada fareler (Swiss albino, erkek, 8 haftalık) kontrol (sigara dumanına maruz bırakılmayan; n=8), sigara dumanına maruz bırakılan grup (n=8) ve H. perforatum ekstresi grubu (sigara dumanı maruziyeti ile; n=8; gavaj yoluyla) olacak şekilde üç gruba ayrılmıştır. Sigara dumanı uygulaması iki ay boyunca haftada yedi gün devam etti. İki ay sonunda, fareler servikal dislokasyon ile öldürüldü ve akciğerleri izole edildi. Akciğer dokuları, kaspaz-3, Bax ve Bcl-2 isimli apoptoz belirleyicilerinin seviyelerini belirlemek amacıyla ELİSA yöntemi kullanılarak çalışıldı. Sigara dumanına maruz bırakılan farelerin akciğerlerinde kaspaz-3 ekspresyonu ve Bax protein seviyelerinin anlamlı bir şekilde arttığı ve Bcl-2 seviyelerininazaldığı gözlendi. Bu bulguların H. perforatum uygulaması ile tersine çevrildiği belirlendi. Yaptığımız çalışmada sigara dumanı maruziyetinin apoptoza neden olduğunu ve bunun H. perforatum ekstresi tarafından bloke edildiğini gözlemledik. Çalışma, sigara içen insanlarda daha fazla gözlenen akciğer hastalıklarının altında yatan patolojik mekanizmaların anlaşılması açısından dikkat çekmektedir. Bu yüzden çalışmamız akciğer fonksiyonlarında apoptozun potansiyeletkisi ve H. perforatum' un koruyucu rolünün araştırıldığı ileriki çalışmalar için değerli bilgiler sağlamaktadır.
Sıçanlarda gentamisin uygulamasıyla oluşturulan nefrotoksisite üzerinde tungsten etkisi
Sıçanlarda Gentamisin Uygulamasıyla Oluşturulan Nefrotoksisite Üzerinde Tungsten Etkisi Gentamisin bir aminoglikozid grubu antibiyotiktir. Gram (-) aeorobik bakteri enfeksiyonları tedavisinde önemli bir yeri vardır. Ancak bu antibiyotik nefrotoksik yan etkiye sahiptir. Bu yan etkiye oksidatif stresin katkıda bulunduğu bilinmektedir. Bu çalışmada molibden bağımlı enzim inhibitörü olan tungstenin, sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan gentamisine bağlı nefrotoksisite üzerine etkileri araştırıldı. Dört grup oluşturuldu: Kontrol, Tungsten, Gentamisin ve Gentamisin+Tungsten. Bu gruplarda renal hasarın bir göstergesi olarak kan üre azotu (BUN) ve serum Kreatinin ölçüldü ve histopatalojik incelemeler yapıldı. Oksidatif stresin bir göstergesi olarak Total Oksidan Statüs (TOS), Native Tiyol (N.Tiyol), Total Tiyol (T.Tiyol), Disülfid ve Ferroksidaz düzeyleri ölçüldü. Bundan başka molibden bağımlı enzim olan Ksantin Oksidaz aktivitesi ölçüldü. Gentamisin grubunda BUN, Kreatinin, TOS, N. Tiyol, T. Tiyol ve Ferroksidaz düzeylerinde kontrole göre artış görüldü. Ksantin oksidaz aktivitesinde ise azalma görüldü. Bu grupta yapılan histopatalojik incelemelerde renal hasar tespit edildi. Sadece Tungsten verilen grupta bu parametrelerde anlamlı bir değişiklik görülmedi. Gentamisin+Tungsten verilen grupta BUN, Ksantin oksidaz, N. Tiyol, T. Tiyol ve Ferroksidaz düzeylerini, Gentamisin ile karşılaştırıldığında anlamlı bir şekilde geri çevirdi. Fakat Kreatinin, Disülfid ve TOS üzerinde anlamlı bir etki oluşturmadı. Bu grupta yapılan histopatolojik incelemelerde gentamisine bağlı renal hasarın kısmen azaldığı görüldü. Bu bulgular Tungstenin Gentamisine bağlı nefrotoksisiteye karşı koruyucu bir etkisinin olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Gentamisin, nefrotoksiste, oksidatif stres, tungsten.
Gentamisin ile sıçanlarda oluşturulan nefrotoksisite üzerinde Cyclotrichium niveum ekstresinin koruyucu etkisi
Aminoglikozit grubu bir antibiyotik olan gentamisin, Gram (-) aerobik bakteri enfeksiyonlarının tedavisinde terapötik öneme sahiptir. Ancak, oksidatif stresle birlikte ortaya çıkan nefrotoksik yan etkisi gentamisinin klinik kullanımını sınırlamaktadır. Bu çalışmada, antioksidan etkisiyle bilinen ve endemik bir bitki olan Cyclotrichium niveum'un gentamisinle oluşan nefrotoksisite üzerindeki olası koruyucu etkisi araştırıldı. İlk olarak, C. niveum'un içeriği analiz edildi ve yapılan kromatografik analizde en yüksek orana sahip olarak "pulegon" maddesi bulundu (% 79,6). Daha sonra, bitkinin etanol ekstresi, su ekstresi ve uçucu yağının antioksidan kapasitesi analiz edildi ve C. niveum'un hem ekstrelerinin hem de uçucu yağının antioksidan aktiviteye sahip olduğu tespit edildi. Son olarak, aşağıdaki şekilde dokuz çalışma grubu oluşturuldu: Kontrol, gentamisin (100 mg/kg; im), gentamisin (100 mg/kg; im) + etanol ekstresi (200 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + etanol ekstresi (400 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + su ekstresi (200 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + uçucu yağ (200 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + uçucu yağ (400 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + pulegon (50 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + pulegon (100 mg/kg; po). Bu ekstreler ve ilaçlar 8 gün boyunca sıçanlara uygulandı. Gentamisin verilen grupta BUN, serum kreatinin ve MDA düzeylerinde kontrol grubuna kıyasla artış görüldü. Bu artışlar Gentamisin (100 mg/kg; im) + etanol eksresi (200 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + etanol ekstresi (400 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + uçucu yağ (200 mg/kg; po) ve gentamisin (100 mg/kg; im) + uçucu yağ (400 mg/kg; po) ile muamele edilen gruplarda tersine çevrildi. Bu bulgular histopatolojik sonuçlarla da desteklendi. Gentamisin (100 mg/kg; im) + pulegon (100 mg/kg; po) verilen grupta, BUN, serum kreatinin ve MDA seviyeleri uçucu yağ grubuna benzer şekilde azaldı. C. niveum'un su ekstresinin, gentamisin kaynaklı nefrotoksisite üzerinde önemli bir etkisi olmadı. Bu bulgular, C. niveum'un, gentamisinle oluşturulan nefrotoksisite üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olduğunu ve bu etkiden pulegonun sorumlu olabileceğini göstermektedir.
Üst düzey sporcuların akılcı ilaç kullanımı konusunda bilgi düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Üst düzey sporcular, toplum tarafından sağlıklı bireyler olarak tanınmalarına rağmen, sıklıkla ilaçlar ve ergojenik maddeler kullanmaktadırlar. Bu maddelerin akılcı olmayan kullanımı sonucu sağlık problemleri, doping ihlalleri gibi istenmeyen durumlar ortaya çıkmaktadır. Çalışmamızın amacı sporcuların akılcı ilaç kullanım bilgi düzeylerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma Adana ili ve çevre illerinde, 14-20 yaş aralığındaki çeşitli spor branşlarında faaliyet gösteren 439 üst düzey sporcuda kesitsel yöntemle gerçekleştirilmiştir. Veriler anket yöntemi kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular: Sporcuların % 67'si erkek, % 33'ü kadın olduğu gözlenmiş ve yaş ortalaması 16,1 olarak saptanmıştır. Sporcuların eğitim durumları incelendiğinde, % 61'i lise, % 24,6'sı ortaokul, % 14,4 üniversite düzeyinde olduğu saptanmıştır. Sporcuların spora başlama yaş ortalaması 9,6, spor yaptığı yıl ortalaması 6,4, ve ortalama haftada 5,2 gün ve haftada 14,1 saat spor yaptıkları saptanmıştır. Sporcuların % 74,5'i akılcı ilaç kullanımı kavramı hakkında bilgi sahibi olmadığını beyan etmiştir. Sporcuların rahatsızlandıklarında en sık başvurduğu yöntem %87,3 hekime başvurmaktır, ancak sıklıkla antrenör ve sağlık personelinden de sağlık tavsiyesi alındığı gözlenmiştir. Bitkisel tedavi yöntemleri ya da evde bulunan ilaçlarla kendi kendini tedavi etme durumunun da sık olduğu gözlenmiştir. Sporcuların % 81,5'i her zaman hekimin uygun gördüğü dozda, % 83,4'ü her zaman önerilen doz aralığında ilaç kullanılması gerektiğini beyan etmiştir. Sporcuların % 47,8'i ağrı kesicilerin, % 68,8'i antibiyotiklerin hekim tavsiyesi olmadan kullanılmaması gerektiğini savunmaktadır. Katılımcıların % 23'ü her zaman önerilen süreden önce tedaviyi bıraktığını belirtmiştir. Sonuç: Çalışmaya katılan sporcuların anket sorularına verdiği cevaplar incelendiğinde akılcı ilaç kullanımı konusundaki bilgi düzeylerinin yeterli olmadığı gözlenmiştir. Sporcularda akılcı ilaç kullanımının eğitimlerle yaygınlaştırılmasının sporcu sağlığı açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Akılcı ilaç kullanımı, Üst düzey sporcu, Gıda takviyesi, Doping, Anket
Fare gastrik fundusunda beta-3 adrenoseptör aracılıklı gevşemelerde L- sistein/hidrojen sülfür yolağının rolü
Çalışmamızda, izole fare gastrik fundus dokusunda Beta-3 adrenoseptör (β3–AR) aracılıklı gevşemelerde L-sistein/hidrojen sülfür yolağının olası rolü araştırıldı. Bu amaçla, karbakol (10-6 M) ile kastırılmış fare gastrik fundus dokularında seçici olmayan β-AR agonisti izoprenalin (10-9-10-4 M), seçici β3–AR agonisti BRL 37344 (10-9-10-4 M), L-sistein (endojen H2S; 10-6-10-2 M) ve sodyum hidrojen sülfür (NaHS) (ekzojen H2S; 10-6-10-3 M) ile gevşeme yanıtları elde edildi. İlk olarak seçici olmayan β-AR antagonisti propranolol (10-6 M) izoprenalin ile elde edilen gevşeme yanıtlarını azaltırken; BRL 37344 ile elde edilen gevşeme yanıtlarında bir değişikliğe yol açmadı. Diğer yandan, seçici β3–AR antagonisti SR 59230A (10-5 M) BRL 37344 ile elde edilen gevşeme yanıtlarını inhibe etti. Ayrıca, dokuda L-sistein ve NaHS gevşemeleri elde edildi. L-sistein ve BRL 37344 gevşeme yanıtları üzerinde H2S sentez enzimleri olan sistatiyon gama liyaz (CSE) inhibitörü enzim inhibitörü DL-proparjil glisin (PAG; 10-2 M) ve sistatiyon beta sentaz (CBS) enzim inhibitörü aminooksiasetik asidin (AOAA; 10-2 M) tek başlarına ve kombinasyonlarının etkileri araştırıldı. L-sistein ve BRL 37344 ile oluşan gevşeme yanıtlarını PAG, AOAA ve bu inhibitörlerin kombinasyonu anlamlı olarak azalttı. Dokularda ölçülen endojen H2S düzeyleri de bu bulguları destekler niteliktedir. Yapılan ölçümlerde bazal H2S salıverilmesi tespit edildi; NaHS, L-sistein ve BRL 37344 varlığında H2S düzeyi arttı. L-sistein ve BRL 37344 grubundaki yüksek H2S düzeyi PAG ve AOAA enzim inhibitörleri ile anlamlı olarak azaldı. Ayrıca endojen H2S sentezinden sorumlu CSE, CBS ve 3-merkaptopürivat sülfürtransferaz (3-MST) enzimlerinin ve β3–AR'lerin protein ekspresyonları western blot yöntemi ile gösterildi. Sonuç olarak, fare gastrik fundus dokusunda endojen H2S'in L-sistein'den CSE ve CBS enzimleri aracılığı ile sentezlendiği, bu dokuda β3–adrenoseptörlerin var olduğu ve β3–AR aracılıklı gevşemelerde L-sistein/hidrojen sülfür yolağının rolü olduğu gösterilmiştir.
Sıçan posttravmatik stres modelinde melatonin ve ramelteonun etkinliğinin değerlendirilmesi
Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) önemli bir psikiyatrik rahatsızlık olup, travmatik olayların yaşanması ya da tanık olunması sonrasında gelişebilen ve görülme sıklığı oldukça yaygın bir rahatsızlıktır. Uyku bozukluğu gibi TSSB'nin bazı yan semptomlarının tedavisi özellikle zor olabilir ve TSSB tedavisinde yaygın olan çoklu ilaç kullanımını gerektirebilir. Pineal bezden salgılanan bir hormon olan melatoninin TSSB etiyolojisindeki rolüne ve melatonin ve uyku bozuklukları için onaylanmış melatonin reseptör agonisti ramelteonun tedavideki olası etkinliğine yönelik oldukça kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu araştırmada, pinealektomi uygulanmış ve uygulanmamış sıçanlarda, oluşturulan TSSB modelinde melatonin ve ramelteonun etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Buna yönelik olarak, TSSB modeli oluşturulduktan sonra, davranış deneylerinin sonuçları değerlendirilmiş ve beyin dokusunda TSSB ile ilişkili olduğu düşünülen beyin türevli nörotrofik faktör (BDNF), pro-beyin türevli nörotrofik faktör (pro-BDNF), kortikotropin salıcı hormon (CRH) ve tropomiyozin reseptör kinaz (TrkB) düzeyleri immünohistokimya ve Elisa yöntemleri ile analiz edilmiştir. Sıçanlarda melotonin düzeyini belirgin olarak düşürdüğü bilinen pinealektomi uygulaması, gerek davranış testleri, gerekse biyokimya ve immünhistokimya bulguları birlikte değerlendirildiğinde, stres ve anksiyetede belirgin bir artışa neden olmuştur. Bu bulgumuz, literatürde pinealektomi sonucu fizyolojik melatonin düzeyindeki düşüşe bağlı stres ve anksiyete artışına yönelik bir çalışma olmaması bakımından önemlidir. Yine tüm parametreler birlikte değerlendirildiğinde, pinealektomi uygulanmış sıçanlarda strese bağlı daha fazla bir anksiyete artışı, yüksek artı labirent (YAL) testinde açık kolda geçirilen zaman dışında, birçok parametre için tespit edilememiş ve melatonin ve ramelteonun yararlı etkileri de kısıtlı bulunmuştur. Pinealektomi uygulanmamış sıçanlarda ise, YAL testinde strese bağlı anksiyetede artış gözlenmiş olup; melatonin ve özellikle ramelteon bu etkiyi geri çevirmede kısmen başarılı bulunmuştur. Hipokampusta yapılan biyokimyasal analizlerde, strese bağlı anksiyetede bir artış eğilimi saptanmış; melatonin ve ramelteon bu etkiyi geri çevirmiştir. İmmünhistokimya analizlerinde ise, bazı parametrelerde benzer şekilde strese bağlı anksiyetede bir artış eğilimi gözlenmiş olup; melatonin ve ramelteon bu etkiyi geri çevirmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmada, sıçan TSSB modelinde strese bağlı anksiyetede artışın, melatonin ve ramelteon tarafından kısmen önlenebileceği gösterilmiştir. Diğer önemli bir bulgu ise, melatoninin fizyolojik konsantrasyonlarındaki azalmanın tek başına anksiyeteye yol açabileceği ve melatonin ve ramelteonun kısmen yararlı olabileceği şeklindedir. Anahtar Kelimeler: Travma sonrası stres bozukluğu, sıçan, pinealektomi, melatonin, ramelteon
COVID-19 pandemisi döneminde halkın bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyesi kullanma alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Covid-19 hastalığının tedavisi için kullanılan bazı ilaçlar olmasına rağmen onaylanmış standart bir tedavi protokolü bulunmamaktadır. Buna ek olarak güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmanın Covid-19 hastalığından kaynaklanan mortaliteyi azalttığı bilinmektedir. İnsanlar, salgına bağlı olarak artan panik sebebiyle ve bağışıklık sistemlerini güçlü tutmak amacıyla çeşitli bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyeleri kullanmaktadır. Bu çalışmada Adana ilinde yaşayan kişilerin pandemi döneminde bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyesi kullanma alışkanlıklarının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu sebeple 394 kişiye online bir anket uygulanmış, anketi 390 kişi cevaplamıştır. Anket; katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, pandemi dönemi öncesinde ve sırasında bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyesi kullanma durumları, kullanılan bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyeleri, bu takviyelerin seçiminde yararlanılan bilgi kaynakları, yan etki oluşturup oluşturmadığı hakkındaki bilgilerin değerlendirildiği sorularından oluşmaktadır. Ankete katılan kişilerin %42,3'ü pandemi dönemi öncesinde, %63,6'sı pandemi döneminde bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyesi kullandığını belirtmiştir. Pandemi döneminde kadınların erkeklerden, üniversite mezunlarının ilk ve ortaöğrenimini tamamlayanlardan daha sık bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyesi kullandığı tespit edilmiştir. Kronik hastalıklara sahip olmanın bu oran üzerinde etkili olmadığı görülmüştür. Pandemi döneminde en çok C vitamini ve D vitaminin, sonrasında sırasıyla çinko, pekmez, karamürver (Sambucus nigra) ve beta-glukanın kullanıldığı görülmüştür. Kişilerin bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyeleri hakkında bilgi edindiği kaynaklar sıklık sırasına göre eczacı, hekim yakın çevre tavsiyeleri, yapılmış araştırmalar ve medya olarak belirlenmiştir. Katılımcıların yaklaşık yarısının hekiminden tavsiye almadan kendi kendilerine bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyesi kullanması bir problem olarak düşünülmektedir. Tüm ilaçların, bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyelerinin mutlaka hekim önerisiyle kullanılması gerektiği unutulmamalı ve bu takviyelerin uygun olmayan kullanımlarının önlenmesi amacıyla sağlık okur-yazarlığı arttırılarak, bu konuda halka yönelik eğitimler düzenlenmelidir. Anahtar sözcükler: Covid-19 pandemisi, vitamin, mineral, anket, bağışıklık
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp ve Diş Hekimliği fakültesi son sınıf öğrencilerinin farmakovijilans hakkında bilgi ve görüşlerinin incelenmesi
Farmakovijilans (FV), advers ilaç reaksiyonlarını (AİR'lar) ve ilaçla ilgili diğer olası sorunları tespit etmeyi, değerlendirmeyi, tanımlamayı ve önlemeyi amaçlayan faaliyetleri ve bilimsel çalışmaları ifade eder. FV çalışmaları, genel popülasyonda mortalite ve morbiditeye neden olan AİR'ların spontan raporlarının sayısını artırmanın yanı sıra sağlık profesyonellerini ve genel halkı FV hakkında eğitmek için tasarlanmıştır. Bu çalışmanın amacı tıp ve diş hekimliği son sınıf öğrencilerinin FV ve AİR raporlaması hakkındaki bilgi ve görüşlerini değerlendirmektir. Bu tezde, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi tıp ve diş hekimliği öğrencilerine FV ve AİR raporlaması hakkındaki bilgi ve görüşlerini değerlendirmek için Google Form yöntemi kullanılarak çevrimiçi bir anket yapılmıştır. Veri analizi için IBM SPSS yazılımı (sürüm 20.0) kullanıldı. Araştırmamıza katılan tıp ve diş hekimliği fakültesi son sınıf öğrencilerinin yaş ortalaması 24 yıl olup, %40.8'ini erkekler ve %59.2'sini kızlar oluşturmaktadır. Katılımcıların yaklaşık %69,1'i FV/yan etkiler konusunda eğitim almış, %30,9'u almamış, %20,4'ü yan etkiyle karşılaşmış ve %79,6'sı hiç karşılaşmamıştır. Ankete katılanların çoğunluğu (%85,5) AİR bildiriminin mesleki bir zorunluluk olduğunu belirtmiştir. Ancak %14,5'i zorunluluk olmadığını, %61,8'i iş yerinde zaman kaybına ve zorluğa neden olmayacağını ve %38,2'si zorunluluk olacağını belirtmiştir. Katılımcıların sadece %19,1'i ilaçların yan/advers etkilerinin bildirildiği bir yer olduğunu biliyor ve %80,9'u bilmiyordu. Ayrıca öğrencilere bu raporların bildiriminin nereye yapıldığı sorulduğunda %6,6'sının TÜFAM, %5,3'ünün TİTCK, %1,3'ünün TİTCK ve TÜFAM şeklinde cevap verdiği tespit edilmiştir. Çalışmamızda son sınıf öğrencilerinin FV ve AİR bildirimine ilişkin bilgi ve görüşleri hakkında önemli bilgiler gözlemlemiştir. Öğrencilerin FV konusundaki eksikliklerini tespit ederek ve AİR'nu raporlama konusunda farkındalık yaratmak ve eğitim kalitesini artırmak için öğrencilere farmakovijilans eğitimleri (seminer, kongre, çalıştay vb.) verilmelidir. Anahtar Kelimeler: Bilgi, farmakovijilans, farkındalık, görüş, tıp ve diş hekimliği öğrencileri.
Travma sonrası stres bozukluğu modelinde kanabidiollerin davranışsal ve nörobiyolojik değişkenler üzerindeki etkisi
Bu çalışmamızda kanabidol (CBD) etken maddesinin farmakolojik etkinliğinin sıçanlarda travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) modeli oluşturularak araştırılması amaçlanmıştır. Halen mevcut tedavi seçeneklerinin ve tedavi sonuçlarının beklenen düzeyde olmadığı gözlemlendiği için, farklı mekanizmaları içeren yeni bir tedavi seçeneği geliştirme çabalarına katkıda bulunulmasını amaçlamaktayız. Deney hayvanları kontrol grubu, stres grubu, kanabidiolün iki farklı dozu ve essitalopram tedavi grupları olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Hayvanlarda stres yeniden stres modeli ile TSSB oluşturulmuştur. Hayvanlara çalışma öncesi ve sonrası yüksek artı labirent ve açık alan testi olmak üzere davranış deneyleri yapılmıştır. Çalışmanın sonunda beyin dokusu biyokimyasal ve histopatolojik olarak çalışılmak üzere çıkarılmıştır. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Açık alan testinde deney grupları birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplarda, davranış parametrelerinde anlamlı bir değişiklik gösterilememiş, yüksek artı labirent testinde, hipokampüsteki ve prefrontal korteksteki biyokimyasal ve histopatolojik olarak bakılan protein düzeyi parametrelerinde ise gruplar arasında çeşitli parametrelerde farklılıklar görülmüştür. Açık alan ve yüksek artı labirent testlerinde grupların deney sonunda deney öncesine göre baktığımız parametreleri karşılaştırıldığında ise çeşitli parametrelerde farklılıklar görülmüştür.
Meyan kökünün sıçanlarda idrar söktürücü ve laksatif etkilerini araştırmaya yönelik deneysel çalışma
Meyan kökü (Radix Liquiritae), halk arasında, idrar arttırıcı, karaciğer koruyucu ve laksatif olarak kullanılır. Bu çalışmada geleneksel yöntemlerle hazırlanmış meyan kökü şerbetinin gerçekte diüretik ve laksatif etkilerinin olup olmadığı deneysel yöntemlerle sıçanlar üzerinde araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla her iki cinsten wistar albino sıçanlar her grupta 10 ar sıçan olmak üzere 2 grup birer hayvan olarak metabolik kafeslerde 7 günlük bir protokol süresince tutulmuştur. 1. gruba (kontrol grubu) sadece çeşme suyu verilmiştir; 2. gruba (meyan grubu) ise meyan kökü şerbeti verilmiştir. Her bir sıçanın aldığı sıvı ve çıkardığı idrar miktarları günlük takip edilmiştir. Bu protokolün sonunda hayvanlar izole mesane ve ileum doku çalışmaları için anestezi altında öldürülmüştür. Kan ve karaciğer doku örnekleri alınmıştır. Her gün alınan idrarda protein pH, glukoz ve özgül ağırlık bakılmıştır. İzole mesane ve ileum dokularının Krebs solüsyonu içinde kasılma aktiviteleri izometrik transduserler ile bir data veri toplama sistemi aracılığıyla bilgisayara aktarılmıştır. Meyan şerbeti bir diüretik etkiye neden olmamıştır. İdrar glukozu, proteini, pH ve özgül ağırlığı anlamlı olarak etkilememiştir. Kreatinin normal sınırlarda olup meyan kökü şerbeti karaciğerde patolojik değişikliklere neden olmuş, ALT VE AST'yi yükseltmiştir. Meyan kökü şerbeti izole mesane nörojenik kasılmalarını belirgin olarak arttırmıştır. İzole ileum dokularının spontan kasılma aktivitesi üzerinde meyan kökü şerbeti anlamlı bir etki oluşturmamıştır. Sonuç olarak bu çalışmada meyan şerbeti sıçanlarda herhangi bir diüretik etkiye neden olmamıştır, böbrek fonksiyonlarını etkilememiştir. Ancak karaciğer dokusunda belirgin patolojik değişikliklere neden olmuştur. ALT VE AST'yi yükseltmiştir. Meyan kökü şerbetinin laksatif etkisi için izole kolon dokularında ve mesanedeki belirgin nörojenik kasılmaların artışı için daha ileri çalışmalara gerek vardır.
Fare mesane düz kasında L-sistein/hidrojen sülfür yolağının RHOA/RHO-kinaz ile olası etkileşiminin hücresel mekanizmalarının araştırılması
Çalışmamızda izole fare mesane dokusunda L-Sistein/hidrojen sülfür (H2S) yolağının RhoA/Rho-kinaz ile olası etkileşiminin hücresel mekanizmaları araştırıldı. Bu amaçla in-vitro organ banyosu ortamında Swiss-albino erkek farelerden izole edilen mesane dokularında kümülatif karbakol (10-8-10-4 M) kasılma yanıtları elde edildi. Elde edilen kasılma yanıtları L-sistein (endojen H2S; 10-2 M) ve sodyum hidrojen sülfür (NaHS) (ekzojen H2S; 10-3 M), Y-27632 (Rho-kinaz inhibitörü; 10-6 M), GF-109203x (protein kinaz C inhibitörü; 10-6 M) ile inhibe edilmiştir. L-sistein ile kasılmalarda oluşan inhibisyon sistatiyon gama liyaz (CSE) inhibitörü DL-proparjil glisin (PAG; 10-2 M), sistatiyon beta sentaz (CBS) enzim inhibitörü aminooksiasetik asid (AOAA; 10-2 M), Y-27632 ve GF-109203x ile geri dönerken, NaHS'ın inhibe edici etkisinde Y-27632 anlamlı bir değişikliğe neden olmadı. Y-27632 ve GF-109203x ile oluşan inhibisyon PAG varlığında geri dönerken, Y-27632 ile oluşan inhibisyonda AOAA'nın anlamlı bir etkisi gözlenmedi. Dokularda yapılan endojen H2S ölçümlerinde bazal H2S salıverilmesi tespit edildi; L-sistein, Y-27632 ve GF-109203x varlığında H2S düzeyi arttı. Bu gruplardaki yüksek H2S düzeyleri PAG ile anlamlı olarak azaldı. Y-27632 ve GF-109203x gruplarında ise L-sistein varlığında H2S düzeyleri azaldı. Ayrıca endojen H2S sentez enzimleri CSE, CBS ve 3-merkaptopürivat sülfürtransferaz (3-MST) ekspresyonları western blot yöntemi ile gösterildi. Mevcut çalışmamızda L-sistein/H2S ile RhoA/Rho-kinaz ve PKC yolağı arasındaki etkileşimin CSE/H2S yolağı üzerinden gerçekleşebileceği gösterilmiştir.
Dexpanthenol'ün prostat kanseri üzerindeki apoptotik etkilerinin araştırılması
Organizmanın değişen koşullarda homeostazının devamlılığına katkıda bulunan apoptoz, insanlardaki patojenlerin tedavisi yönünden umut verici bir mekanizmadır. Apoptotik yolaklar, kanser hastalıklarında ve kanser gelişiminde kemoterapötiklere karşı direnç göstermesi yönüyle de önemlidir. Prostat kanseri ise erkeklerde en sık teşhis edilen ve mortalitede 2 . sırada yer alan kanser türüdür. Pantotenik asit ve indirgenmiş türevi dekspantenol, antiinflamatuar ve antioksidan etkilere sahip tedavi edici önemli bir ajandır. Dekspantenolün hücre ölümünü tetikleyen inflamatuar yolaklar ve apoptotik yolaklar üzerindeki etkileri merak uyandırmaktadır. Ayrıca son yıllarda bazı antioksidanların çeşitli kanser türlerinin tedavisinde kullanılması ve olumlu etkilerinin tespit edilmesi, bu alanda yeni çalışmaların yapılmasını teşvik etmiştir. Çalışmamızda insan prostat kanseri hücrelerinin dexpantenol ile tedavisinde kaspaz-3, bax, bcl-2 protein düzeylerini nasıl etkileyeceği amaçlanmıştır. Hücre kültürü yöntemiyle insan prostat kanseri hücreleri PC3 (ATCC CRL1435), kullanıldı. Homojenize edilmiş hücrelerin protein miktar tayini yapıldı. Kaspaz-3, bax ve bcl-2 gibi inflamatuar ve apoptotik yolaklardaki aracıların protein seviyeleri ELISA ile analiz edildi. Çalışmamızın bulguları, Dekspantenolün PC-3 prostat kanseri hücrelerinde bax, bcl-2 protein ekspresyonu düzeylerini istatistiksel olarak azaltmadığını ve kaspaz-3 protein miktarını ise istatistiksel olarak arttırmadığını göstermiştir. Sonuç olarak çalışmamızın bulguları PC-3 hücrelerinin çoğalmasında dekspantenolün hücre içi apoptotik yolaklar üzerinden anlamlı bir etkisinin olmadığını göstermiştir.
Crocus sativus L. (Safran)'ın cilt kanseri üzerine etkisinin araştırılması
Crocus sativus L. (safran)'ın, gerek alternatif tıpta, gerekse modern tıpta tedavi amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Başta kardiyovasküler sistem tedavisinde olmak üzere pulmoner sistem problemlerinin giderilmesinde, gastrointestinal sistem problemlerinin giderilmesinde, gut semptomlarında, anoreksi, uykusuzluk ve erektil disfonksiyon gibi klinik bulguların tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Son zamanlarda sıklıkla bazı kanser türlerinin tedavisinde, hipertansiyon ve yüksek kolesterolün yönetilmesinde ve bazı klinik kullanıma özel saç toniklerinde de kullanıldığı bilinmektedir. Bu bağlamda, özellikle cilt kanseri hücrelerinin safranla muamelesinin hücre canlılığı ile kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF (apoptoz indükleyici faktör) protein düzeylerini ve aktivitelerini nasıl etkileyeceğinin araştırılmasını planlanmıştır. Bu amaçla, insan cilt kanseri hücre kültürü hazırlanmış ve bu hücreleri safran ile muamele edildikten sonra hücrelerdeki kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF protein düzeylerinin ELISA ile analizini gerçekleştirilmiştir. Yaptığımız analizler sonucunda artan safran muamelesi sonucu cilt kanseri hücre canlılığının azaldığı bulunmuştur. Apoptozun azaldığını gösteren önemli göstergelerden bcl-2 protein düzeyi azalırken bunun aksine kanser hücresi ölümünün arttığını ifade eden bax, kaspaz-3, gadd153, grp78, AIF ve wee1 düzeyleri ise yükselmiştir. Bu çalışma, safranın özellikle cilt kanseri tedavisinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Safranın, kanser hücresini ölüme yönlendirirken çeşitli kemoterapötiklerle sinerjistik etki gösterebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Sözcükler: bax, bcl-2, Cilt Kanseri, kaspaz-3, Safran.
Alüminyum klorür (ALCL3) ile alzheimer modeli oluşturulan farelerde davranış değişiklikleri ve beyindeki histopatolojik değişikliklerin araştırılması
Alzheimer hastalığı (AH) ilerleyici nörodejeneratif bir hastalık olup demansın en sık görülen nedenidir. Beta amiloid plak ve nörofibriler yumakların birikimi ile karakterize olan hastalığın patofizyolojisinin aydınlatılması, hastalığın önlenmesi ve tedavisi için oldukça önemlidir. Bu amaçla uzun süreli alüminyum klorür alımı ile oluşturulan deneysel Alzheimer modelinde, davranış değişiklikleri ve beyinde oluşan histopatolojik değişiklikler araştırılmıştır. Çalışmada alüminyum klorür alan erkek ve dişi fareler deney grubunu, sadece musluk suyunu alan erkek ve dişi fareler kontrol grubunu oluşturmuştur. Doksan günlük alüminyum klorür alımı sonrası, farelere motor koordinasyonlarını değerlendirebilmek için rota rot; keşif, anksiyete, uzamsal öğrenme ve belleği değerlendirebilmek için yükseltilmiş artı labirent; emosyonel öğrenme ve bellek tayini için pasif sakınma testleri gerçekleştirilmiştir. Testler bittikten sonra fareler, sakrifiye edilerek beyinleri hızlı bir şekilde formaldehite konulmuştur. Deney sonuçlarında rota rot testinde hem gruplar arası hem de cinsiyetler arası fark bulunamamıştır. Yükseltilmiş artı labirent testinde açık kolda geçirilen sürenin azalması ve kapalı kolda geçirilen sürenin artması istatistik açısından kontrol grubunda anlamlı bulunmuştur. Bu sonuç deney grubunda kaygı düzeylerinin düştüğünü, aynı zamanda öğrenme ve hafızasının bozulduğunu göstermektedir. Cinsiyetler arası farka bakıldığında dişi farelerin kaygı düzeylerinin erkek farelerden daha fazla olduğu bulunmuştur. Pasif sakınma testinde deney grubunda uzun süreli belleğin bozulmadığı görülmüştür. Bunun sebebinin verilen alüminyum miktarının uzun süreli belleği bozabilecek kadar toksik düzeye ulaşmadığı düşünülmüştür. Yapılan beyin histopatolojik incelemelerde deney grubunda hem serebral korteks hem de hipokampus CA1 bölgesinde nöron kaybı gözlenirken, piknotik çekirdekli hücrelerde artış saptanmıştır. Ayrıca hipokampuste bazofilik çekirdekli nöronlar belirgin olarak nörofibriler yumaklar görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışmada alüminyum klorürlü su içirilerek deneysel Alzheimer modeli oluşturulmuştur ve beynin histopatolojik incelemelerinde bu durum ortaya konulmuştur. Bu model sonucunda motor koordinasyon bozulmamış, davranış değişiklikleri olmuş, kaygı düzeyleri azalmış, öğrenme ve kısa süreli hafızaları bozulmuştur. Uzun süreli hafızalarının bozulmadığı gözlenmesine rağmen, ilerleyen süreçlerde nasıl değişeceği konusunda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Alzheimer Hastalığı; Alüminyum klorür; Öğrenme; Bellek; Davranış
Evaluation of knowledge, attitude and behaviours towards pharmacovigilance and adverse drug reaction reporting among health care professionals
Pharmacovigilance (PV) is necessary for the proper use of drugs and the safety of patients. All healthcare professionals (HCPs) have a professional responsibility to spontaneously report adverse drug reactions (ADRs). This thesis was consist of a systematic review and research study to achieve research objectives. The systematic review's objective was to assess the existing literature on the knowledge, attitudes, and practices (KAP) of HCPs concerning PV and reporting of ADR in Türkiye. While, the research study aimed to evaluate HCPs (doctors, dentists, pharmacists, nurses, midwives, and paramedics) current KAP and barriers to PV and reporting of ADR in multicenter healthcare institutions in Adana, Türkiye. A systematic review identified available literature regarding observational cross-sectional studies exploring the HCPs' KAP about PV and reporting of ADR in various geographic areas of Türkiye. Whereas, our research study included a face-to-face survey and was carried out among HCPs who were currently working in different hospitals in 10 districts of Adana, Türkiye. Data were gathered using a self-administered and previously tested questionnaire (Cronbach's alpha=0.894). The final version of the questionnaire had 58 questions divided into five sections including sociodemographic/general information, knowledge, attitude, practices, and barriers. The gathered data was examined in SPSS (version 25) via descriptive statistics, the chi-square, Kruskal–Wallis, Mann-Whitney, Factor analysis, and logistic regression tests. In a systematic review, approximately 69.1% of HCPs in Türkiye were unaware about the national PV center, 37.5% of HCPs thought that ADR reporting is not essential, and 87.5% indicated that they had never reported an ADR before in their practice. Shortage of time, uncertainty, and not knowing where to report were the most frequently mentioned obstacles to PV. In our research study, among all the included participants (n=412), the majority (60.4%) of HCPs had never obtained training on PV. Poor knowledge, positive attitudes, and poor practices were found in 51.9%, 71.1%, and 92.5% of HCPs, respectively. Lack of training and the profession of the HCPs were predictors of poor ADR reporting (p < 0.05). A significant statistical difference (p < 0.05) was also observed between HCPs and KAP scores. The main obstacles that were expected to deter HCPs from reporting ADRs were a heavier workload (63.8%), the belief that a single report of ADR has no impact (63.6%), and an absence of a professional environment (51.9%). Our systematic review identified a significant KAP gap in Türkiye toward PV activities. Similarly, our research study findings showed that most HCPs had poor knowledge and practice but had a positive attitude regarding PV and reporting of ADRs. Barriers to ADR under-reporting were also identified. The development of a compulsory unified PV education intervention for future HCPs to rationally report drug-related ADR is critical for a better healthcare system.
Rezenenin farmakolojik etkileri ve altta yatan moleküler mekanizmalar
Bu Yüksek Lisans tez çalışmasında izole fare (Swiss albino, erkek, 25-30 g) alt özofagusunda rezene (Foeniculum vulgare) ekstresi (solvent: %60 etanol; etanollü rezene ekstresi; ERE; 10-40 µl/ml)'nin farmakolojik etkileri kalitatif ve kantitatif olarak araştırıldı. İn vitro kalitatif çalışmalarda, karbakol (CCh; 10 µM) ile prekontrakte edilen izole fare alt özofagus striplerinde ERE'nin gevşeme oluşturucu etkisi gözlemlendi ve altta yatan moleküler mekanizmalar (kolinerjik sistem, nitrerjik sistem, potasyum kanalları ve L-tipi kalsiyum kanallarının rolleri) araştırıldı. Ayrıca ERE'in gevşeme yanıtları, milli Q'lu rezene ekstresi (MRE; solvent: milli Q; ultra saf su)'nin gevşeme yanıtları ile karşılaştırıldı. İn vitro kantitatif çalışmalarda ise izole fare alt özofagusunda ERE'nin antiinflamatuvar ve antioksidan etkileri araştırıldı. İn vitro kalitatif deneylerde, fareler anestezi altında servikal dislokasyon ile ötenazi edilerek alt özofagusları izole edildikten sonra, alt özofagus strip (şerit) haline getirildi ve 37oC'de, %5 CO2+%95 O2 ile gazlandırılan Krebs-Henseleit solüsyonu içeren 10 ml'lik organ banyosuna 0.5 g tonus uygulanarak asıldı. Cevaplar izometrik transduser ile bilgisayar donanımlı farmakolojik veri analiz sistemi (BIOPAC, MP35 Data Acquisition System)'ne kaydedildi. İn vitro kantitatif deneylerde ise, izole fare alt özofagus dokuları ERE (40 μl/ml) ile inkübe (40dk) edildikten sonra homojenize edildi ve santrifügasyondan sonra elde edilen süpernatantlarda rezenenin siklooksijenaz (COX) ve süperoksit dismutaz (SOD) üzerindeki etkileri ELISA (Enzyme linked immunosorbent assay) yöntemi ile analiz edildi. İn vitro kalitatif deneylerde, prekontrakte izole fare alt özofagus striplerinde ERE, doz (10-40 µl/ml)'a bağımlı ve kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı olan belirgin gevşeme yanıtları oluşturdu. ERE (10-40 µl/ml)'nin oluşturduğu yüzde gevşeme cevapları, MRE (10-40 µl/ml) ile oluşturulan gevşeme yanıtlarından çok daha büyüktü. Kolinerjik-muskarinik reseptörlerin nonselektif kompetetif blokörü olan atropin (10 µM), ERE'nin uygulanan bütün konsantrasyonlarındaki gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe etti. Nitrik oksit sentaz (NOS) enzim inhibitörü olan Nw-nitro-L-arginin (L-NOARG; 10 µM), ERE'nin en düşük konsantrasyonu (10 µl/ml)'ndaki gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe etti. Ancak daha yüksek konsantrasyonlardaki (20-30 µl/ml) ERE yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde inhibe etti. ERE'nin daha düşük konsantrasyonlarındaki gevşeme yanıtlarında L-NOARG'ın bu inhibitör etkisi daha belirgindi. Nitekim L-NOARG, ERE'nin en yüksek konsantrasyonu (40 µl/ml)'ndaki gevşeme yanıtlarını etkilemedi. Potasyum kanallarının non-spesifik, reversibl blokörü olan tetraetil amonyum (TEA; 10 µM) ise ilgili dokulardaki ERE (10-40 µl/ml) gevşeme yanıtlarında L-NOARG'ın etkilerine benzer bir etki oluşturdu ve ERE'nin en düşük konsantrasyonu (10 µl/ml)'ndaki gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe ederken daha yüksek konsantrasyonlar (20-40 µl/ml)'daki ERE gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde inhibe etti. L-tipi Ca2+ kanal blokörü olan verapamil, (10 µM), ERE'nin uygulanan bütün konsantrasyonlarındaki gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe etti. İn vitro kantitatif deneysel çalışmalarda ERE (40 µl/ml), COX-2 enzim seviyesini istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalttı. Aynı konsantrasyondaki ERE, SOD1 enzim seviyesinde artışa neden oldu. Ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak; in vitro kalitatif deneysel bulgular, prekontrakte izole fare alt özofagusunda ERE'nin oluşturduğu gevşeme cevaplarında kolinerjik yolak, nitrerjik yolak, K+ kanal ve Ca2+ kanal aktivasyonlarının rolünü telkin etmektedir. Ayrıca deneysel bulgular, ERE'nin uygulanan konsantrasyonunda (40 µl/ml) antiinflamatuvar etkisinin olduğunu, ancak antioksidan etkisinin olmadığını telkin etmektedir.
Levetirasetam ve nefirasetamın NB2A hücre kültür hattındaki etkileri
Bu projenin amacı, Rasetam grubu içerisinde yer alan 2 antiepileptik ilaç levetirasetam ve nefirasetamın fare nöroblastoma hattı (NB2a) kanser hücre dizininde olası nörotoksik veya nöroprotektif etkilerinin araştırılmasıdır. Son yıllarda yaşlı bireylerin sayısının giderek artmasıyla birlikte nörodejeneratif hastalıklarda da bir artış söz konusudur. Bu hastalıkların tedavisi genellikle semptomatiktir. Ancak hastalığın progresyonu devam eder. Bu nedenle yeni ilaçlara ihtiyaç duyulmaktadır. Rasetam grubu içerisinde yer alan; levetirasetam ve nefirasetam bu amaçla kulanılabilecek yeni ilaçlardan olabilir. Levetirasetam ve nefirasetam bazı çalışmalarda nöroprotektif bazılarında ise az da olsa nörotoksik etkisi olabileceği bildirilmektedir. Çalışmamızda ilk olarak bu ilaçların nörotoksik etkileri olup olmadığı fare kaynaklı Nöroblastoma (NB2a) dizin hücrelerinde araştırıldı. Bu amaçla ilaçların toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT) ile, apopitotik etkileri TUNEL yöntemi ile ve hücre canlılık testi MTT yöntemi ile incelendi. NTT testinde ılımlı nörotoksik etkileri saptanmadı. Nörotoksik etkili klorprifos ile NB2a hücreleri kültür ortamında nörotoksisite oluşturularak levetirasetam ve nefirasetamın nöroprotektif etkileri yüksek konsantrasyonlarda gözlemlendi. Bu koruyucu etki sıkça görmeye başladığımız organafosfat toksisitesine maruz kalmış veya benzeri nörodejeneratif problemler yaşayan kişilerin sağlıklarına kavuşabilme olanağı sağlayabilecektir. Böylece nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde önemli bir halk sağlığı sorunu ortadan kaldırılabilecektir.
Sıçanlarda siklofosfamid ile oluşturulan sistit üzerinde hünnap meyvesinin etkisi
Antineoplastik tedavide alkilleyici ajan olarak kullanılan siklofosfamidin başlıca yan etkisi steril hemorajik sistittir. Hemorajik sistit, mesane kapasitesinde azalma ve idrar yapma refleksinin önemli derecede artması ile karakterizedir. "Aşırı aktif mesane" diye adlandırılan ciddi patolojik bozukluğa neden olur. Sistitin tedavisi, hiperaktif mesane ve gelişen inflamasyon nedeni ile önemlidir. Hünnap, geleneksel Çin tıbbında sıklıkla kullanılmıştır ve son çalışmalarla anti-inflamatuar ve antioksidan etkinliğinin olduğu gösterilmiştir. Literatür taramasında, hemorajik sistit üzerinde hünnap meyvesinin etkisinin araştırılmadığı saptanmıştır. Bu nedenle hemorajik sistit modeli üzerinde hünnap meyvesi ekstresinin etkisini inceledik. Çalışmamızda, siklofosfamid enjeksiyonun sıçan mesane aktivitesini arttırdığı görüldü. Hemorajik sistit grubunda izole tüm mesane basıncının kaydedildiği dokularda, bazal spontan kasılmaların amplitüdü ve EAA değerleri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttı. Ayrıca, bazal spontan kasılmaların amplitüd ve EAA değerleri HE uygulaması ile anlamlı olarak azaldı. Aynı şekilde karbakol ile oluşturulan tonik kasılmalar üzerine binişik fazik kasılmalarda da anlamlı bir artış görüldü. Hemorajik sistit oluşturulan grupta azalmış olan CAT ve SOD ELİZA değerleri, tedavi gruplarında kontrole yakın artmış; MDA ELİZA değerleri de kontrol değerlerine yakın bulunmuştur. Çalışmamızda karaciğer histopatolojileri de değerlendirmiştir. Bulgularımız, kullanılan dozlarda hünnap ekstresinin karaciğer üzerinde anlamlı bir toksik etki yapmadığını göstermektedir. Çalışmamızdaki in vitro izole tüm mesane deneyleri sonuçları ve ELİZA ölçümleri hünnap ekstresinin, sistit patolojini kısmen düzeltebileceğini göstermektedir. Bu sonuçlar, hemorajik sistit gibi komplikasyonların önlenmesinde yeni tedavi ajanların geliştirilmesi açısından bir fikir verebilir.
Serbest eczanelerde çalışan eczane teknisyenlerinin farmakovijilans ve advers etki bildirimi hakkında bilgi ve alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Etki Bildirimi Hakkında Bilgi ve Alışkanlıklarının Değerlendirilmesi Farmakovijilans (FV) ve advers etki bildirimi hasta güvenliği açısından çok önemlidir. Advers ilaç reaksiyonlarının (AİR) raporlanması, doktorların, diş hekimlerinin, eczacıların, hemşirelerin ve diğer sağlık çalışanlarının görevi olduğu kadar eczane teknisyenlerinin de sorumluluğundadır. Serbest eczaneler en sık iletişim kurulan ve ulaşılması kolay olan birinci basamak sağlık kuruluşları olarak hizmet vermektedirler. Bu çalışmanın amacı, hastalar ile ilaç güvenliği konusunda en fazla iletişimde olan meslek gruplarından olan serbest eczane teknisyenlerinin AİR'lerin tespitinde ve raporlanması hakkında bilgi ve alışkanlıklarının değerlendirilmesidir. Araştırma 185 kişi ile gerçekleştirilen 30 soruluk bir anket çalışmasıdır. Katılımcıların %56.7'si FV terimini duyduklarını fakat advers etki bildirim formunu bilmediklerini belirtmiştir. Katılımcıların %60'dan fazlası advers etki şikayetleri ile eczaneye başvuran hastaların olduğunu belirtmiştir. Eczane teknisyenlerinin %51.6'sı yan etki bildirimi yaptıklarını belirtmiştir. Oransal olarak bakıldığında ise meslek hayatları boyunca 10 bildirimden fazla bildirim yaptığını belirten kişi sayısı bir hayli azdır. Advers etkiye yol açan etmenler incelendiğinden ise büyük çoğunlukla ilaçların sebep olduğu, ilacın beraberinde aktardan alınan bitkisel ürünlerin, kozmetik ve dermokozmetik preparatların da yol açabileceği bilinmektedir. Katılımcılara yan etki ile karşılaşıldığında nasıl bir yol izledikleri sorulduğunda ise, öncelikle çalıştıkları eczanenin eczacısına durumu bildirdiklerini belirtmişlerdir. Katılımcılar, AİR bildirimlerinin yapılmasının önemine değinirken, kullanılan ilaçlarla ilgili verilerin yetersizliği nedeniyle bu bildirimlerin eksik olduğunu düşünmektedirler. Yapılan çalışmada serbest eczanelerde çalışan eczane teknisyenlerinin bilgi ve davranışlarında daha etkili olabilmelerine dair uygulamalara ve teşviklere açık oldukları görülmektedir. Araştırma çalışmasının sonucunda raporlama konusunda farkındalık yaratılmasının ve eğitimlerle sürecin destelenmesinin önemi göz önüne çıkmaktadır.
Alüminyum veya biperiden ile oluşturulan öğrenme fonksiyon bozukluğu üzerinde kafeinin etkisinin araştırılması
Yaygın bir halk sağlığı sorunu olan demansın en sık sebebi Alzheimer Hastalığıdır. Alzheimer Hastalığı, beynin çeşitli bölgelerinde ß-amiloid birikimi ve nörofibriler yumaklar oluşumu ile karakterizedir. Kafeinin bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisini araştıran çok sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmada farelerde Alüminyum veya bir selektif muskarinik M1 reseptör antagonisti olan biperiden ile oluşturulan deneysel Alzheimer modelinde bir adenozin reseptör antagonisti olan kafeinin etkileri araştırıldı. Bu amaçla hafıza ve öğrenmeyi ölçmek için Morris Water Maze testi uygulandı. Ayrıca deneklerin beyin dokuları histopatolojik yönden incelendi. Beş gün boyunca her gün 4 kez tekrarlanan Morris testinde kontrol deneklerin platformu bulma süreleri ilk güne göre ikinci günden başlayarak azaldı. Bu gruptaki histopatolojik incelemelerde serebral kortekste hücresel hasar veya hipokampüste ß-amiloid birikimine dair herhangi bir patolojiye rastlanmadı. Biperiden uygulanan gruplarda platformu bulma süresinde azalma gözlenmedi. Alüminyum uygulanan grupta ise sadece 5'inci günde azalma görüldü. Alüminyum veya biperiden uygulanan gruplarda yapılan histopatolojik incelemede hipokampüste ß-amiloid birikimi gözlenirken, kortekste ise hücresel hasara ait bulgular görüldü. Kafeinin gerek tek başına gerekse alüminyum veya biperidenle beraber uygulandığı gruplarda deney hayvanlarının platformu bulma sürelerinde bir azalma görülmezken, bu grupların beyin dokularında yapılan incelemelerde ß-amiloid birikiminde ve hücresel hasarda önemli oranda azalma olduğu görüldü. Bu bulgular, sadece alüminyumun değil biperidenin de beyin dokularında amiloid birikimine neden olduğunu, yüksek dozda uygulanan kafeinin öğrenme fonksiyonunu bozarken biperiden veya alüminyuma bağlı amiloid birikimini ve hücresel hasarı azalttığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Demans, Alzheimer, alüminyum, biperiden, kafein
COVİD-19 pandemisi döneminde antidepresan ilaç kullanma alışkanlıklarının belirlenmesi
COVID-19 pandemisi, dünya genelinde sağlık, ekonomi ve psikolojik açıdan büyük zorluklar yaratmıştır. Ülkemiz COVİD-19 pandemisinden ciddi anlamda etkilenen ülkeler arasındadır. Bu süreçte, depresyon, anksiyete ve stres gibi psikolojik rahatsızlıklar artmış ve bireylerin psikiyatrik tedaviye başvurma sıklıkları artmıştır. Tüm ilaçlar gibi antidepresanların da akılcı ilaç kullanımı ilkelerine uygun reçetelenmesi ve kullanılması hem hasta uyumunu hem de tedavi başarısını etkilemektedir. Bu tez, COVID-19 döneminde antidepresan ilaç kullanım alışkanlıklarını inceleyerek, pandeminin ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin antidepresan ilaç tedavisindeki rolünü değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, COVID-19 pandemisi antidepresan kullanımını nasıl etkilediği ve ilaç kullanımında görülen değişiklikler ele alınmıştır. Ayrıca COVİD-19 pandemisi dönemindeki antidepresan kullanımı, o dönemki sağlık sunumu hakkında bilgiler vermektedir. Araştırmamız kesitsel gözlemsel bir çalışmadır. Veriler internet üzerinden dağıtılan anketler aracılığı ile toplanmıştır. Çalışmaya ankete katılmayı kabul eden 18 yaş üstü bireyler dahil edilmiştir. Anket 420 kişi tarafından tamamlamıştır. Anket; sosyo-demografik bilgiler, kronik hastalıklar ve antidepresan kullanım özelliklerinin sorgulandığı bölümlerden oluşmaktadır. Ankete katılanların yaş ortalaması 37,97±10,55, %66,7'si kadın, %33,3'ü erkektir. Katılımcıların eğitim durumu incelendiğinde%53,1'nin üniversite mezunu olduğu, %26,4'ünün çalışmadığı görülmektedir. Ankete katılanların %26,9'unda kronik hastalıkların görüldüğü saptanmıştır. Hayat boyunca en az bir kez antidepresan kullanma sıklığı %67,2'dir. Katılımcıların %78,6'sı psikiyatrist tarafından reçetelenen antidepresanları kullandıkları bildirilmiştir. Antidepresanlara bağlı yan etki görülme sıklığı %37,1'dir. Ortaokul mezunu olduğunu bildirenlerin ve anketin yapıldığı dönemde bir işte çalışmayanların istatistiksel olarak anlamlı oranda daha sık antidepresan kullandığı belirlenmiştir. Erkek katılımcılarda, kadınlara göre daha sık antidepresan kullanımı olduğu ortaya konulmuştur. Yaş ve antidepresan kullanımı arasında ilişki olmadığı gösterilmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen veriler değerlendirildiğinde antidepresan kullanım sıklığının pandemi ile birlikte artış gösterdiği belirlenmiştir. Eğitim durumu ile antidepresan kullanımı arasında pozitif korelasyon olduğu gösterilmiştir. Pandemi döneminde ekonomik sebeplerin, iş kaybının antidepresan kullanımına katkı sağladığı yönünde bulgular vardır. COVİD-19 pandemisi birçok yönden zorlayıcı etkiler ortaya çıkarmıştır, bu da insanlarda depresyon görülme sıklığını artırmıştır. Pandemi dönemindeki antidepresan kullanım alışkanlıklarındaki değişiklikler, depresyonun etkilerini değerlendirmek açısından değerlidir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, depresyon, antidepresan kullanımı, akılcı ilaç kullanımı
COVİD-19 pandemi döneminde Harran Üniversitesinde sağlık alanında ve sağlık alanı dışında öğrenim gören öğrencilerin akılcı ilaç kullanımı hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Covid-19 Pandemi Döneminde üniversite öğrencilerinin aldıkları standart sağlık hizmetlerinin aksadığı ve ilaç kullanma alışkanlıklarının değiştiği görülmüştür. Çalışmada Harran Üniversitesinde Pandemi Dönemi Öncesi (PDÖ) ve Pandemi Dönemi (PD)'nde, Sağlık Alanı (SA) ve Sağlık Alanı Dışı (SAD)'ndaki fakültelerde öğrenim gören öğrencilerin Akılcı İlaç Kullanımı (AİK) konusunda bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma Harran Üniversitesinde 600 (SA 300 ve SAD 300) öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Anket; katılımcıların demografik özelliklerini, PDÖ ve PD'nde AİK ile ilişkili bilgi tutum ve davranışlarını ölçen 46 sorudan oluşmaktadır. Anket kesitsel araştırma yöntemi ile online uygulanmıştır. Veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada öğrencilerin hastalandıklarında ilk doktora başvurma oranı PDÖ+PD'nde %68,2 bulunmuştur. PD'nde SA'ndaki öğrencilerin SAD'ndaki öğrencilere göre başvuru oranı daha yüksek tespit edilmiştir. PD'nde öğrencilerin %24,83'ü eczacıların ilaç önerisinde bulunamayacağını düşünmektedir. Bu oran SAD'ndaki öğrencilerde daha fazla görülmüştür. PDÖ+PD'nde SA ve SAD'ndaki öğrencilerin üçte birinin reçetesiz ilaç kullandığı tespit edilmiştir. Öğrencilerin hastalandıklarında ilaç dışı uygulamalardan ilk bitkisel ürün ve karışımları yüksek oranda (%73,8) kullandığı belirlenmiştir. SA'ndaki öğrencilerin (%78,4), SAD'ndaki öğrencilere (%69,4) göre daha fazla bitkisel ürün kullandığı tespit edilmiştir. Öğrenciler en çok bal, zencefil, keçiboynuzu ve zerdeçal kullanmayı tercih etmiştir. PD'nde antidepresan ilaç kullanımı artmıştır. PD'nde C vitamini kullanımı SAD'ndaki öğrencilerde, D vitaminin kullanımı ise her iki alandaki (SA-SAD) öğrencilerde artış göstermiştir. Sonuç olarak, Harran Üniversitesinde SA ve SAD'nda eğitim gören öğrencilerin PD'nde PDÖ'ne göre AİK'na uygun olmayan birçok davranışlarının olduğu tespit edilmiştir. Gelecekte olası pandemi dönemlerinde AİK'nın doğru şekilde oluşturulması için üniversite öğrencilerine konu ile ilgili çeşitli eğitim ve seminer programlarının düzenlenmesi gerekmektedir.
Selenyumun yüksek yağ içerikli diyet ve streptozotosinle diyabet oluşturulmuş sıçanlarda endotel bağımlı damar fonksiyonlarındaki rolü
Selenyumun Yüksek Yağ İçerikli Diyet ve Streptozotosinle Diyabet Oluşturulmuş Sıçanlarda Endotel Bağımlı Damar Fonksiyonlarındaki RolüTip 2 diyabete bağlı vasküler komplikasyonların gelişiminden endotelyal disfonksiyon sorumludur. Endotelyal disfonksiyon gelişimi oksidatif stres ve buna bağlı oluşan bir patolojik sürecin sonucudur. Selenyum antioksidan etkileri bilinen esansiyel bir elementtir. Bu çalışmada selenyumun tip 2 diyabet modeli oluşturulmuş sıçanlarda endotelyal disfonksiyon ve oksidatif stres üzerine etkileri araştırılmıştır. Deneyde kullanılan sıçanlar kontrol, tedavi almamış diyabetik ve 3 ayrı dozda selenyum tedavisi almış (180- 300- 500 mcg/kg/gün) diyabetik grup olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Diyabetik gruptaki sıçanlar deney sonuna kadar (8 hafta) yüksek yağ içerikli diyet (high fat diet, HFD) ile beslenmiş olup streptozotosin (STZ) uygulaması intraperitoneal, düşük dozda (30 mg/kg) ve iki kez yapılmıştır. Deneye alınan sıçanların torasik aortlarında asetilkolin ve sodyum nitroprussidle elde edilen endotele bağlı gevşeme yanıtları ile eNOS ve NADPH oksidaz (NOX4) mRNA eskpresyonlarına bakılmıştır. Selenyum tedavisi ile diyabette artış gösteren NOX4 ekspresyonlarında azalma tespit edilmiş olup diyabette azalmış eNOS ekspresyonları artmıştır. Bunun yanı sıra kan örneklerinde açlık kan şekeri, lipid profili, lipid peroksidasyonu (MDA), insülin ve NO değerleri incelenmiş olup sıçanlardan alınan karaciğer örneklerinde MDA'nın yanı sıra SOD, CAT ve GPx düzeyleri incelenmiştir. Selenyum tedavisi diyabetik sıçanlarda artmış olan açlık kan şekeri, total kolesterol ve trigliserid düzeyleri ile karaciğer katalaz ve MDA miktarlarını da düşürmektedir. Diyabette azalmış bulunan GPx seviyeleri de selenyum tedavisi ile artmış bulunmaktadır. Elde edilen verilere göre selenyum tedavisi diyabette bozulan damarsal yanıtları ve endotel fonksiyonu düzeltmekte, bunu NO seviyelerini ve eNOS ekspresyonlarını arttırarak yapmaktadır.Anahtar Kelimeler: tip 2 diyabet, selenyum, nitrik oksid, endotel disfonksiyonu, oksidatif stres, yüksek yağ içerikli diyet
Preeklampsili gebelerde ve preterm doğumlarda RHOA/ROPCK gen polimorfizmlerinin araştırılması
Preeklampsi ve preterm doğum gebelik patolojileri arasında önemli bir yer tutmakta ve hem maternal hem de fetal olumsuz etkilere yol açabilmektedir. Rho/ROCK yolağının düz kaslarda kalsiyum duyarlılığını arttırarak preeklampsi ve preterm doğum patogenezinde yer alan miyometriyum ve vasküler düz kas kontraksiyonlarında rolü olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı; RhoA, ROCK1 ve ROCK2 gen polimorfizmlerinin preeklampsi ve preterm doğum ile ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya preeklampsi tanısı almış 96, preterm doğum tehtidi tanısı almış 96 ve 96 sağlıklı gebe dahil edilmiştir. Çalışmada, periferik kandan genomik DNA'ların izolasyonunu takiben BioMark 96.96 Dynamic Array Sistem kullanılarak polimorfizmler tespit edilmiştir. RhoA geni rs2177268, rs3448 ve rs974495 polimorfizmleri ile hem preeklampsi hem de preterm doğum arasında anlamlı bir ilişki bulunamazken, ROCK1 geni rs2271255 polimorfizmi CT, TT genotipleri ve T alleli hem preeklampsi hem de preterm doğum grubunda kontrol grubu ile anlamlı biçimde farklı bulunmuştur (P<0.0001). Preeklampsi grubunda; ROCK2 geni rs6755196 polimorfizmi GA ve AA genotipi (P=0.0002), rs965665 polimorfizmi CC genotipi ve C alleli (P<0.0001), rs1515219 polimorfizmi CT genotipi ve T alleli kontrol grubu ile anlamlı biçimde farklıdır (P<0.0001 ve P=0.0023). Preterm doğum grubunda ise; ROCK2 rs10178332 polimorfizmi AC genotipi (P<0.0001), rs965665 polimorfizmi CC genotipi ve C alleli (P<0.0001), rs1515219 polimorfizmi CT genotipi ve T alleli (P<0.0001) anlamlı biçimde kontrol grubundan farklıdır. Bu çalışma Rho/ROCK yolağındaki bu polimorfizmler ile preeklampsi ve preterm doğum arasındaki ilişkiyi gösteren literatürdeki ilk çalışmadır
Akut solunum yetmezliği olan yoğun bakım hastalarında dinamik tiyol disülfit homeostazının araştırılması
Tiyoller, sülfür ve karbon atomundan oluşan, sülfhidril grubu (-SH) içeren merkaptan grubundan antioksidan ajanlardır. Oksidatif stresin arttığı durumlarda reaktif oksijen moleküllerinin nötralizasyonunda kullanıldıklarından tiyol seviyeleri düşmektedir. Bu çalışmada, başta pnömoni olmak üzere solunum yetmezliğine neden olabilen enfeksiyon ya da inflamatuar nedenli hastalıkların patogenezinde rolü bulunan total oksidan durumunun bir belirteci olarak tiyol ve disülfit kan seviyelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yoğun bakım ünitesinde yatmakta olan parsiyel arteriyel oksijen basıncı (PaO2)<60 mmHg veya parsiyel arteriyel karbondioksit basıncı (PaCO2)>45 mmHg olan 98 hasta (58 erkek, 40 kadın) ve 98 sağlıklı (59 erkek, 39 kadın) gönüllü dahil edilmiştir. Total tiyol, doğal tiyol ve disülfit seviyeleri spektrofotometrik yöntem ile ölçülmüştür. Hasta grubunun total tiyol (270±99.81) doğal tiyol (203.90±103.41) ve disülfit (33.10±12.42) seviyeleri, kontrol grubunun total tiyol (423.62±70.3), doğal tiyol (307.13±57.73) ve disülfit (58.24±27.21) seviyelerinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.001). Doğal tiyol/total tiyol, disülfit /total tiyol ve disülfit/doğal tiyol oranlarında hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Çalışma ile akut solunum yetmezliği hastalarında otomatik, hızlı ve ucuz bir yöntemle tiyol ve disülfit kan seviyelerinin ya da tiyol/disülfit oranlarının ölçülmesinin prognostik bir test olarak kullanılarak yoğun bakım ünitelerinde solunum yetmezliği hastalarının tanı ve takibinde yol gösterici olabileceği gösterilmiştir.
Androjen reseptör geni CAG tekrarı ve KATP kanalı Kir6.2 geni E23K polimorfizmlerinin koroner arter hastalığına yakalanma riski ve testosteronun in vitro vazodilatör yanıtları ile ilişkisi.
Koroner arter hastalığı (KAH) erkek ve kadınlarda başlıca ölüm nedenidir.Testosteron, koroner damarlarda oluşturduğu vazodilatör etki ile miyokard iskemisindehızlı iyileşme sağlamaktadır. Testosteronun oluşturduğu vazodilatasyonun, potasyum(K+) kanalları (KATP: ATP duyarlı K+ kanalları ve BKca+2: kalsiyumla aktive olan K+kanalları) ve membrana bağlı androjen reseptörleri (AR) aracılığı ile olabileceği ilerisürülmektedir.Son zamanlarda, AR geninde polimorfik bir CAG trinükleotid tekrarı ve ATPduyarlı K+ kanallarının Kir6.2 geninde E23K polimorfizmi tanımlanmıştır.Çalışmamızın amacı, KAH'lı bireylerden koroner bypass cerrahisi sırasında alınaninternal meme arterlerinde testosteron-aracılıklı gevşemeler üzerine her ikipolimorfizmin rolünü araştırmaktır. AR geni CAG tekrar uzunluklarınınbelirlenmesinde Gene-Scan analizi kullanılmıştır. CAG tekrar uzunluğunun üst çeyreği,17 ve üzeri alınmıştır. İnternal meme arterlerinde testosteron (10-7, 10-6, 10-5.5, 10-5, 10-4.5, 10-4, 10-3.5 M) aracılıklı gevşeme yanıtları ya da EC50 değerleri ile AR geni CAGtekrar sayıları ve Kir6.2 gen E23K polimorfizminin genotipleri arasında istatistikselolarak anlamlı herhangi bir ilişki bulunamadı.Çalışmamızın bir diğer bölümünde 340 koroner arter hastası ile 91 kontrol bireydepolimeraz zincir reaksiyonu-restriksiyon fragman uzunluk polimorfizmi (PCR-RFLP)yöntemleri ile Kir6.2 gen E23K (G----A) polimorfizmi araştırıldı.Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, KAH grubunda G alel sıklığı (wild tip)istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (KAH %58.2, kontrol %47.8,p=0.012). Ayrıca, KAH ve kontrol grubu bireylerde GG ve GA+AA genotiplerininsıklıkları arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (sırası ile, %35.9,%23.1 ve %64.1, %76.9, p=0.02).Sonuçlarımız, İMA'da Kir6.2 geni E23K ve AR geni CAG tekrarpolimorfizmlerinin testosteron aracılıklı gevşemede rol oynamadığı, ancak Kir6.2 genE23K polimorfizminin KAH'a yakalanma riskinde önemli rol oynayabileceğinigöstermektedir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, İnternal meme arteri, Androjenreseptör geni CAG tekrar polimorfizmi, KATP kanalı Kir6.2 geni E23K polimorfizmi.
Alfa amanitinin sıçanlarda toksikokinetiği
ALFA AMANİTİNİN SIÇANLARDA TOKSİKOKİNETİĞİAmanita phalloides dünyadaki görülen ölümcül mantar zehirlenmelerinin %95'in üzerinde sorumlu olan mantar türüdür. Bu mantarın 2 grup toksini tanımlanmıştır. Bunlar amanitin grubu ve falloidin grubu toksinler olarak bilinmektedir. Amanitin grubu toksinlerden mantar içinde en fazla bulunan ve hakkında en fazla araştırma yapılan toksin ?-amanitindir. Bu grup toksinler RNA polimeraz II enziminin spesifik inhibitörüdür. Mantarlarla olan zehirlenmelerde bu toksinin toksikokinetiği çok önemlidir. Ancak bu konuda yapılan araştırmalar yetersizdir.Yaptığımız saha çalışmalarında Ekim-Kasım 2010 aylarında Düzce çevresindeki ormanlardan yeterli miktarda Amanita phalloides mantarı toplanmıştır. Mantar içeriğindeki toksin analizi ve mantarlardan ?-amanitin saflaştırılması HPLC cihazıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda, anestezi altındaki sıçanlara oral ve intravenöz yoldan 1 mg/kg ?-amanitin verildikten sonra farklı zaman dilimlerinde (2.-5.-10.-15.-20.-45.-60.-90. dakika ve 2.-3.-4.5.-6.-9.-12.-24 saat) alınan kanların serumlarında ?-amanitin toksininin HPLC yöntemiyle C18 kolon, amonyum asetat: asetonitril: metanol (80:10:10,v/v/v) mobil faz ve 1 mL/dak izokratik akış hızı kullanılarak analizi yapıldı.Yapmış olduğumuz analizler sonucunda, ?-amanitin toksikokinetiğinin ?iki kompartmanlı dışarıya açık model?e uygunluk gösterdiği, oral biyoyararlanımının F=0.936, tdoruk: 2-3 saat (2.64), Cdoruk-oral = 2.86 ± 0.08 µg/ml, Cdoruk-i.v. = 12.01 ± 0.07 µg/ml, klirensinin CL = 75.91 ± 9.11 ml/st/kg ve eliminasyon yarılanma ömrü (t1/2ß) 110.4 ± 0.30 dak. olduğu saptandı.Çalışmamızda oral biyoyararlanım oranı, eliminasyon yarılanma ömrü, tdoruk, Cdoruk, klirensin belirlenmesi ve literatüre kazandırılması önemli bir aşamadır. Ayrıca bu verilerden zehirlenme vakalarında yararlanılabilecektir.Anahtar sözcükler: Amanita phalloides, ?-amanitin, HPLC, toksikokinetik, biyoyararlanım, klirens
L-DOPA uygulamasının tavşan korpus kavernozumunda non-adrenerjik non-kolinerjik gevşeme yanıtları üzerine etkisinin araştırılması
Sunulan çalışmada 2 ve 4 hafta süreli; düşük doz (3mg/kg/gün) ve yüksek doz (12mg/kg/gün) periton içine L-DOPA uygulamasının korpus kavernozum şeritlerinde EAU aracılı NO-bağımlı ve -bağımsız NANK gevşeme yanıtları, postsinaptik NO/guanilat siklaz/sGMP yolağı ve endotel bağımlı gevşeme üzerine olası etkileri incelenmiştir. Deneylerde 2-3 kg. ağırlığında otuz iki adet erişkin albino tavşandan elde edilen korpus kavernozum şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kaydetmek için kuvvet transdüserine bağlanarak yerleştirilmiştir. Guanetidin ve atropinli ortamda EAU ile oluşan NANK yanıtlarının ?-konotoksin GVIA varlığında inhibe olması yanıtların sinirsel uyarıya bağlı olduğunu göstermektedir. EAU ile oluşan NO-bağımlı NANK gevşeme yanıtlarının 2 haftalık yüksek doz uygulanan grupta azaldığı, 2 haftalık düşük doz uygulanan grupta değişmediği; 4 haftalık gruplarda da değişmediği saptanmıştır. EAU ile oluşan NO-bağımsız NANK gevşeme yanıtlarının 2 haftalık düşük ve yüksek doz uygulanan gruplarda azaldığı; 4 haftalık gruplarda değişmediği saptanmıştır. Bu sonuçlar, üst merkezlerde veya postgangliyonik sinir sonlanmalarındaki dopaminerjik yolaklarda duyarsızlaşma ya da downregülasyondan kaynaklanmış olabileceğini, 4 haftalık gruplarda bu durumun zamanla ortadan kalkmış olabileceğini düşündürtmektedir. Karbakol gevşeme yanıtlarında; 4 haftalık yüksek doz uygulanan grup hariç diğer gruplarda fark saptanmamış olup L-DOPA uygulamasının, endoteliyal NO aracılı sinyal yolağının etkilenmediğini göstermektedir. Ancak 4 haftalık yüksek doz uygulanan grupta gevşeme yanıtlarının arttığı saptanmıştır. SNP ve sildenafil gevşeme yanıtlarının; tüm deney gruplarında kontrollerine göre anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Bu sonuçlar, L-DOPA uygulamasına bağlı NO/guanilat siklaz/sGMP yolağının duyarlılığında bir artış olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca sildenafil yanıtlarındaki artışın PDE aktivitesindeki inhibisyondan kaynaklanabileceği olasıdır.